Ana Sayfa Blog Sayfa 705

Baş kaldırmanın, tavır almanın, mücadelenin günü: 8 Mart

1

8 Mart 1857, ABD’nin New York kentinde 40 bin dokuma işçisinin daha iyi çalışma koşulları ve eşit işe eşit ücret istemiyle bir tekstil fabrikasında başlattığı mücadelenin ve bu mücadele sonucunda polisin işçilere saldırarak çoğu kadın 129 işçinin hayatını kaybetmesinin anısına, dünyanın her yerinde ve ülkemizde daha yaşanılabilir bir dünya için kadınların hak arama mücadelesinin günüdür.

8 Mart, kadınların ezilmişliğinin kaynağını biyolojiye dayandırarak meşrulaştıran ve kadın bedenini eril iktidarın keyfiyetine sunan düşüncelerin karşısında durma günüdür.

8 Mart, modern söylemin eşitlik ülkülerine rağmen modernitenin açmazlarından biri olarak kadın bedeninin, anatomik kaderiyle doğallaştırılmaya devam edilmesiyle mücadele günüdür.

8 Mart, eril iktidar ve söylemlerle kurulan modern devlet aygıtlarının cinsiyetçi duruşlarıyla, özel ve kamusal alanda yeni kavramlarla kadını tahakküm altında tutmasına baş kaldırma günüdür.

8 Mart, kadın ve erkeği eşit görmeyen; kadının kimliğini reddeden; eril, iktidarını her gün yeniden üretmek için kurguladığı aile içine hapseden; kürtaj yasağı, çocuk doğurma baskısı altında bırakan; ırkçı, gerici, piyasacı politikalarla eğitim ve sağlık başta olmak üzere temel haklarımıza ulaşmamızın önüne geçen siyasi politikalara karşı tavır alma günüdür.

8 Mart 1957 Kadınlar Günü

Geçmişten günümüze, kadın-erkek dualizminin kullanılış içeriğine bakıldığında, ayrımın sınıflandırma niteliği yerine bir değer ifadesi olarak kullanıldığını görürüz. Erkeklik, üstün ve değerli sayılan şeylerin tamamıyla eşit tutulmasına karşın kadınsı özellikler akıl dışı, erkeklikten aşağı düşünülmüştür. Rasyonalite, kadınlığın aşılması olarak kavramsallaşmış “Rasyonel Akıl Sahibi Erkek Tarihi” diye bir şey yaratmıştır.

Rasyonel bilgi, kendini doğaya karşı tanımlayan Batı kültüründe, doğanın aşılması, dönüştürülmesi ve kontrol altına alınması olarak anlaşılmıştır. Akıl, akıl dışı olan şeylerin yerine geçmiştir. Aklın dışında kalan şeyler hep kadına ait olmuş, erkek düşüncenin açık ve kesin yönüne karşılık görülürken kadın, muğlâk yönüne karşılık görülmüştür.

17. yüzyıl sonrası modern toplumda aklın eril tasarımı, topluma “aklın” cinsiyetinin erkek olduğunu dayatmıştır. Bu dönemle birlikte iktidarlar ve ataerkil toplum sürekli kadın bedenini disipline etmeye çalışmıştır. “Erkek Bedeninin Özgürleşmesi” kavramına hiç rastlamamışızdır bu nedenle. Çünkü erkeklerin bedenlerini disipline etmeye ihtiyaç yoktur. Çünkü “mahrem” üzerinden bedeni ve bununla birlikte zihni ehlileştirme kadınlar için gereklidir. Çünkü kadın tahrik olmaz, bedeniyle tahrik eder. Hatta bazen kahkahasıyla tahrik eder, bazen hafif saç savurmasıyla, hatta ve hatta bazen başörtüsüyle bile tahrik eder. Hatta Âdem’in yediği elma kadından sorulur.

Oysa bu kadar aşağı çekilen, sınırlanmaya kalkışılan kadın bedeni, geçmişten günümüze birçok alanda ilham kaynağı olmuştur. Mesela, Avusturya doğumlu mimar ve sahne tasarımcısı, tutkusu sonsuz mekân olan Kiesler, 1925’lerde “Tohum Hücresi” adını verdiği duvar, döşeme, tavan farkını ortadan kaldıran, eğrisel yüzeylerden oluşan “Sonsuz Evi“ni tasarlamıştır. Yaşamının sonuna doğru yayımladığı bir kitabında;

Bugüne kadar, mimarlık erkeksiydi. Şimdi artık kadın bedeni gibi sonsuz bir süreklilikle, kadınsı bir mimarlık başlıyor” cümleleriyle kadın bedeninin sonsuzluğuna vurgu yapmıştır. Buradaki sonsuzluk kavramı kadın bedeninin doğurganlığından kaynaklı olabilir. Zira bazı kaynaklarda yapı hamile ve kalçası geniş bir kadın figürüne benzetilmiştir.

Yeri gelmişken değinmek isterim. Doğurganlık, kadın bedenine verilen bir mucize olmasıyla birlikte bu özelliğini kendi isteğiyle özgür olarak, bedeni üstünde eril toplumun baskısı olmadan kullanabilmesi önem taşımaktadır.

Emma Goldman 33

Hayatını özgürleşme mücadelesiyle geçiren bir kadından bahsedebiliriz sanıyorum bu noktada; Emma Goldman. “Doğum Kontrolü” konusu üzerine çalışan ve bu konuda çeşitli seminerler vererek kadınların uyanışını sağlar ve doğurganlıkla ilgili düşüncelerini “Hayatımı Yaşarken” adlı kitabında şu cümlelerle ifade eder:

…Kadınlar dertten, ağır işlerden, sık çocuk doğurmaktan başlarını alamıyorlardı.

Özellikle doğum kontrolü konferansımda birçok kadının bulunması büyük önem taşıyordu. Önceleri kadınlar böyle konuları değil toplum önünde kendi aralarında bile konuşmaya cesaret edemezlerdi. Şimdi ise toplantılarda kalkıp ev içi köleliği, hizmetçi ve çocuk bakıcısı rollerini sorgularken nefretle haykırıyorlardı. Bana en büyük cesareti veren kadınların bu olağanüstü haykırışlarıydı.

Doğurganlığın sınırlandırılması… toplumsal mücadelenin yalnızca bir yanını oluşturuyordu.

Goldman’ın diğer kitaplarına göz attığımızda ise aslında kadın bedeninin mucizelerini değil bu mucizelerin baskıyla kullandırılmasını reddettiğini şu ifadelerinden anlayabiliriz:

…kadınlar kendi kurtuluşlarının altına imzalarını attıklarında, kadının ilk bağımsızlık bildirgesinin, cebinde ne kadar para olduğuna bakarak değil, kalbi ve zihnine duyduğu hayranlıkla bir erkeği sevmek olduğuna inanıyorum. Kadının ikinci bağımsızlık bildirgesi de dış dünyayı araya sokmadan kendi hakkına sahip çıkması olacaktır. Üçüncü ve en önemli bildirgeyse, mutlak bir hak olan özgürce annelik hakkının tanınmasıdır.

Her aşk ilişkisi doğası gereği mutlak anlamda şahsi bir ilişki olmak durumundadır. O aşka ne devlet, ne din, ne ahlak, ne de başka insanlar karışabilir. Ne yazık ki gerçek hayatta işler böyle yürümüyor. İnsanın en mahrem ilişkisi, yasaklarla, düzenlemelerle ve baskılarla denetim altına alınmaya çalışılıyor. Oysa bu dışsal faktörlerin hepsi de aşka mutlak anlamda yabancı olgulardır.

Eril kavramlar olarak karşımıza çıkan toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, ırkçılık, kamuda ve özelde yasal ve toplumsal eşitsizlikler temelli ekonomi ve siyasi anlayış, savaş politikalarının vs. en acı yansımalarını kadınlar üzerinde görüyoruz. Bunun için bir kez daha barış ve saygı diyerek mücadelemizin arkasında olmamız gerektiğini savunuyorum.

Türkiye’de ilk kadın sığınma evi 1916 yılında, ilk erkek sığınma evi 2013 yılında açılmıştır. Erkek sığınma evinin kontenjanı emin olmamakla birlikte sanıyorum 30. Kadın sığınma kontenjanı bunun kaç katı bilmiyorum. Ancak bir yerlere sığınmak zorunda kalmayacağımız kadınlar olmamızı, toplum olarak öyle kadınlar yetiştirmemizi diliyorum.

Son olarak,

Liseli bir kızımıza 1 sene tehditle tecavüz eden ve gülerek serbest kalan 8 şahsın Kadınlar Gününü Kutluyorum. Onları o şekilde serbest bırakan sistem senin de Emekçi Kadınlar Günün kutlu olsun. Bir babayı, kızına tecavüz edildiğini kanıtlamak için 50 bin imza toplamak zorunda bırakan sistem senin de Emekçi Kadınlar Günün kutlu olsun. Kadınlarımıza tecavüz ettikten sonra öldüren şahıslar sizin de kutlu olsun. Ve size “Babasını kamuoyuna mahçup etti indirimi, “Çantasında doğum kontrol hapı varmış” indirimi, “Cilve yaptı” indirimi, “Zaten bakire değildi” indirimi, “Kızın ruh sağlığı bozulmamış” indirimi, “Eski sevgili” indirimi, “Ama boşalmadım ki” indirimi verenlerin de Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun. Gerçekten bu toplumun kadınlarına çok emek verdiniz. Sağ olun, var olun!

Geleceği aydınlatacak tuvalet projesi

0

İngiltere’de henüz deneme aşamasındaki yeni bir tuvalet projesi, idrardan elektrik üretmeyi başardı. Gelecek yıllarda, bu icadın sürdürülebilir enerji alanında büyük bir devrime sebep olmayacağını kim bilir?

UWE Bristol Üniversitesi ve Oxfam işbirliğiyle tasarlanan tuvaletin ileride mülteci kampları ve afet bölgelerindeki enerji problemini çözmekte de çok etkili olacağı düşünülüyor.

Araştırma ekibinin başında, Bristol Biyoenerji Merkezi başkanı Profesör Ioannis Ieropoulos bulunmakta. Ieropoulos geliştirdikleri teknoloji ile ilgili; “Böylece idrardan elektrik üretilebileceğini kanıtlamış olduk. Bu icadın mülteci kamplarına katkısı çok büyük olacak. Mikroplardan oluşturduğumuz yakıt hücrelerine idrar eklediğimiz zaman, onu büyümek ve varolmak için kullanıyorlar. Mikrobik yakıt hücreleri idrarla beslenildikleri zaman ilk önce bir biyokimyasal tepkime yürütüyorlar, daha sonrasında o tepkimeden edindikleri enerjiyi elektrik üretmekte kullanıyorlar. Böylece atık madde, birdebire yararlı bir hammaddeye dönüşmüş oluyor” şeklinde konuştu.

Oxfam’ın Su ve Hıfzıssıhha başkanı Andy Bastable de konuyla ilgili; “Bu teknoloji atılmış çok büyük bir adım. Mülteci kampında yaşamak, geceleri karanlığın getirdiği tehlikeleri eklemesek bile oldukça zor bir şey. İcadın gelecekte çok işe yarayacağını düşünüyorum” şeklinde görüşlerini belirtti.

Kaynak: Science Daily

Yaşam alanları yok edilen hayvanlar İstanbul’a iniyor

Son dönemlerde İstanbul’da yaban domuzlarıyla daha sık karşılaşır olduk. Evleri olan İstanbul ormanlarının hızla yok olması sebebiyle, domuzlar yiyecek bulabilmek için şehre göç etmeye başladı.

Özellikle İstanbul’un kuzeyinde bulunan ormanların, kentsel dönüşüm sebebiyle yok edilmesi, yaban domuzlarını evlerinden etti. Geçen hafta Sarıyer’de lüks yerleşim yerlerine inen birkaç yaban domuzu, insanların korkup kaçmasına sebep olmuştu. Sonrasında insanların kovalamaları sonucunda hayvanlar, yakınlarda bulunan ağaçlık arazi içerisinde kayboldu; fakat son aylarda bu tür durumların çok sık yaşanmaya başlamasının insanlarda rahatsızlığa sebep olmaya başladığı belirtiliyor.

Kuzey Ormanları 11
Özellikle İstanbul’un kuzeyinde bulunan ormanların, kentsel dönüşüm sebebiyle yok edilmesi, yaban domuzlarını evlerinden etti.

Burada bakış açımızı belki biraz değiştirmemiz gerekmekte. Belki de onlar bizim alanımıza girmeden önce biz onların yaşam alanlarına girmişizdir ve artık yaşayacak yerleri kalmamıştır. Ekologlar ve çevre aktivistleri de bu konuda böyle düşünmekte. Üçüncü köprünün ve hava limanının yapılacağı alanlardaki ormanların yok edilmesi ve toplu yerleşim konutları inşa etmek için kuzey ormanlarının kesilmesi, bu hayvanların habitatlarını iyice daraltmış ve onları varoluşları karşısında bir endişeye sevk etmiştir.

Kuzey Ormanları Savunması’ndan Onur Akgül; “Biz onların evlerini ve besin kaynaklarını yok ediyoruz” şeklinde yaptığı açıklamaya, “Daha da kuzeye gidemezler, daha kuzeyde deniz var. Bu sebeple şehirlere iniyorlar” şeklinde devam etti.

Beyoğlu civarında boğazda yüzerken görüntülenen bir yaban domuzu hakkında, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu; “Domuz domuzluğunu yapmış” şeklinde konuşarak, bunun yapılacak üçüncü hava limanı ile hiç bir alakası olmadığını iddia etmişti.

Veysel Eroğlu 11
Beyoğlu civarında boğazda yüzerken görüntülenen bir yaban domuzu hakkında, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu; “Domuz domuzluğunu yapmış” şeklinde konuşarak, bunun yapılacak üçüncü hava limanı ile hiç bir alakası olmadığını iddia etmişti.

Kontrolsüz yapılaşmaya olan tepkisini WWF Türkiye Koruma Başkanı Sedat Kalem; “3. köprü otoyolu, ormanları ortadan ikiye bölüyor. Şu anda ormanlardaki en büyük baskı bu. Ancak ormanlara kurulan yeni mahalleler, elektrik hatları, ormandan su taşıyan hatlar da birer neden.Yani İstanbul etrafındaki ormanlar yabani hayvanların barınması için doğal olmaktan uzaklaşıyor. Ve insanlarla yabani hayvanlar mahallelerde karşılaşmaya başlıyor. İşin ilginci domuz çok farklı yaşam ortamlarına uyum sağlar; yiyeceklerini tarım alanlarında da bulabilir, çalılık arasında da yaşar. Domuz şehre iniyor, kendini Boğaz’a atıyorsa ormanda yaşayan daha hassas hayvanlar yani geyik, karaca, çakal, tilki daha da kötü durumda. Yani ileride başka başka yabani hayvanlarla mahallelerde karşılaşacağız” şeklinde belirtiyor.

Kuzey ormanları İstanbul’un ciğerleri olmakla beraber, şehrin temiz su kaynakları da ormanlardan sağlanılıyor. 20 yıl önce henüz belediye başkanıyken, Cumhurbaşkanı Erdoğan, şu anda yaptırmak istediği üçüncü köprüye kendisi karşı çıkmaktaydı. Hatta bunu bir intihar olarak adlandırmaktaydı.

Üçüncü köprü intihardır
20 yıl önce henüz belediye başkanıyken, Cumhurbaşkanı Erdoğan, şu anda yaptırmak istediği üçüncü köprüye kendisi karşı çıkmaktaydı. Hatta bunu bir intihar olarak adlandırmaktaydı.

Kalem, ekolojik planlaması yapılmadan yürürlüğe konan yapılar sebebiyle İstanbul’da vahşi hayvanların görülme oranının artacağını düşünüyor.

İstanbul Şehir ve Bölge Planlama Odası’ndan Tuba İnal Çekiç, ormanların yok edilmesinin sadece yaban hayatını değil, aynı zamanda insan hayatını da etkileyeceğini belirtiyor. Ormanların yokluğunun, rüzgar ve yağmur davranışlarını etkileyeceğini ve halihazırda varolan hava kirliliğini de iyice arttıracağını anlatıyor. Bu sebeple Şehir ve Bölge Planlama Odası kuzey ormanlarını, geçilmemesi gereken bir “kırmızı çizgi” olarak tanımlıyor.

Kaynak: The Guardian

Maymunlar Tanrısı’nın kayıp şehri sonunda bulundu mu?

0

Arkeologlar yakın zamanda Orta Amerika’da bulunan Honduras Ormanları’nda en az 600 yıldır hiçbir insanın ayak basmadığı iki eski şehir keşfettiler. Şehirlerden birinin, efsane ve hikâyelerde anlatılan Maymunlar Tanrısı’nın kayıp şehri olabileceği de ihtimaller arasında.

La Mosquitia bölgesinde bulunduğu rivayet edilen Maymunlar Tanrısı‘nın Beyaz Kenti, İspanyolca’da “La Ciudad Blanca” şeklinde anılmaktadır. Yüzyıllar boyunca Beyaz Şehir pek çok kaşifin, komutanın ve günümüzde de bilim insanının ilgisini çekmiştir. İspanya adına Meksika’yı işgal eden, 1500’lü yılların İspanyol denizcisi Hernan Cortes bunların başında yer almaktadır.

Güney Amerika’nın yerli halkını altın ve değerli mücevherler elde etmek için acımadan öldüren Cortes’in, bir efsaneye göre el koyduğu Aztek altınları yüzünden lanetlendiği de söylenmektedir. Hikâyenin bu kısmı etik bir gözdağı yaratmak için kullanılmış bir sembolizm olsa da, Cortes’in Beyaz Şehri aramasının nedeni de yine orada bulmayı umduğu hazinelerden başka bir şey değildi. Her şeye rağmen, ne Cortes, ne de havadan lazer teknolojili radarlarla (LIDAR) inceleme yapan günümüz bilim insanları şehri bulamamıştı.

Bulunan yeni şehrin de efsanelerde geçen Beyaz Şehir olduğuna dair somut bir kanıt olmasa da, arkeolojik bulgular oldukça önemli. Kalıntılar kayıp bir uygarlığa ait olduğu düşünülen pek çok bulguya ev sahipliği yapıyor. Eski pazar yerlerinden, toprak bina kalıntılarına kadar bulgular çeşitlilik gösteriyor. Ayrıca topraktan yapılmış yıkık bir piramide de rastlayan bilim insanları, burada karşı karşıya oldukları uygarlığın bin yıllar önce yok olmuş bilinmeyen bir uygarlık olabileceğini düşünüyor.

Çok yakın mesafede bulunan Maya uygarlığının aksine, bulunan yeni medeniyet hakkında neredeyse hiçbir şey bilinmiyor. Hatta bulunan bu uygarlığın henüz bir ismi bile yok.

Virgil Finlay'in konsept Maymun Tanrı çizimi
Sanatçı Virgil Finlay’in kayıp şehir hakkındaki konsept tasarımı, 1940.

Keşifçi ekipten Orta Amerikalı arkeolog Christopher Fisher, bulguların oldukça ender olduğunu belirtiyor ve piramidin tabanında bulunan mühürlerden birinin adak amaçlı oraya konulduğunu düşünüyor.

Bulunan 52 nesne, toprağın kısmen üzerinde yer almakta; fakat toprağın altında daha pek çok kalıntının olduğu tahmin ediliyor. Hayvan figürleriyle, özellikle de yılan ve akbabalarla süslenmiş taş oyması tahtlar da bulunan nesneler arasında yer alıyor.

Fisher’a göre en can alıcı parça yarı insan yarı jaguar şeklinde tasvir edilmiş bir heykel parçası. Heykelin ruhani dönüşüme uğramış bir şamanın sanatsal ifadesi olarak yapılmış olduğu düşünülüyor. Fisher; “Heykel bir başlık giymiş gibi duruyor” diyor. Ekibin başka bir üyesi Oscar Neil Cruz, bulunan nesnelerin milattan sonra 1000 ile 1400 yıllarına ait olduğunu düşünüyor.

Şaman Kafası 11
Fisher’a göre en can alıcı parça yarı insan yarı jaguar şeklinde tasvir edilmiş bir heykel parçası. Heykelin ruhani dönüşüme uğramış bir şamanın sanatsal ifadesi olarak yapılmış olduğu düşünülüyor. Fisher; “Heykel bir başlık giymiş gibi duruyor” diyor.

Bulunan nesnelerin fotoğrafları çekildi ve hakkındaki bilgiler kaydedildi; fakat henüz izin olmadığı için nesneler yerlerinden oynatılmadı.

Sık ormanlarla kaplanmış saklı vadiye, helikopter inişi için ağaçları kesme yöntemiyle bir alan açmaya giden keşif ekibi, daha önce insan görmemiş gibi davranan hayvanlarla da karşılaşmış. Şehrin bulunduğu bölgede aynı zamanda pek çok örümcek maymunu da bulunuyor. Fisher’ın belirttiğine göre, bölgeye adım attıklarında örümcek maymunları ekibin üzerine etrafta buldukları meyvelerden ve dallardan atmaya başlamış.

Bölge Orta Amerika’nın en bakir toprağı olarak tanımlansa, tanım yerinde olur. Keşif ekibinin etnobotanikçisi Mark Plotkin, bölgenin değerinin asla küçümsenmemesi gerektiğinin üstünü çiziyor.

Ne yazık ki bölge şimdilerde, kapitalizm tehdidiyle de karşı karşıya. Yakın bölgeleri çoktan ağaçsızlaştırmış olan sermaye hareketinin bu bölgeye de girmesi korkulan bir ihtimal. Büyük fast food firmalarının, besi hayvanı yetiştirmek ve onlara yem üretecek tarlaları ekmek için yaptıkları ormansızlaştırmadan, bölgenin de nasibini alacağına dair endişeler var.

Honduras Tarih ve Antropoloji Enstitüsü’nün (IHAH) başkanı Virgilio Paredes Trapero’nun bölgeyle ilgili; “Eğer hemen şimdi bir şey yapmazsak, sekiz yıl gibi kısa bir sürede ormanların büyük bir kısmı yok edilecek. Honduras Hükümeti bu konuda bir şeyler yapmak istiyor; fakat maddi imkânları buna yetmiyor. Acilen uluslararası desteğe ihtiyacımız var” şeklinde çağrı yaparak bu değerli bölgenin korunması gerektiğini belirtiyor.

Kaynak: National Geographic

Dünya bize dil çıkarırsa: Coğrafya’nın Dili

Elisabeth Hogeman’ın yarattığı görüntüler, minik minik tiksindirip, bol bol büyülüyor.

Amerikalı fotoğrafçı, Coğrafya’nın Dili (Geographic Tongues) adlı sıra dışı bir çalışma meydana getirdi. Munn Artist Residency in Giverny‘nin bir parçası olarak hazırlanan sergi, Hogeman’in üç aylık emeği sonucunda oluşmuş. Giverny’deki Monet’nin bahçelerinden esinlenen sanatçı, tarifsiz bir doğallığı yakalamış.

Hogeman_Geographic_Tongues_001Hogeman_Geographic_Tongues_002

Hogeman_Geographic_Tongues_004

Hogeman_Geographic_Tongues_005

Kaynak: Ignant

Derin hayranlık hisleri insan sağlığını besliyor

Hepimiz, bir yaz gecesinde gökyüzüne baktığımızda ne kadar küçük olduğumuzu aklımıza getiren ya da bir parçanın nağmelerine kapıldığımızda içimizde uyanan huşuya aşinayız. Yeni bir çalışmaya göre; bunun sadece kafamızda oluşan bir hissiyat değil, bütün vücudumuza yararlı olabilecek bir duygu olduğu ortaya çıktı.

Emotion (Duygu) isimli gazetede yayınlanan yeni bir araştırma bunun nedeni olarak bazı pozitif duyguların -özellikle doğa, sanat ya da varoluşla ilgili düşünceler tarafından tetiklenenler- proinflamatuar sitokin miktarlarındaki düşük seviyelerle ilişkili olduğunu gösterdi.

Sitokin bir proteindir ve hücrelerde değişiklik yaratarak, bağışıklık sistemi hücrelerine bir yara veya enfeksiyonu iyileştirmesi için tetikleyici sinyali verir; fakat bu yararlı görev, yüksek seviyedeki sitokin yığılmasının uzun sürmesi halinde bazı yan etkiler de yaratabiliyor. Aşırı sitokin yüklenmesi, aralarında kalp hastalığı, Alzheimer ve kireçlenmenin de olduğu pek çok hastalığı destekleyen inflamasyon riskini arttırabiliyor.

Çalışmanın ortak yazarlarından olan Berkeley Üniversitesi‘nden psikolog Dacher Keltner; huşu, merak ve güzelliğin sağlıklı sitokin seviyelerini desteklediğini ve bu duyguları uyandıran doğa yürüyüşü, kendini müziğe bırakmak, bir sanat eserini seyretmek gibi aktivitelerle sağlık ve ortalama yaşam süresi arasında direkt bir bağlantı olduğunu söyledi.

Huşu uzay

Çalışmanın yazarları, negatif duyguların sağlıksızlıkla direkt bir ilişki içerisinde olduğunun uzun zamandır bilindiğini; fakat pozitif duyguların da fiziksel sağlık üzerinde önemli bir rol oynadığının yeni kabul görmeye başladığını belirttiler. Özellikle korkuyla karışık bir hayranlık betimleyen huşu duygusu, ilgi çekici bir duygu. Korku ve büyüleyiciliğin bir arada bulunduğu bu duygu, bilim insanlarının da merakını cezbetmiş.

Keltner, 2003’te yapılan bir çalışmaya dair yaptığı açıklamada; hazzın üst seviyeleri ve korkunun uç kısımlarındaki huşunun, üzerinde en az çalışılan duygulardan bir tanesi olduğunu ve bu duygunun, bir şelale manzarasından çocuk doğumuna, yıkım sahnelerinden karmaşık bir müzik eserine kadar pek çok farklı uyaranla tetiklenebildiğini dile getirdi. Huşunun inanç, politika, doğa ve sanatın merkezi olduğunu da ekleyen araştırmacı, anlık ve nadir yaşanan bu duygunun deneyimlenmesinin, bir hayatın rotasını derinden ve sürekli olarak değiştirebileceğini belirtti.

Vücudumuza iyi geliyor

Doğanın güzelliği huşu duygusunu dünyanın her yerinde besliyor; fakat farklı kültürlerde değişik şekilerde ifade ediliyor. Norveç’in doğal yaşam felsefesi Friluftsliv‘in püf noktası bu duygu. Bunun yanı sıra Japonya’da ”orman banyosu” gibi diğer doğa merkezli gelenekler de bu duygu üzerinden temellenmiş. Uçsuz bucaksızlığın ve güzelliğin hayal gücümüzü ele geçirmesini ve derinliklerdeki bazı betimlenmesi zor hissiyatları uyandırmasını öz alan Japon ”yugen” konseptinde de bunu görmek mümkün. Kamo no Chômei yugen sanatını; ”Sessiz gökyüzünün renksiz enginliğinin altındaki bir sonbahar akşamı gibi, ne olduğunu bilmediğimiz bir şeyi hatırlamışız gibi, kendini tutamayarak gözyaşlarına boğulmak” olarak betimler.

Huşu 2

Keltner ve çalışma arkadaşları tarafından 200 genç yetişkin üzerinde iki deney yürütülmüş. Belirlenmiş bir gün içerisinde deneklerin içlerindeki, zevk, huşu, şefkat, memnuniyet, neşe, sevgi ve gurur gibi değişik pozitif duyguların seviyeleri ölçüldü. Araştırmacılar aynı zamanda deneklerden diş eti ve yanak örnekleri alarak, bu duyguların inflamasyonun işareti olan bir sitokin türü, interlökin-6 ile nasıl bir ilişki içerisinde olduğunu gözlemlediler. Özellikle huşu, merak ve şaşkınlık duyguları başta olmak üzere daha fazla pozitif duyguları deneyimleyen insanlarda, ölçülen interlökin seviyeleri çok daha düşüktü. Bu da pozitif duyguların, bir bağışıklık sistemi tepkisi olan inflamasyonun oluşmasına gerek bırakmadığını gösteren bir ipucu oldu.

Yakın zamanda yapılan diğer çalışmalar depresif hastaların, depresyon derdi çekmeyen hastalara göre bir sitokin olan TNF-alfa seviyelerinin daha yüksek olduğunu gözlemledi. Bilim insanları sitokinin, serotonin ve dopamin gibi bazı hormon ve nörotransmiterleri engelleyebileceğini düşünüyor ki bu da sitokininin, ruh halinden, hafızaya, uykudan iştaha kadar her şey üzerinde etkisi olabileceğini gösteriyor.

Huşu çoğu zaman eğlenceli olmasının yanı sıra, varoluşun güzelliği ve gizemindeki olağanüstülüğü bize hatırlatıyor. Bu duyguya sevk eden aktivitelerin, mesela doğa yürüyüşleri veya güzel bir müzik dinlemenin, yaratıcılığı arttırmak ve beyin sıvısına temizlenmesi için olanak sağlamak gibi yararları var. Aktif, angaje ve meraklı olmak genelde vücudumuza ve aklımıza iyi gelme eğilimi gösteriyor.

Kaynak: MNN

Kenya kansere şifa olacak ağaçlarını koruyor

0

Türkçeye Laz kirazı olarak da geçen Prunus ağaçlarının Afrika’daki bir türü, prostat kanserine iyi geldiği bilinen bileşikler içermektedir. Kenya’da bulunan bu ağaçlar şimdilerde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Kenyalı iki kadın ise bu değerli ağaçları korumak için el ele verdiler.

Birbirinden oldukça farklı iki kadın; Dorothy ve Mary. Birisi şehirde yaşıyor, diğeri ise hayatını kırsalda sürdürüyor. Birisi daha hayatının baharında, iş hayatına bile yeni atılmış bir kadın, diğeri ise ununu elemiş eleğini asmış desek yerinde olur. Dorothy ve Mary birbirlerini tanımıyor; fakat ortak bir heyecanları var, Prunus ağacına olan derin manevi bağları..

23 yaşındaki Dorothy NyamaiKenya’nın başkenti olan Nairobi’de biyokimya eğitimi görüyor. Yüksek lisans tezi olarak bu harika ağaçların kovuğunu inceleme altına almış Dorothy. Ağacın sert kabuğu, ilk başta prostat kanseri olmak üzere pek çok hastalığın tedavisinde hammadde olarak kullanılıyor. Dorothy; “Kanser tedavisinde kullanılabilen bir türü incelemek benim çok ilgimi çekiyor” şeklinde kendisini anlatıyor. Dorothy’nin kanser araştırmalarına kendisini vermesinin başlıca sebebi ise, annesini rahim kanseri, kız kardeğişini ise meme kanseri sebebiyle kaybetmesiyle yaşadığı derin acı olmuş.

Tezinde, ağacın kabuğunun bileşenlerinin kanser tedavisinde kullanımının kimyasal altyapısını inceleyen Dorothy, deney alanında büyütülen ağaçlarla doğal ortamda yetişen ağaçların, şifa açısından bir farkı olup olmadığını araştırıyor. Kansere karşı şifa niteliği taşıyan bu ağaçlar ise maalesef dünyadaki pek çok tür gibi soyunu devam ettirememe tehlikesi ile başbaşa. Ağacın yetiştiği bölgelerde yaşayan insanlar, evlerini yapmak ve yemeklerini pişirmek için bu ağacı kullanıyor.

Ayrıca tarlalarını ekebilmek için de Prunus ağacını kesiyorlar. Kenya’nın üçte biri bir zamanlar ormanlık araziydi. Şimdilerde ise bu oran yüzde yediye kadar düştü. Ayrıca, üzerinde ağaç yetişmeyen ve ağacın kökleriyle olduğu yere sabitlenmeyen değerli ve verimli topraklar da yağan yağmurlarla birlikte bütün besinlerini okyanuslara akıtmış durumda.

prunus agaclari 2Emekli ilkokul öğretmeni olan Mary Nyambura da, ağacın yok olmak üzere olduğunun Dorothy gibi bilincinde. Gençliğinde yaşadığı köy, ormanın hemen kıyısındaymış. Şimdilerde ise yaşadığı aynı yerden ormanı görebileceği bir yere gitmesi için kilometrelerce yürümesi gerekmekte. “20 yıl önce, ormanlar çok sıktı” diyor Mary ve ekliyor, “O zamanlar yağmur gelmesi gereken zamanlarda gelirdi.” Şimdilerde ise geciken ve parça parça gelen yağışlar sebebiyle ektikleri ekinlerin solup gittiğini belirtiyor.

Mary ağaçları korumak için elinden geleni ardına koymuyor. Ormana yaptığı gezintiler sırasında tohumlar topluyor. Daha sonrasında onları son on yılda çalışmakta olduğu kreşte fide haline getirip satıyor. Mary bu yolla ayda 8 euro kazanıyormuş; ama konu bu değil. Mary, kazandığı parayı çocuklarının eğitimi için bir kenara atıyor.

Dorothy Nyamai Prunus ağacının kabuğunu analiz ediyor. (Görsel Kaynağı: Deutsche Welle)
Dorothy Nyamai Prunus ağacının kabuğunu analiz ediyor. (Görsel Kaynağı: Deutsche Welle)

Yeşil Kuşak Hareketi (Green Belt Movement) isimli Kenya çevreci hareketi, Mary gibi insanları destekliyor. Ayrıca fideleri alanların başında geliyor bu çevreci hareket. Hareketin amacı, yok edilen ormanları yerine yeniden koyabilmek ve etrafı yeşillendirmek ve hareket Prunus ağaçları gibi yerel türlerin yok olmaması için yaklaşık 40 yıldır emek harcamakta.

Yeşil Kuşak Hareketi’nden önemli bir isim olan Charles Mwangi; “Maymunları hiç bir zaman yabancı ağaçlar üzerinde dolaşırken göremezsiniz” diyor, “Hep yerel ağaçlar üzerindeler.” Ekolojik olarak bakıldığında da bu çok doğal; çünkü o maymunlar yüzyıllar boyunca yerel ağaçlardan besin sağlamaya ve onların tabiatına ayak uydurmaya alışmışlar.

1990’lı yıllardan beri her yıl, 3 binden 5 bin tona kadar Afrika Prunus ağacı kabuğu, Afrika’dan Fransa ve İspanya’ya ithal edilmiş. Bu miktar, ağacı, ilaç sektöründe kullanılmak üzere dünyaya ithal edilen ağaçlar listesinin başına oturtmaya yetiyor.

Yeniden ağaçlandırma çalışmalarıyla, daha sürdürülebilir bir gelecek elde etmeyi planlayan Kenyalıların ovaları, prostat kanserine karşı en güçlü silahlardan birini barındırıyor. Sadece Prunus ağacı değil, Dünya’daki pek çok bölgenin kendine has bitkileri ve hayvanları yok olamayacak kadar değerli. Canlılık, dünyaya bir domino taşı dizisi gibi yayılmış vaziyette, Lokman Hekim efsanesinde ve tarihi pek çok efsanede olduğu gibi, bazen devalar Kaf Dağı’nın ardında bir başka diyarda olabiliyor ve ancak ve ancak doğayı korursak var olan bir şifadan bahsedebiliriz. Mary ve Dorothy gibi pek çok insan bunu anlamış, bizlere de düşen kendi doğamızı korumak bu durumda..

Kaynak: Deutsche Welle

Uluslararası çevreci hareket haritası oluşturuldu

Çevresel Adalet Atlası (Environmental Justice Atlas), çevreci protestolarının ve doğaya zarar veren başlıca olayların bulunduğu bir internet haritası oluşturuldu. Gezi Parkı hareketi başta olmak üzere, haritada Türkiye’nin üzerinde de pek çok işaret bulunuyor.

Ülkemizde Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesiyle başlayan ve daha sonrasında bütün ülkeye dalga dalga yayılan ve haksızlıklara karşı genel bir isyan hareketine dönüşen eylemlerin benzerlerine, pek çok ülkede rastlayabiliyoruz. 2012 yılını bir milat kabul edecek olursak, Dünyanın her yerinde, internetin de kolaylaştırılmasıyla, insanlar artık her şeyden haberdar olup araştırma imkanına sahip olabiliyorlar. Kim bilir, belki de 2012 gerçekten kıyamet yılıydı ve uyanış anlamındaki “kıyam” sonrasında, insanlar kendisini doğuran ve besleyen Doğa Ana’ya yüzyıllarca nasıl haksızlık ettiklerini farkedip bir araya gelmeye başladı.

2012 yılında, bizimkine benzer bir hikâye Bosna Hersek’te yaşandı. Banja Luka’da çok sevdikleri bir parkın yıkılıp yerine alışveriş merkezi yapılmasına sessiz kalmayı kendilerine ihanet sayan insanlar toplaşıp “Bu park bizim” hareketini başlatmışlardı. Orada da burda olduğu gibi her etnik gruptan ve inanıştan insan ilk önce doğa, daha sonra haksızlıklar karşısında birleşip seslerini duyurmuşlardı. 1992-1995 yılları arasında yaşanan savaştan sonra belki de cesaretle donanmış halkın isyanı, “Balkan Baharı” olarak da isimlendirildi ve insanlık onuruna sahip çıkan, kişilerin toplumu oluşturan yegane unsurlar olduğunun bilinci ve bireyselleşmenin sorumluluğu ile ateşlenen bir hareket olarak tarihe geçti.

Balkan Baharı
1992-1995 yılları arasında yaşanan savaştan sonra belki de cesaretle donanmış halkın isyanı, “Balkan Baharı” olarak da isimlendirildi ve insanlık onuruna sahip çıkan, kişilerin toplumu oluşturan yegane unsurlar olduğunun bilinci ve bireyselleşmenin sorumluluğu ile ateşlenen bir hareket olarak tarihe geçti.

Banja Luka’dan Gezi Parkı’na, Türkiye’den Rosia Montana’ya, Romanya’dan Hindistan toprak savaşlarına uzanan, doğa etrafında nefes bulan sosyal uyanışlar hazırlanan haritada yerini buldu. Vatan sevgisinin, bulunduğun toprağın kalitesini, suyunun saflığını ve kuşunun kanadını korumak olduğunu bilen Dünya milliyetçilerinin yerel çığlıkları, dünyada 2012 yılından beri kulak tıkanmayacak şekilde yankılanmakta.

Çevresel Adalet Atlası, zehirli atık alanlarından, toplu ağaç kesimlerine varan bir palette Dünyadaki çevre zararlarını ve onlara karşı oluşan büyük hareketleri kaydeden bir site olmuş. Amacı ise, küresel ekolojik krizleri görünür kılmak. Kaynak ayrıca, bilim insanlarına, gazetecilere, öğretmenlere referans olacak nitelikte olmuş.

Ülkemizde Politik Ekoloji Çalışma Grubu tarafından oluşturulmuş, ülke çapında bir çevre hareketleri haritası bulunmakta. Oluşturulan dünya çapındaki atlas, küresel bir bütün olan doğayı bölmeden içine almasıyla, işi bir adım daha öteye götürmüş.

Banja Luka’dan Gezi Parkı’na, Türkiye’den Rosia Montana’ya, Romanya’dan Hindistan toprak savaşlarına uzanan, doğa etrafında nefes bulan sosyal uyanışlar hazırlanan haritada yerini buldu. (Fotoğraf: AFP/Getty)

Şu an atlasta toplamda bin 400 olay işaretlenmiş, olaylar içerisinde referandumlar ve olaylar, sebepleri ve sonuçları ile İngilizce olarak açıklanmış. Atlasın ilerde dünya dillerine çevrileceğinden de hiç şüphemiz olmadığını da belirtmek isterim.

Atlas ilk başta, çevrecilerin aktif hareketlerini ve çevreye yapılan yıkıcı hareketleri gözler önüne seriyor. İkinci olarak ise küreselleşmenin yarattığı ekonomik büyümenin, doğayı hiçe sayacak boyutlara vardığı noktaları görünür kılıyor. En son olarak da çevre düşmanı gelişmelerin, daha düşünceli olanlarla ve yeşil ekonomi ile değiştirilme noktalarını işaretliyor. Böylece yatırımların ve hareketlerin kendi içerisinde gösterdikleri olumlu ve olumsuz gelişmeleri de küresel olarak takip etme fırsatı bulabiliyoruz.

Hazırlanan haritayı incelemek için buraya tıklayınız.

Kaynak: The Guardian

Taş ocakları doğanın tahribatına sebep oluyor

Taş ocağı, inşaatlarda kullanmak üzere taş ve benzeri minerallerin açık ocak madenciliği yöntemiyle çıkarıldığı açık tipteki madenlere verilen isimdir. Volkanik kayalar, kaolin, mıcır, granit, kireç taşı, mermer, kum taşı gibi taşların çıkarılması için kullanılır.

Açık ocak madenciliği; yer altında bulunduğu saptanmış ya da mostra vermiş madenin ekonomik olarak, yer altına inilmeden üzerindeki örtü tabakasının kaldırılarak kazanılması işlemini anlatan madencilik yöntemidir. Günümüzde dünya maden üretiminin yaklaşık yüzde 70’i açık işletmecilik yöntemleriyle yapılmaktadır. Metalik cevherlerin yarısı, kömürün üçte biri ve metal dışı yapı malzemelerinin tamamı açık ocak işletmeciliği ile üretilmektedir. Metalik cevherler için istisnai olarak, bakır cevheri üretiminde açık işletme payı Amerika Birleşik Devletleri‘nde yüzde 74, dünyada ise yüzde 40; demir cevherinde ise bu oranlar sırasıyla yüzde 90 ve yüzde 50 olarak gerçekleşmektedir.

Taş ocağı işletmeciliği; hem içinde bulunduğumuz modern ve kapitalist sistemde mecburiyetimiz olan konut, yol gibi yapılaşmaya; hem de işletmecinin çok işçiyi çalıştırıp çok para kazanması üzerine kurulu bir sistemde önemli rol oynuyor. Ancak taş ocakları hem yapıldıkları çevreye hem de içinde çalışan işçilerin sağlığına oldukça zarar veriyor. Ocaktan çıkarılan malzeme ile yaşanan çevrenin tahribatı ve ocakta çalışanların yaşadığı sağlık sorunları, hatta can güvenlik(siz)liklerini yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan manzara; her geçen gün artan taş ocağı karşıtı eylemlerinin sebebini de açıklıyor.

Taş Ocağı Eylem
Ocaktan çıkarılan malzeme ile yaşanan çevrenin tahribatı ve ocakta çalışanların yaşadığı sağlık sorunları, hatta can güvenlik(siz)liklerini yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan manzara; her geçen gün artan taş ocağı karşıtı eylemlerinin sebebini de açıklıyor. (Görsel Kaynağı: Sendika.org)

Taş ocaklarında yapılan çalışmaların başlıcası patlatmalar. Patlatmalar doğal dengeyi, su yollarını ve çatlak-mağara sistemini bozuyor. Değişen su yolları sebebiyle çevrede yaşayanlar, yaşamını ekip biçme ile kazanan çiftçiler ve toprakları zarar görüyor. Bu gibi olumsuz etkilerinden dolayı taş ocaklarının; yerleşim yerlerinden, ormanlık alanlardan, su üretim alanlarından uzakta ve ağaçlandırılamayacak kayalık alanlarda yapılması gerekiyor.

Taş ocağından çıkarılan ticari değere sahip materyeller alınınca geriye kullanılmayan taş, kiş ve toz kalıyor. Bu gibi parçaları su yolları denizlere taşıyor ve kaldırılmayan atıklar nedeniyle su canlıları da yüksek miktarda zarar görüyor. Kil ve toz parçaları balıkların ve yavrularının solungaçlarına girerek ölmelerine neden oluyor.

Taş ocaklarının bir büyük sorunu da toz. Tozu engellemek için her ne kadar filtrelerden bahsedilse bile; bu filtreler ya çok az kullanılıyor, ya da hiç kullanılmıyor. Açığa çıkan toz; bitkilerin yeterli fotosentezi yapmasına engel olduğu gibi, çevre halkının sağlığını da olumsuz etkiliyor. Bitkiler çiçeklenme döneminde döllenemiyor, solunum yapamıyor ve meyve sayısında düşüş gözleniyor.

Taş Ocağı Zararları 1
Taş ocaklarının bir büyük sorunu da toz. Tozu engellemek için her ne kadar filtrelerden bahsedilse bile; bu filtreler ya çok az kullanılıyor, ya da hiç kullanılmıyor.

Patlamaların şiddeti çevre yerleşkelerde deprem etkisi yaratıp evlerin duvarlarını tahrip edebilecek ölçüde. Bu kadar şiddetli patlamalar orada çalışanlarca nasıl hissediliyor sizce? Bu etki sağırlığa sebep olabilecek noktada. Yani işçi sağlığı sadece gürültüden dolayı bile tehlike altında. Hayatını taş ve maden ocaklarında kaybeden işçiler ve onların iş güvenliksiz iş yaşamlarını başka bir yazıda anlatacağım.

Taş ocakları gerek çıkardığı toz, gerek gürültü, gerekse ekosisteme verdiği zarar itibarıyla oldukça zarar arz eden bir konu. Acaba ne kadar para kazanmak bu doğal yok oluşa deva olabiliyor; bunu da sermaye sahibi parasever doğasevmezlere bir danışmak icap ediyor.

Yardımcı Kaynaklar: Cumhuriyet

Dünya, ilk hayvanlar evrildiğinde donmuş bir kar topuydu

0

Bilim insanlarına ve araştırmalardan çıkan bulgulara göre, yaşamın çeşitliliğini sağlayan çok hücreli hayvanlar, Buzul Çağı’nın bize bir armağanı olabilir.

Günümüzden 715 milyon yıl önce, tüm gezegen kar ve buzla örtülüydü. Araştırmalara göre, bu donmuş beyaban, kompleks yapılı, çok hücreli hayvanların doğum yeri olabilir.

Buzul Çağı, yeryüzünü oldukça büyük bir duraklama dönemine sürüklemişti. Dünya’daki en sıcak yer olan Ekvator’da bile ortalama sıcaklık -20°C iken çoğu hayat yeryüzünden silindi. Hayatta kalmayı başaran varlıklar ise sıcak akıntının ortaya çıktığı sıcak su ceplerine sığındı.

715 milyon yıl önce başlayan bu dondurucu soğuk, etkisini 120 milyon yıl boyunca sürdürdü. “Dünya’da bununla karşılaştırılabilecek başka bir buzul çağı yaşanmadı. Bu dönem gerçekten bir felaketti”, diyor University og College’dan Graham Shields.

Buna rağmen, bazı bilim insanları bu felaketin evrimin en önemli adımlarından birini tetiklediğine inanıyor: ilk hayvanların gelişmesi ve Kambriyen patlaması olarak bilinen canlı çeşitliliğindeki artış.

Bunun gibi trilobitler Kambriyen dönemde evrildi. (© Sinclair Stammers)
Bunun gibi trilobitler Kambriyen dönemde evrildi. (© Sinclair Stammers)

Yaklaşık 540 milyon yıl önce, birçok ilginç canlı ortaya çıktı. Bunlardan bazıları; trilobitler, beş gözlü Opabinyalar ve kılçıklı Wiwaxialar. Dünya, birden, tek hücreli bakterilerin domine ettiği bir yer olmaktan; ilginç çok hücreli canlıların hayata göz kırptığı bir yaşam alanı haline geldi.

Charles Darwin, bu ani evrim patlamasını “Türlerin Kökeni” adlı kitabında büyük bir zorluk olarak tanımlayarak şöyle der: “Bununla bağlantılı başka bir zorluk daha vardır ki bu çok daha ciddidir. Hayvanlar aleminin çeşitli temel bölümlerine ait türler, bilinen en alt fosil katmanlarında aniden ortaya çıkmıştır.”

Buzul Çağı dönemine ait ilk kanıt 1990’larda ortaya çıktı. Yerbilimciler, tropiklerde buzlanmaya dair kanıtlar buldular (Buz yığınlarıyla taşınan ve sonra salıverilen taşlar gibi). O zamandan beri, gittikçe büyüyen kanıtlar yığını ortaya şunu koydu: Bu yoğun küresel buzlanma 715 milyon yıl önce başlayıp 120 milyon yıl sürdü.

(Görsel Kaynağı: techgnotic.deviantart.com)
Charles Darwin, bu ani evrim patlamasını “Türlerin Kökeni” adlı kitabında büyük bir zorluk olarak tanımlayarak şöyle der: “Bununla bağlantılı başka bir zorluk daha vardır ki bu çok daha ciddidir. Hayvanlar aleminin çeşitli temel bölümlerine ait türler, bilinen en alt fosil katmanlarında aniden ortaya çıkmıştır.” (Görsel Kaynağı: techgnotic.deviantart.com)

Peki ya bu dönem, yaşamsal vitesi neden değiştirdi? “Belki, havaya bol miktarda oksijen vererek birçok yaşamı tetiklemiştir” diyor çoğu yerbilimci.

Mesele şu ki; buz, oksijeni atık olarak salan birçok mikroskobik bitkiye destek verdi. Buzul Çağı boyunca, buzullar fosfor bakımından zengin kayaları aşındırdı. Bu dönem sona erdiğinde ise, nehirler bu kaya tozlarını okyanuslara sürükledi ve bu da oradaki mikroskobik canlıları besledi.

2010’dan beri bu döneme ilişkin bir çok teori üretildi. Birçok kanıt bulunurken, birçok da anti-tez ortaya atıldı. Sonuç her ne olursa olsun, bugünün okyanusları dinozorların zamanındaki okyanuslardan daha soğuk olduğu için, okyanusların donup Dünya’nın bir başka Buzul Çağı evresine girebileceğini öne sürenler de mevcut.

Kaynak: BBC Earth