Ana Sayfa Blog Sayfa 704

Almanya’da eski telefonlar artık çöpe atılmayacak

Alman Federal Çevre Bakanı Barbara Hendrich, eski telefonların ve televizyonlarının çöpe atılmaması için yasa tasarısı hazırladı. Bu hafta Bakanlar Kurulu’nda görüşülecek tasarıya göre üretici firmalar eski ürünleri geri almak zorunda.

Alman Federal Çevre Bakanı Barbara Hendrich, eski telefonların ve televizyonlarının çöpe atılmaması için yasa tasarısı hazırladı. Cihan Haber Ajansı‘nın haberine göre; bu hafta Bakanlar Kurulu’nda görüşülecek tasarıyla, üretici firmalar eski ürünleri geri almak zorunda kalacak. Böylece eski elektronik cihazların tekrar değerlendirilmesi sağlanacak.

Hendrich’in hazırladığı tasarıyla, 400 metrekare üzerinde satış mağazası olan işyerleri eski cihazları geri almakla yükümlü hale getirilecek. Cep telefonları ve televizyonların çöpe atılması yasaklanacak ve tüketici eski telefon ve televizyonu geri verirken faturasını göstermek zorunda olmayacak.

Almanya’nın en büyük geri dönüşüm şirketi Alba, yasa tasarısını memnuniyetle karşıladığını ve böylece birçok eski elektronik cihazın çöp kutusu yerine geri dönüşümle değerlendirileceğini açıkladı. Bakanlığın hazırladığı yasa tasarısıyla eski cihazlardaki değerli parçaların tekrar kullanılması sağlanacak.

Ölü Adamın Geçiti: Cesaretin var mı?

Eğer yükseklik korkunuz yoksa burayı ziyaret edilecekler listesine ekleyebilirsiniz. Dead Man’s Catwalk (Ölü Adamın Geçiti), heyecan verici ve eşsiz bir manzara deneyimi sunuyor ziyaretçilerine.

Dead Man’s Catwalk için normal yürüyüş hızı ile zirveye ulaşmak yaklaşık 30/40 dakika sürüyor. Beton üzerine sprey boya ile yazılan Dead Man’s Catwalk, buranın ne kadar tehlikeli olduğu konusunda mesaj veriliyor. Bu noktanın özel mülkiyet üzerinde yer alması nedeniyle bu, yürüyüşü yasa dışı yapıyor.

Hawai, İzcilik ve Dağcılık Kulübü Yürüyüş Koordinatörü Darrel Teruya, “Deneyimsiz yürüyüşçüler sık sık geçit sonunda, sadece iyi bir özçekim için tehlikeli hareketlere girişiyorlar. İnsanlar kafa üstü duruyor, zıplıyor, insan piramidi yapıyorlar ve hatta kenarında asılıyorlar.” Bunların çok tehlikeli olduğunu söyleyen Teruya, “Sonunda bir insanın ölmeyeceğini kim bilebilir ki!” diye de ekliyor.

Beton parça, muhtemelen Soğuk Savaş sırasında, çeşitli kablo sistemini tutması için veya 1970’lerde planörler için kuruldu. Geçit aynı zamanda, birkaç aktif sivil savunma ve Federal Havacılık İdaresi radyo kuleleri ile çevrili.

Değişen yeme alışkanlıkları büyük yiyecek firmalarını etkiliyor

Dünya üzerindeki seri üretim ürünlere olan ilginin azalması, kişilerin yeme alışkanlıkları üzerinde yaptığı değişimler büyük yiyecek firmalarını tedirgin ediyor.

Yiyecek sektörünün sağlık sorunları ve küresel ısınma başta olmak üzere pek çok sıkıntıya etkisinin göz önüne çıkmasıyla artık tüketiciler paket ürünlerden ziyade doğaya daha az zararlı, yerel, ev yapımı ve taze ürünlere yöneliyorlar.

Öncelikle, tüketiciler artık yiyeceklerinin nereden geldiğini ve tarlalardan sofralarına kadar oluşan süreçte neler geçirdiğini bilmek istiyorlar. İşlenmiş ürünler tüketiciye artık güven vermiyor ve direkt olarak kaynağından, yani üreticisinden almayı tercih ediyorlar.

Yeme alışkanlıklarındaki gözle görülür değişikliğin de etkisi büyük. Örneğin; tüketiciler bir zamanlar kilo vermek için az kalorili fakat besleyici olduğu varsayılan mısır gevreklerine yöneliyorlardı. Fakat mısır gevreklerinin kutularının üzerinde resmedilen yoğurt, meyvalar, buğday vesaire tüketiciyi tatmin etmemeye başladı. Artık tüketici resimlerini değil; yiyeceği meyveyi, sebzeyi, yoğurdu doğal formunda istiyor.

Sadece birkaç nesil önce, tüketiciler aldıkları ürünleri markaya göre seçerken, genç tüketiciler marka isimlerini ya da paketlerinin ne kadar süslü olduğunu çok da umursamıyor.

”Su ekle olsun” ürünleri artık tüketicinin güven kavramıyla ortak noktayı bulamıyor. Onun yerine mutfak tezgahında geçirilen vakit daha değerli olmaya başlıyor. Çok daha fazla insan artık yemek yapmaya ilgi duyuyor. Kimi tüketici için sağlıklı bir yemek yemek motivasyon olurken, bir diğeri için yemek yapma eyleminin stres atıcı özelliği bu teşviği sağlıyor.

Kaynak: Treehugger
Başlık Görseli: Samsara

Topraktan geldik toprağa döneceğiz ama…

0

Bugün, pek çoğumuzun tabu olarak baktığı bir konuya değineceğim. Ölüm sonrası hayata. Yoo hayır, size ahiretten veya reenkarnasyondan bahsetmeyeceğim. Konumuz, ölüm sonrası bedenimizin bu dünyada yaşamaya devam eden yapı taşlarının hikâyesi ve Doğa Ana’nın bizi tekrar kucaklayışında gerçekleşen yeniden doğum.

Bir canlı öldüğü zaman, tekrar var olmanın döngüsü başlar. Ruh apayrı ve tartışmalı bir konudur; fakat bedenler toprağa düştüğü andan itibaren, topraktaki mikroorganizmaların, çeşitli çürükçül mantarların veya leş yiyen hayvanların hücrelerine doğru yavaş yavaş süzülmeye başlar. Ordan sonrasında da minerallerimiz, karbonlu bileşiklerimiz ve çeşitli amino asitlerimiz toprakta kalır. Bir ağaç kökleriyle o minarelleri emdiğinde, artık farkında olsak da olmasak da, ağacın içinde var olmaya başlarız. Sonra o ağacın meyvesini yiyen kuştan, o kuşu yiyen aslana kadar dünyayı dolaşıp duran moleküller, hep aynı döngünün bir parçası olarak tarih boyu kendisini sürdürür. Şu an vücudunuzu oluşturan bütün atomlar, öyle ya da böyle evrenle aynı yaşta. Yolculukları boyunca kaç bileşik gezmişler, kaç kere farklı atomlara dönüşmek üzere patlamalardan geçmişler kim bilir; ama kaç yaşında olursanız olun aslında çok yaşlısınız.

Tarih boyunca bedeni terk etmiş insanları uğurlamanın pek çok yolu var olmuştur. Bazı kaynaklara göre, yok olan kardeşlerimiz Neandertaller (Homo neandertalis) de ölülerini gömerlerdi. Bunu nasıl bir içgüdüyle yaptıklarını bilmiyorum; fakat çürüme esnasında oluşan kötü kokuları ölümün yayılması gibi bir tehlike olarak görmüş olmaları olasılıklar arasında.
(c) National Galleries of Scotland; Supplied by The Public Catalogue FoundationDiğer hayvanların da ölülerini gömdüğü ve başında yas tuttuğu bilinmektedir. Şempanzeler ve filler örneğin, ölen yakınlarının üzerini dallarla kaplayıp başında nöbet tutarlar. Kuşların da bu davranışı gösterdiği görülmüştür. “Yes!” dergisinde yazarlık yapan hayvan davranışları bilimcisi Marc Bekoff bir keresinde şahit olduğu kuş cenazesini şöyle anlatıyor:
Bir keresinde yoldan geçerken bir saksağan cenazesine şahit oldum. Bir saksağan araba çarpması sonucunda ölmüştü. Kendi sürüsünden olduğunu tahmin ettiğim dört saksağan, sessizce kuşun cesedinin yanına gelip, öldüğünü anlamak için nazikçe vücudunu gagaladılar. Daha sonra birisi uçarak uzaklaştı ve gagasında çam iğneleri ve dallarla geri döndü. Kuşun getirdiklerini, ölmüş saksağanın üzerine koydular, bir süre 
hareketsiz izlediler ve sonra uçup gittiler”.

Hatta semavi din kitaplarında da, kardeşi Habil’i öldürdükten sonra ne yapacağını şaşıran Havva ve Adem oğlu Kabil’in, başı elleri arasında düşünürken bir kargayı gördüğü, karganın başka bir kargayı gömmeye çalıştığı, bu yolla Kabil’in de kardeşini gömdüğü anlatılır. İnsanımsılarda ölü gömme davranışının ne zaman ve nasıl başlamış olduğuna dair kesin bir kanıt olmasa da, hayvanlardan taklit etmeleri veya içgüdüsel olarak edinilmiş olması mümkündür.

Gel zaman git zaman, Mezopotamya’da milattan önce 4 binli yıllarda yeni gelenekler türemeye başlamıştır. Ölüler, yiyecek maddeleriyle ve öteki dünyada ölünün işine yarayacağı düşünülen eşyalarla birlikte gömülmeye başlanılmıştır. Genellikle gömülmeler tabut kullanılarak yapılırken, bazı kişilerin bedenleri yakılarak külleri çömlekler içerisinde saklanılmıştır.

Antik Mısır’a geldiğimizde özellikle firavun ve ailesini çok gösterişli yöntemlerle gömmek için yeni teknikler geliştirilmiştir. Mısırlılar için ölüm sonrası hayat, kişinin dünya hayatının sonsuz bir yansıması olarak görülürdü ve ölüm sonrası hayatta, kişinin kalbinin bir teraziye konulacağı ve eğer tüyden ağır olduğu ölçülürse cezalandırılacağına inanılırdı. Mısırlılar için en büyük ceza ise sonsuza kadar yok olmaktı. Bunun yansıması olarak mumyalanarak, ebedi yaşamlarını sembolik olarak dünyada devam ettirirlerdi.

Antik Mısır'da mumyalanma.
Antik Mısır’da mumyalanma.

Gelelim günümüze.. Günümüzde de değişik kültürlerde değişik uygulamalar vardır. Örneğin Türkiye’de en yaygın yöntem, kefenle gömülmektir, onun dışında Hristiyan inanışlarına göre tabutla gömülen veya cesedinin yakılmasını isteyen insanlar da vardır. Diğer Avrupa ülkelerinde ise yakılarak ebediyete yolculanmak bizden daha yaygındır; fakat yine en yaygın yöntem tabutla birlikte gömülmektir. Pek çok Hristiyan cenaze töreninde, ölenin bedenine canlı görünmesi için koruyucu bir makyaj uygulanır ve cenaze töreninde tabutun içerisinde kıyafetleriyle yatırılmasıyla, gelenlere son kez yüzünü gösterir.

Buraya kadar anlattıklarım işin hep kültürel yanlarıydı; fakat şimdi size ölüm sonrası dönüşümün başka bir yönünü göstermek istiyorum. Dünya’nın sağlığı açısından endişelenmeye başladığımız milenyum çağında, ekolojik devrim hayatın her alanına süzülmeye başlarken, ölülerimizi bile doğayla dost kılmanın yolları düşünülür oldu. Daha önceki Bios Urn haberimizde size bunun bir yönteminden bahsetmiştik. TED Talks’ta konuşma yapan genç kadın Jae Rhim Lee ise yeni bir yöntem daha bulmuş. Lee’nin aklına gelen fikrin temelinde, vücudumuzun çevresel kirleticiler ve kanserojenler için ömür boyu depo görevi yapması yatıyor. Lee öldüğümüzde bunları öylece doğaya salmaktan başka bir yol olabileceğini düşünmüş ve fikrini geliştirmiş. Kendisinden dinleyin isterseniz.

[iframe width=”665″ height=”400″ src=”iframe src=”https://embed-ssl.ted.com/talks/lang/tr/jae_rhim_lee.html”]
 

Gerçekten etkili bir yöntem olup olmadığını zamanla gözlemleyeceğiz. Pek çoğumuza, geleneklerimizin dışına çıkmak çok korkutucu geldiği için, bunun bir tabu olduğunu yazımın başında belirtmiştim; ama şöyle bir baktığımızda kefenden çok da bir farkı yok gibi görünüyor. Yazımı sonlandırırken size Mevlana Celaleddin Rumi’nin bir şiiriyle veda ediyorum ve hepinize sevdiklerinizle sağlıklı, mutlu ve uzun ömürler diliyorum.

Hakka kavuştuğum gün tabutum yürüyünce
Şu dünyanın dertleri ile dertleniyorum sanma.
Bana ağlama, yazık yazık deme.
Cenazemi görünce ayrılık, ayrılık diye feryat etme.
Beni toprağa verirken elveda elveda diye ağlama.
Gün batımını gördün ya gün doğumunu da seyret.
Hangi tohum yere atıldı da çıkmadı?
İnsan tohumu hakkında niye yanlış bir zanna düşüyorsun?

Kaynak: BBC, The Chic Ecologist, NPR, Ancient

Fotoğraflarla yaban hayatı suçları

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, güzelliği ile bizi çevreleyen canlıları onurlandırmak için 3 Mart’ı Dünya Yaban Hayatı Günü olarak belirledi. Dünya Yaban Hayatı Günü, 1973 yılında aynı gün yapılan Nesli Tehlikede Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşmesi’ne (CITES) ithafen 2013 yılında kuruldu. Kalan yaban hayatı koruma ile görevlendirilen insanlık, işini korkunç derecede “iyi” yapıyor. Son üç yıl içinde 100 bin kadar Afrika fili, fildişleri için katledildi. Yine son yıllarda, rekor sayıda gergedan, boynuzları için öldürüldü. Kalan kaplan popülasyonu ise yaban hayatı suçları nedeniyle çöküşün eşiğinde.

Bu yılın teması “It’s time to get serious about wildlife crime” (Yaban hayatı suçlarını ciddiye alma zamanı).

Bunun için, dünya çapında en savunmasız bazı türlerin bir listesini hazırladık.

Bir filin neye benzediğini hepimiz biliyoruz fakat dünya, yakında sadece onları fotoğraflardan hatırlayacağı bir geleceğe alışmak zorunda.

Kaynak: The Huffington Post


Önce

yaban hayatı suçları
Sonra

yaban hayatı suçları


Önce

INDONESIA-WILDLIFE-ANIMALS-SMUGGLING-PANGOLINS

Sonra

yaban hayatı suçları


Önce

TO GO WITH AFP STORY BY AUDE GENET This

Sonra

yaban hayatı suçları


Önce

yaban hayatı suçları

Sonra

yaban hayatı suçları


Önce

Shark Photographer Fiona Ayerest

Sonra

yaban hayatı suçları


Önce

INDIA-ENVIRONMENT-ANIMAL-TIGER

Sonra

yaban hayatı suçları

Dünyayı dolaşacak ilk güneş enerjili uçak havalandı

İsviçre yapımı güneş enerjili uçak, pazartesi günü erken saatlerde Abu Dabi’den havalandı. Dünyayı dolaşacak bu ilk yakıtsız uçuş girişimi de böylece başlamış oldu.

Solar Impulse projesinin kurucusu Andre Borschberg, uçak Al Bateen Executive hava limanından kalktığında, uçağın kontrolünü elinde tutuyordu. Borschberg, tamamlanması aylar sürecek bu seyahatin ara duraklarında, uçağın kontrolünü Solar Impulse‘un diğer kurucusu Bertran Piccard ile değiştirecek.

İsviçreli pilotlar, amaçlarının “eski ve kirliliğe sebep olan teknolojilerin, temiz ve etkili olanlara bırakılması” üzerine duyarlılık yaratmak olduğunu söylüyor.

Uçağın yaklaşık 10 saatlik uçuştan sonra, kendisinin ilk varış yeri olan Muscat, Umman’a varması bekleniyor. Seyahatin bazı bölümlerinde, Pasifik ve Atlantik okyanusları üzerinde gerçekleşecek uçuşlar gibi, 5-6 günlük kesintisiz ve tek seferde gerçekleşen uçuşlar olacak.

Andre Borschberg Bertrand Piccard 11
Uçağın pilotları Andre Borschberg ve Bertrand Piccard.

The Lightweight Solar Impluse 2, ilk uçuşunu 5 yıl önce yapmış tek koltuklu prototipin geliştirilmiş bir modeli ve karbon fiberden yapıldı. Aynı zamanda kesintisiz uçuşlar gerçekleştirebilmek için yenilenebilir enerji üretecek 17 bin 248 güneş pili, uçağın kanatlarına yerleştirildi. Güneş pilleri, 4 adet lityum polimer bataryayı şarj ediyor.

Şirket, uçağın 72 metre kanat genişliği olduğunu açıkladı. Bu da Boeing 747’nin kanat genişliğinden daha büyük olduğu anlamına geliyor; fakat ağırlığı yaklaşık olarak 2 bin 300 kilogram.

Uçak, tanıtımı yapıldıktan yalnızca iki ay sonra, doğu İsviçre semalarında iki saat onyedi dakikalık bir test uçuşu gerçekleştirmişti.

Umman’dan sonra uçak, iki duruş noktası bulunan Hindistan’a, sonra Çin ve Myanmar’a gidecek, daha sonra da Pasifik’i geçerek Hawaii’de konuşlanacak. Buradan da Phoenix, Arizona ve New York’un en büyük hava limanı olan J. F. Kennedy Hava Limanı’na doğru yol alacak. Atlantik üzerinden gerçekleştirilecek uçuşun durumu ise hava şartlarına bağlı ve dünya turu Abu Dabi’de sonlanmadan önce, duraklara Güney Avrupa ya da Fas’tan bir nokta dahil edilebilir.

Solar Impulse 2 rotası
Solar Impulse’un rota haritası.

Dünya turunun, temmuz ya da ağustos ayı içerisinde bitmesi bekleniyor. Borschberg ve Piccard, 2015’in aralık ayında Paris’te gerçekleşecek yeni Kyoto Protokolü’nün şekilleneceği Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’na politikacıları, ünlüleri ve özel kişileri karşı duruş sergilemeye zorlamak istediklerini söylüyor. Konferansa katılacak tüm ülkeler, hükümetlerin belirlemeyi planladığı yeni küresel iklim anlaşması için hedeflerini sunmakla yükümlü.

Solar Impulse’un destekçisi Monako Prensi Albert, pazartesi günü gerçeklesen uçağın kalkışı süresince, Monako Kontrol Merkezi’nde idi.

Projenin ana sponsorlarından Masdar, Birleşik Arap Emirlikleri’nde temiz enerji şirketi olarak faaliyetlerini yürütüyor. Diğer sponsorlar arasında ise Omega, Google ve Moet Hennessey bulunuyor.

Kaynak: The Huffington Post
Hazırlayan: Alican Anay

Türkiye’yi bekleyen yeni tehlike: Kaya gazı

Yer kürenin çatlamasına neden olan kaya gazı ya da literatürdeki adıyla şeyl gazı üretimi için Diyarbakır’da 3 kuyu açıldı. Trakya’da da şirketlere lisans verildi.

Kaya gazı ABD ve Avrupa’nın uzun süredir gündeminde. Radikal’in haberine göre; Türkiye’de şimdilik Diyarbakır’da sondaj çalışmalarına başlayan ve Trakya bölgesinde de lisans verilen kaya gazı, yaşam savunucularının tepkisini çekiyor. Çünkü; bir enerji kaynağı çeşidi olan kaya gazı, çıkarılma aşamasında temiz su kaynaklarını ve tarım arazilerini kirletme riski taşıyor. Araştırmalar, halk sağlığı üzerinde de olumsuz etkilerinin olduğunu gösteriyor.

Kaya Gazı 11
Kaya gazı ABD ve Avrupa’nın uzun süredir gündeminde.

Evrensel gazetesinden Sinem Uğurlu’nun haberine göre, kaya gazı ya da literatürdeki adıyla şeyl gazı, yatay ve dikey sondaj yöntemiyle elde ediliyor. Sondaj sırasında, içine çeşitli kimyasal kirletici maddeler ilave edilmiş bol miktarda su kullanılıyor ve elde edilen bu sıvı ile yer küre çatlatılıyor.

Kaya gazı karşıtları kaya gazına, bu yöntemde çok fazla su kullanıldığı ve suya ilave edilen kimyasal kirleticilerin su kaynaklarını kirlettiği için itiraz ediyor.

ABD’de ve Avrupa’da kuyular açıldıkça kaya gazı karşıtı hareketlerin de yükselmeye başlamasıyla pek çok Avrupa ülkesinde bu yönteme yasak geldi. Ancak konu, Türkiye kamuoyunda yeni yeni tartışılıyor. Diyarbakır’da 3 kuyu açıldı, Trakya da ise şirketlere 31 bin 714 hektar alan için lisans verildi.

“Kimyasal içeren sıvı su kaynaklarını kirletiyor”

Çevre Mühendisleri Odası tarafından düzenlenen “Kaya Gazı ve Çevresel Etkileri” panelinde konuşan Menekşe Kızıldere, kaya gazı çıkarılırken, borularla yer küreye su enjekte edildiğini, bu suyun içine de çeşitli kirletici kimyasallar ilave edildiğini ifade etti. Kızıldere’ye göre, sorun tam da burada başlıyor. Çünkü hidrolik çatlatma sıvısı denilen bu sıvının, yerin altına enjekte edildiği kadarı geri çekilmiyor. Bir kısmı yerin altında kalan sıvı, yer altı ve yer üstü sularını kirletiyor.

Kimyasallar ticari “sır”mış!

Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet Atalık da, hidrolik çatlatma sıvısında kullanıldığı tespit edilen 2 bin 500 kimyasaldan, 650’den fazlasının kanserojen madde içerdiğini, şirketlerin de bu kimyasalların ne olduğunu ticari sır nedeniyle açıklamadığını söyledi. “Yani ne olduğunu bilmediğimiz maddeler, yer altına enjekte ediliyor” diyen Atalık, yer altına bırakılan sıvının da sadece yüzde 50 ya da 70’inin geri çekildiğini, gerisinin yer altında kaldığını ifade etti.

Kaya Gazı zararlı

Kaya gazının halk sağlığı üzerinde de etkilerinin olduğunu dile getiren Atalık, “ABD’nin Louisiana eyaletinde hidrolik çatlama sıvısına maruz kalan 16 inek öldü. Ticari sır nedeniyle de bu hayvanların hangi maddelerden öldüğü araştırılamadı” diye konuştu.

“Trakya’da tarımdan söz edemeyeceğiz”

Tüm Köy Sen (Tüm Üretici Köylü Sendikası) Yönetim Kurulu üyesi Yusuf Gürsucu, kaya gazı çıkarmak için kurulan kuyularda tek sefer için 3 bin metreküp su kullanıldığını, aynı işlemin ise 15-20 kez tekrarlandığını, bir bölgeye ise çok sayıda kuyu açılabileceğini belirtti. Gürsucu, “Kaya gazı çıkarılmasını önleyemezsek 1. sınıf tarım arazileri olan Trakya’da tarımsal faaliyetten söz etme olanağı kalmayacak” dedi.

“Sondaj depremi olumsuz etkiliyor”

Kaya gazıyla ilgili ABD’de araştırmalar yapan Hrant Dink Vakfı’ndan Sofia Manukian, kaya gazı çıkarımının su kıtlığı olan Türkiye gibi ülkelerde ciddi sorunlara yol açabileceğini ifade etti.

ABD’de hali hazırda 35 bin kuyu bulunduğu bilgisini veren Manukian, sondajların depremi de olumsuz etkilediğini belirtti. Manukian, “Tüm bu gelişmeler çiftçilik hakkı, yaşam hakkı, iş sağlığı, çevre hakkı gibi temel insan haklarını doğrudan ihlal anlamına geliyor” dedi.

Dicle’deki 3 HES projesi iptal edildi

Dicle Nehri’ne yapılması planlanan 3 HES projesi, projeyi yapacak firmalar vazgeçtiği için iptal edildi.

Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın Diyarbakır’da Dicle Nehri üzerinde yapılmasına karar verdiği ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu‘nca (EPDK) da onaylanan 3 HES projesi, projeyi yapacak firmaların vazgeçmesi nedeniyle iptal edildi.

Dicle HES iptal

Diyarbakır’daki sivil toplum kuruluşları, Dicle Nehri’nin 90 kilometre üzerinde yapılacak olan 3 HES projesinin suyu kurutacağını belirterek, olaya tepki göstermiş ve HDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan ile birlikte Çevre Ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce ile görüşmüşlerdi. Yapılması halinde tarihi Diyarbakır surlarının Uluslararası UNESCO Kültürel Mirası listesine adaylık sürecini de olumsuz etkileyeceğini savunan Diyarbakır İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı Turan Kapan, HES’lerin iptal edilmesinin doğru bir karar olduğunu söyledi.

Kaynak: Radikal

Yeşil mi Kırmızı mı? İklim savaşları kapımızda

Savaşlar genelde güç veya toprak edinmek için yapılır, bunu hepimiz biliriz; fakat değişen ekolojik dengeler de artık savaşlara sebep olabiliyor. İklim savaşları kapımızda… Nasıl mı? Buna en iyi örnek olarak Suriye’nin şu anki durumunu verebiliriz. 

2006-2010 yılları arasında etkisini bütün ülkede gösteren kuraklık, Suriye’nin yaşadığı en büyük kıtlıkla sonuçlandı. Tarımı ve köy yaşantısını bitiren kuraklık sebebiyle, zaten çok da refah içinde yaşamayan köylü halk, iyice yokluk içine gömüldü. Kuraklığın sürmesi, daha sonrasında 2011 sonbaharında, kayışları kopartmaya yetti ve şu ana kadar bilinen rakamlarla 200 bin kişinin ölümüne, pek çok tecavüze ve insanların yurtlarını terk etmesine sebep olan Suriye karışıklığı baş gösterdi.

Suriye İç Savaş

Kolombiya Üniversitesi’nden bir iklim bilimci olan ve konuyla ilgili bir makale hazırlayan Richard Seager; “Savaşı çıkartanın kuraklık olduğunu söylemiyoruz; fakat var olan diğer bütün etkenlere bir de kuraklık eklendiğinde, her şey olabileceğinden daha büyük bir isyanla patlak verdi” şeklinde durumun iklim değişikliğiyle göründüğünden çok daha ilgili olduğunu açıklıyor.

Daha önceden yapılmış araştırmalar, yüksek sıcaklık ve kuraklık gibi iklim anormalliklerinin, insan psikolojisini aşırı uçlara yönelten etkenler olduğunu ortaya koymuştu. Psikolojilerdeki değişikliklerin etkileri, kişisel saldırılardan, büyük savaşlara kadar uzanan bir aralıkta değişiklik gösterebiliyor. Suriye örneğinde olduğu gibi, açlık ve uzun yıllar ihmal edilmek halkları toplu bir isyan ve “artık ne olacaksa olsun” ruh haline sokup, kendi adaletlerini getirmeye sevk edebiliyor. Bu durumda da insanlar adalet ve hatta intikam arayışı içerisinde, hele de yeterince eğitimli ve muhakeme sahibi değillerse, ana problemi çözmekten çok uzak olduğu halde, çözümü vaadeden herhangi bir örgütlenmeye dahil olabiliyorlar. Haksızlığa uğramaktan içi öfke ile dolmuş insanların öfkelerini herhangi bir yere doğrultmak çok kolaydır. Hedef şaşırtmak, asıl hedeflerin yüzyıllardır kullandığı bir yöntemdir. Bunu başarmanın, gerek medya yoluyla, gerek toplum içindeki insanları inançlarına göre birbirinden izole etmekle zemini çok kolay hazırlanabilmektedir.

Halklar kendi aralarında birbirlerine karşı bilenirken ve bütün enerji seçilmiş günah keçileriyle savaşmaya harcanırken, arka planda olup biten ekolojik değişiklikleri görmeye kimsenin vakti olmadı; fakat toprağın kaybedilen bereketi ve kirlenmemesi için önlem alınmayan sular geri dönüşü olmayacak şekilde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Suriye'de iklim değişikliği savaş

Seager ve ekibi, verimli hilal olarak anılan, Mezopotamya ve Doğu Akdeniz‘i kapsayan bölgede 1900’lü yılların başından beri sıcaklıkların 2 derece arttığını ve yağışların yüzde 10 oranında düştüğünü gözlemlediler.

Hayatını tarım ve hayvancılıkla sürdüren bölge insanları için, bu hiç de iyi bir gidişat olmadı. Bu süreçte, toprağın ürün verimliliği üçte bir oranında düşerken, hayvanların da çoğu hastalıktan veya açlıktan öldü. Daha sonrasında tahıl fiyatlarının artması ile özellikle çocuklarda beslenme eksikliğinden kaynaklanan ölümlü hastalıklarda göz ardı edilemez bir artış olmaya başladı. Pek çok çiftçi çareyi şehirlere göçmekte buldu. Bir yandan Irak Savaşı’ndan kaçan mülteciler, bir yandan köyden kente artan göçler, şehirleri de bir refah noktası olmaktan uzak kılıyordu.

Araştırmanın yazarlarına göre, hızlı nüfus değişiklikleri, dengesizliği de beraberinde getirmektedir. Nüfus beklenilenin dışında ve ani bir artış gösterdiğinde, varolan iş imkanları ve işsiz nüfus arasında bir açık oluşur. Devletlerin bu noktada yaptıkları planlama çok önemlidir; fakat göç sonucu oluşan nüfus değişikliklerini çoğunlukla kayıt altına almak ve sürdürülebilir kılmak için akılcı planlar yapılmamaktadır. Tarımla uğraşan ve besini üreten kesimin şehirlere göçerek, başka işlerde çalışmaya başlaması sonucu, geleneksel tarım yerini endüstriyel tarıma bırakmakta ve bu da işverenin ve endüstriyel araçların da araya girmesiyle gelir dengesizliğine ve fiyat artışına sebep olmaktadır. Kaçak kentleşmeyi de beraberinde getiren ani göçler, şehir planlamasında sorunlara sebep olmaktadır. Her şeye ek olarak, insanlar yerellikten uzaklaştıkça ve kendi topraklarını terk edip bir bölgeye yoğunlaştıkça, endüstriyel üretimlere olan ihtiyaçları artmaktadır.

Suriye'de kuraklık

Fark ettiyseniz yazının buraya kadar olan kısmında tam bir daire çizip başladığımız noktaya geri döndük, iklim değişikliğinin başladığı yere. İklim değişikliği, havadaki sera gazlarının artmasıyla başladı ve o güne kadar sabit diyebileceğimiz orandaki sera gazları, sanayi devriminden sonra keskin bir yükselişe geçti. O günden sonra da durmadan devam etti…

Sonuç olarak da küresel ısınma Akdeniz’den nem getiren rüzgarların artık gelmemesine, böylece yağışların azalarak kıtlıkları oluşturmasına sebep oldu. Suriye örneğinde gördüğümüz gibi, kuraklık sonucu halkın şehirlere göç etmesi, sanayileşmeyi arttıran bir etken olmaktadır. Bu durumda, daha yeşil politikalar izlenmediği takdirde, küresel ısınma artışının önüne geçmek mümkün olamayacaktır. Döngü, çıkmaz bir noktaya gelinene kadar kendi kendini beslemeye devam edecektir.

Çalışmanın yazarları, Orta Doğu‘da gittikçe kuraklaşan iklimin, halkların memnuniyetsizliğini artırmasından ve gelecekte daha büyük çatışmaları doğurmasından endişelendiklerini belirtiyorlar. Umarız ki, gerek bireysel, gerek toplumsal alanlarda üzerimize düşeni yapmak konusunda gecikmeyiz. Öyle görünüyor ki, zamanında bizleri etkilemeyeceğini düşünerek önemsemediğimiz doğal dengelerdeki bozulmalar, gelecekte hiç kimsenin göz ardı edemeyeceği bir konu haline gelecek. O gün çok geç olmadan, iklim değişikliğine hak ettiği önemi göstermemiz dileğiyle.

Somalili korsanlar ile iklim değişikliği ilişkisini anlatan haberimize buradan ulaşabilirsiniz.

Boş bir vaktinizde, savaşların küresel ısınma ile ilişkisini etkili bir şekilde görselleştiren İklim Değişikliği ve Biz belgeselini izlemenizi tavsiye ederim. 

Kaynak: National Geographic

Hayvanlar aleminin alemcileri

Dünyada tek alkol tüketen canlı olmadığımız bir gerçek. Tam olarak “doldur meyhaneci, bir daha doldur” diyen maymunlar, mojito fondipleyen sincaplar olmasa da, alkol ile gayet içli dışlı ilişkilere sahip olan öyle hayvanlar var ki, bazıları tam bir alkolik. İşte hayvan dünyasından “sabahlar olmasıncılar”.

Meyve sineği

980x

Meyve sinekleri alkolü farklı şekillerde kullanırlar. Hamile olanları yumurtalarını alkolle arası hiç de iyi olmayan (Evet, her hayvan alkolik değil) yaban arılarından korumak için, alkollenmiş meyvelerin üzerine bırakırlar. Bu, meyve sineklerinin hayatlarının devamı için güvenli bir ortam oluşturur. Aynı zamanda yaban arıları bazı durumlarda meyve sineklerinin içine yumurtalarını bırakabilirler. Meyve sineği ise alkol tüketerek yaban arılarını kökünden kurutur.

Ayrıca, buna şaşıracaksınız; dişiler tarafından reddedilen erkek meyve sinekleri kendilerini alkole verirler. Bu gerçek! Karşı cinsi etkilemekte daha başarılı olan meyve sineklerine oranla reddedilmiş, ortada kalmış olanların alkol tüketmesi daha olasıdır.

Vervet Maymunu

980x (1)

Vervet maymunları ormanda toprak üzerine düşmüş, alkollenmiş şeker kamışları tüketirler. Ancak St. Kitts’teki Karayip Adası’nda bu koşullara ulaşamayan ayyaş maymunlarımız, sahil barlarındaki kokteylleri yürüterek alkole olan özlemlerini giderirler.

Bu maymunları da insanlar gibi sınıflandırmak mümkündür; çoğu sosyal tüketicilerdir ve sadece topluluk içindeyken içerler. Diğerleri ise alemcidir ve alkol sebepli kavgalara karışmaları daha olasıdır. Ancak olay tamamen eğlence ve oyun değildir. Alemci dostlarımız ölüm ve sakatlanma gibi daha ciddi sıkıntılarla diğerlerine oranla daha çok karşı karşıya kalırlar.

Kalem Kuyruklu Ağaç Faresi

980x (6)

Kalem kuyruklu ağaç faresi, insanlar hariç tüm memeliler içinde alkolik eğilimler sergilemiş ilk hayvanlardır. Bu fareler Malezya’daki Bertam palmiye çiçekleri üzerinde çakırkeyif hallere bürünürler. Bu çiçekler yüzde 3.8 alkol oranıyla bazı biralardan daha serttir.

Fareler her gece 2 saat bu meyvelerin nektarlarıyla kafayı bulurlar. Vücut kütlelerine bakılırsa bu farelerin, bu orandaki alkolden zarar görmemeleri olanaksızdır; fakat insanlar için bile yüksek bir oranda olan miktar, kalem kuyruklu ağaç fareleri tarafından kolaylıkla sindirilebilir.

Plantain Sincapları

980x (2)

Uzun kuyruk tüyleri ile dikkat çeken bu sincapların, meşe palamutundan başka hiçbir şeyle ilgisi olmadığını düşünebilirsiniz; ancak hayvanlar için bu sadece bir aperatiftir. Gün içinde bolca fermantasyona uğramış meyve nektarlarını tüketirler. Bu alkolik sincaplarımız Tayland’daki Borneo ve Lombok bölgelerinde bulunabilir.

Yavaş Loris

980x (3)

Kalem kuyruklu ağaç fareleri gibi, bu hayvanımız da Bertam palmiyelerinden hiçbir sarhoşluk belirtisi göstermeden beslenirler. Bu zehirli primat tüm gün içerek geceye giriş yapar. Hayvan psikoloğu Frank Wiens’ın BBC’ye söylediğine göre, bir yavaş loris bir gecede 9 kere içebilir.

Jamaikalı yarasalar, arılar ve daha bir sürüsü. Alkol dost mudur bilinmez; ama hayvanlar için potansiyel arkadaş konumunda seyir sürüyor olduğu bir gerçek.

Kaynaklar: The Dodo, The Guardian