Radyoaktif madde taşıdığı iddiaları ile akılları karıştıran ‘Fpso Kuito’ sökülmeye başlandı. Gemi tamamen sökülünceye kadar belirli aralıklarda yapılacak zorunlu denetimlere tabi.
Angola açıklarında uzun yıllar ham petrol işleyen ve ekonomik ömrünü tamamlamasının ardından geri dönüşüme kazandırılmak için İzmir’in Aliağa İlçesi’ne getirilen, ancak radyoaktif madde taşıdığı iddiaları üzerine denetimlere tabi tutulan ‘Fpso Kuito‘ isimli yüzer petrol ürünü depolama gemisinin temiz olduğu ‘tescillenince‘ söküm işlemlerine başlandı.
Geminin radyoaktif olmadığı belgelendi; fakat bir muamma içerdiği de kesin. Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, haftalar öncesinden ‘bu zehir yüklü geminin ülkeye yaklaştırılmaması gerektiğini’ söylemişti. Ayrıca pek çok uzman da radyoaktif madde ölçümünün yapılması gerektiği gibi yapılmadığının altını çizmişti.
Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, haftalar öncesinden ‘bu zehir yüklü geminin ülkeye yaklaştırılmaması gerektiğini’ söylemişti. Ayrıca pek çok uzman da radyoaktif madde ölçümünün yapılması gerektiği gibi yapılmadığının altını çizmişti.
Sonuç olarak, gemi söküm işlemleri başlıyor. Aliağa gemi geri dönüşüm tesislerinde söküm işlemlerine başlanan 350 metre boyunda, 53 metre genişliğindeki Fpso Kuito isimli gemi; 150 personel ile yaklaşık 1 yıl sürecek olan söküm işlemleri sırasında düzenli olarak denetlenecek.
Söküm sürecindeki her aşaması gözlem altında olacak olan geminin sökümüne başlandığı andan itibaren yapılan ölçüm işlemlerinin günlük olarak raporlanacağı ve tespit edilen analizlerin düzenli olarak ilgili kurumlara iletileceği belirtiliyor.
Sonuç olarak, gemi söküm işlemleri başlıyor. Aliağa gemi geri dönüşüm tesislerinde söküm işlemlerine başlanan 350 metre boyunda, 53 metre genişliğindeki Fpso Kuito isimli gemi; 150 personel ile yaklaşık 1 yıl sürecek olan söküm işlemleri sırasında düzenli olarak denetlenecek. (Görsel Kaynağı: www.denizhaber.com)
‘Türkiye’nin Çernobil’i olmasın’ denilen gemi; 1979 yılında Amerika’da inşa edildi. 7391185 IMO numaralı Kuito FPSO adlı gemi, 1999 yılında modifiye edildi. Günlük 100 bin varil ham petrol işleme ve 1.4 milyon varil depolama kapasitesine sahip gemi, 2000 yılından bu yana Angola açıklarında ham petrol işlemek üzere kullanılıyordu.
Fpso Kuito isimli geminin geri dönüşümünü gerçekleştiren firma, 36 yaşındaki dev gemiden 46 bin ton hurda çelik elde etmeyi hedefliyor.
Doğa, insan, hayvan ve evren sevgisi çocuklara küçük yaşlardan itibaren aşılanabilir. Onlara keşfetme olanağı sağlamak, çevrelerine itina ile yaklaşmalarını sağlayacak şekilde rol model olmak, hayvanlarla iletişime geçmelerine yardımcı olmak oldukça basit olan ama okul öncesi eğitimde nedense tek tip eğitim sistemlerinin ağlarına takılıp kaldığından dolayı es geçilen pratikler.
Özellikle büyük şehirlerde kitleler durmadan tüketme eğiliminde. Örneğin, “fast food” restoranlarının fazlalığı beraberinde oldukça fazla seviyelerde plastik malzeme kullanımını getiriyor veya teknolojik atıklar da hızla artan teknolojik alet kullanımımızın sonucu olarak önü geçilemez hale geliyor. Bu nereye kadar sürdürülebilir? Çocuklarımızı nasıl bir çevre bekliyor? Hala aynı kaynakları sunabilecek bir dünya olacak mı onlar için?
Bu soruların cevabını vermek maalesef artık eskisi kadar basit değil. Geleceğimiz birçok tehdit altında. Geleceğimiz demekten çekiniyorum, çünkü gelecek aslında tam anlamıyla bizim değil, günümüz çocuklarının. Bilim insanları üstüne basa basa belirtiyor, artık kendi kendimizi idare edemiyor ve geleceğin kaynaklarından çalıyoruz bugünü yaşayabilmek için. Dünya tarihinde rastlanmayan oranlardan ve felaket senaryolarından bahsediliyor. Kendimizi ve çocuklarımızın geleceğini daha iyi hale getirebilmek için yapabileceğimiz küçük girişimlerden sadece bir tanesi onlara geri dönüşümü öğretmek.
Peki, neler yapabiliriz?
1- Çocukların farkındalıklarını artırın:
Çocuklarınızın farkındalığını test ederek başlayın. Onlara çeşitli sorular sorun. Örneğin: Çöp nedir? Çöpleri ne yaparız? Ondan gelen cevaplara göre biraz daha konuşun. Çöp kutusu nasıl dolar, dolunca ne yaparız, dışarı mı atarız, dışarı atınca nereye giderler gibi sorularla devam edin. Fakat en son olarak varmaya çalıştığınız nokta her zaman nelerin çöp olabileceği olsun. Neler çöp olur, neler olmaz (en az bir kez daha kullanılabilir) konuları hakkında konuşun.
2- Geri dönüştürülebilir maddeleri öğretin:
İlk başlarda her şeyden bir anda bahsetmek çocuğunuz için kafa karıştırıcı ve sıkıcı olabilir. O nedenle adım adım ve oyun benzeri taktikler uygulayarak ona öğretebilirsiniz. Geri dönüşebilir maddeler için kağıt, cam, metal ve plastikten bahsedeceğiz. Bu maddelerden her seferinde birini ele alırsanız daha çok uygulama yapma şansınız doğar.
3- Ne gibi aktiviteler yapabilirsiniz?
Önce çocuğunuza, kağıttan yapılan farklı materyalleri göstererek başlayabilirsiniz. Mesela, defterlerdeki sayfalar, kağıt havlular, tuvalet kağıtları ve biten rulolar, gazeteler, kağıt tabak veya karton bardaklar ve benzeri şeyler çoğu evde bulunan materyallerdir.
Daha sonra onunla birlikte yapacağınız veya onun seçmesine izin verdiğiniz sadece bir “kağıt geri dönüşüm kutusu” belirleyin ve yukarıda bahsettiğim materyallerden hangilerinin geri dönüşüme uygun olduğunu gösterin. Örneğin, tuvalet kağıdı geri dönüşüm için uygun değildir, fakat gazeteler veya karton bardaklar uygundur. Bu malzemeleri toplayın ve etkinlik yaparken önünüze sererek birlikte geri dönüşüme gidip gitmeyeceğine karar verin. Tabi, bu malzemelerin hepsinin ağaçlardan yapıldığını mutlaka belirtin!
Diğer maddeler için de benzer aktiviteler yapabiliriz. Size önerim her hafta yeni bir tanesini tanıtın ve onun geri dönüşüm kutusunu yapın. Cam için şeffaf, kahverengi veya yeşil cam şişelerin ve kavanozların geri dönüşebildiğini unutmayın. Tabi yine, camın kumdan yapıldığını anlatmayı sakın unutmayın! Metal için alüminyum ve konserve kutular; plastik için de geri dönüşüm işareti bulunan her türlü malzeme ve materyal kullanılabilir. Plastik malzemelerin de büyük oranının petrolden yapıldığını anlatmayı unutmayın.
4- Aktivitelerinizi çeşitlendirin:
Çocukların en eğlenceli öğrenme yöntemleri, kendilerinin de özne olarak yer alabildiği hareketli ve renkli aktiviteler yapmaktır. Siz de bunları yaparken çeşitli görsellerden faydalanabilirsiniz. Örneğin, dışarı çıktığınızda kağıtların ağaçlardan geldiğini göstererek anlatabilirsiniz. Çocuğunuz boyama kitabında bir ağaç boyayabilir veya ağaçlardan kağıt yapılmasıyla ilgili his ve düşüncelerini anlatan bir resim yapabilir. Bu tür aktiviteler diğer materyallere de uygulanabilir.
5- Geri dönüşümde çocuğunuzun daha aktif rol almasını sağlayın:
Bu aktivitelerden sonra zamanla çocuğunuzun geri dönüşüm sürecinde daha aktif rol almasını işleri biraz zorlaştırarak sağlayabilirsiniz. Geri dönüşebilir malzemelerin bir kısmını biriktirin. Bir süre sonra hepsini karışık bir biçimde düz bir yüzeye dizin ve çocuğunuzdan hangi maddenin hangi kutuya gideceğini seçmesini isteyin.
Bu adımlar sayesinde çocuğunuza geri dönüşümü ve önemini öğretirken, aynı zamanda onunla kaliteli vakit geçirmiş ve atıklarınızı aza indirerek çevreye de katkı sağlamış olacaksınız. Çocuğunuz ile birlikte sizin de hassasiyetiniz artmış olacak. Ayrıca çocuğunuz anaokuluna devam ediyorsa ve bu konu işlenmiyorsa, orada da değişiklikler olmasını sağlayabilir ve diğer çocuklar için de yararlı olacak bir adım atabilirsiniz.
Bundan böyle Gaia Dergi’de ben de varım. “Hadi gel söyleyecek sözün vardır elbet, anlatırsın” dediler, geldim. Umarım uzun soluklu olur bu söyleşmelerimiz. Bu köşeye bir isim bulmayı düşünürken, içimden “Sardunya” geçti. Neden derseniz; sardunyanın doğada var olma gücü hayranlık vericidir. Sıcağı, güneşi seven, soğuk geldi mi telaşlanmadan, uzunca zaman direnen, kolay yetiştirilebilen ve her mevsim rengarenk açan sardunya… Kat kat çiçekleriyle ve yapraklarının kendine has, o güzelim kokusuyla, mütevazi bir bitkidir sardunya. Sardunya direnir, sanki yaşama meydan okur. Dalları kırıldıkça yeniden daha bir güçlü yeşerir. Gövdesi bile kırılsa ölmez sardunya, toprakta kökleriyle ve toprakla buluşunca yeniden köklenen parçası ile daha da güçlenerek, çoğalarak yeşerir, dallanır… Çıt kırıldım değildir, uğraştırmaz sizi, yaşamaya çalışır, bulunduğu ortama uyum sağlar. Soğukta, sıcakta az suyla yaşar. Çiçeklenmek, yeşermek ve yaşamak için itina istemez, özel bir ilgi beklemez. Ama sevgisiz ölür sardunya, sevildikçe, bir parça da ilgi ile daha bir parlar çiçekleri, daha bir güzel kokar yaprakları… İşte hem bu direncinden, hem de yaşama merakından, sadakatinden severim sardunyaları… Benim gibi bir sardunya sever olan, sardunyaya özenen şair Halim Yağcıoğlu, “Sardunya” şiirinde öyle güzel anlatıyor ki sardunyayı neden sevdiğini;
“Bir sardunya olmak isterdim şu dünyada Kırıldıkça kırıldıkça yeşeren Öylesine al al veren Bir sardunyaBir sardunya olmak isterdim şu dünyada Bir avuç toprağım olsun ama benim olsun İster bir saksıda olsun ister dağda olsun Yeter ki gönlüm rahat olsun…“
Köylerin, kentlerin hemen her mahallenin pencere önlerinde, yol kenarlarında eski kaplara, teneke kutulara dikilmiş görürsünüz sardunyaları. Evlerinin güzel görünmesini isteyen dar gelirli insanların tercih ettiği bir çiçek olduğundandır ki, “yoksul çiçeği” diye de anılır. Var olmakla yüklü bir anlamı vardır. Her koşulda ve her yerde yaşamını sürdürebilen, esasen yaşamda kalabilmek için değişime ayak uydurabilen bu cefakar ve vefalı çiçeğin şaşırtıcı bir tevazusu da vardır. Sardunyanın tek ve eşsiz iddiası; direnişçi yanıdır, bitkilerin en aktivistidir sardunya. İşte bu yüzden seviyorum sardunyaları… Yaşam, insana her zaman adil davranmıyor. Kırılıp dökülüyoruz, düşüp kalkıyoruz, göğe yükselip yere çakılıyoruz ve her şeye karşın yaşıyoruz. Tıpkı sardunya gibi… Kırıldıkça, kırıldıkça defalarca biz de yeniden yeşeriyoruz…
Sardunyadan söz ederken bir anlamda yaşamda güçlü durabilen insanlardan da söz ediyoruz sanki. Son yıllarda bir anlamda metafor gibi görünen bu çağrışımı açıklamak için batılı çevre literatüründe, “biyomimikri” kavramı* kullanılmaya başlandı.
Sardunyadan söz ederken bir anlamda yaşamda güçlü durabilen insanlardan da söz ediyoruz sanki. Son yıllarda bir anlamda metafor gibi görünen bu çağrışımı açıklamak için batılı çevre literatüründe, “biyomimikri” kavramı* kullanılmaya başlandı. İnsanoğlu gezegene değerli doğasını öyle hoyratça ve vahşice tüketmeye başladı ki; yeniden doğaya dönme, doğaya benzeme ihtiyacını acı deneyimlerle keşfetti. Küresel ısınma, azalan tahıl üretimi, balıkların tükenircesine avlanılması ve giderek artan çevre felaketleri ile doğa, insana artık durması gerektiğini söylüyor. Biyomimikri; biyo (yaşam) ve mimikri (benzetim) kelimelerinin bileşimi ile ortaya çıkan, doğayı taklit etmeyi, doğaya benzemeyi yeniden öğrenmemiz gerektiğini hatırlatmak için gelişen bir alan olarak, son yıllarda ilgi odağı olmaya başladı. Doğanın içinde var olan şekilleri, süreçleri ve sistemleri rehber alarak, doğanın öğretilerini gezegene daha az zarar veren çözümler geliştirmek için kullanmayı amaçlayan bir alan ya da “yeni bir sosyo etik ve biyoetik yenilenme disiplini”, olarak tanımlanmaktadır. Bir anlamda çok disiplinli bir çevrecilik ve yeşil yaşam tasarımı yaklaşımıdır. Doğa ile yeni bir ilişki ya da “sürdürülebilir bir etkileşim etiği” geliştirmek olarak açıklanmaktadır.
Bu tanımların tümü anlamlıdır, ancak en önemli yanı uygulanabilirliğidir. Biyomimikri – özünde tüm yaşam formlarına saygıyı hedefleyen – felsefe ya da basit bir retorik olmanın ötesindedir. Artık uluslararası çevre lobisi, farklı sektörlerden şirketler, eğitim kurumları, inovasyon alanında çalışan profesyoneller, yerel yönetimler, STKlar ve çevre için hedefleri olan ulus devletler, yeni çözümler için doğaya dönmektedirler. Doğadan gelen, doğadan alınan stratejiler yeni nesillerin eğitilmesinde, vatandaşlara daha iyi hizmet götürülmesinde, tüketicilerin ihtiyaçlarının karşılanmasında, çöpün azaltılmasında, dönüştürülmesinde, hayvanların, bebeklerin beslenmesinde, gıda üretiminde daha az kaynak kullanımı ile daha fazla işin başarılmasında, bir sonraki kriz için dayanıklılığın arttırılmasında ve sürdürülebilmesinde, kısaca çevre için geleceğe proaktif olarak hazırlanmada etkilidir.
Doğayı Gözetliyoruz
Biyomimikri kavramının içeriği tam olarak “doğayı gözetlemek“tir. Biyomimikri; insan ve doğanın çıkar çatışmasından doğan sorunların çözümü için, doğaya uyum sağlamak (kimi zaman da doğayı taklit etmek) amacı ile doğanın işleyişini, yaşam modellerini, sistemlerini, süreçlerini ve bileşenlerini inceleme bilimidir. Bu incelemenin sonucunda yeni çözümler için ipuçları bulmaya çalışılır. Kavramın özüne uygun olarak metafor yaparsak eğer; biyomimikri, doğanın aklını (akıl sistemetiğini) aramanın bilimidir.
İnsan yapısı birer çevre unsuru olarak yollar, köprüler, evler, kamu binaları, makinalar, santraller gibi sistemler kimi zaman bozuluyor; hatta topyekün çöktüğü zamanlar oluyor. Teknik sorunlar bir yana; ekonomik krizler bunun en belirgin örnekleri arasında. Oysa gezegenimiz yaklaşık 4 milyar yıldır, deyim yerindeyse, deneme ve yanılma yoluyla kendi kendisini, üzerindeki canlı yaşamını ve süreçlerini onarıyor, iyileştiriyor ve geliştiriyor. Dünyadan öğreneceklerimiz var.
Bugün teknoloji, biyoloji ile hummalı bir biçimde nasıl çalışıyorsa, geçmişte de doğaya bakarak buluşlar yapmaya çalışanlar hep olmuştur, bunların başında Rönesans’ın çok yönlü dahisi Leonardo da Vinci (1452-1519) gelir.
Biyomimikri, yeni bir araştırma ve bilim alanı değil. Bir yandan, insanların doğayı her zaman merak ettiklerini düşünürsek, biyomimikrinin çok eski zamanlara dayanan bir bilim alanı olduğunu da kolayca görebiliriz. Diğer yandan biyomimikri, yaşadığımız çağda fizik ve kimya gibi temel bilim dalları ile uygulamalı alanlar olan mühendisliğin biyoloji ile yakınlaşmasını da sağlamıştır. Günümüzde biyoloji, geçmişte olduğundan çok daha fazla günlük yaşamın içindedir. Örneğin; nanoteknoloji, maddeyi atomik ve moleküler düzeyde yönetme ve denetleme bilimidir. Ve biyoloji ile iş birliği yapar. Bugün teknoloji, biyoloji ile hummalı bir biçimde nasıl çalışıyorsa, geçmişte de doğaya bakarak buluşlar yapmaya çalışanlar hep olmuştur, bunların başında Rönesans’ın çok yönlü dahisi Leonardo da Vinci (1452-1519) gelir. Kendi çağında uygulanmamış olmakla birlikte Da Vinci’nin uçan makinesi, doğanın (helicopter böceği) izlenmesi sonucu tasarlanan, bilinen, ilk hava aracıdır. Kavram güncel literatüre ilk defa Janine Benyus’un 1997 yılında yayınladığı “Biyomimikri: Doğadan Esinlenilen İnovasyon” kitabıyla girmiştir. Ayrıca, Biyomimikri Enstitüsü’nün kurucusu olan Benyus, kurduğu danışmanlık şirketi ile Nike, P&G, Boeing gibi firmalara, doğadan esinlenilmiş inovatif çözümler bulmaktadır.
Bazı Örnekler
Paraguay ve Brezilya kökenli stevia isimli bitkiden elde edilen kalorisiz tatlandırıcı bu alandaki önemli örneklerden biridir. Stevia bitkisinin evlerimizde saksıda yetiştirebileceğimiz bir bitki olduğunu daha yeni fark ettik. Genelde olumsuz bir imaja sahip olan GDO’lu mısırın kullanım alanlarından birisi de pet şişe yapımıdır. Bu şişeler, olağan pet şişelerden farklı olarak doğada 1-2 ay içinde yok olmaktadır.
Örümcek ağlarının özelliklerinden yararlanılarak ip ve kumaş yapımı, biyomimikri temelli inovasyon çalışmaları arasında bir başkasıdır. Ateş böceklerinin sıfır enerji kaybıyla yarattığı soğuk ışık, enerji verimliliği konusunda iş dünyasının ufkunu açmaya aday bir diğer örnektir. Akkarınca diye anılan termitlerin yaptıkları karınca yuvalarının havalandırma sistemi yaklaşımını kullanan mimari yapılar, bir yandan mimarlık diğer yandan enerji alanında yeni çözümlere işaret etmektedir.
Stevia bitkisi
Hatırlatmak isterim ki; doğanın aklı, gezegende insan var olmadan önce de vardı ve var olmaya devam ediyor. İnsan doğayı yok etmezse bu aklın sürdürülebileceğini de çok iyi biliyoruz. Doğa tarihinde var olmayı başaramayan en bilinen canlılar ise, dinozorlardır. Yine doğadan biliyoruz ki, bugün “dinozor” dediğimiz insanların da kalıcı olmaları bu durumda mümkün değil, ne dersiniz? Bazılarına boşuna dinozor demiyoruz…
Yeni haftaya kadar doğayla barışmanız dileği ile…
* Yardımcı Kaynak: McGregor, Sue, 2013. Transdisciplinarity and Biomimicry. Transdisciplinary Journal of Engineering and Science (The Atlas), 4( December): pp. 57-65.
Doğanın her parçası kendi içinde mükemmeliyeti barındırıyor. Sadece bunlara bakmak bile insanın derin bir huzur ile dolmasını sağlıyor. Aşağıdaki 6 ağaca siz de hayran kalabilirsiniz.
Sierra Club‘a göre Amerika’nın en dikkat çekici bu 6 ağacı mevzu bahis güzelliklerin bir kısmı.
Karşınızda Amerika’nın en dikkat çekici 6 ağacı:
1. Banyan Ağacı, Lahaina/Maui (The Banyan Tree)
Bu banyan ağacı, sekiz metre uzunluğundayken 1873 yılında ekilmiş. Bugün ise 60 metre uzunluğunda. Şimdi ise 11’den fazla kökü var.
2. Yalnız Selvi, Monterey/Kaliforniya (The Lone Cypress)
250 yaşındaki Yalnız Selvi, Kaliforniya’nın ünlü Pebble Sahili’nde kayalar arasında yaşam sürüyor. Bu selvi türü sadece Kaliforniya kıyılarında görülür.
3. Methuselah, Bristlecone/Kaliforniya
İsmi, İncil’deki en yaşlı insan olan Methuselah’tan geliyor. Yaşı 4,800’den fazla.
4. Titrek Kavrak, Grove/Utah (Pando Aspen Tree)
Dünyadaki en geniş coğrafi alan üzerinde yaşar. Pando, Latince’de “I spread” anlamına geliyor.
5. General Sherman Seyoka Ağacı, Northern/Kaliforniye (General Sherman Sequoia)
İç savaşta generall olan William Tecumseh Sherman’dan adını alan bu ağaç, dünyadaki en büyük ağaç ünvanına sahip. Çevresi 102 metre. Yaklaşık 20 kişi el ele tutuşursa ağacın etrafında bir daire oluşabilir.
Lawrance Berkeley Ulusal Laboratuvarı ve Kaliforniya Üniversitesi’nden bilim insanları, yaptıkları çalışmalar sonucunda küçükler küçüğü bir bakteriyi teşhis edip, detaylı görüntüsünü almayı başardılar. Bilim insanlarına göre bulunan bakteri, dünyada canlılığın ulaşabileceği en küçük boya sahip, bundan daha küçük bir yaşam formunun olmasını mümkün bulmuyorlar.
Bilim insanları yıllardır bu boyutta bir mini bakterinin varlığı hakkında tartışıp duruyorlarmış. Alınan görüntüler, yıllar süren tartışmaları en sonunda nihayetlendirmiş oldu.
Berkeley Laboratuvarı’ndan Dr. Jill Banfield; “Bu yeni tanımlanan ultra küçük bakteri, Dünya üzerinde bulunan ve hakkında hiç bir şey bilmediğimiz bir mikro yaşam örneği. Bilmece gibiler. Pek çok ortamda bulunduğu keşfedilen ultra küçük bakterilerin, muhtemelen bulunduğu mikro komünitede ve ekosistemlerde önemli işlevleri var; ama henüz ne işe yaradıklarını bilmiyoruz” şeklinde düşüncelerini aktardı.
Gözlemledikleri bakteriler o kadar küçükmüş ki, bir insanın saç telinin sadece ucuna 22 milyon 500 bin ultra küçük bakteri sığabilirmiş.
Bilim insanları, Kolorado’nun Rifle şehrinden alınan yeraltı suyunu 0,2 mikrona kadar filtreleyerek ultra küçük bakteriyi bulmuşlar. Bu seviyeye kadar filtrelenen su, genelde steril kabul edilmektedir, yani içerisinde artık yaşam formu bulunması beklenmez; fakat bilim insanları, filtrelenmiş suyun hala canlılıkla dolu olduğunu gözlemlemişler. Gözlemledikleri bakteriler o kadar küçükmüş ki, bir insanın saç telinin sadece ucuna 22 milyon 500 bin ultra küçük bakteri sığabilirmiş.
Daha sonrasında aldıkları su örneğini dondurup Berkeley Laboratuvarı’na taşıyan bilim insanları, orada örneği incelemeye devam etmişler. Kaliforniya’da bulunan Joint Genome Institute (Birleşik Genom Enstitüsü)’nde bakterinin genom dizilimi çıkartılmış.
Bilim insanlarının ultra küçük bakterinin keşfedilişine kadar, canlılık birimlerinin ulaşabileceği en küçük boy ile ilgili tartışmaları vardı. Hücre yapısının ne kadar küçük olabileceği ve alanını küçültürken fonksiyonlarını nasıl koruyabileceği, bu konuda nasıl çözümler yaratabileceği ile ilgili. Bu yeni keşfin, bahsedilen konularda bilime değerli bilgiler katması bekleniyor.
Kaynak: The Huffington Post Başlık Görseli: C-91/Deviantart
Bir kaşık toprakta yaşayan canlı organizmaların sayısının, Dünya’da yaşayan insan sayısından daha fazla olduğunu biliyor muydunuz? Ya da enfeksiyonlardan kurtulmak için içtiğimiz antibiyotiklerin tamamının toprakta yaşayan mikroorganizmalardan yapıldığını? Peki ya toprağın yenilenemeyen bir kaynak olduğunu? Bir kitabın yüzde 70’inin toprak olduğunu; çamur maskesi formunda yüzünüze uyguladığınız kilin cildinizdeki tüm gözenekleri temizlediğini? Maalesef, bize bu denli yararı dokunan toprak endişe verici oranda azalıyor.
Gıda ve Tarım Örgütü‘nün (Food and Agriculture Organisation) hazırladığı sürdürebilir kalkınma konusunda odak noktası olan 14 Tema‘da, en can alıcı mesele ‘toprak’ idi. Sizin için çevirisini yaptığımız bu metnin bir kısmı şu şekilde:
Kara ve Topraklar
♦ Kara ve topraklar; sürdürülebilir tarımsal kalkınma, temel ekosistem işlevleri ve gıda güvenliği için bir dayanak teşkil ediyor. Bunlar Dünya’da sürdürülebilir yaşam için mihenk taşları.
♦ Toprak yenilenebilir değildir. Toprak kaybının insanın yaşam süresi boyunca telafisi mümkün değildir. Fakat, yine de en çok gözardı edilen doğal kaynaktır.
♦ Yenilenemeyen toprak kullanımları; işletme uygulamaları ile sosyal, ekonomik ve yönetimsel nedenlerin yol açtığı toprak kaybı, gerçek ve gittikçe artış gösteren bir tehdittir.
♦ Güncel toprak kaybı miktarları, bir sonraki neslin ihtiyaçlarını karşılamasının önünde büyük bir engel. Bu eğilim, toprağın sürdürülebilir yönetimine dair toplu çabalarla geri çevrilebilir.
♦ Topraklar risk altında olduğu için, bu durum sürdürülebilir tarım, gıda güvenliği ve ekosistem faaliyetlerinin tedariğini tehlikeye atıyor.
Toprak yenilenebilir değildir. Toprak kaybının insanın yaşam süresi boyunca telafisi mümkün değildir. Fakat, yine de en çok gözardı edilen doğal kaynaktır. (Görsel Kaynağı: www.financialtribune.com)
Ne yapılmalı?
The Ingovernmental Technical Panel on Soils‘in (Topraklar Üzerine Sivil Teknik Paneli), önerdiği tedbirlerden bazıları aşağıdaki gibidir:
♦ Daha fazla ürün daha az kaynak ile üretilsin diye; uygun teknolojiler, sürdürülebilir ve kapsayıcı politikalar, etkili temdit anlaşmaları, sesli eğtim sistemlerinin sağlanması gereklidir.
♦ Devletler, toprağın korunmasına dair artan gerekliliği fark etmeli ve buna uygun düşen yatırımlar yapmalı.
♦ İnsan sağlığı ve iyiliği ve kirletilmiş toprakların iyileştirilmesi için, atık birikimini sınırlamak adına güçlü düzenlemeler ve devlet tarafından uygulanan etkili kontrol sistemleri oluşturulmalı.
Sürdürülebilir toprak yönetimi adına yürürlüğe konulan kapasite gelişimi ve eğitim programlarını güçlendirmeli.
Sanatçı ve hayvan refahı aktivisti olan Elizabeth Ellis hayvan barınaklarına olan farkındalığı artırmak için bir yıl sürecek bir resim projesi yapıyor.
2015 yılının tamamını kapsayacak olan bu proje geçtiğimiz ocak ayında başladı. Portre sanatçısı olan Elizabeth Ellis, proje boyunca her hafta hayvan barınaklarından ev bulan hayvanların 8×10 boyutlarında sulu boya portrelerini yapacak. 2016 yılının ocak ayında ise, bu 52 portrenin sergileneceği bir sergi düzenlenecek. Sergiden sonra orijinal resimlerin hepsi ücretsiz bir şekilde barınaktan o hayvanı evine alan kişilere veya sahiplenilen barınağa gönderilecek.
Elizabeth şu anda resimlerini yapmak için barınaklardan ev bulan hayvanların fotoğraflarını arıyor. Portresini yaptığı hayvanın bazı ayırt edici özellikleriyle beraber bu resimler ortaya çıkıyor.
En önemlisi sadece sağlıklı hayvan dostlarımızın değil aynı zamanda üç bacaklı, tek gözlü veya sakat kalmış hayvan dostlarımızın da portrelerini yapmak için fotoğraflarını bekliyor. Bir de sadece kedi ve köpeklerin değil aklınıza gelebilecek tüm hayvan dostlarımızın portrelerini yapmayı istiyor!
Yemek derdine düşmüş bir ağaç sıçanından; suları delip geçen bir balinaya… Şehir hayatından uzakta, yabanda çekilen bu fotoğraflara bayılacaksınız. The Guardian‘ın seçtiği haftanın fotoğraflarını sizin için derledik.
Bir ağaç sıçanı kiraza uzanıyor. (Fotoğraf: Jerome Murray/Alamy)Bir bukalemun avını bekliyor. (Fotoğraf: Andri Priyadi/Barcroft Media)Gentoo penguenleri kayaların üzerinde. NASA’ya göre Antarktika’daki yıllık buz kaybı 49 milyar ton. (Fotoğraf: Natacha Pisarenko/AP)Bir kambur balina suyu yarıp çıkıyor. (Fotoğraf: Frankie Grant/Barcroft Media)Bir anne kutup ayısı ve onun yavruları günbatımı yürüyüşünde. Uluslararası Kutup Ayısı Günü, iklim değişikliği sebebiyle yaşam alanlarını kaybeden bu canlara dair farkındalık oluşturuyor. (Fotoğraf: Jon Cornforth/Barcroft Media)Yeni çıkan boynuzlarıyla bir Amerikan sığırı (Fotoğraf: Philip Childs/GuardianWitness)Yavru bir Laniocera hypopyrra. Bu kuş, tehlikede olduğunu hissettiğinde zehirli bir kamuflaj kullanıyor. (fotoğraf: Icesi University/EPA )Hindistan’da bir çöl jirosu (Fotoğraf: Arkaprava Ghosh/Barcroft India)Bir ağaç sıçanı kiraza uzanıyor. (Fotoğraf: Jerome Murray/Alamy)
İlk defa bu yıl kutlanan ”Dünya Yaban Hayatı Günü”nde, vahşi doğanın kucağında doğmuş Tippi’nin efsane çocukluğunu mu hatırlasak?
3 Mart 1973 tarihinde imzalanan Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşmesi (CITES) ile tehlike altındaki türlere yönelik suçların önlenmesi hedefleniyordu. Şimdi ise, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, nesli tehlike altındaki türlere dikkat çekme ve gezegenin sahip olduğu yabani bitki ve hayvan türlerinin korunması için farkındalığı arttırmak amacı ile 3 Mart’ı ”Dünya Yaban Hayatı Günü” ilan etti.
Fotoğrafçı bir anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Tippi, Namibya’nın renkli doğal yaşamında ”Tarzanvari” bir çocukluk geçirmişti. 1990 doğumlu Tippi, şimdilerde 20’li yaşlarında, geçirilebilecek en şanslı çocuk yıllarına sahip bir kadın. 10 yaşında ailesinin Fransa’ya dönme kararı almasıyla ‘dünyası’ altüst olmuş olan Tippi’nin şu sıralarda yine Afrika’ya döndüğü söyleniyor.
Namib Çölü’nde ailesiyle birlikte, bir Namibya kabilesiyle yaşadılar uzun süre.
Tippi’nin en yakın arkadaşları leopar, aslan, zürafa, devekuşu, firavun faresi, timsah, fil gibi yabani hayvanlardı.
Vahşi doğa ile harika bir bağ yakalamış olan Tippi, hayatını ‘Tippi: My Book of Africa’ adında fotoğraflı bir anı kitabına dönüştürdü.
Ne yazık ki, Tippi’nin beraber büyüme şansını yakaladığı bu canlılar yakında bizim ancak fotoğraflarıyla hatırlayabileceğimiz duruma gelme ihtimali ile yüz yüze.
Vahşi hayat, yasa dışı avlanma ve doğal alanların tahribatı gibi nedenler yüzünden ciddi tehlike altında.
Ne yazık ki, yaban hayatımızı oluşturan türleri ve onların yaşam ortamlarını kaybetmeye devam ediyoruz. IUCN’e göre, sadece ülkemizde nesli tehlike altında bulunan tür sayısı 179’a çıktı.
Yaban Hayatın yıkımından biz sorumluyuz. Hepimizin sahip olduğu önemli bir güç ve yapabileceği çok şey var.
Hindistan, dünyanın en büyük güneş paneli santralini kurmak üzere kolları sıvadı. Yapılacak santral o kadar büyük olacak ki, Kaliforniya’da bulunan dünyanın en büyük güneş enerjisi sahası Desert Sunlight Solar Farm’ın birinciliğini elinden alacağa benziyor.
Artan nüfusuna karşı tekrar planladığı enerji politikalarından sonra bu kararı alan Hindistan, güneş panelini, Hindistan’ın milli bağımsızlık günü olan 15 Ağustos 2016’da açılışını yapmak üzere Madhya Pradesh kentine yapacak.
750 megavat ile açılışı yapacak Hindistan, 2022 yılına kadar santrale en az 100 gigavatlık ekleme yapmayı planlanıyor. Nitekim güneş enerjisi devi Çin, bu miktarı sadece iki sene içerisinde geçebilecek başka projeler üzerinde çalışıyor. Her iki ülke de aşırı yoğun nüfuslarıyla tanıdığımız ülkeler ve yakın zamana kadar kullandıkları fosil yakıtlar yüzünden yaşadıkları hava kirliliğinden bir ders çıkarmış gibi görünüyorlar, en azından nüfus olarak artmayı da bıraksalardı bunu kesin olarak söyleyebilirdik.
Hindistan’da 300 milyondan fazla insan elektrikten mahrum yaşıyor.
Hindistan’da 300 milyondan fazla insan elektrikten mahrum yaşıyor, yapılan atılımlarla Hindistan’ın ekonomik büyümede Çin’i geçeceği düşünülüyor.
Dünya Sağlık Örgütü’nün yakın zamanda yayınladığı raporuna göre dünyanın en kirli havasını barındıran 20 şehirden 13’ü Hindistan’da bulunurken, başkent Delhi bu sıralamada başı çekiyor. Dünya Sağlık Örgütü raporu, Delhi’nin havasında insan sağlığı için kabul edilebilir miktarın tam altı katı parçacık madde bulunduğunu ortaya koyuyor. Hatta şehrin bazı bölgelerinde bu miktar kabuledilebilir sınırları sekiz kata kadar aşabiliyor.
Neyse ki, güneş enerjisi havaya zararlı salımlarda bulunmuyor ve 750 megavat da hiç azımsanamayacak bir miktar. Santral Kaliforniya’da kurulan Desert Sunlight Solar Farm(DSSF)’dan 200 megavat fazla enerji üretecek. 550 megavatlık DSSF’de ortalama 160 bin eve enerji sağlayabilecek seviyede bir üretim yapılabiliyor.
Hindistan’da bir evin enerji kullanımının Kaliforniya’dakinin on üçte biri olduğunu göz önünde bulundurursak, Hindistan’da kurulacak santralin 2 milyon eve enerji üretmesi mümkün olabilecek.
Hindistan başbakanı Narendra Modi “Enerji konularında hep megavatlardan bahsetmiştik. İlk defa bu projeyle gigawattlardan konuşmaya başladık. Enerji alanında büyük atılımlar yapmaktan başka bir şansımız yok” seklinde konuştu.
Narendra Modi: “Enerji konularında hep megavatlardan bahsetmiştik. İlk defa bu projeyle gigawattlardan konuşmaya başladık. Enerji alanında büyük atılımlar yapmaktan başka bir şansımız yok.“
Ocak ayında Hindistan’a yaptığı ziyarette enerji politikaları konusunda görüşmeler yapan Obama, iki ülkenin iklim değişikliği ile mücadelede beraber hareket edeceğini ifade etti. İfadesi, aynı zamanda yıl sonunda Paris’te düzenlenileek 2015 Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nde de, iki ülkenin ortak hareket edeceğine işaret etti.
Obama, Hindistan’da yaptığı basın açıklamasında, “Hindistan’ın sözü bu konularda çok önemli” şeklinde konuştu ve ekledi; “Belki de dünyada iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülke Hindistan olacaktır ve iklim değişikliğini durdurmak konusunda en kritik noktada da yine Hindistan bulunmaktadır”.
Hindistan’ın atacağı bu adım 2015 Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nde de diğer ülkelere örnek oluşturacak cinsten. Şu an Hindistan’ın toplam temiz enerji üretimi 33 gigawatt civarında, pek çoğu rüzgar enerjisinden oluşmakta. Ülkenin 250 gigawattlık toplam enerji üretiminin geri kalan kısmı ise kömür kullanılarak karşılanıyor.