Ana Sayfa Blog Sayfa 737

Tarla sincapları küresel ısınmayı hızlandırıyor

Tarla sincaplarının donmuş toprak tabakalarını kazarak küresel ısınmayı hızlandırdığı ortaya çıktı.

Wisconsin Üniversitesi’nden araştırmacı Nigel Golden ve Dr. Natali  Polaris adını verdikleri proje kapsamında Sibirya’daki tarla sincaplarını incelediler. Araştırmanın sonuçları, ABD’nin San Francisco kentinde düzenlenen Amerikan Jeofizik Derneği’nin yıllık konferansına sunuldu.Yapılan araştırmalar, Kuzey Kutbu’ndaki tarla sincaplarının iklim değişikliğini hızlandırdığına işaret ediyor. Bilim insanları şimdiye kadar, bu bölgedeki doğal yaşamın küresel ısınmaya etkisinin göz ardı edildiğine dikkat çekiyor. Araştırmacılar, sincapların, donmuş toprak tabakalarını kazarak, küresel ısınmanın en önemli nedeni olarak gösterilen sera gazlarının yüzeye çıkmasını sağladığı belirtiliyor.

Karbon deposu

Kuzey Kutbu’nda yıl boyunca donmuş olarak kalan derin toprak tabakaları Kuzey Yarımküre’nin yüzölçümünün yaklaşık dörtte birini kaplıyor ve çok büyük miktarda karbon içeriyor. Massachusetts’teki Woods Hole Araştırma Merkezi‘nden Dr. Sue Natali şunları söylüyor: “Bu donmuş topraklarda on binlerce yıldır karbon birikiyor. Sıcaklık çok düşük. Toprak doymuş olduğu için bitkiler ve hayvanlar öldüğünde çürümüyorlar ve yavaş yavaş karbon birikiyor. Şu anda toplam karbon miktarı 1,500 petagram. Yani 1.5 milyar ton. Bir başka ifadeyle atmosferdeki karbonun iki katı kadar.” Dünyanın ısınması halinde donmuş toprakların çözülerek, daha fazla oranda sera gazının havaya karışması ve bunun da sıcaklıkları artırmasından endişe ediliyor.

Dr Natali şimdiye kadar hayvanların bu sistemdeki etkileri üzerine çok az araştırma yapıldığını söylüyor. Golden, “Bu hayvanlar toprak mühendisi. Yuvalarını kazarken, toprağı havalandırıyorlar. Alttaki toprak üste çıkıyor. Toprağı idrar ve dışkılarıyla gübreliyorlar” diyor. Araştırma ekibi, bunun sonucu olarak yuvadaki toprağın, çevredeki topraktan daha sıcak olduğunu belirledi. Golden, “Donmuş toprak tabakası ısınmaya başlayınca, mikroplar, toprakta donmuş olarak bulunan karbonlara ulaşabilir. Sincaplar karıştırdıkça, toprak daha fazla sıcağa maruz kalıyor” diyor. Bunun sonucunda da mikropların etkisiyle toprakta, karbondioksit ve metan (ikisi de sera gazı) miktarının artışının hızlandığı belirtiliyor.

Kaynak: BBC
Başlık Görseli: © Erika Kovacsova

Doğa, park ve orman gezileri ömrü uzatıyor

0

Bilim insanlarına göre düzenli doğa, park ve orman gezileri insan ömrünü uzatıyor.

Şehir sakinlerinin boş vakitlerinde yapacakları doğa gezileri, onları kolay yoldan hem mental olarak hem de fiziksel olarak dinlenmelerini ve iyileşmelerini sağladığı tespit edildi.

Avustralya Ulusal Araştırma Birliği‘nin tespitlerine göre Avustralya’da yaşayan sakinlerin yüzde 60’ı boş günlerinde doğal parkları, ormanları ziyaret ettiği; bunun da yaşamlarını pozitif yönde etkilediği öğrenildi. Dr. Daniel Shanhan, yüzde 40’lık kısma göre düzenli olarak parkları ve ormanları ziyaret eden kent halkının daha fazla sağlıklığı olduğunu; yüzde 40’lık kısmın daha fazla strese ve anksiyeteye maruz kaldığını söyledi.

Dr. Shanhan, “Kentsel şehirleşmeye rağmen Avustralyalılar şehirdeki parkları her zaman doldururlar. Avustralya hükümeti her yıl yüzlerce milyar dolar kentleşmeye harcama yapmasına rağmen Avustralya halkı, parkları ve yeşili mahvetmeden kentleşmeyi başarabiliyor” dedi.

Avustralya Ulusal Araştırma Komitesi‘nden Dr. Richard Fuller‘ın yaptığı araştırmanın sonucunu, “Avustralyalı kent sakinleri her gün düzenli olarak parka gittiği zaman, bir ay içerisinde kan basıncının düştüğünü bu da kalp krizini önlediği ve tansiyonu düzenlediğini keşfettik” şeklinde yorumladı.

doga-gezileri-omru-uzatıyor

Çin’deki başka bir araştırmaya göre insanlar streslerini gidermek için sıklıkla ulusal parkları ziyaret ediyor ve ayrılırken daha mutlu oluyor. Aynı şekilde İsveç’te yapılan bir araştırmaya göre parklar ve doğa, baş ağrısına ve strese iyi geliyor; halkın tamamı parklardan memnun.

Ayrıca Dr. Shansan, parklara uğrayan insanların daha iyi iletişim yaşadıklarını ve kendilerini daha iyi ifade ettiklerini, bildirdi.

Dr. Shansan yaptığı açıklamada, “Avustralya her yıl depresyonla mücadele için 12.6 milyar dolar harcıyor. Parklar ve ormanların ziyareti insanların stresini ve depresyonlarını azalttığı için, bu sene depresyon maliyetini 8 milyar dolara düşürdü ve bu arta kalan maliyet parkların geliştirilmesi için harcanıyor” dedi.

doga-gezileri-omru-uzatıyor3

Avustralya devleti, Avustralya’da parklara ve ormanlara sık uğramayan yüzde 40’lık kesimin de bir an önce haftada birkaç saatlerini bunlara ayırmasını istiyor ve onları sokaklara çağırıyor.

Ayrıca çocukların gelişiminde, parkların, doğal yaşamın ve hayvanların büyük önemi olduğu biliniyor. Avustralya halkının geçmişinden gelen bir doğayla iç içe yaşamı olduğunu ve bunun Avustralya halkı için çok büyük problem olmayacağını, bunun yapılması Avustralya halkının daha uzun yaşamasına ve daha mutlu yaşamasına neden olacağı söylendi.

Şu anki çocukların teknoloji bağımlısı olduğunu ve bu çocukların gelişiminde dış çevrenin çok önemli olduğu, sokakta geçirilen vaktin çok daha önemli olduğunu eve kapanmamaları gerektiği bildirildi.

Termik santrale karşı beyaz çember hareketi

Samsun’un Terme ilçesinde kurulmak istenen termik santrale en büyük tepki köyün kadınlarından geldi. Kadınlar termik santrale tepkilerini bölgede çember olarak adlandırılan beyaz başörtü örterek gösteriyor.

Samsun’un Terme ilçesi Kozluk mevkisinde özel bir firma tarafından ithal kömürle çalışacak 680 megavatlık termik santral kurulması için yasal girişimlerin başlamasına tepki gösteren köylü kadınlar, “beyaz çember hareketi” başlattı. Kadınlar beyaz başörtünün kirli enerjiye karşı temiz çevreyi simgelediğini söyledi. Köylü kadınlar yaptıkları bu simgesel tepkiye ise ‘Beyaz çember hareketi’ adını verdi. Kadınlar, santral kurulmaması için bir yandan da Terme Çevre Platformu tarafından yapılan etkinliklere katılıyor. İlçe sakinlerini bu konuda duyarlı olmaları için bilgilendiriyor. Santral kurulmasını istemeyen kadınlar, termik santralin kirli enerji üretimine karşı temiz çevreyi beyaz başörtüleriyle simgelediklerini dile getirdi. Santral karşıtı köylü kadınlar bu tepkilerini yansıtmak için günlük hayatlarında da beyaz başörtü kullanıyor.

termik santrale karsi kadinlardan tepki“Kirli enerjiye karşıyız”

62 yaşındaki Huriye Köse çocuklarına ve torunlarına temiz bir doğa bırakmak için mücadele ettiklerini belirterek, “Beyaz bizim için temizliğin simgesi. Temiz çevre istediğimiz için de beyaz çember hareketini başlattık. Gücümüzü birleştirdik. Kesinlikle santral kurulmasını istemiyoruz. Köylerde bütün kadınlar beyaz başörtü örtüyor. Bu beyaz başörtüler bize ninelerimizden kaldı torunlarımıza da bu beyaz haliyle bırakmak istiyoruz” dedi. 30 yaşındaki Zehra Karakaş, sadece Terme’de değil bütün Karadeniz ve Türkiye’de kirli enerjiye karşı olduğunu söyleyerek, “Kimse savunamaz ki termik santral bir tek enerji üretim yöntemi diye. Yenilenebilir enerji kaynakları var. Ben insanların uyanmasını istiyorum. Bu topraklar, hava bizim. Bu beyaz çemberi takıyoruz çünkü bu temizliğin simgesidir, kirlenmemiştir. Onun için biz bu termikle kararmaya karşıyız” diye konuştu.

Terme Çevre Platformu Başkanı Zekai Altunpala ise 73 bin nüfuslu ilçede vatandaşların ağırlıklı gelir kaynağını fındık ve pirinç üretiminin oluşturduğunu ifade ederek, termik santral haberine en çok köylerde yaşayan kadınların tepki gösterdiğini söyledi. Altunpala şunları anlattı: “Geçtiğimiz Ağustos ayında termik santral için yapılan İlk ÇED toplantısının ardından bölgedeki kadınlar kendi aralarında örgütlenip beyaz çember hareketini başlattı. Termik santrale karşı bir direniş simgesi yaptılar. Santral mücadelesini kazanana kadar başlarına beyaz çember örtmeye devam edecekler.”

Kaynak: DHA, Onedio

Sokak köpeği Mülayim’in duruşmasına çağrı

0

Yeryüzüne Özgürlük Derneği, bedenine tecavüz edilen sokak köpeği Mülayim’in 30 Aralık 2014’te İstanbul Çağlayan Adliyesi 63. Asliye Ceza Mahkeme’sinde görülecek olan ikinci duruşmasına İstanbulluların katılmasını talep eden bir açıklama yaptı.

17 Ağustos 2014’te İstanbul Kağıthane’de Mülayim adındaki sokak köpeğine tecavüz ettiği görgü tanıkları tarafından ifade edilen H.P. adındaki erkek hakkında Türk Ceza Kanunu’nun ‘Mala Zarar Verme’ ve ‘Hayasızca Hareketler’ suçlarında işlem yapılması için dört yıl hapis cezası istemiyle dava açıldı. Birinci duruşması 27.11.2014′ te Çağlayan Adliyesi’de gerçekleşmişti.

Davanın ikinci duruşması 30.12.2014 tarihinde İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde görülecek. Yeryüzüne Özgürlük Derneği tarafından yapılan açıklama ise şu şekilde:

“Erkek egemen zihniyet, kadınlarda rıza aramadığı gibi, hayvanları da kendine mal ediyor, işkence ediyor, tecavüz ediyor, öldürüyor!
 Sessiz kalmayalım! Tecavüze uğrayan köpeğin davasına hep birlikte katılalım.

Bedenine defalarca tecavüz edilen sokak köpeği MÜLAYİM’in duruşması, YARIN 30 ARALIK 2014, Salı günü İstanbul Adliyesi (Çağlayan) 63. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek. İnsan merkezci, türcü ve erkek egemen sisteme karşı mücadele eden aktivistler olarak, saat 08:30’dan itibaren adliyede olacağız.


Hayvana şiddet uygulayan, işkence ve tecavüz eden birçok kişi, suçu ispatlansa bile elini kolunu sallayarak aramızda dolaşmaya devam ediyor.

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, Gaziantep Barosu Hayvan Hakları Komisyonu, Yeryüzüne Özgürlük Derneği ve hayvan hakları savunucuları olarak davaya katılma talebinde bulunacağız. Duruşma sonrasında iki yüzlü adalet anlayışını teşhir etmek ve erkek egemen, türcü zihniyeti bir kez daha lanetlemek için adliye önünde ortak bir basın açıklaması yapacağız.”

29 Aralık: Bir halkın öldüğü gün

Amerika tarihindeki milyonlarca lekeden biri. En acımasız, en vahşi. Bu günün tarihi 29 Aralık 2014. Amerika’nın Avrupalılarca sömürgeleştirilme sürecinin en kanlı tarihlerinden Yaralı Diz Katliamı‘nın (Wounded Knee) 124’üncü yılı.

500 kişilik 7. Süvari alayı… 1890 yılının aralık ayında ABD Hükûmeti, içinde çok sayıda kadın ve çocuğun olduğu Minneconjou Lakota yerlilerinin kamp yerini basıyor. Çıkan çatışmada aralarında altmış iki kadın ve çocuğun yer aldığı en az 153 Siyu öldürüyor.

Kaçmaya çalıştık. Ama yaban sığırı gibi bir bir vurdular bizi. Beyazların içinde de iyi insanlar bulunduğunu biliyorum, ama kadınları ve çocukları da vurduklarına bakılırsa askerler çok kötü insanlar olmalı. Kızılderili askerler beyaz çocuklara asla böyle yapmazlardı.” –Katliamı yaşayanlardan, Gelincik Louise 

Kızılderililer açlık, hastalık, fakirlik içerisinde dayanmaya çalışırken ruhani bir kurtuluş için hayalet dansı yaparlardı..Bu dansı bir çeşit çağrı; beyaz adamın doymazlığına, yıkımına ve otoritesine tepki niteliğinde yaratmışlardı. ABD hükümeti Amerikan yerlilerinin yaptığı ‘Hayalet Dansı’nı bir savaş dansı olarak görüp bunu tehdit belledi. Savaş Bakanlığı, yerlilerin bir isyan hareketine kalkışacakları düşüncesiyle 7. Süvari alayını Pine Ridge ve Rosebud bölgelerindeki Lakota yerlilerinin kamp yerine gönderip, bu kutsal dansı yapanları tek tek tutuklamalarını istedi.

Hepimizin biliriz ki dans etmek kimseleri incitmez ve kimseleri öldürmez. İnsanları öldüren mermilerdir, tüfeklerdir.

Amerika’nın misafirperver, güler yüzlü yerlilerinin sembolik sonu bu şekilde olmuştur. Toprağı annesi, göğü büyükbabası, ayı büyükannesi ve beyaz adamı ‘kardeşi’ bilen aşmış uygarlık böylece katledilmiştir 29 Aralık günü.

Amerika’nın katliam sonrasında ölüleri gömmek için kiraladıkları sivil vatandaşlar savaş meydanına geldiklerinde 84’ü erkek, 44’ü kadın, 18’i çocuk Lakota cesedi ile karşı karşıya kalmışlardır. General Nelson Miles, katliamın sorumlusu Albay Forsyth’ı görevden almış, Askeri Araştırma Mahkemesi taktik hatasından dolayı kendisini eleştirmiş ancak yine de mahkemede hakkında beraat kararı çıkmıştır. 

Kolomb’un günlüklerinden:

Onlara kılıçlarımızı gösterdik. Keskin demir silâhları ilk kez gördükleri belli. Kesmenin ne demek olduğunu bilmediklerinden, bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler. Bu insanlar ne herhangi bir mezhebe bağlılar, ne de puta tapıyorlar. Kötülüğü tanımıyorlar, birbirlerini öldürmeyi bilmiyorlar. Hiç silâhları yok. kızılderililer son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar. Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar. Komşularını kendileri kadar çok seviyorlar. Dünyada onlar kadar tatlı dilli insanlar yoktur. Her zaman gülüyorlar.

Açlıktan ve soğuktan tükenme noktasına gelmiş ve çoğu çocuk ve kadınlardan oluşan ’’Sioux’’ kabilesinin maruz kaldığı bu cani yıkım daha sonrasında ülkede çok ses yükseltmiştir. Yirminci yüzyılın sonlarında tarihçi Dee Brown ‘’Wounded Knee Katliamı’’ (Kalbimi Vatanıma Gömün) kitabını yazmış, Buffy Sainte-Marie ise protesto için bir müzik bestelemiştir.

Ünlü oyuncu Marlon Brando, 1973’de Baba (The Godfather) filmindeki rolüyle en iyi erkek oyuncu dalında verilen Oskar ödülünü bu sebeple reddetmiştir. Ödül törenine kendi adına konuşma yapması için Sacheen Littlefeather adlı Kızılderili genç bir kadını gönderir ve Brando’nun kaleme aldığı, tamamının okunamadığı yazının bir bölümü şu şekildedir:

Marlon Brando… benden şu an zaman darlığı yüzünden sizinle paylaşamayacağım uzun bir konuşma yapmamı istedi ancak basınla paylaşmaktan memnuniyet duyacağım şey şu ki o, çok üzülerek bu cömert ödülü kabul edemiyor. Ve bunun sebebi de… günümüz film endüstrisinin… beni affedin… ve televizyonlardaki filmlerdeki yeniden çevrimlerde Amerikan Yerlileri’ne yaptıkları ve Wounded Knee’deki son olaylardır. Bu akşam aranızda bulunamadığım için beni affedin gelecekte kalplerimiz ve anlayışlarımızda sevgi ve cömertlikte bir araya geleceğiz. Marlon Brando adına sizlere teşekkür ederim.” 

Daha sonra konuşmanın tam metnini basına dağıtılmıştır.

200 yıl boyunca toprağı, ailesi, ve özgür olma hakkı için savaşan Yerli halka şöyle dedik: “İndir silahını arkadaş gel birlikte oturalım. İndirirsen eğer silahını arkadaş senle barıştan söz ederiz, senin hayrına anlaşırız birlikte.” Silahlarını indirdiklerinde onları katlettik biz. Onlara yalan söyledik. Onları topraklarından koparmak için kandırdık. Onları açlığa mahkûm ettik ki antlaşma dediğimiz ama hiçbir zamanda andımıza sadık kalmadığımız o hileli anlaşmaları zorla imzalasınlar. Onları, yalnızca yaşamın anımsayacağı kadar uzun bir süredir yaşam vermiş bu kıtada dilencilere döndürdük. Ve tarihi istediği kadar çarpıtılmış dahi olsa nasıl yorumlarsanız yorumlayın: Biz doğru yapmadık. Ne adil davrandık ne de dürüst.” (Marlon Brando’nun açıklamasından bir bölüm)

Katliamı yaşayan Kara Geyik:

O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde  yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları hala o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum .Evet bir halkın düşü öldü orada…” 

ABD’nin, yerli hakların topraklarına ve doğal kaynaklarına el koyan; onları asimile eden politikası 70 milyon Kızılderiliyi ortadan kaldırıldı. İlk biyolojik silah, Kızılderililer üzerinde uygulandı ve sayısız işkenceler…

Doğayla barışık, ağacanına, toprağına aşık bu halk açgözlülüğe böyle kurban gitti. Kristof Kolomb’un 1492’deki keşfinden hemen sonra başlayan sindirme süreci, 1886’da son Kızılderili direnişçisi Apache Reisi Geronimo’nun teslim olmasıyla tamamlandı. Amerika kıtasındaki milyonlarca yerli, Avrupalılar tarafından ortadan kaldırıldı; yüzlerce ulus, yüzlerce dil, yüzlerce kültür bir daha dönmemecesine yeryüzünden silindi..

Tüm yeryüzüne barış, insanlara iyi niyet dilerim…

Konya’daki çöpler elektriğe dönüşüyor

0

Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından kentin çöplerinin toplandığı bölgede kurulan Metan Gazından Elektrik Enerjisi Üretim Tesisi’nde bu yıl, 58 milyon 389 bin 950 kilowatt/saat elektrik üretildi.

Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek, verdiği demeçte, Konya’nın çöplerinin toplandığı katı atık depolama alanında hizmete sundukları tesisin, sadece Konya ve Türkiye açısından değil, tüm dünyada ve yeryüzünde hayatın devamı açısından da öncü ve çevreci bir tesis olduğunu ifade etti.

Tesisin dört üniteden oluştuğunu, toplam kapasitesinin saatte 5,6 megavat (mw) olduğunu dile getiren Akyürek, tam kapasite ile çalışan tesisin günlük ortalama 30 bin konutun elektrik ihtiyacını karşılayabildiğini belirtti.

Saatte 2 bin 850 metreküp çöp gazı yakılarak enerjiye dönüştürüldüğünü söyleyen Akyürek, açığa çıkan ısının da bin 200 metrekarelik alanda oluşturulan serada değerlendirilerek, yıl boyunca domates üretildiğini aktardı.

Akyürek, 2013 yılında 45 milyon 233 bin 950 kilowat/saat elektrik üretilen tesiste, hizmete sunulduğu 2012 yılından bu yana 85 milyon 173 bin kilowat/saat elektrik üretildiğini bildirdi.

Belediye tarafından 2008 yılında hizmete sunulan Tıbbi Atık Sterilizasyon Tesislerinin de günde yaklaşık 5 ton tıbbi atığı bertaraf ettiğine dikkati çeken Akyürek, “Geçen yıl 2 bin 40 ton tıbbi atığın bertaraf edildiği tesislerde, kurulduğu günden bu yana 8 bin 610 ton tıbbi atığın bertarafı gerçekleştirilmiştir” dedi.

Başlık Görseli: Konya’nın Gündemi

Gıda Güvenliği ve Uluslararası İklim Görüşmeleri

Artan dünya nüfusuna paralel olarak gıdaya olan talep her geçen gün büyüyor. Fakat bu durum özünde artan nüfusu doyuramayacak miktarda gıda olduğu anlamına gelmiyor. BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) 2013 yılı gıda ve tarım istatistiklerine göre günlük kişi başına 2800 kalorilik gıda üretimi yapılıyor. Kısaca dünyada herkese yetecek kadar gıda var fakat özellikle bölgesel farklılıklardan kaynaklı olarak, genel anlamda küresel ısınmanın tetiklediği iklim değişikliği ve etkileri fakir bölgelerde gıda güvenliğini büyük ölçüde olumsuz etkiliyor.

Ekonomisi genel olarak tarıma dayalı gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde iklim değişikliğinin sonucu olarak su kaynaklarının niteliksel ve niceliksel olarak azalması ve bozulması, kuraklık gibi aşırı hava olaylarında ki artış ekilebilir tarım alanlarında azalmaya sebep olduğundan gıda ihtiyacına olan talep artarken bu durum doğal olarak gıda fiyatlarının yükselmesine ve gıdaya erişilebilirlik sorunun ortaya çıkmasına sebep oluyor. Pek çok az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşayan toplumlar için gıda fiyatlarında ki ani artışlar sebebiyle gıdaya erişim neredeyse imkansız hale geliyor. Öte yandan tarımsal gıdalara erişim bu toplumlar için zorlaşacağından kalitesiz besin değeri düşük yapay gıda tüketimi artıyor ve bu ülkelerin kapasitesi düşünüldüğünde sağlıksız koşullarda depolanmış gıda tüketimi toplumlarda hastalıkların artmasına sebep oluyor. Dünya Sağlık Örgütü 2013 yılı raporuna göre iklim değişikliği insan sağlığı üzerinde yetersiz beslenmeye de bağlı olarak önemli belirleyici bir etkendir.

Özetle gıda güvenliği konusunda en büyük sorun gıda yetersizliğinden ziyade gıdaya erişim ve ülkelerin gıda sisteminde ki istikrarla alakalı bir durum. FAO’nun gıda güvenliği tanımında da ifade edildiği şekilde toplumların üretilen gıdaya erişebilecek ekonomik düzeyde olması, sürdürülebilir gıda sistemine sahip olmaları, sağlıklı depolama yöntemleri, erişilen gıdanın kalitesi, besin değeri ve hijyen koşulları, gıda güvenliği konusunda en önemli sorunlar.

Gıda güvenliği konusunda özellikle gıdaya erişimi herkes için mümkün kılmak adına iklim değişikliğiyle mücadelede milli, bölgesel ve uluslararası anlaşmalar ile , çok yetersiz boyutta olsa da, birşeyler yapılmaya çalışılıyor. En son 1- 14 Aralık 2014 tarihleri arasında Lima’da yapılan iklim değişikliği konferansında, 2015 yılında Paris’te yapılması planlanan ve sonrasında Kyoto anlaşmasının yerini alacak olan anlaşma öncesi, taraflar küresel ısınma ile mücadelede alınacak önlemler konusunda bir anlaşmaya vardı. Anlaşma metni çevreciler tarafından büyük oranda tepki gördü ve iklim değişikliğiyle mücadelede yetersiz görülüyor.

Küresel ısınma ile mücadele konusunda uluslararası anlaşmalar ülkelerin kendi milli politikalarından daha fazla önem taşıyor. Büyük bir şemsiye altında belli taahhütler altına girmek zorunda kalan ve politikalarını bu yönde geliştirmek zorunda olan taraf ülkeler, belirli cezalara çarptırılmamak adına enerji ve iklim politikalarını yeniden gözden geçirmek zorunda kalıyorlar. Kyoto Protokolü çerçevesinde geliştirilmiş çeşitli mekanizmalar ve programlar ülkelerin hedeflerine ulaşmasında destek sağlıyor, karbon ticareti ve karbon marketi, gelişmekte olan ülkelere sağlanan teknoloji transferi desteği ve kapasite geliştirme imkanları ülkelerin taahhüt ettikleri gaz azaltım oranlarına ulaşmasına yardımcı oluyor. Fakat ABD ve Çin gibi karbon gazı salınım oranları yüksek fakat anlaşmalar çerçevesinde etkin adım atmak istemeyen ülkeler sürecin ilerlemesine ne yazık ki engel oluyor. 2015 yılında Paris’te yapılacak anlaşma öncesi, Lima’dan çıkan dört sayfalık metin küresel ısınma ile mücadele konusunda pek yeterli görünmüyor.

Kyoto Protokolü’ne müzakereler yapıldığı sırada taraf olmadığı için Türkiye’nin herhangi bir sera gazı salınım azaltma taahütü yok aynı zamanda ikinci taahhüt dönemi içinde herhangi bir bağlayıcı hedef belirtmiş değil. En son Lima’da yapılan iklim değişikliği konferansında söz alan Türkiye delegasyonu, bağlayıcı hedeflere karşı olduğunu, ülkelerin kendi hedeflerini kendisinin belirlemesi gerektiğini ve sistemin gönüllük esasına dayanılarak oluşturulmasından yana olduğunu ifade etmiş. Buradan anlaşılacağı gibi Türkiye uzun bir süre iklim değişikliği ile mücadele konusunda uluslararası anlaşmalar altında bağlayıcı taahhüt vermekten kaçınacak gibi görünüyor ve kendisiyle aynı çekincelere sahip olan Çin ve ABD gibi ülkelerle aynı tarafta yer almayı tercih ediyor. Öte yandan, Lima konferansında Türkiye adına belirtilmesi gereken başka bir nokta karbon gazı salınımının azaltılmasına yönelik olarak teknoloji transferi ve kapasite geliştirme konusunda alacağı finansal destek, Türkiye 2020 yılına kadar özellikle kapasite geliştirme konusunda finansal olarak desteklenecek.

Kaynakça

1.Food and Agriculture Organisation of the United Nations, FAO STATISTICAL YEARBOOK 2013 World Food and Agriculture, Rome 2013
2. World Health Organisation, Fact sheet N°266, Climate Change and Health, 2013
3. Food and Agriculture Organization of the United Nations, Climate Change and Food Security, Rome 2008
4. Türkiye Cumhuriyet Dışişleri Bakanlığı, Birleşmiş Milletler;İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMIDÇS) ve Kyoto Protokolü
5. Türkiye Cumhuriyeti Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Lima İklim Zirvesi’nden Türkiye İçin Tarihi Karar, 15.12.2014

Başlık Görseli: US Chamber Foundation

Hukuk düzeninde hayvan

İnsanın sosyal tarihine kayıtsızlık ağır bir şekilde damgasını vurmuştur. Beyaz olmayanlara, kadınlara, eşcinsellere ya da hayvanlara, yani insanların “kendisinden olmayana” karşı her zaman şiddeti olmuş ve kişiler, bunu meşrulaştırmak için çeşitli yollara gidilmesine kendi çıkarları doğrultusunda hep göz yummuştur.

Oysa hayvanlarla aramızdaki tek fark tür farkıdır ve nasıl ırk insan köleliği için, cinsiyet kadınları eşlerinin malı yapmak için mazeret değilse tek başına tür de hayvanları ahlaki topluluktan dışlamak için ahlaken yerinde bir ölçüt değildir. İnsanların mal statüsünü haklı göstermek için ırkın ya da cinsiyetin kullanılması nasıl ırkçılık ya da cinsiyetçilik oluyorsa, hayvanların mal statüsünü haklı göstermek için türün kullanılması da türcülük olmaktadır.

Mevcut düzene bakıldığında, kayıtsızlığa en fazla uğrayan grubun şikayet yetisi olmayan hayvanlar olduğu tartışılmazdır. Zira şiddete uğrayan taraf dahi bu konuda kayıtsız kalmaktadır. Araştırmalara göre, her gün yaklaşık 23 milyon hayvan gerek gıda, gerek moda sektörü için ölmektedir. Onları kozmetik, eğlence ve film gibi değişik sektörlerde de görmek mümkündür. Bir başka açıyla hayvanlar “ev” hayvanı, “laboratuar” hayvanı , “av” hayvanı, “yenecek” hayvan gibi kategoriye de maruz kalmışlardır. Böylelikle, insan terminolojik olarak bile hayvanın üstünde bir aidiyet kurmuş ve onu, üzerinde mülkiyet kurabileceği bir eşya olarak görmüştür.

Tüm bunlar olurken gelişen toplum vicdanı ile 14 maddeden oluşan 15 Ekim 1978 tarihli UNESCO “Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi” yayımlanmıştır. Beyanname, bir canlının ötekine üstünlüğünün olmadığını vurgulamaktadır. Nasıl ki insanın temiz hava soluma hakkı varsa, bir köpeğin de bu hakkı vardır ve bu haklar eşittir.

Yerel mevzuatta da teorik olarak hayvanlar tam olarak eşya statüsünde değildir; ancak hukuki ve cezai anlamda özel düzenlemelere gidilmiştir. Hukuki olarak ele alındığında, hayvanlar satış sözleşmesinin konusu olabilmekte ve “ticari hayvan” statüsünde olanların haczi, evcil hayvanların aksine, mümkün olabilmektedir. Cezai olarak ise bir hayvan “sahipli” ve şiddet görüyorsa, savcılığa yapılan şikayet üzerine savcılık davayı, “mala zarar verme” sebebiyle açacaktır. Şiddet gören sokak hayvanları içinse başvurulabilecek makam bölgedeki il çevre müdürlüğüdür. Bu durum sonuçları bakımından farklılık yaratır. Savcılıkta açılan dava, bir ceza davasının hükümlerini taşır ve yapılan yeni düzenlemeyle 4 aydan 2 yıla kadar hapis cezası, adli para cezasına dönüştürülmediği sürece kişinin sabıkasına işlenecektir. İl çevre müdürlüğüne yapılan şikayet ise yalnızca cüzi bir idari para cezası olarak sonuçlanacaktır. Oysa pet shoptan satın alınan bir hayvanın “değeri”, öldürülen bir hayvanın para cezasından daha fazla olabilmektedir. Bir başka durum ise hayvan besleyicisinin kötü muamelesine tanıklık durumundadır. Bu durumda, “konut dokunulmazlığının ihlali” sebebi ile doğrudan şiddet gören hayvana müdahalede bulunmak, kişinin yardımını onun aleyhine çevirebilecektir. Tüm bu düzenlemeler açıkça hayvanların yaşam haklarının ihlalidir.

İllüstrasyon: Sue Coe
İllüstrasyon: Sue Coe

Hayvan hakları bilinci, geçmişe kıyasen gelişme göstermektedir. Toplumda gittikçe artan kedi, köpek sevgisi güzel olduğu gibi, hayvan türlerini yalnızca iki türe indirgemek diğer türlere haksızlıktır. Hayvanların sadece evcil, insana alışkın olan türlerden ibaret olmadığı fark edilmeli ve insan, faydacılığını bir kenara bırakıp kendine fayda sağlamayan hayvanı da sevebilmelidir.


Bir başka eleştirilmesi gereken nokta ise kesimhane şartlarının iyileştirilmesini savunmaktır. Örneğin İngiltere’deki gibi hayvanların, kesici aletlerle öldürmek yerine, tek sıraya dizilerek kurşunla öldürülmesinin savunulması kendi içinde bir çelişkidir ve vahşeti meşrulaştırmaktır. Diğer eleştirilmesi gereken ve kendi özünde çelişmiş durum ise genleri ile oynanmış hayvanlardır. Üretilen “evcil ama vahşi” hayvanların daha sonra yasaklanması ve öldürülmesi gerektiğini düşünmek vahşete göz yummaktır.

hayvan sömürüsü

Ulusal veya uluslararası düzenlemeler her ne kadar hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini amaçlasalar da onlar yakılıyor, zehirleniyor, tecritte tutuluyor, kol ve bacakları kesiliyor, gözleri çıkarılıyor, uyuşturucuya alıştırılıyor, uyuşturucu bağımlılığından kurtarılmaya zorlanıyor ve hayat boyu kafeslerde tutuluyorlar.

Tüm bu haksızlıklar olurken insan, doğadaki her şeyin kendisi için var olduğunu düşünmeyi bırakmalı, kendisinin de doğanın parçası olduğunu, yani özünü kabul etmelidir.

Başlık Görseli: Toronto Pig Save

Van Gölü’ne kanalizasyon dökülüyor!

Van depreminin ardından “fırsatçı ve ani” bir şekilde yapımına başlanan, depremin yıldönümünde alt yapı çalışmaları bitmediği halde yurttaşlara teslim edilen Erdemkent TOKİ kanalizasyon atıklarının Van Gölü’ne akıtıldığı ortaya çıktı.

Dicle Haber Ajansı’nın haberine göre, Edremit’te bulunan Erdemkent TOKİ’nin kanalizasyonu olduğu gibi Van Gölü’ne akıtılıyor. TOKİ tarafından kurulan arıtma sisteminin görünürde var olmasına karşın çalıştırılmaması çevreye yaydığı kötü koku ile birlikte insan sağlığını da tehdit etmeye devam ediyor.

Van depreminin ardından 11 ay gibi kısa bir sürede Başbakanlık tarafından inşa edilen ve alt yapı çalışmaları tamamlanmadan, depreminin yıl dönümü olan 23 Ekim 2012 tarihinde yurttaşlara teslim edilen TOKİ’lerin bitmek bilmeyen sorunlarına her geçen gün yenileri ekleniyor. Hükümetin depremi fırsata çevirerek apar topar inşa edip yurttaşlara sattığı TOKİ’de kanalizasyon sorunu başta olmak üzere; su ve çöp sorunları ile sosyal alan eksikliği yurttaşları canından bezdirdi. 8 bin dairenin bulunduğu Erdemkent TOKİ’nin alt yapısı tamamlanmadığı halde yurttaşlar yerleştirildiği için, TOKİ’nin kanalizasyon atıkları olduğu gibi Van Gölü’ne akıtılıyor. TOKİ tarafından kurulan artıma sisteminin görünürde var olmasına karşın çalıştırılmaması, çevreye yaydığı kötü koku ile birlikte insan sağlığını da tehdit etmeye devam ediyor. TOKİ idaresinin sorunlara kayıtsız kalmasından dolayı yurttaşların mağdur olduğu ilçede, Edremit Belediyesi ise devrini alamadığı için ilçeye hizmet götüremiyor.

Valilikten iddialara yalanlama

TOKİ’de yaşanan sıkıntılara ve daha önce basında yer alan “Kanalizasyon göle akıyor”, “Arıtma tesisinin TOKİ tarafından yanlış yapıldığı” haberlerine cevaben valilikte geri durmuyor. Yapılan haberleri her fırsatta yalanlayan valilik, Haziran ayında 100 bin kişilik bir arıtma tesisinin yapılarak, tamamlandığı iddia ediyor. Valilik son açıklamasında, “Van Edremit afet bölgesinde 100 bin kişilik arıtma tesisinin imalatı 28.06.2013 tarihinde tamamlanarak, yüklenici firma tarafından işletmeye açılmıştır. Uygulama projesine göre tamamlanan arıtma tesisinin geçici kabulü, her türlü analizler yapılarak, biyolojik testler gibi hususlar da dikkate alınarak 09.04.2014 tarihinde onaylanmıştır. Arıtma tesisinin deşarjı temiz su olarak Van Gölü’ne akıtılmaktadır. Tesisin işletmesi yüklenici firma tarafından sorunsuz bir şekilde devam ettirilmektedir” savunmasında bulundu.

Fen İşleri Müdürlüğü’nün hazırladığı raporda atık suyunun göle akıtıldığı ortaya çıktı.

Valiliğin yaptığı açıklamanın aksine Edremit Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü, arıtma sistemine yönelik yaptıkları bir çalışma soncunda hazırladıkları raporda tesisin eksikliklerini tespit ederek, kayıt altına aldı. Arıtma tesisindeki ızgara ünitesinin bakımsızlığından dolayı atıkların toplanmadığına işaret edilen raporda, terfi pompalarından sadece birinin çalışır durumda olduğu, kum tutucu ünitenin arızalı olduğu, aydınlatma sisteminde sorunların bulunduğu, boruların sisteminin hatalı olduğu, tesiste yangın söndürme sisteminin olmadığı tespiti yapılıyor. Kanal kapaklarında ve zemin ile ilgili çeşitli sıkıntıların da belirlendiği raporda, mevcut sayılan sebeplerden dolayı tesiste arıtma yapılmadığı tespit edilerek, atık suyun hiçbir arıtmaya maruz kalmadan direkt göle akıtıldığı açıklanıyor.

“30 yıllık emeğimiz arıtmanın çalışmamasından dolayı boşa gitti”

Söz konusu durumdan rahatsız olan Edremit sahilindeki esnaf bir an önce duruma çare bekliyor. Sahilde köftecilik yapan Metehan Bicek, tesisin hiçbir zaman düzenli çalışmadığına vurgu yaparak, defalarca muhataplara dilekçe vermelerine rağmen bir gelişmenin kaydedilemediğini söyledi. Arıtma tesisinin çalışmamasından dolayı çevreye yayılan kokudan rahatsız olan müşterilerin artık lokantalarına gelmediklerini dile getiren Bicek, “30 yıllık emeğimiz arıtmanın çalışmamasından dolayı boşa gitti” diye konuştu.

Bir diğer esnaf Mustafa İlli ise, var olan arıtma sisteminin çalıştırılmamasından şikayet ederek, “Bu atıklar göle akıyor gölümüz de kirleniyor. En kısa sürede yetkililerin bu duruma bir el atması lazım” diye konuştu.

Başlık Görseli: © Pai Shaka

Yeşil aktivizmin evrimi: Pes etmeden mücadelenin güzel sonuçları

Yıllarca çeşitli hareket grupları doğanın ve canlılığın sürdürülebilirliği için mücadele etti ve etmeye devam ediyor. Geçmişten günümüze, hepsi olmasa da, dünyanın dört bir yanındaki birçok önemli eylemin fotoğraflarını incelemeden geçmeyin. Bu fotoğraflar, yeşil aktivizmin tarih içinde nasıl evrimleştiği ve daha da kuvvetlenmesi hakkında ince detaylar içeriyor. Şimdiye kadar verilen mücadeleler olmasaydı çok daha kötü bir dünyada yaşıyor olacaktık. Örneğin, birkaç gün önce Danıştay’ın Yırca’da yapılacak termik santrale “dur” dediğini öğrendik. Bunların hepsi pes edilmeden devam eden mücadelelerin sonucudur.

Kaynak: Huffingtonpost

Başlık Görseli: MediaAd