Herbireyin damak tadında o veya bu şekilde Asya mutfağı yer etmiştir. Kendi çevremdeki birçok kişiden de noodlea karşı bir zaaf olduğunun farkına varmışımdır. Şahsım da buna dahil. Sonuçta kim soya sosunda kavrulmuş ince, narin pirinç şeritlerine, Asya’nın damak tadına, sebzelerine ve baharatlarına hayır diyebilir ki? Veyahut şunu düşünün; hangimiz chop-stick kullanma macerasını yaşamadık?
Biraz bilgi vermek gerekirse noodle ortalama 4 bin yıldır Asya mutfağının önemli bir elementi konumunda. Çin’in Sarı Nehir bölgesinde 2002 yılında yapılan bir arkeolojik kazıda bulunan çok iyi halde korunmuş noodle kalıntılarının, üzerlerinde yapılan radyokarbon testlerine göre ortalama 4 bin yaşında oldukları kanıtlanmıştır. Noodle hakkında bulunan en eski yazılı kaynak ise, MS 1. yüzyılda Çin’in Ming hanedanlığı zamanından kalma.
Tarifimize dönecek olursak, ihtiyacınız olan malzemeler;
♦ 250 gr Pirinç Noodle
♦ 30 ml Zeytinyağı
♦ 2 Domates
♦ 1 Soğan
♦ 1 Havuç
♦ 1 Dolmalık Kırmızı Biber
♦ 1 Kereviz Sapı
♦ 2 y.k. Domates Püresi
♦ 1 Defne Yaprağı
♦ 1 y.k. Acı Biber Suyu
♦ 1 Su Bardağı Sebze Suyu
♦ Birkaç dal Taze Fesleğen ve Maydanoz
Yapılışı:
Soğanı piyazlık doğrayın ve zeytinyağında karamelize etmeye başlayın. Kırmızı biberleri jülyen doğrayıp soğanlara ekleyin. Havucu ince ince dilimleyin. Kereviz saplarının kabuklarını soyup doğrayın. Hepsini soğanlara ekleyip sotelemeye devam edin. Domatesleri çekirdeklerinden ayırıp küp küp doğrayın ve onları da sotelediğiniz sebzelere ekleyin. Domates püresi, defne yaprağı, acı biber sosu ve sebze suyunu ekleyip kısık ateşte 15 dakika daha pişirin. Fesleğen ve maydanozu ince ince kıyın, yemeğe ekleyip altını kapatın. Bu sırada başka bir tarafta noodle’ı tuzlu kaynar suda yumuşayıncaya kadar haşlayıp suyunu süzün. Sosu ve noodle’ı harmanlayıp servis edin. Afiyet olsun.
Not: Soteleme esnasında havuç ve kereviz ile birlikte isteğe göre soya sosu ekleyebilirsiniz.
Kentleşme oranının gittikçe yükseldiği ve nüfus artışıyla birlikte gıda ihtiyacının da arttığı bir dünyada yaşıyoruz. Fakat gri binalardan ve çekici ambalajlarla süslenen yapay gıdalardan uzakta, yeşillerin içindeki doğal hayat ve ürünler bizi bekliyor. Yapmamız gereken tek şey doğa anayı ve ona saygı duyarak çalışanların izini takip etmek.
Günümüzde sanayileşme ve teknoloji hız kesmeden gelişmeye devam etmektedir. Diğer yandan ise bu gelişmelerin çevreye ve sağlığa verdiği zararlar görmezden gelinemez seviyededir. Bu konuda hem bireysel hem de dünya çapında alınan önlemlerden biri de ekolojik üretim ve organik gıdaya olan yönelim olmuştur.
Ekolojik tarıma –diğer bir deyişle biyolojik veya organik tarım- kavramsal açıdan baktığımızda; doğal döngülere ve canlı yaşamına karşı duyarlı, zararlı etkileri kanıtlanmış sentetik kimyasal ilaç, hormon ve gübrelerin kullanılmadığı, toprak verimliliğinde devamlılığı doğal yöntemlerle sağlayan bir sistemden bahsediyoruz. Üstelik bu sistem sadece gıdaların yetiştirilme sürecini değil; işletme, paketlenme, depolanma ve pazarlama süreci dahil olmak üzere tüm süreci kapsayacak şekilde işliyor.
Peki, ekolojik tarıma geçişin arka planında yatan sebepler neler?
Bu soruya çeşitli açılardan cevap vermek mümkün. Öncelikle gelişmiş ülkeler bazında ele alırsak, sanayileşmesini erken tamamlayan hem Avrupa ülkeleri hem de Amerika yüksek nüfus artışı ve gıda talebine çözüm olarak görülen kimyasal gübre ve ilaçların çevreye ve insan sağlığına verdiği zararın fakına vardılar. Bu farkındalık hem üretici hem de tüketici tarafından daha sağlıklı, yaşadığımız çevreye zarar vermeyen ürünlere olan talebi arttırdı.
Tarihi sürece bakarsak, geçmişte kullanılan kimyasal maddelerin ilk etkilerinin bu ilaçların yine ilk kullanıcıları olan gelişmiş ülkelerde gözlemlendiğini görürüz. 1980’lerde kanser, hormonel dengesizlikler, üreme ve doğum bozuklukları, beyin sinir ve bağışıklık sisteminde hasar gibi sağlık sorunlarının artmasında modern tarım olarak isimlendirebileceğimiz konvansiyonel tarımda uygulanan işlemlerin etkili olduğu kanıtlanmıştır. Bu gelişme, gıdaya olan talebin karşılanmasında farklı çözüm yolları araştırılması ihtiyacını doğurmuştur. Üretimi arttırmak amacıyla kullanılan kimyasal ilaçlar ve çevreye zararlı teknolojik araçların uzun vadede toprağın verimliliğini düşürdüğünü de göz önüne alırsak, ekolojik tarım bu konuda sürdürülebilir ve doğaya karşı duyarlı çözüm yollarının çıkış noktası oldu.
Ekolojik tarıma dayalı üretim öncelikli olarak aile işletmelerinde başlamış olsa da Avrupa Birliği (AB), Birleşmiş Milletler Tarım-Gıda Örgütü (FAO), Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) gibi büyük ölçekli kuruluşların çalışmalarıyla birlikte ticaret boyutunu kazanmıştır.
Türkiye’de ise bu konudaki ilk girişimler ekonomik merkezli olarak başladı. İhracat amaçlı yapılan ekolojik tarım, 2000’lerde ürünlerin yerel tüketiciye ulaşmasıyla birlikte farklı bir sürece girdi. Raflarda yer alan organik ürünler tüketicinin bilinçlenmesine katkı sağlarken bilinçlenen tüketici de talebin artmasına olanak sağladı. Günümüzde ise AB Uyum Yasası ile birlikte ilgili bakanlıkların desteği ile projeler tasarlanmakta ve yürütülmekte.
1992 yılında kurulan Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği (ETO) ve 2002 yılında kurumsallaşan Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ekolojik tarımın ülkemizde organize ve bilinçli şekilde gelişmesine önayak olmuştur.
Türkiye’de, 2003 yılında 25 ekolojik çiftliklikle başlayan Tatuta Projesi (Ekolojik Çiftliklerde Tarım Turizm ve Gönüllü Bilgi ve Tecrübe Takası), Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin yurt içi ve yurt dışından aldığı destek ve tanıtımlarla bugün 80 çiftlikle beraber gelişmeye devam ediyor. Tatuta Projesi daha çok alternatif turizm ve tatil amaçlı olarak ele alınsa da Türkiye’de ekolojik tarımla geçinen çiftçi ailelerine mali, gönüllü iş gücü ve/veya bilgi desteği sağlayarak ekolojik artımı teşvik etmeyi hedefliyor. Yurt içinden birçok misafir ağırlayan bu çiftlikler, Uluslararası WWOOF Organizasyonu’nun tanıtımıyla yurt dışından da duyarlı bireylere kapılarını açıyor. Belirli bir ücretle kayıt yaptırdıktan sonra bir yıl boyunca isterseniz gönüllü çalışma karşılığı barınma ücreti ödemeksizin, isterseniz barınma ücretini ödeyerek konuk olarak katılabilir ve tatil yaparak çevre ile üretim aşamalarında bilgi edinebilirsiniz.
Kültürlerarası etkileşime, üretici ve tüketici arasındaki ilişkini şeffaflaşmasına, ekolojik konuda duyarlılığın artmasına katkıda bulunan bu çiftliklere göstereceğimiz destek, kente uzaklıklık ve finansal zorluklarla da kısıtlanan ürün çeşitliliğinin artması için büyük önem taşıyor.
Günümüzde çok daha sık rastladığımız ekolojik çiftlikler ve gıdalar bu konuda ne kadar güvenilir?
Bugün artık organik pazarlar ve tamamıyla organik gıdaya odaklanmış marketlerle sık sık karşılaşıyoruz. Fakat dikkat etmemiz gereken bu gıdaların ne derece ekolojik tarım standartlarına uygun olarak yetiştirildiği. Öncelikli olarak ekolojik gıdanın biz tüketicilere ulaşana kadar geçtiği her aşamada denetlendiğini unutmamalıyız. Ekolojik üretim yapan bir çiftçi ürünlerini gerekli koşullarda doğaya uyumlu ve sağlığa zararsız olarak üretmek zorundadır. Çiftçi ve işletme ancak bu gibi şartların sağlanmasıyla “ekolojik tarım” sertifikasına sahip olabiliyor. Ayrıca üretilen organik gıdalar, paketlerinde organik tarım logosuna sahip olmak zorundadır. Türkiye’de bu logolar, Organik Tarım Türkiye Cumhuriyeti Logosu ve üretim yapılan işletmeyi denetlemek ve sertifikasyonla görevli kuruluşların logosu olmak üzere iki adet. Böylece sağlıklı beslenmek ve doğaya minimum zararla yaşamayı tercih eden bireyler alacağı ürünlerin güvenilirliğini de sağlayabiliyor.
Kaynak: (http://yesilist.com/)
Küresel ısınmanın riskli seviyelere ulaştığı zamanımızda ekolojik tarıma ve organik gıda tüketimine destek olmak için bir sebebimiz daha var: iklim değişikliğini önlemedeki rolü! Sertifika alımı; petrol gibi ekolojiye zararlı olan enerji kaynaklarının ve su gibi doğal kaynakların minimum düzeyde kullanılmasını şart koşuyor. Bu sayede ekolojik tarım konvansiyonel tarıma kıyasla çok daha az enerji tüketiyor. Verimliliğin devamlılığı ve zararların önlenmesi doğal yollarla gerçekleştirildiği için sera gazı ve karbon salınımı ise büyük oranda azaltılmış oluyor.
Ekolojik tarım, çiftliklerin ziyareti için kapılarını açıyor ve sağlıklı ürünler sofralarımızı süslemek için bizi bekliyor. Hayatımıza giren kimyasallardan ve etrafımızı saran binalardan bolca şikayet ettiğimiz 2000li yıllarında yaşayan bizlerin ekolojik tarımın sürdürülebilmesi için yapabileceği çok şey varken neden duralım?
20 yıldır ODTÜ’de gerçekleştirilen çalışmaların ve ODTÜ Kuş Gözlem Topluluğu üyelerinden Soner Oruç ve Kasım Kırlangıç’ın emeklerinin bir meyvesi olarak ODTÜ’nün Kuşları kitabı kuş severlere sunuldu.
Tespit edilen 231 tür kuşun renkli resimlerinin ve kuş gözlemciliğine yeni başlayacaklar için pratik bilgilerin ve terimlerin bulunduğu kitapta, her türe ayrı bir sayfa ayrılmış. Türkiye’nin farklı birçok kuş türünü barındıran güzel doğası, ODTÜ’nün kısa tarihi ve doğal hayata yönelik tehditlerle onlara yönelik çözüm önerileri de kitabın içinde yer almakta.
Soner Oruç ve Kasım Kırlangıç’ın hazırladığı “Odtü’nün Kuşları”
ODTÜ kampüsü ve Eymir Gölü habitatlarında bulunan, gözden kaçanlar dışında bütün kuş türlerinin yer aldığı bu kitap, insanda dürbünü alıp kendini Eymir’e atma isteği uyandırıyor. Bir hafta sonu siz de kaçın gidin Eymir’in ormanlarına, çocuklarınız varsa onlara doğa sevgisini aşılamak için çok güzel bir imkan olur. Kuşları izleyin, ötüşlerini dinleyin, merak edin ne söylemeye çalıştıklarını. Uçaklara esin olmuş kanatlarının havada süzülürkenki dengesine, güneşte parlayan ebrulisine verin kendinizi. Onları tanıdıktan sonra bir de onlarsız bir dünya hayal edin, etmek istemezsiniz. İyi keşifler…
Amerikalı bir yazar ve aynı zamanda bir ekolog olan Aldo Leopold’un 1948’deki ölümünden sonra oluşturulan Leopold Mirası Grubu (Leopold Heritage Group), emektar çevrecinin bilimsel ve düşünsel mirasını yaşatmak için yeşil mimariyi kullanarak, çok az enerji harcayan ve karbon salınımı sıfıra yakın olan Aldo Leopold Mirası Merkezi’ni inşa etti. Gelin hep beraber bu binayı diğerlerinden ayıran özelliklere bakalım.
♦ Binanın havalandırılması için tasarlanan toprak tüpler yaz aylarında havayı serinleterek, kış aylarında ise ısınmasına yardım ederek içeriye veriyor. Tüplerin kullanılmasına karar vermeden önce yapım ekibinden bazı kişiler, bunun işe yarayabilecek bir fikir olacağına şüpheyle baksa da, orijinal bir tasarım olan toprak tüpler yenilikçi bir çözüm olarak literatüre geçmeyi başarmış. Kısaca anlatacak olursak, binanın yapımında ilk önce tüpler için çukurlar kazılmış ve 24 cm yarıçapındaki borular bir labirent yapısında yerleştirilmiş. Böceklerin girişi ve topraktan salınan gazların havalandırmaya sızma durumu için önlemler alınarak tasarlanan tüplerin sonunda ise UV ışınları kullanılarak hava sterilize ediliyor. En son olarak da tüplerin üzeri büyük metal bir plaka ile kaplanıyor. Tüplerdeki hava böylece iç mekan ile uyumlu bir hale gelene kadar seyahat ediyor ve ısı dengesini kuruyor.
♦ Binanın tamamı ahşaptan inşa edilmiş ve yapısal olarak dayanıklı ve dengeli olması için çok ince mühendislik hesaplamalar yapılmış. Kullanılan ahşap ise daha önceden arsaya Leopold’un dikmiş olduğu çam ağaçlarından elde edilerek, en azından yöreden alıp yöre için kullanarak, nakliye halinde oluşabilecek karbon salınımından kaçınılmış.
♦ Çatıya yerleştirilmiş güneş panelleri ise yılda ortalama 50,000 kWh elektrik üretiyor. Günlük hayatta bu miktarı hayal etmemiz zor olsa da şöyle söyleyebiliriz, binanın kendi elektrik üretme kapasitesi binanın içinde kullanılan elektrik miktarından daha bile fazla. Bina içerisinde kullanılan elektronik eşya ve aydınlatma sistemi ise tabi ki en az enerji kullanan cinsten.
♦ Binanın ısınması için de zemine döşemek üzere incelikle düşünülmüş bir jeotermal sistemi kurulmuş. Yani yerküreden sağlanan ısı ile ısınan su, binanın altında her yeri dolaşarak içeriyi ısıtıyor. Kışın suyun donmasını engellemek için suya kattıkları anti-freeze ise bitkisel bazlı.
♦ Mimari bazda bir takım ince hesaplarla da binanın enerji ihtiyacı azaltılmış. Bunlardan en çarpıcı görüneni ise, yazın gelen güneşin açısı ve kışın gelen güneşin açısı hesaplanarak binanın çatısının açısı da buna göre planlanarak, yazın içeriye az; ama kışın daha çok güneş gelmesi sağlanmış.
♦ Su tasarrufunu sağlamak için musluk ve sifon sistemlerini az su harcayan cinsinden kullanmışlar.
♦ Bir de, tabi ki ek olarak binayı kullanan insanların da bilinçli olması sonucunda bina açıldığı 2007 baharında yeşil mimaride önemli bir sertifika olan LEED Platinium sertifikasını almayı başarmış.
Düşünen düşünmüş, çok da güzel bir bina olmuş. Gelecek günlerimizde ülkemizde de böyle binaların artması ve hatta mümkünse genele yayılması dileklerimizle…
“Nerede o eski domatesler” cümlesini hayatında en az bir kere kurmayan var mıdır? Herkesin hayat pahalılığından, hormonlu gıdalardan ve komşuluk ilişkilerinin ölmesinden şikâyet ettiği bu devirde hepsine birden çözüm olacak bir öneri duymaya hazır mısınız?
Hepimizin yaşadığı apartmanlarda küçük de olsa bir bahçesi vardır, bu bahçelerimizi küçük bir bostan haline getirebiliriz. Emek verdiğimiz sebze ve meyvelerin büyüdüğünü ve filiz verdiğini görmek, daha sonra da dalından koparıp afiyetle yemek güzel olmaz mıydı? O zaman en başından başlayalım ve apartmanlarımızın bahçesine güzel bir bostan kuralım.
İlk önce bahçelerimizin toprağının tarıma uygun hale gelmesi gerekiyor, elimize çapayı alıp çapalarken bir yandan da gübreleme işlemi yapabiliriz. Bizim önerimiz gübre olarak kendi evlerimizde veya yine apartmana ait ortak bir varilde hazırlanmış kompost toprağını, toprağı verimli hale getirmek için kullanmanız. Kompost yapımını ayrı bir başlıkta inceleyeceğiz.
Daha sonrasında sebzelerden yaşadığınız iklime ve mevsimine uygun olanları seçip, tohumları ister çiçekçilerden isterseniz de yapı marketlerinden alabilirsiniz; ama önerimiz tohumları satın almanızdan ziyade daha önce tüketip beğendiğiniz sebzelerin tohumlarını saklayıp, kullanmanız. Hasat sonrası çok beğendiğiniz sebzeleri de apartmanlar arası paylaşabilir, böylece mahalledeki komşularınızla hediyeleşmiş olursunuz. İsterseniz tohum takası için kurulmuş şu siteden de yardım alabilirsiniz: TohumTakas
Tüketmeyi sevdiğimiz sebzelerin nasıl yetiştireleceği ve özellikleriyle ilgili detaylı bilgiyi ise şu siteden okuyabiliriz:BahceNet
Buna ek olarak bahçelerimize kiraz, elma ve ceviz gibi meyve ve yemiş veren ağaçlardan da dikerek hem yazın altında oturulacak gölge bir mekân yaratabilir hem de evde canımız sıkılırsa ağaçların altına iki minder atıp komşularla sohbeti muhabbeti koyulaştırabiliriz. İstersek iki ağaç arasına bir hamak gerip güzel havalarda gökyüzüne karşı kitap okuyabilir ya da bulutları izleyebiliriz.
Bizi şehir hayatının beton tabutuna gömülmekten kurtaran bu önerilere mutlaka kulak verin derim, hayal etsenize yaşadığınız şehrin bütün bahçelerinin çiçekler, sebzeler ve meyvelerle donatılmış olduğunu, içiniz açılmaz mıydı? Çok zor değil, hatta hiç zor değil yeter ki, yaşadığımız çevredeki insanlarla hoşgörü ve dostluk içinde küçük iş bölümleriyle ve severek bu işe koyulalım. Şimdiden kolay gelsin…
Yaşadığımız yüzyılda, artan nüfus ve kent merkezlerinde yoğunlaşan yerleşim sebebiyle mimaride gökdelen tipi binalar iyice yaygınlaşmakta. Bu tarz mimari, bizi gökyüzünden mahrum bırakmasının yanı sıra kuşlar için de çok büyük sıkıntı yaratıyor. Sıkıntıların başında ise kuşların bina pencerelerini bir engel olarak algılamaması ve cama çarpıp ölmeleri ya da can çekişecekleri sakatlıklar yaşamaları geliyor. Kuş sever binalar ise imkânsız değil.
Pek çok gökdelenin camlarının, zeminden tavana kadar uzandığı göz önünde bulundurulursa, bu, hem şehir içinde yaşayan türler hem de soyu tehlikede olması muhtemel göçmen kuşlar için çok büyük bir risk. Neyse ki günümüz teknolojisinde bu riski azaltacak cam tasarımları yapmak mümkün.
Manhattan’daki High Line bölgesinde mimar ve kuş gözlemcisi Guy Maxwell tarafından yapılmış binalarda, değişik bir cam tasarımı kullanılarak kuşların ölüm riski azaltılmış. Bu tasarımla, camın dışarıdaki doğayı veya gökyüzünü yansıtmasını engellemek için camın içine belli aralıklarla, kurşun kalem uzunluğunda ve 10 cm kalınlığında cam seramikleri yerleştirilerek yansıyan manzarayı kuş için olağan dışı bir hale getirmişler.
Ayrıca Kanada’da kurulan ve kuş ölümlerini azaltmak için çalışan FLAP kuruluşu da akşam karanlık çöktüğünde kuşların binalardaki ışıklara doğru uçma eğilimi gösterdiğini ve bu yüzden de camlara çarptıklarını tespit etmiş ve akşamları kullanılmayan binaların, ışıklarının açık bırakılmaması için farkındalık yaratma çalışmalarına başlamış. Kuşların binalara çarpıp zarar görmesini engellemek hedefiyle düzenlemeleri en çok ve ilk önce nerelerde yapmaları gerektiğini, en çok kuş ölümlerinin haritanın neresinde yoğunlaştığını tespit etmek için bir sayfa tasarlamışlar. Bu siteye giren Kanadalılar, rastladıkları kuş kazalarını, konum bilgisi ekleyerek sayfaya bildiriyor. Sayfayı görmek isteyenler için: FLAP.
Başka bir cam teknolojisi ise Ornilux Mikado teknolojisi. Almanya’da üretilen bu teknoloji de yine cam içerisine yerleştirilen desenlerden destek alıyor. Bu desenler binanın içinden bakıldığında görülmüyor, dışarıdan bakıldığında ise çok silik; fakat UV ışığına duyarlı bir boyayla boyanmış desenler, güneşten gelen UV ışınını kuşların görebileceği şekilde yansıtarak onları uyarıyor.
Şehir içlerindeki doğanın tahrip edilmesi, kuşlar için ayrıca yaşam alanı yani habitat tahribatı da yaratmakta. Bir güvercin olsaydınız eminim ki kiremit çatılar üzerinde yaşamaktansa yeşillikler arasında uçup avlanmayı tercih ederdiniz.
Şehir içlerini kuşlar ve diğer hayvanlar için daha yaşanılabilir kılmanın elbette yolları var.
Apartmanların bahçelerinin yeşillendirilmesi ve bahçelere kuşların yiyebileceği cinsten bir takım bitkilerin dikilmesi buna bir çözüm olabilir ki bu çözüm bizler için de gayet iç açıcı. Bu bitkilere verebileceğimiz örnekler arasında, japon elması, böğürtlen veya kiraz yer almakta.
Yalnız daha önce de belirttiğimiz gibi, artık şehirlerde bahçeli ve alçak apartmanlardan ziyade gökdelen yapılar ağırlık kazanmış durumda. Büyük gökdelenleri daha yeşil hale getirmek için ise yurt dışında yeni bir trend geliştirilmeye başlanıldı. Bu trende örnek olarak Avusturalya, Sidney’de bulunan One Central Park gökdelenleri verilebilir. Bu gökdelenlerin en çarpıcı özelliği, pencere önlerinde, hangi katta olursa olsun birkaç metre genişliğinde bir bahçe teras olması. Avusturalya’ya özgü 250 tür bitki kullanılarak yaratılan bu asma bahçeler, dairelerin içinde yaşayanlar için de çok güzel bir ruh halinin destekçisi olmalı. Bu asma bahçeler kuşların konaklaması veya yaşaması için çok iyi bir fikir değil mi? Binanın çeşitli yerlerinde kullanılan LED aydınlatmalar bize çok gerekli ve çevreci gelmese de asma bahçe işini gayet yararlı bulduk. Bu tarz yenilikleri umarız ki gelecek zamanlarda ülkemizde de görmeye başlarız; çünkü bu dünya hepimizin ve eğer ki şu anda, yani hâlâ müdahale edebileceğimiz bir haldeyken elimizi taşın altına koymazsak, ileride yapacağımız hiçbir şey, bize kaybolan güzelliklerimizi ve yaşam kalitemizi geri getiremeyecek.
Yalova Tonami Meydanı’nda yapılan ağaç katliamı gündeme damgasını vurdu. Karayolları Genel Müdürlüğü, geçtiğimiz aylarda Yalova-Bursa-Kocaeli bağlantısını sağlayan Tonami Meydanı’nda üst geçit yapma kararı almıştı. Projenin çizilmesinin ardından çalışmaların başlatılması için bölgede bulunan 180 adet ağacın kesilmesi gerekiyordu. Karayolları’nın isteği Yalova Belediyesi’nin ağaçları kesmesi için planlamalar başladı.
Dünya Ekolojik Yaşamı Koruma Derneği yeni bir park yapılması ve ağaçların mümkünse tamamının sökülmesi, sökülemeyecek durumda olanların şekli bozulmadan kesilmesi ve tamamının bu parkta muhafaza edilmesi yönünde bir öneride bulunduysa da 180 ağaç dakikalar içinde katledildi. Yaşlı ağaçların yanında kolayca sökülüp yaşatılmaya devam edilebilecek genç ağaçlar da kesildi. Ağaç kesim çalışmalarıyla birlikte Yalova’nın ana arterinin çehresi değişti. Daha dün ağaç perdesiyle kaplı olan yol üzerinde tek bir ağaç bırakılmadığı görüldü. Yaşlı ağaçların yanında kolayca sökülüp yaşatılmaya devam edilebilecek genç ağaçlar da kesildi. Yalova belediyesinin bu tutumu toplum psikolojisini ve sivil toplum örgütlerini hiçe saymaktır.
CHP’li Yalova Belediyesi’nin köprülü kavşak yapmak için ağaçları kesmesi parti içinden de tepkiler aldı. İlk tepki İstanbul Milletvekili Melda Onur’dan geldi. Onur, Twitter hesabından “Biz Gezi’yi, Validebağ’ı, arkadaşlarımız Yırca’nın zeytinlerini korumaya çalışırken, bu kıyımı nasıl savunacağız!” diyerek tepki gösterdi.
CHP Yalova Milletvekili Muharrem İnce de tepki gösterenlerden. İnce, “Yalova’da ağaç kesimin imza, onay, karar, uygulama dahil bir aşamasında yokum. Ancak çınarın dalını kesmemek için köşkü yürüten Atatürk’ün kentinin ağaç kesilmesiyle anılması nedeniyle son derece üzgünüm. Bunun için sadece Yalovalılardan, Türkiye’den değil tüm insanlıktan özür diliyorum. Ben bu kentin milletvekili olarak Karayollarının tehdidine boyun eğerek işlem yapan Belediye’ye bunu telafi ettireceğim. Kesilen 18 çınar ağacının yerine 1800 çınar ağacı dikilecek” açıklamasında bulundu.
Çevreciler siyah çelenk bıraktı 180 ağacın kesilmesine çevreciler tepki gösterdi. Yalova Platformu üyeleri belediye önüne siyah çelenk bıraktı. Çevre derneklerinin oluşturduğu Yalova Platformu, 180 ağacın kesilmesine sert tepki gösterdi. Bunu katliam olarak değerlendiren çevreciler, Yalova Belediyesi önüne siyah çelenk bıraktı. Platform adına açıklama yapan Zeki Öçal, “Burada köprülü kavşak bahane edilerek bugün erken saatlerde 200’e yakın ağaç Yalova Belediyesi tarafından kesildi. Biz Yalova Platformu olarak belediyeye teklifte bulunduk. O ağaçların kesilmesine gerek duyulmadan orada trafik düzenlenmesi yapılmasının mümkün olduğunu dile getirdik. Ama belediyeye aceleyle bu ağaçları katletti. Belediye Başkanı Vefa Salman, seçimlerden kısa bir süre önce, Atatürk’ün Yürüyen Köşkü’ne 50 metre mesafede, kesilen bir kavak ağacının önünde poz verip, bu olayı kınadığını söylemişti. Köşke 50 metre mesafedeki bir ağacın kesilmesinin Atatürk’ün hatırasına ihanet olduğunu söylemişti. Bugün kesilen ağaçlarla Yürüyen Köşk arasındaki mesafeyi bir ölçmesini istiyoruz. Bu eylemi ile Yalova Belediye Başkanı vefa Salman’ı doğa düşmanı, ağaç katliamcısı ilan ediyoruz” dedi.
Yalova Belediye Başkanı CHP’li Vefa Salman, Tonami Meydanı’nda yapılacak köprülü kavşak için ağaçların kesilecek olmasına tepki gösterilmesi ile ilgili olarak geçen hafta açıklama yaparak, Yalova’da trafiğin özellikle yaz aylarında Dörtyol bölgesinde sıkıştığını ifade ederek şöyle devam etmişti: “İstanbul, Bursa, İzmir gibi üç büyük metropolü bağlayan bir yol burası. Körfez Geçiş Köprüsü yapılması bölgedeki yükü alacak. Üst geçit yapılacaksa, orada ağaç kesilmek zorunda mı? Zorunda. Gerçekçi olmak lazım. Hayrettin Karaca’nın dediği gibi; orası orman değil. Telafisi olmayan ağaçlar da yok. 100 yıllık ağaç olsun orada kesmeyelim. Türkiye’de 30 santimetre çapında bir ağacı sökecek ne ekipman, ne makine, ne teknoloji var. Dolayısıyla onları söküp alma şansımız yok, kesilecek. Kestiğimiz her ağacın yerine fazlasıyla ağaç dikeriz.”
Vefa Salman’ın bu açıklaması üzerine eleştiri oklarının hedefi haline gelen TEMA vakfı onursal başkanı Hayrettin Karaca: “Ben bu kadar çok ağacın kesileceğini bilmiyordum. Orayı gidip görmedim. Yalnız, Yalova’da bu kadar abide ağaçların kesilmesi doğru değil. Ben yolu değiştirir ama o abide ağaçları kesmezdim. Bunlar kaç yılda olmuşlar? Bu ağaçlar yerlerinden sökülerek başka yere götürülebilirdi. ‘Bu kadar büyük ağaç sökülebilir miydi?’ Evet, sökülebilirdi. 4-6 ağaç kesilebilirdi. Bu benim için o kadar önemli değil. Ama bu kadar ağaç kesilmez. Bu hatadır. Bu yapılan doğru bir iş değildir. Ben belediye başkanı olsaydım bunları kesmezdim.” dedi.
Yapımı devam eden İzmir-İstanbul yolu köprüsü Tonami Meydanındaki trafiği büyük ölçüde rahatlatacaktı. Buna rağmen trafik sorunu devam etseydi böyle bir düşünce içine girilebilirdi. Zorunlu olsa dahi 180 ağacın maliyetten veya başka sebeplerden dolayı kesilmesi katliamdır.Zamanında çınar ağacının küçük bir dalı için köşkün yerinden oynatıldığı bir şehire yakışmayan bir olaydır bu. Her zaman başka bir çözüm vardır.
Kaynak: Sözcü, Milliyet, CNN, Sabah Başlık Fotoğrafı: DHA Hazırlayan: Nimet Korucu
Ekoloji, canlıların birbirleriyle ve doğal çevreyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır. Ekolojik problemler, özellikle iklim değişikliği, doğal kaynakların tükenmeye başlaması ve biyolojik çeşitliliğin gözle görülür biçimde azalmasıyla insanlığın dikkatini çekmiş, bunların insan kaynaklı ve evrensel konular olduğu birçok çevrece kabul edilmiştir.
Tabii ki insanlık mevcut sistemin kendisine öğrettiği şekilde, kendi yarattığı problemlerin sonuçları yine kendisini doğrudan etkileyene kadar bu konu üzerinde gerektiği kadar durmamış, bu da zaten var olan problemlerin gittikçe büyümesine hatta bazılarının artık çözülemeyecek bir hale gelmesine yol açmıştır. Birçok problemin çözümünde olduğu gibi, ekolojik problemlerin çözümünde de sorunun temeline inilmeli ve bunları yaratan koşullar ortadan kaldırılmalıdır. Aksi takdirde yapılan hareketler, yüzeysel olmaktan öteye gidemeyecektir.
Dünyada ekolojik problemlerin çözüme ulaşma süreciyle alakalı olarak birçok akım ortaya çıkmıştır. Temel olarak bunların bir kısmı mevcut sistem üzerinde reformlar yapılarak çözüme ulaşılacağını söylerken, bir kısmı ise mevcut sistemin ekolojik problemleri yaratmak üzerine de kurulu bir temeli olduğunu dolayısıyla değişime mevcut sistemden başlanması gerektiğini savunmaktadırlar.
Bilindiği üzere, 2013’te yaşanan Haziran Direnişi’nden sonra Türkiye’de de ekolojik problemlerle ilgili bir farkındalık başladı. Doğal alanların kentleşme veya turizm adı altında katledilmesinin, ekonomik üretim yapılacağı iddiasıyla kurulan ve kurulmak istenen santrallerin yalnız insanlar değil tüm canlıların yaşamını olumsuz yönde etkilediği ve etkileyeceği kabul edilmeye ve bu yöndeki çalışmaların engellenmesi amaçlı aktif eylemler yapılmaya başlandı. Türkiye özelinde ele alındığında bile bu katliamların devlet destekli ve insandan çok sermaye odaklı olduğu “tarafsız” insanlar tarafından da yadsınamaz bir gerçek haline gelmiştir. Bu da ister istemez ekolojik kaygılarla hareket eden herkesi devlet karşısında birer ‘muhalif’ durumuna getirmiştir. Bu durum, insanların taşıdıkları kaygılar ne yönlü olursa olsun ivedi olarak asıl çözümün ne olduğu konusunda akılcı bir yaklaşımla hareket etmeleri yönünde önemli bir sonuç doğurmuştur.
Kaynaklar:
-Murray Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi -John Bellamy Foster, Marx’ın Ekolojisi -The Guardian Magazine, Capitalism v environment: can greed ever be green? -Val Plumwood, Environmental Culture: The Ecological Crisis of Reason
İlkel toplumlardan başlayarak endüstri devrimine kadar geçen süreçteki toplumsal ilişkiler ile insanların doğa ile olan ilişkileri göz önüne alınmaktadır.
İlkel toplumlarda bu süreç üretim üzerinden değil mevcut olanı tüketmek ve temel gereksinimleri karşılamak üzerinden gelişmektedir. İnsan-insan ilişkilerinde topluluklar kendi içinde “eşitlikçi”bir yapıya sahiptirler. Fakat bu eşitliğin fizik, cinsiyet ya da yaşlara göre değerlendirildiği unutulmamalıdır. Buna paralel olarak, bu topluluklarda avcılığı erkekler yaparken toplayıcılığı kadınlar yapmaktadır. Bu tip topluluklarda ksenofobidenilen yabancılara karşı korku ve saldırgan bir tutum gözlemlenmektedir. İnsan – doğa ilişkileri açısından bakıldığında ise ilkel toplumlar doğanın korunması gerektiği ve içsel bir değere sahip olduğunun bilincinde oldukları için değil, hayatta kalabilmek, gereksinimlerini karşılayabilmek için doğaya uyum sağlamak zorunda kalmışlardır.
Tarım toplumuna geçişle birlikte toplumda üretim odaklı gelişim sağlanmıştır. Tarımla uğraşırken doğa ile etkileşim söz konusudur. Fakat doğa olaylarını deneyimlemek uzun yıllar sürebildiğinden doğa olaylarını önlemek için sihirsel düşünüş yöntemlerinden dinsel düşünüş yöntemlerine geçilmiştir. Bu durum, insanları sorgulama, neden-sonuç ilişkisi kurma açılarından köreltmektedir. Ayrıca dinsel düşünüş doğaya antroposantrik bakış açısıyla bakar. İnsan kendini doğanın hakimi zanneder. İnsan – doğa ilişkilerinde insanın bu kadar üstün olması insan – insan ilişkisinin daha dengeli olduğu bir toplumda nasıl mümkün olabilmektedir? Bookchin’in Toplumsal Ekoloji teorisiyle özdeşleştirildiğinde çelişki ortaya çıkmaktadır. Bu çelişkinin nedeni dinsel düşünüş sisteminin yarattığı tapınma durumu mudur?
Üretim üzerinde denetim kurulmasıyla insanların gereksinim ve istekleri doğrultusunda bir üretim modeli geliştirilmiştir. Bu üretime yöne verme davranışı neden-sonuç ilişkisi kurulmasını gerektirdiğinden bilimin gelişmesine yardımcı olmuştur. Feodal topluma geçildiğinde ise üretim ilişkileri değişmiş, toprakların mülkiyeti feodal beylerin eline geçmiştir. Toprak üzerinde emek sarf ederek üretim yapan serfler, feodal beyler tarafından sömürülmüştür. İnsan üzerindeki sömürü doğaya da yansımış, doğanın mülkiyeti, üzerinden kar elde edilebilecek bir nesne olarak görme durumu ortaya çıkmıştır. Feodal toplumların görece olumlu sayılabilecek yegane özelliği ise üretilen emeğin yerel halka sunulması ve yerel halkın ihtiyaçlarına göre üretimin yapılıyor olması görülebilir.
Endüstri toplumundaise serfler ve zanaatkarlar “özgür emek” konumuna dönüşmüştür. Serfler tarım toplumunda köleleştirildiği için endüstri toplumunda çalışıp çalışmama konusunda özgürdürler. “Özgür emek” denilmesinin nedeni yalnızca bundan ibarettir. Oysa, proletarya olarak da tanımlanan bu sınıf endüstrileşmeyle birlikte adeta makineleşmiş ve ürettiği emeğe yabancılaşmışlardır. Bu durum kendi ham maddesini karşılayıp emeğini kendisi üreten zanaatkârların makineleşmiş kapitalist toplum içinde kendine ve dolayısıyla da doğaya yabancılaşmasına neden olmuştur. Toplum, kentin üzerinde yoğunlaşmış ve endüstrileşmeyle tamamen doğadan kopmuştur. Makinenin gerektirdiği seri üretim, artık doğayı insanın yarattığı tahripten çok daha fazla tahrip etmektedir.
Not: Aleaddin Şenelin’in “Kemirgenlerden Sömürgenlere İnsanlık Tarihi” isimli kitabının değerlendirilmesidir.
Doğa üzerinde en fazla tahribatı yapan tür kuşkusuz insandır. Bu tahribatı ortadan kaldırmanın yolu, salt yere çöp atmamak veya kullanılan materyalleri (plastik, kağıt, cam, pil v.b.) geri dönüşüm kutularında toplamaktan ibaret değildir.
Bu konulara kayıtsız kalmamak, önemsiz olmamakla birlikte bu davranışları yerine getiren kişinin çevre adına gerekeni yaptığını düşünüp sorumluluğu üzerinden atması, çevre sorunlarındaki büyük resmi görmesinde engel teşkil etmektedir. Yere çöp atmayan, organik ürünler kullanan bir kişi aynı zamanda otomobiliyle ulaşım sağlıyorsa, onun gezegene bıraktığı karbon ayak izi çok daha fazla olacaktır.
Endüstriyel atıklar, evsel atıklara kıyasla gezegende daha fazla yer kaplamaktadırlar. Dolayısıyla, bireysel olarak doğada yarattığımız tahribatı en aza indirebileceğimiz gibi, bu çabamızı toplumsal ve siyasal olarak da ulus ötesi bir zemine oturtmamız gerekmektedir.