Suffragette, 1900’lü yılların başında Sanayi Devriminin de etkisiyle ucuz iş gücüne ihtiyaç duyulan yıllarda, kadının erkeklerle bilhassa oy hakkı ve pek çok anlamda eşitsiz olduğu bir konjonktürde ortaya çıkan kadın özgürlük mücadelesinin, kadın bakış açısıyla anlatıldığı önemli bir filmdir.

Film 1912 yılında Londra’da geçmektedir. Filmde; Emmeline Pankhurst öncülünde başlayan ve oy hakkı başta olmak üzere; kadınların haklarıyla birlikte var olma talepleri etrafında örgütlendiği, tarihsel olarak da 1. Dalga feminizmi içerisinde yer alan daha sonra etkisi tüm dünyaya yayılan kadın mücadelesinin İngiltere’deki kesitini izliyoruz. 

Bugün erkek egemenliğine dayalı kapitalist toplumlarda kadın olmanın zorluklarıyla tanışan ve kadın özgürlük mücadelesiyle temasa geçen hemen her kadının ilk izlediğinde kalbini yerinden fırlatırmışçasına etkilendiğini gördüğüm ve pek çok yerinde kendini bulduğuna inandığım filmdir. 

Suffragette filmi 2015 yılında Sarah Gavron’ın yönetmenliğinde yapılmıştır. Carrey Mulligan (Maude Watts), Meryl Streep (E. Pankhurst), Helena Carter (Edith New), Ben Whishaw (Sonny Watts) ve Brendan Gleeson (Inspector Steed) gibi oyuncular yer almış ve filmin müzikleri Alexandre Desplat tarafından bestelenmiştir. 

Film kadınların oy hakkı mücadelesi ve kadının toplum içerisindeki yeri yani toplumsal cinsiyeti ile beraber erkeklerle eşitliği kalıcı şekilde sağlayacak bir varoluşa götüren özgürlük isteğini anlatıyor. Filmin canlandırdığı sahnelerde kullanılan kostümler ve yaratılan bohem hava dönemin ruhuna bürünmemizi ve filmin akıcı bir şekilde takip edilmesini sağlıyor. 

Başrol oyuncusu Maude Watts’nin de çalıştığı çamaşırhanede kadınlar erkek işçilerle birlikte çalışıyorlar. Çalışanların çoğunun kadın olması ve toplumsal cinsiyet rolleriyle uyumlu bir iş olan çamaşırhanede çalışmaları dikkatimizi çekiyor. Burada erkeklerle aynı işi yapıyorlar. Ancak daha hemen ilk sahnelerde öğreniyoruz ki bu ağır çalışma koşullarında kadınlar erkeklerden daha az kazanıyor. Eşit işe eşit ücretin sağlanmıyor. Fabrikanın patronu ise erkek egemenliğinin ve kadınlara karşı işlenen suçların adeta temsili gibi. Yine çalışma saatleri içerisinde cinsel taciz sahnesiyle yönetmen kadın sorunlarının hepsini anlatmak istiyor. Hemen hemen kadın özgürlük mücadelesinin konusu olan her şeye değinmeye çalışıyor. 

Kadınlar, 1900’lü yılların başında sanayi devriminin gerçekleştiği bir üretim çağında iş gücüne ihtiyaç duyulan bir sosyal sınıftır. Ancak kadının sadece adı var. Kadının kendine ait çıkarlarının olduğu bir sınıf olarak kabul edilmesi erkek egemenliğinin çıkarlarıyla çatışacağından uzlaşmaz bir çelişki yaratıyor. Bu uzlaşmaz çelişkiyi filmde mücadele büyüdükçe erkek egemenliğinin karşısına dikilen örgütlü kadın gücüne karşı o dönemin otoritesinin verdiği sert cevaplarıyla da göreceğiz. Bu çıkarımı yine “oy hakkı sağlanırsa ne olur” sorusuna erkek egemen yapının verdiği cevabı da ekleyerek daha anlaşılır kılarız. Oy hakkına karşı çıkan tüm erkeklerin de bu fikirler etrafında örgütlendiğini görüyoruz. “Kadınlarda politik ilişkileri muhakeme edecek sakin mizaç ya da zihin dengesi mevcut değildir. Kadınların oy kullanmasına izin verirsek sosyal yapımızda kayıplar yaşanır. Zaten babaları, erkek kardeşleri ve kocaları tarafından yeterince temsil ediliyorlar. Oy hakkını bir kere verdik mi bunun önünü almak imkânsız olur, o zaman milletvekili, bakan ya da yargıç olma hakkını da talep ederler” sözleri bunların bazılarıdır.

Kadınlar başlangıçta “illegal” tarzda örgütlenmeye başlıyorlar. Filmde Maude Watts’ın da başlangıçta kendini direnişçi olarak tanımlamadığını görüyoruz. Buradan başlayıp yalnız kaldığı zamanlarda bile mücadeleyi bırakmadığı zamana doğru radikal bir geçiş yaşadığına tanık oluyoruz. Ve gözaltılarla, tutuklamalarla, aşağılanmalarla her sınandığı süreçte kendini mücadelesine daha fazla adamıştır. Filmde daha başından en çok acıtan unsurlardan biri Maude’ye “elinin hamuruyla” metaforuyla yapılan küçümsemeler yapılması ve ailesinin, toplumun nezdinde aşağılanma durumuyla karşı karşıya bırakılmasıdır. Filmin pek çok sahnesinde, erkekler “karına sahip çıkamıyorsun, söz dinletemiyorsun” türünden düşüncelerle “erkek”liği yeniden üretiyorlar. Maude’nin kocasının her fırsatta “Beni utandırma” sözü de “erkeklik gururu” için sarf ettiği sözlerdir. Ayrıca Maude’nin de olduğu gibi örgüte katılan kadınların çoğunun çocuğu var. Bir yanda aileleri bir yanda mücadeleleri onlarda ikilem yaratıyor. Kocaları, aile olmanın yarattığı yumuşak karnı üzerinden kadınlara istedikleri gibi davranmayı dikte ediyorlar. Ve bu ayrımcılığı ve hükümranlığı her sınıftan kadının üzerinde kuruyorlar. Zira bu da örgütlenme gerekçelerinden biridir. Yani kadınlar aile, anne, abla, eş olmanın dışında vardırlar ve erkeklerle eşit haklara sahip olmalıdırlar. 

Protestolarda dönemin kolluk güçlerinin “defolun gidin evinize” vurgusu kadını hep ev ve aile ile ilişkilendirmelerinden geliyor. Ve “tutuklamayın onları kocalarının kapılarına atın” türünden yaklaşımlar iktidar ile kocaların aynı çıkarları taşıdığı tespitini bir kez daha doğruluyor. Maude’nin eşinin onu çocuğuyla sınamasıyla mücadeleden vazgeçirmeye çalışması ise mücadeleye nasıl fedakârca bağlı olduğunun kanıtı durumunda. 

 “Bu hayatı yaşamanın başka bir yolu olmalı” sözü Maude’nin ve sonrasında kadın yoldaşlarının mücadelelerinde önemli bir söz olmuştur. Mevcut yapıyı kabullenmeyen, 50 yıldır barışçıl yollarla mücadele eden ve sonuç alamayan kadınlar için artık mücadelede yeni bir aşama yaşanacaktır. Örgütün liderleri Pankhurst’un konuşacağı o toplantının çağrılarının yapılması bile büyük bir heyecan yaratmıştır. Ayaklanma çağrısı yapan Emmeline Pankhurst‘un “Köle olacağıma asi olurum” sözü hala kulaklarımdadır. Zira bu çağrıdan sonra da dönemin İngiltere başbakanı David Llyod George’un yazlık evinin bombalandığı daha sonra Kral’ın katıldığı bir at yarışında Emilly’nin kendini kralın atının önüne atarak diğer kadınların haklarına kavuşabilmeleri uğruna canını feda ettiği radikal eylemlerini izledik.

Filmde dikkat çeken unsurlardan birisi de çeşitli süreçlerde mücadeleden kopmuş kadınların birbirini yargılamaması ve tekrardan bir araya gelebilme olgunluklarıdır. Bu da birbirlerini hain ilan eden iktidarcı ve birbiriyle yarışan bir mücadele tarzının değil kadın dayanışmasının ve kız kardeşliğin esas alındığı bir mücadele tarzının olduğunu göstermektedir. 

Ve nihayet bin bir zorlukla ve bedelle örgütlenen bir hareket İngiltere’nin tamamında ve tüm dünyada kitleselleşmiş bir harekettir. Ve Emilly’in cenaze töreni yüzlerce kadının katılımıyla görkemli bir törene dönüşmüştür. 

“Her evdeyiz, nüfusun yarıyız, biz kazanacağız” diyen inanmışlık ve adanmışlık kazanmıştır.  

Vladimir İliç Lenin’in 1916’da kaleme aldığı “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı” tezleri gibi ezilen kadınların da kendi kederini tayin hakkı vardır. Ve belki de Suffragette filmi kadınların kendi kaderlerini tayin haklarını kullandıkları bir filmdir.