Ana Sayfa Blog Sayfa 156

Elveda rüzgar, güneş, verimlilik, demokrasi

0

Ne yenilenebilir enerji ne de enerji verimliliği ülke politikasının önceliği değil artık. Zaten 2007’deki mevzuat çalışması bugüne kadar ertelene ertelene güdük hale geldi bile. Artık mevzuatlarımız kaldırımlar gibi sık sık değişiyor, her şey kömür-petrol-doğalgaz-beton-asfalt ekonomisinin hizmetine veriliyor.10 Temmuz’da Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü (YEGM) kapatıldı. Sanki kimse duymadı. Pek haber olmadı. Önemi ve anlamına dair kimse bir şey seylemedi. Bir numaralı kararname ile kapatıldı ama gündemde sonlarda bile yer almadı.

Neden yeni rejiminin ilk işi o olmuştu? Hani rüzgarın, güneşin maliyeti düşüyordu, bu gelişmenin önünü kimse kesemezdi? Hani kömürden enerji üretimi dünyada -aslında gelişmiş ülkelerde- azalıyordu? Yetmiyormuş gibi dünyada nükleer santralleri kapatırken Türkiye geçen hafta bir KHK ile “Nükleer Düzenleme Kurumu” diye bir yapı yarattı. Böylece nükleer atıklara yeşil ışık yakıldı.

Bir ülkede kaldırımların kalitesi ne ise enerjinin kalitesi de odur. Ülkemizde kaldırım yapma tekniği ile kanun yapma tekniği arasında ince de olsa bir bağ vardır. O bağ bazen çok şey ifade edilebilir. Buradan bile bakılsa o kadar çok şey söylenebilir ki… Sadece YEGM’nin geçmişinde olan kanun yapma tekniğindeki değişim, görev alanındaki ilerlemeyi izlemek bile bizlere çok şey anlatıyor.

KANUNLA KURULUP KARARNAMEYE İLE KAPANMAK!

YEGM’nin ilk adı Elektrik İşleri Etüd Dairesi’dir. 24.06.1935 tarih ve 3036 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Elektrik İşleri Etüd Dairesi Teşkiline Dair Kanun ile kurulmuş. Yani bu ülkenin ilk kurumlarındandır.
1985 yılında yine bir kanun ile Elektrik İşleri Etüd İdaresi Genel Direktörlüğü’nün adı Elektrik İşleri Etüd İdaresi Genel Müdürlüğü olarak değiştirildi.

2011 yılında ise 662 sayılı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair KHK uyarınca Elektrik İşleri Etüd İdaresi Genel Müdürlüğü bir madde ile kapatıldı ve yerine bir madde ile Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü (YEGM) kuruldu.

Şimdi ise 10 Temmuz 2018 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (Kararname Numarası: 1) ile bakanlık yapıları içinde YEGM yer almadı.
Yani 1935’te bir kanun ile EİE kuruldu, 1985’te bir kanun ile genel müdürlük oldu, 2011’de torba KHK ile kapatıldı ve YEGM oldu ve 2018’de 1 numaralı kararname ile tarih sahnesinden silindi.

Ama zaten yenilenebilir enerjiye ne gerek var ki? Enerji verimliliği demek daha az termik santral, nükleer demek. Her taraf AVM olmalı, her taraf rezidans olmalı ki daha çok elektrik üretilsin, satılsın. Nitekim 4 numaralı Kararname ile Devlet Tiyatroları’nın bütün arazileri inşaata açıldı. Kararnamenin 332 no’lu maddesinde bedelsiz tahsis kolaylığı getirildi. Her şey asfalt, beton, kömür, gaz ve petrol için değil mi zaten?

ELVEDA VERİMLİLİK

2007 yılında enerji verimliliği konusunda bir kanun çıkartıldı. Enerji verimliliğinde yapılan bu düzenleme sanayiden ulaşıma, konuta bir dizi alanda verimlilik mevzuatını üst aşamaya taşıyordu. Tabii ki ardından ikincil mevzuatlarla geliştirilmeliydi.

Nitekim ardından Binalarda Enerji Verimliliği Yönetmeliği, Enerji İle İlgili Ürünlerin Çevreye Duyarlı Tasarımına İlişkin Yönetmelik gibi ikincil yönetmelikler geliyordu. Boşuna enerji tüketmeyecektik.
Ama nasıl olurdu? AB 2017’den itibaren sıfır enerjili evleri zorunlu kılarken biz gelişmişlik adına daha az enerji tüketip daha az vergi alacaktık. O kadar çimento ve asfalt ne olacaktı? Binalarda Enerji Performansı Yönetmeliği kapsamında, yönetmeliğe uygun yapılan binaların enerji tüketim sınıflarını ve karbondioksit salım sınıflarını belirleyecek olan Enerji Kimlik Belgesi alınması gerekiyordu. Yönetmelik tam beş kez değişikliğe uğradı ve enerji kimlik belgesi alınması gibi basit bir iş bile 2020’ye ertelendi.

Şimdi kuruluş ve görevlere dair mevzuatı basitleştirelim ve sadeleştirelim;

1935’te kanun ile kurulan kurumun 2011’de bir KHK ile adı değiştirildi ve bugün kararname ile kapatıldı. Çünkü ne yenilenebilir enerji ne de enerji verimliliği ülke politikasının önceliği değil artık. Zaten 2007’deki mevzuat çalışması bugüne kadar ertelene ertelene güdük hale geldi bile. Artık mevzuatlarımız kaldırımlar gibi sık sık değişiyor, her şey kömür-petrol-doğalgaz-beton-asfalt ekonomisinin hizmetine veriliyor.

Ne demiştik, kaldırım yapma tekniği, politikası ne ise enerji de odur. Yani kurumlar, görevleri, politikalar ve mevzuat sık sık değişecek, tıpkı kaldırımlarımız gibi.

Sinemada özgür ruhlu kadınlar

Jack Kerouac’ın meşhur “on the road” eseri hayatlarımıza girdiğinden beri “yolda olmak” kavramı zihinlerimizde özgürleşmek ile eş anlamlı hale geldi. Her ne kadar sosyal medyanın sınırları kaldırması günümüzde zihinsel deneyimleri mümkün kılsa da yola çıkmak hala büyük bir olasılıklar denizi demek.

Edebiyatta ve sinemada sürekli bir yerden bir yere giden, kahvelerde; meyhanelerde saatlerce takılan, tek başına müzede, parklarda vakit geçiren karakterlere sık sık rastlarız. Sartre’ın meşhur bulantısı, Sait Faik’in öyküleri, Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonnası ilk aklıma gelenler) Kadınlar ise nispeten daha durağan ve olayın merkezinde yer almayan profiller olarak karşımıza çıkar. Kontrol daima erkektedir. Onların istek ve arzularına göre şekil alınır. Peki sinemada durum nasıl?

Ana akım filmlerde süper kahraman kadınlara (onlar da oldukça şuh karakterler olarak erkeklerin zevkine uygun hazırlanmışlardır) ve erkeğin gözbebeği; biricik aşklarına daha sık rastlarız. Avangard sinema ise bize feminist bağlamda daha çok seçenek sunar. Çeşitli sebeplerden dolayı (toplumsal veya bireysel) yola çıkmış 5 kadın filmini sizin için derledik:

American Honey

Bir kadın yönetmenin -Andrea Arnold- elinden çıkan 2016 yapımı bu film 18 yaşındaki Star karakterinin büyüme yolculuğunu anlatır. Anne ve babasıyla ayrı ayrı sorunlar yaşayan Star zamanının çoğunu iki küçük kardeşiyle çöplerden yemek arayarak geçirir. Onlara bakma sorumluluğu ve sorunlu ebeveynler ile oldukça zorlu bir yaşam geçiren genç kadın bir gün tesadüfen gezgin bir grupla tanışır. Vaktini kapı kapı dergi satarak geçiren bu grup Star’a iş, para kazanma, aşk ve yola çıkmak üzerine çeşitli deneyimler kazandıracaktır. Cannes başta olmak üzere çeşitli festivallerden bolca ödül toplayan film son dönemdeki başarılı bağımsız filmlerden bir tanesi.

Victoria

Madrid’den Berlin’e çeşitli sebeplerden ötürü gelen Victoria bir kafede garson olarak çalışmaktadır. İşten arta kalan zamanlarını ise Berlin gece kulüplerinde eğlenerek geçirir. O günlerden birinde bir grup alman genciyle tanışır ve kendini akıl almaz bir durum içerisinde bulur. Gençlerle kısa süre içerisinde çok sıkı bağ kuran Victoria bu süreçte kendisini de keşfedecektir. Tek plan çekimi ile dikkat çeken 2016 yapımı bu film festivallerden de bolca ödül topladı.

Yersiz Yurtsuz (Vagabond)

1985 yılında Agnes Warda tarafından çekilen film orta gelirli ve eğitimli bir genç kızın sistemi reddederek yola çıkışını ve yolda başına gelenleri anlatıyor. Film süresince “gerçek özgürlük nedir?” diye sorgulatan ve bizi çeşitli çelişkiler içerisine sokan film yayınlandığı yıl festivallerden de eli boş dönmemiş. Önemli kadın yönetmenlerden olan Agnes Warda’nın diğer filmlerine de muhakkak göz atılmalı.

Exils

Exils aslında bir öze, köklere dönüş filmi. Fransa’da yaşayan iki genç Cezayir’e gitmek üzere yola çıkarlar ve yol boyunca hem kendilerini hem birbirlerini hem de doğayı keşfederler. Yönetmenliğini Tony Gatlif’in yaptığı film 2004 yılında yönetmene Cannes en iyi yönetmen ödülünü kazandırdı. Müzik seçimleri ile de ön plana çıkan film kendini keşfetmeyi sevenler için güzel bir doyuruculuk sunuyor.

Stranger Than Paradise

Eva adlı genç kız New York’ta yaşayan kuzenini ziyarete gider. Kuzeni Willie ve onun arkadaşı Eddie günlerinin çoğunu televizyon izleyerek ya da aylaklık ederek geçirmektedir. Zaman içerisinde Eva’nın da onlar gibi bir özgür ruh olduğu anlaşılır. Üçü kendi varoluş sıkıntıları içerisinde hem ortak hem de apayrı bir yaşam içerisine girerler. Jim Jarmush imzalı bu film pek az diyalog ile minimalist olmayı başarıyor.

Genç’iz(inde) Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları ekibi “Benim Çocuğum” film gösterimini gerçekleştirdi

 

Genç’iz(inde) Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları ekibi, yönetmen Can Candan ve LİSTAG‘dan gelen ailelerin de katılımıyla “Benim Çocuğum” filmini izledi ve ardından bir söyleşi gerçekleştirdi.

Çocukları LGBTİ+ (lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks) bireyler olan Türkiye’li bir grup anne – babanın hikayelerini seyirciye taşıyan “Benim Çocuğum”, Ocak 2013’te tamamlandı. Yönetmenliğini Can Candan’ın üstlendiği, 82 dakikalık uzun metraj belgeselde muhafazakar, homofobik, transfobik bir toplumda bir yandan aile, bir yandan da aktivist olmanın ne anlama geldiğini yeniden tanımlayan LİSTAG’lı yedi ebeveynin deneyimleri aktarılıyor.


İzleyiciyi İstanbul’da beş eve götüren belgeselde, LGBTİ+ bireylerin aileleri kendi ebeveynlik deneyimlerini, çocuklarının büyüme ve kendilerine açılma dönemlerini, bu süreçle baş ederken geçtikleri zorlu yolları, kendi aileleriyle bu durumu nasıl paylaştıklarını ve ebeveyn olmanın neler gerektirdiğini yeniden öğrendikleri süreçleri anlatıyorlar.


Aile üyelerinden birinin eşcinsel, biseksüel, trans (travesti-transseksüel), interseks olan, ağırlıklı olarak anne ve babalardan oluşan LİSTAG, LGBTİ+ çocuklarıyla dayanışma içinde olmak için haftalık toplantılar düzenliyor ve aileleri bilinçlendirmeyi amaçlıyor.

Benim Çocuğum” belgeseli yönetmeni Can Candan‘a, LİSTAG‘dan gelen Günseli Dum, Serpil Bilgin, Ünal Aslan’a değerli katılımları ve destekleri için çok teşekkür ediyoruz.

LİSTAG (LGBTİ Aileleri ve Yakınları Grubu)‘na danışma hattını 0546 484 82 85  arayarak veya bilgi@listag.org adresine e-posta göndererek iletişime geçebilirsiniz.

Genç’iz(inde) Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu Bilgi Sosyal Kuluçka Merkezi’nin “gençlik çalışmaları” başlığıyla açtığı yeni dönem hibe programını kazanan ekipler arasında yer alıyor. Siz de bu ekibin sıradaki etkinlik ve atölyelerini takip etmeniz halinde ekibe eklenerek sürdürülebilir sosyal sorumluluk projesi üretim aşamalarına dek birlikte yol alabilirsiniz.

Boğaziçi Film Festivali’ne başvurular başladı!

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün katkılarıyla ve TRT’nin kurumsal iş ortaklığıyla düzenlenecek 6. Uluslararası Boğaziçi Film Festivali’ne başvurular başladı. Uluslararası Boğaziçi Sinema Derneği ve İstanbul Medya Akademisi tarafından 26 Ekim-3 Kasım 2018 tarihleri arasında gerçekleşecek festival, ulusal uzun ve kısa film başvurularının yanı sıra Bosphorus Film Lab’e de yapım ve fikir aşamasındaki film projelerini bekliyor. Başvurular için son tarih 17 Ağustos!

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün katkılarıyla ve TRT’nin kurumsal iş ortaklığıyla düzenlenecek 6. Uluslararası Boğaziçi Film Festivali’ne başvurular başladı. Bu yıl 26 Ekim-3 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek festivalin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması ve Ulusal Kısa Metraj Film Yarışması’na 2017 ve 2018 yapımı filmler başvuru yapabiliyorken, Türkiye sinemasına yapım desteği sunan Bosphorus Film Lab için de yapım ya da fikir sürecindeki film projeleri katılabilecek. Başvurular 17 Ağustos’a dek festivalin web sitesi bogazicifilmfestivali.com’dan yapılabilecek.

En İyi Film’e 100 Bin TL

Uluslararası Boğaziçi Film Festivali’nin Türkiye sinemasının son bir yılına odaklanarak hazırlanan Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda bir film 100.000 TL para değerindeki En İyi Film Ödülü’nü kazanırken, “En İyi Yönetmen”, “En İyi Erkek Oyuncu”, “En İyi Kadın Oyuncu”, “En İyi Senaryo”, “En İyi Görüntü Yönetmeni” ve “En İyi Kurgu” dallarında da para ödülleri verilecek.

Kısa filme toplam 45 Bin TL para ödülü!

Festivalin ilk yıldan başlayarak süren kısa film desteği ise Kısa Kurmaca Film ve Kısa Belgesel Film olmak üzere iki farklı kategoride devam edecek. Kurmaca, animasyon ve deneysel türündeki filmlerin yarışacağı En İyi Ulusal Kısa Film dalında bir film 10.000 TL para ödülüne uzanırken, En İyi Kısa Belgesel Film dalında da bir filme 10.000 TL para ödülü verilecek. Ayrıca tüm kısa filmler 25.000 TL değerindeki Ahmet Uluçay Büyük Ödülü için de yarışıyor olacak.

Yerli sinemaya destek devam ediyor

TRT’nin kurumsal iş ortaklığıyla düzenlenen ve Türkiye sinemasında filmlerin gelişmesine katkı sağlamak, genç yapımcı ve yönetmenlerin yeni filmler üretmesine maddi ve manevi destek oluşturmak amacıyla gerçekleşen Bosphorus Film Lab’e ise yapım ya da fikir aşamasındaki film projeleri katılabilecek. Pitching kategorisinde yarışan bir proje TRT Ortak Yapım Ödülü’nü alırken, Work in Progress kategorisinden bir proje de 25.0000 TL değerindeki T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Özel Ödülü’nü kazanacak.

Uluslararası Boğaziçi Sinema Derneği ve Medya Akademisi tarafından düzenlenen 6. Uluslararası Boğaziçi Film Festivali, bu yıl 26 Ekim-3 Kasım tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşecek.

6. Uluslararası Boğaziçi Film Festivali

26 Ekim–3 Kasım 2018

Son Başvuru Tarihi: 17 Ağustos 2018

Başvurular ve festivalle ilgili detaylı bilgi için: bogazicifilmfestivali.com

[email protected]

Dersimiz, porno ve gerçekleri

Aslında okuduğum bir kitapta bundan “ileri düzey penisoloji” diye bahsediyordu.

Konu çoğumuzun farkında olmadığı ama ergenlikten itibaren erkeklerin omzuna yüklenen o acımasız, gerçek olmayan “gerçek sandıklarımız”.

Sorun özetle/kabaca şu “penisim her zaman istediğim gibi çalışmıyor.” Gerçek dünyada olan da budur, aslında penisler her zaman istendiği gibi çalışmazlar.

Ereksiyon olamamak, erken gelmek ya da sertliği koruyamamak, boşalmanın zaman alması ya da bazen hiç olmaması…

Paniğe gerek yok!

İnsanların 2/3’den fazlası cinselliği pornolardan öğreniyor ama pornoların doğal süreci değil, kurguyu yansıtan yapımlar olduğunu çoğu kişi unutuyor. Hatta daha kötüsü izleyicilerin anlamlı bir kısmının kurguyu sağlıklı değerlendirecek bilişsel ve deneyimsel yaşta olmaması.

Örneğin pornodaki kurgu bir kenara alınıp gerçek dünyaya dönüldüğünde; film ekibinin, yönetmenin ve kadın oyuncunun uzun süreler, Viagra’dan sonra bile erkeğin sertleşmesini beklediğini ya da aynı sahneyi çekmek için alışılageldik pornodaki “her zaman hazır ve taş gibi” gözüken penisin sertleşmesi için yine uzun süreler bekleyebildiğini izleyiciler bilmiyor.

Seksi doğal sürecin dışında yansıtan bu yapımlar, sahneleri defalarca çekilip en başarılısı öne gelen tüketim ürünleri.

Yoksa erkek ya çok erken ya çok geç, bazen de hiç gelmeyebiliyor.

Biz makinalardan değil, gerçek insanlardan bahsediyoruz.

Gerçek birliktelikler de böyledir, sürprizler içerir.

 

Küçük not: Sürprizler sürpriz olmaktan çıktıysa stres yapmayın, sorun daha komplike hale gelmeden ilgili bir uzmandan yardım alın. Zaman geçtikçe hissedilen olumsuz duygular ve panik, kaçınma üzerinizde yuvalanmasın, kolayca çözülüversin.

Yazardan nacizane öneri; Sıkışmaya gerek yok, birbirimize zaman tanıdıkça her şey genişler 🙂

Bu yaz izleyebileceğiniz 3 belgesel

0

Bu yaz izleyebileceğiniz üç belgesel.1- Abstract: The art of design (Soyut düşünce: Tasarım Sanatı)

Bir netflix belgeseli. Her bölümünde bir başka yaratıcı kişiliği, ilham alma şekillerini, üretim süreçlerini, ve kendilerine özgü ifadelerini izliyoruz. Her sanatçının üretim süreci, ilham aldıkları ve motivasyonları, başarıları ve başarısızlıkları eşsiz. Eğer yaratım ve tasarıma kıyısından köşesinden ilginiz varsa bu belgeseli kaçırmayın.

Bölümlerdeki bazı sanatçılar:

Christopher Niemann, New Yorker dergisinin kapaklarını çizen bir illüstratör. Üretim sürecinde karşılaştığı zorlukları ve tek başına çalışmanın getirdiklerini anlatıyor.

Tinker Hatfield, Meşhur Nike ayakkabı tasarımcısı. Başarıları, başarısızlıkları ve ilham kaynaklarını anlatıyor.

Paula Scher, Grafik tasarımcı. Yaptığı işi ne kadar sevdiğini, nasıl başladığını ve üretim sürecini gösteriyor.

2- The Confession Tapes (İtiraf Kasetleri)

İnsanlar işlemedikleri suçları itiraf edebilir mi? Kendi hafızanıza, zihninize ve dayanıklılığınıza ne kadar güvenebilirsiniz? İtiraf kasetleri sorgu ve ikna teknikleri, manipülasyon ve psikolojik baskının insanlara neler söyletebileceğinin çarpıcı bir örneği. Her bölümde ayrı bir suç vakasını, kişilerin nasıl sorgulandıkları, neler söyledikleri ve sonucunda neler yaşadıklarını görüyoruz.

3- Wild Wild Country (Vahşi Kırlar)

Osho diye bilinen “guru’nun” tarikatını ve tarikat içinde olan olayları anlatan sürükleyici bir belgesel. Körü körüne bir lideri takip etme, tarikat dışına düşmanlık, stratejik hareketler ve masum gözüken bir tarikatın arka planını belgeselde görebilirsiniz. Bir zamanlar tarikatta aktif görev alan kişilerin kendi ağzından röportajlar, tarikat içi görüntüler ve gizli gerçekler bir hayli ilgi çekici. (Daha önce insanların tarikatlara katılma nedenlerine dair bir yazı yazmıştım. Linke tıklayabilirsiniz. https://gaiadergi.com/insanlar-tarikatlara-katilir/ )

8. Bodrum Türk Filmleri Haftası’na geri sayım başladı!

Her yıl Eylül ayında Bodrum ile Kos ve Rodos adalarındaki sinemaseverlerle bir araya gelen Bodrum Türk Filmleri Haftası, 8. kez sinemaseverlerle buluşmak için gün sayıyor. 8. Bodrum Türk Filmleri Haftası, 13-22 Eylül tarihleri arasında özel ve güçlü bir film seçkisiyle izleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor.

Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bu yıl da T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Sinema Genel Müdürlüğü destekleri ile Bodrum Sinema ve Kültür Derneği, Cinemarine Sinemaları ve Sinema Salonu Yatırımcıları Derneği (SİSAY) tarafından düzenlenen 8.Bodrum Türk Filmleri Haftası yine, Türk sinemasının yeni sezonunda vizyona merhaba diyecek filmlerini, sinema salonu işletmecileri ve sinema yazarlarına tanıtma şansı yakalayacak. 7 yıl boyunca düzenlenen etkinlik, sinema dünyasınafarklı bir boyut kazandırırken, sektörün değerli isimleri için de merakla beklenen bir buluşma haline geldi.

Fetsivalin bir diğer özelliği ise, her gün farklı bir filmin galasının gerçekleşiyor olması. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Yunanistan’ın Kos yani İstanköy Adası Türk filmlerini ve ekiplerini ağırlarken, bu yıl ilk kez Türk filmlerinin yönetmenleri ve oyuncuları Rodos Adası’nda ağırlanacak. Bu yıl da Türk Filmleri haftası kapsamında film gösterimleri, 50’ye yakın filmin tanıtımları ile yönetmen ve oyuncuların katılımıyla söyleşiler gerçekleşecek. Eylül ayında sinema sektörü, yine Bodrum’da bir araya gelip sezona muhteşem bir açılış yapmış olacak.

Bodrum Türk Filmleri Haftası kapsamında her yıl SİSAY’ın ev sahipliğinde düzenlenen ve sinema işletmecilerini, yapımcı ve yönetmenlerle bir araya getiren ‘CineBodrum’ ise, bu 13-16 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek. Film gösterimleri ise, 17-20 Eylül tarihleri arasında Bodrum ve Kos (İstanköy) Adası’nda, 20-22 Eylül tarihleri arasında Rodos Adası’nda gerçekleşecek.

(Re)union Tematik Rezidans Programı ilk defa İstanbul’da gerçekleşti

İlk (Re)union Tematik Rezidans Programı, (Re)union Lisbon ve Atelier Muse işbirliğiyle 21 Mayıs-2 Haziran 2018’de İstanbul’da gerçekleştirildi. Atelier Muse ve (Re)union Lisbon bu program ile yerel halk ile ve yerel halk için üretim ihtiyacı, görünür bir değişim, güncel sosyal, ekonomik ve politik meseleleri daha iyi anlama motivasyonu ve bunları belirtmek için sanatı bir araç olarak kullanma düşünceleri etrafında bir araya geldi.
Programda sanatçılar Joahn Volmar, Maurícia Neves, Sofia Marques Ferreira misafir ve Cansu Ergin, hem Türkiye hem de uluslararası düzeydeki bilgi ve deneyimi ile danışman sanatçı olarak yer aldı. Sanatçılar, iki hafta boyunca Salt Galata’da araştırma ve üretim süreçlerini sürdürdüler.
Beyoğlu’nun gözünden 21 yüzyılda kentlerin dönüşümünü araştırmak üzere bir araya gelen araştırmacılar Salt Galata, Karaköy, Boğazkesen Yokuşu, Çukurcuma, Cihangir, Taksim Meydanı (AKM, Gezi Parkı), İstiklal Caddesi, Sahaflar Çarşısı, Salt Beyoğlu gibi özgün ve birarada bulunan noktaları ziyaret ederek araştırmaya konu bölgeyi gözlemleme fırsatı buldu.
Joahn Volmar
soldan sağa: Cansu Ergin, Maurícia Neves, Joahn Volmar
Maurícia Neves, Cansu Ergin
Sanatçıların, kolektif bir şekilde odaklandığı konu, o günlerde yıkılmakta olan Atatürk Kültür Merkezi(AKM) oldu. AKM etrafındaki yerli halk ile röportajlar gerçekleştirerek topladıkları bilgileri, ortak bir çalışma alanı olarak Transdisciplinary Research- Beyoğlu isimli Facebook sayfasında paylaştılar. Sanatçı Mauricia Neves’in, Gezi Parkı eylemlerinin 5. yılına da denk gelen zamanlaması ile ilgisini çeken konu kendisini bu alanda araştırmasını derinleştirmesine yönlendirdi.

“Dönüşen kent hikayeleri- Peki şimdi?”

Program kapsamında, “Dönüşen kent hikayeleri- Peki şimdi?” buluşmasında ise, bu dönüşüm sürecini paylaşmak ve rezidans programının “21. Yüzyılda kentlerin dönüşümü” teması çerçevesindeki gelecek fikirleri tartışmak için sanatçılar yerel katılımcılar ile biraraya geldi. Programın bir diğer kolektif ürünü ise fikirler, duygular, sanatçıların ve katılımcıların ifadeleriyle yeniden çizilen bir İstanbul haritasıydı.
Bir bütün olarak program, iş yapma şekli olarak hem sanatçıların hem de organizasyonda yer alan herkesin kolektif çalışma sürecine gerek birey gerek ekip olarak dahil olmasına alan açma ve yöntemler bulması rolünü sahiplendi. Organizatörler, (Re)union Lisbon ve Atelier Muse, birlikte kaliteli üretim, iş yapma modellerini, kültür sanat alanındaki çalışmaları ile deneyimleyerek geliştirmeye ve paylaşmaya devam ediyor.

(Re)union Tematik Rezidans Programı İstanbul, Gaia Dergi medya, SALT Galata mekan, Calouste Gulbenkian Foundation, Camões, Instituto da Cooperação e da Língua, STEP Travel European Cultural Foundation (ECF) ve Compagnia di San Paolo ortak finansal sponsorluğunda gerçekleşti.

Sanatçılar

Cansu Ergin: Cansu Ergin bağımsız dansçı, öğretim üyesi ve koreograf. 2006’dan bu yana Türkiye ve Avrupa’da disiplinler arası alanda kendi koreografilerini ve iş birliklerini üretiyor. Çalışmalarını İzmir’de yoğunlaştıran Ergin, yerel ve uluslararası alanda sanatçılarla iş birliği yapabileceği disiplinler arası çalışmalar üretiyor. Sanatçı, eserleri ile toplum arasında insanların bir araya gelerek şehri paylaşıp geliştirebilecekleri güçlü bir köprü kurmayı amaçlıyor.

Maurícia Neves: Koreograf, dansçı Mauricia Neves, kendi dans, performans ve müziklerini üretirken, çalışmalarında kullandığı kostümleri ve ışıklandırmayı da düzenliyor. Üretirken asıl motivasyonu farklı ülkelerden farklı insanlarla,farklı geçmişlerle ve kültürlerle çalışmak. Politik ve sosyal sorunların farklı ülkelerin sanatçılarıyla kolektif bir şekilde tartışarak çözülebileceğini düşünüyor.

Joahn Volmar: Dansçı, sanatçı, koreograf Joahn Volmar, İspanyol Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra 2004 yılında kent ve çağdaş dans üzerine çalışmalar yapmaya başladı. O günden beri, İspanya, Almanya, Kanada ve İtalya’da farklı şirketlerle çalıştı. Joahn Volmar, gösteriler araştırmalar ve bedeni sanatsal alana kazandırmak için çalışmaya devam ediyor.

Sofia Marques Ferreira: Portekizli film yapımcısı, sanatçı ve yaratıcı yönetmen, kurduğu Solea Films’te bugünün sanatçıları, yapımcıları ve risk almayı seven insanlarıyla ilham verici hareketli resim parçaları için bir kuluçka makinesi olarak çalışıyor. Halihazırda, süreçteki projesi “Film Vücutları: Cinsiyet ve Geçiş” üzerine çalışıyor.

ODTÜ Mezunları Derneği yöneticilerinden tutuklamalar hakkında açıklama

0

ODTÜ Mezunları Derneği Yönetim Kurulu, 6 Temmuz 2018 tarihinde ODTÜ’de gerçekleştirilen diploma töreninde açtıkları pankart nedeniyle önce gözaltına alınan, dün gece saatlerinde sevk edildikleri nöbetçi mahkeme kararıyla tutuklanan 4 öğrenci ve içinde bulunduğumuz durum hakında bir açıklama yayımladı.

Açıklamanın tam metni:

Kamuoyu’na Saygıyla Duyurulur…

Ülkemizde uzunca bir süredir devam eden gerginlik, ötekileştirme ve tahammülsüzlük, yaşamın her alanını olduğu gibi, üniversitelerimizi de olumsuz etkiliyor.

Üniversitemiz ODTÜ’de, 6 Temmuz günü yapılan diploma töreninde açılan ve tamamen düşünce özgürlüğü sınırları içinde değerlendirilmesi gereken bir pankarta yapılan ve orantısız güç kullanımı içeren müdahale, ODTÜ’nün geleneksel değerlerine olduğu kadar, düşünce özgürlüğünün kaleleri olan tüm üniversitelerde, eleştiriye gösterilmesi gereken asgari hoşgörü anlayışına da ciddi darbe olmuştur.

Bu törende açılan bir diğer pankart nedeniyle ise, 4 yeni mezun öğrencimiz “Cumhurbaşkanı’na hakaret” iddiası ile tutuklanmıştır. Çağdaş ülkelerde, yöneticilerin, kendilerine yönelik eleştirileri çok daha hoşgörülü biçimde karşılamaları olağanken, ülkemizde temel siyaset anlayışına dönüşen “ötekileştirmeyi” ve yeni mezun gençlerimizin bu çağdaş anlayıştan uzak biçimde muamele görmelerini kabul etmiyoruz.

Hukukun üstünlüğünün ayaklar altına alındığı, kuvvetler ayrımının yok edildiği ve birçok alanda evrensel kriterlerin göz ardı edildiği ülkemizde, hukukun evrensel değerler doğrultusunda işlemesini bekliyor ve sadece bir pankart açtı diye yaşamının baharındaki dört gencin tutuklanmasını da şiddetle reddediyoruz.

İnsanlık, doğa ve toplum yararına düşünce ve bilgi üretmeyi ilke edinmiş olan üniversiteler, bilimsel bilgiyi ancak sorgulayıcı, eleştirel ve özgür bir tartışma ortamında yeşertebilirler. Bu nedenle de üniversitelerin her türlü siyasi yönlendirmeden uzak ve ifade özgürlüğünün baskılanmadığı yerler olması gerekir.

ODTÜ üzerinden yürütülen nefret kampanyalarını ve Türkiye’nin her döneminde öncü bir rol oynamış bir üniversitenin hedef gösterilmesini kınıyor; ODTÜ’yü, öğrencilerimizi, mezunlarımızı, bilimi ve özgürlükleri her koşulda savunacağımızı bildiriyoruz.

ODTÜ Mezunları Derneği
Yönetim Kurulu

“Onur” Filmi Ekibi: Türkiye’yi Kınıyoruz!

0

The Guardian’ın haberine göre, Ankara’da Onur Haftası dolayısıyla Komünist LGBT’lerin gerçekleştirilmesini planladığı Onur filminin Valilik kararı ile yasaklanması ve İstanbul Onur Yürüyüşü’nün yasaklanması üzerine film ekibi bir açıklama yayınladı.

Yayınlanan açıklamada film ekibinin Türkiye’de gerçekleşen Onur Yürüyüşü’nün yasaklanması ve polis şiddetine karşı rahatsızlığını dile getiren açıklama şu şekilde devam ediyor:

“Ankara Valiliği ve yetkililerinin Onur filmini yasakladıklarını bildirmeleri, politik otoriteciliğin sanatsal ifadeyi düşman olarak gördüğünün korkunç bir hatırlatmasıdır.”

“Onur Yürüyüşü son üç yıldır resmen yasaklanıyor. Yaklaşık 40 eylemci ise polis şiddetine maruz kaldı. 28 Haziran’da gerçekleştirilmesi planlanan Ankara’daki Onur filmi gösterimi ise Ankara Valiliği tarafından “nefrete sürükleyebileceği” gerekçesi ile yasaklanıyor. Bu noktada, yasaklamalara meydan okuyan Türkiye’deki LGBTİ+ kişilere dayanışma ve destek mesajlarımızı gönderiyoruz.”

“Ankara Valiliği’nin yasak kararını kınıyoruz. Türkiye’deki yetkililerin baskıcı tutumlarını kınamaları için Londra’daki Türkiye Büyükelçisi Abdurrahman Bilgiç ve Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Boris Johnson’a çağrıda bulunuyoruz.”

Yayınlanan açıklamanın imzacıları arasında film yönetmeni Matthew Warchus ve yazarı Stephen Beresford’da bulunmakta.

Hala izlemeyenler için: Onur!

Stephen Beresford’un yazıp Matthew Warchus’un yönettiği Pride (2014), gerçek bir olaydan uyarlanmış. 1980’lerin başında İngiltere’de geçen hikâye, Demir Leydi lakaplı Margaret Thatcher’ın muhafazakâr hükümetinin hedef aldığı iki farklı grubun, yapılan haksızlığa karşı birleşmelerini konu alıyor. Hükümetin uyguladığı kapitalist politikalar sonucu madenlerin özelleştirilmesi, büyük grevlere sebebiyet verir. Diğer taraftan her daim haksızlığa uğrayan ve Thatcher hükümeti döneminde üzerindeki baskıyı daha da hisseden bir grup eşcinsel, aynı yollardan geçtiklerini düşündükleri için madencilere destek olmaya karar verir. Ulaştıkları madenci dayanışma grupları onlara cevap vermese de Galler’de bulunan küçük bir köydeki madenciler yardımlarını kabul eder. Böylece birbirini tanımak için adım atan iki grup, uğradıkları ayrımcılığa karşı birlikte savaşacaktır…
Artun Bötke