Helen Cumhuriyetinin (Yunanistan) en büyük adası Girit’e bağlı olan bu küçük ada, Spinalonga, çok az insanın bildiği hüzünlü bir geçmişe sahip. 1715’e kadar Venedik yani Latin kültürüne ait olan Spinalonga adası 1715 tarihi itibarıyla Osmanlı eline geçmiştir. Tam 25 yıl süren Girit adası kuşatması ile Girit adasına hakim olan Türkler adanın tümüne hemen hakim olamamıştır. En son ulaştığı bölgelerden biri olan Spinalonga adanın kuzeydoğunda bulunmaktadır.
Adanın ismi İtalyanca “Spina” (Diken) “Longa” (Uzun) kelimelerinin birleşmesinden gelmiştir. Yunanca resmi ismi Kalydon (Καλυδών) olarak kayıtlarda geçmektedir. Spinalonga adındaki yarımadadan bir kanal açılarak koparılmış ve ada haline getirilmiş bir karaparçasıdır. Çünkü ada çok güçlü bir kale ile donatılmış ve Antik Olos kentinin de bulunduğu Mirabello körfezinin girişinde konuşlanmıştır.
Stratejik önemi yüzünden bölgenin en önemli yerleşim alanı olmuştur. Türk hakimiyetinden sonra ada Türklerin yerleşimine açılmış Girit 1898 yılında Yunanistan’a geçmesine rağmen son Türk aile 1903 yılında adayı terk etmiştir. 1903 yılında ada sakinleri gidince adada Lepra hastalarının bulunduğu bir hastane açılmış ve hastalar burada tedavi edilmiştir. Bu tedavi yöntemi biraz hastaların tecrit edilmesi halinde kendini göstermekteydi. Ada bu insanlar için ayrı bir dünya olmuştu. Kendi tiyatroları, kendi düzenleri olan gezegen içinde küçük bir gezegen gibi…
Spinalonga sanki ölümden önce ölümü yaşayan Lepra hastalarının dünyası olmuştu. Lepra hastaları hastalık teşhisi konduktan sonra hemen tecrit ediliyor ve sevdiklerini ve ailelerini terk edip bu adada yaşamaya mecbur bırakılıyordu. Hastalık bulaşıcı ve ölümcül olduğu için yakalanan kişi geçmişine bir set çekip gelecek hayatını yeni hayat arkadaşları ile birlikte yaşıyordu. Bu dünya kendi kurdukları bir dünyaydı. Hastalığın bulaştığı insanların vatandaşlık hakları ellerinden alınıyor ve malları, mülkleri tanıdıklarının üstüne geçiyordu. Çünkü hastalığın çaresi yoktu. Antibiyotiklerin güçlenmesi ile hastalığı yakalanmış insanlar tedavi edilmeye başladı. Yetersiz beslenme ve sıhhi olmayan yaşam koşulları hastalığın en sevdiği şeydi. Yaşam şartlarının düzelmesi ve düzenli ilaç tedavi hastalığın Yunanistan’dan silinmesine yol açtı. Spinalonga artık ihtiyaç olmadığı için 1957 yılında kapatıldı. Bu tarihten sonra yerleşime hiç açılmadı.
Artık adaya günde 1500-2000 kişi teknelerle gelip geçmişin izlerini izleyip geri dönüyorlar. Ada içinde yüzyıllardır yaşamış insanların anılarıyla günümüzde yapayalnız duruyor.
Son zamanlarda dünyada ve Türkiye’de vegan sporcuları, başarılarını daha sık duymaya başladık. Vegan beslenme hakkındaki mitlere karşı iyi bir cevap verdikleri için bu sporcuların haberlerini paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyorum.
En son Wimbedon’u 4. kez kazanan Vegan Tenis Sporcusu Novak Djokovic ile bir profesyonel sporcunun vegan beslenerek sportif performansın nasıl yerinde olabileceğini bir kez daha görmüş olduk. Djokoviç, başarısını veganizme, yogaya, meditasyona bağlıyor.
Türkiye’de de ekstrem,ekstrem olmayan spor yapan veganlar var. Örneğin; Bisiklet Sporcusu Berk Okyay, 29 Temmuz’da başlayacak zorlu bisiklet yarışı Transcontinental’de yarışacak.
Peki, Transcontinental (TRC) nasıl bir yarış?
Avrupa’nın Batı’dan Doğu’ya geçildiği, günlerce süren 4000 kilometreyi dere tepe, Alpler, soğuk sıcak demeden geçilen gerçek bir dayanıklılık sınavı. Hayat gibi işte!
Geçen yıl Avustralya’da bu yarış benzeri bir yarışın şampiyonu da yine vegan bir bisiklet sporcusu olan Abdullah Zeinab’mış.
Berk, bu yarışı bu yıl 3. kez yarışacak. Geçen hafta Açık Radyo’da her çarşamba 14.00’da hazırlayıp sunduğum Vegan Sağlık Programı’na konuğum oldu. Yarışa nasıl hazırlandığını, beslenmesini nasıl düzenlediğini konuştuk.
Kısa kısa Berk Okyay hakkında merak edilenler:
2 yıldır vegan besleniyor.
Ekstrem bir sporcu olarak besin takviyeleri kullanmıyor.
Bu yaz izleyin diye sizin için seçtiğimiz bir dizi, bir film ve bir program:
Queer Eye
5 eşcinsel adam her bölüm bir kişiyi ve evini baştan yaratıyor. Bir yandan kişinin ve evinin değişimini bir yandan da duygusal ve eğlenceli diyalogları izliyoruz. Azınlık olmakla beraber gelen sorunlar, dışlanma, kendini kabullenmede zorlanma, kilisenin baskısı, ırkçılık, homofobi gibi birçok konuya değiniliyor. Pratik yemek tarifleri, bakım ve moda önerileri, kişilerin özgüven ve ilişki problemlerine yardımcı olan tavsiyeler veriliyor. Programı yalnızca “baştan yaratma” olarak nitelemek adil olmaz. Çok daha fazlası sizi bekliyor.
İçinizi ısıtan, eğlenceli, duygusal ve seyretmesi zevkli bir şeyler arayışındaysanız, queer eye güzel bir seçenek. Netflix bu programı “Mendilleri hazırlayın. Yepyeni muhteşem beşli; moda ipuçlarıyla, duygu dolu baştan yaratmalarla ve tüm duyguları su yüzüne çıkaran samimi açıklamalarla geri dönüyor.” şeklinde tanıtıyor.
Easy
İlişkiler ve ilişkideki sorunları üzerine sürükleyici bir dizi. Her bölümde bir başka çift ve bir başka problemi görüyoruz. Çiftlerin cinsel yönelimleri, yaşları, kişilikleri, ve problemleri birbirinden bir hayli farklı. Hem absürd, hem gerçek, hem komik, hem dramatik çiftleri izlemek gerçekten eğlenceli. Etkileyici tartışmalar ve diyaloglar, düşündürücü sahneler var.
Netflix bu diziyi “Şikago’da yaşayan insanların günümüz aşk, cinsellik, teknoloji ve kültür labirentinde kayboluşları” olarak tanıtıyor. Hem dolu dolu hem eğlenceli bir dizi arayanlar için Easy iyi bir seçim olabilir.
Dude
Gençlik lise drama ve komedi filmlerini sevenler, küçük klişelerden, parti kültürü ve uyuşturuculardan rahatsız olmayanlar, arkadaşlık dinamiklerini ilginç bulanlar ve çerez niyetine kolay bir film izlemek isteyenler için Dude iyi bir seçim olabilir. Netflix bu filmi “Dört yakın arkadaş, lisenin son iki haftasında kayıplarla ve hayatlarındaki büyük değişimlerle yüzleşiyor ve bol bol ot içiyorlar.” açıklamasıyla tanıtıyor.
Dude; lise arkadaşlık ilişkilerindeki problemleri, birbirinden kopmak istememek ve bireyselleşme arasındaki ince çizgiyi, parti kültürünü, cinselliği, tacizi ve kayıpları akıcı ve komediyle harmanlanmış bir şekilde işlemiş. Bir yaz gecesi dondurmanızı yerken izleyebilirsiniz.
Tüm bedenim gerçek anlamda hüzünle kaplıydı. Depresyona girdiğimi düşündüm. Ama sonra ‘bipolar’ terimini duymak her şeyi kökten değiştirdi.
Bunu sakladım. Çok uzun zaman boyunca da saklamaya çalıştım. Ama artık saklamıyorum.
Akıl Sağlığı Farkındalık Ayı\NBipolarla Yaşamak
Uzun süren ağır bir depresyon sürecinden sonra ilk olarak 2006 yılında tanı konuldu. Elimden gelen her şeyi yaptım, durumumu konuşmak için doktora gittim. Duyduklarım ciddi ve korkutucu geldi. Gerçekten korkutucuydu. İnsanların bunu bilmesini istemedim, bipolar hakkında hiçbir şey bilmiyordum.
Depresyonda olduğumda yataktan çıkamıyordum, duş alamıyordum, dişlerimi fırçalayamıyordum, çocuklarımı kucaklayamıyordum, durmadan ağlıyordum, kendimi değersiz hissediyordum, yarınımı göremiyordum.
Manik dönemdeykense tam tersi, uyuyamıyordum, sürekli hareket ediyordum, hep konuşuyordum. Herkesten daha iyi olduğuma inanıyordum. Yani manik dönemi saklayabilmenin yolu yok, ama mani sadece uç bir durum olarak görülüyor. Ya da bana göre çok mutlu olma durumu. Manik durumun tehlikesinin farkına varılmıyor.
Genelde insanlar benim kim olduğumu, durumumu öğrenmeden önce de bilirler.
Bipoların benim bir parçam olduğunun farkına varmaları biraz zamanlarını alıyor. Ben kimsem oyum. Korkmaları gereken bir şey yok, değiştirmeleri gereken bir şey yok. Bu sadece beni olduğum gibi kabul etmeleriyle ilgili.
Ve yanlış bir algıya kapılmayın, bu bir hastalık tıpkı depresyon gibi, tıpkı şizofreni ya da ADHD gibi. Tıpkı diyabet gibi bir hastalık, kırık bir bacak ya da kalp yetmezliği gibi.
Siz farkında olun ya da olmayın size şunu garanti edebilirim ki tanıdığınız birinin bir akıl hastalığı vardır. Bu ülkede her 6 kişiden 1’i akıl hastalığı yaşamaktadır ya da yaşamıştır. Onlara, depresyonun umutsuzluğuyla baş edebilirsin denilmez. Onlara, sesler duymanın korkusuyla yaşayabilirsin denilmez. Onlara, etraftaki insanların yanlarında oldukları hissi verilmez. Sadece hasta oldukları için korktukları, yargılandıkları, aşağılandıkları,
ayıplandıkları ya da dezavantajlı konumda olup olmadıkları sorulmaz. Ama akıl hastalıklarına sahip insanlara her gün tam da bu olur. İşte bu yüzden çoğu durumlarını saklamayı seçerler. Kendim ve diğerleri için bir adım atmak istiyorum. Akıl hastalıklarından muzdarip insanlar için, özellikle sessizlikte savaşan o genç insanlar için.
Bilmelerini istiyorum ki yalnız değiller. Mahcup hissetmemeliler. Utanılacak bir şey yapmıyorlar. Sayısız tedavi türü umut vadediyor. Hasta birine ulaşın. Hastalık hakkında öğrenmeye zamanınızı ayırın. İhtiyacı olan tedaviyi bulmada birine yardım edin. Ama hepsinden öte, korkmayın, yok saymayın, yüz çevirmeyin.
Depresyonda olduğumda birinin beni yemeğe davet etmesi şöyle bir fark yaratırdı. Günümü evde umutsuzluk içinde yatarak mı geçirecektim yoksa dışarıda umutlu bir şekilde mi geçirecektim?
Bu ay Akıl Sağlığı Farkındalık Ayı olabilir, ama insanlar tüm yıl boyunca acı çekiyorlar. Yani takvim diğer aya geçtiğinde de konuşmaya devam edelim.
Acı çekenler artık karanlıktan çıkabilsin.
Toplum anlasın ve önemsesin.
Karanlık kalksın ve umut kazansın.
“Çocukluktan itibaren yalanın kötü olduğunu öğreniriz, sizi kötü biri yaptığını. Ama size söylenen ilk yalan budur.’’ Netflix’in ilk İspanyol yapımı orijinal dizisi olan Las Chicas del Cable (Cable Girls) işte tam olarak bu cümleye odaklanıyor. Yıl 1928, Madrid, baş karakterimiz Alba ya da şartlar yüzünden ismini değiştirmek zorunda kalan Lidia (Blanca Suárez ), yaşamını yalanlarla devam ettirmek zorunda olan bir kadın. İspanya’nın yaşamak açısından hiç de kolay olmayan dönemleri, özellikle de bir kadınsan. Çünkü insanlar tarafından bir süs eşyası, anne ya da ev kadını dışında bir vasfın yok ve erkek dayatmaları altında, toplumun şovenist normlarıyla yaşamını devam ettirmek zorundasın. Özgürlüğün kadınlar için imkansız bir hayal olduğu bir dönemde Lidia ve arkadaşının “özgür kadınlar” hayaliyle başlayan dizi, olan olaylar sonucu Lidia’yı çıkamadığı bir döngüye götürür. Hırsızlık gibi olaylarla sabıkalı olan Lidia, hapse atılmamak uğruna bir polisle, onun için para çalmak adına anlaşır ve bu onu hiç beklemediği telekomünikasyon şirketine götürür. İşte dizi, burada olanlarla Lidia’nın üç kadınla tanışıp arkadaşlık, aşk, sırlar, sevgi, yalanlar, entrikalarla dolu olan hayatını bize izlettiriyor.
1928 yılında Madrid’de operatör kızı olmak, sadece güzel bir işi ifade etmiyor kadınlar için, hepsi babalarının, kocalarının ya da başka erkeklerin dayatmalarından çıkıp bağımsız kadın olma umuduyla başlıyorlar bu işe. Lidia, kıvrak zekasıyla, hiç de adil olmayan yollarla işi alıp, şirketi soymaya çalışırken beklenmedik bir anda geçmişi onu yakalıyor. Zor bir hayatı olan Lidia, daha on altı yaşında sevgilisi Francisco’yla (Yon González) Madrid’e kaçmıştır, fakat beklenmedik olaylar onları ayırıp on yıl sonra aynı şirkette bir araya getirince Lidia kendini duygusal bir savaş içerisinde bulur. Bu süre boyunca Lidia, Madrid’de yalnız kalıp, kendi kendini eğiten ve yaşamın zorluklarıyla boğuşan, acı çeken, mücadeleci bir kadın olmuştur, ama Francisco’ya hayat bu kadar da acımasız davranmamıştır. İçedönük, romantik ve güvenilir bir kişiliğe sahip Francisco, telekomünikasyon şirketinin patronunun kızıyla evlenip, kendini kanıtlayarak başarılı olmuştur, kendisi bize dizi boyunca Lidia’yı nasıl unutamadığını ve fedakarlıklarıyla onun için her şeyi yapabildiğini gösteriyor.
”Onlara göre gönlümüz bize yön gösteren bir pusuladır. Ama bu bir yalandır. Gönlünüzü dinlemek çılgınlıklar yapmanıza sebep olabilir.” diyerek Lidia’nın kendini kaptırdığı, şirketin sahibinin tek oğlu olan Carlos (Martiño Rivas). Kendisi ilk gördüğü andan itibaren Lidia’nın farklılığından ve zekasından etkilenir. Hayatı çok da ciddi almayan, eğlenceli ,çocuk ruhlu ve tartışmasız aralarındaki en iyi niyetli kişi olan Carlos uzun zamandır Lidia’ya hissetmediği duyguları tattırır ve onu kendine karşı bu kadar acımasız ve dokunduğu her şeyi mahvettiğini düşünen biriyken, iyi biri olduğuna inandırır. Birde hayalleri vardır, telekomünikasyon devrimini yapacak, çığır açacak buluş, devir makinesini babasına sunacağı günü bekliyordur.
Şirkete gelir gelmez Lidia’nın gerçek arkadaşlık, kadın dayanışması gibi kavramları tattığı operatör kızları olan arkadaşları, Carlota (Ana Fernández), Marga (Nadia de Santiago) ve Ángeles (Maggie Civantos) tıpkı diğer kadınlar gibi özgürlükleri için savaşmaktadır. Marga, küçük bir kasabadan gelen çekingen bir kızdır, şehre ve şirkete alışmaya çalışır, Ángeles ise şirkette en eski ve en deneyimli olandır fakat kocası tarafından birçok baskı, aldatma ve şiddete maruz kalıyordur. ‘’Kim ne derse desin geçmiş daha iyi değildir. Ama sana verdiği zararı affedersen geçmişin, bugünün olur ve seni yeniden ele geçirip kaçmana engel olur.’’ Ángeles ’te geçmişinden, yani kocasından kaçmanın bir yolunu aramaya başlar.
Dizide gerçek anlamda İspanya’nın cinsel devrimine şahit olmamızı sağlayan, zengin bir ailenin kızı Carlota karakteri ise bağımsız bir kadın olabilmek için, ailesini ve evini kaybetmeyi göze alabilecek kadar cesur biri. İdealist, toplumun kurallarına kafa tutan, dürüst bir kadın. Sevgilisi Miguel (Borja Luna), şirketin mühendisi ve Carlos’un devir makinesi hayalinin ortağı, dönemin ataerkil zihniyetli erkeklerinin tersine, yeni tarz ilişkilere uyum sağlayabilen modern, bilinçli bir erkektir. Carlota, şirketin amiri Sara’yla tanışarak kendinin hiç bilmediği, duygusal ve cinsel yönelimlerini farkeder. Dönemin kadın hareketlerini de görmemizi sağlayan ikili, feminist çalışmalarda rol oynarlar. Sara (Ana Polvorosa ) ise kendini kadın bedenine hapsolmuş biri gibi hisseden ve bunun bir hastalık olduğuna inanan biriyken, hep birlikte cinsel özgürlüğü keşfedip, kurban olmamayı seçerek, savaşıp örgütlenmeye karar verirler.
Dizi, dönem müziklerini kullanıp klişe bir dizi olmaktansa, günümüz ve ağırlıklı olarak İngilizce müzikleriyle harika bir şov yapıyor. Dönem kıyafetlerinin ve mekanlarının kaliteliliği, kendine has diyalog ve karakterleriyle, her açıdan devrimi görmemizi sağlıyor. Önemsediği konularla sade bir drama olmaktan çıkıyor, hem iletişim alanında bugünlere kolay gelinmediğine, hem de feminist ve LGBTİ+ özgürlük alanında bügünde devam eden ayrımcılıklara ve yeniliklere, 1920’lerin İspanya’sının siyasal geçmişine de ara ara ışık tutuyor. Netflix 3.sezonun 7 Eylül’de yayınlayacağını açıkladı. Lidia’nın da dediği gibi ”Sonunda,zengin ya da fakir, hepimiz aynı şeyi istiyoruz: Özgür olmak.” Las Chicas Del Cable’nin de bize gösterdiği şey bu. Sizde bu devrimlere şahit olmak istiyorsanız, diziyi izleyip, özellikle de eşsiz müziklerinin olduğu listelere göz atmalısınız.
Geçtiğimiz yıl ilk kez düzenlenen Bodrum Caz Festivali, büyük ilgiyle karşılanmış ve çok sevilmişti. Festivalin ikincisi bu yıl, 1-8 Eylül 2018 tarihleri arasında Bodrum Yarımadasının çeşitli noktalarında gerçekleşecek. 2. Bodrum Caz Festivali, bu yıl “Pop & Caz” temasıyla sahnede olacak. Yerli ve yabancı sanatçıların katılımıyla renklenecek olan Bodrum Caz Festivali’nde konserler, atölye çalışmaları, söyleşiler ve sergilerden oluşan zengin bir program da yer alacak.
Caz Derneği ve Bodrum Belediyesi başta olmak üzere birçok kurumun destek verdiği festivalin küratörlüğünü Özlem Oktar Varoğlu yapıyor. Varoğlu, festivalin Pop-Caz festivali olmayacağını ve onun başka bir tür olduğunun altını çiziyor. Varoğlu, festivali şu şekilde özetliyor: “Bu sene temamız Pop ve Caz. Pop ve caz türlerinin ilişkisini irdeleyen, iki türün birbirini nasıl geliştirebileceğini keşfedeceğimiz bir festival hayal ediyorum. Benim gözlemlediğim kadarıyla caz, ülkemizde son 25 yılda dinleyiciyle buluşmaya başladı. Caz müzisyenlerimize yeni yeni sadece caz çalarak geçinebilecekleri kadar sahne imkanı oluşmaya ve sayısı bir elin parmaklarını ancak bulan caz festivalleri düzenlenmeye başlandı. Caz kültürünün yeni olgunlaştığı bu dönemde popüler kültürden destek almanın, çoğalan cazcı sayımızı geçindirecek caz mekanları altyapısını oluşturmaya destek vereceğine inanıyorum. Pop sanatçıları için ise, her zaman en iyi arkadaşları olan caz müzisyenleri ile dayanışmak ve günümüzün ultra hafif pop müziğinden kendilerini bir nebze ayrıştırmak için iyi bir fırsat olacağı kanısındayım. Ve bu büyük buluşmanın Bodrum gibi doğası gereği herkese hitap eden bir yerde gerçekleşecek olması bence hikayeyi tamamlıyor.”
Festival etkinlikleri, Bodrum’un daha iyi tanıtılması, tarihi ve arkeolojik özellikleriyle de ön plana çıkartılması amacıyla Mauseloum, Osmanlı Tersanesi gibi mekanlar yanısıra Bodrum turizmine de katkı sağlayacak özel mekanlarda gerçekleşecek.
2. Bodrum Caz Festivali hakkında gelişmeleri, festivalin web adresinden takip edebilirsiniz.
Oyuncaklar hayatlarımızda temel bir rol oynar. Onlar gerçekliğimizi inşa ettiğimiz yapı taşları, sınırsız hayal gücünün kilidini açan araçlardır. Doğumdan yetişkinlik hayatına, oyuncaklar her zaman etrafımızdadır, karşınıza çıkan milyoncuda en son bulduğunuzdan tutun onun için kemerleri sıktığınız ultra detaylı aksiyon figürüne kadar. Bizi Şekillendiren Oyuncaklar, Barbie’den Yıldız Savaşları’na, G.I. Joe’ya kadar geride bıraktığımız yüzyılın bazı en sevilen oyuncaklarının yaratılışını anan bir Netflix belgeseli. Bu oyuncak yaratıcılarının ve arkalarındaki şirketlerin başarılarını, sıkıntılarını ve eğlendirici maceralarını takip eden Bizi Şekillendiren Oyuncaklar’ın, en sevdiğiniz çocukluk oyuncaklarınıza yeni anlayışlar ve ıvır zıvır bilgiler sağlayacağı kesin.
Programın iki sezonunda her biri özel bir oyuncağa adanmış sekiz bölüm var: Yıldız Savaşları, Barbie, He-Man, G.I. Joe birinci sezonda ve Uzay Yolu, Transformers, Lego ve Hello Kitty ikinci sezonda. Oyuncak tarihindeki bazı alışılmadık anların tarihî yeniden sahnelenmesiyle Bizi Şekillendiren Oyuncaklar başlangıçtan itibaren hikayeye girmenizi garanti ediyor. Bu ünlü oyuncak serilerinin arkasındaki hikaye büyüleyici, sizi çok sayıda çocuğun kalbini çalan bu oyuncakların büyüsünün içine çekiyor. Bu oyuncaklar için duyulan coşku bağımlılık yaratıcı. He Man ve Kainatın Ustaları’nı daha önce hiç izlememiş olsam da oyuncakların yapılışını detaylandıran bölümden o kadar etkilendim ki kendimi birkaç gün sonra kendime Grizzlor figürü alırken buldum. Bu oyuncaklarda, yetişkin koleksiyoncuların onları bugüne kadar ellerinde tutmalarını sağlayan bir güç var.
Bu dizi hakkında en sevdiğim şeylerden biri, oyuncakların içinde yaratıldıkları kültürleri ne kadar yansıttıklarını ve toplumdaki süregelen etkileri sayesinde geleceği nasıl şekillendirdiklerini görmek. Bir oyuncağın başarılı olması için pazarlandığı çocukların içindeki temel bir tutkuya hitap etmesi ve önceki diğer oyuncaklardan farklı bir şey sunması gereklidir. Barbie, türünün ilkiydi, küçük kızların o günlerde oynamak zorunda oldukları oyuncak bebeklerden ziyade yetişkin bir kadındı. Kızların kendilerini ev işi ve çocuk yetiştirmekten başka bir şey yaparken değil, başarılı bir kariyer ve kendi maceralarının sahibi olarak hayal etmelerini sağladı. He-Man’in yaratıcıları erkek çocuklarının güç ve hareket arzularını fark etti ve onlara He-Man’in Atılgan’ı, koskocaman yeşil kaplanını, savaşa doğru sürerken “Güç bende!” diye bağırdığı gibi bağırarak kendilerini yansıtacakları destansı bir kahraman verdi. Hello Kitty bir İngiliz kızıydı (bir kedi ya da Japon değil!), ki onun yüksek sınıf geçmişi, yaratıldığı 70’li yıllarda Japon kızlarının özendiği yaşam tarzının harika bir örneğiydi.
Bizi Şekillendiren Oyuncaklar bir şeyi oldukça netleştiriyor: bir sonraki çok sevilen oyuncağı yapmak hiçbir zaman kolay değildir. Lego, Transformers ve G.I. Joe’nun yaratıcılarının ürünleriyle ortaya çıktıklarında oyuncak pazarında nelerin eksik olduğu hakkında büyük sezgilerinin olmasına karşın, bu oyuncak serilerine bela olan bir o kadar yanlış hesaplamalar, aptalca kararlar ve salt kötü şans vardı. Lego, dünyanın en büyük oyuncak şirketi, kapılarını defalarca neredeyse kapatıyordu. He-Man’in satışları yılda 400 milyondan 7 milyona, serinin ölümünde etkili olan düşüşü gördü. Çıkarılacak ders? Asla şöhretine güvenme. Oyuncak pazarı sürekli değişiyor ve oyuncaklar zamanı yakalamak zorunda. Tabi ki söylemesi yapmaktan daha kolay.
Bu, kesinlikle yetişkinler için bir dizi. Oyuncaklarla ilgili animasyonların her çocuğun yüzüne bir gülümseme kondurabilmesine karşın, aynı zamanda bu dizinin çeşitli insanların oturduğu ve uzun uzun teke tek röportajlarda konuştuğu bölümleri de var. Bu, kesinlikle dizinin çekirdeği: oyuncak tasarımcılarından kişisel açıklamalar, CEO’lar, ve bu oyuncaklar ilk çıktığında kendileri çocuk olan yetişkin koleksiyoncular. Bizi Şekillendiren Oyuncaklar’ı izlemesinin keyifli olacağı garanti. Günlük hayatınızda oyuncaklarla içli dışlı olmasanız bile en sevdiğiniz oyuncak bebeğinizin, aksiyon figürünüzün ya da oyun setinizin arkasındaki hikayeyi öğrenmenin size tüm gücüyle nostaljik hisler getireceği kesin. Gidin ve bir şans verin-belki de çocukluğunuzun oyuncaklarının hayatınızı nasıl özel bir şekilde şekillendirdiğini öğreneceksiniz.
İlk dilini unutmak mümkün, bir yetişkin olarak bile. Ama bu nasıl ve neden olur, karmaşık ve anlaşılması zor.
Londra’da mutfağımda erkek kardeşimden gelen bir mesajı anlamaya çalışarak oturuyorum. O anavatanımız Almanya’da yaşıyor. Birbirimizle ilginç kelimeler açısından zengin bir dil olan Almanca konuşuruz, ama bunu daha önce duymamıştım: fremdschämen. ‘Yabancı-utanmış’?
Bunun ne demek olduğunu ona soramayacak kadar gururluyum. Biliyorum ki eninde sonunda anlayacağım. Yine de, yıllarca yurtdışında yaşadıktan sonra anadilimin bazen yabancı hissettirdiğini fark etmek biraz acı verici.
Uzun süredir göçmen olanlar biraz paslı bir anadil konuşuyor olmanın nasıl olduğunu bilirler. Süreç belli görünüyor: ne kadar uzun süre uzaktaysan dilin o kadar acı çekiyor. Ama bu o kadar basit değil.
Aslında, kendi dilimizi neden, ne zaman ve nasıl kaybettiğimizin bilimi karmaşık ve çoğu zaman anlaşılması zor. Ne kadar uzak kaldığının bir öneminin olmadığı ortaya çıkıyor. Yurtdışında diğer anadil konuşurlarıyla sosyalleşmek kendi dil becerilerini kötüleştirebilir. Ve travma gibi duygusal faktörler içinden en büyük faktör olabilir.
Sadece uzun süredir göçmen olanlar değil aynı zamanda ikinci bir dili olanlar da bir dereceye kadar etkileniyor.
“Başka bir dil öğrenmeye başladığınız an, iki sistem birbiriyle savaşmaya başlıyor,” diyor Essex Üniversitesi’nden dilbilimci Monika Schmid.
Schmid ana dilimizi bize neyin kaybettirdiğini arayan, gelişen bir araştırma dalı olan “dil yıpranması”nın lider bir araştırmacısı. Beyinleri daha esnek ve uyarlanabilir olduğu için çocuklarda bu olayı açıklamak biraz daha kolay. Yaklaşık 12 yaşına kadar bir kişinin dil becerileri değişime nispeten yatkındır. Uluslararası evlatlık çocuklarda yapılan araştırmalarda dokuz yaşındakilerin bile doğdukları ülkeden uzaklaştırıldıklarında ana dillerini tamamen unutabildikleri gözlemlendi.
Eğer travmatik olaylar geçirdiyseler yaşlıların ana dillerini kaybetme olasılığı daha yüksektir.
Ama yetişkinlerde, ilk dilin olağanüstü koşullar hariç tamamen ortadan kalkması olası değildir.
Örneğin, Schmid, Birleşik Krallık ve Birleşik Devletler’deki yaşlı Alman-Yahudi savaş mültecilerinin Almancasını inceledi. Dil becerilerini etkileyen ana faktör ne kadar süredir yurt dışında oldukları ya da orayı terk ettiklerinde kaç yaşında oldukları değildi. Nazi zulmünün kurbanları olarak ne kadar travma tecrübe ettikleriydi. Almanya’yı rejimin ilk zamanlarında, en kötü vahşetlerden önce, terk edenler-yurt dışında en uzun süre kalanlar olmalarına rağmen- daha iyi Almanca konuşma eğilimindeydiler. Daha sonra, Reichskristallnacht diye bilinen 1938 katliamının ardından, ayrılanlar Almancayı zorlukla ya da hiç konuşmama eğilimindeydiler.
Schmid, “Bu travmanın bir sonucu olduğu açıkça görüldü,” diyor. Almanca, çocukluğun, evin ve ailenin dili olmasına rağmen acı dolu hatıraların da diliydi. En çok sarsıntıya uğramış göçmenler dili bastırmışlardı. İçlerinden birinin dediği gibi: “Almanya bana ihanet etmiş gibi hissediyorum. Amerika benim ülkem, İngilizce dilim.”
Konuşma anahtarı
Bu denli çarpıcı kayıp, bir istisnadır. Çoğu göçmende, anadil yeni dille iyi kötü bir arada var olur. İlk dilin ne kadar iyi korunduğu doğuştan gelen yetenekle alakalıdır: dillerle arası genelde iyi olan insanlar ana dillerini ne kadar uzak kalırlarsa kalsınlar daha iyi koruma eğilimindeler.
Ama anadilin akıcılığı aynı zamanda diğer dilleri beynimizde nasıl yönettiğimizle güçlü bir şekilde bağlantılıdır. “Tek dilli ve iki dilli bir beyin arasındaki temel fark şudur ki iki dilli olduğunuz zaman, değiştirmenizi sağlayan bir çeşit modül eklemek zorundasınızdır,” diyor Schmid.
Schmid bir örnek veriyor. Önündeki nesneye baktığında zihni iki kelime arasında seçim yapabilir, İngilizce ‘desk’ ve Almanca ‘Schreibtisch’ [masa] (Schmid Alman). İngilizce bir bağlamda beyni ‘Schreibtisch’i bastırıyor ve ‘desk’i seçiyor, ya da tam tersi. Eğer bu kontrol mekanizması zayıfsa, konuşmacı doğru kelimeyi bulmakta zorlanabilir ya da ikinci dile kaymayı sürdürebilir.
Diğer anadil konuşurlarıyla takılmak aslında işleri daha da kötüleştirebilir, çünkü iki dilin de anlaşılacağını biliyorsanız bir dile sadık kalma güdüsü çok az olur. Sonuç çoğu zaman dilsel bir melezdir.
Dünyanın en çok dilli şehirlerinden biri olan Londra’da bu tarz melezlik o kadar yaygındır ki neredeyse kentsel bir diyalektik gibi hissettirir. Burada 300’den fazla dil konuşulur ve %20’den fazla Londralı İngilizceden başka bir temel dil konuşur. Kuzey Londra’nın parklarında bir Pazar yürüyüşü sırasında bir düzinesine rastlıyorum, Polonya dilinden Korece’ye, hepsi farklı derecelerde İngilizceyle karışık.
Bir piknik örtüsünde uzanan iki aşık İtalyanca sohbet ediyorlar. Birden, içlerinden biri çıkıp haykırıyor: “I forgot to close la finestra!” [La finestra’yı kapatmayı unuttum! (la finestra İtalyanca pencere demektir.)]
Bir oyun alanında, üç kadın atıştırmalıklarını paylaşıyor ve Arapça konuşuyorlar. Küçük bir oğlan çocuğu içlerinden birine doğru koştu, bağırarak: “Abdullah bana kaba davranmaya başladı!” “Dinle…” dedi annesi, Arapçaya değiştirmeden önce İngilizce başlayarak.
Değiştirme tabi ki unutmakla aynı şey değil. Ama Schmid zamanla bu resmi olmayan gel-gitin beyninizin tek bir dilsel yolda kalmasını zorlaştırabileceğini iddia ediyor: “Kendinizi hızlandırılmış bir dil değişimi sarmalının içinde bulursunuz.”
Miami’ye giden Kübalı göçmenlerin bazılar bölgesel diyalektleriniı Meksikalı ve Kolombiyalılara yakın bir şekilde değiştirdi. (Credit: Getty Images)
Açıkça söyleyin
Laura Dominguez, Sotuhampton Üniversitesi’nde bir dilbilimci, iki grup uzun süreli göçmeni kıyasladığında benzer etkileri buldu: Birleşik Kralık’taki İspanyollar ve Birleşik Devletler’deki Kübalılar. İspanyollar Birleşik Krallık’ın farklı yerlerinde yaşamışlar ve çoğu zaman İngilizce konuşmuşlar. Kübalıların hepsi Miami’de, büyük bir Latin Amerika topluluğuna sahip bir şehirde, yaşamış ve her zaman İspanyolca konuşmuşlar.
“Açıkça, Birleşik Krallık’daki İspanyolca konuşanların hepsi ‘Oh, kelimeleri unuttum.’ dediler. Bu tipik olarak insanların size söylediği şey: ‘Doğru kelimeyi bulmakta zorluk çekiyorum, özellikle işim için öğrendiğim kelimeleri kullanırken’,” diyor Dominguez. Profesyonel hayatının büyük kısmını yurt dışında geçirmiş bir İspanyol olarak bu zorluğu “Bu sohbeti İspanyolca konuşan bir İspanyol’la yapmak zorunda kalsaydım, yapabileceğimi sanmıyorum,” diyerek kabul ediyor.
Fakat deneklerinin dili daha ileri kullanışını incelediğinde çarpıcı bir fark buldu. İzole İspanyollar temel gramerlerini harika bir şekilde korumuşlardı. Ama ana dillerini sürekli kullanan Kübalılar belli ayırıcı anadil yeteneklerini kaybetmişlerdi. Ana etken İngilizcenin etkisi değil, Miami’nin diğer İspanyolca çeşitlilikleriydi. Diğer bir deyişle, Kübalılar daha çok Kolombiyalılar ya da Meksikalılar gibi konuşmaya başladılar.
Aslında, Dominguez bir süre pek çok Meksikalı arkadaşının olduğu Birleşik Devletler’deki ikametinden sonra İspanya’ya döndüğünde, evdeki arkadaşları ona şimdi kulağa biraz Meksikalılar gibi geldiğini söylediler. Onun teorisi başka bir dil ya da diyalektle ne kadar içlidışlı olursanız ana dilinizin değişmesinin o kadar muhtemel olmasıdır.
Bu uyma yeteneğini kutlanacak bir şey olarak görüyor –insan olarak yaratıcılığımızın kanıtı.
Başka bir dil öğrenmeye başladığınız an, iki sistem birbiriyle savaşmaya başlıyor.
“Yıpranma kötü bir şey değil. Sadece doğal bir süreç,” diyor. “O insanlar yeni gerçekliklerine uygun olarak gramerlerinde değişiklikler yaptılar… Dil öğrenmemizi sağlayan her şey aynı zamanda bu değişiklikleri yapmamızı sağlar.”
Kendi dilinde kötü olmak diye bir şey olmamasının bir dilbilimcinin bakış açısından hatırlatılması güzel. Ve anadil yıpranması, en azından yetişkinlerde, tersine çevrilebilir: eve bir yolculuk genellikle yardımcı olur. Hala, pek çoğumuz için, anadilimiz daha derin kimliğimizle, hatıralarımızla ve benlik algımızla ilgili. Bu yüzden erkek kardeşimin ‘fremdschämen’ hakkındaki gizemli mesajını dışarıdan bir yardım olmadan çözmeye özellikle kararlıydım.
Neyse ki oldukça çabuk çözdüm. Fremdschämen birisinin onun yerine utanacağınız çok utanç verici bir şey yapmasını izleme hissini tarif eder. Görünüşe göre popüler bir kelime ve yıllardır ortalıkta. Önümden geçip gitti, tıpkı evdeki diğer sayısız trendler gibi.
Yurtdışında 20 yıldan sonra, buna şaşırmamalıydım. Fakat, itiraf etmeliyim ki kendi erkek kardeşimin artık anlamadığım kelimeler kullanmasında biraz üzücü bir şeyler var; bir kayboluş iması, belki, ya da beklenmeyen uzaklık. Muhtemelen bunun için de bir Almanca kelime vardır. ama hatırlamak için biraz zamana ihtiyacım var.
Her milletin geçmişinde yüz kızartıcı hataları olmuştur. 1910 yılının 5 Haziran günü dönemin İttihat ve terakki partili belediye başkanı Suphi Beysoyundu tarafından verilen bir kararla İstanbul’da sokak köpekleri toplatılmaya başladı. Tüm şehirde toplanan köpekler araçlarla Tophane limanına getiriliyordu. Buradan mavnalara yüklenip Marmara denizinde bulunan Sivri Adaya bırakılıyordu. Su kaynağı bulunmayan bu ada sadece kayalıklardan ibarettir. Ne bir ağaç ne de gölgelik bir yer bulunan bu ada gelen bu masum canlıların son ziyaretgahı olmuştu. Ada üzerinde hiçbir canlı bulunmadığı için adaya bırakılan köpekler açlık ve susuzluktan dolayı birbirlerini yemişlerdir.
Bu katliamın yapılmasının en büyük sebeplerinden biri o dönem Fransız bir firmanın İstanbul Belediyesine yaptığı başvuruydu. Bu başvuruya göre İstanbul’da o zaman sayıları “Seksen bin” üzerinde olan köpeklerin kürk ve kemiklerinden yararlanılmak istenmesiydi. Toplanacak olan köpekler öldürülüp işlenecek ve Fransa’ya gönderilecekti.
Fakat bu anlaşma devam etmedi. Köpekler toplandı fakat firma alımı yapmadığı için hayvanlar toplandıkları adada hayatlarını kaybettiler. Bu katliamın ardındaki bir diğer sebep ise II. Meşrutiyet öncesi iktidarda olan II.Abdülhamid zamanında köpeklere iyi bakılması ve korunmasıydı. Kuduz vakalarını önlemek için dünyadaki 3. Pasteur Enstitüsü II.Abdülhamid’in yaptığı büyük miktarda yardımla İstanbul’da açılmıştı.
Köpeklerin sokakta özgürce çiftleşmesi de doğal aşı yerine geçiyordu. Fakat 1908 yılında önce II. Meşrutiyetin ilanı ve sonra Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle köpekler sahipsiz kaldı. Onun yerine geçen İttihad ve Terakki partisi de sabık hükümdardan kalan tüm özellikleri silmeye çalışıyordu.
Aslında İstanbul’da köpeklerin başı bu olaydan önce iki kez belaya giriyor. Söylentiye göre bu olayların ilkinde İngiliz Sefaretinde görevli birini ısıran köpekler şahsın kaçarken yüksek bir duvardan düşüp ölmesiyle “istemeyen” ilan ediliyorlar. Majestelerinin hükümeti Osmanlı’ya ültimatom veriyor. Sultan 2. Mahmut da kararını açıklıyor:
“Sokak köpekleri tez elden toplana, teknelere konula ve Sivri Ada’ya bırakıla…”
Operasyon başlıyor. Halk “Köpekleri bırakın” diye haykırıyor. Yeniçeri Ocağı’nı dağıtan 2. Mahmut kararını geri alıyor.
İkinci büyük köpek toplama harekatı Sultan Abdülaziz devrinde yaşanıyor. Köpekler toplanıyor, teknelere konulup Hayırsız Ada’ya bırakılıyor.
Bu operasyonla eş zamanlı olarak 1865 eylülünde büyük İstanbul yangınlarından biri başlamasın mı! Beyazıt’tan Gedikpaşa’ya kadar evler konaklar kömür oluyor. Halk anında bu felaketin gerekçesini buluyor: Köpekleri topladınız, Allah da cezanızı verdi! Köpekler olsaydı önceden haber verirlerdi. Tekneler yeniden Hayırsız Ada’ya gidiyor, köpekleri yükleyip İstanbul’a geri getiriyor.
1910 katliamından sonra ise iki savaş çıkıyor. Önce Libya İtalyanlar tarafından işgal ediliyor. Sonra Balkan Savaşları çıkıyor. Bu olaylardan sonra SivriAda’nın adı “Hayırsızada” şeklinde değişiyor. 1910 köpek katliamı ile ilgili 2010 yılında Serge Avedikian tarafından yapılan Animasyon filmi “Chienne d’historie” filmi, o yılın Cannes Film Festivalinde en iyi kısa film ödülü alıyor: http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/88091/hayirsiz-ada-chienne-dhistoire-istanbul-1910
Biz yüzen bir adada yaşıyoruz. Adamızdaki herkes futbolu çok seviyor.
Futbol maçlarını hiç kaçırmayız. Ama gerçek şu ki alan yetersizliği yüzünden buradaki hiç kimse futbol oynayabilmiş değil. Kendimize ait birkaç metre karemiz bile yok.
Dünya Kupası’nı izlerken çok heyecanlanmıştık. Ben ve arkadaşlarım adadaki ilk futbol takımını kurmaya karar verdik. Bir top bulup oyuncu topladık. Ama oynayacak yerimiz yoktu. Ama sonra aniden aklıma bir fikir geldi.
Suyun üzerinde bir saha oluşturmayı önerdim. Panyee’nin Futbol Kahramanları. Bu bizim küçük adamızın hikayesi. Yüzen Ada Koh Panyee,
Güney Tayland’ın Andaman Denizi’nde bulunmakta. Hayat her anlamıyla monotondu deniz ve balıkçılık yoksulluk ve işsizlik bir de izolasyon. 1986 yılına kadar durum böyleydi.
Bir futbol takımı kurduk ve hayatımız değişti. Tüm adada tahta aradık, böylece bir saha kurabilecektik. Eski tekneleri kullandık, bazı evlerden kullanılmayan kısımları bile çıkardık. Birçok çaba ve zaman harcadık. Çok mükemmel bir saha olmadı. Küçüktü, dengesizdi ve bazı çiviler yerinden çıkıyordu. Top sık sık suya düşüyordu. Bu yüzden zamanımızın çoğunu top oynamak yerine yüzerek geçirdik. Sonraki süreçte kazanacağımız başarılar hakkında bir fikrimiz yoktu.
İşte bu 30 sene önce kurduğumuz saha. Başarımızdan sonra bu sahayı, şimdi çocukların antrenmanında kullanıyoruz. Kulüp yeni fırsatlar tanıdı. Şu an ben koçum ve iyi olduğum şeyi yapıyorum. Kazancımı da buradan elde ediyorum.
Bu sadece kulüpte çalışmakla ilgili bir şey değil. Bu çocukların babaları artık tüccarlık ya da zanaatkarlık gibi değişik işlerle meşguller. Artık sadece balıkçılıkla uğraşmak zorunda değiller.
Takımımız turnuvalarda oynamak için anakaraya gitti.
Toprak sahaları olan takımları yenmemiz insanları şaşırttı, en sonunda bir turnuva bile kazandık. Ayakkabılarımız bile yoktu. Çıplak ayakla oynuyorduk ve top oldukça sertti. Şu ‘Mikasa’ denilen toplardandı.
Yüzen bir sahamız olduğu doğru. Ama en önemlisi şu ki harika oyuncularımız var.
Okulu seviyorum ama futbolu daha çok seviyorum. Eğitimimi bitirmek istemiyorum, çünkü profesyonel bir futbolcu olmak istiyorum.
Yeni bir saha inşa ettik ve zamanla onu geliştirdik.
Ben forvet oyuncusuyum ve birçok gol attım. Liverpool FC’yi çok seviyorum.
Hayalim bir gün orada oynamak.
Herkes Panyee futbol takımından önemli bir ders alabilir. Genç insanlar bir şeyleri başlatmayı öğrenebilirler. Ne kadar imkansız görünürse görünsün hayallerini takip etme arzularına sahip olabilirler.
2004 ve 2010 arasında Panyee FC, Güney Tayland Gençlik Turnuvası’nda 7 kere Şampiyon Oldu.