Ana Sayfa Blog Sayfa 163

Şiirin amacı ne?

Bizi dünyaya açan bir dil laboratuvarı olmak.

Bazıları birinin Donne, Shakespeare ve Milton hakkında kitap yazmayı seçmesinin tuhaf ya da aptalca olduğunu düşünebilir. Ama benim yazmam tesadüf değildi. Bugünün öğrencilerinin bu üç şairi olağanüstü zor bulduğunu biliyordum. Roald Dahl ve Jacqueline Wilson ile büyüyen, yetişkin hayata atılırken Harry Potter’dan vazgeçmekte çoğunlukla gönülsüz olan 18 yaşındakiler için Donne’ın, Shakespeare’in ya da Milton’ınki gibi bir zihin neredeyse anlaşılmazdır.

Fakat yıllar geçtikçe şiir tutkum bir noktada şiirin yetişkin bir okurun okuma listesinde neden önemli bir parça olmadığı, hayati hale geldiği, hakkında toplum olarak hızlandırılmış bir kursa ihtiyacımız olduğunu düşündüğüm acımasızca akademik olmayan bir şeye evrildi.

2001 civarında dinlediğim bir iletişim şirketi CEO’su dinleyicilerine Shakespeare’in hayatı boyunca ulaşabileceği bilginin daha fazlasının her gün çevrimiçi olarak yayınlandığını söylüyordu. Bu açıklamanın su götürmezliğinin beni gerçekten şoka uğrattığını hatırlıyorum. Etrafımdaki inançlı seyirciler göz bile kırpmadılar. Sanki iletişim sektörünün kendisinde bile, iletişim araçlarının -dilin- değeri düşürülüyordu. O zamandan beri, sosyal medyanın giderek egemen olduğu bir dünyada, kelimelerin değerini yitirmesi hızla devam etti. Bir kelimenin, yeterince sık retweet’lenirse, herhangi bir Humpty Dumpty (Yumurta Adam) ne anlama gelmesini isterse o anlama geleceği bir aynanın içinden dünyasına yaklaşıyoruz şimdi.

Bu neredeyse hiç şaşırtıcı değil. Kelimeler o kadar çabuk ve kolay takas ediliyor ki ortak para birimi gibi pis ve tartaklanmış görünme tehlikesi içindeler. Teknoloji, düşünme ve ifade etme arasındaki süreci klavyede çabucak birkaç kelime bırakacak kadar süren saniyelere kadar kısalttı. Bir düşünce oluşur oluşmaz diğer milyonlarca pasif alıcı zihne fiber optik kabloların duvarlarından ışık hızında sekerek paylaşılıyor.

Şiir bu acelenin, umursamaz kakofonin (ses uyumsuzluğu) tam tersidir. Şiir, kelimelerin özlerinde var olan güç, güzellik ve bizi insan olarak harekete geçirme kapasiteleriyle en verimli topraklarını buldukları yerdir. Şiirde kelimelere imhaya dayanıklılık testi yaparız; onlardan imkansızı sıkıp çıkarırız ve diğer başka bir bağlamda hayal edilemeyecek güzel yapılar oluşturmaları için birleştiririz.

Şiir önemlidir çünkü onu okuduğumuzda dilin neler yapabileceğini kavrarız. Ve tam tersi: şiir okumadığımızda, kelimelerin gücünün algısını yitiririz. Bu yüzden son kitabım, The Point of Poetry (Şiirin Amacı), milyonlarca iyi eğitimli, profesyonel, hatta kitap alan yetişkinler için şiirin nefret edilen bir şey olarak kaldığı üzücü gerçeği başlangıç noktası olarak aldı. Onlar şiirden gerçekten nefret edenlerdir (metrophobes), ve nefret ettikleri için korktukları şeyin metrolar değil şiir olduğunu bilmeyecekler. Yazar ve eğitimci olarak kariyerimde bir otelin barında iş çıkışı içki içerken film, politika hatta kurgu hakkında bile güvenle sohbet edebilecek ama bir şair ya da şiir referansıyla yüzü solan pek çok kişiyle tanıştım. Her nasılsa, eğitimleri şiiri anlamalarını sağlama konusunda tamamen başarısız olmuş: şiir tek gerçek dil laboratuvarıdır, kelimelerin hayatlarını değiştirebileceği yerdir.

Dokunma, matematik ve gerçekten sanatçılar tarafından yapılan matematik olan müzik dışında herhangi bir şeyle iletişim kurmamızın tek yolu kelimelerdir. Şahsi yaşamlarımız kullandığımız dil, başkalarıyla takas ettiğimiz kelimeler tarafından hapsedilmiş ve zenginleştirilmiştir. Şiir olasılıkların gerçekleştiği yerdir. İnsanların dili sadece kırılma noktasına kadar değil ötesine doğru test etme yoludur. Dersimi o kadar iyi öğrendim ki hile, manipülasyon ve bazen sadece çevrimiçi paylaşımı niteleyen düşüncesizliği görebiliyor ve kokusunu alabiliyorum. Önümdeki kelime “mouse” olunca bir sıçanın nasıl koklanacağını öğretti şiir bana.

Daha fazla gülümsüyorum çünkü şiir okuyorum. Gözlerim de daha sık doluyor ve muhtemelen orta halli şeyler hakkında, ciddi şeylerde olduğu gibi, çoğu insandan daha şiddetli tartışırım. Büyük ve çok da büyük olmayan dış alanlarda daha çok fark ederim. Şiir hayatımı daha iyi anlamak için bir yol olmuştur ve olmaya devam eder, bu yüzden yakınlarımdan da bundan faydalandığını düşünürüm. Çünkü hayatı kanlı canlı yaşayanlarla paylaşıyorum, kablolar, ekranlar ve klavyelerle değil.

Joe Nutt bir yazar, eğitim danışmanı ve TES köşe yazarıdır. En son kitabı olan The Point of Poetry’nin yayıncıları Unbound’la birlikte fon sağlayıp, desteğinizi memnuniyetle karşılayacaktır.

Yazar: Joe Nutt
Görsel Kaynağı: Pixnio

Kaynak: Spiked Online

 

Williams Sendromu, bir diğer adıyla mutluluk hastalığı nedir?

0

Oliver Sacks’ın Müzikofili kitabını okurken daha önce duymadığım pek çok olay ya da durumun yanında Williams Sendromu olarak adlandırılan bir hastalıkla da tanıştım. Oliver Sacks nörolog bir yazar olarak hayatının bir döneminde dikkatini talep eden müziğin, daha sonra kendisine “beynin hemen tüm fonksiyonları üzerine,” etkilerini gösterdiğini söyler. Kitap bu serüveni vakalar üstünden okura sunarken pek çok yeni pencere de açar. Williams sendromu benim için bunlardan biriydi.

“Williams sendromu nadiren görülür, belki on binde bir çocuğu etkiler ve Yeni Zelandalı kardiyalog J.C.P. Williams’ın 1961’de yayımladığı makaleye dek tıp literatürüne girmemiştir.”* der Olivar Sacks.

Büyümeyi, fiziksel ve bilişsel gelişimi etkileyen Williams sendromlu bireyleri yüzlerinden tanımak mümkündür.

“Küçük yukarı kalkık burun, üst dudağın daha uzun olması, geniş bir ağıza ve dolgun dudaklara, küçük bir çeneye, gözlerinin etrafında pofuduk bir görüntüye sahip olması ortak özelliklerindendir. Gözlerinin irislerinde yıldız gibi farklı bir desen olabilmektedir.”**

Ayrıca yüzlerinde her zaman görülen bir gülümsemeyle tanımlanırlar. Sıcakkanlı ve samimidirler.

Williams sendromlu bireylerde görülen ortak rahatsızlıklarla ilgili bilgi almak için bu link ziyaret edilebilir.

Müzikle İlişkileri

Yaşama genetik olarak birçok rahatsızlıkla gözlerini açan bu bireylerin ilgi çekici ve ortak bir özellikleri de müziğe olan yatkınlıkları ve bağlarıdır. Tabii ki Müzikofili kitabında yer almalarının sebebi de onların sahip oldukları bu özellikleridir.

Yazar, Williams sendromlu bireylerle 1995 yılında onlar için düzenlenmiş özel bir yaz kampında tanışır.

“Yıllar sonra Bronx Montefiore tıp merkezi Çocuk Hastanesi’nde şahit olduğum üzere, Williams sendromlu çocuklar yeni yürümeye başladıkları çağda bile müziğe duyarlıdır. Her yaştan insanın düzenli tıbbi kontrole geldiği bu hastanede, hastalar yetenekli müzik terapisti Charlotten Pharr’a bayılıyorlardı. Üç yaşındaki ufak tefek Majestik, içine kapanıktı ve çevresindeki hiçbir şeyle, hiç kimseyle ilgilenmiyordu. Charlotte, ancak kendi kendine çıkardığı tuhaf sesleri gitarıyla taklit etmeye başlayınca dikkatini çekebildi. Sırayla karşılıklı sesler çıkarmaya başladılar ve bunlar kısa süre içinde ritmik kalıplara, tonlara ve kısa doğaçlama melodilere dönüştü. Majestic’te dikkat çekici bir değişim oldu –bütün dikkatini gitara vermişti, hatta kendisinden büyük gitarı sapından yakalayıp tellerini tek tek çaldı. Gözleri sürekli Charlotte’un yüzündeydi, ondan cesaret ve destek alıyor, yönelimini bu şekilde sağlıyordu. Fakat seansa bitip Charlotte gidince kısa süre içinde önceki tepkisiz durumuna döndü.”*

Oliver Sacks, Williams sendromlu vakalardan örneklerle onların özellikle müzikle kurduğu ilişkiyi görünür kılmaya çalışmaktadır. Kitabın bir diğer sayfasında sözü müzik terapisti Charlotten Pharr’a bırakır:

“Williams sendromlu bireylerin hepsi müziği sever” dedi, “müzikten çok etkilenirler fakat hepsi dâhi değildir, hepsinin müziğe yetenekli olması gerekmez.”*

Onlar aynı zamanda dilin içindeki müziğe de eğilimlidirler. Duygusal ve şiirsel kullanımından etkilenirler. Sözcük dağarcıkları IQ’larına göre ilgi çekici farklılıklar barındırabilir.

Williams sendromlu bireyler masalsı bir anlatımla müziğin sihriyle yıkanmıştır. Müzik, yüzlerindeki gülücüğün besin kaynaklarından birisi ve hatta en önemlisi gibidir.

Mutluluk hastalığı olarak adlandırılmasının sebepleri

Mutluluk hastalığı olarak da tanımlanmasına sebep olan özellikleriyse sadece müziğe olan aşırı düşkünleri değildir. Herkesle dostturlar. Yalan söylemeyi bilmezler, yalan söylendiğini anlamazlar. Verilen sözlerin mutlaka tutulması gerektiğini düşünürler. Açıktırlar, sır kavramları yoktur. Üzücü şeylerden hoşlanmazlar. Herkese güven duyarlar. Yetişkinlerle vakit geçirmek hoşlarına gider. İletişim kurmayı severler. Çoğu zaman iletişim başlatıcısıdırlar. Sevildiklerini duymaktan ve sevdiklerini söylemekten hoşlanırlar.

Bu özelliklerini okuyunca aklımdan ister istemez belki bütün insanların ortak özellikleri bunlardır diye geçiyor. Kim bilir? Belki büyürken toplumsal şekillenmemiz bizi bu yanlarımızı sergilemekten ya da her zaman ve her yerde sergilemekten alıkoyuyordur. Neden olmasın? Sonuçta biz de büyük oranda bir toplumsal ürün değil miyiz?

 

*Oliver Sacks, Müzikofili, YKY Yayınları, Temmuz 2014, İstanbul. s.325, 326, 327

**http://cocuklaringelisimi.com/2013/07/25/williams-sendromu/

 

Bu ses ve bu albüm içinize “Usulca” işleyecek

0

Zeynep Bakşi Karatağ’ın duru sesiyle, ‘Mozaik’ adlı ilk albümünde tanışmıştık. Karatağ, ikinci stüdyo albümü ‘Usulca’yı da geçtiğimiz ay içinde dinleyicileriyle buluşturdu.

Kalan Müzik etiketiyle çıkan albümün tüm düzenlemelerinde Murat Karatağ’ın imzası bulunurken, albüme Zeynep Bakşi Karatağ’a Ozbi, Umut Altınçağ ve Ahmet Aslan da düetleriyle destek verdi.

Albümde yer yer Batı müziği tınıları öne çıkarken, albüm yer yer ise daha geleneksel bir çizgiye kayıyor. Albümün geleneksel tarafında yer alan ‘Gökyüzünde Bölük Bölük Turnalar’, ‘Odam Kireç Tutmuyor’, ‘Gül Yüzlü Sultanım’ ve ‘Ere Xora’ gibi halk müziğinin bilinen örneklerini Karatağ yorumuyla dinliyoruz. Diğer yandan yine oldukça bilindik, severek dinlediğimiz ve sözlerini neredeyse ezbere bildiğimiz şarkılar da albümde arz-ı endam ediyor.

Bunlardan biri Grup Yorum’un “Uğurlama”sı. Coşkulu bir vokal tarzıyla dinlemeye alıştığımız bu şarkı bu sefer Karatağ’ın kısmen sakin bir yorumuyla karşımızda. Ama şarkı yine de içinde taşıdığı devrimci coşkudan birşey kaybetmemiş. Yine Efkan Şeşen’in “Ölürüz De”, Yalçın Tura’nın “Umutsuz” adlı şarkıları farklı düzenlemeler ve Karatağ’ın sesiyle albümü renklendirmiş.

Sözleri Karacaoğlan’a ait ‘Sardır Beni’ ve ‘Yol Ayrı Düştü’ ile Zeynep Bakşi Karatağ’a ait ‘Kaçma’ da Murat Karatağ tarafından bestelenmiş.

Albümün bu iki tarafında albüm Batılı tınılara her yaklaştığında sanki bir adım öne çıkıyor. Evet Karatağ’ın türkü yorumlarıyla, geleneksele getirdiği yorumlar da güzel. Ama Karatağ’ın sesinin tarzının farkı biraz daha Batılı tınılarda biraz daha ortaya çıkıyor. O şarkılarda albüm benzerlerinden farklılaşıyor. Downtempo ve lounge türdeki “Kaçma” şarkısı da buna bir örnek nitelikte.

Bu noktada sözü Birgün Gazetesi’ndeki röportajlarının yanı sıra sitemiz Gaia’dan da tanıdığımız Burak Abatay’a verelim, zira albümün ön yazısını Abatay yazmıştı.

“Zeynep Bakşi Karatağ, tene değen, yüze çarpan, gönlü okşayan sesiyle, anlattığı masalların Mozaik’ten sonra ikinci bölümü için uzattı çiçeklerini bir bir. Sakin sakin, usul usul, sevgisi gönlümüzde, gülüşü yüzümüzde ışıldayan Zeynep, yürüdüğümüz yollarda “Usulca” ile çıkıyor karşına bu kez, bütün samimiliğiyle.Zeynep, şiirle, türküyle ‘yâd’, sevgiyle, kederle de ‘ah’ oluyor.

Zeynep, sümbül gibi Anadolu iken lale gibi de Batı’dır. “Usulca” albümünde yine hareket, yine renk, yine hüzün, yine ayrılık, yine sevda… Yine türkü, yine pop, yine synth, yine bağlama”.

Karatağ, bu albümle müzik piyasasındaki yerini sağlamlaştırmışa benziyor. Şimdiden dinleyicileri üçüncü albümdeki yorumları, yeni besteleri ve farklı düzenlemeleri bekliyor.

Hepimizin bağımlı olduğu şey

0

Tüm canlılar güneşe, anaya, gıdaya yönelme ve bunu diğerlerinden ayırt etme özelliğine sahiptir. Bu üç yaşam kaynağı varlık birbiri ile yer değiştirebilir. Bitkilerin güneşe yönelme eğilimi vardır, hayvanların ve insanların anaya ve bunların tamamının gıdaya yöneldiği ortadadır.

Peki bu yönelme eğilimi nasıl başladı?

Böceklerde bildiğimiz türde bir bilinç bulunmaz, daha çok vücutlarının aklı ile yaşarlar. Şöyle ki gıdaya yönelme konusunu ele alacak olursak; canlı, gıdasını deneme-yanılma yöntemi ile rastgele ararken bulduklarında bir sinyal, (cevap) bulamadıklarında başka bir sinyale (başka bir cevap) ulaşmış oluyorlardı. Bu şekilde bu davranış arttı; gıdayı bulan, güneşe yönelen, anasına yönelen canlılar gibi bu sayede hayatta kaldılar. Bu nedenle çoğu zaman baba dış kapının dış mandalı iken anne çocuklar için vazgeçilmezdir, böyle olmak zorundadır. Ve biliyorsunuz ki çocuklar babalarından annelerine “sahip olduğu için” gizli biçimde nefret ederler. Babalar aslında yaşam kaynağının başını tutmuş iktidarlardır. Çocuk bunun küçükken bilincindedir fakat büyüdükçe toplumsal kurallar, ahlak ve din sayesinde bu nefreti bastırır. Babasını seven çocuklar ise itaatkar ve iktidara boyun eğen kişiler olma eğiliminde olmalıdır. Burada ana yalnızca bir cinsiyeti değil çocuğa ana olarak bakan birincil kişiyi temsil etmektedir. Yani annesi olmayan bir canlının babası ona ana gibi bakıyor, doyuruyor, koruyor ve ihtiyaçlarını gideriyorsa o da cinsiyet fark etmeksizin anadır.

Hayatta kalan canlıların genlerinin kalıtımı süreceği için davranış da memetik (kültürel kalıtım) olarak aktarıldı. Anaya, gıdaya, güneşe yönelen canlılar kendi davranışlarının kalıtıldığı yavrular dünyaya getirdi. Yaşam geliştikçe bu yeni çocuklar da milyarlarca deneme-yanılma ile “sensörlerini” geliştirdiler ve davranışlar gelişerek aktarıldı. Buraya kadar bahsedilen deneme-yanılma yöntemi ile gelişmiş olan akıla Daniel Dennet’in demesi ile vücudumuzun aklı diyebiliriz.

Nedir bu “Vücudumuzun aklı”?

Aslında yukarıda böcek örneği ile “bedenin aklı”nın nasıl oluşup geliştiğini bir örnekle aktarmış oldum ki bedenin aklının ve aklın gelişimini birçok türde farklı seviyelerde gözlemlemek mümkündür. Şimdi de size bedenimizin aklının kanıtlarını sıralayacağım; terleme, tuvaleti gelme, yüz kızarması, hasta olduğunda beyazlaşmak, ateşi çıkmak, acıkmak, mide bulantısı. İşte bunların hepsi bizlerin neredeyse tamamımızın hükmedemediği ve bizimle birlikte olan ikinci akıldır ve bu akla bilincimizin söz geçirmesi zordur. Mesela bedeniniz sizin için çiftleşmeye uygun bir aday gördüğünde ona yönelik dizginleyemediğiniz bir ilginiz oluşmaya başlar hatta vücut ritminiz değişir. İnsan bunu dizginlemede neredeyse uzmanlaşmıştır. Eğer bu kişi hoşlandığınız biri ise kulaklarınız kızarabilir. Bunları dizginlememiz pek mümkün değildir çünkü beden aklı bizim bilincimizden önce evrilmiştir. Bilincimiz ise beden aklı üzerine inşa olmuştur. Aslında tüm dinlerin, öğretilerin, yasaların işlevlerinden biri de bedeninizin aklını nasıl dizginleyeceğinizi size dayatmak ya da öğretmektir. Fakat şu an Tibetliler, Ezidiler, Maniciler (bir zamanlar Uygur hanlığının da resmi dini olan) dışında bu konuda başarılı olmuş bir topluluk bulunuyor mu bilmiyorum. Bilinen dinlerin tamamı bu konuda başarısız olmuştur. Örneklemeye gerek yok; dünyanın durumu ortada.

İnsan bilinçli canlılardandır. Fakat unutmayalım ki acı hissi bilincimizle alakalı değildir. Acı hissi tüm canlılarda olduğu gibi beden aklına dayanır. Tüm canlılar acı hisseder ve Darwin’in de dediği gibi; Zevk ve acıyı, mutluluğu ve ıstırabı hissetme kabiliyetleri esas alındığında, insanlar ve hayvanlar arasında fark yoktur.*

Acı hissi olmasa evrimleşemezdik ya da ilkel seviyede kalırdık veya çok azımız hayatta kalırdı. Şöyle ki, gıdaya, anaya, güneşe uzanan canlılar bunu besin aldıkları için ya da kısacası ihtiyaçları olan şeylere ulaştıklarında bir şekilde daha güçlendikleri için bu onların ödülü idi. Yani ödül kavramı da çok uzun süreye dayanan bir eylemdir. Fakat anaya, gıdaya, güneşe yönelmediklerinde hiçbir şey olmuyordu, ihtiyaçları olana ulaşmaları gerekliydi. Mesela gereğinden sıcak bir yere gittiklerinde kaybettikleri bir şeyler oldu ya da boşa enerji harcadıkları için bitkin düştüler. İşte muhtemelen acı hissi de bu durumları yorumlayan ‘sensörlerimizin’ gelişmesini sağladı. Yani bedenle aramızdaki iki his olan ödül ve acı ya da belki ceza, canlılarda ilk evrimleşen duyular arasındadır. Bu yüzden böcekler de biz de acıdan kaçınırız. Bu açıdan evrensel bir ahlaka (hiçbir dine ya da kitaba bağlı olmayan, evrenin her yerinde geçerliliği olan ahlak) sahip olan herkes canlılara acı çektirdiğinde bizim gibi acı çekeceklerini bilir. Boşa yol tepersen aç kalırsın, güçten düşersin, soğursun, ölüme yönelirsin. Bu kadar basit bir kural; bir tarafta güneş, gıda, ana diğer tarafta ölüm.

Evrimin iki altın kuralı hayatta kalmak ve üremektir. Bu iki kural gene en başta gelişen kurallardır. Canlılar varlıkları itibarıyla amaçsız olarak kendilerini kopyalar. Bedenimizin aklı yaşamda kalma ve üreme eğilimlerimize engel olamaz. Canlılar bu iki kuralı yani hayatta kalmaya ve üremeye yönelik bu kuralları güçlendirecek davranışları gerçekleştirdiklerinde bedenleri ve beyinleri tarafından ödüllendirilirler. Yani bedenimizin aklı yüzünden asla tam olarak özgür olamayacağız. Tüm tercihlerimizde olmasa da bilinçli olarak yaptığımızı sandığımız tercihler çoğu zaman bedenimizin tercihidir. Mesela bazen bazı çiftler tam zıtlarıdır hatta eylem söylem farklılığı çok fazladır buna rağmen birlikte olurlar. Çünkü bedenimizin onda bulduğu şeyler vardır. Bu da “aka da konabilir boka da konabilir” sözünü açıklayabilir.

Bu hayatta kalma ve üreme davranışları çeşitli evrimsel mekanizmalara tabidir. Bizler ve diğer canlılar ne yaptıysak bu ödül için yaptık. Hayatta kalma ilkesini gerçekleştirdiğimizde ödül aldık, mesela daha iyi bir barınak, daha büyük bir villa, daha çok para, daha çok koruma, bunların hepsi evrimin birinci kuralı olan hayatta kalmayı garantilemek için. Ve gene bu daha çok güç ve para aynı zamanda üremeyi de garantilemeyi amaçlamaktadır. Canlılar ya çok fazla üreyerek ya da yavrularına çok iyi bakarak seçilimde genlerini daha güvenli aktarırlar (soylarını sürdürürler ki bu evrime saldıranların dahil en önemli amaçlarındandır) Yani ya genini (ya da spermini) daha çok yaymalıdır ya da çocuklarına çok iyi bakmalıdır. İşte bu da size tek eşliliği ve çok eşliliği açıklamaktadır. Bir erkek sayı kasma eğiliminde ise (çocuk yapsın ya da yapmasın) bu onun genlerini çok fazla dağıtma, çok fazla üreyerek bedeninden ödül alma derdinde olduğunu anlarız. Ödül aldıkça mutlu olunur fakat mutluluk paradoksu kaynaklı olarak ödül aldıkça tatmin eşiğimiz artar ve doyumsuz hale gelebiliriz. Bakın sadece bazı insanların davranışlarından bile evrimin bir mekanizmasına nasıl ulaşabiliyoruz! Sizce evrime daha kanıt gerekli mi?

Devam edelim. Çok eşliliğin erkeğin üremesi açısından önemini anlattık. Peki dişiler? Dişiler neden çok eşli olur? Burada gene evrimin çok önemli bir faktörü olan çeşitlilik devreye giriyor. Şöyle ki çok eşli bir dişi bir sürü farklı yavru doğuruyor, bunların içlerinden bazıları kötü genlere sahip olacak ve ölecekler. Ama aralarında illa ki sağlam gene sahip erkekler olacaktır ve bunların yavruları da hayatta kalacaktır. Aslında çok eşlilerin yaptığı belki de boş atıp dolu vurmak gibi bir şey. Üredikçe ödül alıyoruz bedenimizden. Fakat gördüğünüz gibi çok eşlilik de tek eşlilik gibi doğaldır.

Yavrulara iyi baktığımızda da ödül alıyoruz. Bu eğilim de canlıların büyük bölümünde var. Birçoğumuz bir yavruya baktığında şefkat duyarız ve vücudumuzda hormonsal bir süreç başlar ve beynimiz bizi ona iyi davrandığımız için ödüllendirir. Yani doğada altın kurallardan biri de bebeklere şefkattir. İnsan, -en azından kendi türünden- yavruya şefkat gösterecek şekilde evrimleştiği için her insan bu kabiliyete ve eğilimine sahip olarak var olacaktır. Bu açıdan bakacak olursak bir heteroseksüel  ya da LBTİQ’in analık (ebeveynlik) eğilimi diğerlerinden daha aşağı değildir. Tabii ki başka türlerin yavrularıyla, yumurtalarıyla beslenen canlı türlerinin sayısı az değildir. Fakat birçok yırtıcının bebek yemediğine hatta koruduğuna şahidiz. Fakat insan denen sözde gelişmiş tür kuzu yemeye bayılıyor.

Yavrularına iyi bakan ya da çok üreyen ebeveynler üreme işlemlerini garantiye aldıkça ödüllendirilecektir. Yani havuzlu villa, korumalar, çok para aynı zamanda yavruyu da koruyacaktır. Bu yüzden bazı dişiler bunlara sahip erkeği tercih edecektir bu da gayet doğal ve beklenen bir sonuçtur. Bu durum çoğu zaman erkekler için de geçerlidir.

Beynimiz bizi ödüllendirir, bunu hissederiz ve bu, bizden çok çok önce bilinçten de önce evrilmiştir. Ateşin bulunması ile birlikte gıdalar pişirilebildi ve nihayet gıdalardan maksimum besin alınmaya başlandı. Bu sayede kendi ihtiyacı olan besini fazlası ile alabilen canlılar beynin gelişmesi için gerekli enerjiye de sahip olmuş oldu. Beynin evrimindeki en önemli faktörlerden biri de bu dur.

Günlük hayatımızda ne yaparsak yapalım hayatımızı garanti altında alacak şekilde yapmaya çalışıyoruz. Çünkü hayatımızı garantiye alma eğilimi içgüdüseldir. Bedenimizin aklının emridir, evrimin emridir. Onu bilincimizle alt etmek mümkündür fakat bunun için belli bir disiplin seviyesine ulaşmak ya da düşmek gerekir. (intihar etmek, ölüm orucuna yatmak, üremek istememek, zenginleşmeyi ve güçlenmeyi reddetmek)

Peki, ödül sistemimiz yaşamda kalmayı destekliyorsa ve bunun için yaşamda kalmayı garantilemek gerekiyorsa neden herkes daha fazla güce ve paraya ulaşmak için birbirini boğazlamıyor? (aslında bir kısmı boğazlıyor) Çünkü yaşamda kalmayı garantiye almanın tek yolu daha çok güç ve para değil. Daha makul yaşam-kalımı garantileme yöntemleri mevcut. Mesela öldürülmemek ama sömürülmek. Tıpkı karınca ile yaprak biti arasındaki ilişki gibi. (karıncalar yaprak bitlerini besler ve emerler, başka böcekler emdiğinde yaprak biti ölecektir fakat karınca onu öldürmeden emer ve onu düşmanlardan korur)

Devletle, patronlarla aramızda böyle bir ilişki vardır. Bizi ölüme terk etmiyorlar biz de onların bizleri sömürmesine razı oluyoruz. Binlerce villa var fakat milyonlarca bina var. Villalardakiler yaşamını daha çok para ve güç ile garanti altına alma fırsatı bulmuştur fakat bizler apartmanlarda üst üste tıkış tıkış yaşayarak yaşamımızı, devletlere ve şirketlere bağımlı halde yaşayarak garanti altına alan kişileriz. Bir şekilde bunu biliyoruz. Yani sömürülmeye razı gelmek de bir yaşama şeklidir ve öyle görünüyor ki insanlar arasında en çok tercih edilen yaşama şeklidir.

Ve maalesef gıdaya, anaya, güneşe yönelmek için patronlara ve devlete yönelmek zorundayız. Çünkü gıdamızın, toprağımızın başı onlar tarafından tutulmuş. Tıpkı baba gibidir onlar, iktidar iktidardır. Ormandaki hayvanların anaları babalar tarafından öldürülmüştür, süt ve yumurta endüstrisindeki hayvanlar onlar tarafından köleleştirilmiştir. Tıpkı bizim gibi.

Doğada hayvanlar insandan daha ‘asil‘ bir yaşamda kalma mücadelesine sahiptir. Ekonomik şiddet (şiddet kullanmadan, yalnızca maddi tehditlerle açık veya gizli tehdit yolu ile istediğini yaptırmak) varlığını gözardı ederek söylecek olursak; insanlar köleliği kendileri kabul ederler hatta memetik olarak köleliğe razı gelecek şekilde evrimleşmiş insanların sayısı az değildir fakat hayvanlar böyle değildir. İnekler, karacalar, küçük kuşlar. Bunların tamamı köle olmak yerine ölmeyi tercih ederler. Atlar 1800’lerin sonlarına kadar insanlardan kaçarak Sibirya’ya kadar gittiler. Özgürlük uğruna soğuk ve kıtlıkla mücadele ettiler. Karacalar büyük göçlerinde insanların onları katletmesine rağmen durup beklemediler. Özgürlüklerine ve yeni yaşam alanlarına doğru göç ettiler. Hiçbir kuş bilerek ve isteyerek kafese girmedi. Kendi türlerinin devamı için birbirleri ile yardımlaştılar. Sürü haline gelip yırtıcıları savuşturdular ve hayatta kaldılar. İşte biz insanlar kendimizi hayvandan üstün görürken nasıl da köleliğe yatkın canlılar olduğumuzu unutuyoruz. Hayvanların yaşam kalım şekli bizden daha asildir. (daha fazlası için Kropotkin – Evrimin bir faktörü: Karşılıklı yardımlaşma) 

Gıdaya yönelme ve küresel ekonomi:

Eğer dünya tarıma yönelirse bu durumda endüstriye ve makro ekonomiyle çok ilgilenmeye gerek kalmayacaktır. İnsanın hayatta kalmak için ihtiyacı olan şey topraktan çıkanlardır. Sanırım İsrail gibi ülkeler bunun farkında ki şimdi buna hizmet eden devasa tarım köyleri yaptılar ve bu köyler komün gibi yaşıyor. Ama Türkiye ya da diğer Ortadoğu ülkeleri beton döküp bina yapmayı gelişme sanıyorlar. Hayır, beton döküp bina yapmak ve tarımdan uzaklaşmak toprağı yok ettiği için gıdayı kesecektir. Bu durumda gıdayı başka yerden almak zorunda kalacaksın ve bu da en önemli yaşam-kalım faktörü olan gıda konusunda seni dışa bağımlı kılacaktır. Öyle ki tarıma komple yönelmiş, iç gıda pazarını tamamen kendi potansiyeli ile karşılayan ülkelerin küresel krizlerden etkilenmeyeceğini iddia ediyorum. Şu an Türkiye tarımda dışa bağımlı bir ülke olduğu için en önemli ihtiyacımız olan gıdada bu kadar fiyat artışı var. Gıdanın yakınında olmak yaşamı garantiye alır. Dünya ekonomisi bir anda çökse ve hiçbir şey alamayacak duruma gelsek gene tarım alanlarına yakın kişiler gıda sorunu yaşamayacaktır. (hayvanları su ile yetiştirmek gerektiği için ve yakın zamanda su kıtlığı ve küresel ısınma nedeni ile hayvancılık ekonomik manada tamamen zarar anlamına geleceği için değinmeye dahi gerek duymuyorum) Gıda ihtiyacı en önemli ihtiyaç olduğu için gıda ihtiyacının karşılanmasının zorlaştığı durumlarda hiçbir hükümet iktidarda kalamaz. Gelişen sanayi bizi topraktan alıp önce işçiye çevirdi daha sonra robotik üretim sayesinde işçi fazlası oluştu, bu işçi fazlaları AVM’ler gibi yerlerde hizmet alanında çalışmaya başladı. Yani bize ne olacağını bu ekonomik dengeler belirliyor. Birçoğumuz havalı bir işimiz olmasını isteriz fakat hepimiz çalıştığımız işe bir şekilde kanaat etme eğilimindeyizdir. Belki de bu yüzden annelerimiz bizi devlete ve patronlara karşı saygılı olmamız konusunda tembihliyor, genini garantiye almak için. Tabii ki annelerimiz bunun aslında bir çıkarını koruma davranışı olduğunun farkında değil çünkü davranışlar ilk evrimleştiğinde mekanikti, sonradan bilincimizle harmanlandı. Bunlara çeşitli anlamlar yükledik. Böylece ‘anlamlı’ hale geldi birçok anlamsız davranışımız.

Bizler işçi ya da daha acı tanımı ile gönüllü köleler, bu şekilde de hayatta kalabileceğimizi ve üreyebileceğimizi yani genlerimizi ve kültürümüzü aktaracağımızı biliyoruz. Fakat köle olduğumuzun da farkındayız. Çünkü her canlı aynı zamanda özgür olmak ister. Gıdaya yönelmek için, anaya ya da güneşe yönelmek için özgürlüğe ihtiyaç vardır. Her ne yapmak istiyorsan buna ihtiyaç vardır. Özgürlük olmadan yaşamda kalmak %100 garanti altında değildir çünkü ‘efendilerimizin’ kafamıza ne zaman bomba yağdıracağını ya da ne zaman bizi işten kovacaklarını veya savaşlarında öldüreceklerini ya da yaşamımızı nasıl daha zor hale getirebileceklerini de tahmin edebiliyoruz. Bu yüzden özgürlük her canlının ihtiyacıdır. Özgür olduğunda daha çok tatmin olacağımız milyonlarca canlı tarafından deneyimlendi. Kafeste bir kuş, sen parmaklığın arkasında ne hissedeceksen onu hissedecektir. Önüne biraz gıda ve yatacak yer. Mutlu olur muydun?

Hepimiz bu ödül sisteminin, bu hormon salgılama durumlarının bağımlısıyız. Bu yüzden seksi severiz. Çocuk yapmadan seks yapmak bir anlamda bedenin aklını kandırmaktır. Beden senin üreyeceğini sanarak sana mutluluk hormonları / ödülleri verir. Fakat sen çocuk yaparak enerji tüketmek zorunda kalmazsın.

Ve gene fazla yemek kendi bedenimizi kandırmaktır. Şeker nedir? Şekerdeki tat aslında şekerin kendisi ile ilgili değildir. Şeker yüksek enerji anlamına geldiği için beynimiz bizi yüksek enerjili gıda aldığımız için ödüllendirir. Ve tüm canlılar gıdasını dünyanın geri kalanından ayırmakta usta olarak dünyaya gelir. Bir çoğumuz şehirde büyümemize rağmen tek bakışta bir ağaçtaki meyveleri hemen farkedebiliriz bununla kalmaz meyvenin yiyip yiyemeyecğimiz durumda olduğunu da daha onu tatmadan biliriz. Çünkü insanın evriminde meyve en eski gıda türlerinden biridir ve insan meyveyi dünyanın geri kalanından ayırmakta ustadır. Maslow’un ihtiyaçlar listesi piramidinde görebileceğimiz gibi temel ihtiyaçlar daha ilk zamanlarda gelişmiş ihtiyaçlardır ve genel olarak kendinden sonrakilerden daha güçlüdür. Peki bir kuzu ya da inek gördüğünüzde? Onu yemek mi istiyorsunuz? Ben şahsen onla iletişim kurmak istiyorum. Onunda benle aynı evrim sürecinden geçtiğini, benim temel mutluluk ve hüzün sebeplerimin onda da olduğunu bilirim. Bunu bize evrimin ta kendisi anlatır. Onun bedenin aklı benim bedenimin aklından daha aşağı değildir. Acılarımız ve mutluluklarımız ortak olabiliyor. Kısacası onla ben çok benzeriz. Senle olduğumuz gibi.

İnsanın canlı hayvanı ve pişmemiş eti gıda olarak görmemesine bir kanıt ise gene koku alma duyumuza verdiğimiz tepki ile anlaşılabilir. Et yemenin tabii ki evrimsel sürecimize katkısı vardır, iyi ya da kötü, insanı insan yapan şey evrimsel sürecinde deneyimlemiş olduğu toplam bilginin sonucudur. İnsan ateşi bulmadan önce et yiyorsa bile bundan pek haz ve besin almıyordu bu yüzden canlı hayvan ve pişmemiş et kokusu iştahımızı kabartmaz (ödülü yoktur ya da çok azdır). Fakat ateşle birlikte hem bitkilerden hem de etten daha çok besin almaya başladık ve bedenimizce ödüllendirildik. Bu yüzden pişmiş etin kokusu bizlere hoş gelirken canlı hayvan ya da pişmemiş et gelmez. Bu da insanla et ilişkisinin kökeninde aslında insanın etçil eğilimde olmadığına işarettir. Kropotkin’in anlatımı ile insan buzul çağında bitkiler öldüğü ya da kar ve buzun altında kaldığı için et yemeye mecbur kalmıştır. Hayvanları bedenimiz gıda olarak görmüyor. Bedenimiz pişmiş etin ödülüne alışık fakat burada gene bir şey hatırlatmak isterim mesela ızgara düşünün, ızgaradaki domates, mantar, patates, biber gibi gıdalar da bize aynı etkiyi verir. Bir vegan olarak bitkilerle ızgara yapıyorum ve verdiği koku, his ve onun kokusu ve tadı sayesinde aldığım ödül vegan olmadan önce etli bir mangal sırasında aldığım ödülden daha iyi. Muhtemelen bunun nedeni ette bulunan fazla yağın varlığını koku yolu ile vücudumuzun hissetmesi. Bu koku bize bir tip ‘ağırlık’ hissi yaşatır. Hatta karnımız tokken bu koku midemizi bulandırır.

Bu ödül sistemi hayatı yönlendiriyor. Daha çok para kazanan daha çok ödül alıyor. Daha başarılı olan daha çok ödül alıyor. Evlenen ödül alıyor ki çok mutlu oluyor çünkü nihayet genlerini aktarabilecek ve çocukları da tek eşlilik ve aile çatısı altında hayatları güvenli (ama özgürlükleri değil) şekilde büyütme işi garantilenmiştir. Yani evrimin ikinci altın kuralını gerçekleştirmenin mutluluğundadır. İnsanlar düğünler ve törenlerle bu içgüdüsel ve ilkel mutluluğu anlamlı hale getirmeye çalışmaktadır.

Beyne sensörler yardımı ile bilgi aktarmayı başardılar. Tıpkı filmlerdeki gibi. Burada da  gözlemlendi ki fazla bilgiyi daha kısa sürede alan beyinde nöronlar arası bağlar güçlenme eğilimine girdi. Yani bizim şu an ki öğrenme taktiklerimizden daha güçlü bir taktik ile beyne bilgi paket şekilde aktarıldığında etki gözlemlenebildi. Sıradan öğrenme taktiğimiz ile muhtemelen daha uzun sürede daha az bilgiyi depoladığımız için etkileri de daha az olduğundan gözlemlediğimizde bunu yakalamak zor olacaktır. Buna binaen bilginin de beyin tarafından ödüllendirildiğini düşünebiliriz. Çünkü bilgi de hayatta kalma yeteneğimizi de artıracaktır. Yani bir yanda çok para ve güç vardır ama diğer yanda ekinlerin hangi dönem ekilmesini ve hasat edilmesini bilmek de ödüllendirilen bir yetenektir. Göğe bakarak doğal süreçlerin zamanlarını doğru tahmin etmek de kendin ve kabilen için yaşamda kalmayı garanti altına almaya yönelik bir güçtür. Barınak, alet yapma yetenği ve hatta eğlendirme yeteneği olarak müzik ve hayatımızı daha konforlu kıldığı için sanat ve oyun da aynı amaca yönelik yetenektir. Ödüllendirilir.

Hepimiz bu iki ana kurala, yaşamda kalmaya ve üremeye yönelik programlanmış şekilde evrimleştik ve evrimin bu kurallarına bina edilmiş bir şekilde varız. Bu yüzden bu derin eğilimler içindeyiz ve ölmek kolay değil. Bilincimiz bedenimizin aklına yeniliyor ve şehirleri beslemeye devam ediyoruz. Hepimizin bağımlı olduğu gerçek şey işte bu ödüllerdir. Aşk, aile, kabile, tek eşlilik, çok eşlilik, zenginlik, orta hallilik hatta fakirlik… kimi zaman kölelik bile bu ödülleri almak için içinde bulunulan durumlardır. Kısacası bunların hepsi bir yaşama biçimidir. Hayvanlar da insanlar da aynı süreçlere tabi tutulur. Hepimizin bağımlı olduğu şey işte bu hormonlardır. Ve diğer bağımlılık dediğimiz şeyler ise (uyuşturucular, alışveriş, kumar, paraya tapma, iktidara susama vs.) bu ödülleri herhangi bir hayatta kalma ya da üreme davranışı için enerji harcamadan almamızı sağlar. Yani uyuşturucu kullanmak, alışveriş yapmak (ihtiyaç dışında), kumar vs de bedeni kandırmak ve kolaycılıktır ve uzun kullanımlarda ödül sistemimiz dengesizleşmeye ve bozulmaya uğrayabilir bu da sanırım insanın yaşamda kalmak için gerekli olan en önemli motivasyonunun yok olmasını sağlar. Hayatta kalmak için motivasyon olmayınca ya depresif bir hayat yaşarsın ya da intihar edersin ya da eski günlere dönmek için tedavi olur yeni bir disipline girersin.

İşten atılırsan hayatta kalma durumun ve çocuklarına bakma durumun tehlikeye girecektir. Bu yüzden acı hissedersin. Beden ve bilinç seni iter. Bu itki evrimin en önemli güçlerindendir. Dayak yersen aynı şekilde, kaza geçirirsen ya da biri seni gıda olarak görmeye karar verip seni katlederse gene acı hissedersin. Tüm canlılar için böyledir. Hayvanlar gıda ve güneşe ulaşmak için göç ederler. İnsanlar ise şehirler kurar bu dengeyi bozar, sonra da doğal dengeleri bozulduğu için şehirde yaşamanın depresyonu ile başbaşa kalırlar. Şehir canlıya o kadar ters bir kavramdır ki bir ormana gittiğimizde kendimizi iyi, rahatlamış ve özgür hissederiz. Belki de bu yüzden; kendimizi daha iyi hissetmek içindir çevre adına verdiğimiz mücadele?

Bunun kökeni de empatiye dayanıyor. Ayna nöronları karşımızdaki durumu taklit ve simüle etmede işlev görür. Bu da bize o duruma kalırsak ne hissedeceğimiz konusunda bir simülasyon yaşatır ve gerçeğe yakın acı hissederiz. Bu sayede bir işi yapmadan o işten ne kazancımız ya da çıkarımız olacağını anlar ve buna göre hareket ederiz. Taklit yeteneği ile yavru, ebeveyninin peşinden gider ve gıdaya ulaşma ve diğer tehlikeli davranışlar konusunda eğitim alır ve aynılarını yaparak hayatta kalabilir. Fakat diğer yandan bu gelişim yöntemi başkasının çektiği acıyı bizim hissetmemizi sağlayan sistemin de ta kendisidir. Başkasının çektiği acıları ayna nöronlarımız sayesinde hissediyoruz ve tıpkı kendimizmiş gibi onu o durumdan kurtarma eğilimine giriyoruz. Çocuklar bayramda kesilecek koyunlar için ağlar, kafesteki kuşları salmak istersin…. Yani Fromm’un deyimi ile ‘bir oluyoruz’. İşte empati yeteneği de bu kadar eski ve bu kadar önemli bir eğilimdir. Adalet dediğimiz olgu da en basit anlatımı ile bu şekilde ortaya çıkmıştır. Hissedebilen her canlı adaletli olmaya ve adaleti tesis etmeye ya da diğerlerini acıdan kurtarmaya eğilimlidir.

Hayvan deneylerinden ne kadar nefret etsem de şu örneği vermeden geçemeyeceğim, yapılan bir deneyde farelere bir yanda gıda veriliyor diğer yanda ise tutsak ve zor durumda bir başka fare var. Fare karnını doyurmak yerine önce diğer fareyi kurtarıyor. Daha sonra kurtarıcı fareyi aç bırakıyorlar ve deneyi terkarlıyorlar. Fare çok aç olmasına rağmen önce tutsak olan fareyi kurtarıyor. Adaletli olma eğilimi insandan önce evrilmiş bir eğilimdir. Adaletli bir ortamda daha az acı çekersin. Burada adaletten kastım hapishaneler ve devletlerin ‘adaleti‘ değil. İnsan diğer birçok varlık gibi sosyal bir varlıktır. Güven içinde hissetmezse huzursuz olacaktır. Kurtarmanın, yardımlaşmanın bir diğer sebebi de kendisi de aynı durumda kalacağında karşı tarafın onu kurtaracak olması ihtimalidir. Bu yüzden kamuoyu güven ortamı ister. Serçeler bir arada yuva yaparlar ve diğerlerinin yuvasından çalı çırpı çalan serçeler diğer serçeler tarafından cezalandırılarak dövülür. İşte grup içindeki diğer serçeler güven içinde yuvalarını yaptıkları için bu şekilde yuva yapmayı tercih etmişlerdir.

Bu tercihler gene ilk başta ortaya rastlantısal ortaya çıkmıştır. Ve bu tercihten yalnızca yaşamda kalmaya ve üremeye taraf olanlar süregelmiştir. Çünkü tercihleri yapanlar kendilerini yeni nesillere aktarabilmiştir. Yani bir yöntem ya da bir tür hala yaşıyorsa, varsa bu elemeden başarı ile geçtikleri anlamına gelir. Hayvanların aksine insanlar küresel bir medikal, enerji, ya da gıda krizinde hızla tükenme eğilimine girecektir. Hayvanlar ise kendilerini tüketmeye ant içmiş insanlığa rağmen yaşam mücadelesini kendi aralarıda değil bizle veriyorlar. İnsanların soyunu tükettiği, soykırım uyguladığı, köleleştirdiği türün sayısı ortadadır. Bir birimin evriminin gelişimini bir önceki evredeki durum ile karşılaştırarak ‘nasıl’ sorusunun cevabına ulaşmak mümkün. Birlikte yuva yapan serçeler daha çok hayatta kaldığı için birlikte yuva yapan serçeler hala vardır. Karpuz tatlı (yüksek enerjili) olduğu için hala var onun yok olmasına biz insanlar izin vermiyoruz. Fakat ayrık otları daha çok üredikleri ve birçok ortamda yaşayabildikleri için hala varlar.

Kısacası medeniyet bile bu bağımlı olduğumuz ödül sisteminin seçimleri üzerine kurulmuştur. Kabileler, klanlar, aileler, tek eşlilik, çok eşlilik, çıkar amaçlı çok eşlilik, devletler, hapishaneler, okullar, hepsi bu ödül sistemini yönetmek adına ortaya çıkmıştır. Ve bunların hepsi birbiri ile aynı değere sahip yaşama şekilleridir. Hiçbiri evrimsel olarak birbirinden aşağı değildir. Çünkü evrim sürecinde hala varlarsa hala başarılı yöntemler olduğu anlamına gelecektir. Ve işte hepimizin bağımlı olduğu şey budur. Seçimlerimizin büyük bölümünü o belirler. Bedenimizin aklı tam olarak özgür iradeye sahip olmamız karşısında her zaman bize dezavantaj sağlayacaktır. Evrim işte hayatımızın bu kadar içindedir, aslında biz evrimin içindeyiz. Evrim sürecinin içinde ise birey olarak kayda değer olmayan bir yere sahibiz. Tıpkı güneşimizin Samanyolu galaksisinden yok olduğunda galaksinin bundan haberdar olmayacağı gibi biz öldüğümüzde de insanlık hiç etkilenmeyecek. Evrim sürecek, yaşam var oldukça. Her canlı bağımlı doğacak, anaya, güneşe, gıdaya.

http://darwin-online.org.uk/content/frameset?pageseq=52&itemID=F937.1&viewtype=image

 

Kadıköy Kent Dayanışması’ndan basın açıklamasına çağrı: Kuşdili Çayırdır, İmara Açılamaz!

Kadıköy Kent Dayanışması “Kuşdili Çayırdır, İmara Açılamaz” diyerek Salı günü 19.00’da yapılacak basın açıklamasına çağrı yaptı.

Kadıköy’ün tam merkezinde bulunan ve 3. derece doğal SİT alanı olan tarihi Kuşdili Çayırı, mahkeme kararlarına, bilim insanlarına ve Kadıköy halkının yoğun itirazlarına rağmen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yeniden imara açılmak istenmektedir.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından askıya çıkarılan projeyle yapılmak istenenler şunlardır.

-Alanın yarısının 1.50m altına zemin altı çok katlı otopark, otopark üzerine toprak dökülerek yeşil örtü,
-Zemin üstünün bir bölümünde çok katlı yapılaşma,
-Alanın yarısına yeşil örtü.

Göz ardı edilenler ise şunlardır:

1-İSKİ raporu: İSKİ bu projeye ilişkin verdiği raporda Kurbağalıdere’nin defalarca tanık olunduğu gibi taşma riski taşıdığına dikkat çekmektedir. Raporunda ‘İdaremiz görüşleri dışında herhangi bir uygulama yapılması durumunda meydana gelebilecek maddi manevi olumsuzluklardan İdaremiz sorumlu tutulamaz.’ Cümlesi ile sorumluluğu Büyükşehir Belediyesine aktarmıştır.

Şiddetli bir yağmurun önüne kattığı her şeyi yıkarak afete neden olacağı gerçeği ortadayken, bizler, derenin yanı başında yerin 36 metre altına inilerek yapılacak çok katlı otoparkın su baskınıyla toplu mezara dönüşmesi endişesini taşıyoruz.

İSKİ’nin taşma ve sel felaketini önleyeceği gerekçesiyle 5 yıldır Kurbağalıdere’de ıslah çalışması yürüttüğü bilinmektedir.

2-Sağlık raporları: Kadıköy’de hava kirliliğinin boyutu şu an limitlerin çok üstündedir. Bölgemizdeki hava kirliliği ölçüm cihazları, alarm vermektedir. Bu proje ile binlerce aracın daha kent merkezine gelmesi egzoz gazlarını çok daha fazla arttıracaktır. Dolayısıyla Akciğer hastalıkları, solunum yolu hastalıkları, astım ve benzeri ciddi hastalıklar önlenemeyecek boyutlara ulaşacaktır.

3-Jeoloji raporları: İstanbul’da şiddetli bir depremin her an olabileceğine dikkat çekilirken Kadıköy halkının binalardan uzak durarak toplanabileceği, afette koordine olabileceği tek toplanma alanıdır Kuşdili Çayırı.

4- Ulaşım planlaması raporları: Başta İTÜ’nün verdiği raporlarda da belirtildiği gibi, bilimsel olarak kent merkezindeki otopark sayısının çoğalması, araç yoğunluğunun daha da artması demektir. Kısaca daha çok otopark, daha çok trafik yoğunluğunu getirecektir. Kuşdili Çayırı’nın bir köşesinde faaliyet gösteren itfaiye binasından çıkan araçlar Kadıköy’ün bugünkü trafiğinde bile yangınlara yetişmekte zorluklar yaşarken, bu proje gerçekleştiğinde nasıl yetişecektir?

Araç parkı ve eğlence merkezi konumuna düşürülmeye çalışılan, İstanbul’un en güzel ilçelerinden biri olan Kadıköy’e öngörülen yaşam biçimi bu mudur?
Bir kent merkezinde halkın kolay, ucuz, sağlıklı ve güvenli ulaşımının tek yolu, planlı ve daha nitelikli toplu taşıma araçlarının artırılmasıdır.

5- Arkeolojik raporlar: Tarihi Kuşdili Çayırı’nın altı, antik Khalkedon kentinin 8 bin yıl öncesine ait sırlarını taşımaktadır. Arkeoloji Derneği, doğal SİT alanı olan Kuşdili Çayırı’nın aynı zamanda arkeolojik SİT alanı olması yönündeki raporlarını ilgili kamu kuruluşlarına iletmiştir. Buranın ARKEO PARK olmasını önermektedirler.

6- Danıştay’ın gerekçeli kararı: Danıştay kararında Kuşdili Çayırı’nın yapılaşmaya açılamayacağı ve yeniden ağaçlandırılması gerektiği vurgulanmaktadır.

Faşizm, kadın ve sinema ilişkisi: Nazi Almanyası’nda çekilen propaganda filmlerinde kadın temsili

Almanya’da nasyonel sosyalizm iktidarı ve kadın

Kadınlar, neredeyse bütün örneklerde büyük toplumsal projelerin nesnesi konumuna itilmişler, devrimlerin vitrinini oluşturmuşlar ve sistemin yeniden üretilmesinde efektif misyon edinmişlerdir. Faşizm için kadın, kadın olarak tehdit değildir; tehlike teşkil eden ataerkil toplumsal düzeni sorgulayan feministtir. Feminizm, faşizm tarafından özgür aşka, cinsel çeşitliliğe ve deneyimlemeye açık göründüğü için feminist kadınlar, proleter bir orospu, komünizmin aracı ve dişi komünist gibi isimlendirmelere maruz kalmışlardır. (Neocleous, 2017, s.130-131) Faşizm için kadının en önemli rolü çocuk yetiştirmek, aile birimi içerisinde olması gereken yer evdir.  Neocleous, erkeklerin savaşa yazgılı olduğu yerde, kadınların anneliğe yazgılı olduğunu kaydetmiştir. (Neocleous, 2017, s.129) Şüphesiz ki bu annelik, politikadan tamamen kopuk bir olgu değildir. Rejim için birincil olan annenin de , toplumun geri kalanı gibi, Führer’e bağlı, sistem için etkin bir şekilde çalışan militan bir yurttaş olmasıdır. Ayrıca Üçüncü Reich dönemi boyunca anneliği konu alan resimlerde kadınlığın gücü annelerin çocuklarını gönüllü savaşa yollama fedakarlıklarıyla ölçülmüştür. (Clark, 2017, s. ) Hitller aileye atfettiği önem nedeniyle evlilik kredileri, vergi muafiyetleri, çok çocuklu ailelere maddi yardımlar, annelerin çeşitli törenlerle ödüllendirilmesi gibi pek çok teşvik edici uygulamayı yürürlüğe koymuştur. Bu uygulamalar kadınları cinsel baskı altında bırakmış, tavşan ya da ineklermiş gibi doğurma zorunluluğuyla görevlendirmiş ve zorlu bir ailecilik anlayışıyla karşı karşıya bırakmıştır. Macciocchi’nin faşizm analizini yapmaya çalıştığı eserinde söylediği gibi faşistlere göre kadın Yahudiler gibi cinsel eklem olan yücelten ve yüceltilen öteki bir ırktır; bu ırkı kan saflığı anneliğe dayanmakadır ve tek yükümlülüğü anneliktir. (Macciocchi, 2000, s.89) Kadınlar, faşizmin onlara dayattığı statüye karşı koymamış; “çoşkusal bir veba” ya da bir “ölüm dürtüsü” ile onu kabul etmiş ya da ona katlanmıştır.  (Macciocchi, 2000, s.89)

Kadınlar, faşizmin mağduru oldukları kadar mimarıdırlar. Faşizmin yükseliş ve iktidar dönemlerinde en yoğun desteği kadınlar sağlamıştır feminist akademisyen Şirin Tekeli’ye göre bu açıklanması gereken bir paradokstur. (Tekeli, 2011, 417-418) Ama bu çalışmanın amacı paradoksa bir açıklama getirmek değil propaganda sinemasında bunun izini sürmektir.

Siyasal bir araç olarak propaganda ve propaganda sineması

Propaganda, bir bireyin veya grubun başka bireylerin veya grupların tutumlarını belirleyip biçimlendirmek, kontrol altına almak veya değiştirmek için: haberleşme araçlarından yararlanarak ve bu bireylerin veya grupların belirli bir durum veya konumdaki tepkilerinin kendi amaçlarına uygun tepkiler şeklinde olacağını umarak giriştikleri bilinçli bir faaliyet olarak tanımlanabilir. (Qualter, 1980, s.279) İkna etme yöntemleri ve propagandanın ortaya çıkışı toplumların oluşması kadar eskidir. Propagandanın geniş çaplı kullanımı ise 19. yüzyılda ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla mümkün olmuştur. Propaganda, lider olma gayesi taşıyan siyasetçiler ve mevcut liderler tarafından güçlerini pratik etmek, toplum olma hissiyatını pekiştirmek, düşmanın gözünü korkutmak için kullanılmıştır. Fakat propagandanın giderek yaygınlaşması ve çeşitlenmesiyle giderek üzerinde uzmanlaşılmış bir sanat haline gelmiştir. Propaganda maddenin doğası gereği doğru olmamaya yatkındır ama bu bütün propagandaların gerçeklikten uzak olduğu anlamına gelmez. Çünkü propagandacıların odak noktası aktarılan bilginin doğruluğu ya da yanlışlığı değil propagandanın ne derece ikna edici olduğudur. Totalitarizm üzerine çalışmalarıyla tanınan siyaset bilimci Hannah Arendt’e göreyse propaganda, totalitarizmin totaliter olmayan dünyayla ilgilenebilmesinin tek ve belki de en önemli aracıdır. (Arendt, 2017, s. 98) Bu özelliği ile propaganda normal dünya ve totalitarizm arasında iletişimsel bir köptü kurmaktadır. Ayrıca, yalnızca seçkinler ve ayaktakımı totalitarizmin kendi momentumuyla harekete geçer kitlelerse propagandayla kazanılmalıdır, Arendt’e göre. (Arendt, 2017, 93) Propagandayı tarihte en sistematik şekilde uygulayan siyasal yönetimlerden biri olan Nazi Almanya’sı sinemayı en önemli propaganda aracı olarak benimsemiştir.

1. Dünya Savaşı’ndan Almanya’nın yenik çıkması, Britanya ve Amerika karşısında propaganda savaşını kaybetmesi olarak algılanmış; propaganda çalışmalarına ağırlık verilmeye başlanmıştır.(Altun, 2015, s.26) Hitler propagandanın işlevselliğine atfettiği önemden dolayı onu kurumsallaştırarak 1933’te “Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı” kurulmuş ve bakanlığın başına Joseph Goebbels’i getirilmiştir. Bu yüzden Nazi Almanya’sında propaganda çalışmalarının yaratıcısı Hitler söyleyeni Goebbels olarak anılmaktadır. Propbels’ e göre siyasal yönetim ve birey arasında ilişkiyi kuran propaganda Hitler’e göre basit, kolay öğrenilebilir olmalı, aynı sloganları sürekli tekrarlamalı ve aşk ve kin duyguları üzerine odaklanmalıdır.( Welch, 2002, s.25)  Bakanlığın iş bölümü konusunda aldığı kararlar doğrultusunda yedi departmana ayrılmıştır. ( Welch,2002, s.31) Bu departmanlardan en önemlilerinden biri “Film, Film Endüstrisi, Film Sansürü, Haber Filmi” departmanıdır.  Nazi Partisi kurulduğundan itibaren her sektörde olduğu gibi film endüstrisinde de bulduğu destek, sektörün kontrol edilebilmesini yeniden şekillendirilmesini kolaylaştırmıştır. Nazi’lerin yönetimde olduğu süre boyunca pek çok yönetmen baskıya maruz kalmış, yönetim şekliyle ters düşen ve propagandaya alet olmak istemeyen  bir çoğu ülkeyi terk etmek zorunda bırakılmıştır. Propaganda, toplumsal mühendislik ve toplumsal denetim için önemli bir araç olarak görülmüş, “her yerde her zaman bıkmadan usanmadan propaganda” mottosuyla hareket edilmiştir. (İşçi, 2004, s.335)  Naziler, propaganda ürünlerinin oluşturulmasına biçime oldukça önem vermişlerdir. Her alanda üretilen yapıtlar sistemin sembol ve imgelerinden yararlanırken, yapıtlarda yeni oluşturdukları sembol ve imgelerle sistemi beslemişlerdir. Ayrıca dönem sanatının en büyük başarısı bu yapıtlarla iletilen mutlak güzellik formlarının kendi kendini kabul ettirmesi olduğu söylenebilir.

Roger Griffin, faşizmi modern çağın bir ürünü olarak görmektedir. (Griffin, 2015, s.190) Propaganda aracı olarak en aktif kullanılan yöntemlerden birinin sinema olması onun düşüncesini doğrular niteliktedir. Propaganda filmi, hedeflenen duygu ve düşünceleri ortaya çıkartmak veya güçlendirmek için izleyicileri manipüle etme girişiminde bulunan belgesellere, kısa ve uzun metrajlı filmleri tanımlamaktadır. Bu filmlerin ortaya çıkışı teşvik eden bir siyasal yönetim, siyasi grup ya da kurumla doğrudan bağlantılıdır. Propagandanın sinemayı işlevsel bir araç haline getirmesi 1. Dünya Savaşı’ndan sonraki döneme denk düşmektedir. Okuma yazma oranının çok düşük olduğu bu dönemde sinema kitleleri eşit oranda etkileyebilmek için işlevsel görülmüştür. Bunun yanı sıra filmlerin eğlendirici yanı dikta edilen öğretilerden çok alt metindeki mesajlarla istenilen sonucun izleyicinin de rolünü göz önünde bulundurarak elde edilmesini sağlamıştır. Sinema, toplumsal sıva işlevi gören somut, maddi bir pratiktir.

Hitler kitleler önünde sergilediği jest ve mimikleri kontrol edebilmek için bir oyuncudan ders almıştır. Toby Clark’ a göre Hitler’in sergilediği oyunculuk yöntemleri sessiz sinemayı anımsatmaktadır. ( Clark, 2017, s.64)

Triumph des Willens: Sanatsal Zekanın Zaferi

Propaganda filmi deyince ilk akla gelen kuşkusuz Leni Reifenstahl’ın yönetmenliğini yaptığı 1935 tarihli Triumph des Willens (İradenin Zaferi) filmidir. Amerikalı yazar Susan Sontag’ın belirttiği gibi film, şu zaman kadar yapılmış en başarılı, en saf propaganda filmidir. (Sontag, 2008, s.209) Çünkü bu film aracılığı ile sadece faşizmin bileşenleri değil, propaganda yöntemi de amaçlarıyla birlikte okunabilmektedir.  Film Robin Wood’un Faşizm ve Sinema başlıklı makalesinde dile getirdiği gibi ideolojik olarak korkunç ama estetik açıdan karşı konulmazdır. (Wood, 2008, s.224) Reifenstahl film boyunca kamerayı o kadar etkileyici kullanır ki izleyici dönemin şartlarında nasıl yapıldığı sorusunu kendisine sormadan hemen önce filmin büyüsüne kapılmış bulur kendisini.

İradenin Zaferi, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin (NSDAP) 1934 tarihinde Nürnberg şehrinde yaptığı gösterişli 6. kongresini belgelemek üzere ısmarlama olarak çekilmiş bir filmdir. Nazi hükümetinin düzenlediği mitinglerde, özellikle tiyatro, koreografi, müzik ve mimarinin bir arada kullanıldığı bütünsel sanat eseri anlamına gelen Gesamtkunstwork, düşüncesinden yararlanılmaktadır. (Clark, 2017, s.65) Reifenstahl da özünde estetiklik bulunan bu mitingde insanların ve binaların tekil ögelerden çıkarak nasıl milli güç ögelerine dönüştüklerini göstermektedir. Filmde bireysel hayal gücü ya da düşünceye neredeyse hiç yer verilmemiş, insanlar makineleştirilip militarize edilerek modern savaş araçları olarak yani bir tür “homo fasicicus” olarak yansıtılmışlardır. Bu nedenlerle film izleyiciye eleştirmesine imkan sağlayacak açık kapı bırakmamaktadır. Konuşmalar boş ve şişirilmiştir; retorik ön plandadır.

İradenin Zaferi, filminde erkek egemenliğinin gücünün göstergesi olan penis yüceltilmekte; penisin gücü sapıkça makinanın gücüyle eşitlenmektedir. (Wood, 2008, s.230)  Ayrıca, ideal halkı temsil etmesi için gösterilen gruplar mutlu, çalışkan, yarı çıplak Alman erkeklerinden oluşmaktadır. Roger Eatwell, Hitlerin indiği uçağı bir İskandinav tanrısının savaş arabasına benzetmiştir ve çevresinde adeta ışıktan bir hale belirdiğini belirterek filmin Hitler’i nasıl kutsallaştırdığını  vurgulamaktadır. (Eatwell, 2015, 241)

Kadının filmde görünür olduğu tek yerde işte Hitler’in bir yarı-Tanrı gibi bulutların üstünden inmesinin ardından bir grup kadınla selamlaşması sahnesidir. Kortejde yer almak için geleneksel kıyafetler içinde bir grup kadın Führer’ i gördüklerinde cinsel arzularını saklama gereği duymazlar. Kimi dudağını ısırır, kimisi görünür bir şekilde yine dudaklarını yalar, kimi vücudunu öne atarak flört vari hareketlerle lidere yaklaşır, kimi ise onu uzun uzun istekle süzerler. Hitler iktidar erkini elinde bulundurduğu dönemde, ölümcül bir çekiciliği olan karizmatik bir liderdir. Kadınlar, ona aşık olmuşlardır ve bu aşkları sistemi beslerken bazı kadınları Hitler’in düşüşünden sonra intihara kadar sürüklemiştir. Bu görüntülerdeki kadınlarda böyle bir bağ ile bağlı görünmektedir lidere.

Jud Süss: Şeytani Kötünün Bahçesinde

Reifenstahl’ın filmleri kadar ünlü olmayan Veit Harlan’ın yönetmenliğini yaptığı Jud Süss isimli 1940 tarihli film, Nazilerin propaganda filmlerinin en göze çarpan örneklerinden birisidir. Filmin her anı simgelerle örülüdür ve propagandanın vermek istediği mesaj o kadar direkt bir şekilde seyirciye sunulur ki adeta çocuk zekasına sahip insanları manipüle edebilecek güce sahip gibi gözükmektedir. Nitekim gösterime girdiği yıl toplam 80 sinemada seyirciye Veit Harlan’ın bu eseri 1945 yılında tehlikeli bulunarak yasaklanmıştır.  Film, 1773 Almanya’sında Yahudilerin girmesinin yasak olduğu Stuttgard şehrinde geçmektedir.  Şehir, Dük’ün yönetiminde ari ırktan insanların huzurlu, mutlu ve refah içinde yaşadığı mütevazi bir alandır. Halk, tarafından yönetildiği Dük’e inanılmaz saygılı ve ona coşkulu bir sevgi duyar, o balkon konuşmalarını yaparken halk adeta onun üstünlüğünü kabul edercesine ona alttan bakar ve inanılmaz bir minnet besliyormuş gibi gözükürler. Bu sahne doğal olarak bize Hitler’i ve onun meşhur balkon konuşmalarını hatırlatmaktadır. Filmin kötü olmaktan çok şeytani ana karakteri olan Joseph Süss, Nazilerin Yahudiler hakkında oluşturmayı hedeflediği bütün basmakalıp düşünceleri yansıtmaktadır. Öncelikle, kuyumcu olan Joseph o kadar zengindir ki onun elindeki bir parçayı almaya Dük’ün bile parası yetmemektedir. Saf kötülüğün simgesi adeta bu adam; hainlik, küstahlık, erdemsizlik doğasında varmış gibi gösterilmektedir. Bu kişi Yahudiliğin bir göstergesi olarak bilinen uzun favorilerini keserek Stuttgard’a girer ve hikaye böylece başlar. Oranın Dük’üne onun normalde karşılayamayacağı hediyeler vererek hem üstünlüğünü kanıtlıyor hem de Dük’ün borçlu hissetmesini sağlayarak gelecek emelleri için yatırım yapıyor. Buradaki fark bize Marcel Maus’un hediye teorisini hatırlatmaktadır; hediyeyi alan kişi de karşılığında bir şey vermezse, ruhu, muhatabı kişi karşısında ezilmiş sayılır ve bu da hediye vermeyen kişiye nüfuzundan ve saygınlığından kaybettirir. Böyle planlar ile Yahudi, kısa sürede liderin finansal danışmanı olarak atanır ve yolların işletmesini alarak onları paralı hale getirir. Ticaretle uğraşanlar, zorunda kalarak ürünlerin fiyatlarını arttır ve bu artış halkın alım gücünü azaltarak onları fakirliğe sürükler. Bu bölümde aslında 1920-30’lu yıllarda yaşanan enflasyon ve işsizliklerin aslında Yahudi kaynaklı olduğu mesajı verilmeye çalışılmaktadır izleyicilere. Ayrıca Yahudi, sadece Dük’ü meşgul etmesi için genç kadınları kullanacak kadar ahlaksızdır. En sonunda Joseph, emellerine ulaşarak o zamana kadar saflığı bir tek onunla bozulmuş kapıyı tüm hastalıklı, yoldan çıkmış Yahudilere açar. Öyle ki sarayın içine bir Yahudi din adamı yerleşir ve suç ortaklığı yaparak Dük’ü tiranlığa yönlendirmeye çalışır. Oppenheimer, şeytani Yahudi karakter, hoşlandığı kadının başkasıyla evlendiğini duyunca ilk babasını sonra eşini kaçırarak; kızı eşine işkence yapmakla tehdit eder ve sonrasında masum Alman kızına tecavüz eder. Bu günahın yüküne katlanamayan kız intihar ediyor ve halk Yahudileri göndermek için saray kapılarına dayanır. Dük kalp krizi geçirir ve Süss herkese örnek olması için halkın sloganlarıyla birlikte idam edilir. Filmin sonunda konsey başkanı açık bir mesaj olarak gelecek nesillere, yani filmin izleyicilerine, umarım bizim torunlarımız da bizim yaptıklarımızın aynılarını yaparlar der.(Jud Süss, 1940)

Ayrıca bu filmde hedeflenen kitle sadece Almanlar değildir. Çünkü, filmin ilk sahnelerinde Oppenheimer, benim evim bütün dünya diyerek temsil ettiği toplumu vatansız ve sadakatsiz olduğunu göstermekle kalmaz aynı zamanda onları tüm dünya için tehdit unsuru olarak sunar. Çoğunlukla zengin, şık genelde açık renklerde ve temiz giyinen Almanlar ve onların çocukça masumiyeti ve iyiliği gösterilmektedir seyirciye. Burada temizlik, kirli olmamak anlamından öte ahlaklı, iyi ve uygun olan anlamı taşır. Göç eden Yahudiler ise pisler ve hepsi simsiyah kıyafetler içinde oluşları onları iyi olan her şeyin öteki tarafına itmektedir.

Kadın imgesi, Veit Harlan’ın filmi boyunca edilgen ve ikincildir, iyiliğin de kötülüğün de kaynağı onda olmasa da aracı ve göstereni her zaman odur. Bu gösterme işini en çok da dış görünüşü ve kıyafetleriyle yerine getirir. Kandırılabilecek kadar saftır, Yahudi’nin yalanına inanarak onu şehre sokan bir kadındır. Kadın, durgun bir eylemsellik içinde değişen olaylar karşısında coşkun tepkiler verir: ağlar, çığlık atar, Tanrı’ya yakarır. Kadınlar, Dük’e aittir; Dük kalabalıkta çekiştirilirken elbisesi yırtılıp göğüsleri açılan bir kadına kahkahayla gülebilir, verdiği partide gözüne kestirdiği kadının ağlıyor olmasına rağmen bacaklarını bir diğerine açtırtarak dans partnerini böyle uygunsuz bir şekilde seçme hakkını kendisinde görür. Bu filmde kadın diğer propaganda filmlerinden farklı olarak rejimin vitrinini değil arka planını oluşturmaktadır. Ayrıca alışıldık ailenin yüceltilmesine ve annelik vurgusuna rastlanılmamıştır.

Hitlerjunge Quex: Anti-komünist Nazi Gençliği

Nazilerin propaganda filmlerinin bir diğeri ise 1933 yılında Hans Steinhoff tarafından yönetilen, senaryosu aynı isimli romana dayanan Hitlerjunge Quex filmidir.  Komünizm, Nazizm ve aile temalarında ilerleyen film, faşizmin komünistler hakkında oluşturmaya çalıştığı basma kalıp yargıları oldukça dolambaçsız bir yolla gösterirken; ideal aile, ideal anne ve ideal yurttaşı yeniden tanımlamaktadır. Filmde komünist bir babanın oğlunun nasıl doğru yolu bularak Nazi partisinin gençlik örgütlenmesine katıldığı anlatılmaktadır. Film, ikililiklerin zıtlıkları üzerinden ilerlemektedir. İyi ve kötü temeli üzerinden, temalar kadın-erkek, temiz-kirli, düzenli-düzensiz, genç-yaşlı, güzel-çirkin, fedakar-nankör temaları kendi içlerinde homojenlik gösterecek şekilde ayrılmıştır. Komünistler, saf kötülüğü temsil etmektedirler. Komünist erkeği kadına şiddet uygular, içer, cinsel açıdan sapkın davnışlar sergiler, pis ve çirkindir. Komünist kadın cinsel birlikteliğe açıktır, çok eşlidir, (saf) Nazi erkeklerini bile baştan çıkartmaya çalışır. Nazilerse gençtir, dinamiktir, düzenlidir, her zaman saçları taranmış yıkanmış ütülenmiş üniformalar içerisindedirler. Nazi kadınları, toplantılarda gözükmez, iç mekan çekimlerinde, yemek servis yaparken, hasta ziyaretine gidildiği sahnelerde görünürdür. Anne ise bu tanımlamaların hepsinden uzakta özel bir alanın konusudur. Komünist bir erkeğin eşi, Nazi bir çocuğun annesi olmasına karşın apolitiktir. Neredeyse her sahnede ev işi yaparken karşımıza çıkar, Bilgisizdir, güçsüzdür, çaresizdir. Eşinden dayak yerken bile karşı koymaz sadece söylenir. Onu bir erkeğin zulmünden kurtaran yine bir erkek olur, oğlu eline para sıkıştırarak annesinin daha fazla şiddet görmesini engeller. Kadın, yönetmenin gözünde kendini korumaktan bile aciz olacak kadar güçsüzdür ve kendi başına hareket etme yetisinden yoksundur. Anne, sonraki sahnelerden birinde nnkocasına vermediği parayı oğlunun eline verir, verirken elini sıkıca kavrar. Oğlu gittikten sonra onun elinin sıcaklığını tekrar duyumsamak için duygusal bir şekilde ellerini birleştirir. Freudyan bir tavırla yorumlanabilecek bu hareket, anne ve oğul arasındaki aşkı anımsatan bir bağlılığa referans vermektedir. Diğer yandan, filmin baş rolundeki genç erkek ve diğer Nazi gençleri, komünistlerin aksine, cinselliğe karşı duyarsızdır adeta hadım edilmiş gibidir; onlar için davaları her şeyin önünde yer almaktadır.

Hitlerjunge Quex, filminde Naziler kendilerini ne olduklarından çok ne olmadıkları üzerinden tanımlamaktadır.Filmin sunduğu dramatik karşıtlıklar, Nazilerin tanımlamak istediği ideal yurttaşın hangi değerlere sahip olması gerektiğini, toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl dağıldığını anlayabilmek için oldukça kolay okunabilir bir zemin oluşturmaktadır.

Sonuç 

Bu çalışma Nazi Almanya’sında yapılan üç propaganda filmini konu edinerek faşizmin kadınlarla olan ilişkilenmesini, bu bilinçli oluşturulan sembolik çerçeveden görmeyi amaçlamıştır.  Çünkü kadın imgesinin sinemada temsili, ideal figürlerden yola çıkarak yaratılmak istenen kadın imajını, bunun ideolojik bağlamla ne şekilde eklemlendiğini görmek için elverişli ortam oluşturmaktadır. Bu amaçla ilk bölümde faşizmin tanımlanmasında yaşanan problemlere değinilmiş, ardından faşizm ve kadının tarihsel ilişkisi tartışılmış sonrasında ise propaganda filmleri ve alt başlığı olarak Almanya’da Hitler döneminde çekilen Triumph des Willens, Jud Süss,  Hitlerjunge Quex filmlerinde yer alan kadın figürleri onların kurgu içindeki konumları, söylemleri, diğer karakterlerle ve konuyla ilişkisellikleri konu edinilmiş; söylemlerinde ve davranışlarında yer alan açık anlamlar gösterilerek örtük anlamlar bir kazı çalışmasıyla ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır.

Sinemada erkek figürü toplumsal değişimlerin etkisiyle yeniden farklı konumlandırmalarla şekillendirilse de kadın stereotipi biraz daha sabit ve değişmez bir çerçeve çizmektedir. Araştırmanın konusunu oluşturan filmlerde kadın imgesi Hitler’in yaratmak istediği ideal Nazi kadınını göstermekle birlikte kurgulanmak istenen bu figür aslında şeytani faşizmin özgün bir planı değildir. Çünkü kadınlar, tarih boyunca toplumların deneyimlediği neredeyse bütün yönetim şekillerinde ve ideolojilerde yeniliklerin göstereni, sistemin yeniden üreticisi olarak araçsallaştırılarak ikincil bir konuma indirgenmekle birlikte yasallaştırılmış bir çerçeveyle oluşturulan eşitsizliklere ve baskılara maruz kalmışlardır.  Bunun belki de en önemli psikolojik nedeni doğurganlığın erkeklerde ve eril bir sistemde oluşturduğu tehlike hissiyatıdır. Çünkü, doğurganlık bir üretimdir ve onlar kadının bu üretkenlik gücünden korktuğu için onu baskı altında tutmaya ve kendilerinin oluşturduğu bir kalıba bağlı kılmaya çalışmıştır. Bu kalıp iyi, ev işlerinde becerikli, sadık, nazik eşi, kutsallatırılmış fedakar bir anneyi, mevcut siyasal yönetime hizmet etmek için her şeyi yapabilecek bir yurttaşı tanımlamaktadır. Bu çalışma dahilinde filmlerde izi sürülen bu basmakalıplaştırılmış kadın figürü, propaganda amacı taşımayan pek çok filmle bile sayısız ortaklık barındırmaktadır. İçselleştirilmiş ayrımcılıklarla, eşitsizliklerden, baskı ve şiddetten olumsuz etkilenen taraf olan kadınlar bile mevcut sistemin yeniden üretilmesi sürecinde aktif rol oynamaktadır. Doğal olarak, yaşanan süreç kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet olarak adlandırılabilir. Kuşkusuz, parçası olmalarının tek nedeni ayrımcılıkları içselleştirmeleri değildir. Parçasıdırlar, çünkü kadın başlığı altında tanımlanan toplumsal grup aslında bazı feministlerin düşüncelerinin aksine homojen bir yapıya sahip değildir. Faşizm alanında yapıtığı çalışmalarla tanınan Macciochi’ye göre hiç bir önemli gerici hareket kadınların desteği olmadan iktidardaki durumunu sürdürememiştir, ama tersine hiçbir diktatörlük de kadınların mücadelesi olmaksızın devrilememiştir. (Macciocchi, 2000, s.98)

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği faşizmle başlamamıştır ve faşizm tehdidinin yok olması olası olsa bile yerleşik toplumsal cinsiyet rollerinin değişmesi ön gürülmemektedir. Yine de tarihin insanlığa öğrettiği Neocleous’un söylemiyle faşizmın kafasını ölümle bozmuş bir ideoloji olduğudur ve ona göre faşizmin en büyük başarısı bir cesetler yığınıdır. (Neolcleous,  2017, s.56 ) Faşizm konusunda yapılan araştırmalarda kadın konusu ikincilleştirilmiştir çünkü diğer toplumsal grupların yaşadıklarının yanında onların özel bir başlıkla altında yaşadıkları gölgede kalmıştır. Yapılacak olan faşizm hakkındaki çalışmaların bundan sonraki süreçte daha çok kadın konusuna eğilmesi, politika ve kadın ilişkisini gösterebilmek gibi daha geniş bir çerçeve sunabileceği düşünülmektedir.

KAYNAKÇA

Altun, S.U. (2015),Hitler Almanyası’nda Sanat ve Propaganda. Sanat ve Tasarım Dergisi. 1 (5). 23-39

Arendt, H. (2017), Totalitarizmin Kaynakları: Totalitarizm, Çev.İsmail Serin. İletişim Yay: İstanbul

Clark, T. (2017), Sanat ve Propaganda, Çev. Esin Hoşsucu , Ayrıntı Yay:İstanbul

İşçi, M.(2004), Siyasi Düşünceler Tarihi. Der Yay: İstanbul

Griffin, R. (2015) Faşizm, Çev.İsmail Ilgar, Der. Constantin İordachi, İletişim Yay:İstanbul

Griffin, Roger. (2014) Faşizmin Doğası, Çev. Ali Selman, İletişim Yayınları: İstanbul

Macciocchi, M. (2000), Faşizmin Analizi, Çev. Cemal Süreya, Payel Yay: İstanbul

Payne, S. (2015), Faşizm: Taslak Bir Tanım, , Çev. İsmail Ilgar, Der. Constantin İordachi, İletişim Yay: İstanbul

Sontag, S. (2008), Sinema, İdeoloji, Politika: Sinemasal Yazılar, Orient Yay: Ankara

Tekeli, Ş . (2011), Faşizm ve Kadınlar. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, 38 (3-4),  http://dergipark.gov.tr/iuifm/issue/830/9089

Qualter, T. (1980) Propaganda Teorisi ve Propagandanın Gelişimi, Çev. Ünsal Oskay, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 35 (1), http://dergipark.ulakbim.gov.tr/ausbf/article/view/5000054097

Welch, David. (2002), The Third Reich: Politics and Propaganda, Routledge: Londra

Wood, R. (2008), Sinema, İdeoloji, Politika: Sinemasal Yazılar, Orient Yay: Ankara

 

İnsanlar neden tarikatlara katılır?

1

Genellikle dini bir yapıya sahip olan, katı ve sıra dışı inançlara ve uygulamalara bağlı gruplara tarikat diyebiliriz. Grupların başında karizmatik ve ikna edici liderler bulunur ve bu liderler grup kitlesini kontrol ederler. Tarikat üyeleri liderlerine bağlılık duyarlar. Bazı tarikatların içerisinde kitlesel intiharlar olduğu, silah stokları yaptıkları, biyolojik saldırılar düzenledikleri biliniyor.

Tarikatlar genellikle eleştirel düşünmeyi ve sorgulamayı engeller. Herkesin aynı amaca ve lidere inandığı bir grupta, gruba ters şeyler düşünmek ve sorgulamak zordur. Tarikat liderleri dünyanın veya insanların hatalı olduğunu söyleyerek suçluluk yaratabilir, dünyanın değişime ihtiyacını olduğunu söyleyerek yeni bir amaç ve hedef yaratabilir. Tarikatlar toplu hareket ederler ve hiyerarşik bir düzen vardır. Lider güç, otorite ve karizma sahibidir.
Geçmişte topluca intihar eden tarikatlar bile olmuştur. Örneğin, Jonestown katliamı diye bilinen 304’ü çocuk toplam 918 kişinin intihar ettiği tarikat olayı.

Peki, insanlar neden bu tarikatlara katılıyor ve içinde kalmaya devam ediyorlar?

Tarikatları inceleyen araştırmaların dikkat çektiği iki faktör var:

1) Etki altına alınabilirlik

2) Yaşamdaki değişimler

Bazı insanlar kolay etki altına alınabilir ve manipüle edilmeye daha müsaittir. Bunun biyolojik ve çevresel sebepleri olabileceği düşünülüyor ancak daha çok araştırmaya ihtiyaç var.

Kimler daha kolay etki altına alınabilir?

Gerçekçi olamayacak düzeyde idealist olanlar. Daha iyi bir dünyaya inandıkları için tarikat liderlerinin etkisi altına girmeye eğilimliler.

Düşük özgüvenli ve bir gruba aşırı derecede bağımlı olma isteği duyan kişiler. Aidiyet güven verir.

Saf, söylenen her şeye inanan kişiler. Karizmatik ve ikna edici taktikler kullanan liderlere inanmaya meyillilerdir.

Hayal kırıklığına uğramış, toplum tarafından dışlanmış kişiler. Ait olma, sosyal çevre ve sevilme ihtiyacıyla katılabilirler.

Güvensiz, otorite figürleri ve liderleri sorgulamaktan korkan, hayır demekte tereddüt eden kişiler. Bu kişiler liderlerin söylediklerini sorgulamazlar.

Belirsizliğe tahammülü olmayan, her şey hakkında çabuk ve sağlam cevaplar ve açıklamalar isteyen kişiler. Tarikatlar ve tarikat liderleri bu isteklerini karşılar.

Değişen hayat şartlarının tarikata katılma üzerine etkisi nedir?

Değişim başlı başına bir stres kaynağı olabilir. Yeni bir semte taşınmak, ayrılık ve boşanma, birini kaybetmek, üniversiteye başlamak, kariyerini ve işini değiştirmek gibi değişimler kişileri yalnızlığa ve varoluşsal sorgulamalara itebilir. Yalnızlık ve anlam arayışı kişileri tarikatların ikna etmesine meyilli hale getirir çünkü tarikatlar genellikle sosyal çevreye aidiyet ihtiyacını karşılar ve kişiye bir amaç verir.

Tarikatlar içinden kolayca çıkabileceğiniz gruplardan farklıdır. Birçok eski tarikat üyesi tarikattaki zamanlarının travmatik olduğunu ifade ediyor. Özellikle çocukluk döneminde tarikatlarda kalmış çocukların bağlanma şekilleri, dünyayı ve kendilerini algılayış biçimleri etkileniyor.

Örneğin, çocukluğunu Osho diye bilinen liderin tarikatında geçirmiş Noa Maxwell tarikattan çıktıktan sonra dünyaya ayak uydurmakta bir hayli zorlandığını ve daha stabil ve normal bir hayat yaşama ihtiyacı duyduğunu söylüyor. Tarikat üyelerinin zeki ve entelektüel olduğuna, dışarıdaki insanların tutucu ve boş olduğuna inanıyormuş, çünkü öğretilen buymuş. Çıktığı zaman dışarıdaki insanların da entelektüel olduğunu görünce şaşırdığını belirtiyor.

Tarikatta kaldığı sürede bağımsız ve sınırları olmayan bir çocukluk geçirdiğini söylüyor. Anne ve babasının birden fazla partneri olduğunu, annesinin mutsuz olduğunu, 6 yaşında yanlışlıkla uyuşturucu aldığını, 10 yaşında sarhoş olduğunu anlatıyor. Tarikattaki eğitim farklı olduğu için 10 yaşında hala okuyamıyor, yazamıyor ve hatta iki sayıyı toplayamıyormuş. Maxwell, sınırların olmadığı bir hayatın korkutucu olduğunu söylüyor.

Osho ve tarikatı ile ilgi çekici bir belgesel olan Wild Wild Country’i izleyebilirsiniz. Tarikat üyelerinin neler düşündüğünü, güç dinamiklerini ve inandıkları amaç için neler yapabileceklerini görebileceğiniz sürükleyici bir belgesel.

Kaynak: 1, 2, 3

Hayvan Özgürlüğü Aktivistleri: Mezbahalar kapatılsın, özgürlüğe adım atılsın!

1

Dün Toronto, New York, Londra, Sidney, Los Angeles, Montreal, Bern, Berlin, Paris, Toulouse, Gasse, İstanbul ve pek çok ülke ve şehirde eş zamanlı olarak veganların inisiyatifinde “Mezbahalar Kapatılsın” eylemi gerçekleştirildi. İstanbul’daki hayvan özgürlüğü aktivistleri Boğa heykelinden Mehmet Ayvalıtaş parkına kadar yürüyerek parkta bir basın açıklaması yaptı. Basın açıklamasını hayvan özgürlüğü aktivistleri adına Yeşim Nurova okudu.

Mezbahalar Kapatılsın

Bizler bugün hayvanların sesi olmak için buradayız. Bedenleri sömürülen, zulme uğratılan ve tahakküm altına alınan her bir hayvanın sesini yükseltmek için buradayız. Mezbahalar kapatılmalıdır diyoruz çünkü hayvanlar da tıpkı insanlar gibi hissedebilen ve özgürlüklerini arayan canlılardır. Mezbahalar kapatılmalıdır çünkü mezbahalar olduğu sürece Treblinka ve Auschwitz daima var olacak. Mezbahalar kapatılmalıdır çünkü hayvanlar mal, makine veya köle değildir. Mezbahalar kapatılmalıdır çünkü içerideki koşulların iyileştirilmesi ölüm gerçeğini ortadan kaldırmayacak.

Hayvan özgürlükçüsü veganlar olarak hayvanların bizler için değil, bizlerle birlikte yaşaması gerektiğine inanıyoruz. Onlar üzerinde kurulan herhangi bir tahakkümü kesinlikle kabul etmiyoruz.

Geçtiğimiz Şubat ayında Brezilya’dan Türkiye’ye NADA isimli bir Ölüm Gemisi yanaşmıştı. Binlerce hayvan bizler ‘ucuz et’ yiyelim diye berbat koşullar altında bir yolculuğa zorlanmıştı. Tekrar altını çizelim; koşulların oldukça kötü olmasının yanında, sorun ölümün kendisindedir. Hayatımıza devam etmek için hayvanların öldürülmesine ve herhangi bir şekilde kullanılmasına ihtiyacımız yoktur. Buna rağmen hayvan kullanımını sürdürmek zalimliktir. Bizlerin ulaşabildiği hesaplamalara göre her yıl en az 150 milyar hayvan sadece tabaklarımız dolsun diye öldürülüyor. Biz burada bu metni okurken bile sayamayacağımız kadar çok sayıda hayvan korku içinde canının alınmasını bekliyor. Hayvanların kaynak olduğu düşüncesinden ve hayatımızın her alanına sinmiş olan insan merkezcilikten kurtulma vakti geldi. Hayvanlar her saniye gıda, eğlence, giyim, kozmetik, tıp gibi sektörlerde tarifsiz acılar çekiyor, sömürülüyor ve öldürülmeye devam ediyor. Süt sektöründe inekler suni yollarla defalarca gebe bırakılıyor. Yumurtacılık sektöründe erkek civcivler hemen öldürülürken dişi olanlar yumurta makinesi yerine konuluyor. Sirk, hayvanat bahçesi, yunus parkı gibi yerlere hapsedilmiş ve eğlence malzemesi haline getirilmiş hayvanlar dünya üzerindeki cehennemi yaşıyor. Kürkleri, derileri ve yünleri için hayvanlar sömürülmeye ve öldürülmeye devam ediliyor. Tüm bilimsel gelişmelere rağmen kozmetik ürünlerin pek çoğu hala hayvanlar üzerinde deneniyor. Sömürü ve ölüm tabağımızla sınırlı değil. Ayakkabımızın yapıştırıcısından üzerimize giydiğimiz kazağa kadar yayılmış ve etrafımızı kuşatmıştır. İşte bu yüzdendir ki, bizler son kafes kırılana, her hayvan özgürlüğüne kavuşana dek mücadele etmeyi sürdürmeliyiz. Mücadelemizin ilk ve en kolay adımı ise vegan olmaktır. Hayvan özgürlüğünü savunan herkesi vegan olmaya çağırıyoruz. Mezbahalar ölüm kamplarıdır. Ölüm kampları kapatılsın. Hayvanların çığlıklarını duyun. Sizler gözlerinizi kapattığınız her an bunu hatırlatmak için mücadelemizi sürdüreceğiz.

Mezbahalar kapatılsın, özgürlüğe adım atılsın!

Rize’de dereler kurudu, bölge çöle döndü: İnsan memleketine bunu yapar mı hiç?

0

Türkiye’nin en çok yağış alan ili olan Rize’de, hidroelektrik santral (HES) projelerinin bulunduğu vadilerdeki dere yatakları kurudu. Dere sularının tünele alındığı Güneysu ilçesindeki Gürgen Deresi, bu yaz bölgede ilk kuruyan dere oldu.

Eldeki verilere göre yılda ortalama 2 bin 400 kilogramlık yağış oranı ile sadece Türkiye’nin değil Avrupa ve Dünyanın da en çok yağış alan bölgelerinden olan Rize’de, HES projelerinin bulunduğu vadilerdeki dere yatakları adeta kuruma noktasına geldi.

İkizdere’de, zamanın Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açılışını yaptığı Cevizlik HES ile daha sonra üretime geçen projeler su debisini oldukça azalttı. Yine Erdoğan’ın ‘ana-baba ocağım’ dediği Güneysu’da da HES için suyunun tünele alındığı Gürgen Deresi ile Çalık Holding’in Adacami HES projesi suyu başka vadiye aktarılan Salarha (Askaroz) Deresinin suyu azaldı. Derenin büyük bir bölümü de bu yıl kurudu.

rize-de-dereler-kurudu-bolge-cole-dondu-insan-memleketine-bunu-yapar-mi-hic-472943-1.

Bunun için değer miydi?

Yapılan çalışmalara ve açılan HES projelerine karşı, siyasilerin ve bakanlıkların açıkladığı üretim oranları ve maliyetler ise hiç de beklendiği gibi olmadı. Zamanında sayıları az da olsa projelere onay veren yurttaşlar bile ‘HES için bunca derenin kurutulmasına değer miydi’ şeklinde tepkiler veriyor.

Rize’nin en geniş ve uzun vadilerinden olan Salarha Vadisi de kuruma aşamasına geldi. Başka bir vadi olan Güneysu Vadisinde kurulan 28 megavat kurulu gücündeki Adacami HES projesi nedeniyle, Salarha Deresinin suyu, Yiğitler Köyü’ndeki regülatör sahasından tünele alınarak, 4 kilometre boyunca taşındı. Derenin suyu, Güneysu Vadisi’nde kurulan ve o dönemde CEO’luğunu şimdiki Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın yaptığı Çalık Holding’e ait santrala aktarıldı. Santrala alınan su 8 kilometre sonra Güneysu Deresi ile buluşma noktasına 500 metre kala ise yeniden Salarha Deresi’ne bırakıldı. Ancak 8 kilometre boyunca suyu azalan ve bazı alanlarda ikiye ayrılan dere yatağının bir bölümü tamamen kurudu.

“Sularımızı aldılar”

Salarha Deresinin eskiden çok coşkulu aktığını anlatan vadi sakinleri, “Eskiden bu dere öyle akardı ki, havada uçan kuşu kapardı. Köprü üzerlerinden akardı. HES yapıldıktan sonra hepsi kurudu. Sularımızı aldılar” diye konuştu.

Bu gidişle gelecekte salgın hastalıklarla karşı karşıya kalınabileceği endişesini taşıyan köylüler, Salarha Vadisi boyunca 2 belde ile 45 köy ve mahalle bulunduğuna dikkat çekerek, “İnsanlarımız eskiden derelerde yüzerdi. Derelerde balık tutardı. Şimdi yüzülecek dere yok. Dere olduğu bile belli değil. Keşke böyle olmasaydı” diyor.

12 HES devrede

Rize’nin İkizdere, Çayeli Senoz, Güneysu ve Salarha Vadilerindeki dereler üzerinde toplam 12 HES kurulu.

‘Sonuçları yaşayarak gördük’

Konuyla ilgili açıklama yapan Derelerin Kardeşliği Platformu (DEKAP), vadilerin ve yaşam alanlarının bu duruma gelişindeki en büyük sorumluluğun HES projelerini bölgeye dayatan, ormanı ve suyu katleden projeleri savunan Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nda olduğu söylüyor. Açıklamada ayrıca, “Projelerin nereye varacağı ve doğal yaşam alanlarına nasıl zarar vereceği mahkeme kararları ile ortaya konulmasına rağmen HES’lerin yapılması, HES’lerin doğayı nasıl yok etiğini yaşayarak gösterdi herkese. Derelerimiz kurudu” denildi.

VERİLERLE HES’LERE TERK EDİLEN KARADENİZ

Öte yandan Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın verilerine göre, Karedeniz Bölgesi’nde son 10 yıl içerisinde toplam kapasitesi 20,3 milyar kilovat/yıl (kWh/yıl) olan 203 Hidroelektrik Santral (HES) yapıldı. Bakanlık verilerinde, Karadeniz Bölgesi’nde 2017 yılı itibarıyla inşaatı devam eden, toplam kapasitesi 7 milyar kWh/yıl olan 20 HES projesi bulunduğu belirtildi. Etüt ve proje aşamasında ise toplam 5.8 milyar kWh/yıl kapasiteli, 123 HES projesi bulunduğu kaydedildi.

Bakanlıklarca Karadeniz Bölgesi’ndeki HES sayısının artırılmasıyla ilgili çalışmalar devam ederken, bölgede çevrecilerin tepkisi de sürüyor. Çevreciler HES’lerin bölgede insan ve diğer canlıları olumsuz yönde etkilediğini savunuyor. Ordu, Rize ve Samsun’da da çeşitli sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlar, HES’lere itirazlarını dile getiriyor. DEKAP verilerine göre ise Doğu Karadeniz’de 700 civarında HES projesi planlandı. Bunlardan üretime alınanlarla birlikte 145’inin yapımına başlandı ve bazıları tamamlanarak deneme üretimine geçti. Bu santrallara karşı 115 iptal, yürütmeyi durdurma ve ÇED iptali istemiyle dava açıldı. Bunlardan 34 davada mahkemeler yürütmeyi durdurma ve ÇED raporlarının iptali yönünde karar verdi. Ama çalışmalar yeniden süreçlendirilerek devam etti.

Alıntı: BirGün- Ömer Şan/Rize

Saklı Dünya: İngiltere’de Cinsel Tacizi Bildiremeyen Kadınlar

0

Genelde kendi ülkelerini cinsel tacizden kaçmak için terk etmişler -ama sığınacak yer arayan insanlar için taciz İngiltere’de de devam ediyor. Sürgün edilme korkusu polise gidemeyecekleri anlamına geliyor, ama Harvey Weinstein  olayının ortaya çıkması kadınların kendi aralarında deneyimlediklerini konuşmaya başlamasının etkilerinden biri.

37 yaşında olan Grace hiç isteyerek sevişmedi.

“Tek ben değilim. Benim gibi bir sürü kadın var,” diyor eğilip masaya bakarken. Başıyla küçük toplantı odasını arkadaşlarının bulunduğu yan odadan ayıran duvarı gösteriyor.

“Biz İngiltere’deki en muhtaç ve savunmasız kadınlarız.”

Ona göre yoksulluk ve istismar bir arada -tüm yaşamı boyunca olan bu.

Grace 1998’de 17 yaşındayken Londra’ya gelmiş. Batı Afrika’da doğmuş, ama akrabalarını tehlikeye atma korkusuyla ülkesini söylemiyor.

“Çok ama çok yoksul bir aileden geliyorum,” diyor.

O kadar yoksullar ki kendisi 15 yaşındayken, ablası da 17 yaşındayken babalarından büyük bir adamla başlık parası karşılığında evlendirilmişler. Adamın diğer beş karısıyla birlikte başkentte görkemli bir eve taşınmışlar.

İlk kez bir sonraki öğünde ne yiyecekleri hakkında endişelenmek zorunda kalmamışlar, ama bu endişelenmek zorunda olmadıkları tek şeymiş.

“İyi bir yaşam değildi. Çok acı çektim.” diyor. Bu cümleler aslında durumu anlatmak için az bile.

Grace ve kız kardeşi kocaları tarafından sürekli fiziksel, sözel ve cinsel tacize maruz kalmış. Ayrıca siyasi kariyerini ilerleteceğine inandığı için batıl ritüel törenlerde yer almaları için zorlanmışlar -hayvan kanı içmek de dahil diyor titreyerek.

Genç kadınlar birbirlerine destek olmuşlar, ve eğer ses çıkarırlarsa ailelerine bir şey olur diye korkmuşlar.

“Kocamız güçlü bir adamdı,” diyor Grace.

İki senelik evlilik sürecinden sonra Grace ve ablası patlama noktasına gelmişler. Ülkeden kaçmalarına yardım edeceğini söyleyen sempatik amcalarına güvenip sırlarını söylemişler -kaçtığınızı düşünürler, kimse size yardım edildiğini düşünmez demiş amcaları. Kısa süreli vize ayarlamış, havaalanına götürmüş ve Londra’ya tek yön biletlerini vermiş.

Amcaları onları Heathrow havaalanından alabilecek eski bir arkadaşı olduğunu söylemiş yeğenlerine. Onları kollayabilecek iyi bir adam.

“Havaalanına vardığımızda adlarımızın yazılı olduğu bir kağıt tutan adam vardı,” diyor Grace. “Ayakta duran bir ölü gibiydi.”

Meğer amcalarının arkadaşı kanserden muzdaripmiş. Bunu belli etmemiş, çünkü eski arkadaşına bir iyilik yapmak ve kız kardeşlere kalıcı bir sığınak ayarlamak istemiş.

Artık 17 ve 19 yaşlarında olan Grace ve ablasına kanserin son evrede olduğunu, zengin olmadığı için öldükten sonra onlara yardım edemeyeceğini söylemiş. O yüzden onları kalacak yer konusunda yardımcı olabilecek kilisedeki arkadaşlarıyla, daha çok batı Afrikan göçmenleriyle tanıştıracakmış.

Üç hafta sonra ölmüş, ve tahmin ettiği gibi, İngiltere çalışmak için hiçbir yasal hakkı bulunmayan Grace ve ablası kilisede tanıştığı ailelere taşınmışlar.

“Buradaki yoksul ve uzun saatler boyunca çalışan göçmen aileler çocuklarına bakmaları, yemek pişirmeleri ve ev işlerini yapmaları için genç kadın arıyorlar,” diyor Grace. “Ablamla birçok farklı ailenin yanına taşındık. Yemek ve kıyafet için onlara bağlıydık. Her şey için.”

Grace’in kendi odası yokmuş. Dinlenebilmek için herkesin yatmasını bekleyip oturma odasındaki koltukta yatıyormuş. Özel hayatı çok kısıtlıymış ve aileden kimseyi rahatsız etmemeye dikkat ediyormuş.

Kısa bir süre sonra aslında ne kadar emniyetsiz bir durumda olduğunu fark etmiş.

“Evdeki adam geceleri herkes uyurken aşağı gelirdi. Cinsel zevki için beni kullanmaya başladı,” diyor. “Muhtaç olduğumu, gidecek başka bir yerim olmadığını biliyordu. O zamanlar yasal sistem hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Polise gidemezdim çünkü göz altına alınmaktan veya sınır dışı edilmekten korkuyordum. Onun merhametine kalmıştım. ‘Kime söyleyeceksin ki?’ derdi.”

“Karısına anlatamazdım. Bana inanmayıp beni evden atmasından korkuyordum. Bu durumda ne yapabilirdim? Dışarı bakardım. Londra her zaman kış gibiydi, ve ‘Ne yapabilirim? Hiçbir şey.’ diye düşünürdüm.

Grace’in öğrendiğine göre ablası da aynı durumdaymış. İkisine de kapana kısılmış haldeymiş. Ama önlerinden daha büyük problemler varmış.

Ailenin çocukları büyüyüp okul çağına geldiklerinde, Grace’e ona artık ihtiyaç olmadığını ve ayrılması gerektiğini söylemişler. Kiliseden başka bir ailenin onu yanlarına alması için beklerken ve arkadaşlarının verdiği tuhaf yemeklere bağlıyken, parklardaki banklarda ve gece otobüslerinde yatmış.

İngiltere’de 20 yıl boyunca bir düzineden fazla evde kalmış, ve neredeyse hepsinde cinsel tacize maruz kalmış.

Cinsel taciz bir aileden diğerine devam etmiş.

“Yerlerde ve koltuklarda yattım. Erkek misafir olduğunda, her zaman tecavüze uğradım. Genelde erkekler geceleri odama gelip bana dokunurlardı. Ya da daha fazlası.

“Geceleri erkeklerin girmesini engellemek için külotlarla kapıyı sıkıştırmaya çalışırdım. Bazen işe yarardı bazen yaramazdı. Sabah olduğunda karılarının ve çocuklarının önünde hiçbir şey olmamış gibi davranırlardı.

“Bu bir ya da iki evde bir ya da iki kez olmadı. Bir çok kez oldu.”

2008’de bir trajedi gerçekleşmiş. Grace’in ablası internette bir sohbet odasından tanıştığı bir adamla konuşuyormuş. Grace’e onunla buluşacağını söylemiş.

Ve dönmemiş.

“Cehennemdeydim,” diyor Grace.

Hastaneleri aramış, ve İngiltere’de yasal olarak daha sağlam durumda olan arkadaşlarından gidip polise kayıp ilanı vermelerini istemiş. Şimdiye kadar hiç ses çıkmamış.

Grace 10 senedir ablasından haber alamıyor.

Her zamankinden daha yalnız hisseden Grace bir evden diğerine, bir aileden diğerine geçip durmaya devam etmiş ta ki 5 sene önce bir aile yine ona ihtiyaçları olmadığını söyleyene dek. Ve bu sefer başka hiçbir aile iş teklifinde bulunmamış.

“Evsizdim. Haftalarca parklardaki banklarda yattım, yalnız olmaktan korktuğum zamanlarda da gece otobüslerine gidip tüm gece yolculuk ettim.

“Günleri ya bozukluk için dilenerek ya kütüphanelerde ya da parklarda geçirdim.”

‘Ben bir köleyim. Kim bana yardım edebilir ki?’

Sonra bir gün bir mucize gerçekleşmiş.

“Parkta yanıma bir adam geldi. İngiltere’ye ilk geldiğimde tanışmıştık. ‘Yaşlanmışsın Grace.’ dedi, ‘Evet, biliyorum.’

“Sonra da ‘Sana yardım edebilecek insanlar var Grace’ dedi, ben de ‘Ben bir köleyim. Kim bana yardım edebilir ki?’ dedim. ‘Yardım edecek yerler ve insanlar var. Seni bir yere götüreceğim.’ dedi.

Onu personellerin dikkatlice dinlediği ve problemlerini çözmek için yardım teklifinde bulundukları Londra mülteci merkezine götürmüş.

Mülteci Kadınlar için Kadınlar’a başvuran çoğu kadın istismar yaşamış.

Marchu Girma sığınak arayan, Grace dahil, 35 Sahraaltı bölgesinden gelen Afrikalı’nın odasının önünde durduğunda Londra’da tipik soğuk bir Ekim günüymüş, ve onlara dünyadaki başlıca haber başlıklarını okumuş.

“Birçok ünlü aktris Hollywood yapımcısı Harvey Weinstein’ı cinsel bir vahşet unsuru olmakla suçlamak için adım attı. Hikaye, sosyal medyada viral olmada nadir olan bir birlik sağladı ve hem ana haber bültenleri hem de yemek masası sohbetleri üzerinde etkili oldu. -Tüm mesleklerden- binlerce kadın güçlü bir erkek tarafından maruz kaldıkları suiistimal ve taciz hikayelerini paylaştılar. #BenDe (#MeToo) etiketini kullandılar.”

“Sınıfta kadınlara #BenDe olayından bahsettiğim anı hatırlıyorum,” diyor Girma. “Aydınlanma anıydı. Yalnız olmadıkları aniden fark etmişlerdi. Cinsel tacizin beyaz, güçlü, ünlü ve önemli kadınların bile başına gelebileceğini aniden fark etmişlerdi.

“Artık bu kendilerine saklamaları gereken utanç verici bir sır değildi.”

Bir kadın bir müşterisinin evini temizlerken müşterinin ondan öncelikle iç çamaşırlarına kadar soyunmasını istediğini anlatmış.

Girma İngiltere’de sığınak bir yer arayan kadınlar için küçük bir örgüt olan Mülteci Kadınlar için Kadınlar’ın temel yöneticisi. Aslen Etiyopyalı olan Girma, 11 yaşında İngiltere’de sığınak sürecini yaşamış.

“Kadınlar bizi dedikodu aracılığıyla duyuyorlar,” diyor. “Kiliselerde, ıslahevlerinde birbirlerine Mülteci Kadınlar için Kadınlar’dan bahsediyorlar, diğer hayır kurumları aracılığıyla bizden haberdar oluyorlar. Burası onlar için güvenli ve gizli bölge. Bize gelen her kadın sisteme bağlı, kanuni yollardan sığınacak yer arama sürecinin bir parçası olan kadınlar. Birlik beraberlik arıyorlar.”

Haftada bir kadınlar tavsiye istemek, öğle yemeği ve İngilizce, zanaat, drama ve motive/güçlendirme gibi dersler için geliyorlar.

Girma #BenDe hareketinden bir güçlendirme dersinden bahsetmiş.

Sonra kadınlar, ilk kez acı çektikleri tacizlerden bahsetmişler. Çoğu, cinsel tacizin sadece memleketlerinde kaçtıkları bir şey değil, İngiltere’deki yaşamlarının bir gerçeği olduğunu söylemiş.

Bir kadın bir müşterisinin evini temizlerken müşterinin ondan öncelikle iç çamaşırlarına kadar soyunmasını istediğini anlatmış.

Grace gibi diğerlerinin de resmi olmayan hayat ilişkilerinde cinsel şiddet anıları var.

“Güncel sistem bu kadınları cinsel şiddeti ve bunları bilen vahşileri şikayet etmekten alıkoyuyor.”
-Marchu Girma

“Barınak süreci sıkıntılı ve cinsel suistimal ya da taciz kurbanına karşı işliyor,” diyor Girma.

“Eğer kanuni bir statün yoksa kanunun gözünde bir kişi olarak görülmüyorsun. İnsan bile sayılmıyorsun.”

“Bu kadınlar uzun süreli ve devamlı olan bir taciz döngüsüne katlanmışlar -cinsel şiddetten kaçıp İngiltere’de tacizden oluşan bir yaşamın ortasına  adım atmak…”

Bir sığınak için başvurmadan bu ülkede yaşayan insanlar için bu durum en kötüsü.

“Bugünlerde polis ve İngiltere göçmenlik çalışanları arasında bilgi paylaşımı var ve kadınların polise gidip şikayette bulunduğu ve ıslahevlerinde tutuldukları ya da geldikleri ülkelere geri gönderildikleri, kaçmaya çalıştıkları ölümcül durumlar hakkında davalar olduğunu öğrendik. Güncel kanun bu kadınların şikayet etmelerini engelliyor ve tacizciler de bunun farkında,” diyor Girma.

Oxford Göçmenlik Gözlemevi’ne göre İngiltere’de yüzlerce binlerce belgelenmemiş ya da “bağımsız” göçmen var.

Sığınak için başvurmuş ve İngiltere’de yasal bir durumda olan kadınlar bile haklarından emin olamayabilirler, diyor Girma, ve polise gitme konusunda çekingenler.

 

Grace’in arkadaşı Yanelle 10 yıl geçmesine rağmen hala hayatının en kötü gecesi hakkında rüyalar görüyor.

Batı Afrika’da muhalif görüşe sahip biri olarak tutuklanmış, hapse atılmış ve sonra bir grup polis tarafından silahla tehdit edilmiş.

Serbest bırakıldıktan sonra, partiden arkadaşları Londra’ya kaçmasına yardım etmiş. İlk olarak arkadaşlarıyla yaşamış, sonra yerel kiliseler aracılığıyla iş bulmuş.

Grace gibi Yanelle de çocuk bakımı ve temizlik karşılığında kalacak bir yer ve yemek bulabilmiş.

Hemen göçmenlik için başvurmuş ama kötü bir hukuki tavsiye aldığından ilk başvurusu reddedilmiş.

Ama Yanelle Grace’den daha şanslıymış.

Ev sahipleri sarkıntılık etmiş olsa da Yanelle’i sevişmeye zorlamamışlar.

Biri ona “Ne yapacaksın? Kime söyleyeceksin? Eğer bir şey yaparsam ve sen de beni şikayet edersen, polis seni gözaltına alır ve ülkene geri yollar,” dediğinde bunu cinsel taciz olarak düşünmemiş.

Birçok aileyle çalışıp yaşadıktan, başka ev sahiplerinin düzinelerce asılma eylemlerini geri püskürttükten yıllar sonra ancak fikri değişmiş. Ve bu da Grace ve diğerleriyle birlikte Mülteci Kadınlar için Kadınlar’da motive derslerinden birinde Hollywood aktrislerinin konuşmaya başlaması hakkında konuşurlarken gerçekleşmiş.

Belki de bir erkeğin, kadının isteği dışında ısrarla asılmaya çalışması ve vücuduna dokunması görmezden gelinecek önemsiz bir konu değildir diye düşünmüş.

“Ben De’den önce hiç tacizden bahsetmedik. Geldiğim kültürde böyle bir şeyi özgürce konuşmak pek yaygın değildi. Ama önemli kadınların bu konuda konuşması düşünce şeklimizi değiştirdi. Hepimizin biraz da olsa cinsel tacize uğradığını öğrendik,” diyor Yanelle.

“Kadın olarak biz gerçek küresel değişimin mümkün olduğu tarihi bir andaydık. Bu değişimin toplumlardaki en önemli kadınlara kadar yayılmış olması çok önemli,” diyor Machu Girma,

“Kolektif niyetlere ihtiyacımız var, kız kardeşlik ve dayanışma Yanelle ve Grace gibi kadınlara kadar ulaşmalı.”

37 yaşında olan Grace Ortaöğretim Diploması almak için uğraşıyor. Ebe olabilecek seviyeye gelebilmeyi umuyor. Şu an mülteci ev sahipliği yapma programı aracılığıyla bulduğu 80 yaşlarında olan “hoş bir çiftle” yaşıyor. Hala İngilitere’de yaşamak için yasal hakkı ve bir geliri yok. Yemeklerini bir yemek bankasından alıyor ve bağışlanmış kıyafetler giyiyor.

Bir gün kardeşini bulabilmeyi umuyor. Ayrıca yakında sığınma hakkını alabilmeyi umuyor -2013’ten beri son bir ret kararı almadan üç kez başvurmuş, şimdi de dördüncü başvurusunda. Zor olan 20 senedir İngiltere’de yaşadığını kanıtlamak, çünkü hakkında hiçbir yasal kağıt bulunmuyor.

Ama umudunu yitirmiyor. Onu dinleyen, konuşabileceği arkadaşları var.

Ayrıca Yanelle de göçmenlik durumu için tekrar başvuruyor. Hala Batı Afrika’da polisler tarafından uğradığı çete tacizi hakkında rüyalar görüyor, ama Ben De hareketini duyduğundan beri, tacizcilere karşı susmuyor ve onlara defolup gitmelerini söylüyor. Bazen geri çekilip onu rahat bırakıyorlar. Bazen de, rüyalarında, onu taciz bile etmiyorlar.

*Tüm isimler değiştirilmiştir.

Kaynak: BBC