Ana Sayfa Blog Sayfa 197

Toplumsal cinsiyetin bir yaratımı olarak toplumsal cinsel şiddet

0

Cinsiyet; bireyin hormonal, kromozomlar, iç ve dış cinsel organların belirlendiği biyolojik farklılıktır. Cins kimliği ya da cinsiyet kimliği ise; bireyin erkek ya da kadın olarak içine doğduğu toplumda var olan ve bireye kazandırılan rol, davranış ve karakterlerdir. Tek başına biyolojik farlılıklar ile açıklanamayan cinsiyet kimliği kazandığı biçim ve içerik ile yansıttığı nitelikleri toplumsal cinsiyetçiliğe yol açmıştır. “Ortada kişilerin sahip olduğu söylenebilecek “bir” toplumsal cinsiyet mi vardır, yoksa “ben erkeğim, ben kadınım” sözlerinin ima ettiği gibi toplumsal cinsiyet kişinin olduğu söylenebilecek özsel bir nitelik midir”¹ Burada sorgulamamız gereken konu toplumsal cinsiyetin nasıl ve nerede oluştuğudur? Toplumsal cinsiyetin oluşumunda bizim, yani toplumsal bir varlık olup evrenin ve yaşamın sürdürebilirliğini sağlayan her bir bireyin teker teker bu oluşumun neresinde olduğu ve bu süreçte olumlu ve olumsuz nasıl bir rolünün olduğudur? Çünkü toplumsal cinsiyet, biyolojik olarak var olmayıp, toplum tarafından inşa edilmiş olan cinsiyetin kültürel yorumu, kültürel inşasıdır.

Toplumun her alanı en küçük kök hücresine kadar toplumsal cinsiyetçilik ile iç içedir, cinsiyetçilik; bazen açık bir şekilde bazen ise insan davranışlarında ve kararlarında örtük olarak bazı çağrışımlar şeklinde bulunur. Toplumsal cinsiyetçiliğin var ettiği bu sorun kadın ve erkeğin ortak sorunudur. Kadın sorunu ya da erkek sorunu değil bir toplum sorunu olmasına karşın halkın gözünde “kadın sorunu” olarak kalmıştır. Bugün bu sorunun peyderpey kendi içerisinde büyütüp çarpıcı bir şekilde açığa çıkardığı şey toplumsal cinsel şiddettir. Kabullenmemiz gereken ilk nokta cinsel şiddettin toplumsal bir varoluşun sonucu olarak doğması durumudur. Ama kendimize sormamız gereken soru ise toplumsal cinsel şiddetin neresinde yer aldığımızdır. Toplumsal yaşamdaki duruşumuzu ve yerimizi bildiren nitelikler bizim kimliğimizi oluşturur, peki kimliğimizi yaşamımızda nasıl açığa çıkartırız? Biz toplumsal hayata kimliklerimizle katılırız, kimliğimiz kendimizi ne kadar tanıdığımız, yaşamdaki amaçlarımızın ne olduğu ve başkaları tarafından nasıl ifade edildiğimiz ile ilgilidir. Herkes içine doğduğu topluma göre şekillenir ve bu toplumun var ettiği kimliği kazanır bu aynı zamanda yukarıda da bahsettiğim gibi kültürel inşadır. Bilinç ve irade ise verili olan kimliği değiştirmeyi, dönüştürmeyi ve yeni bir kimlik kazanmayı sağlar. Şimdi düşünelim, toplumsal cinsiyet nedir ve yaşamımızda nerededir?

Toplumsal cinsiyet, cinsler arasındaki eşitsizliğe dayanır mitolojide İnanna ve İştar (MÖ 3000) şahsında yaşanan cinsel kırılma ile başlayan toplumsal cinsiyetçilik cinsiyet kimliğinin ilk oluşumuna örnek olarak gösterilebilinir. Mitlerden günümüze değin gelen ve giderek derinleşen toplumsal cinsiyet diğer manada cins kırımı yalnızca kadın şahsında yaşanmış gözükse de kadına karşı dayatılan iktidar ve köleliğin yanı sıra erkek de bir öz yitim ile karşı karşıya kalmıştır. Erkek egemen kültür çok yönlü ve derin bir kültür olup kadının davranışından, ruhuna, fiziğine ve düşüncesine kadar içselleştirilip bir benlik yitimine yol açmış ve bu durum kadının yapısal hali olarak adlandırılmakla birlikte yaşamın olağan bir durumu halini almıştır. Mülk, nesne… Üzerinde her türlü söz sahibi olunan kadın ve sınırsız güç, iktidar, özgürlük ile donatılmış erkek böylece doğmuştur işte bu, içine doğduğumuz toplumun bize verdiği kimliktir! İki cins olarak yaşamdaki her duruşumuz içine doğduğumuz toplumun niteliklerinin bir toplamıdır. İktidar, hırs ve güç duyguları şiddet, vahşet gibi sonuçları ve temelinde bu anlayışların olduğu, namus cinayetleri, taciz ve tecavüzleri doğuruyor. Tecavüz, neolitik dönemde kadının var ettiği değerlerin çalınması ile birlikte karşımıza çıkmıştır, bu durum tecavüzün zihniyet ve eylem olarak insanın doğasında var olmayan bir olgu olduğunu gösteriyor. Bu yüzden erkek cinsinin içerisinde bulunduğu durumu bir öz yitim, kendi gerçekliğine yabancılaşma olarak adlandırıyorum. “Tecavüz” yalnızca bedende değil; ruhta, düşüncede ve eylemde açığa çıkan özünü ve benliğini yitirmiş bir insan yaratımıdır, içerisinde bulunduğumuz toplumun- kültürün bir ürünüdür. Bu olgu beraberinde; teslim alma, alaşağı etme, iktidar kurma, ele geçirme, aşağılama, üstünlük kurma… duygularını barındırır. Çünkü içerisinde bulunduğumuz toplum ve öğretilmiş kültür bize savunmasız, iradesiz, güçsüz, karar alma ve söz söylemekten yoksun, muhtaç ve aşağı bir kadın modeli var eder. Her birimizin teker teker var oluşu toplumu oluşturuyor ise biz böyle bir kadın tanımının oluşmasının ve cinsel şiddet olgusunun var olmasının neresindeyiz?

Doğar doğmaz pembe ve mavi renkler ile cinsiyetçiliğe büründürülen, yalnızca oğlan çocuğu olarak doğduğu için cinsel organı ile ilgili şakalar yapıp cinsel organı ile güç ve iktidar kurmasına neden olunan, kız çocuğu olduğu için cinsel organını saklaması gerektiği söylenen ve cinsel organından utanması, çekinmesine neden olunan, oyuncakları; bebek oyuncakları ve araba oyuncakları diye ayrılan, oyunları ise “evcilik” oynamak üzerine temellendirilen kadının evde bebeğine baktığı erkeğin ise işe gidip çalıştığı bir yaşamı rol model alıp oynayarak ve bunu zihnine yerleştirerek büyütülen, kız çocuğunu efendi, sakin, söz dinleyen, hizmet eden, “hanım hanımcık”, sıfatlarına büründürüp oğlan çocuğunu ise “sen erkeksin” diyip sözü geçen, güç ve otorite sıfatları ile var edip bu sıfatlar ile bir kimlik kazandırılan, ilkokul çağlarında erkekliğe geçiş olarak adlandırıp süslü törenler ile kutlanılan sünnetler ile zihinlerine girip cinsiyetçi kimlikler kazandırılan çocuklar. Aile içerisinde hükmeden bir erkek ve hükmedilen bir kadın olması bu ilişkiyi rol model alan hükmeden bir oğlan çocuğu ve hükmedilen bir kız çocuğu rollerinin doğması ile yetiştirilen, kız çocuğu olduğu için evde hizmet ettirilip, zorla bağımlı hale getirip, kendisi dışındaki bir bireyin gücüne ihtiyaç duyacak şekilde yetiştirilen ama oğlan çocuğu olduğu için el üstünde tutulan ve erkeğin lehine yer alan namus, töre, ahlak, yasa, gelenek-görenek adları altında kısıtlanan, sınırlandırılan kız çocukları.

Bizler bugün var olan ve ahtapot misali her alana uzanan cinsiyetçiliğin ve cinsel şiddet zihniyetinin var olmasının en büyük nedenleri olarak yarattığımız zihniyetlerin çarpıcı sonuçları ile karşı karşıyayız. Cinsel şiddetin ürkütücü sıklığı yaşanılan olayların toplumsal bir sorun olduğu gerçeğini ortaya koyuyor çünkü bu kadar sık yaşanan bir olayın sorumluluğu yalnızca “birkaç psikopat erkeğe” mal edilemez ölçüde çarpıcıdır. Cinsel şiddet kültürel faktörlere bağlı olmanın yanında öğrenilmiş bir davranıştır. Bu anlamda erkeğe bağlı olarak gelişen ve ilerleyen yaşam çerçeveleri ile sorunu “erkeklik”, “erillik” olarak görmek gerekmektedir. Toplumsal cinsel şiddetin doğmasındaki başat neden toplumsal cinsiyettir, günlük yaşamımızda uyguladığımız cinsiyetçi yaklaşımlara birkaç örnek verdim, bu yaklaşımlar belli bir birikim sonucunda topluma benimsetilerek, sindirilerek var olmuştur.  Toplumsal cinsel şiddet: kadınların ekonomik güçleri, toplumsal üretime katılım oranları, cins eşitsizliği, kültürel tutumlar ve şiddetin ne kadar kurumsallaştığı, kadınlar ve erkekler arasındaki iktidar ilişkileri, toplumsal ve ekonomik statü gibi nedenlerden dolayı karşımıza çıkmaktadır. Bu durum kadınlar üzerinde çok yönlü denetim sağlamak üzere ekonomik, ideolojik, sosyal ve siyasal nedenler ile birlikte inşa olmuştur. Cinsel şiddet’in var olmadığı hiçbir modern toplum olmamakta birlikte,

“ “tecavüz görülmeyen” ve “tecavüz görülen” toplumlar arasındaki farklar incelendi. Bu incelemeye dayanarak, toplumların dişil doğurganlık yetenekleri yerine eril yıkıcı becerilere dayanmasına koşut olarak, erkek egemenliğinin ve kadınları zorla denetim altında tutma eğiliminin arttığını ileri sürdü. Cinsel şiddeti, dişil yetenek ve becerilerin küçümsenmesine bağlayan Sanday’a göre, tecavüz, şiddet kültürünün bir unsuru ve erkek egemenliğinin ifadesidir.”²

Cinsel şiddet içeren erkek egemenliğin ifadesinin bu denli yoğun olmasının bir diğer nedeni ise erkeklerin kendi var oluşlarını gerçekleştirdikleri başka bir iktidar ve güç alanı olan ve kadını “dişi bir et parçası” olarak ifade ettiği pornografinin yaygınlaşmasıdır.

“Birçok feministi rahatsız eden cinselliğin açıkça gözler önüne serilmesi değil, 1970’lerden bu yana pornografide kadın onurunu yaralayan imgelere giderek daha çok yer verilmesi ve şiddetin bu yayınlarda artan bir oranda yer almasıdır. Söz konusu yayınlarda cinsellik giderek şiddet ile iç içe geçmiş olarak verilmekle kalmıyor, bunun kadar endişe verici olan bir başka nokta da, çağdaş yayınlarda, cinsel şiddetin olumlu bir etki yaptığının ima edilmesi.”³

Yaygınlaşan pornografinin içerisinde şiddeti kabul edilir ve makul kılan, şiddeti besleyen etkenler yer almaktadır. Bu durum güç ve şiddet ilişkisinin normal karşılanmasına yol açmak ile birlikte kadın-erkek yaşamının bir parçası gibi düşünülmeye, kadına yönelik düşmanca saldırı ve onur kırıcı davranışların artmasına neden olmuştur. Cinsel şiddetin sıradan, bir durum olarak algılanmasına neden olmak ile birlikte kadınların cinsel şiddet ile karşı karşıya kalmaktan hoşlandığını, cinsel şiddetin tamamen olumsuz sonuçları olmadığını ima etmiştir. Bu durum karşımıza pek çok kez çıkmış hatta kalıplaşmış sözler kazanmıştır. Hiçbir şiddet biçimi mağduriyet yaşayan kişi tarafından olumlu sonuç doğurur şekilde düşünülmemesine karşın cinsel şiddet olumlanmaya çalışılmıştır.

Bu durumda kendimize sormamız gereken ve kendimizi sorgulamamız gereken birçok olgu açığa çıkıyor; hepimiz bir yaşamın, bir toplumun içerisine doğarız her yaşam ancak toplum ile anlam, varlık bulur. İnsan bütün yaşamı boyunca toplumsal bir varlık olduğu gerçeği ile yüz yüzedir. Bu gerçeğe anlamlı bir duruş kazandıracak olan ise toplumsal öğrenmişliklerimize yön verebilmektir. Yön vermek zihniyet mücadelesi gerektiren ama teker teker bireylerde var olup daha sonra toplumun genel değişimini sağlayacak en önemli etkendir. Toplumsal olarak öğrenilmiş bir davranış olan toplumsal cinsel şiddet, davranışlar nasıl ki başkaları ile kurulan dolaylı ve dolaysız ilişkiler ile kültürel ilişkiler ile varlık kazanıyor ise aynı davranış yolu ile eski davranışın yitimine, yeni davranış biçimleri ve kültürler var edip sağlıklı zihinler ve sağlıklı bir yaşam sürmeyi sağlayabilir.

Toplumsal cinsiyetin özgürleşmesi ve toplumsal cinsel şiddettin son bulması ancak kadın etrafında gelişen iktidarın ve iktidarın var ettiği saldırı, kısıtlama, bütün ilişki ve çelişkilerin yok edilmesi, zihniyet sorununun çözülmesi, bilince çıkartılması, kendi kimliğimizi oluşturmamız ve bu kimliği kimlikler haline getirip toplumsallaştırmamız ile mümkündür.

¹Butler Judith, Cinsiyer Belası Femizim ve kimliğin altüst edilmesi, çev. Başak Ertür, metis yay., 2012, s. 53.

²Scully Diana, Cinsel şiddeti anlamak tutuklu tecavüzcü erkekler üzerine bir inceleme, çeviren: Şirin Tekeli, Laleper Aytek, metis yay., 2014, s.61.

³A.g.e., s.70.

Başlık Görseli: Zehra Doğan

KAYNAKÇA:

ADAMS Carol J., Etin cinsel politikası feminist-vejetaryen eleştirel kuram, ayrıntı yayınları, İstanbul 2013.

BUTLER Judith, Cinsiyet belası feminizm ve kimliğin alt üst edilmesi, metis yayınları, İstanbul 2012

SCULLY Diana, Cinsel şiddeti anlamak, tutuklu tecavüzcü erkekler üzerine bir inceleme, metis yayınları, İstanbul 2014.

DİLAN AKPOLAT

Dev gezegen Jüpiter’in üzerinde durmaya çalışırsanız ne olur?

Güneş Sistemi’nin en büyük gezegeni olan Jüpiter, astronomların henüz tespit edemedikleri, etseler de aydınlatamadıkları pek çok gizem barındırıyor. Bu dev gezegeni gören herkesin aklına mutlaka bir defa düşmüş o sorunun cevabını arıyoruz.

Roma mitolojisinin Yunan mitolojisindeki Zeus’la eş görülen tanrıların tanrısı Jüpiter gerçek değildi. Ancak insanlığın aklı ve çabası, ona Güneş Sistemi’ndeki mümkün olabilecek en büyük varlığın tanımını yükledi. Bir gaz devi olarak binlerce metrelik fırtınalarıyla, onlarca irili ufaklı uydusuyla arzı endam eden bu gezegen üzerinde durabilir miyiz?

Bu sorunun cevabını hayal gücümüzde canlandırmak için yer çekimi, atmosferik basınç ve sıcak olduğu kadar güçlü rüzgarlarını bir an için unutalım, sadece Jüpiter’in atmosferine doğru giriş yapalım.

Juno uzay aracından gelen son resimlerle oluşturulan Jüpiter fotoğrafı

Jüpiter, derin atmosfer tabakasının altında, sıvı ve metalik hidrojen okyanusları bulunuyor. Bu tabaka gezegenin çevresini sardığı için, herhangi bir yerinden yüzeye ulaştığınız anda, on binlerce kilometre batmanız gerekiyor. Sonunda ulaşacağınız yer ise Jüpiter’in sıcaktan erimiş ve tekrar yoğunlaşmış olan çekirdeği oluyor.

Aslında Jüpiter’in içinde nelerin döndüğü tam olarak anlaşılabilmiş değil. NASA’nın Juno göreviyle birlikte üstlendiği bilimsel amaçlarla gezegene ulaşmış olması da yeterli gelmedi. Juno, bulutların ardında neler döndüğünü anlamak için yer çekimi verileri ve elektromanyetik ölçümlemeler kullanacak.

Juno uzay aracından gelen yakın plan fotoğraflardan birisi. Yüzlerce kilometrelik fırtılalar, rüzgarları ve kolları

Bu aşamaya kadar o mühim sorunun cevabı hakkında tatmin olamadığınızın farkındayım. Bu nedenle günümüz teknolojilerine ve verilerine dayanarak akıl yürütmeye devam edelim:

Jüpiter’in atmosferinin hemen dışında sıcaklık yaklaşın 630 santigrat derece. Atmosfere giriş yaptıkça basınç, rüzgar hızı artıyor ve sıcaklık düşmeye başlıyor. 1995 yılında gezegene gönderilen dalış aracı, atmosfere girdikten 58 dakika sonra yalnızca 156 kilometre ilerleyebildi. Sonrasında elektronik devreleri arızalandı. Alınan son veriler ulaştığını bildiğimiz noktada basınç, Dünya’daki deniz seviyesindeki basıncın tam 23 katı ve sıcaklık ise 15 santigrat derece.

Bu deneyin üzerinden 23 yıl geçti ve sonrasında daha detaylı veriler edinebildik. Varsayımlara devam edelim ve 500 kilometreye kadar inelim. Buradaki görüş alanı neredeyse 0 ve kalın amonyak bulutları, saatte yaklaşık 360 kilometre hıza ulaşan rüzgarlarla sürükleniyorlar.

Amonyak bulutlarını da bir şekilde aşmayı başarıyoruz. Karşımıza daha fazla su barındıran ve daha yoğun olan bulutlar çıkıyor. Bu noktada Juno’nun açıklığa kavuşturması gereken çok daha karmaşık atmosfer koşulları mevcut. Fakat neler olduğu hakkında bir bilgimiz var: Bu bulutlar, yapıları gereği ne gaz ne de sıvı olan bir ara madde formundalar ve hidrojenden oluşuyorlar.

Cosmos belgeseli için hazırlanmış bir animasyon

Yaklaşık 2.5 saatlik bir yolcuğun ardından, sıvı formundaki metalik hidrojen okyanusuna ulaşmış olacağız. Yapı olarak daha yoğun olan ağır maddeler, bu okyanusa daldıktan saatler sonra merkeze ulaşabiliyorlar. Yani Jüpiter’in yüzeyini oluşturan bu okyanuslarda ayakta durmak ve hatta durmak mümkün değil.

Jüpiter’in derin okyanuslarının altında, dünyamıza benzeyen karasal yapıya sahip, sert kayadan oluşmuş bir çekirdeği olduğu düşünülüyor. İşte bu noktada gene yazı boyunca gördüğünüz mükemmel resimleri Dünya’ya gönderen Juno’dan sonuç bekliyoruz.

Kısacası mitolojik olarak tanrıların tanrısına verilen bir ada sahipse, bunun bir nedeni var.

Kapak Görseli Alıntı | webtekno.com  |

 

Haydi kadınlar, MorFest Kadın Partisi’nde topukları piste vurmaya, dayanışma büyütmeye!

2017 yılından beri İstanbul’da düzenlenen MorFest kadın partilerini bu yıl gönüllüler bambaşka illere taşıyor.

MorFest kadınların birlikteliğinin gücünden ortaya çıkmış bir organizasyon olarak ilk olarak İstanbul’da düzenlendi. MorFest gönüllüleri pek çok atölyelerin de düzenlendiği etkinlikler gerçekleştirdi. Şimdi ise gönüllüler MorFest’i Türkiye’nin farklı illerine yayıyor, dayanışmayı büyütüyor.

4 Mart gecesi Eskişehir’de düzenlenen MorFest etkinliğinin ardından Ankara’da yasaklanan 8 Mart’a inat her yer 8 Mart ilan edilmişti. Bu sene MorFest Kadın Partisi ile birlikte yaratılacak dayanışmanın bir kadın merkezine dönüşmesi düşüncesi var.

Ankara’da ilk kez gerçekleşecek MorFest etkinliğine Noxus Bar ev sahipliği yapıyor. Sürpriz çekilişler, zaman tüneli, kolektif danslar, karaoke ve Voodoo Records Dj okulunun ilk mezunu olan Dj Lilith performansı olacak. Tüm Ankaralı kadınları bekleriz.

Yer: Noxus Bar (Selanik Caddesi 78/A 06420 Kocatepe, Ankara, Turkey)
Tarih: 8 Mart 2018
Saat: 20.30

Fotoğraf seyirci ilişkisi: Görülenlerin yorumu

Fotoğraf anın ve o anda orada olanların anlatısıdır. Işıkla bakışa ulaşan görülen fotoğraftaki görüntüdür. Seyircinin kendi bakış açısıyla fotoğrafı yorumlaması, seyircinin fotoğrafla arasında kurduğu ilişkide gerçekleşir.

Bakışımızın ulaştığı alanın içerisindekiler kadar şeyi ışık görüşümüze taşır. Bütün dünyadan değil görebildiğimiz mekandan bahseder bakış ve gözden görünene giden ışık görünen mekandan da bakışımıza geri yansır. Işık varlıkların arasında dolaşıp onları hem birlikte hem ayrı ayrı tanımlarken renkler, biçimler, yenilik, solmuşluk gibi nitelikler bir anlığına sabitleşir ve bakışımıza o biricik anla uğrar. Fotoğrafın çekildiği andan hemen sonra tekrar aynı mekana bakıp varlıkların sayısının, yerlerinin değişmiş olmasıyla karşılaşabiliriz, çünkü tek bir bakış saliselerce süren sabit görüntüdür.

Frank Machalowski’nin aynı konuyu peş peşe 100 farklı defa çekmesi ve birleştirmesiyle oluşmuş olan bu fotoğrafı hakkında kendisi konunun şeklini, kalbini görmek istediği için bu tekniği kullandığını ifade etmiştir.

Profesyonel fotoğraf makinelerinin gelişmesi ile birlikte fotoğraf çekerken tam olarak hangi noktada durduğumuzun, hangi mevsimin yaşandığının veya günün hangi saatinde olduğumuzun önemi kalmamıştır. Eğer bir noktada dururken sanki başka bir noktada duruyormuşçasına fotoğraf çekebiliyorsak, durduğumuz yer ile çektiğimiz fotoğraf arasında ilişki kuramayız.

Luigi Ghirri’nin çalışmasında görebileceğimiz gibi fotoğrafçı bütün kareyi parçalar halinde de çekebilir. Birkaç kareyi birleştirerek yukarıdaki resmin bütününden farklı bir kompozisyon yakalamış olarak algılanabilir seyirci tarafından.

Fotoğraftaki ışık açısından bakarsak, gölgede dururken güneş ışığıyla ışıldayan varlıkların fotoğrafını çekebiliriz ve böyle bir fotoğrafta mevsim fotoğrafın çekildiği zamankinden farklı bir mevsim olarak anlaşılabilir. Görüntü ile anlaşılan arasındaki ilişki ışığın varlıklardan gözümüze yansımasıdır.

Bununla birlikte, bu yansıma zihninin farklı kare algılayabilitesi sayısınca tekrarlanabilir, fotoğrafı çeken aynı noktaya bakarken. Işıkla buluştuğu haliyle bakışımıza yansıyan kare, dondurulmuş anı kapsar yani fotoğraf makinesiyle odaklanıldığında merceğin ekranında olan mekanı sabitleştirmiş oluruz. Biricik kare fotoğrafın bize anlattığı şeyleri içerir. Birçok farklı açıdan görülebilme potansiyelini taşıyan alan, denklanşöre basılan anda görülenle fotoğraf karesi olarak sabitleşir.

Biricikliği içerdikleriyle sabitlenmişken fotoğraf birçok kişiye ulaşabilir olur. Fotoğraf karesine bakanlar kendi anlamlandırmaları ile fotoğrafı görürler. Fotoğraf karesi ile biricik an bize ulaşmış olur. Anlam ve düşünce dünyamız ile fotoğrafı algılarız. Bizim baktığımız içerik ile algıladığımız farklıdır. Bu farklılık fotoğrafta anlatılan ile bizim içinde bulunduğumuz olgu ve olayların farklılığından kaynaklanır. Fotoğrafı milyonlarca insan görebilir, algılayabilir ve biricik an milyonlarca farklı şekilde yorumlanmış olur. Böylece diyebiliriz ki fotoğraftaki görüntüsündeki görülenler insanlara onların kendi yorumlarıyla ulaşır.

HazırlayanFulya Karabacak

Venezuela kripto para Petro’yu satışa sundu!

Venezuela, yoğun ABD ambargosunu kırmak için geliştirdiği petrol destekli kripto parası Petro’nun satışlarına başladı. Venezuela 82 milyon birimden fazla kripto parayı yatırımcılara sundu.

Petrol rezervleri bakımından dünyanın önde gelen ülkelerinden birisi olan Venezuela, ideolojik olarak karşısında olan ABD’nin uyguladığı yoğun ambargo sebebiyle büyük sıkıntılar yaşıyor. İşsizliği bitirmek için büyük çabalar harcayan Venezuela, yüksek enflasyon sıkıntısı içerisinde yaşıyor. Ancak ekonomik sistem, yüksek enflasyonun Venezuela’nın ekonomik durumunda kapitalist ülkelerde olduğu gibi bir etki yaratmasına engel oluyor.

Ethereum blok zinciri üzerine inşa edilen ve dünyanın ilk somut karşılığı olan Petro, Venezuela’nın küresel ekonomiye bağlanma anahtarı olarak görülüyor. Venezuela Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro’ya göre, yeni kripto paranın amacı Venezuela ekonomisini güçlendirmek ve ulusal para birimi Bolivar’a bir alternatif olmak olarak belirtildi. Maduro, nihayetinde 100 milyon varil petrol rezervinin desteklediği 100 milyon Petro ihraç etmeyi planlıyor

Hugo Chávez’in ölümü sonrası iktidara gelen Maduro, Petro ile ilgili olarak geçen yıl 3 Aralık’ta yaptığı açıklamada, “Mali blokajın üstesinden gelmeye yardımcı olacağını” belirterek Venezuela’ya uygulanan ABD yaptırımlarını kastetti. Maduro başka bir açıklamasında Petro’nun altın ve pırlanta rezervleriyle desteklendiğini de belirtti.

Venezuela’nın ABD yanlısı muhalefeti tarafından yönetilen parlamento ise Petro’yu onaylamadığını bildirdi ve Maduro’nun görevinden ayrılmasından sonra para biriminin geçersiz hale getireceklerini söyledi. ABD Hazinesi ise, ABD yaptırımları göz önüne alındığında, yatırımcıların Petro’ya dikkatli yaklaşması konusunda uyardı.

Alıntı | webtekno.com | Kaynaktheverge.com |

Saç Dökülmesi Neden Olur, Nasıl Önlenir?

Saç dökülmesi yirmili yaşları dahi görmeden sorun olabiliyor birçok kişi için. Ayna karşısında fark ediyoruz saçtaki ilk açılmaları. Tabii önce emin olamıyoruz, konduramıyoruz kendimize. Soruyoruz çevremizdeki güvendiğimiz kişilere, ailemize ya da arkadaşlarımıza. Emin olamazsak bile başlıyoruz internette aramaya, saç dökülmesi nasıl önlenir?

Saç dökülmesini önlemek için saçımızın neden döküldüğünü bilmemiz gerekiyor. Sorunu teşhis etmeden tedaviye başlamak faydasız olacaktır kuşkusuz.

Saç dökülmesi neden olur?

Saç dökülmesinin yüzde yetmiş üzeri bir çoğunluğu androgenetiktir. Yani erkeklerde sık görülen, kalıtsal özelliklerle ortaya çıkan saç dökülmesidir. Bu tip saç dökülmesinin teşhisi ailenin gözlemlenmesi ile olur. Ailenizde saç dökülmesi yaşayan bireylerin bunu nasıl tecrübe ettiğini gözlemleyin. Kaç yaşlarında saç dökülmesi başlamış, saçın hangi bölgesinden başlamış ve nerede durmuş gibi sorular sorun. Eğer kendi tecrübenizin de ailedeki bireylere benzediğini fark ederseniz teşhisi koydunuz demektir. Ayrıca bu şekilde saçınıza gelecekte ne olacağını da yaklaşık olarak bilebilirsiniz.

Bu tip saç dökülmesinin ancak geçici ve dönemlik çözümleri vardır. Süreklilik sağlayacak bir tedavi yöntemi yoktur. Tek çare saç ekimidir. Çünkü testosteron hormonuna bağlı DHT enziminin salgılanması saç köklerine zarar verir ve tabiri caizse öldürür. O giden köklerden bir daha saç türemesi söz konusu değildir. Saç ektirerek o bölgeyi yeniden saçlandırabilirsiniz.

Bunun dışında dönemlik ve geri kazandırılabilir saç dökülmeleri mümkün olabilir. Bazen kullanılan ve vücudun alışık olmadığı ürünler geçici de olsa saç dökülmelerine neden olur. Aynı zamanda beslenme düzensizliği, vücudun ve saçınızın ihtiyaç duyduğu vitaminlerin düzenli alınmaması, stres ve düzensiz uyku gibi nedenlerden dolayı da saç dökülmeleri mümkün olabilir. Özellikle stres ve yoğun şiddette duygusal dalgalanmalar saç dökülmesine çok etki edebilir. Ayrıca daha önce kullanmadığınız boyalar, şampuan ve bakım ürünleri de saçınızda olumsuz sorunları doğurabilir. Saç şekillendirici ve kurutucu aletler saçları kurutur ve yıpranmalarına neden olur. Bu tip aletlerin kullanım sıklığı da saç dökülmenizi tetikliyor olabilir. Bu tip genetik olmayan ve bazı dönemlik durumların sonucu olan saç dökülmeleri doğru hamlelerle engellenebilir.

Saç dökülmesi nasıl önlenir?

Saç dökülmesinin önleme yollarını üç ana başlık şeklinde değerlendirebiliriz. Medikal tedavi yöntemleri ve kendi başınıza uygulayabileceğiniz doğal bakım yöntemlerinin yanında saç ekiminden bahsedebiliriz.


  • Medikal tedavi yöntemleri

Medikal tedaviyi uzmana ve bir saç ekimi merkezine başvurarak elde edebilirsiniz. Saç mezoterapisi eskiden kullanılmaktaydı. Şimdi ise PRP yönteminden bahsetmek daha akıllıcadır. PRP’nin saç sağlığınızla ilgili birçok faydası vardır. Saçları güçlendirebilir, saç derisini iyileştirebilir ve saç ekimi sırasında PRP desteği ile daha iyi sonuçlar alabilirsiniz. PRP kısaca kişinin kendi kanından elde edilen karışımın kişiye tekrar enjekte edilmesidir. O yüzden yan etkileri yoktur ve risksiz iyi sonuçlar verir. Saçlarınızın sağlığı ve gücü için gönül rahatlığı ile PRP yaptırabilirsiniz.

  • Doğal bakım yöntemleri

Doğal bakım yöntemlerinin başında doğal ürünlerle yapılan bitkisel karışımlar gelir. Saçların sağlığı ve gücü için ihtiyacı olan vitamin ve minerallerin temini bu şekilde sağlanabilir. Soğan, sarımsak, biberiye, aloe vera, çörek otu yağı, ısırgan otu, zeytinyağı, nane yağı vb. doğal ürünlerle yapılacak karışımlar ve masaj uygulamaları ile saç ve saç derisi canlandırılabilir.

Özellikle son yıllarda popüler olanve gündemde yer eden hindistan cevizi yağı ve avokado yağı içerdikleri A, B, C, D, E vitaminleri ve antioksidan özellikleri sayesinde saçın güçlenmesinde ve canlanmasında etkilidir. Bu yağlarla karışımlar elde ederek, evde sorunsuz bir şekilde kendiniz de uygulayabilirsiniz. Yağları saçınıza masaj yaparak uygulamak en faydalı yoldur çünkü hem saç tellerine zarar en az seviyeye iner hem de deride kan akışı sağlanır. Masajdan sonra 2 saat bekleyip durulayın. Bu işlemi haftada 2-3 kere gerçekleştirirseniz saçlarınızdaki canlılığı ve güçlenmeyi siz de gözlemleyeceksiniz.

  • Saç ekimi

Saç ekimi en kesin sonucu verecek yöntemdir androgenetik saç dökülmesi yaşayanlar için. Çünkü bu tip saç dökülmesinde saç köklerinin tahribatı söz konusudur. Testosteron hormonu ile salgılanan DHT enzimi saç köklerine zarar vererek verimliliğini yitirmelerine neden olur. O saç kökleri verimliliğini yitirdikten sonra bir daha saçların çıkması söz konusu değildir.

Saç ekimi otuzlu yaşlarını geçmiş bireyler için oldukça faydalı bir operasyondur. Otuzlu yaşlara kadar saç dökülmesinin izleği iyice ortaya çıkar ve bu yaşlarda saç dökülmesi tamamlanır. Yani bu saatten sonra ekilecek saçlarda dökülme söz konusu olmayacaktır.

Kaynaklar:

https://www.estecenter.com/sac-dokulmesine-ne-iyi-gelir

https://www.menshealth.com/health/stopping-hair-loss

Photograph viewer relation: Interpret of the sighted

A photograph is narrative both of a moment and situated in there. A visible is an image in a picture which arrives to view through the light. Audience exposition in what occurs their viewpoint about a photograph which actualizes relation between audience and image.

Light convey things to our point of view which an area of our sight reached. A sight allocates not a whole world but our seeing area. Indeed, a light attains from our eye to things and then it conveys from visible area to our view. When light stroll among beings for identify both together and separately, their qualities become stable a moment which their colors, forms, novelties, off-colors, and the other qualities. The light visit to our view about the unique moment. We could notice that, when we look the same area, a situation change of location and quantity of things, after shooting a photo in a moment. Because of the sight stable as an image during a few seconds.

Frank Machalowski, Multiexpo 100 Series

This photo was shooted by Frank Machalowski which the composition is shooted 100 times consecutively and is combined all of them. He said about the photo that he uses this technique because of wants to know the heart, the form of composition.

Along with developing the professional camera, as we shoot the photo that effect of a lot of technique decrease. These techniques could be exampled what be could viewpoint that which we stand a point, which we live and what we live at a time in a day. Even if we hold a position, we can take a photo as stand another point. In this concept, we can’t find a relation between our standing position and our taking picture.

Luigi Ghirri – Works in Exhibition – Matthew Marks Gallery

A photographer can take a photograph that many different parts and the parts can be bounded which can see Luigi Ghirri’s study. The study is seen as a whole, and preferably, the parts are seen a whole through abreast a lot of parts. When an only second study is seen, viewers don’t come to mind existing another parts possibility.

If we try to understand about the light on a photograph, we focus a changeability in our understanding with relation to the quantity of light on the image. In during we stand in shadow location, we shoot a photo which could be included shining thing with an effect of lights of the sun. The season is understood different despite the real season. Because the relation conveys from the things to our eyes which between an image and an inferred image as a light.

Rhiannon Adam, Dreamlands, Wastelands, Her study which composition with more than 80 photograph

Besides, this conveys repeat quantity of different frame of our mind perception-ability, in the course of a photographer looks to the same concept. A frame is sent to our sight as a concept together with a light of the sun which contain a stable moment. So when we focus through a camera, become stable to a concept in the screen of a lens. The unique frame includes understood things of an image. An area, in other words, a concept which has sighted many different perspective possibilities that is a photography frame has stably sighted in a moment of press a shutter.

James Guerin, His study which is made with 25 pinhole

The unique of a photograph has been stable with contains, in the meantime, a picture exists while it is reached. Lookers to a photo frame see through own understanding. In this way, a unique moment reaches to ours through a photo. We perceive to a picture through mean and thought of our world. Viewing content differs from our perceive. This dissimilarity has derived from the difference between narrative on photo and happening and a fact of our life. Million people can see and understand the picture and thus a unique moment is interpreted million different concepts. A sighted of the image on photo reach through people self-interpret.

Kalem ve kağıt ile elektrik üreteceğimiz günler çok yakın

0

Termoelektrik malzemeler, elektrik üretmek için termal farklılıkları kullanabilirler. Şimdi ise, sahip olduğumuz basit malzemelerle elektrik üretmenin ucuz ve çevre dostu bir yolu var: kalem, fotokopi kağıdı ve iletken boya.

Helmholtz-Zentrum Berlin’den bir ekip tarafından yürütülen araştırmaya göre, sıcaklık farkını termoelektrik etki yoluyla elektriğe dönüştürmek için kağıt, kalem ve iletken boya gibi bulunması kolay gereçler yeterli olacak.

Yaklaşık 200 yıl önce Thomas J. Seebeck tarafından keşfedilen termoelektrik etki ile, farklı sıcaklıklardaki iki metal bir araya gelerek elektrik voltajı geliştirebilirler. Bu etki ise kalan ısının kısmen elektrik enerjisine dönüştürülmesini sağlar. Artık ısı, enerji santrallerinde ve ev aletlerinde olduğu gibi hemen hemen tüm teknolojik ve doğal süreçlerin bir yan ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun nedeni, metallerin sadece elektrik iletkenliğine sahip olmakla kalmayıp, aynı zamanda yüksek ısı iletkenliğinin de olmasıdır.

Bizmut tellürit gibi yarı iletken malzemelerden yapılmış olan termoelektrik cihazlar günümüzde bazı teknolojik uygulamalarda kullanılabilmektedir. Ancak bu gibi materyal sistemleri pahalıdır ve kullanımları çok yaygın değildir. Araştırmacılar, bu sebeple karbon nanostüktiflerine dayanan, toksin olmayan ve esnek organik materyallerin insan vücudu da dahil olmak üzere bir çok yerde kullanılabilme durumlarını araştırıyorlar.

HZB’de Profesör Norbert Nickel’in liderliğinde bulunan ekip, etkinin çok daha basit bir şekilde elde edilebileceğini gösterdi. Normal bir kurşun kalem kullanarak, sıradan bir fotokopi kağıdının küçük bir alanını kapladılar. İkinci bir materyal olarak ise, yüzeye şeffaf, iletken bir kopolimer boya (PEDOT:PSS) uyguladılar.

Kağıt üzerindeki kurşun kalem izleri, şu anda esnek termoelektrik elementler için kullanılan ve daha pahalı olan diğer nanokompozitere kıyasla bir voltaj sağladı. Eğer istenirse bu voltaj, kurşun kalemdeki grafitin içine indiyum selenit ekleyerek on kat arttırılabilir.

Araştırmacılar, taramalı elektron mikroskopu ve HZB’de Raman saçılması yöntemi ile grafit ve ko-polimer kaplama filmlerini araştırdılar. Nickel, “Sonuçlar bizim için de çok şaşırtıcıydı. Fakat bunun neden bu kadar iyi çalıştığını araştırdığımızda, kağıt üzerine bırakılan kurşun kalem, sırasız grafit pulları ile karakterize bir yüzey oluşturdu. Bu, elektriği biraz azaltmakla birlikte, ısıyı daha etkili şekilde taşır.” şeklinde açıklamalarda bulundu.

Bu basit bileşenler, son derece ucuz, çevre dostu ve toksin olmayan termoelektrik bileşenleri kağıda bastırmak için gelecekte karşımıza çıkacak gibi görünüyor. Bu küçük ve esnek bileşenler doğrudan vücut üzerinde de kullanılabileceği gibi küçük cihazları veya sensörleri çalıştırmak için vücut ısısından beslenebilir.

Teknolojinin gelişmesi ile birlikte hayatımıza giren yenilikler, adından daha çok söz ettirecek ve gündem konusu olacak gibi duruyor. Peki siz, yeni gelişmeler hakkında neler düşünüyorsunuz?

Alıntı | webtekno.com | Kaynakphys.org |

Nice Malalalar için meydanlara

0

Geçen sene 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde ben de meydandaydım. Öğrenci harçlığımı çıkarmak için yaptığım geçici işleri saymazsak öyle dünyaya sesimi duyuracak bir emekçi falan değildim. Sırf ben bağırdım diye o anda meclisin ayağa kalkıp haydi cinsiyetçiliğe ilişkin suçlara yasa çıkarıyoruz demeyeceğini de biliyordum. Amma durmadım gittim. Bunun birkaç sebebi var.

Sebeplerden biriyle başlarsam eğer; yerleşik yaşama geçilip, yüklü miraslar bırakılmaya başlandığından beri kadınlar özgürlüklerini yitirmişlerdir. Bugün ancak sayılabilecek kadar kalan ana soylu kabilelerin büyük bir kısmının, miras paylaşımında kolaylıklar için yerlerini babasoylu aile yapılarına bırakmasıyla beraber kadınlar hayatın birçok alanında kısıtlanmaya başladı. Babasoylu ve ataerkil düzen ile birlikte toprak, ev, ev içinde çalışanlar, çocuklar ve kadın erkeğin malı olarak görüldü. Hayatta belki de tek sahip olduğumuz şey bedenlerimiz üzerinde erkekler tarafından kararlar alınmaya başladı. Bunların yansımalarını bugün bile televizyon programlarında netlikle görebiliyoruz; bir kaç yıl önce bir televizyon kanalında, kocasının tahayyülündeki fiziksel görünüme sahip olmadığı için bir dizi değişim aşamalardan geçen kadınların yarıştırıldığını gördük.

Hane içinde başlayan bu değişim, dışarıya da taştı. İlerleyen zaman ve değişen iş koşullarına göre kadının yeri çoğu zaman kendi iradesi dışında belirlendi. Meslekler arasında cinsiyete dayalı ayrımlar en çok kadını vurdu.

Ve elbette dışarısı sadece iş alanıyla sınırlı kalmadı. Ve belki de beni meydana iten en güçlü sebep; sokaklar… Kaçta dışarda olmalı, kaçta eve girmeli? Hangi sokakları kullanmalı, gece dışardaysa hangi kıyafeti giymeli, kahkaha desibelini de mutlaka ayarlamalı. E iffetli bir kadınsa zaten kahkaha atmamalı. Bu ve benzeri saçmalıklar her geçen gün kadınların meydanlarda görünür olmaktan korkmasına neden oluyor. Korktukça dışarı çıkmamaya, dışarı çıkmadıkça dışardan korkmaya başlıyoruz.

Geçen sene yaşadığım deneyimin güzelliğini sanıyorum anlatmaya çabalasam da hiçbir erkek anlamayacaktır. Şöyle onların yerinden anlatırsam, bir düşünsenize her yerde erkekler var, bağırıyorlar, ıslık çalıyorlar, zıplıyorlar, şarkı söylüyorlar, halay çekiyorlar, slogan atıyorlar, teflerini çalarak dans ediyorlar, elini kolunu nereye koyacaklarına dikkat etmek zorunda kalmıyorlar…

Nasıl? Bence siz erkeklerce çok sıradan bunlar çünkü zaten bunların hepsini yapabiliyorsunuz değil mi? E yapın da zaten yani neden canını sıktı mı bir kurum sloganı patlatmayasın ki? Neden ezginin en gerekli yerinde halayını çekmeyesin ki? Ama düşün ki ben sadece bu sıradan şeyleri bir gün için yapabildim diye nasıl mutlu oluyorum. Üzülesi.

Ev, iş, sokak… Her alanda kısıtlanan kadını bir de eğitimden mahrum bırakmazsak görev tamamlanmış sayılır mı? Bugün teknolojisiyle gelişmişliğinden dem vurduğumuz, insan başarısının geldiği nokta olarak adlandırırken gururlandığımız 21. yüzyılda, kadınlar hala erkeklerle eşit şekilde eğitim alamıyor. Ya dini referans göstererek ya da erken evliliklere zorlayarak hatta çocuk yaştayken evlendirerek kadınların eğitim hakkı ellerinden alınıyor. Örneğin Nijerya’da 2000’li yılların başından beri etkin olan, batı tipi eğitime karşı olduğu için terör eylemleri gerçekleştiren Boko Haram terör örgütü, 2014 yılında 300 kız öğrenciyi, aldığımız haberlere göre de geçtiğimiz 26 Şubat’ta 111 kız öğrenciyi kaçırdı. Bu öğrenciler burunları dahi kanamadan ailelerine kavuşmuş olsalar bile, olayın bir daha tekrarlanması ve can güvenlikleri yönünde duyacakları tedirginlikten dolayı okula devam edebilecekler mi? Ya da aileleri okula göndermeye razı gelecekler mi?

Yakın zamanda eğitim alanında mücadelesiyle adını duyduğumuz Malala Yusufzai Pakistanlı bir aktivist. Malala henüz 11 yaşındayken yaşadığı bölge yani Svat Vadisi Taliban’ın eline geçince, Taliban Militanlarıyla yaşamanın nasıl olduğunu ve Taliban’ın kızların öğrenim görmesi yönündeki engelleyici tutumlarını BBC’nin Urduca servisine takma bir ad kullanarak günlükler yollayarak anlattı, bir süre sonra Taliban’ın gittikçe artan etkinliğini günlüklerle kıramayacağını düşünen Malala kameralar önüne de çıkmaya karar verdi. Yazdıkları ve eğitim hakkı için verdiği mücadeleden dolayı Taliban’ın hedefi oldu, tehditler aldı ancak Malala söylediklerinden caymadı, söyleyeceklerinden vaz geçmedi. Tehditlere boyun eğmeyen Malala 9 Ekim 2012’de, 15 yaşındayken, okuldan evine dönerken bir Taliban militanı tarafından başından vuruldu. Hayatta kalabilmek için de direnen Malala 15 Ekim’de tedavisine devam edilebilmesi için İngiltere’ye götürüldü, kurtulduğunu öğrenen Taliban hastanede dahi tehdit etmeye devam etti ancak Malala yaşama tutundu ve Mart 2013’de taburcu edildi. Bağımsız veya özgür olamamanın nedenini eğitimsizlik olduğunu düşünen Malala her çocuğun eğitim hakkı için kendi söylemiyle teröristlerin çocuklarının da eğitim hakkı için verdiği mücadeleden dolayı 10 Ekim 2014’te Nobel Barış Ödülü’nü aldı.

Burada birkaç satırla Malala’yı anlattığımızı sanıyoruz oysa 11 yaşından itibaren tehditler aldığınızı, can güvenliğinizin olmadığını, ölümle burun buruna yaşadığınızı ve tüm bu yaşadıklarınızın sebebinin sadece bir kız çocuğu olarak eğitim almak istemeniz olduğunu düşünebiliyor musunuz?

Türkiye’ye baktığımızda kadınların okullara ulaşabilme olanakları ve ne tür eğitim alabildikleri gibi sorunların yanına bugün kadınların okullarda can güvenliğinin ve taciz tecavüz korkusunun olup olmadığı da eklenebilir.  Hamile kadınlar sokağa çıkmasın gibi entelektüel birikimli cümleler kurabilecek insanların gittikçe arttığı, her geçen gün biraz daha yenileşen Türkiye’de biz kadınlar ilköğretim sıralarından üniversite sıralarına kadar taciz altındayız. Üniversitelerde profesör unvanıyla anılanlar kadın öğrencilere taciz ve tecavüz ediyor, liselerde genç kadınlar okul idarecileri ve öğretmenleri tarafından cinsel saldırılara maruz kalıyor, 9 yaşında 12 yaşında çocuklardan şehvet duyuluyor. Ve biz kadınlar tüm bunları meşrulaştıran zihniyetler tarafından kuşatılıyoruz. Bu kadar çok üniversitenin olduğu ülkemde benim gerçek akademisyenlerden, akademiye yol alan gençleri yetiştiren gerçek öğretmenlerden isteğim var. Herhangi bir mesleğin teorik ya da pratik eğitimini vermeden önce öğrencilerinize insanı anlatın, kadın ile erkeğin eşit olduğunu, yaşama hakkının her ikisi için de eşit derecede geçerli olduğunu anlatın çünkü Malala’nın deyişiyle “1çocuk, 1 öğretmen, 1 kitap ve 1 kalem dünyayı değiştirebilir.”

HazırlayanMelis Solakoğlu 

13 milyon üyesiyle dünyanın en büyük soy ağacı ortaya çıktı!

Soy ağacı kontrolü sadece ülkemizde değil, teknolojinin gelişmesiyle yabancı ülkelerde de popüler bir kavram haline geldi. Ülkemizdeki erişim 1800’lü yıllara kadar gitse de ABD’de, Avrupa’nın nasıl dünyayı kolonize ettiğini kanıtlayan, bu zamana kadar görülmüş en köklü soy ağacı ortaya çıkartıldı.

Columbia Üniversitesi’nde görevli bilgisayar bilimi uzmanı Yaniv Erlich, Science dergisinde 13 milyon insanın üyesi olduğu devasa bir aile ağacı üzerine araştırmasını yayımladı. 500 yıl önceye kadar dayanan veriler, göçler ve insanların kültürel bağlantıları hakkında önemli detaylar sunuyorlar.

Erlich ve ekibi, MyHeritage adındaki bir soy ağacı servisine ait olan Geni.com isimli internet sitesi aracılığıyla, 86 milyon insanın profilini incelediler. Verilerin düzenlenmesi için de grafikler kullanıldı. En nihayetinde ortaya çıkan sonuç, her insanın birbiriyle olan son derece yakın genetik ilişkisi oldu. Ancak bu sonuçların sadece formel bilimlere değil, daha da fazla faydayı sosyal bilimlere sağlaması bekleniyor.

19. yüzyılda ABD'ye göçen Avrupalıların tasvirlerinden birisi
19. yüzyılda ABD’ye göçen Avrupalıların tasvirlerinden birisi

Sonuçlardan elde edilen son tabloda birbirlerine bağlı tam 11 nesil boyunca uzanan, 13 milyon kişilik bir aile tespit edildi. İngiliz gen bilimci ve “Şimdiye Kadar Yaşayan Herkesin Kısa Tarihi” isimli kitabın yazarı olan Adam Rutherford, “Bu olağan üstü bir keşif. Bir bakıma beklediğimiz de buydu aslında. Ancak bu vakte kadar genetik bağımızı kağıt üzerinde, matematikle teorik olarak açıklıyorduk. Dolayısıyla bunu somut bir şekilde görmek inanılmaz” açıklamasında bulundu.

Peki bu 13 milyon kişilik soy ağacından neler öğreniyoruz?

Erlich, bu verileri bilimsel alanda yapılmış diğer çalışmaların sunduğu göç, evlilik, doğurganlık ve uzun ömürlülük gibi bilgilerle birleştirince değerli sonuçlara ulaştı.

1800 ve 1850’li yıllar arasında Avrupa’daki yaşam standartlarından dolayı, insanların yakın akrabalarıyla evlenme olasılıkları çok yüksekti. O dönemde yapılan akraba evlilikleri, bilim insanlarının ortaya koyduğu verilerle gerilemeye yol açmıştı. Toplumsal normlar değişim geçirdi ve insanlar yabancılarla evlenmeye, arkadaşlık kurmaya başladılar.

Araştırmanın dikkat çektiği bir diğer konu ise, söz konusu 13 milyon kişinin %16’sına uzun ömür geni bulunduğuydu. Bu kişiler, diğer kişilere oranla ortalama olarak 5 yıl daha uzun yaşamışlardı. Erlich, aynı zamanda yaşam tarzımızın, uzun ömürlü olmak adına genlerden daha da etkili olduklarını ortaya koymuş oldu.

Söz konusu 13 milyon kişinin %85’i Avrupa’dan, kalan kısmı ise Kuzey Amerika’daki insanlardan oluşuyor. Bu durumda, birbirlerini hiç tanımamış olan uzaktan akrabaların kıtalar arası varlığını gösteriyor. Üstelik bu akrabalık, binlerce yıllık modern insanlık tarihinin son 500 yılı içerisinde gerçekleşti.

Alıntı | webtekno.com | Kaynakgizmodo.com | Kapak Görselifondationmacaya.org