Ana Sayfa Blog Sayfa 198

Online alışverişe rağbet 2017 yılında artış gösterdi

Tüm dünyada çok uzun zamandır rağbet görmekte olan online alışveriş ülkemizde özellikle 40 ve üzeri yaşlar için hala uzak durmakta olunan bir alışkanlık. Özellikle 20 ve 40 yaş arasındaki kitlenin rağbet göstermekte olduğu online alışverişe 40 yaş ve üzerinin ilgisiz kalmasının en büyük sebebi teknolojiden kopuk bir hayat tarzı. Fakat akıllı telefonların hayatımıza girmesiyle birlikte rakamlar da tersine işlemeye başladı.

Ocak ayında www.tuik.gov.tr açıklamasına göre 2017 yılı itibariyle geçen yıllara oranla ülkemizde daha fazla online alışveriş yapıldı. Her ne kadar fiziki mağazalardan yapılan alışveriş rakamlarının hala çok uzağında olsa da online alışveriş giderek artan bir ilgi ile karşılaşıyor. E-ticaret sektörü kendi içerisinde bir dönüşüm yaşarken ülkemizde bulunan neredeyse bütün mağazalar mikro ve makro ölçekte faaliyette bulunan kurumlar ve şirketler artık internet platformunda yerini alıyor. Üstelik sadece internet siteleri ile değil sosyal platformlarda da yerini almakta olan şirketler sayesinde online alışveriş rakamları 2017 yılında büyük bir yükseliş gösterdi. Buna göre 2017 yılı itibariyle 40 milyar lirayı bulan online alışveriş tutarı oldukça ciddi bir rakam olarak ekonomik girdi oluşturdu. Yapılan incelemelere göre istatistiki anlamda da kendisini göstermekte olan online alışverişteki artış 2017 yılında 30 milyon kişinin e ticaret dediğimiz alışveriş yöntemine rağbet gösterdiğini ortaya koyuyor. Buna göre 2017 yılında toplam 18 milyon sayfa gösterimi gerçekleşirken on binlerce farklı ürün internetten alınarak sahip olundu.

Online Alışveriş Yapanlar Daha Çok Arama Motorlarını Tercih Ediyor

Yapılan araştırmaya göre 2017 yılı itibarıyla internet alışveriş alışkanlığı da pek değişmiş gibi görünmüyor. Buna göre internetten alışveriş yapanların %52’si arama motorlarından istedikleri ürünü aratarak alışveriş yapmayı tercih ediyorlar. Arama motorlarında ezici üstünlük tabi ki Google’a ait. Akıllı telefonların hayatımıza girmesiyle birlikte bilgisayarın tahtı online alışveriş konusunda sarsılmaya başladı diyebiliriz. 2017 yılında aynı yüzdeye sahip olarak mobil cihazlar ve bilgisayarlardan online alışveriş gerçekleştirildi. 2018 yılında akıllı telefon üstünden alışveriş opsiyonunun daha da artacağı bekleniyor. Bu noktada özellikle sosyal ağların büyük bir katkısı olduğu da uzmanlar tarafından dile getiriliyor. Günümüzde e-ticaret dediğimiz online alışveriş ilerleyen günlerde s-ticaret yani sosyal ağlardan yapılan ticarete dönüşebilir. Bu sebeple birçok firma özellikle akıllı telefonlar üstünden z kuşağı dediğimiz yenilikçi ve genç kuşağa hitap etmeye çalışıyor. Y kuşağı dediğimiz genç ve orta yaşlı olan kuşak ise hala bilgisayarı online alışveriş için öncelikli tercih sırasında birinci sıraya koyuyor.

İndirim Kuponlarının Kullanımı da Arttı

Online alışverişlerde kullanılan indirim kuponlarının kullanımı da 2017 yılında yaklaşık %22 artış gösterdi. İnternet alışverişlerini ekstra ucuzlatmaya yarayan indirim kuponları, satın alma esnasında ilgili siteye girilerek harcama tutarının ucuzlamasını sağlıyor. İndirim kodları e-ticaret sitelerinin ana sayfalarından, sosyal hesaplarından, çeşitli forumlardan ve www.indirimvekuponu.com gibi kupon sitelerinden temin edilebiliyor. Ücretsiz kullanılabilen bu kuponlar, ekstra bir zahmet gerektirmeden ek indirimler sağladığı için de online alışveriş yapanlar tarafından oldukça ilgi görüyor. Bu ilgi karşısında kayıtsız kalmayan markalar da daha fazla indirim kodu yayınlamaya başladı. Araştırmalar, online alışverişlerin artmasına paralel olarak indirim kuponu kullanımının da önümüzdeki yıllarda artacağı yönünce sonuçlar vermektedir.

Kaynak: www.tuik.gov.tr

Aklımıza ilk gelen cevaplar

0

Şu soruya bir bakın, “Bir beyzbol sopasıyla bir topun maliyeti 1.10 dolardır. Beyzbol sopasının fiyatı toptan 1 dolar fazladır. Topun fiyatı nedir?” (Frederick, 2005)

Aklınıza ilk gelen cevap 1 dolar olsa gerek. Doğru çözümün 1 dolar olduğunu hissetmeye devam ederken aynı zamanda bunun doğruluğu konusunda şüpheleriniz de olabilir. Topun 1 dolar olduğu hissi hâlâ baskın gelse de hesap yapmanız gerektiğini düşünüyorsanız devam edin, doğru yoldasınız. Soruyu okuduğumuz gibi zihnimiz hemen 1.00$ + 0.10$ = 1.10$ çıkarımını yaptı ancak buna göre sopayla top arasındaki fiyat farkı 1.00 $ – $0.10 = 0.90$ ediyor. Doğru çözümü bulmak için yanlış olan çıkarımı bastırıp hesap yapmalıyız.

Sosyal psikoloji alanındaki Nedensel Atıf Teorisi (Attiribution Theory)  herkesin etrafında olan biteni anlamlandırma, kontrol etme ihtiyacı nedeniyle sosyal olayları rasyonel olarak test edip değerlendiren, neden-sonuç ilişkileri kuran naif bir bilim insanı olduğu düşüncesine dayanır (Heider, 1958). Buna göre her durumda sosyal dünyayı analiz etmek için fazlasıyla zaman ve zihinsel çaba harcarız. Gerçekten öyle mi yapıyoruz? Fiske ve Taylor  (1991) bunun tam tersini düşünmüş ki bir şey hakkında karar vermek ya da bir yargıya varmak için aslında elimizin altında olan tüm bilgileri hesaba katmak yerine farkında olmadan zamandan ve zihinsel yükten tasarruf ederek heuristikleri yani geçmiş deneyim ve inançlarımıza dayalı kestirme bilişsel yolları kullandığımızı iddia ediyor. Yukarıdaki gibi problemlerde beynimizin neden bu şekilde çalıştığına gelecek olursak bu durum öncelikle bilgi işleme kapasitemizin sınırlı oluşundan kaynaklanıyor. Fiske ve Taylor’a göre bu kaynakları kullanmak konusunda oldukça cimriyiz (cognitive miser).

*dual process

Bilişsel psikologlar ise bu durumu zihinde işleyen İkili Süreçler Teorisiyle (Dual-Process Theory) ele alıyor. İkili süreçler teorisine göre düşünürken (akıl yürütürken, problem çözerken, karar verirken) zihnimizde 2 sistem işliyor. Bunlardan ilki evrimsel olarak daha önceden oluşmuş, hızlı, otomatik, bilinç gerektirmeyen içgüdüsel tepkilerin verilmesinden sorumlu olan heuristik sistemdir. Diğeri ise nispeten yeni, oluşumu devam eden, yavaş, bellek kapasitesiyle sınırlı, bilinçli ve akıl yürütmeden sorumlu olan analitik sistemdir (Epstein, 1994; Sloman, 1996; Evans, 2003). Bu iki sistem etkileşim halinde işlerken aynı zamanda düşünme sürecimizi ve nihayetinde vereceğimiz tepkileri belirliyor. Genelde heuristik sistem analitik sisteme baskın geliyor çünkü halihazırdaki öngörü ve inançlarımızla örtüşen, onları destekleyecek bilgilerle iş görme eğilimindeyiz dahası bunlara ters düşen bilgi ve alternatif yollardan kaçınıyoruz (Koriat ve ark., 1980). Böylelikle heuristikler sayesinde karmaşık durumları daha basite indirgeyip hızlı ve pratik yoldan çözüm ya da yargılara varıyoruz (Tversky & Kahneman, 1974). Heuristik sistem geçmiş deneyim ve bilgilerden yararlanarak kısa sürede çözüm/sonuç yargılar üretmemizi sağlasa da bireysel özelliklerimize bağlı olarak içerdiği tarafgirlikler nedeniyle bizi her zaman doğru olana götürmüyor. Bu noktada bilişsel tarafgirlikler her ne kadar yanlış sonuca götürme ihtimalleri de olsa düşünme hataları olarak değil düşünme eğilimleri ya da yanlılıkları olarak kabul ediliyor. Bilişsel psikoloji alanındaki deneysel çalışmalara dayanan doğrulama tarafgirliği (confirmation bias) ve inanç tarafgirliğine (belief bias) ilişkin bulgular düşünme eğilimlerimiz hakkında farkındalık geliştirmemiz ve de aldığımız kararları, vardığımız yargıları neye dayanarak yaptığımızı anlamamız belki de kararlarımızın doğruluğunu sorgulamamız açısından önemli.

Belirsiz durumlar kadar aşina olduğumuz durumlarla karşılaştığımızda da yeni çözüm yolları aramaktansa onunla ilgili geçmiş bilgi ve deneyimlerimize başvurarak bildiklerimizi doğrulamaya eğilimliyiz. Bunu, farkında olmadan o anki düşüncemizi yanlışlayandan ziyade doğrulayacak verileri arayarak yapıyoruz. Bu eğilimimiz doğrulama tarafgirliği (confirmation bias) yani halihazırda elimizde var olan inanç, beklenti ve öngörüler doğrultusundaki verilerin aranması ve yorumlanması olarak açıklanıyor (Nickerson, 1998). Belirli bir durumla ilgili olan en favori fikrimizi göz önünde bulundurarak dikkatimizi bununla ilişkili bilgileri görmek üzere sınırlandırıyoruz. Böylelikle aslında çözüm için ihtiyacımız olan gerekli verileri göz ardı edip yanlış sonuçlara ulaşıyoruz. Örneğin; Wason Seçme Görevinde (Wason, 1968) üzerlerinde bir sesli harf, bir sessiz harf, bir tek sayı ve bir çift sayı olan 4 kart verilir ve katılımcılara “Eğer kartın üzerindeki sesli harf ise bu kartın arkasındaki çift sayıdır.” şeklinde kurallar söylenir. Katılımcılardan 2 kart seçerek bu kuralların o kart dizisi için geçerliliğini (doğru ya da yanlış) test etmeleri istenir.

*wason selection task

Kartların üzerinde E, K, 4 ve 7 olsun. E kartının arkasını çevirdiğimizde arkasındakinin çift sayı olduğunu gördüğümüzü varsayalım. İkinci kart olarak hangi kartı seçersiniz? 4’ü seçenler doğrulama tarafgirliğine düştü çünkü bu problemin çözümü için bu adımda kuralın yanlışlanması gerekiyor ve bunun için de 7 kartının arkasında sesli harf olup olmadığına bakmalıyız. Eğer 7’nin arkasında sessiz harf varsa kural doğrudur diyebiliriz. Bu görevde doğru çözüme ulaşma başarısının sadece %20 dolaylarında olması bu eğilimin aslında ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor (Cosmides, 1989).

*confirmation bias

Diğer yandan geçersiz ancak inançlarımızla örtüşen iddialarla karşılaştığımızda ikna olmaya eğilimliyken geçerli ancak inançlarımızla uyuşmayan iddiaları reddetmeye eğilimli oluşumuz inanç tarafgirliği olarak tanımlanıyor (Wilkins, 1928). Katılımcılara “Tüm memeliler yürüyebilir. Balina da bir memelidir. Bu nedenle balinalar yürüyebilir.” gibi geçerli ancak inanılabilir olmayan,  “Tüm çiçekler suya ihtiyaç duyar. Güller suya ihtiyaç duyar. Bu nedenle güller çiçektir.” geçersiz ancak inanılabilir olan cümleler vererek katılımcıların bu gibi yargıları doğru kabul etme oranları ölçülüyor. Sonuçlar, bireylerin geçerli yargıları geçersizlerden %28, inanılabilir yargıları ise inanılabilir olmayanlardan %25 farkla, geçersiz ancak inanılabilir olan cümleleri geçerli ancak inanılabilir olmayan cümlelerden anlamlı derecede yüksek oranda doğru kabul ettiğini gösteriyor (Stupple ve ark., 2011).

*belief bias

Düşüncelerimize benzer ya da inanılabilirliği yüksek olduğu için üzerine düşünmeden verdiğimiz kararlar, ürettiğimiz çözümler ya da vardığımız yargılar bize doğru gibi gözükse de aslında öyle olmayabilir. Bir daha düşünün, bu kez yanlışlamaya çalışarak.

Not: Bilişsel psikoloji alanyazınında rastladığım diğer bir bilişsel tarafgirlik olan geri-bakış tarafgirliğine (hindsight bias), sonuç açıklandıktan sonra aslında ben bunun böyle olacağını biliyordum diyenler örnek verilebilir. Aşağıdaki makaleye göz atabilirsiniz.

  • Hoffrage, U., Hertwig, R., & Gigerenzer, G. (2000). Hindsight bias: A by-product of knowledge updating?. Journal of Experimental Psychology: Learning, Memory, and Cognition26(3), 566.

*Bu yazıda bahsettiğim tarafgirliklerin haricinde daha birçok tarafgirlik mevcut ancak deneysel olarak çalışılıp çalışılmadıklarına dikkat ederek okumanızı öneririm. Ayrıca yanlış karar vermenin bedelinin yüksek olduğu ekonomi ve tıp alanındaki bilişsel tarafgirliklerle ilgili çalışmalar da ilgilenenlerin işine yarayabilir.

 

Kaynaklar:

  • Cosmides, L. (1989). The logic of social exchange: Has natural selection shaped how humans reason? Studies with the Wason selection task. Cognition, 31, 187-276.
  • Epstein, S. (1994). Integration of the cognitive and psychodynamic unconscious. American Psychologists, 49, 709–724.
  • Evans, J.St.B.T. (2003). In two minds: dual process accounts of reasoning. Trends in Cognitive Sciences, 7, 454-459.
  • Fiske, S.T. & Taylor, S.E. (1991). Social cognition (2nd ed.). New York: McGraw-Hill
  • Frederick, S. (2005). Cognitive reflection and decision making. Journal of Economic perspectives, 19(4), 25-42.
  • Heider, F. (1958). The Psychology of Interpersonal Relations. New York: Wiley.
  • Nickerson, R. S. (1998). Confirmation bias: A ubiquitous phenomenon in many guises. Review of general psychology, 2(2), 175.
  • Sloman, S. A. (1996). The empirical case for two systems of reasoning. Psychological Bulletin, 119, 3–22.
  • Stupple, E. J., Ball, L. J., Evans, J. S. B., & Kamal-Smith, E. (2011). When logic and belief collide: Individual differences in reasoning times support a selective processing model. Journal of Cognitive Psychology, 23(8), 931-941.
  • Tversky, A., & Kahneman, D. (1974). Judgment under uncertainty: Heuristics and biases. Science, 185(4157), 1124-1131.
  • Wason, P. C. (1968). Reasoning about a rule. Quarterly Journal of Experimental Psychology, 20, 271-281.
  • Wilkins, M. C. (1929). The effect of changed material on ability to do formal syllogistic reasoning. Archives of Psychology. 16, 83.

Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali 10 Mart’ta Başlıyor

Bu yıl 16’ncısı düzenlenecek olan Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali için geri sayım başladı. 10 Mart- 10 Mayıs tarihleri arasında düzenlenecek olan festival İstanbul’un yanı sıra birçok farklı şehirde izleyici ile buluşmaya hazırlanıyor. Festival içeriğinde 48 filme yer verilecek ve filmlerin yanı sıra çeşitli sayıda panel, atölye, forum ve söyleşi düzenlenecek.

16. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali kadınları ön plana çıkartan özel yapısı ile izleyicilerin heyecan içinde beklediği bir etkinlik. 16 yıldır birçok film gösterimine imza atan film festivali bu yıl 10 Mart tarihinde izleyici ile buluşacak. 10 Mart’ta İstanbul’da başlayacak olan festival daha sonraki günlerde İzmir, Antalya, Bodrum, Trabzon, Adana, Diyarbakır ve Mersin olmak üzere ülkenin çeşitli yerlerinde gösterimine devam edecek.

16. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali geçtiğimiz günlerde Fransız Kültür Evi’nde yapılan basın toplantısı ile tanıtıldı. Festival Direktörü Melek Özman ile Program Koordinatörü Alin Taşçıyan’ın ev sahipliğini yaptığı basın toplantısında, ‘’Kadınlar Neden Film Çek(e)miyor? ‘’ sorusuna dikkat çekildi. Özman ve Taşçıyan, geçtiğimiz yıl Türkiye’de vizyona giren 151 yerli filmin yalnızca 12 tanesinin kadın yönetmenler tarafından çekilmesinin bu soruyu etkileyen asıl etmen olduğunu belirtti.

Kadınlar Ön Planda

16. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali  kadınları ön plana taşıması ile dikkat çekiyor. Bu yılki festivalde birçok başarılı kadın yönetmenin filmlerine yer verilirken, cinsel taciz konusu da ortak bir sorun olarak Türkiye ve Hollywood sinemasında emek veren kadınlar tarafından ele alınacak. Program Koordinatörü Ali Taşçıyan, festivalde gösterilecek filmlerin belirli bir kategoriye ait olmadığını; seçilen filmlerin deneysel ,dramatik ve trajik birçok ögeyi içinde barındırdığını dile getirdi.

Festival Programı

16. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali’nde birçok farklı bölüm yer alıyor. Festivalde yer alan bölümler şu şekilde: 

  • Kadınların Sineması
  • Komşu Komşunun Filmine Muhtaç
  • Kadınlar Vardır
  • Bedenimiz Bizimdir ‘’ Cinsel Taciz’’
  • Cins-iyet-ler
  • Toplu Gösterim: Fiona Tan ve Çocuklara Özel Seans ‘’ Çocuklar Sinemaya’’

Festivalde düzenlenecek özel etkinlikler ise şöyle:

  • Panel : Kendine Ait Bir Cüzdan; Yeni Kuşak Kadın Yapımcılar
  • Atölye: Kısa Film Atölyesi
  • Panel: Film Endüstrisinde Cinsel Taciz
  • Özel Etkinlik: Feminist Bellek; Kate Millett- Şirin Tekeli

Ünlü Fütürist, insanlığın ölümsüzlüğe ulaşacağı tarihi açıkladı!

İngiliz basınına bir demeç veren ünlü fütürist Dr. Ian Pearson, insanlığın ölümsüzlüğe ulaşacağı tarihi açıkladı.

İnsanlık, en geç 32 yıl içerisinde yani 2050 yılına geldiğimizde, en büyük hayali olan ölümsüzlüğün gerçekliğiyle yüzleşecek. En azından ünlü fütürist Dr. Ian Pearson, bunun gerçekleşeceğini iddia ediyor.

İngiliz basınına konuşan Dr. Pearson, 1970’den sonra doğacak çoğu kişinin ölümü tatmayacağını iddia etti. İnsanların bilincini makinelere yükleyebileceğini belirten Dr. Pearson, bilincin korunması sayesinde vücut ölse dahi bir kişinin başka bir bedende yaşayabileceğini öne sürdü.

Benzer bir iddia geçtiğimiz yıllarda Google’ın baş fütüristi Ray Kurzweil’dan gelmişti. ‘2029 yılında tıbbi teknolojiler, kalan ömrümüze her yıl bir yıl daha katacak evreye gelecek’ diyen Kurzweil, beynimizin bir bulut sistemine bağlanıp nano teknolojili tıbbi cihazların bağışıklık sistemimizin yerini alarak dolaşım sistemi hastalıkları gibi sağlık sorunlarının üstesinden geleceğini öngörüyor.

Kurzweil, 2 milyon yıl önce olduğu gibi insan beynindeki ‘frontal korteks’in evrim geçirerek zekileşmesi gibi bir değişim geçireceğimizi, bu andan itibaren bilişsel faaliyetlerin, duyguların, iletişimin çok daha yoğun olacağını belirtti. ‘’İnsanlar arasında daha karmaşık iletişim formları kurulacak, duyguları daha derinden etkileyecek müzik eserleri icra edilecek, mizah anlayışımız için daha komik şakalar yapılacak ve daha duygusal aşklar yaşanacak’’ diyen Kurzweil, giderecek mükemmelleşecek olan insan zekasını tarif etti.
Alıntıwebtekno.com |

“Bir dünya bırakın biz çocuklara…”

“Çocuk” denildiğinde aklımıza neşeli kahkahalar savuran, gözlerinin içi ışıl ışıl parıldayan, meraklı, enerji dolu ve masumiyetiyle dünyayı ısıtan varlıklar gelir.

Peki ya işçi gelir mi aklımıza? Çocuk kelimesinin yanına gelecek binlerce sıfattan birisi işçi midir? Oyunlar oynaması, arkadaşlıklar kurması, ailesiyle birlikte vakit geçirmesi, okula gitmesi, eğitim görmesi, yeteneğini keşfetmesi, ilgi alanına yönelmesi gereken gereken çocuklar ekonomik ve sosyal sebeplerle maalesef ağır şartlar altında çalışmaya mahkum ediliyor.

ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) verilerine göre dünyada tam 168 milyon çocuk çalışma yaşamında. Yine ILO’ya göre 40 milyon insan modern köleliğin pençesinde iken bu 40 milyon insanın %25’lik dilimini çocuk işçiler oluşturuyor. Tam 10 milyon çocuk modern köleliğin pençesinde. Çalışan çocukların %38’i tehlikeli işlerde çalışıyor ve yaklaşık 3’te 1’i eğitim sisteminin dışında yer alıyor.

Merceği biraz daraltıp ülkemize bakacak olursak 2012 yılında TÜİK araştırmalarına göre 6-18 yaş arasında 893.000 çocuk ekonomik faaliyette bulunuyorken DİSK Genel-İş’in son raporuna göre bu sayı 2 milyona yaklaştı. Çalışan çocukların %49.8’i okula devam ederken, %50.2’si eğitim hayatına devam edemiyor. 

2 milyonu ülkemizde olmak üzere 168 milyon çocuğun evrensel beyannamede belirtilen “Çocuk sağlığı, eğitimi ve gelişmesi açısından tehlike teşkil eden işlere karşı korunma” hakkı ihlal ediliyor. Bu ihlal onlarda fiziksel, ruhsal, toplumsal ve ahlaki açıdan olumsuz etkiler bırakıyor, biyolojik/bedensel gelişimini geriletiyor.

“Bir dünya bırakın biz çocuklara

Yazalım üstüne sevgili dünya…”

Kaynak: International Labour Organization, Unicef

2011’de İsveç’te bulunan, 8 bin yıllık insan kafatasları hakkındaki bulgular paylaşıldı

0

Kazığa geçirilmiş şekilde bulunan kafatasları, avcı toplayıcıların yaşamlarıyla ilgili soruları da beraberinde getirdi.

Stockholm Üniversitesi ve Kültür Mirası Vakfından (Cultural Heritage Foundation) oluşan araştırmacı grubu, Motala Ström nehri yakınlarındaki kafa taslarını 2011 yılında çıkartmışlardı. O zamandan beri üzerinde bilimsel çalışmalar yürütülen insan kalıntıları hakkında bir açıklama yapılmamıştı. Ancak geçtiğimiz günlerde Antiquity dergisinde konuyla ilgili makale yayınlandı.

Kafataslarının kazıklar üzerinde sergilenmesi orta çağ döneminde sıklıkla karşılaşılan bir durum. Ancak bu davranışın 8 bin yıl önce yaşamış avcı-toplayıcılar tarafından da sergilenmesi araştırmacıları şaşırttı. Zayıf arkeolojik kayıt nedeniyle, bilim insanları bu insanların sosyokültürel yönlerini çok az biliyorlar.

Motala Ström nehri yakınlarındaki jeoloji sahasında araştırma yapan İsveçli arkeologlar, 9 yetişkin ve bir bebek olmak üzere 10 kişinin kalıntılarını büyük bir taş tabanın üzerinde paketlenmiş olarak buldu. Yetişkin erkeklerden birisi oldukça yaşlıydı ve diğer iki erkek 20 ila 35 yaşları arasındaydı. Bebeğinse iskeleti neredeyse tam olarak oluşumunu tamamlamadığı için doğum sırasında yada kısa bir süre sonra öldüğü düşünülüyor. Ayrıca ölen yetişkinlerde kafa travması bulgularına rastlandı.

Araştırmacılar kazık ve travma ile ilgili net bir olguda bütünleşemediler. Bazıları toplumdan dışlanan bireyler olduklarını ve linç edildiklerini, bazıları da kanıtların yetersiz olması gerekçesiyle bunu reddediyor. Üzerinde hemfikir olunan tek konuysa anlaşılmayan nedenlerle bu kafaların kazıklara geçirilip sergilenmesi. Bölgede araştırmalar hala devam etmekte ve bulguların artmasıyla avcı-toplayıcıların yaşamlarını daha yakından tanıyabiliriz.

Kaynakgizmodo.com | Alıntı | webtekno.com  |

Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği: “Seks İşçilerinin Hakları İnsan Haklarıdır”

0

Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği 3 mart Dünya Seks İşçileri Günü dolayısıyla bir basın açıklaması yayımladı. Basın açıklamasının tam metnini aşağıdan okuyabilirsiniz.

Basına ve Kamuoyuna,

Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği olarak kurulduğumuz 2006 yılından bu yana her yıl olduğu gibi bu yıl da 3 Mart Dünya Seks İşçileri Günü vesilesiyle;

“Seks İşçilerinin Hakları İnsan Haklarıdır”,

“Patronsuz ve Pezevenksiz Bir Dünya İstiyoruz” diyoruz.

Türk Ceza Kanunu ve ilgili yasal mevzuatlar seks işçiliğini bir işçilik biçimi olarak tanımamaya devam etmektedir. Yasal tanınmanın eksikliği ise seks işçilerinin kayıt dışı, sağlıksız ve güvenliksiz koşullarda çalışmaya devam etmesi anlamına gelmektedir. Trans ve na-trans kadınlar, erkekler ve diğer cinsiyet çeşitliliklerimizle cinsel hizmet endüstrisinde emek veren kişilerin hakları gasp edilmeye devam etmektedir.

Genelevlerde kayıtlı çalışan seks işçileri son yıllarda genelevlerinin kapatılması, yeni iş yerlerinin açılmaması, kapatılan genelevleri nedeniyle çalışma mekanları ellerinden alınan kadınlara korunaklı ve sağlıklı yeni çalışma alanları sunulmaması nedeniyle birçok hak gaspı ve mağduriyet doğmaktadır.

Trans kadın seks işçilerine karşı bir yıldırma ve baskı yöntemi olarak usulsüz ve hukuksuz bir şekilde Kabahatler Kanunu gerekçe gösterilerek art arda idari para cezaları yazılmaya devam etmektedir.

Trans ve na-trans kadın, erkek ve diğer cinsiyet çeşitliliklerinden cinsel hizmet endüstrisinin her alanında çalışan, emek veren işçiler SGK sistemine çalışan olarak kayıt olamadıkları için emeklilik, ücretsiz sağlık hizmeti ve devletin SGK’lı çalışan diğer işçilere sunduğu sosyo-ekonomik haklardan faydalanamamaktadırlar.

Seks işçilerinin zorlu şartlar, tehlike ve riske açık güvencesiz çalışma koşulları, ücretsiz sağlık hizmetlerine erişmelerinin önündeki engeller altında elde ettikleri kazançları ise kayıt dışı kazanç olarak değerlendirilmekte ve devlet kurumları tarafından kazançları ile tehdit edilmeye devam edilmektedirler.

Türkiye Cumhuriyeti ilgili kanun ve mevzuatlarında fuhuşu bir suç olarak tanımlamıyor. Ancak uygulamalarda ve kanunlara ek maddeler ve düzenlemelerde seks işçileri birer suçlu gibi değerlendirilmeye devam ediyor. Bu da toplumsal damgalama, dışlanma ve ayrımcılığa yasal bir zemin sunuyor.

Türkiye’de nefret suçları ve nefret cinayetlerinin odağında bugün de seks işçisi trans kadınlar gelmeye devam ediyor. Cinsiyet kimliği temelli ayrımcılık ve hak ihlalleri yasal düzenleme ve uygulamalarla engellenmediği için seks işçisi trans kadınlar çoklu ayrımcılık, damgalanma ve toplumsal dışlanma ile karşı karşıya kalıyor.
Derneğimiz web sitesinde 2015’ten bu yana 58 trans seks işçisi bireyin saldırıya maruz kaldığı ve nefret cinayetine kurban gittiği haberi bulunurken, 6 trans seks işçisi bireyin ise baskılara dayanamayıp intihar ettiği haberi yer almaktadır.  Ulusal basında ise bu saldırıların pek çoğu yok sayılıyor ya da trans kadın seks işçilerinin maruz kaldığı hak ihlali ve ayrımcılığı meşru kılıyor ve olumlayan bir söylem üretiliyor.

Seks işçileri kentin sınırlı alanlarını kullanabiliyor, gettolaşmaya zorlanarak kentin belirli bölgelerinde adeta hapis tutuluyorlar. Bu durum da kendi içlerinde ya da dışarıdan bir takım çeteleşmeler ve mafya ilişkilerini beslemeye devam ediyor. Pezevenkler ve patronlar her geçen gün çeşitlenerek artıyor.

Cinsel hizmet endüstrisi çalışanları kolluk kuvvetleri tarafından potansiyel birer suçlu muamelesi gördükleri, kötü muamele ve işkenceye maruz bırakıldıkları için yaşadıkları hak ihlallerini emniyet birimlerine bildirmiyorlar, şikayetçi olmuyorlar. Adalet ve koruma mekanizmalarına güvensizlik devam ediyor.

Herkes adil, eşit ve özgür bir ülkede yaşama hakkına sahip olmalıdır.

Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği olarak 2008 yılından bu yana seks işçilerinin kolektifleşmesi, sendikalaşması, kendi mesleki birliklerini kurmalarının önündeki engellerin kaldırılması için bilinç yükseltme çalışmaları yürütüyoruz.

2018 yılında hala “patronsuz ve pezevenksiz bir dünya” çağrımız geçerliliğini korumaya devam ediyor.

Çetelere, mafya ilişkilerine, seks işçilerinin emeğinin sömürülmesine, hukuksuzluğa, kolluk kuvvetlerinin ayrımcı ve keyfi uygulamalarına, kötü muamele ve işkenceye, çalışırken yaşanılan şiddet ve nefret saldırılarına, medyanın bu saldırıları meşrulaştıran diline karşı bir arada hareket etmemiz ve mücadelemizi sürdürmenin önemini bir kez daha vurguluyoruz.

3 Mart Dünya Seks İşçileri Günü vesilesiyle yasa yapıcılara,

  • Seks İşçiliğini bir meslek kolu olarak ve geniş bir anlamda yorumlayarak yasal hale getirmeleri,
  • Cinsel hizmet sektörü çalışanlarının emeklilik, sigorta primleri, ücretsiz sağlık hizmetleri ve devletin SGK’lı çalışanlara sunduğu sosyo-ekonomik haklardan faydalanabilecekleri gerekli düzenlemeleri yapmaları,
  • Korunaklı ve sağlıklı çalışma koşulları oluşturmaları,
  • İş Yeri ve İşçi Güvenliği’ni ilgilendiren kanunlarda kapsayıcı düzenlemeler yapmaları,
  • Seks İşçiliği ve İnsan Ticareti arasındaki ayrımı kesin bir şekilde bilerek hareket etmeleri,
  • Patron ve pezevenklerin seks işçileri üzerindeki sömürülerini engelleyici ve önleyici tedbir almaları,
  • Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar, HIV ve Hepatit C ile mücadelede etkin siyasi stratejiler geliştirmeleri,
  • Trans, na-trans ve diğer cinsiyet çeşitliliklerinden her cinsel hizmet çalışanının kolluk kuvvetlerinden eşit ve adil muamele görmelerini sağlayıcı eğitimleri şart koşmaları,
  • İstihdam politikalarında yasal genelevleri ile ilgili trans çalışanları da kapsayacak şekilde ilerici düzenlemeler yapmaları,
  • Mevcut çalışma sahalarının koşullarını iyileştirici tedbirler almaları

Çağrısında bulunuyoruz.

Unutma! Seks İşçiliği bir iş biçimidir.

03.03.2018
Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği

Ghost in Shell / Kabuktaki Hayalet Üzerine Notlar

Baş rolünde Scarlett Johansson’nın olduğu 2017 yılında yayınlanmış 1990’daki Animenin günümüze uyarlanmış bilim kurgu, suç ve aksiyon tadındaki haline kısaca bakmaya çalışacağız.

Animeler 1990’larda popüler olmaya başlayınca Ghost in Shell, Akira’nın ardından gelen en önemli bilim kurgu-anime olduğu kabul edilmiştir. Ayrıca 2004 yılında Ghost in the Shell 2: Innocence isimli devam filmi yapılmıştır. Bu film Cannes Film Festival’inde Altın Palmiye adayı olmuş ilk animedir. Ghost In The Shell animatör Mamoru Oshii’nin 1995 tarihli anime filmidir. Gösterime girdiğinde büyük gişe hasılatı elde edemese de zamanla onu kült statüsüne getirecek bir hayran kitlesi kazanmıştır.

Animesi kısaca “2029 yılındaki bir polisiye öyküsünü anlatmaktadır. İnsanların yarı makineleşmeye başladıkları bir dönemde, onların beynine girmek ve bilgi çalmak çok daha kolay hale gelmiştir. Kukla Ustası adı verilen bir hacker üst düzey gizli bilgilere ulaşınca, devlet onu bulması ve ortadan kaldırması için gizli bir örgütü görevlendirir. Aslında makineler ve canlılar arasındaki farkları inceleyen, gelişen teknoloji ile ruhlarını kaybetmeye başlayan, canlılıklarını sorgulayan karakterlerin hikâyesini anlatan bir filmdir.”

Yazımızda 2017’deki haliyle devam edeceğiz ve bulacağımız şeyleri hep birlikte bakacağız. Son zamanlarda (?) insan-makine, hafıza, şuur, idrak, yenilenebilir bedenler/üç boyutlu yazıcılar, geçmiş gelecek ve genel olarak zaman üzerine baya film çekilme başlandı. Bu gelişmeler altın çağ/yeni çağ enerjilerinin geneli ve dış halkaya yayılmış halinin bir sonucudur belkide. Genel olarak insanlık madde üzerinde derinliğini tatmin arayışını arttırdıkça bir o kadar da tatminsizliğe gidiyor ve ve arayışı yine maddede arıyor, çünkü beş duyu organı sana madde diye gerçeklik veriyor.

Film, eril bir bakış açısıyla Scarlett Ablamızın yeni bir kabuğa geçmesiyle birlikte gelişen kurgu için de var oluyor. Kabuk, yaratılmış beden anlamında filmde. Aslında beden kadim bilgilerde alma arzusunu, taşıdığımız isteği ve kabı temsil eder. Benzer bir ifadeyi burada da görüyoruz. Bir kab ve içinde kıvılcım. Kıvılcım başka bir şeyi ister kab başka bir şeyi. Filmde kab ve kıvılcım arasındaki uyumsuzluğu belli aralıklarla alınan haplarla çözmeye çalışmışmışlar. Fakat kıvılcımlar parladıkça, Scarlett ya da filmdeki adıyla Major, hayatın nedenselliğine doğru çekiliyor. Üst düzey beden tasarlayan ekiplerin öldürülmesiyle Major olayın arkasındaki Hacker’ı ararken kendisi gibi olan diğer karakterle karşılaşır ve kıvılcımlar artık kapta birikemez olur.

Olay çorap söküğü gibi gider, ailesinden alındığı yere gidip annesini ziyaret eder, arkadaşlarıyla sık sık gittikleri yere gider ve hackerda artık onunladır çünkü Major polis departmanı için oldukça etkili, gelişmiş bir silahtır. Hacker, bütün sistemin içine organik bedenleri de bağlamıştır ve amacı beden/kab olmadan da sistemin içerisinde serbestçe sadece şuur olarak dolaşabilmektir.

 

Konu, Hollywood vari bir hale gelse de, derinliği ve değer farkını korumuş. Altered Carbon gibi CyberPunk bir dünyada, cyborgleşmiş insanlarla devam eden bir senaryosu vardır. İzlenilmesi gerekenler arsasında da yeri vardır tabiki.

tr.wikipedia.org | imdb.com | |

Badiou’ya göre etik ve insan hakları

İnsan hakları söylemi; siyasetçilerin, filozofların, devlet adamlarının konu alanı olduğu gibi kültürlerin, devletlerin, toplumların üzerine inşa edildiği yasal yaptırımların da alanıdır. “İnsan hakları” kavramının, 1215 yılında İngiltere kralı ile soylular arasında düzenlenen, Magna Carta (Büyük Özgürlük) Fermanı ile tohumlarının atıldığı bilinmektedir. 1791 Fransız İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirgesi, 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 1950-1952 Avrupa İnsan Hakları, 1966 Birleşmiş Milletler Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, insan haklarını konu edinen sözleşmelerden bazılarıdır.

İnsan hakları kavramının konusu üzerine düşünecek olursak; herkes tarafından kabul gören söylem, insan haklarının tüm insanlığı kapsadığı söylemidir. Ancak insan haklarının “evrensel insan” iddiası günümüzde pek çok filozof tarafından eleştirilmektedir. Fransız filozof Alain Badiou, insan haklarının tüm insanları içine alan bu yapısının problemli olduğunu dile getirir. Badiou’ya göre, evrensel insan fikrinin yaşama hakkı, kötü muamele görmeme hakkı, yeme içme hakkı, çalışma hakkı gibi haklarının evrensel bir kabulü vardır. Bu kabul en temelde insan doğasından kaynaklanmaktadır. Ancak Badiou, insanın haklarının doğasından kaynaklandığı fikrine şiddetle karşı çıkmaktadır.

Badiou, insan hakları kavramının, günümüzde, insana özgü bir etik mesele olarak görülmesini; insanı aciz bir yaratık olarak görmeye eş anlamlı olduğunu dolayısıyla insan haklarının insanı dikkate almayan bir ideoloji olduğunu savunmaktadır. Bu nedenle kötülük kavramı, etik ve insan haklarını konu edinen denemelerinden oluşturduğu “Etik” adlı kitabını bastığında, insan hakları söylemini destekleyen çeşitli kitleler tarafından ağır bir şekilde eleştirildi.

İnsan hakları, iyi ile kötünün çekişmesidir

Badiou’ya göre; insan hakları tartışmasının sebebi iyi ile kötünün çekişmesidir. İyi ile kötü, etiğin konusu olduğundan insan hakları söylemi, bir etik mesele olarak ele alınır. İnsan haklarının konusu, kötü olan herhangi bir şeye karşı savaş açmak ve evrensel insanı kötüden korumaktır. Bu nedenledir ki iyi ve kötü tanımı, Badiou için oldukça önemlidir. Badiou’ya göre genel olarak günümüz insan haklarının ele aldığı iyi, akıl yoluyla saptanabilen kötüye karşı kendiliğinden müdahil olan şeydir.

Günümüzde etik ve insan hakları kavramları iç içe geçmiştir. Badiou’ya göre; benzer şekilde insan haklarını etik bir mesele olarak ele almak büyük bir problemdir. Badiou, insan hakları kavramının tıpkı etik kavramı gibi içinin boşaltıldığı üzerinde durur. Ona göre; günümüzde içleri boşaltılmış ve soyutlaşmış etik ve insan hakları kavramları tehlikeli kavramlar haline gelmiştir. Badiou, kitabında verdiği doktor örneğine göre insan hakları savunucusu olan bir doktorun, çalıştığı kurumda sosyal güvencesi olmayan bir hastaya bakmayı kolaylıkla reddedeceğini dile getirir. Badiou, bunun insan hakları kavramının içi boşalmış bir kavram olduğuna en iyi örnek olduğunu ifade eder ve etik ideolojiyle suç ortaklığı yapan bürokratik tıp için hastaların ne idüğü belirsiz kurbanlar ya da sayılardan ibaret olduğu üzerinde durur. Bu da demektir ki içleri boşaltılmış etik ve insan hakları kavramları, “kurban-insan” yaratmaktadır.

 “Kötü, iyinin kendisinden türer”

Badiou’ya göre; içi boşaltılmış insan hakları, “evrensel insan” kabulünde bulunur. Bu evrensel insanın başına gelebilecek her türlü kötülük tespit edilebilir. Bu anlamda kötülük evrensel olarak belirlenebilir. Kötü kavramının ise iyinin kendisinden türediğini belirtir.

Badiou bu ilkenin açıklığının üzerinde durulması gerektiğini önerir. Çünkü ona göre çekilen acı maruz kalınan kötülükler üstünden demeçler sunulduğunda bunları ölçmenin bir ölçütü olmadığından tecrübelerimizden yola çıkarak hareket ederiz ve bu evrensel kötüyü hemen kabul ederiz. Ancak Badiou evrensel kötü öğretisinin temelinde açıkça görülebilir bir ilkenin olmadığını dile getirir.

Sonuç olarak, Badiou’ya göre günümüzde insan haklarını etiğinin dört temel kabulünden söz edebiliriz. (Badiou, Alain, 2016: 25)

  •  Genel bir insan öznesi ortaya konur: Bu özne bir yandan pasif, dokunaklı ya da düşünen özne –ıstırap çeken özne- hem de öte yandan yargılarda bulunan, aktif, belirleyici öznedir.
  •  Siyaset, etiğe tabi kılınır: Koşulları seyreden kişinin sempati ve hiddet ürünü yargısına.
  •  Kötü, iyinin kendisinden türediği şeydir, tersi doğru olamaz.
  •  “İnsan hakları”, kötülük görmeme hakları demektir: insanın hayatının, bedeninin ya da kültürel kimliğinin taciz edilememesi ya da kötü muamele görmemesi haklarına işaret eder.

Kerem Fırtına: “Hepimizin içinde bağımsız konuşan bir insan var”

İlk olarak “Kurtlar Vadisi” dizisindeki rolüyle hayatımıza girdi. Fakat ondan sonra onu birçok rolde gördük ve son olarak “Kiralık Aşk” dizisinde İso ile sevdik. İyi bir oyuncu ve aynı zamanda iyi bir yazar ile birlikteyiz: Kerem Fırtına.

Karşılık konuşmalarla dolu bir kitap olan “En Yakın Arkadaşım Bir Deli”yi yazan Fırtına ile kitabın yazım sürecini konuşmaya başladık. Biraz hayattan konuştuktan sonra da oyunculuk kariyerini, yapacağı yeni tiyatro oyununu, yazarlık sürecini konuşurken radyo programına yeniden başlayacağının müjdesini aldık. Lafı uzatmadan, sohbete başlamalı o zaman…

“En yakın arkadaşım olan kişi bizzat benim.”

“En Yakın Arkadaşım Bir Deli” kitabında sorular ve cevaplarla dolu bir serüven var gibi… Kitabın hikayesi nasıl ortaya çıktı?

Kitaptaki fikirlerin ortaya çıkışı aslında hep vardı. Kitapta bahsi geçen konular; benim de kendimle yeri geldiğinde hesaplaştığım, yeri geldiğinde kavga ettiğim konulardı. Tamamen benim mahremiyetim diyebiliriz. Bir anda kendimi, bu konuları yazarken buldum. Kitap içerisinde konular konuşuluyor ve tartışılıyor.

İnsanın mahremiyetini açması zor değil midir?

Açmasam daha zor bir durum olacaktı benim için. Karnımı ağrıtan ve artık konuşmaya mecbur olduğum konulardı bunlar. Çok belirgin durumlar yok zaten. Çok şükür öyle bir geri dönüş de gelmedi, durum magazinel bir şeye de dönüşmedi. Herkes birebir konularla ilgilendi.

Belki de hikayeler bu kadar gerçeğe yakın hissedildiği için ilgi görüyor kitap…

İnsanlar, yaşanan olayları kendileriyle özdeşleştiriyorlar. O kısma o kadar dalıyorlar ki, o yüzden “aa Kerem’in hayatında da bu olmuş” durumuyla ilgilenmiyor kimse. Böyle olması çok daha iyi. Tanınır oldum diye, kendimi büyük de görmüyorum.

En Yakın Arkadaşınız bir deli mi peki?

Kitapta ben ve ben konuşuyoruz. Bir iç ses hesaplaşmasına şahit oluyor okuyucular. Dolayısıyla en yakın arkadaşım olan kişi bizzat benim.

En yakın arkadaşı deli olan çok insan var mı sizce?

Bilmem… Bir başkası adına bir şey diyemeyiz tabi ki, ama herkesin içinde kendinden bağımsız bir şekilde konuşan bir insan var bence.

“En Yakın Arkadaşım Bir Deli, tek kişilik bir oyun olacak”

Gündelik hayatta insanlar, bazen iş ya da okul ortamında gergin zamanlardan çıkabiliyor. Konuşacak insan arıyor kimi zaman insan. “En Yakın Arkadaşım Bir Deli” bir arkadaş ihtiyacını karşılayabilir mi?

Tabiİ ki olabilir. Okuyucuları yönelik bir soru aslında ama, olabileceğini düşünüyorum ben de. Çünkü kitap mahremiyetimi ve gerçek hikayeleri içeriyor. Okuyucular muhakkak ki kendilerinden bir şeyler bulacaklardır.

“En Yakın Arkadaşım Bir Deli”nin tiyatrolaştırılma süreci nasıl gidiyor?

Bu sezon sonu yani Mayıs ayına doğru, kitabı tek kişilik bir oyun haline uyarlayacağım. Daha sonra da yeni sezonda sahne sürecinin başlamasını umut ediyoruz. Ama Mayıs ayına prömiyer yapmayı çok istiyorum. Kitapta tabi karşılıklı konuşma görünüyor, bunu oyunda tek kişilik hali nasıl olacak o da merak konusu olsun.

“En Yakın Arkadaşım Bir Deli” kitabıyla alında ülkede birçok kitap fuarına katıldınız ve katılmaya da devam ediyorsunuz. Nasıl dönüşler geliyor?

Yoğun ve çok keyifli geçiyor. Antalya, Karadeniz derken şimdi de Ankara’da katıldım. Yoğun ilgi görmek heyecan verici. Güzel dönüşleri alıyoruz.

KEREM FIRTINA / PERSONA MENAJERLIK / FOTOGRAF MUHSIN AKGUN

“Huzur, hayatımın mentorü.”

Bir insanın bir şeyler yapabilmesi için “huzur” önemli bence. Sizde huzur kelimesini seviyorsunuz sanırım…

Çok doğru. Hayatı devam ettirebilmek için, “Huzur” u bulmak gerekiyor. O yüzden benim için de çok önemli bir hal. Hayatımın mentorü diyebiliriz. Çünkü bir şeyler yazıyorsun, çalışıyorsun, çabalıyorsun… Bunları huzurlu bir ortamda yapabilmek en doğrusudur. O yüzden huzur, benim için altın değerinde…

Ses tonunuz çevrenizce çok beğeniliyor ve özellikle şiir okurken daha belirgin çıkıyor sanırım. Çevrenizden nasıl tepkiler geliyor?

Evet çok beğeniliyor. “Kiralık Aşk” dizisinde oynarken, Turgut Uyar’ın “Acıyor” şiirini okumuştum. Bir de Beşiktaş Müzesi’nin videosunu seslendirmiştim. Bir de Sarp Akkaya ile birlikte yaptığımız 2 buçuk yıllık radyo programının da etkisi var. O ses tonu mevzusu buralardan geliyor, ben de çok memnunun tabi.

Seslendirme daha devam edecek sanırım, radyo programı ile ilgili yeni gelişmeler var mı?

Seslendirme yapıyorum, devam da edecek. Şimdi radyo programı yapmaya tek başıma da başlayacağım. Mart ayında Çarşamba geceleri 23.00’da olacak. İsmi de “Atık” olacak.

“Canlandırdığım karakterlere yaşayan bir şeyler monte etmeye çalışıyorum.”

Oyunculuk alanına gelirsek, kendinizi role nasıl hazırlıyorsunuz?

Çok ekstra bir şey yapmıyorum, ama her zaman senaryonun kalitesi önemlidir. Senaryonun ve teklif edilen karakterin güzel olmasını her zaman diliyorum. Örnek olarak; “Kiralık Aşk” dizisindeki İso’yu ele alalım. Bir mahalle delikanlısıydı ve yaşayan bir şeyleri monte etmeye çalıştım o karaktere. Yani bir mahalle delikanlısı gerçek hayatında neler yaşıyor ya da nasıl bir ruha halindeyse, o karakteri o şekilde yaşatmaya çalıştım.

Oyunculuk yönünüzle daha çok tanınıyorsunuz, ama yazım alanında da (kitap ve senaryo) ürünler çıkıyor. Kendinizi nerede görüp, nasıl tanımlıyorsunuz?

Kendini tanımlayabilmek ve bunu cümlelere dökmek çok zor bir şey. Ben de kendimden bahsedemem, çünkü utanırım. Ya da komik buluyorum bunu sanırım. Bir insanı eşi, dostu ya da yakından tanıdığı biri daha yakından tarif eder. Ama oyunculukta ve yazarken, kendimi mutlu hissediyorum.

Son olarak da “Enes Batur Hayal Mi Gerçek Mi?” filminde rol aldınız. Sinema alanında farklı bir şeyler yapmayı düşünüyor musunuz?

O filmde Enes Batur’u keşfeden menajeri oynadım, küçük bir roldü. Konuk oyunculuk yaptım orada, en son. Sinema konusunda, senaryolar yazıyorum. Şu anda da bir film yazıyorum. Kitabın yoğunluğundan dolayı o durdu bu ara. Adı da “Beyaz Güvercin”. Hikayesi biraz trajikomik, benden de hikayeler var. Kitapta da bahsettim hatta biraz. En yakın zamana yetişecek. Ayrıca elimde bir romantik komedi filmi siparişi var, onun senaryosuyla da uğraşıyorum.