Ana Sayfa Blog Sayfa 198

“Bir dünya bırakın biz çocuklara…”

“Çocuk” denildiğinde aklımıza neşeli kahkahalar savuran, gözlerinin içi ışıl ışıl parıldayan, meraklı, enerji dolu ve masumiyetiyle dünyayı ısıtan varlıklar gelir.

Peki ya işçi gelir mi aklımıza? Çocuk kelimesinin yanına gelecek binlerce sıfattan birisi işçi midir? Oyunlar oynaması, arkadaşlıklar kurması, ailesiyle birlikte vakit geçirmesi, okula gitmesi, eğitim görmesi, yeteneğini keşfetmesi, ilgi alanına yönelmesi gereken gereken çocuklar ekonomik ve sosyal sebeplerle maalesef ağır şartlar altında çalışmaya mahkum ediliyor.

ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) verilerine göre dünyada tam 168 milyon çocuk çalışma yaşamında. Yine ILO’ya göre 40 milyon insan modern köleliğin pençesinde iken bu 40 milyon insanın %25’lik dilimini çocuk işçiler oluşturuyor. Tam 10 milyon çocuk modern köleliğin pençesinde. Çalışan çocukların %38’i tehlikeli işlerde çalışıyor ve yaklaşık 3’te 1’i eğitim sisteminin dışında yer alıyor.

Merceği biraz daraltıp ülkemize bakacak olursak 2012 yılında TÜİK araştırmalarına göre 6-18 yaş arasında 893.000 çocuk ekonomik faaliyette bulunuyorken DİSK Genel-İş’in son raporuna göre bu sayı 2 milyona yaklaştı. Çalışan çocukların %49.8’i okula devam ederken, %50.2’si eğitim hayatına devam edemiyor. 

2 milyonu ülkemizde olmak üzere 168 milyon çocuğun evrensel beyannamede belirtilen “Çocuk sağlığı, eğitimi ve gelişmesi açısından tehlike teşkil eden işlere karşı korunma” hakkı ihlal ediliyor. Bu ihlal onlarda fiziksel, ruhsal, toplumsal ve ahlaki açıdan olumsuz etkiler bırakıyor, biyolojik/bedensel gelişimini geriletiyor.

“Bir dünya bırakın biz çocuklara

Yazalım üstüne sevgili dünya…”

Kaynak: International Labour Organization, Unicef

2011’de İsveç’te bulunan, 8 bin yıllık insan kafatasları hakkındaki bulgular paylaşıldı

0

Kazığa geçirilmiş şekilde bulunan kafatasları, avcı toplayıcıların yaşamlarıyla ilgili soruları da beraberinde getirdi.

Stockholm Üniversitesi ve Kültür Mirası Vakfından (Cultural Heritage Foundation) oluşan araştırmacı grubu, Motala Ström nehri yakınlarındaki kafa taslarını 2011 yılında çıkartmışlardı. O zamandan beri üzerinde bilimsel çalışmalar yürütülen insan kalıntıları hakkında bir açıklama yapılmamıştı. Ancak geçtiğimiz günlerde Antiquity dergisinde konuyla ilgili makale yayınlandı.

Kafataslarının kazıklar üzerinde sergilenmesi orta çağ döneminde sıklıkla karşılaşılan bir durum. Ancak bu davranışın 8 bin yıl önce yaşamış avcı-toplayıcılar tarafından da sergilenmesi araştırmacıları şaşırttı. Zayıf arkeolojik kayıt nedeniyle, bilim insanları bu insanların sosyokültürel yönlerini çok az biliyorlar.

Motala Ström nehri yakınlarındaki jeoloji sahasında araştırma yapan İsveçli arkeologlar, 9 yetişkin ve bir bebek olmak üzere 10 kişinin kalıntılarını büyük bir taş tabanın üzerinde paketlenmiş olarak buldu. Yetişkin erkeklerden birisi oldukça yaşlıydı ve diğer iki erkek 20 ila 35 yaşları arasındaydı. Bebeğinse iskeleti neredeyse tam olarak oluşumunu tamamlamadığı için doğum sırasında yada kısa bir süre sonra öldüğü düşünülüyor. Ayrıca ölen yetişkinlerde kafa travması bulgularına rastlandı.

Araştırmacılar kazık ve travma ile ilgili net bir olguda bütünleşemediler. Bazıları toplumdan dışlanan bireyler olduklarını ve linç edildiklerini, bazıları da kanıtların yetersiz olması gerekçesiyle bunu reddediyor. Üzerinde hemfikir olunan tek konuysa anlaşılmayan nedenlerle bu kafaların kazıklara geçirilip sergilenmesi. Bölgede araştırmalar hala devam etmekte ve bulguların artmasıyla avcı-toplayıcıların yaşamlarını daha yakından tanıyabiliriz.

Kaynakgizmodo.com | Alıntı | webtekno.com  |

Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği: “Seks İşçilerinin Hakları İnsan Haklarıdır”

0

Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği 3 mart Dünya Seks İşçileri Günü dolayısıyla bir basın açıklaması yayımladı. Basın açıklamasının tam metnini aşağıdan okuyabilirsiniz.

Basına ve Kamuoyuna,

Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği olarak kurulduğumuz 2006 yılından bu yana her yıl olduğu gibi bu yıl da 3 Mart Dünya Seks İşçileri Günü vesilesiyle;

“Seks İşçilerinin Hakları İnsan Haklarıdır”,

“Patronsuz ve Pezevenksiz Bir Dünya İstiyoruz” diyoruz.

Türk Ceza Kanunu ve ilgili yasal mevzuatlar seks işçiliğini bir işçilik biçimi olarak tanımamaya devam etmektedir. Yasal tanınmanın eksikliği ise seks işçilerinin kayıt dışı, sağlıksız ve güvenliksiz koşullarda çalışmaya devam etmesi anlamına gelmektedir. Trans ve na-trans kadınlar, erkekler ve diğer cinsiyet çeşitliliklerimizle cinsel hizmet endüstrisinde emek veren kişilerin hakları gasp edilmeye devam etmektedir.

Genelevlerde kayıtlı çalışan seks işçileri son yıllarda genelevlerinin kapatılması, yeni iş yerlerinin açılmaması, kapatılan genelevleri nedeniyle çalışma mekanları ellerinden alınan kadınlara korunaklı ve sağlıklı yeni çalışma alanları sunulmaması nedeniyle birçok hak gaspı ve mağduriyet doğmaktadır.

Trans kadın seks işçilerine karşı bir yıldırma ve baskı yöntemi olarak usulsüz ve hukuksuz bir şekilde Kabahatler Kanunu gerekçe gösterilerek art arda idari para cezaları yazılmaya devam etmektedir.

Trans ve na-trans kadın, erkek ve diğer cinsiyet çeşitliliklerinden cinsel hizmet endüstrisinin her alanında çalışan, emek veren işçiler SGK sistemine çalışan olarak kayıt olamadıkları için emeklilik, ücretsiz sağlık hizmeti ve devletin SGK’lı çalışan diğer işçilere sunduğu sosyo-ekonomik haklardan faydalanamamaktadırlar.

Seks işçilerinin zorlu şartlar, tehlike ve riske açık güvencesiz çalışma koşulları, ücretsiz sağlık hizmetlerine erişmelerinin önündeki engeller altında elde ettikleri kazançları ise kayıt dışı kazanç olarak değerlendirilmekte ve devlet kurumları tarafından kazançları ile tehdit edilmeye devam edilmektedirler.

Türkiye Cumhuriyeti ilgili kanun ve mevzuatlarında fuhuşu bir suç olarak tanımlamıyor. Ancak uygulamalarda ve kanunlara ek maddeler ve düzenlemelerde seks işçileri birer suçlu gibi değerlendirilmeye devam ediyor. Bu da toplumsal damgalama, dışlanma ve ayrımcılığa yasal bir zemin sunuyor.

Türkiye’de nefret suçları ve nefret cinayetlerinin odağında bugün de seks işçisi trans kadınlar gelmeye devam ediyor. Cinsiyet kimliği temelli ayrımcılık ve hak ihlalleri yasal düzenleme ve uygulamalarla engellenmediği için seks işçisi trans kadınlar çoklu ayrımcılık, damgalanma ve toplumsal dışlanma ile karşı karşıya kalıyor.
Derneğimiz web sitesinde 2015’ten bu yana 58 trans seks işçisi bireyin saldırıya maruz kaldığı ve nefret cinayetine kurban gittiği haberi bulunurken, 6 trans seks işçisi bireyin ise baskılara dayanamayıp intihar ettiği haberi yer almaktadır.  Ulusal basında ise bu saldırıların pek çoğu yok sayılıyor ya da trans kadın seks işçilerinin maruz kaldığı hak ihlali ve ayrımcılığı meşru kılıyor ve olumlayan bir söylem üretiliyor.

Seks işçileri kentin sınırlı alanlarını kullanabiliyor, gettolaşmaya zorlanarak kentin belirli bölgelerinde adeta hapis tutuluyorlar. Bu durum da kendi içlerinde ya da dışarıdan bir takım çeteleşmeler ve mafya ilişkilerini beslemeye devam ediyor. Pezevenkler ve patronlar her geçen gün çeşitlenerek artıyor.

Cinsel hizmet endüstrisi çalışanları kolluk kuvvetleri tarafından potansiyel birer suçlu muamelesi gördükleri, kötü muamele ve işkenceye maruz bırakıldıkları için yaşadıkları hak ihlallerini emniyet birimlerine bildirmiyorlar, şikayetçi olmuyorlar. Adalet ve koruma mekanizmalarına güvensizlik devam ediyor.

Herkes adil, eşit ve özgür bir ülkede yaşama hakkına sahip olmalıdır.

Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği olarak 2008 yılından bu yana seks işçilerinin kolektifleşmesi, sendikalaşması, kendi mesleki birliklerini kurmalarının önündeki engellerin kaldırılması için bilinç yükseltme çalışmaları yürütüyoruz.

2018 yılında hala “patronsuz ve pezevenksiz bir dünya” çağrımız geçerliliğini korumaya devam ediyor.

Çetelere, mafya ilişkilerine, seks işçilerinin emeğinin sömürülmesine, hukuksuzluğa, kolluk kuvvetlerinin ayrımcı ve keyfi uygulamalarına, kötü muamele ve işkenceye, çalışırken yaşanılan şiddet ve nefret saldırılarına, medyanın bu saldırıları meşrulaştıran diline karşı bir arada hareket etmemiz ve mücadelemizi sürdürmenin önemini bir kez daha vurguluyoruz.

3 Mart Dünya Seks İşçileri Günü vesilesiyle yasa yapıcılara,

  • Seks İşçiliğini bir meslek kolu olarak ve geniş bir anlamda yorumlayarak yasal hale getirmeleri,
  • Cinsel hizmet sektörü çalışanlarının emeklilik, sigorta primleri, ücretsiz sağlık hizmetleri ve devletin SGK’lı çalışanlara sunduğu sosyo-ekonomik haklardan faydalanabilecekleri gerekli düzenlemeleri yapmaları,
  • Korunaklı ve sağlıklı çalışma koşulları oluşturmaları,
  • İş Yeri ve İşçi Güvenliği’ni ilgilendiren kanunlarda kapsayıcı düzenlemeler yapmaları,
  • Seks İşçiliği ve İnsan Ticareti arasındaki ayrımı kesin bir şekilde bilerek hareket etmeleri,
  • Patron ve pezevenklerin seks işçileri üzerindeki sömürülerini engelleyici ve önleyici tedbir almaları,
  • Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar, HIV ve Hepatit C ile mücadelede etkin siyasi stratejiler geliştirmeleri,
  • Trans, na-trans ve diğer cinsiyet çeşitliliklerinden her cinsel hizmet çalışanının kolluk kuvvetlerinden eşit ve adil muamele görmelerini sağlayıcı eğitimleri şart koşmaları,
  • İstihdam politikalarında yasal genelevleri ile ilgili trans çalışanları da kapsayacak şekilde ilerici düzenlemeler yapmaları,
  • Mevcut çalışma sahalarının koşullarını iyileştirici tedbirler almaları

Çağrısında bulunuyoruz.

Unutma! Seks İşçiliği bir iş biçimidir.

03.03.2018
Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği

Ghost in Shell / Kabuktaki Hayalet Üzerine Notlar

Baş rolünde Scarlett Johansson’nın olduğu 2017 yılında yayınlanmış 1990’daki Animenin günümüze uyarlanmış bilim kurgu, suç ve aksiyon tadındaki haline kısaca bakmaya çalışacağız.

Animeler 1990’larda popüler olmaya başlayınca Ghost in Shell, Akira’nın ardından gelen en önemli bilim kurgu-anime olduğu kabul edilmiştir. Ayrıca 2004 yılında Ghost in the Shell 2: Innocence isimli devam filmi yapılmıştır. Bu film Cannes Film Festival’inde Altın Palmiye adayı olmuş ilk animedir. Ghost In The Shell animatör Mamoru Oshii’nin 1995 tarihli anime filmidir. Gösterime girdiğinde büyük gişe hasılatı elde edemese de zamanla onu kült statüsüne getirecek bir hayran kitlesi kazanmıştır.

Animesi kısaca “2029 yılındaki bir polisiye öyküsünü anlatmaktadır. İnsanların yarı makineleşmeye başladıkları bir dönemde, onların beynine girmek ve bilgi çalmak çok daha kolay hale gelmiştir. Kukla Ustası adı verilen bir hacker üst düzey gizli bilgilere ulaşınca, devlet onu bulması ve ortadan kaldırması için gizli bir örgütü görevlendirir. Aslında makineler ve canlılar arasındaki farkları inceleyen, gelişen teknoloji ile ruhlarını kaybetmeye başlayan, canlılıklarını sorgulayan karakterlerin hikâyesini anlatan bir filmdir.”

Yazımızda 2017’deki haliyle devam edeceğiz ve bulacağımız şeyleri hep birlikte bakacağız. Son zamanlarda (?) insan-makine, hafıza, şuur, idrak, yenilenebilir bedenler/üç boyutlu yazıcılar, geçmiş gelecek ve genel olarak zaman üzerine baya film çekilme başlandı. Bu gelişmeler altın çağ/yeni çağ enerjilerinin geneli ve dış halkaya yayılmış halinin bir sonucudur belkide. Genel olarak insanlık madde üzerinde derinliğini tatmin arayışını arttırdıkça bir o kadar da tatminsizliğe gidiyor ve ve arayışı yine maddede arıyor, çünkü beş duyu organı sana madde diye gerçeklik veriyor.

Film, eril bir bakış açısıyla Scarlett Ablamızın yeni bir kabuğa geçmesiyle birlikte gelişen kurgu için de var oluyor. Kabuk, yaratılmış beden anlamında filmde. Aslında beden kadim bilgilerde alma arzusunu, taşıdığımız isteği ve kabı temsil eder. Benzer bir ifadeyi burada da görüyoruz. Bir kab ve içinde kıvılcım. Kıvılcım başka bir şeyi ister kab başka bir şeyi. Filmde kab ve kıvılcım arasındaki uyumsuzluğu belli aralıklarla alınan haplarla çözmeye çalışmışmışlar. Fakat kıvılcımlar parladıkça, Scarlett ya da filmdeki adıyla Major, hayatın nedenselliğine doğru çekiliyor. Üst düzey beden tasarlayan ekiplerin öldürülmesiyle Major olayın arkasındaki Hacker’ı ararken kendisi gibi olan diğer karakterle karşılaşır ve kıvılcımlar artık kapta birikemez olur.

Olay çorap söküğü gibi gider, ailesinden alındığı yere gidip annesini ziyaret eder, arkadaşlarıyla sık sık gittikleri yere gider ve hackerda artık onunladır çünkü Major polis departmanı için oldukça etkili, gelişmiş bir silahtır. Hacker, bütün sistemin içine organik bedenleri de bağlamıştır ve amacı beden/kab olmadan da sistemin içerisinde serbestçe sadece şuur olarak dolaşabilmektir.

 

Konu, Hollywood vari bir hale gelse de, derinliği ve değer farkını korumuş. Altered Carbon gibi CyberPunk bir dünyada, cyborgleşmiş insanlarla devam eden bir senaryosu vardır. İzlenilmesi gerekenler arsasında da yeri vardır tabiki.

tr.wikipedia.org | imdb.com | |

Badiou’ya göre etik ve insan hakları

İnsan hakları söylemi; siyasetçilerin, filozofların, devlet adamlarının konu alanı olduğu gibi kültürlerin, devletlerin, toplumların üzerine inşa edildiği yasal yaptırımların da alanıdır. “İnsan hakları” kavramının, 1215 yılında İngiltere kralı ile soylular arasında düzenlenen, Magna Carta (Büyük Özgürlük) Fermanı ile tohumlarının atıldığı bilinmektedir. 1791 Fransız İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirgesi, 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 1950-1952 Avrupa İnsan Hakları, 1966 Birleşmiş Milletler Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, insan haklarını konu edinen sözleşmelerden bazılarıdır.

İnsan hakları kavramının konusu üzerine düşünecek olursak; herkes tarafından kabul gören söylem, insan haklarının tüm insanlığı kapsadığı söylemidir. Ancak insan haklarının “evrensel insan” iddiası günümüzde pek çok filozof tarafından eleştirilmektedir. Fransız filozof Alain Badiou, insan haklarının tüm insanları içine alan bu yapısının problemli olduğunu dile getirir. Badiou’ya göre, evrensel insan fikrinin yaşama hakkı, kötü muamele görmeme hakkı, yeme içme hakkı, çalışma hakkı gibi haklarının evrensel bir kabulü vardır. Bu kabul en temelde insan doğasından kaynaklanmaktadır. Ancak Badiou, insanın haklarının doğasından kaynaklandığı fikrine şiddetle karşı çıkmaktadır.

Badiou, insan hakları kavramının, günümüzde, insana özgü bir etik mesele olarak görülmesini; insanı aciz bir yaratık olarak görmeye eş anlamlı olduğunu dolayısıyla insan haklarının insanı dikkate almayan bir ideoloji olduğunu savunmaktadır. Bu nedenle kötülük kavramı, etik ve insan haklarını konu edinen denemelerinden oluşturduğu “Etik” adlı kitabını bastığında, insan hakları söylemini destekleyen çeşitli kitleler tarafından ağır bir şekilde eleştirildi.

İnsan hakları, iyi ile kötünün çekişmesidir

Badiou’ya göre; insan hakları tartışmasının sebebi iyi ile kötünün çekişmesidir. İyi ile kötü, etiğin konusu olduğundan insan hakları söylemi, bir etik mesele olarak ele alınır. İnsan haklarının konusu, kötü olan herhangi bir şeye karşı savaş açmak ve evrensel insanı kötüden korumaktır. Bu nedenledir ki iyi ve kötü tanımı, Badiou için oldukça önemlidir. Badiou’ya göre genel olarak günümüz insan haklarının ele aldığı iyi, akıl yoluyla saptanabilen kötüye karşı kendiliğinden müdahil olan şeydir.

Günümüzde etik ve insan hakları kavramları iç içe geçmiştir. Badiou’ya göre; benzer şekilde insan haklarını etik bir mesele olarak ele almak büyük bir problemdir. Badiou, insan hakları kavramının tıpkı etik kavramı gibi içinin boşaltıldığı üzerinde durur. Ona göre; günümüzde içleri boşaltılmış ve soyutlaşmış etik ve insan hakları kavramları tehlikeli kavramlar haline gelmiştir. Badiou, kitabında verdiği doktor örneğine göre insan hakları savunucusu olan bir doktorun, çalıştığı kurumda sosyal güvencesi olmayan bir hastaya bakmayı kolaylıkla reddedeceğini dile getirir. Badiou, bunun insan hakları kavramının içi boşalmış bir kavram olduğuna en iyi örnek olduğunu ifade eder ve etik ideolojiyle suç ortaklığı yapan bürokratik tıp için hastaların ne idüğü belirsiz kurbanlar ya da sayılardan ibaret olduğu üzerinde durur. Bu da demektir ki içleri boşaltılmış etik ve insan hakları kavramları, “kurban-insan” yaratmaktadır.

 “Kötü, iyinin kendisinden türer”

Badiou’ya göre; içi boşaltılmış insan hakları, “evrensel insan” kabulünde bulunur. Bu evrensel insanın başına gelebilecek her türlü kötülük tespit edilebilir. Bu anlamda kötülük evrensel olarak belirlenebilir. Kötü kavramının ise iyinin kendisinden türediğini belirtir.

Badiou bu ilkenin açıklığının üzerinde durulması gerektiğini önerir. Çünkü ona göre çekilen acı maruz kalınan kötülükler üstünden demeçler sunulduğunda bunları ölçmenin bir ölçütü olmadığından tecrübelerimizden yola çıkarak hareket ederiz ve bu evrensel kötüyü hemen kabul ederiz. Ancak Badiou evrensel kötü öğretisinin temelinde açıkça görülebilir bir ilkenin olmadığını dile getirir.

Sonuç olarak, Badiou’ya göre günümüzde insan haklarını etiğinin dört temel kabulünden söz edebiliriz. (Badiou, Alain, 2016: 25)

  •  Genel bir insan öznesi ortaya konur: Bu özne bir yandan pasif, dokunaklı ya da düşünen özne –ıstırap çeken özne- hem de öte yandan yargılarda bulunan, aktif, belirleyici öznedir.
  •  Siyaset, etiğe tabi kılınır: Koşulları seyreden kişinin sempati ve hiddet ürünü yargısına.
  •  Kötü, iyinin kendisinden türediği şeydir, tersi doğru olamaz.
  •  “İnsan hakları”, kötülük görmeme hakları demektir: insanın hayatının, bedeninin ya da kültürel kimliğinin taciz edilememesi ya da kötü muamele görmemesi haklarına işaret eder.

Kerem Fırtına: “Hepimizin içinde bağımsız konuşan bir insan var”

İlk olarak “Kurtlar Vadisi” dizisindeki rolüyle hayatımıza girdi. Fakat ondan sonra onu birçok rolde gördük ve son olarak “Kiralık Aşk” dizisinde İso ile sevdik. İyi bir oyuncu ve aynı zamanda iyi bir yazar ile birlikteyiz: Kerem Fırtına.

Karşılık konuşmalarla dolu bir kitap olan “En Yakın Arkadaşım Bir Deli”yi yazan Fırtına ile kitabın yazım sürecini konuşmaya başladık. Biraz hayattan konuştuktan sonra da oyunculuk kariyerini, yapacağı yeni tiyatro oyununu, yazarlık sürecini konuşurken radyo programına yeniden başlayacağının müjdesini aldık. Lafı uzatmadan, sohbete başlamalı o zaman…

“En yakın arkadaşım olan kişi bizzat benim.”

“En Yakın Arkadaşım Bir Deli” kitabında sorular ve cevaplarla dolu bir serüven var gibi… Kitabın hikayesi nasıl ortaya çıktı?

Kitaptaki fikirlerin ortaya çıkışı aslında hep vardı. Kitapta bahsi geçen konular; benim de kendimle yeri geldiğinde hesaplaştığım, yeri geldiğinde kavga ettiğim konulardı. Tamamen benim mahremiyetim diyebiliriz. Bir anda kendimi, bu konuları yazarken buldum. Kitap içerisinde konular konuşuluyor ve tartışılıyor.

İnsanın mahremiyetini açması zor değil midir?

Açmasam daha zor bir durum olacaktı benim için. Karnımı ağrıtan ve artık konuşmaya mecbur olduğum konulardı bunlar. Çok belirgin durumlar yok zaten. Çok şükür öyle bir geri dönüş de gelmedi, durum magazinel bir şeye de dönüşmedi. Herkes birebir konularla ilgilendi.

Belki de hikayeler bu kadar gerçeğe yakın hissedildiği için ilgi görüyor kitap…

İnsanlar, yaşanan olayları kendileriyle özdeşleştiriyorlar. O kısma o kadar dalıyorlar ki, o yüzden “aa Kerem’in hayatında da bu olmuş” durumuyla ilgilenmiyor kimse. Böyle olması çok daha iyi. Tanınır oldum diye, kendimi büyük de görmüyorum.

En Yakın Arkadaşınız bir deli mi peki?

Kitapta ben ve ben konuşuyoruz. Bir iç ses hesaplaşmasına şahit oluyor okuyucular. Dolayısıyla en yakın arkadaşım olan kişi bizzat benim.

En yakın arkadaşı deli olan çok insan var mı sizce?

Bilmem… Bir başkası adına bir şey diyemeyiz tabi ki, ama herkesin içinde kendinden bağımsız bir şekilde konuşan bir insan var bence.

“En Yakın Arkadaşım Bir Deli, tek kişilik bir oyun olacak”

Gündelik hayatta insanlar, bazen iş ya da okul ortamında gergin zamanlardan çıkabiliyor. Konuşacak insan arıyor kimi zaman insan. “En Yakın Arkadaşım Bir Deli” bir arkadaş ihtiyacını karşılayabilir mi?

Tabiİ ki olabilir. Okuyucuları yönelik bir soru aslında ama, olabileceğini düşünüyorum ben de. Çünkü kitap mahremiyetimi ve gerçek hikayeleri içeriyor. Okuyucular muhakkak ki kendilerinden bir şeyler bulacaklardır.

“En Yakın Arkadaşım Bir Deli”nin tiyatrolaştırılma süreci nasıl gidiyor?

Bu sezon sonu yani Mayıs ayına doğru, kitabı tek kişilik bir oyun haline uyarlayacağım. Daha sonra da yeni sezonda sahne sürecinin başlamasını umut ediyoruz. Ama Mayıs ayına prömiyer yapmayı çok istiyorum. Kitapta tabi karşılıklı konuşma görünüyor, bunu oyunda tek kişilik hali nasıl olacak o da merak konusu olsun.

“En Yakın Arkadaşım Bir Deli” kitabıyla alında ülkede birçok kitap fuarına katıldınız ve katılmaya da devam ediyorsunuz. Nasıl dönüşler geliyor?

Yoğun ve çok keyifli geçiyor. Antalya, Karadeniz derken şimdi de Ankara’da katıldım. Yoğun ilgi görmek heyecan verici. Güzel dönüşleri alıyoruz.

KEREM FIRTINA / PERSONA MENAJERLIK / FOTOGRAF MUHSIN AKGUN

“Huzur, hayatımın mentorü.”

Bir insanın bir şeyler yapabilmesi için “huzur” önemli bence. Sizde huzur kelimesini seviyorsunuz sanırım…

Çok doğru. Hayatı devam ettirebilmek için, “Huzur” u bulmak gerekiyor. O yüzden benim için de çok önemli bir hal. Hayatımın mentorü diyebiliriz. Çünkü bir şeyler yazıyorsun, çalışıyorsun, çabalıyorsun… Bunları huzurlu bir ortamda yapabilmek en doğrusudur. O yüzden huzur, benim için altın değerinde…

Ses tonunuz çevrenizce çok beğeniliyor ve özellikle şiir okurken daha belirgin çıkıyor sanırım. Çevrenizden nasıl tepkiler geliyor?

Evet çok beğeniliyor. “Kiralık Aşk” dizisinde oynarken, Turgut Uyar’ın “Acıyor” şiirini okumuştum. Bir de Beşiktaş Müzesi’nin videosunu seslendirmiştim. Bir de Sarp Akkaya ile birlikte yaptığımız 2 buçuk yıllık radyo programının da etkisi var. O ses tonu mevzusu buralardan geliyor, ben de çok memnunun tabi.

Seslendirme daha devam edecek sanırım, radyo programı ile ilgili yeni gelişmeler var mı?

Seslendirme yapıyorum, devam da edecek. Şimdi radyo programı yapmaya tek başıma da başlayacağım. Mart ayında Çarşamba geceleri 23.00’da olacak. İsmi de “Atık” olacak.

“Canlandırdığım karakterlere yaşayan bir şeyler monte etmeye çalışıyorum.”

Oyunculuk alanına gelirsek, kendinizi role nasıl hazırlıyorsunuz?

Çok ekstra bir şey yapmıyorum, ama her zaman senaryonun kalitesi önemlidir. Senaryonun ve teklif edilen karakterin güzel olmasını her zaman diliyorum. Örnek olarak; “Kiralık Aşk” dizisindeki İso’yu ele alalım. Bir mahalle delikanlısıydı ve yaşayan bir şeyleri monte etmeye çalıştım o karaktere. Yani bir mahalle delikanlısı gerçek hayatında neler yaşıyor ya da nasıl bir ruha halindeyse, o karakteri o şekilde yaşatmaya çalıştım.

Oyunculuk yönünüzle daha çok tanınıyorsunuz, ama yazım alanında da (kitap ve senaryo) ürünler çıkıyor. Kendinizi nerede görüp, nasıl tanımlıyorsunuz?

Kendini tanımlayabilmek ve bunu cümlelere dökmek çok zor bir şey. Ben de kendimden bahsedemem, çünkü utanırım. Ya da komik buluyorum bunu sanırım. Bir insanı eşi, dostu ya da yakından tanıdığı biri daha yakından tarif eder. Ama oyunculukta ve yazarken, kendimi mutlu hissediyorum.

Son olarak da “Enes Batur Hayal Mi Gerçek Mi?” filminde rol aldınız. Sinema alanında farklı bir şeyler yapmayı düşünüyor musunuz?

O filmde Enes Batur’u keşfeden menajeri oynadım, küçük bir roldü. Konuk oyunculuk yaptım orada, en son. Sinema konusunda, senaryolar yazıyorum. Şu anda da bir film yazıyorum. Kitabın yoğunluğundan dolayı o durdu bu ara. Adı da “Beyaz Güvercin”. Hikayesi biraz trajikomik, benden de hikayeler var. Kitapta da bahsettim hatta biraz. En yakın zamana yetişecek. Ayrıca elimde bir romantik komedi filmi siparişi var, onun senaryosuyla da uğraşıyorum.

SpaceX BFR projesi hakkında bilmeniz gereken her şey

0

21. yüzyılın dahisi olarak görülen Elon Musk, SpaceX çatısı altında yeni bir girişimi hayata geçirmeye hazırlanıyor.

Elon Musk’un SpaceX Falcon Heavy roketi, 2018 yılının başında, Tesla arabasıyla başarılı bir şekilde kalktı, engebeli bir iniş gerçekleştirmiş olsa da Dünya’nın etrafında dönen ve manevralarını tamamlayan roket iyi bir uçuş gerçekleştirdi. Bu tüketici endüstrisi için kesinlikle büyük bir haberdi ve gelecek için ilginç gelişmeler vaat ediyordu. Ancak SpaceX şimdilik BFR’ye odaklanıyor.

Elon Musk çılgınca şeylerle uğraşıyor: BFR tam olarak nedir?

BFR, Mars’a gitmek için geliştirilmiş ve özel olarak üretilmiş bir rokettir. SpaceX’in bundan geri adım attığına dair işaretler olsa da, bu ismin “Big F**king Rocket” olduğu varsayılıyor. SpaceX ise roketin isminin “Big Falcon Rocket” olduğunu belirtiyor.

Mevcut BFR hakkında çok fazla bilgi mevcut değil, ancak NASA’nın oluşturduğu herhangi bir roketten çok daha fazla uzun olacak şekilde tasarlandığını biliyoruz. Roket diğer SpaceX roketlerinde olduğu gibi, yeniden kullanılabilir şekilde tasarlandı.

Falcon Heavy ve BFR arasındaki fark nedir?

Falcon Heavy (FH), SpaceX tarafından tasarlanmış ve üretilmiş bir ağır yük fırlatma aracıdır. BFR ise, halen devam etmekte olan bir çalışmadır ve Mars’a ulaşmak için özel olarak tasarlanmış önemli derecede daha güçlü bir rokettir.

Bununla birlikte, iki roketin ortak noktaları da var gibi görünüyor. SpaceX son zamanlarda Falcon Heavy ve Falcon 9’un yanı sıra Dragon uzay kapsülünü de içeren çeşitli roket modelleri üzerinde çalışıyor. Yeniden kullanılabilir booster roket teknolojisi tamamen geliştirildiğinde, diğer roketler, ileride (Falcon Heavy ile iş genişletme potansiyeli olan) daha az kullanılacak. Böylece herkes aslında BFR’yi birleştirecek projeleri bir araya getiriyor.

Musk, Falcon Heavy’in lansmanı sonrası düzenlediği basın toplantısında “Falcon 9 ve Falcon Heavy neredeyse bitti. Blok 5’in (Falcon 9’un şu anki versiyonu) ardından Falcon 9 veya Falcon Heavy ile daha fazla iş yapmayacağız. Dragon ile de büyük olasılıkla Dragon Two’dan (en son kapsül iterasyonundan) sonra çalışmayacağız.” şeklinde açıklamalarda bulundu.

Mars’a böyle bir uçuş gerçekleşirse kaç kişi canlı kalacak?

Mars’ta hayatta kalma, SpaceX’in roket programı kapsamının biraz ötesindedir (ancak Elon Musk’un ne düşündüğünü kim bilebilir?). Bununla birlikte, BFR sadece Falcon Heavy’den daha yetenekli olacak.  Falcon Heavy’in ileride Dünya’da her hangi bir tehlike olduğunda insanların hayatta kalması için kullandıkları, Mars’a malzeme gönderecek otomatik bir tedarik aracı olması planlanıyor.

BFR’ye gelince, hedef, bir uzay gemisine bir roket takmak ve ikisini de uçurmaktır; SpaceX’in düşündüğü şey yaklaşık 10 milyar dolara mal olacak. Bu kapsamda uzay gemisinin, tam donanımlı bir yaşam alanına sahip olacağı, bir güneş fırtınası sırasında yolcuların hayatta kalması için 40 kabin, 1 mutfak ve 1 barınağın olacağı düşünülüyor. Ars Technica, BFR’ın Dünya yörüngesinde başka bir BFR ile bağlantı kurabileceğini de belirtti. Ancak konuşulan tüm bu bilgilerin, henüz teoride olduğunu da söylemeden geçemeyeceğiz.

Projenin uzun vadeli hedefleri nelerdir?

Proje son derece iddialı bir giriş yaptı.  Ancak, SpaceX şimdiye kadar bir dizi engeli aşmış durumda. Bu nedenle hiçbir şey imkânsız görünmüyor. Elon Musk’un BFR hakkındaki çeşitli görüşmelerinde belirttiği gibi üç genel kategoriye bölelim.

Ay: İlk uzun vadeli hedef Ay’a ulaşmak ve onu kontrol etmek olabilir. BFR, birkaç yılda bir Mars uçuşuna hazır değilse, en azından aya gitmeye çalışacağına bahse girmek güvenlidir.

Mars: Mars planı, bu erken dönemde bile, şaşırtıcı derecede ayrıntılı olarak belirlenmiş durumda. İlk Mars uçuşunda, su kaynaklarının ve potansiyel tehlikelerin tespit edilmesi planlanıyor; bu arada enerji santralleri, maden mineralleri vb. Oluşturmak için en iyi yerleri taranmalıdır. İkinci uçuşta, yapıları inşa etmeye ve yakıt rezervleri üretmeye başlamış olan mürettebat kapsanıyor. Bir kere kurulduktan sonra, SpaceX milyonlarca insanı bir Mars yaşam alanına taşımanın nihai bir amacı olan tam teşekküllü bir koloni başlatmayı planlanıyor.

Ulaşım: Yakın gelecekte, BFR’nin en azından Dünya’nın çevresine roket atmasını bekleyebilirsiniz. Musk’un amacı, BFR’yi, yaklaşık 30 dakika içinde gezegenimizdeki neredeyse herhangi bir yere yakınlaştırma imkanı sağlayan bir ulaşım seçeneği olarak kullanmaktır. Artı, bu ulaştırma projesinin erken testleri, tam yörünge testi denemekten çok daha kolay ve güvenlidir.

BFR şu an nerede?

İşler şu an çok güzel görünüyor!  Falcon Heavy’in başarısı çok önemli bir adım ve Elon Musk, şimdilik BFR’nin geliştirilmesinde gaz pedalına bastı, SpaceX ise gelecekteki çalışmalara bağlı olarak farklı projelere devam edebileceğini kabul etti.

SpaceX, atmosferdeki BFR’nin erken prototiplerini test etmeyi planladığında, 2019’da bir sonraki büyük dönüm noktası arayın. Bu testler iyi giderse, 2020’de çok daha heyecan verici bir yörünge testi ve potansiyel olarak 2022’de bir Mars uçuşu bekleyebiliriz. Ve tabi ki tüm bunlar, umut dolu planlar olarak görülüyor.

Alıntıwebtekno.com | Kaynakdigitaltrends.com |

Konak Belediyesi Kadın Yönetmenler Haftası: “Kadın Yönetmenler İlk Filmleriyle İzmir’de”

Konak Belediyesi, Dokuz Eylül Üniversitesi ve DESEM ilk filmlerini çeken kadın yönetmenleri İzmir’de ağırlıyor. “İlkler unutulmaz” temasıyla düzenlenen etkinlik, DESEM ve Konak Belediyesi Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde 2-9 Mart tarihleri arasında film gösterimleri, paneller ve söyleşilere ev sahipliği yapacak.

Festivale katılan yönetmenler ve filmleri şöyle: 

Çekmeköy Underground/Yönetmen: Aysim Türkmen
Kasap Havası/Yönetmen: Çiğdem Sezgin
Hemşire/Yönetmen: Dilek Çolak
Beginner/ Yönetmen: Burçak Üzen
Ferahfeza/Yönetmen: Elif Refiğ
Geriye Kalan/Yönetmen: Çiğdem Vitrinel
Yarım/Yönetmen: Çağıl Nurhak Aydoğdu
Deniz Seviyesi/Yönetmen: Esra Saydam, Nisan Dağ


Açılış Filmi:

Onun Filmi/Yönetmen: Su Baloğlu, Merve Bozcu
Yağmurlarda Yıkansam/Yönetmen: Gülten Taranç

11 kadın yönetmenin ilk filmlerinin gösteriminin yanı sıra kadın yönetmenlerin katılımıyla iki panel, bir atölye çalışması ve Meryem Şahin’in Tanrı olmadan Hemen Önce isimli kadın öykülerinden oluşan kitabının da imza günü düzenlenecek.

EGiKAD, Tarkem ve Kentimiz İzmir Derneği’nin de destek verdiği Kadın Yönetmenler Haftası’nda gelecek yıllarda İzmir’de uluslararası bir kadın filmleri festivali  gerçekleştirmenin ilk adımları atılacak.

Uzun yıllardır İzmir’de uzun metraj film festivali olmamasına bir alternatif olarak İzmir’de kalarak burada yıllardır film üretimine devam eden Ragıp Taranç ve Gülten Taranç’ın program direktörlüğünü yaptığı film haftasına, sektörden pek çok kadın yönetmen ve sinemacı katılarak İzmir’de bir uzun metraj kadın filmleri festivalinin alt yapısını oluşturmak için çeşitli görüşmelerde bulunacaklar.

Bakış açımız

0

Hayata bakışımız, onu hangi yönüyle değerlendirmek istediğimiz ile ilgilidir. Toplumun değer yargıları, sosyal ve kültürel değerlerimiz hepsi bizim bakış açımızı etkiler. Fark etmesek de aslında çoğumuz bu değerlerden etkileniyor. Bizden ne bekleniyorsa, o şekilde düşünüp davranıyoruz.

Farklı bakış açılarına sahip olmak, özgün bir ruh ve düşünce yapısı ister. Bardağın boş değil, dolu tarafından bakmaya başladığımızda aradaki farkı anlamaya başlayacağız. Genel yargılarımızı daha çok olumsuzu göz önünde bulundurarak yaparız ki hata payımız azalsın. Böyle olunca da ister istemez daha çok bardağın boş tarafını görmüş oluyoruz.

Örneğin küçük bir çocuğu parka oynamaya gönderdiğinizi düşünün. Eve geldiğinde annesi çocuğa ayakkabılarının temiz olduğunu görünce; “Aferin, uslu çocuk olmuşsun ayakkabıların hiç batmamış!” diye tepkide bulunursa aslında bir şeyleri atlıyordur. Çocuğunu oynamaya yolladı üstü başı derli toplu olarak eve gelmemeliydi. Oysa annenin sorduğu sorular “Ayakkabıların niye temiz senin, hiç koşup oynamadın mı?” ya da “Seni eğlenmen için dışarı yolladım. Sen hiç kumda, çamurda oynamadın mı? Yoksa arkadaşlarınla iyi vakit geçiremedin mi?” olmalıydı.

Annenin çocuğuna yönelttiği sorular arasındaki fark aslında hayata ne kadar kuralcı baktığımızın küçük bir örneğidir. Bakış açısı ile ilgili yakın zamanda okuduğum ve çok beğendiğim bir yazıyı sizlerle de paylaşmak istiyorum.

Sizce gerçek fakirlik paramızın olmaması mı?

Bir gün zengin bir adam oğlunu kırsal kesime götürüp ona insanların ne kadar fakir olabileceğini göstermek istemişti. Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gün bir gece geçirdiler. Şehre dönerken baba oğluna sordu:

-Yolculuğumuzu nasıl buldun?
-Çok güzeldi babacığım, diye cevap verdi oğlu.
-İnsanların ne kadar fakir olabileceğini gördün, değil mi?
-Evet
-Peki ne öğrendin?
-Şunu gördüm, dedi oğlu. Bizim evde bir köpeğimiz, onların dört köpeği var. Bizim evde bahçenin yarısına kadar gelen bir havuzumuz, onların kilometrelerce uzunluğunda dereleri var. Bizim bahçede ithal lambalarımız, onların yıldızları var. Bizim taraçamız ön bahçeye kadar, onların ki ise ufka kadar uzanıyor. Ufaklık konuşurken, babası şaşkınlıktan tek kelime bile edemedi. Ve çocuk ekledi:-Ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için, teşekkür ederim babacığım!

Bakış açısı işte bu kadar etkili bir şeydir. Hayata açılan penceremizi o kadar az aralıyoruz ki, hayatın içerisindeki güzellikleri fark edemiyoruz. Hayata karşı tavrımızı, bakışımızı daha esnek, kuralsız ve yalın bırakmalıyız. Çoğu zaman ne gördüğünüz, nasıl baktığınıza bağlıdır.

Farklı olmak, hayatımızda fark yaratır. Hayat o kadar kısa ki, takmayın kafanıza her şeyi, hayatı akışına bırakın.

!f filmleri Ankara ve İzmir’de!

İş Bankası Maximum Kart’ın ana partnerliğinde düzenlenen 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin yolculuğu şimdi de Ankara ve İzmir’de devam ediyor! Yarın başlayacak ve 4 gün sürecek festival, aralarında “The Death of Stalin”, “How to Talk to Girls at Parties”in de olduğu özel bir seçkiyi Ankaralı ve İzmirli sinemaseverlerle buluşturacak.

İş Bankası Maximum Kart’ın ana partnerliğinde düzenlenen 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 25 Şubat’ta sona eren İstanbul ayağının hemen ardından şimdi de Ankara ve İzmir’e geliyor. Yarın (1 Mart) başlayacak ve Ankara ve İzmir’de aynı anda gerçekleşecek !f İstanbul, 4 Mart’ta sona erecek.

Ankara ve İzmir’de ilk kez!

!f İstanbul kapsamında Ankara ve İzmir galasını yapacak filmler arasında; Isabelle Huppert’e Locarno’dan En İyi Kadın Oyuncu Ödülü getiren, “Dr. Jekyll ve Mr. Hyde”a modern ve gerçeküstücü yorum getiren Fransız komedisi “Madame Hyde / Bayan Hyde”; bir baba-oğul ilişkisini eşsiz mizahıyla anlatan ve Ben Stiller’ın performansıyla hayran bıraktığı komedi filmi “Brad’s Status / Brad’in Durumu: Karmaşık”; Venedik’ten “Jüri Özel Ödülü”nü, Toronto’dan da “Platform Ödülü”nü kazanan, incelikli ve melankolik western “Sweet Country / Güzel Ülke”; eski bir Hollywood oyuncusuyla genç bir aktör arasındaki aşk hikâyesini konu alan, Jamie Bell ve Annette Bening arasındaki kimyayla çok konuşulan “Film Stars Don’t Die in Liverpool / Yıldızlar Asla Ölmez”; Amerikan sinemasının yaramaz çocuğu John Cameron Mitchell’ın Elle Fanning, Alex Sharp ve Nicole Kidman’lı kadrosuyla ışıldayan punk filmi “How to Talk to Girls at Parties / Partilerde Kız Tavlama Sanatı” da bulunuyor.

Festival ayrıca, bu yıl ilki verilen !f Yeni Seyirci Ödülü’nün sahibi Emre Erdoğdu filmi “Kar”, Mu Tunç’un “Türkiye’nin ilk punk filmi” olma özelliği taşıyan uzun kurmacası “Arada”, Can Eskinazi ve Deniz Tortum’un birlikte yönettiği “Anadolu Turnesi” ve Nejla Demirci’nin ödüllü belgeseli “Yüzleşme”nin de bulunduğu !f Yeni filmlerini Ankaralı ve İzmirli sinemaseverlerle ilk kez buluşturacak.

!f sürprizi: Bowie belgeseli ücretsiz

!f İstanbul’un Ankara ve İzmirlilere bir diğer sürprizi de, festival kapsamında ücretsiz izlenebilecek “David Bowie: The Last Five Years / David Bowie: Son Beş Yıl” belgeseli olacak. David Bowie’nin ölümünden önce yayınladığı son iki albümü “The Next Day” (2013) ve “Blackstar”ın (2016) yanı sıra kanserle mücadelesini konu alan film, aynı zamanda hastalığı sırasında yapımına başladığı Broadway müzikali “Lazarus”tan da görüntüler taşıyor.

!f kısaları üniversitelerde!

!f İstanbul’un Ankara gösterimleri; Cinemaximum Armada Sineması’nda, İzmir’de ise Cinemaximum Konak Pier Sineması’nda gerçekleşecek. Ankara ayağında ayrıca, Türkiye’den Kısalar bölümünde yer alan 24 kısa film, Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, Cer Modern ve ODTÜ GİSAM’da ücretsiz izlenebilecek.

Tüm öğrencilere !f bileti 2 TL!

!f İstanbul’un geçtiğimiz yıl genç !f’çilere özel olarak başlattığı indirimli gösterim fırsatı bu yıl da devam ediyor. Öğrenci kimliğini gösteren !f’çilere Perşembe ve Cuma günlerindeki gündüz seanslarındaki filmler 2 TL’den satışa sunulurken; İş’te Üniversiteli kredi kartına ya da Maximum Kart sahibi öğrenciler ise aynı seansları 1 TL ödeyerek izleyebilecekler.

!f İstanbul’un Ankara gösterimlerindeki bilet ücretleri ise şöyle:

(19:00 öncesi tüm seanslar)

Tam: 10 TL Öğrenci: 2 TL

Hafta içi 19:00 seansı ve sonrası ile hafta sonu tüm gün

Tam: 21 TL Öğrenci: 18 TL

21:30 – 22:00 seansları

Tam & Öğrenci: 22 TL

İş Bankası Maximum Kartlılara özel avantajlar

Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan “Maximum Film” paketleri ile biletlerde %50 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, “Maximum Film” paketiyle en az 4, en fazla 20 adet festival sinema biletini %50 indirimle satın alabilecekler. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve etkinlik biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunulacak.

!f ile arkadaş olun!

Sosyal medyada en çok takip edilen festival olan !f İstanbul ile ilgili güncel bilgileri festivalin Facebook, Twitter ve Instagram, Snapchat ve Periscope hesaplarından izleyebilirsiniz. !f İstanbul’u sosyal medyada @ifistanbul adresiyle takip edebilir, paylaşımlarınızı #if2018, #HayatVar, #ifteizledim ve #ifmaximumda etiketiyle yaparak sohbete katılabilirsiniz.

Ayrıntılı bilgi için: www.ifistanbul.com

17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali

15-25 Şubat 2018 İstanbul

1-4 Mart 2018 Ankara & İzmir

www.ifistanbul.com

ifistanbul.com/blog

twitter.com/ifistanbul

facebook.com/ifistanbul

instagram.com/ifistanbul