Bilinmeyen bir dilde yazılmış, modern insan tarafından hiç anlaşılamamış bir kitap. Bilim dünyasını karıştırmasına rağmen satırlarında anlatılan şeylerin, gizemli resimlerinin ne ifade ettiği çözülemeyen bir eser. Onu da yapay zeka yazılımlarına emanet ediyoruz.
1404 ila 1438 yılları arasında yazıldığı tahmin edilen, gizemli yazı ve resimlerle dolu bu kitabın, bulunduğu 1912 yılından bu yana ne anlattığı anlaşılamıyor. Bu vakte kadar bilim dünyasını birbirine düşüren ve şifre kırıcı yazılımları allak bullak eden kitap 240 sayfa, ancak bulunmadan önce 30 sayfasını kaybettiği düşünülüyor.
Voynich el yazmaları, onun bu kadar gizemli olduğunu ilk kez tanımlayan bir kitap satıcısının eline geçince belgelendi. Yüzlerce hassas ve son derece kırılgan sayfaya sahip olan yazmalar, sağdan sola okunan metinler içeriyor. En azından yazının okunma yönüne ilişkin bir fikrimiz var. Çoğu sayfada bitkiler, rakamlar, çıplak insan figürleri ve astronomik semboller bulunuyor. Fakat bu sayfalarda yer alan diyagram ve metinlerin anlamlarına gelince hiçbir ipucu bulunamıyor.
Keşfedildikten birkaç yıl sonra çıkan II. Dünya Savaşı’nda kullanılmış şifre kırıcı bilgisayarlar tarafından analiz edilmeye çalışılıyor, ancak nafile. Uzmanlar kitabın sesli harflerin kaldırıldığı bir yazı sistemi olan anagramlarla yazılmış olabileceğini söylüyorlar. Hatta bazı sayfaların da aldatma amaçlı hazırlanabileceği söyleniyor.
Alberta Üniversitesi’nde görev yapan doğal dil işleme uzmanı olan Greg Kondrak, modern yapay zeka yazılımları için eşsiz bir görev bulduğumuzu düşünüyor. Grad ve öğrencisi Bradley Hauer, bilgisayar bilimcileri ile iş birliği yaptılar. İlk etapta İbranice olarak görünen metindeki harflerin, sabit bir şekilde düzenlendiğini keşfeden bir yazılım geliştirdiler.
Bu metinin düzenini anlamak ve yazılan harfleri keşfetmek anlamında büyük bir adımdı. Açık konuşmak gerekirse bilim insanları, metnin ne anlattığını hala çözememişlerdi. Ancak keşfedilen düzen, daha profesyonel ve geniş çaplı araştırmaların başlatılması için yeterli gözüküyor.
Kaşif yapay zekalar:
İlk adım şifreli metnin dilini bulmaktı. Bu amaçla programlanan bir yapay zeka yazılımı, 380 farklı dili biliyordu. Öğrenen bir yazılım olduğu için bildiği bütün dilleri pekiştirmek amacıyla tek bir metinin 380 farklı çevirisini okudu. Bu metin, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ydi. Bu tecrübeden sonra yapay zeka, Voynich’in anlamsız kelimelerine odaklandı. Analizler sonucunda metnin şifrelenmiş İbranice yazıtlar olduğunu belirtti. Araştırmacıların beklentisi sonuç olarak şifrelenmiş bir Arapçaydı, haliyle ekip şaşkına döndü.
Yazılan dili öğrendikten sonra sıra ikinci aşamaya geldi. Metindeki kelimelerin her birinin bir anagram şeklinde yazıldığı anlaşıldı. Yani kelimelerin harfleri gelişi güzel karıştırılmıştı. (Örneğin: WEBTEKNO’nun alfagramı BETWKEON) Metinlerin orijinal bir şekilde İbranice olduğunu kesinleştiren sonuçlarla araştırmacılar, bu anagramları düzeltecek bir yapay zeka yazılımı daha geliştirdiler. Yazılımın görevi, karışmış kelimeleri veri tabanındaki anlamlı İbranice kelimelerle eşleştirmekti.
Son adımda araştırmacılar el yazmasının giriş cümlesini çözmeyi başardılar. Bu cümleyi bilgisayar bilimcisi ve İbranice bilgisine sahip olan Moshe Koppel’e sordular ve kendisi cümlenin tutarlı olmadığını iletti. Anlayacağınız işler gittikçe karmaşık bir hal alıyordu.
Birkaç yazım düzeltmesinden sonra o cümleyi Google Translate bile çeviri yapabildi. Cümlenin anlamı şu şekildeydi:
“She made recommendations to the priest, man of the house and me and people”
(“Rahibe, evdeki papaza tavsiyelerde bulundu, evin adamına ve bana ve insanlara”)
240 sayfalık bir el yazmasının modern yazılımlar tarafından deşifre edilebileceğini her zaman düşünmeyiz. Araştırmacılar Voynich’in henüz tümünü deşifre ettiklerini açıklamadılar. Fakat hangi yöntemle yazıldığı ve şifrelendiği konusu artık bir sır değil.
Yapay zeka, belki de yüz yıllardır devreye giren amatör ve uzman onlarca insanın çabasını bir anda geçersiz kıldı.
Kayhan Berkin’in Solo Performansı 3 Mart’ta CerModern Tiyatrosu’nda!
Yazan: Peter Handke Uyarlayan & Oynayan: Kayhan Berkin Afiş Tasarım: Gökhan Kodalak Yapım: Versus Tiyatro
Hamlet yorumu çeşitli ödül kurumlarınca performans dallarında aday gösterilen ve 22. Lions T.K “Yılın en başarılı erkek oyuncusu” ödüllü Kayhan Berkin’in solo performansı; Versus’un 8. prodüksiyonu “Seyirciye Sövgü” sizleri oturduğunuz koltukta rahat ettirmeyecek! Öğrenci: 25 TL
Tam: 30 TL
————-
8 Mart: DÜĞÜN
Tek Perde –Trajedi & Dram
“Düğün” ya da “Küçük Burjuva Düğünü”, Bertolt Brecht’in ilk dönem tek perdelik oyunlarından biridir. Oyun, orta sınıf bir çiftin düğün yemeği sırasında geçen olayları konu alır. Yemek boyunca küçük burjuva bir ailenin arasındaki ilişkileri izleriz. Bu sayede yazarın asıl işaret ettiği, ailenin içinde bulunduğu toplumun bir yansımasını görürüz. Her şey yüzeyde çok olağan gibi görünürken gece ilerledikçe insanların iç yüzlerinin açığa çıktığını ve bunun ikili ilişkilere nasıl yansıdığına tanık oluruz. Bu basit akşam yemeği toplumdaki gizli saklı kalmış çarpıklıkların adeta dokuz kişiye indirgenmiş bir halidir.
Öğrenci: 25 TL Tam: 50 TL
———–
9 Mart 2018: EVDEYİM VE YAĞMURUN GELMESİNİ BEKLİYORDUM
Tek Perde 80 Dak. Trajedi & Dram
Fransız Tiyatrosu’nun kendine özgü tiyatro dili ve estetik dünyasıyla ön plana çıkan ‘çağdaş klasik’ yazarlarından Jean- Luc Lagarce’ın çok ses getiren ve birçok dile çevrilen ‘Evdeydim ve Yağmurun Gelmesini Bekliyordum’ oyunu CerModern’de seyircisi ile buluşacak.
Yıllar önce babasıyla kavga ederek evi terk eden küçük kardeş, kimsenin beklemediği bir anda evin kapısında belirir. Küçük kardeşin geri dönüşüyle birlikte yıllardır onu bekleyen evin kadınları; eski defterleri yeniden açmaya, sırlarını, suçlamalarını, ihanetlerini, her biri tarafından farklı hatırlanan anılarını sorgulamaya başlarlar. Beklenen dönüş kimsenin hayal ettiği gibi olmamış; hem dönen kişi, hem döndüğü yer, hem de bekleyenler değişmiştir. Hayaller yerini yavaş yavaş gerçeklere bırakır. Yıllar süren kendini kandırmacıdan kurtulmanın yeni bir hayata başlamanın ilk adımı, acı verici olsa da bu gerçeklerle yüzleşmek olacaktır.
Oyuncular: Ceyda Akel, Burcu Halaçoğu, Çağdaş Ekin Şişman
11 Mart 2018: BİR İDAM MAHKÛMUNUN SON GÜNÜ
Bambu Tiyatro, Yastık Adam oyunundan sonra,sezona ikinci oyunu olacak olan Victor Hugo’nun yazdığı Ahmet Yapar’ın oyunlaştırıp yönettiği: Bir İdam Mahkûmunun Son Günü adlı eseri ile devam ediyor. İdam cezasına çarptırılan bir mahkûmun, bu cezayı beş hafta öncesinden öğrenmesi ve bu süre içinde nasıl giderek “insanlıktan çıkıldığını” anlatan eser, tiyatro uyarlaması ile seyirci karşısına çıkıyor. Oyun, idam infazlarını bir eğlence gibi izleyen halkın yanında; adalet, ceza hukuku, ölüm cezaları gibi güncel konuları seyirciye sorgulatarak ve hatta seyirciyi oyuna dâhil ederek mahkûmun yargılanmasını ve idama gidiş sürecini anlatmaktadır. İzleyici, bir mahkeme jürisi gibi oyunda görev almakta ve mahkûmun yargı sürecinde adalet ve idam cezasını tartışmaktadır
11 Mart Pazar günü saat 20.00’de CerModern’de Prömiyerini gerçekleştirecek oyunda Cem Sel, Can Yılmaz ve Ozan Demircioğlu ile Bambu Kültürevi Tiyatro Kulübü görev alıyor.
Sezon boyunca Ankaralı seyircililerle buluşmaya devam edecek…
Yazan: Victor Hugo
Çeviren: Volkan Yalçıntoklu
Yöneten: Ahmet Yapar
Yönetmen Yardımcısı: Ozan Demircioğlu
Afiş Tasarım: Yavuz Karaca
Oyuncular: Cem Sel, Can Yılmaz, Ozan Demircioğlu
“Ulusal Kısa Film Yarışması” seçici kurulunda akademisyen Prof. Dr. S. Ruken Öztürk, yönetmen Ramin Matin, oyuncu Devin Özgür Çınar, oyuncu Özgür Emre Yıldırım ve karikatürist Emrah Ablak yer alıyor.
Prof. Dr. S. Ruken Öztürk Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde öğretim üyesidir. Sinema üzerine kitapları bulunan Öztürk, Türkiye’nin ilk hakemli sinema dergisi sinecine: Sinema Araştırmaları Dergisi’nin kurucularındandır ve yayın kurulu üyesidir. Yönetmen Ramin Matin’in ilk uzun metraj filmi Canavarlar Sofrası (2011) Altın Portakal Film Festivalinde, Montpellier Cinemed Film Festivalinde, Ankara Film Festivalinde ödüller aldı. Kusursuzlar adlı filmi Altın Portakal Film Festivalinde “En İyi Film ve En İyi Yönetmen” ödülünü kazandı. Film yurtdışında Busan Film Festivali’nde dünya prömiyerini gerçekleştirdikten sonra birçok festivalde gösterildi. Dar Alanda Kısa Paslaşmalar, Hiçbiryerde, Gönül Yarası ve Aile Arasında filmlerinde rol alan oyuncu Devin Özgür Çınar 48. Antalya Altın Portakal Film Festivalinden Geriye Kalan adlı filmle “En İyi Kadın Oyuncu Ödülü”ne değer bulundu. Oyuncu Özgür Emre Yıldırım 18.Uluslararası Eskişehir Film Festivali Ödüllerinde Sarmaşık filmiyle “Yılın Performansı Ödülü”, 48.Siyad Ödüllerinde En “İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü” ve 6. Uluslararası Malatya Film Festivali Ödüllerinde “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü” aldı. Yıldırım Eksik filmiyle Antakya 3.Altın Defne Film Festivali Ödüllerinde “Yardımcı Rolde En İyi Erkek Oyuncu” ve 6. Uluslararası Malatya Film Festivali Ödüllerinde “En İyi Erkek Oyuncu”, 22.Altın Koza Film Festivali Ödüllerinde “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödüllerine değer bulundu. Karikatürist Emrah Ablak Avni, Dıgıl, Fos, Parazit, Biber, HBR Maymun, L-Manyak, Lombak, Kemik, Penguen adlı dergilerde çalıştı. L-Manyak’ta çizdiği Psiko ve daha sonra Psiko ile benzer konseptte Lombak’ta çizdiği Tübitak isimli çizgi roman serisi ile popüler oldu. Ablak, Halen Uykusuz dergisinde karikatür köşesi ve Jamal isimli bir bant karakter çizmektedir.
29. Ankara Uluslararası Film Festivali yarışma ve gösterim başvuruları katılımcıların yoğun ilgisiyle sona erdi.
Bu yıl festivalin Ulusal Uzun Film Yarışmasına 35 film, Ulusal Uzun Proje Geliştirme Desteğine 75 proje, Ulusal Kısa Film Yarışmasına 265 kısa film, Ulusal Belgesel Yarışmasına ise 133 belgesel başvurusu oldu. Ayrıca festivale film, kısa film ve belgesel kategorilerinde toplam 230 uluslararası başvuru yapıldı.
Yazmak söz konusu olduğunda hele ki şiir yazmaksa mesele çokça ilhamdan bahsedilir. Oysa bir müzisyenin bir parça üstüne çalışması ya da bir ressamın büyük ustaların eserlerini taklit etmesi gibi yazmanın da hatta şiir yazmanın da bir de çalışma boyutu vardır. Bu yazı kendi örnekleriyle başka fikirleri beslemek ve biraz da yazmama bahanelerini ortadan kaldırmak için yapılacak bir şeyler olduğunu göstermeyi ummaktadır.
Bir süredir iki haftada bir pazarları toplanıp, seçtiğimiz kitap ve yazarından bahsediyorduk. Şubat buluşmalarımızından birisinin konusunu şiir olarak belirlemiştik. Şiir, üst başlığıyla toplanılacak bir haftanın eksenini belirlemek oldukça zordu. Şiir okyanusun neresinde yüzmeliydik? Bu soruya bir cevap ararken, şiir hakkında konuşmaktansa şiir okumaya karar verdik. Böylece etkinlik: Şiirli Pazar, oldu.
Sadece şiir okuyarak kalabilirdik ama şiir yazmayı da deneyimlemek üstüne yapılabilecek şeyler vardı. Deneysel kolektif şiirler yazmak:
İlk şiirimiz;
Mek Mak Şiirli Pazar Sürrealist İşbirlikçi Dil Olayı Şiiri
“İşbirlikçi Sürrealist Dil Olayı (I)
(İki Ya da Daha Fazla Kişi İçin)
Bir kişi başka bir kimseye göstermeden bir soru yazar; aynı anda başka bir kişi bir cevap yazar; şiir, bu soru ve cevap dizesinden oluşur. Alternatif form: Bir soru: birden fazla cevap; veya tam tersi.
Orhan Veli ve Oktaf Rıfat’ın “Sürrealist Oyunlardan” adlı metni bu tip bir çalışmaya güzel bir örnektir:
O.R. -İstirahat nedir?
O.V. -Bir yağmur bulutudur.
O.R. -Cinsî münasebet nedir?
O.V. -Üç odalı bir evdir.”*
Yukarıdaki alıntıdan esinlenerek ortaya çıktı. Soruları ve cevapları yazıp bir şapkaya attık ve sonra soru/cevap kura çekerek şiiri okuduk.
Mek Mak İşbirlikçi Sürrealist Dil Olayı Şiiri
Durdum, her şeyi mi kabullendin?
Çok kaybetmiş olsak da
Hala bir umut var
Ben buna inanmak istiyorum
Martılar neden yüzme bilmez?
Gece bizi bekliyor
Çiçekler hiç susmadı
Gözlerim uzaktaydı
Yüzüm aynalar içinde kayıp ve kırık
Aşk nedir?
Yumuşak, tüylü, sevgi yumakları
Neden parlar milyonlarca yıldız?
Tesadüflerden anlam çıkarmak kolaydır.
Neydi sevgi?
Yağmuru bile…
Pansumana yaranın hastalığı bulaşmış ise hastalıklı mı sayılır – o da?
Kuru bir sevgi, hiç gözyaşı karışmamış.
Tanrısı olmayan dua mıdır şiir?
Bunun cevabı yok. Soruyorum, o kadar.
Açılışı yukarıdaki şiirle yaptıktan ve bir takım şiirler okuduktan sonra sıra okunan şiirlerden alınan dizelerle bir şiir örmeye gelmişti. Şiirli Pazardan biraz dadaist bir oyun, hep birlikte oluşturulan bir kolaj şiir deneyi:
Bir Takım Şiirler Okunduktan Sonra Mısralar Alınıp Dokunarak Yazılan Kolaj Şiir
Korku ve merakla karanlığın içine baktım uzun süre
Haramı var diye korku verirler
Durmadan yalnızsınız
Mahallenin velediyim!
En fazla bir yıl sürer
Yirmi birinci asırlılarda ölüm acısı
Ben senin en çok sesini sevdim
Buğulu çoğu zaman, taze bir ekmek gibi
Önce aşka çağıran, sonra dinlendiren
Bana her zaman dost, her zaman sevgili
Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif
Bir meyveydi çok çok uykumuza döndük
Bir ağaçtı çok çok uyuduk
Bir koruydu çok çok uyuduk
Bir ormandı çok çok çoook uyuduk uyandığımızda çırılçıplak bir dünya bulduk
Ve gitmeli saçları uçuşarak rüzgârdan
Ekmek vardı
Tereyağı vardı utanılacak bir şey yoktu
Bir şey daha yoktu ama kavrayamıyordum
Bugün Pazar
Öyle değerliymiş ki zaman
hep acele etmem bundan
taşan bir kasedir kadına dolar
Taşıyabileceğinden çok bir bereketle,
Çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze*
Yeniden şiirler okuduk ve son deneyimiz bir ya da birkaç dize yazılıp katlanan ve böylece bütün katılımcıları dolaşıp sonunda tamamlanan bir şiirle oldu.
Kapanış Yerine Geçen Şiir
Hep başı boşluktan tüm bunlar,
Oturup burda
Şiir okumalar
Nutuk atmalar…
Varoluş kaygısından
İç sıkıntısından…
Hep aynı sokaktan geçiyorum
Çürük portakal kokuları egzoz kokularının üstünde
Hayatta tutmak istiyor seni doğa
Yürü güzel yürü derde düşürdün beni
Dumansız ateşte pişirdin beni
Madem niyetinde ayrılık vardı
Niye doğru yoldan şaşırdın beni
Tüm düşünceleri dağıtıp, topluyordu
İçinde yağmur yağıyordu biliyordu
Duymuyordu tanelerini
Ama ıslanıyordu, içinde yağmur yağıyordu biliyordu
Özlemdi bizi ayakta tutan
Sevdam biter ben başlarım
Sevdan biter sen başlarsın
Biz biteriz
Gözlerindeki yalnızlık
Bana ait
Bir ey uzakta
Bir el dokunmalık
Parmaklarına sürterken buğdaylar
Koşmalı, hızla,
İçim, içmiş çiçekleri,
Yüzünde beliren sonsuz, gizli
Belki
Zor iş insan kalbine giden yolu bulmak
Eğlenceli oyunlar olarak da düşünülebilecek bu gibi alıştırmalarla sözcüklerin çekim gücü hissedilip, her türlü yazma serüveni desteklenebilir.
*Bu yazıda, muhtelif dizelerden, Edebi Teknikler ve 72 Yaratıcı Yazarlık Deneyi. Hazırlayan: Alper Çeken. Charles Bernstein’in 72 Deneyi’nden uyarlama, Altıkırkbeşyayınları s.35’den alıntı yapılmıştır.
Düşünüyorum… Ne çok anlam yüklüyoruz her şeye… Geçenlerde bir arkadaşım davetiye getirdi. Evleniyormuş, liseden beri birliktelerdi. Kınasına da çağırdı. Bir de “Nedimem olur musun, kınamı sen yakar mısın?” dedi. Aman dedim ne olur beni karıştırma. Hiç anlamam ki o işlerden zaten. Ya düşünsene çamur gibi bir şey alıyorsun, avucunun içine sürüyorsun, kokusu da kötü yani. Bekliyor bir müddet… Sonra yıkıyorsun. Turuncukızıl bir yuvarlak çıkıyor altından.
Anlamı:
Gelin oldum diyorsun herkese, daha doğrusu demiyorsun, gelin olduğunu belli ediyorsun. Derin anlamı varmış anlayacağın.
Şarkısı bile var; “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, aşrı aşrı memlekete kız vermesinler, annesinin bir tanesini hor görmesinler.’’
Yemek siparişi verir gibi. Soğan olmasın, az pişmiş olsun ama çok çiğ de kalmasın.
Ağlatmadan da örtünü açmıyorlar ha. Gelinmiş çünkü. Hem ağlarım, hem giderim hesabı. Olaya bak.
Ee tabii altınsız olur mu hiç? Kayınvalide var bir tane. Samimi görünen samimiyetsiz sıfat. Otorite de aynı zamanda bu, ağırlığı var. Gelin ondan altın almadan elini açmıyor, kınayı yakamıyorlar. Kârlı iş vallahi. İş bitiyor… Ağlıyordu ya gelin, bir müzik çalıyor hop! Gelin ortada göbek atıyor. Duygu durumuna gel.
Topukları çatlayana kadar oynasın dursun. Gecenin sonunda da ya lavanta kesesi ya da kuruyemiş falan… Tabii şimdi sektör haline geldi artık. Aynalar, rujlar, ojeler falan veriliyor. Lavanta kesesini ne yapsınlar, en kötü
sütyen çekmecesine koyarlar güzel koksun diye.
Bak şimdi en güzel yerine geliyorum olayın. Düğün!
Bu evlilik bir müessese ya, şimdi kutsal da oldu neyse o ayrı konu. Primitif nikah memurları da türedi. Adamın biri diyor; ‘’Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyurdu: Çoğalın, üreyin… Bu yüzden çocukta geç kalmayın.’’
Mottoları tam olarak bu. Sonra devam ediyor; ‘’Evlilik cüzdanını evin reisine veririm ben kusura bakmayın, hanım evin idarecisidir, çekip çevirir ama reisi erkektir.’’ Evlilik oldu mu sana kurum gibi kurum. İdari sorumlusu bile var.
Sonra Allah razı olsun ki muhterem nikah memuru gelini öpebilirsin diyor, izin çıktı hadi iyisin damat.
Düğün dansıydı, 7 katlı pastasıydı mastasıydı derken geliyorsun en heyecanlı bölüme… Takı töreni.
Bak tören diyorum dikkatini çekerim. Basit bir şey değil, her türlü okumasını yaparsın. Törende gelinin takı kesesi, en güvenilir mercihte kalıyor, ya annesi ya da kardeşi falan. Gözetleme kulesi devrede. Kim, ne taktı? Efendime söyleyeyim küçük bir şey taktıysan eyvahlar olsun! Hemen söylenirler. “Ben falancanın kızına nal kadar takmıştım, ayıp be.’’ ya da ‘’Dur ben çeyrek takayım da o da benim düğünümde taksın.’’ Pazarlığa gel… Baksana olay tam da bu. Diyorsun ben evleniyorum, bana altın, para mara takın. Neden? Çünkü evleniyorum.
Kredi çeker gibi…
Şimdi ben bunları böyle anlatıyorum ya, yakınlarım dahil uzaydan gelmişim gibi bakıyorlar. Uzayda kasap havası oynayan olmadığını varsayarsak haklı olabilirler. Neyse altınları da topladık, e hadi artık evli evine, köylü
köyüne. Daha gerdek var.
En başa dön şimdi kırmızı kurdele var ya, onu gelin kendi evinden çıkmadan babası ya da bir aile büyüğü, muhakkak erkek olacak ama, neyse kızın beline bağlıyor. Herkes ağlıyor o an. Noluyor lan? diyorsun. Bekaretin sembolü nar kırmızısı kuşak… Daha önce elime erkek eli değmedi diyorsun, hediye paketi gibisin işte yani kenarlardan bantlı. Gecenin sonunda yine bir erkek çözüyor kuşağı; kocan. Bu da demek oluyor ki sevişeceksin. Daha önce hiç sevişmemiş ki… Hem daha önce hiç sevişmemiş olacak hem de sevişmeyi iyi
bilecek? Suyundan da koyun lütfen. Neyse yattın, kalktın ilk defa hem de, kırmızıydı ya kurdele. Helali oluyorsun adamın kızım. Bir de ilk değilse hassiktir, sürpriz! Damat bey sürpriz seviyordur umarım…
+Hiç bu açıdan bakmamıştım. -Bakamazsın ki baktırmazlar çünkü.
Namus kızım bu, diri diri toprağa girersin, gık diyemezsin. Biat edeceksin ya da ölüm. Bayağı opsiyonel.
Bunu yaparken de tekbir. ‘’Allahu Ekber.’’ Kurban keserken de derler.
‘Allah tektir, ekberdir, ondan başka ilah yoktur.’ anlamı. Ama slogan olmuş, altı boşaltılmış, bilerek kullanmıyorlar. Yalandan diyelim de adet yerini bulsun hesabı. Kızı kuru kuru gömmeyelim.
Dedim geçen birine, peki güzel kardeşim Allah ilahtır diyorsun anladım, peki Allah yarattıysa, kul kula ömür biçer mi? Ne oldu şimdi? İlahlık sana geçti, alıyorsun ya canını, yaratırsın da belki. ‘’Haşa!’’ dedi. Söyle söyle dedim utanma biz bizeyiz şurada yahu! Nedir bu milletin günahına da sevabına da duyulan öfke, İslam’da çan eğrisi mi var? Teslimiyeti yanlış anlamışlar.
-Pardon, bir kahve alabilir miyim?
Ne diyordum, heh! Tutarsızlık…
Çok tehlikeli. İpe de götürür, ipten de alır. Bak bir kınadan girdik, bilmem neresinden çıktık gördün mü? Şimdi
söyle hangimiz uzaydan, hangimiz dünyadan?
If you are looking for the new art movement of today, look at colors. 25 people on stage, of different colors, with different colors, ages, heights, sizes, voices, interests, dresses… Dj plays 19 famous songs from various times of pop history. Performers are staff members and friends of Volksbühne Berlin, reinterpreted the piece ‘The show must go on’by enactments according to songs. Audience enjoys so much, laughs all around. So, why not colorful, playful, sincere and from us pieces the 21st century art movement in contemporary dance? This show has been going on for 17 years already. Dj plays La Macarena. 25 performers play it in different ways on one stage, in harmony at the same time by their own intentions to move, stand, look, jump, turn and move on.
‘The show must go on’, by Jerome Bel, Volksbühne, Berlin, February 2018
Concept, director: Jérôme Bel
Performers: Joannis Bacharis, Benedict Breen, Daria Cheremisinova, Vanessa Cocaric, Philip Decker, Celia Garcia Arenas, Marie Goyette, Nuria Höyng, Leane Israfilova, Howard Katz, Julita Le Roux-Cocheril, Andreas Lossau, Stephanie Maher, Reza Mirabi, Ewa Mostowiec, Cathrin Schierenbeck, Marie Schleef, Antje Schulz, Anne Tismer, Koffi Mawuena Tschao, Martin Vella, Ahmed Ziyad
Music by Leonard Bernstein, David Bowie, Nick Cave, Norman Gimbel and Charles Fox, J. Horner, W.Jennings, Mark Knopfler, John Lennon and Paul Mac Cartney, Louiguy, Galt Mac Dermott, George Michael, Erick “More” Morillo and M. Quashie, Edith Piaf, The Police et Hugh Padgham, Queen, Lionel Richie, A.Romero Monge and R. Ruiz, Paul Simon
*This writing series is a collection of Müge Olacak during her research in Berlin, 2018.
Kripto para madenciliği yüzünden enerji yeterliliği konusunda sıkıntı yaşayan İzlanda, madencilik tesislerinden vergi almayı planlıyor.
340 bin nüfusu ile küçük bir ada ülkesi olan İzlanda, enerji ihtiyacının neredeyse tamamını yenilenebilir enerji ile karşılamasına rağmen enerji konusunda hiçbir sorun yaşamayan bir ülke. Yani en azından kripto para madencileri ülkeyi işgal edene kadar öyleydi.
Ülkenin enerji ihtiyacını yenilenebilir kaynaklar ile karşılaması nedeni ile enerji çok ucuz. Ayrıca nüfusun azlığına paralel olarak fiber altyapının son derece kaliteli olması da ülkede oldukça hızlı ve stabil bir internet ağı olmasını sağlıyor.
Enerjinin ucuz, internetin ise süper hızlı olması İzlanda’yı kripto para madencileri için bir cennet haline dönüştürüyor. Fakat dijital de olsa bir endüstri bir kara parçasını işgal ettiğinde mevcut tüm düzeni alt üst edebiliyor.
Kripto madencileri tarafından adeta sömürülen İzlanda’da enerji tüketimi kritik bir eşiğe gelmiş durumda. Öyle ki yakında kripto para madenciliği için harcanan enerji, vatandaşların evlerde harcadığı enerjiyi geride bırakacak.
İzlanda’da kripto para madenciliği için harcanan enerji, her geçen gün katlanarak artmaya devam ediyor. Ülkenin kripto para madencileri için sağladığı avantajlar, para avcılarının ülkenin düzenini hiçe sayarak sürekli olarak madencilik tesisi açmalarına neden oluyor.
Konu ile ilgili açıklamalarda bulunan İzlanda Pirate Parti üyesi Smari McCarthy, ‘’Normal koşullarda İzlanda’da bir değer üreten şirketler, devlete belli bir miktar vergi ödüyor. Ancak bu şirketler bunu yapmıyor ve biz de kendimize ‘Acaba vergi almalı mıyız?’ diye sormadan edemiyoruz.’’ dedi.
Okuyucularını her türden kitaplar ile buluşturmayı ve kitapseverlere çeşitli seçenekler sunmayı hedefleyen Yabancı Yayınları bu sene 5. yılını kutluyor. Penguen Kitap bünyesinde kurulan Yabancı, genç ve dinamik yapısıyla kısa zamanda okuyuculara ulaşmadaki başarısını kanıtladı.
Yabancı Yayınları’nı daha yakından tanımak için Tuğçe Nida Sevin ile sohbet ettik. Çeviri, dil, sansür ve okuyucularla iletişim hakkında konuştuk. Sevin, kitapların okuyucularla buluşturulma süreçlerini anlattı ve yayıncılık anlayışlarıyla ilgili soruları içtenlikle yanıtladı. Ayrıca Sevin, Yabancı Yayınları’nın gelecek aylarda okuyucularla buluşturacağı kitapların da müjdesini verdi.
”Kitap, çok satan olduğu zaman okuyucunun geneline ulaşmış oluyor sadece. İyi veya kötü demek değil yani. Burada edebi, nitelikli ya da ağır diye nitelendireceğimiz kitaplar, yurt dışında haftalarca New York Times ‘çok satanlar’ listesinde kalabiliyor.”
Yabancı Yayınları’nın yayıncılık anlayışından bahseder misiniz?
Yabancı Yayınları Penguen Kitap’ın İthaki dışındaki ikinci markasıdır. İthaki Yayınları’nda çizgi daha net olduğu için oraya daha popüler kitapları sokmak istememişler. Ayrıca okur da bunu kabul etmemiş zaten. Bundan 5 sene önce bir alt marka daha kurulmuş. O dönem için pek fazla bilinmeyen ama sonradan yıldızı parlayan Sokak Kedisi Bob ile Yabancı Yayınları ilk adımını atmış. Onu da ilk başta İthaki için almışlar ama popüler çizgiye sahip bir kitap olunca ilk kaydırdıkları kitap bu olmuş. Dönemin popüler türünün romans olması daha sonra üzerine yapışmış aslında. Ben başladığım zaman kurgu dışı ve kurgu dahil olmak üzere 12 kitap çıkmıştı. Böyle bir başlangıçtan sonra daha çok genel okurun ne istediğine dikkat ederek kitap seçimi yapmaya çalıştık. Hızlı satılan, çabuk tüketilen Best-Seller olarak bildiğimiz kitaplarda da hızlı olmak gerektiğinden, ayda bir olacak gibi yavaş ilerlerken hızlanma aşamasına geçtik.
İçerikten daha çok “çok satan” olmasına mı dikkat ediyorsunuz?
Aslında genel okuyucuya hitap etmesine dikkat ediyoruz. O dönemdeki profili takip etmeye çalışıyoruz. Yoksa kitap çok ama bu çizgide içeriğini inceleyip karar veriyoruz. ‘Biz çok beğendik, genel okur da beğenir’ diye bir şey olmuyor. Özgül bir edebiyat yapmadığımız için bu özellikleri arıyoruz.
Yabancı’nın 5. yılını geçiriyorsunuz. Bu 5 yıl neleri amaç edindiniz, neler gerçekleşti?
Ben ilk geldiğim zaman en iyi olacak şeyin bir okur kitlesi oluşturmak gerektiğine karar verdik. Okurun bizden ne beklediğini doğru belirlemenin önemli olduğunu dikkate aldık. Ki bunun için en iyi yerin fuarlar olduğunu düşünüyorum. Bence her editör fuarlarda yer almalı bu yüzden. Şimdi her kitabımızın okunması için öngörüde bulunabiliyoruz. Bu da okuyucuyu tanımanın başarısı diyebiliriz. Keşke diyebileceğim nokta ise, biraz daha kurgu dışı kitaplara yer açsaydık diyebilirim. Çünkü şu an tüm dünyada kurgu dışına yönelim mevcut. Türkiye’deki listelere de baksanız ilk yirmide çoğunluk kurgu dışıdır. Herhalde insanlar, bu mevcut koşullarda hayallere dalmak yerine daha gerçekçi şeyler okumayı tercih ediyorlar. Biz de aldık ama listemizde daha az yer vermiştik. Şimdi biz de buna yoğunlaşmaya başladık. Çok genciz,yaratıcıyız, çok dinamiğiz, çok aktif çalışan bir kadroya sahibiz. Çalışan herkes kitabı çok seviyor ve bu işin kitabı sevmekten geçmesi gerektiğini düşünüyorum. Sadece iş olarak görmüyoruz, kitabı ürün olarak gören kimse yok. İthaki ile bir arada çalışıyoruz. Herkes birbirine çok yardımcı oluyor.
Kitap, yazar seçimlerinizde İthaki ile denk geldiğiniz oluyor mu?
Oluyor hatta bu olayın benim üzerimde bir esprisi bile olmuştu. Trendeki Kız(Paula Hawkins) kitabını alabiliriz diye ben önermiştim. O dönem Yabancı’da aşk romanları yayımlanıyordu, o da polisiye olduğu için İthaki’ye verildi ve çok sattı. Tabi biz kitabı aldığımız zaman bu kadar çok satacağı falan ortada yoktu. Yayımlanmadan önce almıştık biz. Yurt dışında çok patlayınca etkisi buraya da geldi. Haliyle bizim ‘çok satan’ kitapların olmasını hedeflediğimiz yayınevi Yabancı olmasına rağmen İthaki’de de ‘çok satan’ yer almış oldu.
Keskin hatlarla ayrılmayan ya da iki taraf için de uygun olan kitapların nerede olacağına nasıl karar veriyorsunuz?
Çok satan ama bilim kurgu olan kitapların Yabancı’nın bünyesinde olduğu ya da tam tersinin yaşandığı durumlar oluyor. Daha çok okuyucuyu çekecek, doğru kanalı seçmeye özen gösteriyoruz. Zaten okurların alışkanlıkları var. Birbirimizin okur profiline uyan kitapları bünyemize alırsak, o kitabın okuyucusuna ulaşmak zorunda kalırız. Ama doğru türü, doğru kanaldan okuyucusuna sunarsak iki taraf için de sağlıklı yolu belirlemiş oluruz. Genelde bu şekilde ayırıyoruz. Örneğin Yabancı’da bilim kurgu olabilir ama çok ağır bir bilim kurgu alırsak kendi okuyucu profilimizin dışına çıkmış oluruz. O kitabın İthaki’den ulaşması daha doğru bir yoldur.
Çok satan kitapların kötü ve niteliksiz olacağı yönünde ağır basan bir düşünce görüyoruz. Sizin yorumunuz nedir buna?
Ben pek öyle düşünmüyorum açıkçası. Biz bunu kendi aramızda konuşup tartışıyoruz. Aslında bu bizim Türkiye’de yaratıp inandığımız bir etiket. Yurt dışında böyle bir ayrım yoktur. Sadece kurgu ve kurgu dışı diye bir ayrım var. Ağır ve nitelikli diyebileceğiniz bir kitap da çok satılabiliyor ve listeye girebiliyor. Aynı zamanda çok sıradan bir aşk romanı da o listede yer alabiliyor. Hiçbir şekilde genel bir tanım yapamayız. Kitap, çok satan olduğu zaman okuyucunun geneline ulaşmış oluyor sadece. İyi veya kötü demek değil yani. Burada edebi, nitelikli ya da ağır diye nitelendireceğimiz kitaplar, yurt dışında haftalarca New York Times ‘çok satanlar’ listesinde kalabiliyor.
Peki “çok satanlar” Türkiye’de de çok satıyor mu?
Bu değişen bir durum aslında. Çok satıyor demek için adet ne mesela, neye göre belirleniyor? Bunlar da değişiyor çünkü. Bazen haftada 1.000 adet satan kitap çok satmış oluyor ama piyasamız malum, 300-400 adet satan kitap da çok satmış oluyor. Büyük dalgalanmalar olabiliyor.
Okuma oranlarımız nasıl gidiyor? Israrla okumuyor muyuz?
Nüfusa bakınca oranlar düşük kalıyor diyebiliriz. Ama bir yandan da her hafta bir sürü yeni kitap çıkıyor. İrili ufaklı çeşitli yayınevleri var. Kitap dükkanlarının raflarında sürekli yeni kitaplar yer alıyor. Bir şekilde işleyen döngü devam ediyor. Hiç okumuyor değiliz bana göre ama başka sektörler ile karşılaştırınca daha iyi olabilirdi. Örneğin bir teknoloji sektörü kadar iyi yürümüyor işler.
Kendinizi başka yayınevleri ile karşılaştırıyor musunuz? Diğerlerinin gidişatını, seçimlerini takip ediyor musunuz?
Piyasaya sürekli bakıyoruz. Bizimle aynı türde işler yapanları takip ediyoruz ve bu olması gereken bir şey zaten. Çünkü bir nevi tüketim üzerine bir şeyler yapıyoruz. Ama bir yandan yurt dışını da takip etmemiz gerekiyor. Biz kitapları oradan alıyoruz sonuçta. Biz yerli yazarların kitaplarını almıyoruz. Bir tane yerli yazarımız var o da zaten mahlas ile yazıyor ve aslında Türkçe edebiyat yapmıyor.Yabancı Yayınları olduğu zaman ismin bir dezavantajı var. Bir de sürekli yabancı edebiyat yapmış. Okur da buna alıştı.
O zaman çeviri de sizin için çok önemlidir diyebiliriz. İyi çeviri hakkında farklı görüşler mevcut. Birebir çeviriyi mi elde etme çalışırsınız, yoksa ulaştırılacak okura hitap edecek şekilde mi çeviriyi tercih edersiniz?
Bence yazarın ne ifade etmeye çalıştığını aktarabilmek önemli. Kelimeyi aynen çevirirken, Türkçe karşılığı her zaman olmayabiliyor. Önemli olan onun orada hissettirmeye çalıştığı duyguyu, bizim anlayabileceğimiz şekilde çevirebilmek. Biz de bu şekilde çeviri yapan çevirmenlerle çalışmayı tercih ediyoruz. Her zaman birebiri yakalamak mümkün değil ama mesela kelime oyunlarında bunun yapılması gerektiğine inanıyorum. Çünkü karşılığı yoksa okuyan için bir şey ifade etmeyecektir. Son derece yerelleştirmeye de karışıyım. Sonuçta oradaki kültürü de kaybetmemesi lazım. İfadesel bakımdan konuşuyorum. Bazen yazarlarla iletişim kurduğumuz bile oluyor bunun için. Çoğu yabancı yazar da takip ediyor ve çok memnun oluyor. Sonuçta onların da kitapları bir yerlere ulaşıyor ve özünden sıyrılmadan bunun gerçekleşmesine dikkat eden bir ekip görüyorlar. Bizde sunum olarak da içerik olarak da güzel işler çıkarmaya çalışıyoruz. Ben bu işe bir kitapsever olarak başladığım için, ben bu kitaptan zevk aldım başkaları da keyif alabilsin, diye düşünüyorum. Kitapları da çoğunlukla ben seçiyorum zaten. Sadece kendi zevkime göre hareket etmiyorum, trendleri, beklentileri de dikkate alıyorum aynı zamanda. Onlar benim çocuklarım gibi olduğu için ona göre bir özen gösteriyorum. Yazarların da çok hoşuna gidiyor.
Yabancı’da özellikle gençlik edebiyatı kısmında oldukça kemikleşmeye başlamış bir okur kitlemiz var. Şimdi yaş grubunu biraz daha genişletmeye çalışıyoruz. Korku-gerilim, polisiye türünde çok güzel tepkiler alıyoruz. Sonuçta 5 senede 200 kitap oldukça iyi bir sayı.
Okurlarınızdan yazarlar ve kitaplar hakkında öneriler geliyor mu?
Çoğunlukla yazarların çalıştığı ajanslar oluyor, bağımsız değillerse. Bize ulaşan ajanslar ya da yayınevleri oluyor. Nadiren bağımsız yazarlar da kendi kitaplarının önerileri ile geliyorlar. Bunlar az oluyor çünkü çok uzakta yaşıyoruz. Gerçekçi olmak gerekirse bu iletişimde kopukluğu doğuruyor. Okurlarımıza gelince, onlar bizimle çok sık iletişime geçiyor. Sosyal medyayı çok aktif kullanan bir ekibiz. Okur kitlemiz de çoğunlukla genç olduğu için etkileşimimiz yüksek oluyor. Kitap önerileri geliyor, seri devamı istekleri oluyor… Ama bizim için o kadar kolay olmuyor. Çünkü çok hızlı ilerleyen bir süreç olduğu için biz kitapları daha yayımlanmadan önce satın alıyoruz. Haliyle kitaplar okura ulaştığı zaman hakları çoktan satılmış oluyor. Öneri ile baktığımız, incelediğimiz kitaplar oluyor ama geç kalmış oluyoruz.
”Hiç sansür yapmadık ayrıca. Tek ayrımımız okurumuza bir şey ifade etmeyecekse, bizden çok uzaksa gerçekten o zaman uzak duruyoruz. Çevirinin bize bir şey katıp katmayacağına bakıyoruz.”
İçinde bulunduğumuz koşullar çerçevesinde, almak istediğiniz ama ‘hoş karşılanmaz’ diye düşünüp alamadığınız kitaplar, sansürle boğuştuğunuz durumlar oluyor mu?
Sessiz Kalma!
Özellikle gençlik edebiyatında, ayrımcılığa neden olan konular, farkındalık yaratmak adına çok popüler oldu. 12-14 üstü yaş grubu için olan kitap karakterlerinde ırkçılık, homoseksüellik gibi konular işeniyor. Farklının bizi ürkütmemesi gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Benim de çok ilgimi çekiyor. Gençlik edebiyatını ayda en az iki defa yayımlıyoruz. İlk başlarda alırken birtakım çekincelerimiz oldu. Ama buradaki herkes de çok destek oldu ve ufak ufak da olsa almaya başladık. Sessiz Kalma!’ kitabını bastık mesela. O da bir ayrımcılığı işliyor ve oradaki karakterin siyahi olması hiç önemli değil, siyahi olmasını çıkardığınız zaman bizim her gün karşılaştığımız ayrımcılıkların dengi. Haliyle okuyan, karakterlerin nereli olduğundan bağımsız kendinden bir şey bulabileceği bir kitap okumuş oluyor. Biz politik içerikten ziyade genel okura hitap eden içerikler seçtiğimiz için çok büyük sıkıntı yaşayacağımızı düşündüğümüz bir konu olmadı ama olsa da zaten gerektiği durumda yayımlanır. Ki İthaki’de her şeyi basıyoruz, bu tarafta da aynı yönde karar verilir. Öyle bir endişe yaşamıyoruz. Hiç sansür yapmadık ayrıca. Tek ayrımımız okurumuza bir şey ifade etmeyecekse, bizden çok uzaksa gerçekten o zaman uzak duruyoruz. Çevirinin bize bir şey katıp katmayacağına bakıyoruz. Yaş grubunu dikkate alarak sansür uygulamadan çeviri yapıyoruz. Çünkü diğer ülkelerle aramızda, yaş grubu değerlendirme ölçütlerinde 2 yaş falan bir değişiklik oluyor.
Yayıncılıkta dilin doğru kullanımı, dil bilgisi kuralları gibi unsurlar hızlı tüketimin kurbanı olup gözden kaçmaya mı başladı? Eleştiriler için ne düşünüyorsunuz?
Bizim de eleştirildiğimiz noktalar oluyor. Ama çeviriyi eleştirmeyi neye göre değerlendireceğiz? Her eleştiriyi doğru bulmuyorum. Kitapların orijinal dilinin nasıl olduğunu bilmeden gelen eleştiriyi doğru bulmuyorum mesela. Yazarın yakaladığı bir dil varsa, çevirmen de bunu yakalamışsa bunun korunması gerektiğini düşünüyorum. Gerektiği kadar Türkçeleştirilmesi de gerekiyor. Bundan dolayı da yerli unsurlarla karşılaşınca gelen eleştiriyi de doğru bulmuyorum. Bunlar çok ince çizgiler. Yazım hatası mümkün olduğunca az olmalı bunu kabul ediyorum. Okur da hiç olmasın istiyor ama çok mümkün de olmuyor. Tekrar tekrar kontrol ediyoruz ama bazen bazı metinlerde zaman sıkıntısı oluyor ve gözden kaçabiliyor. 80.000 kelimede birkaç harf hatasından bahsediyorum ve olabiliyor. Karşılaştığımız durumlarda sonraki baskılarda düzeltmeye çalışıyoruz. Oldukça üstesinden geldiğimize inanıyorum. Bir de bir sürü yazım kılavuzu var. Biz temel olarak Necmiye Alpay’ı kullanıyoruz. TDK’yı kullanmıyoruz çünkü sürekli değişiyor. Hepsine göre farklılık olabileceği için hangisinin temel alındığı ve hangisine göre hata olduğu da önemli. Bir kuralı da yanlış bilme ve kontrol etmeme gibi bir huyumuz olduğu için burada da çok geniş bir tartışmadan söz edebiliriz. Gözden kaçtığı maalesef oluyor ama en azından bizim için sorun olacak kadar sık yaşanan bir durum değil.
Gelecek aylarda raflarda olacak kitaplar ise şöyle;
Mart ayında, Robert Bryndza Dedektif Erika Foster serisinin 3. Romanı Dark Water (muhtemel adı Tehlikeli Sular), Nisan’da Zack King – My Magical Life (Sihirli Hayatım) Amerikalı Vine yıldızı, film yapımcısı ve youtube yıldızı Zack King’in ortaokul çağındaki çocuklar için yayımladığı romanı okuyucularla buluşacak ayrıca kitabın akıllı telefon aplikasyonu da mevcut olacak. Krysten Ritter Bonfire (muhtemel adı Şenlik Ateşi) Netflix’in başarılı dizisi Jessica Jones’un kahramanı tarafından yazılmış psikolojik gerilim romanı da Nisan ayında raflardaki yerini alacak. Mayıs ayında ise, Sarah Vaughan Anatomy of a Scandal (Bir Skandalın Anatomisi), Wendy Walker’ın ikinci psikolojik gerilim romanı Wendy in the Night, Neal Bernard’ın Peynir Tuzağı isimli beslenme kitabı kitapseverler ile buluşturulacak. Ayrıca Netflix’in dizi projesi de olan, 2017 yılında İsveç’in en iyi gerilim romanı ödülünü de alan gerilim romanı Malin Persson Giolito Bataklık da önümüzdeki aylarda çıkacak olanlar arasında.
Son zamanlarda istenen gişe seviyesine ulaşamayan Transformers serisi, tekrar çekilecek.
İlk olarak 2007 yılında başlayan Transformers serisi, 2017 yılında çıkan “The Last Knight” filminin yeterli ilgiyi görmemesinin ardından tekrar çekilmeye karar verildi. Eski filmleri günümüze uyarlayarak bizlere tekrar sunacak olan yapımcılar, bu yöntemle filmlerinde hem teknolojik gelişmelerden faydalanıyorlar hem de serilerini tekrardan eski günlerine kavuşturma imkanına sahip oluyorlar.
Transformers World’ün raporlarına göre Hasbro, 2018 Toy Fair’de serinin sıfırlanacağını duyurdu. Ayrıca firma yetkililerine göre bu yılın sonunda çıkacak olan Bumblebee’nin solo filmiyle ilgili çalışmalar da hız kesmeden devam ediyor. Yıl sonunda vizyona girecek olan filmden sonra seriyi sıfırlayacak olan şirket, Paramount ile yaptığı yeni anlaşma doğrultusunda kontrolü kendi elinde tutacak.
Yakın geçmişte, 4 yeni Transformers filminin yolda olduğunu duyuran Hasbro, Transformers’ın sonraki 10 yılını da planlamak için bir ekip oluşturmuştu. Ardından Paramount’tan gelen haber, 2019’da Transformers 6 adında bir filmin yayınlanmayacağı doğrultusundaydı. Şimdi ise işler tamamen değişmiş gibi görünüyor.
Dünya çapında 605 milyon dolarlık gişe yapan “The Last Knight” filmi, 2014 yılında çıkan “The Age of Extinction” filmine göre çok daha az kazandırdı. Şirket, “The Age of Extinction” adlı film sayesinde, 1 milyar doların üzerinde kazanç sağlamıştı. 21 Aralık 2018 tarihinde vizyona girecek olan Bumblebee filminde, Hailee Steinfeld ve John Cena gibi ünlü isimler de yer alacak. Kubo And The Two Strings filminin yapımcısı Travis Knight tarafından yönetilecek olan filmin ise henüz fragmanı yayınlanmadı.
Ankara Büyükşehir Belediyesi “Tarihi Kent Merkezi” projesi adı altında, Ulus’ta tarihi yeniden ortaya çıkarmayı hedefleyen bir proje hazırlığında. Proje kapsamında SGK’ya ait Ulus ve Anafartalar İş Merkezi ile Ulus Hali gibi tarihsel değeri olan mimari yapıları trampa usulü ile alıp yıkarak, yerlerine tarihi dokuya uygun olacağını iddia ettiği bir meydan planlamakta.
Çarşı ilk yürüyen merdiveni ve alışveriş yapılan koridorlarda sanat eserleri barındıran bir tasarım olması itibariyle, birçok ilke sahip, bir modernizm denemesi.
Toplumsal olarak birlikte yaşadığımız, paylaştığımız mekanlar hayatımızı ne kadar doldursa da üzerinde çok da fazla düşünmeyiz, gündelik hayatımızın koşturmacasında. Evden işe giderken geçiş yolumuzdur, otobüs durağımızdır, bazen biraz kuruyemiş almak için, gazetelere göz atmak için kısaca durakladığımız, sıklıkla da işimizi halledip geçip gittiğimiz. Bazen artık geçmeyiz bile yanından/içinden, hâlâ aynı şehirde bile olsak, çocukluk anılarımızda bir nefestir artık sadece, elimizi ayağımızı çekmişizdir çoktan.
Çiziler: Onur Kutluoğlu & Umut Şumnu
“Belki de asıl istenmeyen bu insanlar, sadece anılar veya mekanlar değil. Onları istenmeyen olmaya iten, istenmeyen dünya düzeni de olabilir, kim bilir…” (Mahluk, Deniz Atlı)
Anafartalar Çarşısı’nın yangın merdivenleri
Oysa bütün bu geçip gitme ve gitmemeler, bizim kendimizle, geçmişimizle, birbirimizle kurduğumuz bağdır, hissetmesek de. Yaşamı deneyimlediğimiz gerçek anlar, toplumsal olmaya dair adımlarımızdır. Mekan, bizi topluma bağlayan ve burada bizi üretendir. “Geçmişin masalını, geleceğin hayalini” buradan yazarız. Çocukluğumuzun mutluluğunu hep sokakta ararız, tıpkı önümüzdeki baharın ilk ışıklarını da sokakta arayacağımız gibi.
“İnsanın insana ve inkar ettiği kendi yitik doğasına karşı sürdürdüğü kıyım, ötekinin bastırılmasının inceltilmiş bir acı çektirme ayinine dönüştüğü gündelik hayatın sıradan kıyımı…” (Çölde Vals, Besen İdil Börtücene)
Ulus Meydanı da, tüm kocaman binaları ve kalabalığıyla, hepimizin çocukluk sevgisi ve ilk gençlik isyanıdır aslında. Eskinin havalısı, şimdinin demodesidir. Rengarenk akide şekeri için yalvarışımızdır. Çeyiz dükkanından çekirdek aileye isyan edip kaçışımızdır. Hiç oturtmayan, hep hazırolda tutan kamusallığımızdır, ama gitmesek de görmesek de bizim köyümüzdür. (Ayşe Gülkızı)
Anafartalar Çarşısı Ankara’nın ilk alışveriş yapısı
Yer: Ankara, Bölge: Ulus, Cadde: Hisarönü, Yapı: Anafartalar Çarşısı, 1967’de açılan bir yarışma üzerine, Ferzan Baydar, Affan Kırımlı, Tayfur Şahbaz’ın kazandığı proje ile elde edilen yapı bütünü, Ankara’nın ilk gelişim bölgesinde ve ilk alışveriş yapısı. Kurulan yeni yönetim biçiminin, yeni yapı elde edişlerinde, yeni bir aşama; Kübik tarzı, cephe niteliği, ilk yürüyen merdiveni, içinde alışveriş yapılan koridorlar ve o koridorlarda sanat eserleri barındıran bir tasarım olması itibariyle, birçok ilke sahip, bir modernizm denemesi. Ama ne zaman, 1970’lerde…
“Topluma, devlete, ideolojilere, sisteme hatta bize göre kimdir makbûl şahıs?” (Makbûl müsün?, Fahri Aksırt)
Çarşı 50 yıllık bir belleğe sahip
Ve o günden bu güne, eve gidiş geliş ve yaşama merkezi Ulus olanların birçok ihtiyacını karşılamış, birçok yaşanmışlığını duvarlarına işlemiş yapısı: Anafartalar Çarşısı. Tam 50 yıllık bir bellek, yaşanmışlık, kültür, anlam.
Kent deyince; işte bu 50 yılın biriktirmelerinin ve görmelerinin toplamının bizim aklımızla etkileşimi değil midir; olan, yaşanan, öğrenme/kültürel bellek yolculuğumuzun köşe taşı? Fakat; büyüme, mutenalaşma ve ‘yenicilik’teki doz aşımı hastalığımız, neo-liberal diye adlandırılan günümüz birey/sermaye politik aklı, işte 2018’de, bize ‘yık-yenile-dönüştür-unut ve hiç biriktirme’yi getiriyor. Nüfus ve göç artınca, şehir de büyüyor, karmaşıklaşıyor ve çirkinleşiyor, yaşadığımız yer(ler)in tüm bellek olanakları da sisteme kurban ediliyor. Bu değişimde nefes alabildiğimiz alanlar da; kendi tarihimizde yaşadığımız yerler, içinden geçtiğimiz alanlar, kentin tarihi, belleği, o sokaklar, o yapılar, o parklar oluyor. Ve bu bizimle birlikte, kentin büyümesi ve yaş almasının tüm belleği oluyor. Kitaplara, filmlere, geleceğe değen hikayeleri üretiyor. (Tanju Gündüzalp)