Ana Sayfa Blog Sayfa 20

Commedia Dell’arte’ye feminist bir bakış

“Commedia dell’Arte” ifadesinin sözlükteki anlamı “sanat” ve “komedi”nin birleşmesinden doğuyor olsa da, özellikle Venedik’te Karnaval kültürüyle, sosyolojik açıdan olağanüstü bir özgürlük ve başkaldırının simgesi olmuştur. 1500’lü yıllarda kadınların, ilk kez, tiyatro topluluklarına giriş yaptığı tür olarak da görülebilir. Tiyatro ve sanat figürleri arasındaki var olan derin ilişkiyi inceleyen araştırmalarda, cinsiyetsiz maske tespiti, “insan yüzünün portresi”, gerçeğin deforme olmamış, sadık bir şekilde yeniden üretilmiş halinin yansıması, yeniden inşası olarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda, Commedia dell’arte tiplemelerinde, kadının portresiyle ilgili ahlaki ve antropolojik sebeplerle, coğrafyanın etkili olduğu sözlü kanunların süzgecinden geçtiğini, kadın ve kadınlık algısının değişimlerini okumanın, diğer figürlerin de analizlerinin belirginleştiğini söylemek mümkündür. 

Teatral alanda, on altıncı yüzyıl dramaları, en güncel konuları ele alan ve kadınların konumu hakkındaki tartışmaları işaret eden yargılar barındırır. Dahası, antik dramanın canlanışı, büyük çekiciliğe sahip bazı kadın örneklerinin yeniden sahneye taşınması ile örtüşür: Antigone, Alcestis, Medea gibi figürler doğrudan oyuna çağrılır ya da yeni trajik kadın kahramanların görünümünde, modern bir üslupla yeniden canlandırılırlar. 

Floransa dramalarının isimsiz kahramanlarına Rosmunda, Antigone, Dido, Tullia denmiştir ve ayrıcalıklı izleyici kitlesine tam olarak, kadın erdeminin mükemmel bir örneği olan ve bir o kadar kusursuz trajik kahramanın modelini tanımlamaya yardımcı olacak “Bilge Kadın” tiplemesini sahneye taşırlar. Karakter, geleneğin kadınlara atfettiği özelliklere sahiptir; ancak güçlü kadın tiplemelerini karakterize eden edep ve ciddiyeti ön plana çıkararak, onun egemen olarak toplum içindeki konumunu vurgulama eğilimindedir. Bilge Kadın’ın kahramanlık özelliği yalnızca tiplemenin dürüstlüğüyle değil, aynı zamanda ait olduğu yüksek sosyal seviyeden de gelir. (Corbi, https://iridedilucecoeva.wordpress.com/donna-e-teatro/la-commedia-dellarte-finalmente-le-donne-in-scena/ 09/12/2021) Bu bağlamda kadının, yüceltilen taraflarının kurnazlıklarla yok edilmesine izin verilmemiş, toplumsal kodlamaların sürdürülebilirliğine dikkat çekilmiştir.

Güç ve kararlılıkla, kadınsı erdemlerle donatılmış olan bu kadınlar, genellikle erkeklere atfedilen özelliklere sahip görünürler. Drama, aslında, hem “kurban” hem de “suçlu” olan, yeni bir psikolojik karmaşıklığın olumlanmasına izin veren, bu ikircikli durumun bir kadın kahraman modelinin tanımı için araştırma alanı haline gelmiştir. Kahraman veya bu tür canlandırmalarda olduğu gibi, kadın bizi insanın varoluşunun güvencesizliği veya erdeminin önemi üzerinde düşünmeye davet eden farklı bir tipleme ile bir paradigma olarak anlaşılan toplumsal kodlamalar arasında sürekli olarak düşündürtür.

Carlo Goldoni, maskeli ve doğaçlama komedyadan ayırarak ana akımlaştırdığı ve yazılı metine dayandırdığı bu tür çerçevesinde, ilk kez “sanat” kelimesini bilinçli olarak kullanmıştır. Commedia dell’Arte daha çok halkın alt tabakasına hitap ettiğinden, toplumun “bir olma, birlik anlayışı” göstergesinde, sınıfsal farklılıkların ortadan kalktığını ve tiplemelerin de yine bu sınıfsal farklılıklar karşısında kendi belirgin özellikleri ile ön plana çıkarak hiyerarşiyi ters yüz ettiğini, özellikle maskeliler grubu üzerinden örneklendirmektedir. Toplumsal cinsiyet kodlarını da sahneye dahil ettiğinden, kültürel inşa bakımından da önemli izler taşıyan Commedia dell’Arte, diğer Avrupa tiyatrolarında da yankı bularak, uyarlamalarının oluşmasına ve temelde aynı objektiften bakarak halkın kimlik çatışmalarının, sınıf ayrılıklarının ve başkaldırılarının sempatikleştirilmesini somutlaştırmış, yeniden aktarımlarla kültürler ve nesiller arası geçişi dolaylı olarak desteklemiştir. Bu geçişler sırasında alınan kültürel mirası ve kadın-erkek eşitliliğine dair duruşları da oyuncuların performanslarına nüksettiği gerçeğini akılda tutmak gerekir.

Komedya’nın doğduğu tarihi platforma değinince, çıkış noktasının var oluşunu nasıl etkilediğini kavramaya yardımcı olacaktır. Öyle ki, bu depresyon sürecinin, karmaşık coğrafyanın pozitif ayrımcılığa istemeden neden olduğunu sadece cinsiyet üzerinden değil, toplumsal ve sosyolojik dönüşümlerle, yeni bir perspektifin varlığının algılanmasını sağlamıştır.

“Commedia dell’Arte’nin ortaya çıkışı ve gelişimi, ayaklanmaların durmak bilmediği, kaosun ve kanunsuzluğun kol gezdiği ve İspanya tarafından büyük oranda işgal edilmiş bir ülkede; Trent Konseyi’nin yapıldığı, Protestan reformculara karşı bir karşı-reform girişiminin başlatıldığı ve Cizvitlerin desteği nedeniyle, eleştiri yapmaya çalışanların bu niyetlerini çok dikkatli bir şekilde dillendirmesi gerektiği bir dönemde gerçekleşmiştir” (Güngör, 2021: 27-28)

Bakhtin’e göre, Commedia’nın en önemli unsuru olan maske, karnavalın devrimci boyutunda büyük bir anlam taşır, çünkü maske herkesin kimliğini bir kenara bırakmasına izin verir ve kolektifi benzersiz bir özne yapar. Doğum ve ölüm, karnavalın iki önemli temasıdır, çünkü bu anlarda beden en üst katmandadır. Karnavalın, bedenin inkarının kutlandığı dinsel bir bayrama paralel olarak kutlanan bir parti olduğunu düşünülürse, alt ve üstün tersine döndüğünü ve olağan hiyerarşik ilişkilerin de alt-üst olduğunu görürüz; karnavaldaki aptal, “tersine dünya”da kral olur (Bakhtin, 1979: 407, akt. Collella, 2011: 2).  Feminist bakış açısıyla ele alındığında ise Commedia dell’Arte, toplumun cinsiyet üzerinden, toplumsal cinsiyet eşitliği analizinin yapılmasına fırsat tanımaktadır. Oyuncuların arasında kadınların da yer alması yönünden ve kadına verilen roller bakımından belirli bir noktada eşitlikten bahsedilebilir. Ancak Bakhtin’in görüşüne göre, kadın tiplemeler özel alanda eril tahakkümün boyunduruğunda kalıyor ise, karnavalın ana teması Commedia’da eril tahakkümü zekası ile çiğneyip geçmektir. Keza, kadın tiplemeler komedyada genel olarak olumlu özellikleri ile ön plana çıkmaktadırlar. Her ne kadar bu olumlu özellikler, göreceli bir değerlendirmeye götürse de; kadın tiplemeler işbitirici, akıllı, kurnaz, pratik ya da aşık ama kendini kollayan kadınlar olarak karakterize edilmişlerdir. Olumsuz, gülünç, kaba veya saflığı anlatan özellikler, daha çok erkek tiplemelere verilmiştir. Yine de kadına atfedilen alanın darlığı ve rollerinin azlığı gözden kaçmamaktadır. Bu durum kadınların, dönemin İtalyası’nda sahip oldukları kısıtlı haklardan ve kamusal alandaki yetersiz temsiliyetinden ileri geldiği bilinmektedir. Kadın, Commedia çerçevesinde yine özel alanda geçen sahnelerde yer almakta ve Piazza’da (meydan) yapılan doğaçlamalara dahil olmamaktadır. 

Farklı coğrafyalara da taşınan bu tür komedyanın, kadın hakları açısından incelenmesi farklı bir pencereden bakmaya yardımcı olabilir. Kadınların tiyatro ile özel alandaki temsiliyeti yapılırken, kadının kamusal alanda erkek oyuncularla birlikte sahne almaları, kadının temsili açısından kayda değer bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Ayrıca queer teorem açısından örneklemenin rahatlıkla yapılabileceği ana tiplemeler de mevcuttur. Örneğin, Commedia dell’Arte’nin, Finocchio tiplemesi, feminen özelliklere sahip olan Toscana Commedia’sının hizmetkarlarından biridir. Aynı şekilde Arlecchino, Brighella, Farinella ve Pulcinella gibi tiplemelerin de cinsiyet üzerinden okunmaları, konuşma tarzları, hareketleri ve duruşları ile, algı cinsiyet üzerinden değil, tiplemenin toplumsal açıdan değerlendirmesini önemli kılmaktadır.

Commedia dell’Arte, oyuncunun hünerlerine sıkı sıkıya bağlı bir türdür. İlk olarak ekonomik nedenlerle aldıkları kararlar üzerine, bir grup sahne sanatçısının bir araya gelerek pek de kısa süreli olmayan bağlayıcı bir kontratla, grup olarak, farklı bölgelerde gösterilerini sergilemeye başlaması ile bireysellikten uzaklaşan Commedia dell’arte, (Ferrone, 1997: 9) içinde barındırdığı bu çeşitliliği grubunun üyelerinden ve sahne aldıkları bölgelerin kültürel miraslarından almaktadır. Bu açıdan Veneto bölgesinin toplumsal cinsiyet eşitliği bakımdan daha eşitlikçi bir duruş sergilediği akıllara gelebilir. Colombina, Rosaura, Corallina gibi kadın tiplemelerin Venedikli tiplemeler oldukları düşünüldüğünde, dönemin koşulları göz önüne alınarak, oldukça modern ve eşitlikçi bir alternatifi yakalamışlardır varsayımı yapılabilir. Ancak bölgenin, dışa açılan bir limana sahip olmasının avantajını da unutmamak gerekir. İtalya’nın en güçlü siyasi yapılanmalarından biri olan Repubblica Serenissima, sahip olduğu imkanlar dolayısıyla da, halkın yüksek kültürlü ve eğitimli olduğu bölgelerden birisidir. Bölgede bulunan Kıbrıs Kraliçesi ve Asolo Leydisi, Caterina Cornaro’nun Venedik’in kontrol alanına dahil olan Asolo şehrini yönetmesi ve yine bu şehirde kültür, sanat ve özellikle tiyatroya verdiği önem dolayısıyla, bölgenin toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından daha gelişmiş bir konumda olduğunu kanıtlamaktadır. Yine aynı bölgedeki, Felsefe Akademisi’nden derece ile mezun olan, dünyanın ilk kadın üniversite mezunu (1678) Lucrezia Cornaro Piscopia’nın tarihe adını yazdırması da bu tespiti doğrular türdendir (Venezia Città delle Donne, https://www.visitmuve.it/it/venezia-citta-delle-donne/donne-della-storia-veneziana/(19.12.2021,16.40).

Arkeik Çığlık

“Geçmiş dönemlerle kıyaslandığında elbette kat edilen epeyce bir yol vardır ama bilgi ve teknoloji çağında kulaklardaki o arkeik söylem, aslında kadının var olması gereken alanı hâlâ belirli sınırlar içerisinde genişletmektedir. Bir başka deyişle, özgürlük alanı çizilmektedir. Sınırı çizilen bir şeyin içerisinde özgürlükten ne kadar bahsedilebilir?”

Belki de en eski tartışmalardan biri kadın ve erkek üzerinedir. Kadın şöyledir, şöyle yapmalıdır, kadın şöyle düşünür, erkek böyledir, böyle yapmalıdır, erkek böyle düşünür vb. daha yığınlarca şey… Çoğu aslında sadece birer kelime israfıdır.

Bu noktada ne bu tartışmalara yer vermeye ne de buna benzer beylik laflar etmeye gerek var. Neden bilim dünyasında kadınlar çok az veya neden sanat dünyasında başarılı kadın bu kadar az gibi temeli olmayan sorulara, bilim tarihini veya sanat tarihini ne kadar iyi biliyorsunuz diye bir soruyla karşılık vermek de sanırım en doğru cevap olacaktır. Nitekim biraz tarih bilen biri bu soruları sorarak zaman da çalmaz.

Ne yazık ki tarih boyunca düşünceleri, hakları ve hatta bedenleriyle hapsedilen kadının günümüzde varlığını ortaya koyma çabası da bu zalim tarihe bir başkaldırıştır. Acı olansa yaşadığımız çağda bile kadınların, kadın olarak var olma kaygılarının devam ediyor olmasıdır. Bu tartışmaların, bu kaygıların çok ötesinde olmamız gerekirken hâlâ bunların ortasında kendimizi bulmamız da şaşırtıcı değildir. Peki, neden?

Çağımızda çok şey değişse de insanın tabularının yıkılmadığı gerçeğini ispatlarcasına bir arkeik fısıltı var kulaklarımızda. Günümüzde iş, sanat, bilim, siyaset dünyasında kadının varlığı ve imzası çok açık ama yeterli değil. Bu aslında toplumun her kesiminde, her alanında acı bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Geçmiş dönemlerle kıyaslandığında elbette kat edilen epeyce bir yol vardır ama bilgi ve teknoloji çağında kulaklardaki o arkeik söylem, aslında kadının var olması gereken alanı hâlâ belirli sınırlar içerisinde genişletmektedir. Bir başka deyişle, özgürlük alanı çizilmektedir. Sınırı çizilen bir şeyin içerisinde özgürlükten ne kadar bahsedilebilir? Bu soruyu da herbirimiz kendimize sormalıyız şüphesiz.

Ann Telnaes

Her ne kadar çok fazla itiraz ile karşılaşsam da ısrarla inandığım bir gerçek var. O da erkek ve kadın olmanın öğrenilmiş birer olgu olduğu gerçeğidir. Anneye veya babaya öykünme durumumuz, onlardan birini rol model kabul etmemize neden olur ve paralelinde ailemizde, çevremizde, sonrasında ise toplumun her kesiminde bize öğretilen; cinsiyetimizin gerektirdiği gibi olmamızdır. Daha küçük yaşlarda öğrendiğimiz bu kimliği içgüdü zannetme hatamız da aslında bu arkeik fısıltının devam ettiğinin bir işaretidir.

Dünyaya geldiğimizde bir cinsiyetimiz vardır. Fakat bu cinsiyetin nasıl olması gerektiğine içgüdülerimiz değil, toplumun kemikleşmiş öğretileri karar vermektedir.

Bir kadına, erkeğe özgü betimlemeler yapıldığında bu bir iltifat sayılmaktadır. Erkek gibi kadın denilmesi, söz konusu kadının cesaretini, yiğitliğini överken; bir erkeğe kadın gibi erkek denilmesi hakaret kabul edilmektedir. Kadın gibi ağlama, kadın gibi gülme, kadın gibi sızlanma vs…

Bir de olaya lezbiyen, gey, biseksüel ve transgender bireyler açısından bakalım. Cinsel kimliklerine kendileri karar verebilen insanlardan biri olmak günümüzde hâlâ tam anlamıyla anlaşılamamış ve daha da acısı bu, toplum tarafından hoş karşılanmamaktadır. Çünkü cinsel kimliği, toplum belirlemeye devam etmekte ısrarcı olduğu kadar aynı zamanda bu konuda fazlasıyla da baskıcıdır. Çünkü toplum, siyah ve beyazdır.

Toplumun bir bireyi olan herkes için bu siyah ve beyazdan oluşan hücre, bizim kim olduğumuza karar veren sistemin bizi etiketlendirmesinin de en kolay yoludur. Erk yani insanoğlunu temsil eden erkek, insandır. Bireydir. Onun cinsiyetini söylemenin bir anlamı yoktur. Fakat kadın için gerçeklik biraz farklıdır.

İşte, tüm bu nedenlerden ötürü «kadın yazar, kadın ressam, kadın şair» gibi betimlemeler normalleştirilmiştir. Çünkü burada yazarın, yazar olması değil, öncelikli olarak cinsiyeti önemlidir. Bu kimilerince pozitif ayrımcılık adı altında kılıflansa da aslında temelinde geçerli olan şey aynı vasat düşüncenin tohumlarıdır. Bir yazarın, bir ressamın veya yönetmenin kadın olması, cinsiyetinin vurgulanmasını gerektiriyorsa, orada bir tuhaflık aramak da sanırım çok tuhaf olmamalıdır.

Kadın yazar, kadın ressam, kadın şair betimlemelerini normalleştiren bir toplumda neden lezbiyen yazar, gey ressam veya biseksüel şair gibi betimlemelere rastlamayız? Bunun iki nedeni vardır. Birincisi insanların cinsel tercihlerini açıklamak, özel hayatın mahremiyetine saygısızlık olarak kabul edilmesinden ötürüdür. İkincisi ise (ki özellikle ülkemizde) eşcinsel olmak toplum tarafından pek hoş karşılanmadığından ötürüdür. Her iki neden de aslında birbirinden kötüdür. Birincisi, madem insanların cinsel tercihlerinin açıklanması özel hayatın mahremiyetine saygısızlık, o halde kadın yazar demenin mânâsı nedir? Erkek yazar demenin gereksizliği kadar saçma değil mi? İkincisi ise kadın-erkek olgusuna fazla değer atfeden toplumun cinsel kimliklerini kendisi seçen insanlara karşı olan bağnaz bakış açılarıdır.

Bir şeyi pozitif adı altında olsa bile ayrıştırıyorsanız, zaten bütünü hiçbir zaman kabul edememişsiniz demektir. O bütün de insanları farklı kılan şeyin cinsiyetleri olmadığı gerçeğidir. İnsanları farklı kılan şeyi arıyorsanız; bunu kadın-erkek klişeleri altında pozitif veya negatif genel yargılara varıp bir önyargıya neden olacak şekilde yaparak değil, o insanın kim olduğu gerçeğine odaklanarak yapmak en doğrusu olacaktır. Çünkü konunun temeli de kişinin kim olduğu ile ilgilidir; cinsiyetiyle ilgili değil. O ressamdır, yazardır, şairdir, oyuncudur, müzisyendir, doktordur, mühendistir, mimardır, avukattır, bireydir. İnsanların cinsiyetlerine kafayı takmış bir toplum olduğumuzu göstermenin çağımızdaki karşılığı da bu pozitif ayrımcılıktır.

Ne negatif ne de pozitif, hiçbir ayrım yapmaya ihtiyaç duymayan, cinsel kimlikleri bir tabu ve önyargı haline getirmenin gereksizliğini anlayan, insana insan olduğu için değer veren bir bakış açısına sahip olmadıkça modern bir çağda yaşadığımızı söylemek, sadece bir kaçıştır.

O yüzden de günümüzde kulaklarımızdaki o arkeik fısıltı hâlâ erk temelli bir sistemin içerisinde olduğumuzun acı çığlığından başka bir şey değildir. Ve bu çığlık, duymasını bilenlerin kaleminde yazı, fırçasında resim, sesinde bir melodi olmaya devam edecektir. Ta ki her bireyin gerçekten özgür olabileceği o ana kadar…

*Kapak Görseli: Darko Drljevic (Karadağ) / 34. Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması Başarı Ödülü

Göl Kenarı’nın festival yolculuğu devam ediyor

0

Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde prömiyeri gerçekleşen Türkiye – İran ortak yapımı Göl Kenarı filminin festival yolculuğu Akbank Kısa Film Festivali ve İstanbul Film Festivali ile devam ediyor. İran sinemasından güçlü esintiler taşıyan ve çekimleri Hatay’da gerçekleştirilen film, her iki festivalde de En İyi Kısa Film Ödülü için yarışacak.

Aziz Alaca’nın 2018 yılında yazdığı aynı isimli uzun metraj senaryodan uyarlanan ve genç kuşak İran sinemasının önde gelen isimlerinden Ali Asgari’nin ortak yapımcı olarak katılmasının ardından 2021 yazında çekimleri tamamlanan Göl Kenarı, seyircisini küçük bir kasabada yaşayan Leyla’nın hikayesine ortak ediyor. 

Aziz Alaca’nın yazıp yönettiği ve başrollerinde Rugül Serbest ve Mahir Berkant Varol’un yer aldığı film, Leyla’nın hamile olduğunu öğrenmesinin ardından bu haberi erkek arkadaşı Fatih ile paylaşacağı bir göl kenarı buluşmasını ve öncesinde kasabanın sokaklarında gerçekleştirdiği gezintiyi beyazperdeye taşıyor. Görüntü, kurgu ve ses alanlarında İranlı sanatçılarla birlikte çalışılan Göl Kenarı’nda, kadın merkezli bir hikaye İran sinema estetiğiyle buluşurken, anlatılan insan öyküsünün gözlemci bir gözle aktarıldığı ve İran sinemasında güçlü örnekleri olan yaklaşım öne çıkıyor.

Filmde Leyla karakterini canlandıran ressam Rugül Serbest, böylece ilk oyunculuk deneyimine imza atmış oldu. Resimlerinde kendi yüzünü ve bedenini model olarak kullanan Serbest, son olarak Mixer Art Gallery’de düzenlenen “Kendimin Ormanında” adlı sergisinde, her şeyin doğanın bir parçası olduğu gerçeğini kendine özgü tarzıyla sanatseverlere hatırlatmıştı.

Festival yolculuğunda yeni durak: İstanbul

“En İyi Kısa Film Ödülü” için yarıştığı Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde prömiyeri gerçekleşen Göl Kenarı, festival yolculuğunda Kayseri Altın Çınar Film Festivali, İzmir Kısa Film Festivali, Antep Kısa Film Festivali ve AFSAD Kısa Film Festivali’ni geride bırakırken, Ankara CerModern özel gösterimi ve İstanbul Modern’in “Gelecek Kısa” seçkisi kapsamındaki online gösterimle de sinemaseverlerle buluşmuştu. 

Göl Kenarı, 31 Mart’a kadar online etkinlik ve gösterimleri devam edecek olan 18. Akbank Kısa Film Festivali ile 8 – 19 Nisan tarihleri arasında 41’incisi gerçekleşecek İstanbul Film Festivali’nde sinemaseverleri Leyla’nın bir gününe eşlik etmeye yeniden çağırıyor. Her iki festivalde de ulusal kategoride En İyi Kısa Film Ödülü için yarışacak olan film, 26 Mart Cumartesi saat 20:30’da filmonline.akbanksanat.com web sitesi üzerinden online olarak izlenebilecek. İstanbul Film Festivali kapsamındaki gösterimler ise 14 Nisan Perşembe saat 13:30’da Cinewam City’s Nişantaşı ve 17 Nisan Pazar saat 16:00’da Kadıköy Sineması’nda gerçekleştirilecek.

https://www.golkenarifilm.com/

Kendini gerçekleştirememiş toplum ve cüretkâr yeni nesil

“..Çok hoşgörülüler fakat sizi kırmamak adına doğruları eğip bükme eğilimleri yok. İşte bu tanımladığım cüretkar yeni gençliktir. Saçlarını boyatmak için punk olmalarına gerek yoktur…”

Maslow’un ihtiyaçlar piramidini bilenler bilir; bu, kişinin kendini gerçekleştirme noktasına giderken aldığı yoldur. Bu piramit evrimle örtüşmektedir. Nasıl ki evrimin ana-kurallarını uygulamak için bir önceki kuralın gerçekleşmiş ve yeni aşamaya geçilmek için gerekli zemin oluşmuş olması gerekiyor ise Maslow’un ünlü piramit betimlemesinde de aynısı söz konusu. Örneğin karnını doyurmadan, barınma sağlamadan çoğalmak mümkün değil ise bu durum burada da söz konusu. Gene bu piramide göre sırası ile tüm imkanlara kavuşan kişi sonunda ‘kendini gerçekleştirme’ fırsatına sahip olur. Kendini gerçekleştirme aslında olmak istediğin kişi olmak, kendi idealine ulaşman durumu. Bunun için tabii ki kendine yatırım yapman gerek. Yatırım her zaman her anlamda maliyetlidir.

Burada kilit nokta bu yatırımı yapma imkanımızın olup olmadığı. Örneğin Agah Aydın’ın da dediği gibi ‘Adana’da pamuk tarlasında ırgat olarak çalışan çocuk işçiyi ”Z” kuşağına nasıl dahil edebiliriz?’. Z kuşağı tanımlamasının topluma daha verimli biçimde satış yapmak isteyen küresel firmalar tarafından getirildiğini de hatırlatarak devam edelim.

Antik-Yunan’da birçok filozof tarafından dahi kölelik doğal karşılanırdı ve çoğunun kendi yerine günlük işlerini yapacak köleleri vardı. Yani filozofların felsefe yapabilecek zamanları ve imkanları vardı. Bu nedenle ilk filozoflar soylulardan çıkma durumunda idi. Nasıl ki evrim yolunda beden, beyni oluşturmaya ateşin keşfi ile gıdadaki besinin genleştirilerek maksimize edilmesi sayesinde imkan buldu ise insan da felsefeyi oluşturmak için gerekli zemini bulabilmeliydi. Geri dönüp baktığımızda doğu felsefesi ve mistisizimi öncülerinin büyük kısmının gene soylulardan/zenginlerden geldiğini görmek mümkün.

Peki, bu imkanlar bize her zaman ileriye gitme fırsatı mı verir? Örneğin her zaman herkes rahata erdiğinde oturup felsefe mi yapar? Anadolu’da pek öyle olmuyor.

90’ların sonunda Türkiye şimdi olduğu gibi derin bir ekonomik çaresizlik yaşıyordu fakat durum bu kadar kötü değildi. O zamanlar insanlar kendini ifade edebiliyor ve bunun sonucunda hapse girmiyordu. Sansür neredeyse yoktu. Kürtler için durum her zamanki gibi kötü olsa da sesleri yüksek çıkabiliyordu. 90’ları hazırlayan 80’lerin siyasi-entelektüel birikim idi. Darbeler kişilerden siyasi birikimi alıp entelektüel birikimi bıraktı. Türkiye’yi savaşlara dahil etmek hiç kolay değildi ve Türkiye, ABD’nin istediği savaşlara katılmadığı için ABD tarafından ekonomik yaptırımlarla cezalandırılıyordu. Bunun sonucunda AKP, ABD desteği ile kurulmuş ve ABD’nin her talebine evet diyen bir hükümet sağlanmıştı. ABD hem Ortadoğu hem Afrika hem de Türkiye gibi ülkelerde Adalet ve Kalkınma Partisi ismini verdiği partileri aynı anda kurarak bu partiler üzerinden Büyük Ortadoğu Projesini başlattığında artık söz konusu ülkeler ABD’nin istediği hükümetler tarafından yönetiliyordu.

90’ların sonunda ve 2000’lerin başında Türkiye IMF’den yardım talep etti ve IMF’nin de bazı şartları vardı, bunlar uygulanırsa Türkiye’ye yatırım akacaktı ve AKP’nin seçilmesi ile IMF söz verdiği yatırımları akıtmaya başladı. IMF’nin güvence verdiği ‘yatırım yapılabilir’ dediği ülkeler yatırımlar için güvenli olarak görülen ülkelerdir ve o ülkeye yatırım ‘akar’. Tabii ki bu akışta o ülke zararlı çıkacaktır fakat batmayacaktır.

IMF’nin politikalarından AKP yararlandı, Kemal Derviş ile kurulan sistemin getirilerini üzerlerine aldılar ve ardından liberal politikalar izleyerek Türkiye’ye ait fabrikaları ve arazileri sattılar. Şimdi bu satılan yerlerden kimlerin para çaldığını anlamak için hangi AKP’lilerin ne kadar servet artırdığına bakmak yeterlidir. Sonuç olarak AKP’liler öcü olarak lanse ettikleri IMF’den en çok yararlanan kesim oldu.

Gelen yatırımlardan kazanılan para parti-devleti ilkesi gereği AKP’lilere aktarıldı, Ortadoğu’da Türk müteahhitlere verilecek inşaat işlerinin %10’u ise Bush vakfına bağış olarak giden rüşvetti. Fakat IMF’nin şartları arasında yüksek teknoloji üretmemek vardı. Bu yüzden Binali Yıldırım ‘Bilişim denilen şeye öyle fazla kafanı takmayacaksın. yoksa sıyırırsın. Alacaksın kullanacaksın’ gibi açıklamalar yaparak bu duruma hazırlıyor ve yol yapmak, köprü yapmak veya dışarıdan motorunu, kamerasını, hedefleme sistemini satın aldığın drone’u monte ederek %100 yerli üretim yalanları ile piyasaya sunmak yüksek teknoloji işiymiş gibi sunulmaya başlandı. Böylece Türkiye’de yaşayan ve cebi para gören insanların kendini ‘gerçekleştirmesinin’ önüne bir set çekmiş olundu.

Sonuç olarak AKP gibi gerici partilerle birlikte öncelikle eğitim bilinçli olarak zayıflatıldı. 3-5 yılda bir eğitim sistemini değiştirdiler, akademisyenleri aşağıladılar, doktorları hastalara dövdürüyorlar. Burada amaç insanların belirli bir kültür ve bilgi seviyesinin altında kalmasını sağlamak ve bilgiye ulaşılmasını engellemek. Fakat internet çok büyük bir pazar olduğu için onu engelleyemiyorlar. İşte AKP’nin ve ABD’nin hesaplarını bozan bu oldu.

Uygulanan bu kültürel-baskılama işinin amacı basit, sömürdüğün toplumları ölmeyecek kadar yaşamasına izin vermelisin ki sömürmeye devam edebilesin, fakat onu sömürmene karşı çıkmayacak kadar da gelişmelerine izin verirsen onları daha verimli sömürebilirsin. Yani ABD üstün güç ise bunu zorla ve devletlerin başına geçirdiği dinci-gerici hükümetlerle başarıyor. Bu sayede Türkiye gibi ülkelerde kendilerine gelecek göremeyen parlak beyinler de Avrupa ve ABD’ye giderek yaratıcılığını o ülkelere sunuyor.

Bu ‘para akışı’nın yanısıra teknolojik atılımlar insanlara kendini gerçekleştirme fırsatı sundu ve insanlar daha düne kadar ilkel ihtiyaçlarını karşılayabilecek vaziyetten bir anda lüks araçlar, altın varaklı rezil mobilyalar, 50 bin TL’lik çantalar ya da uyuşturucu, fuhuş, gibi illegal işlere de yöneldiler. (Şu an Türkiye’de dönen illegal parayı hiçbir kurumun hesaplayacağına inanmıyorum) Çünkü toplumun kendini gerçekleştirmek için parası ve ithal teknolojisi olsa dahi bunun için gerekli entelektüel zemin hazır değildi. Kendini gerçekleştirememiş toplumun neler yaşadığını sabah programlarında izleyebilirsiniz.

Peki nesiller komple başarısız mı oldu? Hayır, bizim nesil ziyan olmuş olabilir. Fakat çocukların pasif alıcı dönemde dahi ellerine sonsuz bilgi edinebilecekleri bir cihaz geçti: cep telefonları. Çocuk artık annesine ve babasına ya da etrafındaki çevreliyicilere muhtaç değildi bilgi için. Böylece ailenin, okulun, devletin dinin ve toplumun çocuk üstündeki bilgiye dair otoritesi zayıfladı. Dahası çocuklar ellerindeki doğrulayıcı cihazlar sayesinde ailesinin onlara söylediği yalanları da test etme şansı buldu. Örneğin 60 kişilik bir yere proje hazırlıyorum eskiden ateist olduğumu söylerken çekinirdim. Fakat bu bahsettiğim işyerinin önemli bir kısmı ateist ve deist gençlerden oluşuyor. Hiçbirinin kimse ile tartışmak gibi bir derdi yok. Çok hoşgörülüler fakat sizi kırmamak adına doğruları eğip bükme eğilimleri yok. İşte bu tanımladığım cüretkar yeni gençliktir. Saçlarını boyatmak için punk olmalarına gerek yoktur. Ya da eşcinsellik onlar için utanılacak bir şey değildir. Savaşlar aslında zenginlerin yararınadır ve tüm devletler katildir. Bunlardan daha fazlasını biliyorlar. Mevcut nesil donanım eksikliği ve bilgiye kapalı olması nedeni ile yerlerinde saydı, yaşından dolayı bile olsa bilgiye aç yeni bir nesil doğdu. İşte ziyan olmuş bir neslin böyle verimli bir nesli doğurmasının arkasındaki en büyük etken bilginin özerkleşmesi ve her yerde ulaşılabilmesidir. Ayrıca uç noktalar törpülenmiş ve hayatın siyah-beyazdan ibaret olmadığını da anlamış görünüyorlar.

Bilginin özgürleşmesinin yanısıra eski neslin yeni teknolojilere ayak uyduramaması sonucu kuşak farkı iyice büyüyecek ve bir süre sonra birbirimizi anlamayacağız. İşte bu açıdan ölüm yararlı bir şey. Yoksa birbirini anlamakta zorlanan, kuşaklar şeklinde bölünmüş bir insanlık olurduk. Üstelik yaşlılar gençlerin kaderini belirlemeye devam ederdi. Daha ilkel insanlar, az ilkel insanlar, insanlar, daha insanlar…..

Hülyalı Bakışlar

Kemancıyla, Floransa’da tanıştık. Tanıdığım ilk kemancıydı. İncecikti. Şeffaf, geçirgen ve bulutların ardında kalmış bir aya benzerdi. Parmakları, o uzun, kemikli parmakları kemanın telleriyle buluştuğunda her biri dirimi yaşar, ayrılır, bağımsızlaşır ve kalbimin derinliklerine işleyen nağmeleri beni benden almaya yeterdi. Ertesi gün başka bir ülkeye gideceğimi duyunca beni müziğini dinlemeye çağırdı ve şimdi kulaklarımda bana özel bu konserin nağmeleri uçuşuyor.

Balkonundaki ipek minderlerde oturmuş, şarap içerken onu dinliyorum. Geçmişimin karanlık sularına dalıyor ve kimi zaman gözlerimden süzülmesine engel olamadığım gözyaşlarına boğuluyorum. Bir ara verdiği sıra dayanamayıp bizim oraların ağıtlarından okudum. Bana, “Bravo!” dedi. “Şarkı söylerken sanki yüreğimi de avuçlarında tutuyordun.

Asıl adımı bilmiyordu. Buradaki kimseye söylememiştim. Sürgün bir ailenin üçüncü kuşak çocuğu, yedi kardeşten sonuncusuydum. Yokuşu bitmeyen bir mahallenin, kışları uzun, sisli, puslu yollarının, ayakları ıslak, üstü başı pis çocuğuydum. Çok örselendim. Çok trajediye çarpıp tökezledim. Gözlerimde birden belirip hızla kaybolan vahşi bakışların müsebbibi yıllardan geçtim. Parmaklarımın yapıştığı kapı kolluyla açılan bir göz odamızdaki soğuk sobayı andıran duygularımın da sebebi olan zamanlardı bunlar. Benden beni alan, ardımda katlime sebep olacak cinayetler bırakan uzun yıllar. Hiç çocuk olmadığım ve hayatımı kadın tüccarlarından çalmak için ardımda cesetler bıraktığım ıssız yıllar. Gözyaşlarımla fildişi kuleler yaratamayacağımı anladığımda kaçtığım, kaçtığım ve şimdiki bene ulaştığım kimsesiz yıllar.

Çabuk büyüdüm. Sekiz yaşımda bir gece aniden büyüdüm. Ne öfkem ne acım ne tasam sığıyordu şu gök kubbe dediğimiz engine. Şunun şurası yedi yıldır kendimi insan sayıyorum. Öncesi, çakalların olduğu bir kafeste ölümüne bir yaşam mücadelesi.

Şimdi, Arno Nehri’nin durgun suyunda salınan ışıkları izleyen, bir heyula, bir rüyayı andıran gecede kemanın beşiğinde sallanan benlik, beden, nefes benimki mi? Gözlerimden süzülen yaşlara bakılırsa öyle.

Sokağın cumbaları sarmaşıklarla kaplı. Beyaz avluda yeşilenmemiş ağacın dalları bir heykeli andırıyor. Sırtımızı yasladığımız minderlerden sırtıma, bacaklarıma okşayan bir his yayılıyor. Katedralin kubbesinden kuşlar havalanıyor. İçime dolan sevinç benzeri duyguya tutunmaya çalışıyorum. Çalışmak boşuna aslında yarın gideceğim. Yeni bir yurt, yeni bir iklim, yeni bir yaşam süreceğim. Elinden kemanı bırakıp hülyalı bakışlarını bana çeviriyor. Bir süre gözlerimiz buluşuyor.

Bir kemanı bir de elini tutayım yeter.” diyor.

Belki ona, belki kendime, belki aşka, belki yaşama gerçek bir şans verişim böyle başlıyor.

Karanlığın ortasında umut: Renk

Ankara’nın başarılı progresif / psychedelic / post rock grubu Renk, 1 Mart akşamı Parya ve Paranoya’yla birlikte 6:45KK’da sahne aldı. Vokal / gitarda Anıl Kahvecioğlu, elektro gitarda Gökhan Şensönmez, bas gitarda Kemal Türkeri, klavye / geri vokalde Sezin Kahvecioğlu, saksafonda Ekin Özek ve davulda Eren Özgün’den oluşan grupla konser öncesi keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Hoşgeldiniz. Öncelikle bizlere grubun kuruluş aşamasından kısaca bahseder misiniz? Bu bağlamda ilk tekliniz “Sonsuz Karmaşa”nın hikayesini ve sizlerde yarattığı hissiyatı da kısaca özetleyebilir misiniz?

Anıl: Kemal’le tanışmamız internet üzerinden gerçekleşti. Onunla tanışmadan önce de bir müzik grubum mevcuttu; fakat grup yalnızca coverlar üzerinden ilerliyordu. Grubun basçısının şehir dışına yerleşmesi üzerine Kemal’i buldum. O zaman da niyetimiz coverlara devam etmek; King Crimson, Pink Floyd çalmak yönündeydi. Ne var ki Kemal’in gelmesiyle klavyecimizin ve vokalimizin gruptan ayrılması bir oldu. Gökhan da yalnızca ara ara provalara katılmaya fırsat bulabiliyordu. Bir süre sonra Gökhan, ben, Kemal ve o dönemki davulcumuz bir araya geldik ve neler yapabileceğimizi düşünmeye koyulduk; böylelikle de besteler üzerinde yoğunlaşma kararı aldık. Elimizde hali hazırda bir şeyler vardı, zamanla da beste işinden çok keyif aldığımızı fark ettik. “Son Defa” ve “Özgürlük” de o dönemden; yani 10 sene öncesinden kalma besteler. Şarkılarımızın hepsinde önceki davulcumuz Erolcan’ın da büyük payı var. Genel konsepti hep birlikte oluşturduk.

Gökhan: Anılların aklında her zaman bir albüm fikri mevcuttu; yani “Sonsuz Karmaşa” için de tam anlamıyla tekil bir şarkı diyemeyiz. O zamanlar, lisansımın son senelerinde, bir konsept albüm fikri daha da çok aklımıza yattı. Grup elemanları olarak sıklıkla Kızılay’da buluşup albüm hakkında tartışmalar yürütmeye, besteler yapmaya, provalar almaya başladık.
Albümün net bir hikayesi yok; fakat şarkıların sıralanışında duygusal bir tutarlılık söz konusu. “Sonsuz Karmaşa” da tekli olarak çıkmış olmasaydı albümün bir parçası olacaktı. O dönemlerde albüm öncesi bir adet tekli çıkarmak modaydı, bizler de “Sonsuz Karmaşa”yı tekli olarak çıkarmakta karar kıldık. Teklimiz 2016’da; albümümüz ise 2020’de çıktı. Şarkı albümün içinde yer alanlardan oldukça farklı; hikayesinde de pek bir benzerlik olduğu söylenemez.
“Sonsuz Karmaşa” bizlere kayıtlar esnasında nelere dikkat etmemiz gerektiği noktasında yol gösterdi. Aynı zamanda nasıl bir tarz istiyor olduğumuzu da daha net bir biçimde görmüş olduk. Bu noktada bizler için çok anlamlı.

“Renk” adı bende çok yönlü ve çok güzel çağrışımlar yaratmakta. Kendi adıma konuşacak olursam bende yarattığı ana çağrışım şu yönde: Her türlü karanlığa inat bütün güzelliğinizle, rengarenk karakterlerinizle ve rengarenk müziğinizle buradasınız. Peki sizin için “Renk” kavramı ne ifade ediyor?

Sezin: Renk müzik grubunun kuruluş aşamasında grubun arkadaş çevresine dahildim. “Renk” ismini duyduğumda aklıma gelen ilk kavram LGBT oldu. 2013 senesiydi ve Bilkent’te sürekli olarak bu konuda tartışmalar dönüyordu. Grubun adı benim çok hoşuma gitti; çünkü “renk” çok kapsayıcı bir kelime. Her şeyin iyisini kötüsünü, karanlığını aydınlığını, gökkuşağını kapsayan bir isim. Bu anlamda benim için çok değerli, ismimizi seviyorum.

Gökhan: Polonya’ya gittiğimizde kafamda oluşan düşünce “Renk” adının basit ve anlatılabilir, anlaşılabilir olduğuydu. Esasında renk uluslararası bir kavram. Bu yüzden isim olarak çok hoşuma gidiyor.

Eren: Hayatta hissettiğiniz veya ifade etmek istediğiniz her şeyin belirli bir renk karşılığı var. Mutluluğu da mutsuzluğu da, karamsarlığı da arada kalmışlığı da belirli renkler çerçevesinde ifade etmeniz mümkün. Anlatmak istediğiniz her şeyi içinde barındıran bir kavram. Gökhan’ın söylediği üzere aynı zamanda uluslararası.
Bana kalırsa tek sıkıntısı tavsiye edilmesi halinde internet üzerinde zor bulunuyor olması; çünkü “renk” kavramı karşınıza binlerce sonuç çıkarabiliyor. Buna rağmen akılda kalıcı ve güzel bir isim.

Anıl: İsmimizin pazarlama açısından oldukça kötü olduğunu belirtmek durumundayım. Kendi aramızda ismimizi değiştirmek noktasında pek çok tartışma yürütmüşlüğümüz de var. “Renk” ismindeki “e” harfinin yer yer açık okunuyor olması, Eren’in de belirtmiş olduğu üzere internet üzerinden aratılması halinde anında bulunamaması gibi sıkıntılar mevcut; fakat ben yine de ismimizi çok seviyorum. Yaklaşık 15 senedir müzikle uğraşıyorum ve bu seneler içerisinde psikolojik anlamda, duygusal bağlamda ve müzikal açıdan farklı farklı renkleri tecrübe ettim. Bu da ismi kendi açımdan daha anlamlı kılıyor.

Ekin: İçinde bulunduğum projelerde bir hikaye anlatma ihtiyacı duyuluyor olmasından büyük keyif alıyorum. “Renk”te de böyle bir ihtiyaç var. İsmimizin farklı bir duyuyu; yani müzik dışı bir şeyi de çağrıştırıyor olması çok hoşuma gidiyor. Kelimenin içeriğinde bir şeylerin tasviri mevcut; burada görsellik de söz konusu. Yapılan müziğin ruhunu en güzel biçimde açıklayan kelimelerden bir tanesi. Bana kalırsa başka bir isimle olmazmış.
“Renk” gibi isimler grup ve dinleyici arasında bir iletişim aracı görevi görebiliyor; çünkü ucu açık ve kitle isme kendi anlamını yansıtıyor. Dinleyiciye dayatılan bir anlam yok. Kişi anlamı kendi başına üretiyor.

Biraz da albümünüzün ortaya çıkış sürecinden bahsedelim. “Kıyı” albümünün hazırlık süreci nasıl gelişti? Karşılaştığınız zorlukları; aynı zamanda keyifli anları bizlerle paylaşır mısınız?

Anıl: Aslında grubun başlangıcı albümün de başlangıcı oldu. “Son Defa”, “Mekanik Hayat”, “Özgürlük” gibi pek çok şarkımız o ara çıktı. Albüm sürecine girdiğimiz dönemde sürekli farklı şeyler denedik. Örneğin “Son Defa”nın girişini defalarca değiştirmiş; her konserde de farklı çalmışızdır. O zamanlar klavyecimiz de olmadığından ötürü her şeyi gitar üzerinden deniyorduk. Gitarla neler yapılabileceğini en iyi o dönemde öğrendim.
“Kıyı”ya da bu psychedelic öğeler çok yansıdı. Bizler açısından çok avantajlı bir dönem oldu. Pek çok yerli grupta göremediğimiz müzikal öğelerin ortaya çıkışı da sürekli yeni şeyler denemiş olmamızla birebir bağlantılı.
Albümün konsept fikri interaktif gelişti. “Kıyı” kendi aramızda yaptığımız beyin fırtınaları, yürüttüğümüz fikirler sonucu ortaya çıkan bir albüm. Albümü en ince ayrıntısına kadar birlikte yarattık. Tam da bu yüzden şarkıların kayıt aşamasından çok stüdyo sonrası bir arada oturduğumuz ve albüm hakkında her şeyi tartıştığımız anlardan keyif aldım. Eminim ki bu noktada grubun diğer üyeleri de benim gibi düşünüyorlardır.
Bu arada bizler stüdyo noktasında çok tecrübesizdik, prodüksiyon hakkında da pek fikir sahibi değildik; bu yüzden röportajı okuyan genç müzisyen arkadaşlara bir tavsiyem olacak: Olur da bir gün kayda girecek olursanız iyi hazırlanın, iyi çalışın, ondan sonra girin. Aksi takdirde kayıt süreci insanı müzikten bile soğutabilir. Ayrıca bana kalırsa her müzisyen kendi prodüksiyonunu kendi başına yapmalı. Hepimiz bunun farkına albümün yapım aşamasında vardık.

Gökhan: Klavyecimiz gruptan ayrıldıktan sonra epey zorluk çektik. Ankara’da yeni bir klavyeci bulmak neredeyse imkansızdı ve Anıl’ın yazmış olduğu besteler, içeriğinde klavye barındıran bestelerdi. Yeni bir şeyler denemeye oldukça niyetliydik; fakat bunu nasıl yapacağımıza dair bir fikrimiz yoktu. Elimizdeki tek enstrüman gitardı. “Neler yapabiliriz?” diye düşündüğümüz o aşamada ortaya çok deneysel işler çıktı. Bu işlerin tamamının iyi olduğunu söylemek zor; o ara ortaya çıkarmış olduğumuz işlerden kimileri de eminim ki dinleyici kitlesi açısından zaman zaman rahatsız ediciydi.
Sonrasında bu deneysel işlerimizin hepsini harmanlayıp bir konsept haline getirdik. “Kıyı” albümünün bestelenmesi aşaması son derece keyifliydi. Üniversite dönemindeydik, zaman kavramımız yoktu ve Anıl’ında söylemiş olduğu üzere sıklıkla bir araya gelip tartışmalar yürütüyorduk. Üzerimizde bilmemenin verdiği bir cesaret de mevcuttu; bu yüzden de keşfettiğimiz her yenilikten heyecan duyuyorduk. Hepimiz tiyatroya, felsefeye, edebiyata ilgiliydik; sanata yatkınlığımız vardı. Bu yüzden de her tartışmamızda yeni ve farklı fikirler ortaya çıkıyordu. Bu yüzden de albümü hikaye açısından soyut bir noktada bıraktık. Ardından kayıt işleri başladı. Tam o esnada Erol Can Almanya’ya taşındı, yeni bir davulcu aramak durumunda kaldık. Albüm çalışmalarına başlamak niyetindeydik; çünkü Polonya’ya gittiğimizde ve insanlar bizlere “Sizin albümünüzü almak istiyoruz.” dediğinde bunun öneminin farkına varmıştık. O gün albümsüz bir grubun daha öteye gidemeyeceği hissiyatına kapılmıştım.
Albümün yapım aşaması seneler sürdü. Sürekli değişiklikler yaptık. Stüdyoda teknik problemlerle karşılaştık. Aynı zamanda stüdyo konusunda çok tecrübesizdik. İş uzadıkça uzadı, üzerimizden gitmek bilmeyen bir yüke dönüştü. Tabii bu esnada çalışıyor veya okuyor olduğumuz için zaman açısından sıkıntılar ve uyuşmazlıklar yaşamaya başladık.

Sezin: Zamansal açıdan sıkıntılarımıza, teknik sorunlara rağmen ortaya çok güzel, gurur duyulacak bir iş çıktı.

None

Albümün kapağı oldukça dikkat çekici. Fikir kimden çıktı? Tasarım kim tarafından gerçekleştirdi?

Anıl: Biz en baştan beri albümün kapağının çok anlamlı olmasını ve bir çizim üzerinden gitmesini istiyorduk. Onur Kılıç adında bir dinleyicimiz vardı; bizi dinlemeye başladığı dönemlerde 15-16 yaşındaydı. Bir gün internet üzerinden bizlere ulaştı, “Sizleri çok sevdim ve sizler için bir şeyler çizmek istiyorum.” yazdı. Bizlere birkaç resmini attı, şaşırdık. O dönemde bile çok yetenekliydi. Sonrasında iletişimi hiç koparmadık. Bizler için afiş yaptı ve müthiş işler ortaya çıkardı. Kendisini çok severiz. Onur tam anlamıyla sanatçı ruhlu; yaptığı her şeyin içerisinde sanat barındırıyor. Her konuda çok yetenekli. Albüm kapağımızı yapan da o. Bu arada kapağın çizimi telefon üzerinde yapıldı. Üstelik her şarkı için ayrı bir çizim de bulunmakta. Ortaya hep beraber böyle bir proje koyduk, her birlikte fikir ürettik ve Onur bu fikirleri görsele taşıdı.
Sezin’le bir gün Knidos’a gitmiştik, gökyüzünün bir tarafında ay diğer tarafındaysa güneş vardı. Tepede bir deniz feneri mevcuttu. Onu gördüğümde albüm kapağının da bu manzarayla bağlantılı olabileceğini düşündüm. Albüm döngüsel olduğundan ötürü güneş-ay döngüsü fikri hepimizin aklına yattı. Albüm kapağı üzerinde epey düşündük; fakat bence ortaya da çok güzel bir sonuç çıktı.

Gökhan: Kapağın üzerindeki balina fikri de benim bir düşüncem üzerine oluştu. “Mavide Boğulma” şarkısını ne zaman dinlesem bir insanın denizde boğulma sahnesi aklıma geliyordu. Bunun üzerine şarkıya bir su sesi ekleme önerisinde bulundum, ardından bu fikir kafamda balina sesine evrildi. Sonuçta balinanın her zaman melankolik bir yanı vardır. Ben balina fikrine oldukça ısındım; dolayısıyla da albüm kapağına bir balina koymakta karar kıldık. Ne var ki birkaç denemede bulunduk, hiçbirinde balina istediğimiz gibi durmadı. Başka bir şey koymak noktasına da ben sıcak bakmadım.
Geldiğimiz noktada ortaya balinayla birlikte çok güzel bir iş çıktığını düşünüyorum. Kapak, albümün içerisindeki her şeyi kapsıyor.

2016 yılında Polonya’da “Teraz Turcja” programı kapsamında vermiş olduğunuz bir de konser mevcut. Peki Polonya hikayesi nasıl başladı?

Gökhan: Facebook’un aktif kullanıldığı zamanlarda orada bir sayfamız mevcuttu ve bizleri sevenler ara sıra oradan yazarlardı. Mesaj atan dinleyicilerimizden bir tanesi bizlere İngilizce bir şeyler yazdı. Polonya’dan yazmış olduğunu görünce ne yazdığını merak ettik; mesajı açıp okuduk. “Sonsuz Karmaşa”nın henüz çıkmış olduğu dönemdi, kadının talebi sözleri İngilizceye çevirip onlara yollamamız yönünde oldu.
Bir gün tekrardan bize ulaştı ve “Artık Renk grubunun Polonya konserini verme vakti gelmedi mi?” diye sordu. Kadının ciddi olduğunu anladıktan sonra Polonya’dan bir arkadaşımızı aradık ve işlerin daha hızlı ilerlemesi adına yardım talep ettik. Maddi açıdan da elimizden geleni yapacağımızı; fakat bir miktar da katkı talep ettiğimizi yazdık. O dönem elimizden başka türlüsü gelmiyordu; fakat yurtdışında çalmayı da çok istiyorduk. İlginç bir biçimde onlar bir noktadan sonra her şeyi karşılamaya başladılar. Açıkçası bunu beklemiyorduk.
Büyük ihtimalle yurtdışından gelmiş olduğumuzdan ötürü insanlar tarafından çok güzel karşılandık. Konaklama, yemekler, transfer noktasında her şey mükemmel ilerledi. Aynı zamanda hayatımda ilk defa 15-20 dakika içerisinde ses provamızı tamamladık.

Anıl: Etkinlik Türkiye’ye dair bir etkinlikti ve CerModern gibi bir yerde gerçekleşti. Sergi, sinema, konser salonları bulunan kocaman bir alandı. Biz vardığımızda bir tarafta bir kadın dans ederken diğer tarafta Nuri Bilge Ceylan filmi gösteriliyordu.
Bir noktada çok hazırlıksızdık; çünkü ilk defa yurtdışında konser vermeye gidiyorduk. Enstrümanların uçakta nasıl taşınacaklarına dair bir fikrimiz yoktu örneğin. Bir yerde enstrümanlar için ekstra koltuk alındığını okumuştuk, gerçekten de öyleymiş. Anında bizlere dört koltuk daha alındı, şaşırdık. Tahminimce etkinliğin bir sponsoru da mevcuttu.

Sezin: Anıl Polonya konserini her zaman geçirdiği en güzel konser olarak değerlendirir. İnsanların ilgiyle, oturarak, hiç konuşmadan dinlediği bir konser olmuş. Albüm sanatsal olduğundan ötürü bu şekilde dinlenmesi esasında büyük önem taşıyor. Bu durumu ülkemizde yaratmak ve ona göre mekan bulmak oldukça zor.

Türkiye açısından konuşacak olursak oldukça nadir karşılaştığımız bir müzik tarzı icra etmektesiniz. Kendi alanınızda kayda değer bir başarı yakalamış durumdasınız. Güzel işler yaratmak adına büyük emek sarf ediyorsunuz. Peki ülke genelinde aldığınız geri dönüşler ne yönde?

Eren & Gökhan: Farklı farklı şehirlerden dinleyicilerimiz bizleri zaman zaman şehirlerine çağırmaktalar. Örneğin daha kısa süre önce Artvin’den böyle bir talep aldık. Böyle durumlarda elbette mutlu oluyoruz. Ara sıra insanların aniden, beklenmedik bir anda karşımıza çıkıp “İmzanızı alabilir miyiz?” diye sormaları veya “Ben sizin hayranınızım.” demeleri çok güzel bir his. Kimi zaman herhangi bir masada “Renk” hakkında bir sohbet açılıyor ve insanlar bizlerden çok güzel bahsediyorlar. Az; fakat kesinlikle öz bir kitlemiz var ve bu bizi mutlu ediyor.

Sezin: İcra ettiğimiz müzik açısından da kendi açımızdan da herhangi bir popülarite kaygısı gütmüyoruz. Normalde kimi konserlere çok daha fazla insan giderken bizim konserlere gelen dinleyici sayısı elbet daha az olabiliyor; fakat bu da dinleyiciyi daha değerli kılıyor ve birebir iletişimi sağlıyor. Konserimize gelen insanlar genellikle sanatımızı görmüş ve beğenmiş insanlar oluyor, bu da bizleri açıkçası çok mutlu kılıyor.
Yeni jenerasyon tarafından biliniyor olmamız da çok büyük bir mutluluk. Üniversitede ders vermekteyim, ders verdiğim öğrencilerden bir tanesinin yanıma gelip “Hocam, siz Renk’te mi çalıyorsunuz? Ben sabaha dek ‘Özgürlük’ dinledim.” dediği oldu. Beni hem çok şaşırtan hem çok mutlu kılan bir olaydı.

Anıl: Bizi seven çok seviyor. Kolay sevilebilecek bir tarz üzerinden gitmiyoruz, bize benzeyen gruplar da fazla sayıda değil. Albümü elbet beğenilmesi için yapmadık; fakat insan yine de az çok bu kaygıyı güdüyor. Bir noktada beğenilmek istiyor.
En azından bir tepki almak istiyor. Biz açıkçası albümü yaptıktan sonra büyük çoğunlukla çok güzel bildirimler aldık.
Ben albüm çıktıktan sonra birkaç kişiye yollamıştım. Harun Tekin’e yollamıştım örneğin. Bütün albümü dinlemiş, başarılı da bulmuş; fakat dinlerken korkmuş. Bu bana kalırsa çok doğal bir tepki. Ben de dışardan bir insan olarak albümü dinlesem müzikal açıdan da şarkı sözlerinden de korkabilirim. Bugün bu albümü tekrardan yapsak bu kadar korkutucu olmaz.
Gevende’nin vokali Ahmet Bilgiç çok güzel yorumlarda bulunmuştu; hatta pandemi sonrası bizlerle görüşmek istediğini iletmişti. Bana kalırsa kendileri şu sıra Türkiye çapında en başarılı gruplardan bir tanesi. Yeniliklere çok açıklar.
Bunun dışında Cynic müzik grubunun eski üyelerinden bir tanesine atmıştım, o çok detaylı bir geri dönüşte bulundu, çok güzel şeyler yazdı ve bu çok hoşuma gitti.
No Clear Mind da albüm yapımının son aşamasında bizlere çok büyük destek oldu, Vasilis’e buradan selamlarımızı iletiyoruz.

Her grubun belirli sebeplerden ötürü ötekilerine göre daha ön planda tuttuğu bir şarkı mevcuttur. Peki sizin gözünüzde hangi şarkı büyük değer ifade ediyor? Sebebini bizimle paylaşmak ister misiniz?

Gökhan: Ben dinleyici olarak “Mavide Boğulma” derim; fakat herkesin ortaya çıkıp çok güzel işler yarattığı şarkı bana kalırsa “Kırmızı”. Şarkıda sürekli olarak bir şeyler değişti; fakat kayda giren hali çok iyi oldu. Bence “evrimleşmek” kelimesini bu noktada tam anlamıyla yansıtan bir şarkı.

Eren: Benim sürecim çok değişti. Ben Renk grubuna inanılmaz bir hayranlıkla başladım. “Mekanik Hayat” albümün ağırlıklı yapısına aykırı olduğundan dolayı hoşuma gidiyordu. Enstrümantal, gürül gürül gelen bir şarkı. Grupta çalmaya başlamamla birlikte “Mavide Boğulma” epey öne geçti. Davulda çalması çok keyifli. Gökhan’ın da demiş olduğu üzere dinlerken de keyif veriyor. Şu an için kesinlikle “Mavide Boğulma” ve “Kırmızı” diyorum.

Ekin: Benim albümde en sevdiğim parça uzun süre boyunca “Son Defa”ydı. Şu anda canlı performanslarımız albümden tamamıyla farklı. Grupta saksafoncu yoktu, ben saksafoncu olarak geldim. Kesinlikle dinlerken ve çalarken her ayrıntı çok fark ediyor. “Son Defa” benim gözümde albümü toparlayıcı bir görev de görüyor. Çalmayı en çok sevdiğim parçalar ise “Sonsuz Karmaşa” ve “Mavide Boğulmak”.

Anıl: Benim en sevdiğim şarkı “Son Defa”; çünkü hayatımda yapmış olduğum ilk şarkı. Ondan önce de şarkılar yapmıştım; fakat her şeyiyle tam teşekkülü, gerçek anlamda içime sinen ilk şarkım bu oldu. Müzikal olarak da çok seviyorum, sözleri de çok güzel; fakat 15 sene önce beni bu serüvene başlatan şarkı olduğu için apayrı bir yeri mevcut.
“Mavide Boğulma” noktasında ben de hemfikirim; çok güzel bir şarkı. Mavi en sevdiğim renk ve maviyle bana her şey daha anlamlı geliyor.
Bana şu an en anlamlı gelen şarkı “Kırmızının Külleri”. Albümde bu kadar kontrast olan başka bir şarkı yok. Pasif agresif diyebileceğimiz bir şarkı. Sözleri çok güzel ve sözler açısından beni çok etkileyen yanları var. Fakat aynı zamanda öfkeli de bir şarkı; diğer şarkıların hiçbirinde böyle bir öfke unsuru yok. Bugün benim de öyle bir yanım yok; bu yüzden şarkı bana tam da 20’li yaşlarımı anlatıyor.

Sezin: Albümden önce “Son Defa” ve “Kırmızının Külleri” kendi adıma çok değerliydi; fakat albüm çıktıktan sonra dinlemeye doyamadığım, çalarken de büyük keyif aldığım parça “Kırmızı” oldu.

İlerleyen süreç için yeni projeleriniz mevcut mu? Eğer mevcutsa bunlardan kısaca bahseder misiniz?

Anıl: İkinci albüm için konsept konuşmaları yaptığımız esnada albümlerin başrollerinin genellikle hep erkek olduğundan bahsettik. Kitaplarda da bu sıklıkla karşımıza çıkan bir durum. Bunun üzerine kendi aramızda, “O halde bizim albümümüzde başrol kadın mı olsa?” diye bir tartışma başlattık. Henüz ortada bir şey yok; fakat bu noktada Sezin’i biraz daha ön planda tutmak da istiyoruz.
Bunun dışında beni albümden daha da çok heyecanlandıran bir projemiz mevcut. Biz felsefeyle ve müzik dışı sanat dallarıyla da ilgilenen insanlarız. Örneğin önceden ODTÜ’de verdiğimiz konserlerde arkamıza bir perde asar, insanlara konser esnasında kısa filmlerden sahneler izletirdik. Bizim amacımız yalnızca albüm yapmak değil; aynı zamanda resimle, edebiyatla, sinemayla bağlantılı olarak da insanlara güzel şeyler aktarmak. Bu sergi meselesi de aslında tam olarak bu düşüncelerle ortaya çıktı. Ressamımız Onur Kılıç. Sergi tamamen “Kıyı” albümü içerisinde yer alan hikayelerle bağlantılı.
Fikir ilk etapta bana çok olası gelmedi; çünkü maliyetli bir iş söz konusu. Tam da ben vazgeçme aşamasındayken Onur anında tuvalleri, boyaları, malzemeleri çok uygun bir fiyata ayarladı. Bir şekilde kendi aramızda para topladık, ardından Onur işe girişti.
Onur’un çok farklı, soyut bir tarzı olduğundan ötürü ortaya çıkacak resimleri çok merak ediyorduk. Gördüğümüzde hepimiz çok memnun kaldık. Resimler yeni bitti, şu an proje dosyası yazma aşamasındayız. Hepimiz çok heyecanlıyız; çünkü kendi açımızdan yepyeni bir şeye imza atmış olacağız.

O halde son sözlerinizi alalım.

Teşekkür ederiz. Çok keyifli bir söyleşi oldu.

Biz teşekkür ederiz, iyi ki varsınız!

8 Mart Ama Hangi 8 Mart

“Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya…” demiş Gülten Akın bir şiirinde oysa çok şey de yok elimizde; gözlerdeki gülümseme, birlikte söylenen şarkılar, beraberce yapılan işler, daha iyi olabilecek şeylere duyulan özlemle kurulan düşler ve benzerlerinden başka. Evet, 8 Mart’la ilgili bir yazı yazıyorum. Bu bir cüret mi demeliyim yoksa bir serzeniş mi? Bilemiyorum. Muhabbet demek en iyisi galiba ne de olsa şunun şurası kaç kişiyiz 8 Mart’ı önemseyen insanlar arasında? Baktığında nüfusun yarısı ama çoğunun belki de haberi bile yok eşit ve özgür olduğu konusunda..

Savaşlarla sınanan yeryüzünün insanları, güzel bir türküyü dillendirir gibi, baharı müjdeler gibi, keşfe çıkar gibi, çözüm bulur gibi ve hevesle, daha henüz emekliyor güzel gelecek günlere. Elbet benimki bir inanma isteği yoksa tarumar edilmiş nice toprağına bakınca yeryüzünün, nice vatansıza, nice göçmene, nice işsize, nice evsize bakınca, temiz su, yiyecek aş bulamayan nice insana bakınca umutlanmak oldukça zor ama umutlanmak zorundayız. İçimizin aydınlığı taşsın diye dışarıya ve neden olmasın diyebilmek için en çok da.

Emeksiz 8 Mart Olur Mu?

Dedim ya bu bir muhabbet aslında yıllardır adı değişen 8 Mart’a artık ne diyeceğini bilememekten en çok da. Hepimizin bildiği çok eski zamanlarda başlayan serüven, avcı toplayıcı erkek ve iş bölümüne bağlı değişen, anneliğin getirdiği, kadının üstlendiği roller ve sonrasında bunun bir sömürü aracına dönüşmesi gittikçe, katılaşması ve hapsetmesi cinsleri tabuların arasına. Biz bu anlamda öncü bir kuşağız gürül gürül gelen bir değişime tanık olan. Parçasıyız bu değişimin, içinde yaşıyoruz. Daha öncü pek çok kadın aydınlattı yolumuzu. Kadınların doğru dürüst okula gidemediği yıllarda okudular, kadınların sanat yapamadığı yıllarda sanat yaptılar, kadınların hakları için ömrü mücadeleyle geçen nice kadının açtığı yolda ilerlemekteyiz. Kadınların çoğundan daha erken haklarına erişmiş olmanın şansını bir kenara bırakırsak, cinayetlerle hayattan koparılan kadınların çığ gibi büyüdüğü bir coğrafyada kendimizden bir kendimiz dikmekteyiz.

“Peki neden Emekçi Kadınlar Günü, Kadınlar Günü ya da Kadınların Uluslararası Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü ilan edildi?” diye sormaktayım kendime. Neden bazıları emekçi sözcüğünü sevmedi ve sahiplenemedi? Hizmetkârlı şatolarda, bir eli yağda bir eli yağda büyüyen minnacık azınlığın mı eseri oldu bu işler? Hiç sanmıyorum. Ev içinde harcanan bir ömrü yani kadının görünmez emeğini görünür kılma mücadelesinin içindeki kadınlar, neden sevmedik emek sözcüğünü?

Emek; “Bir işin yapılması için harcanan beden ve kafa gücü, mesai, zahmet.” demek. “Uzun, yorucu ve özenli çalışma.” Ve öyle ya da böyle hepimiz emeğimizle varız. Kadınlar, ah kadınlar, en çok onlar görünmez emekleriyle varlar aslında. Dünyayı emekten başka ne güzelleştirebilir ki zaten? Ne daha yaşanılır kılabilir? Hayatımızı kolaylaştıran bilim ve teknolojinin, yaşamımıza ruh üfleyen sanatın emeksiz olması mümkün mü? Ne ister insan emekçi olmaktan başka? Bir sülük gibi kan emerek yaşamayı mı? Bir asalak olmayı isteyecek kaç kişi var ki Dünya’da? Düşününce tembellik bile emek ister bazen öyle değil mi? Öyle ya da böyle emeğimizle güzelleşecek yarınlara…

Kaç Farklı 8 Mart

Şimdi alanlara çıkmayı ya da aynı anda, bir arada çıkmayı bile beceremeyen bizleri ve kaç farklı biçimi varsa 8 Mart’ı kutlamanın hepsini kucaklıyorum. Bir yerde hepsi bir ve aynı ne de olsa. Birliğin içindeki çeşitlilikle, renklilikle, farklılıkla, daha eşit, daha adil, daha özgür ve daha yaşanılır, barış içinde bir Dünya için nice 8 Martlar olsun diyerek yazımı bitiriyorum. Unutmadan; 8 Mart 1857 yılında Amerika’nın New York kentinde tekstil sektöründe, ücretlerini, uzun çalışma saatlerini ve insanlık dışı çalışma koşullarını protesto etmek için grev yapan ve bu grevde çıkan yangında yaşamını yitiren kadınların anısına saygılarımla…

 

 

 

 

 

8 Marta giderken: Kadın Savunma Ağı ile röportaj

Kadın mücadelesi, toplumsal mücadelenin en önemli ayaklarından birini oluşturuyor. Zamlarla birlikte temel ihtiyaç olan pedlerin ulaşılabilirliğinin azalması, nafaka ile ilgili ortaya atılan gündem ve önlenmeyen şiddet üzerine Kadın Savunma Ağı’ndan Aysun Gençtanır ile konuştuk. Ankara muhalefetinin önemli bir bileşeni haline gelen Kadın Savunma Ağı, geçen haftalarda gerçekleştirilen ped eylemi, nafaka güdemi ve 8 Mart programlarını anlattı. 

Ekonomik krizin kadınlar cephesinde yaşanan bir başka boyutu var

Memlekette yaşanan ekonomik krizin yansımaları görülmeye başladı birkaç ay içinde. Bu krizin kadınlar cephesinden de yaşanan bir boyutu var. Ped fiyat artışları ve sonrasında bizim yaptığımız eylemleri bu açıdan değerlendirebiliriz. Hijyenik ürünlere ulaşım bir hak ve bu hak kısıtlanmış oldu. Pedlere uygulanan KDV oranı yatlara uygulanan kadar. Yani yüzde 18. 82 lirayı buldu ped fiyatları. Bu durum kendi bedenimizde yabancılaştırmaya başladı bizi. Öyle büyük bir zamdan bahsediyoruz ki insanlar kendi fiziksel döngülerine göre bir sonraki güne onları hazırlayacak temel ürünlere ulaşamaz oldu. Ekonomik krizin erkeklik kriziyle ilişkilendiği bir boyut bu, diyorlar ki biz patriarka olarak her şeyi metalaştırırız ve kapitalizmin bir oyuncağı haline getiririz. Kamusal alanda kadın varlığını da istemiyorlar. Kadınları özel alanda sıkıştırmanın bir başka yolu bu da. İhtiyaçların bizi ilgilendirmiyor, hangi alanda sıkışırsan sıkış diyorlar. Birçok kadın günümüzde hala hijyenik pede ulaşamadığı için okula- işe gidemiyor, bu zamlarla birlikte hijyenik ürünlere ulaşamayanların sayısı iyice arttı. Hijyenik pede ulaşım sıkıntısı aynı zamanda toplum sağlığı üzerinde olumsuz etkilere sebep olabilecek bir durum. Kadınlar toplumdan resmen aforoz ediliyor. Diyanet de bu konuda üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor zaten(!) 

Hhijyenik pede ulaşım haktır, engellenemez!

Hijyenik pedlerin üretimi de tekeller üzerinden yürütülüyor. Biz de “Hijyenik pede ulaşım temel haktır, engellenmez!” diye yola çıkarak talepte bulunduk. Sadece talep etmekle yetinmeyerek, kendimize bir yöntem geliştirmek istedik. İstanbul’da PNG önüne gittik, eylem yaptık. Ankara’da, “Çocuk bezi ve kadın pedine ulaşımımız engelleniyor ama bunlara ulaşmak bizim hakkımız.” diyerek, bir çözüm arayışına girdik ve ped kamulaştırmakta karar kıldık. Neden kamulaştırma derseniz, Ankara’da fabrika yoktu o yüzden marketleri seçtik. Bu yaşama karşı bir öz savunma aslında ve meşru. Biz de ücretsiz pedin mümkün olduğunu göstermek istedik. Pandemi sonrasından itibaren kadınların regli yoksulluğu yani pede ulaşamama oranı yüzde 63 ve bu rakam çok yüksek. Diyanete ayrılan 16.1 milyon lira kadınlara ayrılabilir, devlet bunu yapabilir ama tercih etmiyor. 

Kadın mücadelesinin karşısına devlet eliyle örgütlü bir erkek birlikteliği çıkarıldı

Özellikle 2016 yılından bu yana Mağdur Erkekler Komisyonu’nun kurulmasından bu yana karşımıza çıkan bir konu nafaka. Isıtılıp ısıtılıp tekrar önümüze konuyor bu gündem. Bu konuya neden bu kadar takılıyorlar kısmı bizce çok kritik. İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılmak salt bir kadın düşmanlığı mıydı mesela, hayır. Nafakada öyle değil. İstanbul Sözleşmesi özel alandaki şiddeti politikleştirir sözleşeme de özel alan politiktirin yasal haliydi aslında. Şiddeti ve cinsiyet eşitsizliğini görünür hale getiriyordu. Sözleşmeyi kaldırmakla bu noktalara ket vurmayı amaçlıyorlar. Kadınları kamusal alandan dışlıyor ve özel alana mahkum ediyor ve burada yaşananları doğal olarak gösteriyorlar. Nafakaya baktığımızda yukarıda bahsettiğim komisyon meclise önerge verdi, eylemler yaptılar. Kadın hareketinin en çok yükseldiği dönemde çıktı bu erkekler. Kadın hareketine karşı örgütlü bir erkek birlikteliği diyebiliriz onlar için. En sonunda da Adalet Bakanı’nın değişmesi ve Bekir Bozdağ’ın koltuğa gelmesiyle birlikte yine gündeme geldi nafaka konusu. Meclis gündemine gelecek bu konu, görüyoruz ama kadın hareketi buna karşı hazırlanıyor. Nafaka ne peki? O kadar soyut hale getirildi ki sanki milyarlar alınıyor. 

Nafaka ücreti 250 ila 400 lira arasında

Nafaka 250 ila 400 lira arasında bir paraya denk geliyor. 3 farklı nafaka var. Boşanma esnasında yoksulluk nafakası adında verilen, boşandıktan sonra yoksulluk yaşayacak eşe verilen ve çocuklar için verilen. Ekonomik açıdan yoksulluğa düşecek eşi korumak için verilen bir ücret bu ve şartları var zaten. Her kadın bunu alamıyor ya da almayı tercih etmiyor. Evli olduğu için, çocuk baktığı için çalışamayan kadınlar alıyor bu nafakayı da. Doğal olarak kadınların nafaka alması bir hak oluyor. Çocukların bakımı da genel olarak kadınlarda kalıyor. Ayrıca süresiz nafaka adı öne çıkarılıyor ve ömür boyu veriliyormuş gibi bir algı yaratılıyor. Aslında bu süresi belli değil anlamında mesela kadın çalıştığında veya evlendiğinde bu nafaka zaten kesiliyor. Ayrıca ömür boyu da olabilir çünkü eril iş bölümüyle erkeğin dışarda çalışması için kadın da evde çalışıyor. E boşandıktan sonra sana nafaka da yok mu diyecek devlet? Zaten 250 ila 400 lira arasındaki bu nafaka ücreti günümüzde amacı olan yoksulluğa düşmeme durumunu önleyecek bir miktara da sahip değil zaten. Son olarak nafaka hakkı bulunan kadınların birçoğu hakları olan bu nafakayı da alamıyorlar zaten çünkü erkeklerin yüzde 66’sı nafakalarını ödemiyor. Birçok kadın da şiddetten kurtulmak ve eşinden bağını koparmak için bu nafakayı talep etmiyor. 

Boşanmaların yüzde 82.9’u şiddet kaynaklı 

Oranlara baktığımızda bozulmasının istenmediği kutsal ailelerin boşanma nedeni yüzde 82.9 ile şiddet oluyor. Yani kadınlar şiddete uğradığı için boşanmak istiyor. Birçok kadında şiddete rağmen sadece ekonomik kaygılarla boşanmamayı seçiyor, mecbur kalıyor çünkü işleri yok, gidebilecekleri bir aileleri yok. Hayatında belki çalışmamış, eğitimi ya da deneyimi olmayan kadınlar ekonomik kaygılara rağmen boşanmayı seçtiğinde alacağı bu kadar cüzi miktarlarda nafaka için bile mücadele etmek zorunda kalıyor. Diyanet de yaptığı açıklamalar ve verdiği fetvalar ile kadınları şiddete mahkum eden şeyler söylüyor. Bu nedenle şiddetin kaynaklarından biri bizim gözümüzde diyanet. Bu sebeple de geçtiğimiz günlerde Diyanet Vakfı önünde eylem yaptık. “Diyanet kapatılsın!” diye bir talebimiz var. 16.1 milyar bütçe ile diyanet; 26 özel daire ve 200’den fazla üniversite başta olmak üzere birçok idareden ve 7 bakanlıktan daha fazla bir bütçeye sahip demek. Ne yapılıyor bu bütçelerle? Enes Kara gibi gençler gerici yurtlarda intihar ediyor, eğitim sistemi gün geçtikçe gericileştiriliyor, boşanmaların önüne geçmek için aile merkezleri adı altında arabuluculuk yapan kurumlar açılıyor diyanete bağlı çalışan. 

Türkiye’de her dört kadından biri işsiz

Türkiye’de her dört kadından biri işsiz, kadın istihdam oranı yüzde 26. Çalışmak istediğinde bile kadınlar zaten iş bulamıyor. Bu nedenle nafaka hakkının iptalı söz konusu bile olamaz. Hatta bizim talebimiz, sadece “Nafaka haktır, kısıtlanamaz!” değil, ücret açısından nafaka hakkının yeniden düzenlenmesi. İnsanca yaşamaya yetecek kadar nafaka alınmasını talep ediyoruz biz ve nafakaların ödenmesini sağlamayı. Önümüzdeki dönem hem 8 martta hem de sonrasında kadın mücadelesinin gündemlerinden biri olacak nafaka hakkı. 

6 Mart’ta Tandoğan’da Büyük Kadın Mitingi’nde buluşuyoruz

Bu 8 Martı, kadın yoksulluğuna, zamlara, hayat pahalılığına, şiddete karşı bir 8 mart olarak karşılayacağız. Ankara programı şöyle olacak. 6 Mart’ta Ankara Kadın Platformu’nun tüm bileşenleri ile birlikte saat 15.00’da Anıtpark’ta Büyük Kadın Mitingi’nde buluşacağız. 8 Mart günü de Feminist Gece Yürüyüşü için saat 19.30’da Madenciler Anıtı’nda buluşup, Sakarya Meydanı’na yürüyeceğiz. 8 Mart’a giderken Kadın Savunma Ağı olarak başka etkinliklerimiz de olacak, bu etkinlikleri sosyal medya hesaplarımızdan takip edebilir isteyenler. Ayrıca Ankara, İstanbul ve Kemalpaşa’da Mor Mekan’larımız var. Kadınlar olarak kuracağımız dünyaya açılan bir kapı, dayanışmanın, bir aradalığın ve feminist dünyamızın olduğu, kendimize ait bir mekan. İsteyen tüm kadınları Mor Mekan’larımıza bekleriz. 

Kriz varsa isyan var!

Kadın Savunma Ağı olarak bir kampanyaya başladık:“Kriz Varsa İsyan Var” diye. Yaşadığımız bu kriz karşısında yapabileceğimiz bir şey var diyoruz. Hakkımız olanı isteyeceğiz, istemekle kalmayıp olabilmesi için mücadele edeceğiz. İstanbul Sözleşmesi fesh edilmiş olabilir ama bizim için hala yürürlükte ve biz bu sözleşmeyi fiili olarak uygulatacağız. Bu kapsamda bakım işlerinin kamulaştırılmasına yönelik talebimizi birçok şehirde hayata geçirmeye de başladık. Eşit işe eşit ücret ve kadınlar için güvenceli bir iş ortamı taleplerimizi gündemde tutacağız. Diyanet gibi gerici kurumların ve vakıfların kapatılması, kadın sığınma evleri, çocuk kreşi ve yaşlı bakım evleri gibi sermayenin eline bırakılmış kurumları da tekrardan kendi elimize aldığımız bir mücadele programımız olacak. 

Gelin kadın mücadelesini birlikte büyütelim, krize beraber dur diyelim, hakkımız olanı beraber isteyelim, birlikte direnelim. Belki böyle bir imkanı olmayan ya da mücadele eden insanlara ulaşamayan ama bu röportajı okuyan kadınlara da şunu söylemek istiyorum. Hiç birimiz yalnız ve çaresiz değiliz. Bazen o evin içerisinde ya da o iş yerinde sanki tek başımıza yaşıyor gibi hissedebiliriz ama hepimiz aynı ortak sorunları yaşıyoruz. Aynı gökyüzü altında, milyonlarca yıldızdan bir tanesiyiz. Tek değiliz, milyonlarcayız bunu hissederek hareket etmemiz yeterli olacaktır. Hepimizin bulunduğu her yerde yapabileceği bir şey var. Evde, okulda, sokakta, işte, her yerde mücadeleye katılmaya davet ediyoruz tüm kadınları. 

2021-2022 İstanbul Rotary Sanat Fonu Duyurusu

İstanbul Rotary Kulübü, yerel sanat ortamına destek olmak adına 2011 yılından bu yana sürdürdüğü ödüllü yarışma programını geçtiğimiz yıl güncelleyerek İstanbul Rotary Sanat Fonu’nu oluşturmuştu.

Bu fon kapsamında 8 sanatçı (Tayfun Serttaş, Mehmet Ali Boran, Eda Sütunç, Esra Oskay, irem Tok, Ömer Paker, Zeynep Merve Çiçek, Kıvılcım Güngörün) yeni eser üretimine başladılar. Yapıtı tamamlanan sanatçılardan Mehmet Ali Boran’ın ‘Anadolu Parsının Tedirgin Arayışları’ videosu ‘Olay Mahalli’ sergisi kapsamında ADAS‘ta (Architecture Design Art Space) gösterildi. Sanat Fonu desteği ile üretilen diğer işleri de bahar aylarından itibaren izlemeye başlayacağız.

2021-2022 dönemine ait fona başvuru sürecine dair bilgi sosyal medya hesaplarımız yoluyla yayına girdi. Seçici kuruluna dahil olmaktan mutluluk duyduğum programla ilgili, sizlere yeniden ulaşarak bilgi vermek istedim. 

Fon, mevcut yapıtlar üzerinden yapılacak bir değerlendirme yerine, sanatçıların henüz proje aşamasındaki çalışmalarının gerçekleşmesine destek vererek, yerel sanat üretimi konusunda yeni imkanlar sunacak. Önemli bir fon bütçesi ayrılmasının yanı sıra seçici kurulda yer alan sanat dünyamızın deneyimli isimleri, ihtiyaç duymaları halinde, genç sanatçılarımıza rehberlik edecekler. Yapıtların üretim sürecinde ise, herhangi bir disiplin ve malzeme  kısıtlaması olmayacak.

Bu dönem Seçici Kurulumuz; Aydın Harezi, Ayda Elgiz Güreli, Ayşe Umur, Başak Şenova, Fatoş İrwen, Hera Büyüktaşçıyan, Işın Önol, İpek Duben, Murad Andaç, Nural Denker ve Özalp Birol’dan oluşuyor.

Fondan destek almak isteyen sanatçılar 20 Nisan 2022  tarihine kadar başvuru yapabilecekler. Katılmak isteyeceğini düşündüğünüz sanatçılarımıza iletebilmeniz için ve sosyal medya hesaplarınıza ekleyebilmeniz için ekte iletiyorum.  

Daha fazla bilgi edinmek isterseniz https://www.istrotarysanat.com/basvuru.html link’ini takip edebilirsiniz. 

Teşekkürlerim ve sevgilerimle,

 Ayşe Umur

Atölye Sohbetleri | Burcu Tuna Yosunlu: “Oyunculuk, bir ‘olma hali’dir”

Sanatçı dostlarımla gerçekleştirdiğim söyleşileri dönem dönem bu köşede Atölye Sohbetleri adı altında sizinle paylaşacağım. Siz de bu değerli sanatçıları yakından tanımak ve keyifli sohbetlerimize eşlik etmek isterseniz Atölye Sohbetleri’ne bekleriz. İlk atölye söyleşimizi beni kırmayan sevgili dostum Burcu Tuna Yosunlu ile yaptık. Umarım siz de okurken bizim kadar keyif alırsınız.

Birçoğunuz Burcu Tuna Yosunlu’yu yakından tanısanız da söyleşimize geçmeden önce kısaca kendisinden bahsederek hafızalarımızı tazelemek isterim.

1986 doğumlu Burcu Tuna Yosunlu, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Ana Sanat Dalı bölümünden mezun olduktan sonra Kavak Yelleri, Muhteşem Yüzyıl, Eve Düşen Yıldırım, Sen Benimsin, Babam ve Ailesi, Siyah Beyaz Aşk ve Canevim gibi yapımlarda rol aldı. Aynı zamanda tiyatroda da birçok karaktere hayat verdi. Ayrıca Burcu Tuna Yosunlu, VY Atölye’de eşi Volkan Yosunlu ile beraber oyunculuk eğitimi vermekte ve oyuncu koçluğu yapmaktadır.

Neden oyunculuk? Bu kanına ilk nasıl girdi?

Canım Derya, öncelikle seninle bu sohbeti yapmak benim için çok kıymetli. Yıllardır var olan dostluğumuza güzel bir anı daha bırakıyoruz sayende, teşekkür ederim. Oyunculuk maceramdan önce aslında gönlümde doktor olmak vardı, ancak hayat bambaşka bir kesişmeyle yönümü değiştirdi. Kendimi bir arkadaşım vesilesiyle Ankara’daki bir tiyatroda, çocuk oyunu provası yaparken buldum. Sonrasında “Ben bu işi sevdim, okulunu okumak istiyorum.” diyerek, konservatuvar sınavlarına hazırlandım. Hacettepe Üniversitesi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi‘nin konservatuvar-oyunculuk bölümlerini kazandım. Oyunculuğun göbeği de İstanbul olunca, düşünmeden Mimar Sinan’ı tercih ederek başladım macerama. 

Birçok karaktere hayat verdin. Peki, hangisi en çok sendi? Bir diğer deyişle, hayat verdiğin karakterlerden hangisi ile özdeşleşen yanların daha fazlaydı?

Aslında kendimden çok da uzak karakterlere denk gelmedim bugüne kadar oynadığım projelerde. Ilımlı, samimi, hoşgörülü, mantıklı, sevgi dolu, anlayışlı kadınlardı genel özellikleri itibariyle. Türkiye’de cast sistemi pek de risk almaya cesaret edemiyor ne yazık ki… Ben de bu örneklerden biriyim sanırım. (Gülümsüyor)

“Muhteşem Yüzyıl” dizisinden….

Canlandırmak istediğin ama içinde ukde olarak kalan bir karakter hiç oldu mu?

Tabii ki bir doktoru oynamak… Ama yol uzun, belli mi olur!

Senin için bir senaryodaki en önemli şey nedir? Hikâyesi, kurgusu mu yoksa karakterler ve diyaloglar mı? Ya da başka şeyler mi?

Kesinlikle hikâye. Bence oyunculuk gücünü göstermek, ortaya iyi bir performans ve iyi bir iş çıkarmak istiyorsanız, hikâyeniz sağlam olmalı. Çünkü karakterlerin tutarlılığı, merak unsurları, olay örgüsü sağlam değilse, sizin ne kadar iyi bir oyuncu olduğunuzun da pek bir önemi kalmıyor.

Oyunculuk ve yazarlık arasında ortak bulduğum noktalardan biri de empati gücüdür. Her zaman oyuncuların empati kabiliyetlerinin çok yüksek olduğunu düşünmüşümdür. Bu gerçekten böyle midir? Öyleyse eğer empati gücünü geliştiren oyunculuk mudur ya da tam tersi empati gücü yüksek insanların oyunculuğa eğilimi olması ihtimali mi yüksektir?

Aslında burada her ikisinin de olması mümkün. Neden olmasın ki? Bu, kişinin karakter özellikleriyle ilgili. Kendi özelimde cevap verirsem eğer; bence empati gücüm oynadıkça daha da gelişiyor. Çünkü her projede başka bir karakterin, başka bir hayatın yaşanmışlığı, deneyimi var. O yüzden her defasında yeniden “onunla” empati kurmam, onun gibi düşünmem ve hissetmem, “ona” yaklaşmam gerekiyor. 

Yetenekten ziyade azme, pes etmeden ısrarla çalışmaya ve sürekli öğrenmeye inanan insanlardanım. Peki, sence oyunculukta hangisi? Gerçekten yetenek mi, yoksa azmedip çalışmak mıdır işin sırrı?

Kesinlikle senin gibi düşünüyorum Derya’cığım. Her zaman inandığım ve öğrencilerime de üstüne basa basa söylediğim bir şeydir bu. Oyunculuğun %40’ı yetenek, %60’ı çalışmaktır. Ama tabii bu meslek, ruhunda yoksa sabaha kadar çalış… Olmayınca da olmuyor, o ayrı… (Gülümsüyor) 

Şu an oyunculuk eğitimi ve koçluğu üzerine profesyonel olarak da ilerlediğinden özellikle yeni nesil oyuncularla sıkça berabersin. Geçmişi ve şimdiyi ele alırsan genç oyuncular için günümüz şartlarında oyunculuğun eksileri ve artıları nelerdir sence?

Evet, çok genç oyuncularla çalışıyorum. Onların bakış açılarına, mesleği nereden algıladıklarına yakinen şahitlik ediyorum. Birlikte çalıştığım arkadaşlarım gerçekten öğrenmek, kendini geliştirmek, ilerlemek üzerine kuruyorlar aldıkları eğitimleri. Çok bilinçliler; ulaşmak ve başarmak istedikleri hedefleri var. Fakat Türkiye genelinde her genç arkadaşım için aynı şeyi söyleyemem. “Ünlü ya da popüler” olma amacıyla bu işi yapan/yapmak isteyen de çok. Bunun en büyük sebebi elbette sosyal medya. Orada gördükleri ya da yaşadıkları hayatlar çok cazip geliyor. Geçmiş dönemde hem görünürlük-tanınırlık olarak hem de maddi anlamda hiçbir şey bu kadar kolay elde edilemiyordu. Bu kolayca ulaşabilme durumu gençler için bir handikap bence. Genç yaşlarda büyük paralar kazanmak, popüler olmak sanırım onlara “ben oldum” duygusunu getiriyor. Oyunculuğun gerçekten bir emek, disiplin ve özveri istediğini unutuyorlar. Ama bunu onların suçu olarak görmek de yanlış. Sistemin zamanla kendi içinde dönüştüğü bir durum bu. Yine de inancım; sistemin içinde kaybolmaya izin vermeden, sabırla, emek vererek gerçekten bu işi mesleği olarak yapmaya niyet eden her genç arkadaşımın buradan galip çıkacağıdır.

Günümüzdeki yapımlara baktığında ne düşünüyorsun? Türkiye’de tiyatroda ve dizi ile film sektöründe epeyce yol kat edilmişse de sence bu aynı şekilde yapımların ve sanatçıların niteliğinin artması adına da geçerli midir? Her şeyin kalitesi artmış gibi görünse de nitelik anlamında yitirilen veya kaybedilen şeyler var mıdır ve varsa da sence bunlar nelerdir?

Teknoloji ve hız çağındayız artık. Özellikle genç kuşak oturup bir diziyi televizyonda 120 dakika izlemiyor. Artık bunun yerini dijital platformlar aldı. Kendi yaşam şeklinize göre her şeyi siz belirliyorsunuz. Bence şahane bir şey. Ve daha da güzeli, bu bir rekabet getirdi. Yapımlar artık daha iyi hikâyesi olan, daha iyi oyunculuklar izlediğimiz işler yapmak istiyor. Dünyada yapılan işleri örnek alıyor ve takip ediyorlar. Bu da senaryonun kalitesinden, yönetmenin açılarına, oyuncunun gücüne, sanat ekibinin yaratımına kadar sektörün her alanına bir kalite getirdi, bu tartışılmaz. Dijitaldeki bu değişim ve dönüşüm, dilerim ki ana akım kanallar için de bir örnek olur. 

Aslında biliyorsun temeline baktığımızda hemen hemen her sanat dalı bir nevi sanatçının kendisinin (düşünce, duygu, bilinçaltı vb.) dışavurumudur diyebiliriz. Diğer bir deyişle bu, sanatçının kendisini ifade etme biçimidir. Bu biçim de sanatçının malzemesine göre şekil alır. Örneğin; plastik sanatlarda bu dışavurumculuk resim, heykel vb. üretimlerle açığa çıkar; müzisyenlerde müzikle, besteyle; edebiyatta kitapla, yazıyla; sinemada sinemanın kendisi ile vs. Fakat oyunculukta durum çok farklı. Oyuncunun kendisini ifade edebilmesi değil, büründüğü karakteri iyi ifade edebilmesi önemlidir, değil mi? Öyleyse, merak ettiğim şu: Oyunculukta dışavurum var mıdır, varsa eğer bir oyuncu bunu nasıl başarır?

Çok güzel söyledin; “bir sanatçının kendini ifade etme biçimi” diye… Buradan baktığımda, oyuncunun hem ne kadar yalnız hem de ne kadar kalabalık olduğunu fark ettim. (Gülümsüyor) Yazılmış bir senaryo, reji yapan bir yönetmen, ne giyeceğine karar veren bir kostüm tasarımcısı, saçın, makyajın vs. Hiçbiri benim tarafımdan “Burcu olarak” seçtiğim, karar verdiğim bir şey değil. Fakat oyunculuk bir “olma hali”dir. O “olma haline” giden yolculuk bana ait. Duygularım, postürüm, sesim, mimiklerim, jestlerim, bakışlarım, bedenimin ritmi, enerjisi… Diyelim ki Shakespeare’in Romeo&Juliet oyunu sahneye konacak ve ben Juliet’i oynayacağım. Yeryüzünde binlerce kez oynanmış bir karakter… Ama bu “benim Juliet’im”! Sanırım oyuncunun dışavurum süreci role hazırlanırken başlıyor ve her oyun gelişerek, yeniden keşfederek bu süreç devam ediyor. Yani aslında diğer sanat dallarında eserin üretim süreci bittiğinde, kendini ifade edişin de sonlanıyor diyebiliriz. Mesela; bir yazar kitabını yazar ve kitap biter. Süreç sona ermiştir. Ama ben onlarca, belki yüzlerce kez oynayacağım Juliet’i ve her defasında kendimi yenileyerek devam edeceğim oynamaya. Sanırım fark burada.

Bir film veya dizide takip edip sevdiğim bir oyuncuyu ne zaman tiyatro sahnesinde izlesem daha farklı hissederim. Keza seni de tiyatro sahnesinde izlediğimde hep aynı duyguya kapıldım. Hani sanki ekranda izlediğimde oyuncu bana misafir gelmiş de tiyatroda izlerken beni o evinde ağırlar gibi bir his… Açıkçası oyuncuların tiyatroda daha özgür ve performanslarının daha yüksek olduğunu hissettiğimi söylemek istiyorum. Bu benim oyuncuyu yakından izleme fırsatım olduğu için kendi kendime vardığım bir sonuç mu, yoksa gerçekten de oyuncular için tiyatro yuvaları gibi olduğundan seyirciye verdikleri bu duygunun kaynağı aslında onların kendilerini ait oldukları yerde gibi hissetmelerinden ya da seyirci ile oyuncunun etkileşim içerisinde olmalarından ötürü mü?

Bundan daha doğal bir duygu olamaz bence Derya’cığım. Bir cam ekranın arkasından sana ulaşabileceği alanı o kadar sınırlıdır ki oyuncunun. Tekniktir, mekaniktir, soğuktur, yapaydır. Ama sahnede etiyle, kemiğiyle, bedeniyle, enerjisiyle, sesiyle sadece seninledir oyuncu. Karşındadır. Ve “o an” her ne oluyorsa, birlikte paylaşırsınız tüm duyguları. Böylesine güçlü bir etkileşimin önüne hangi dizi veya film geçebilir; inan bilmiyorum. Yaşasın Tiyatro! 

Sevgili Burcu, beni atölyende ağırladığın ve bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederim. Birbirimizi yıllardır tanıyoruz ve benim illaki bir yazar, düşünür veya sanatçıdan alıntı yapmadan edemediğimi bilirsin. Bu yüzden de söyleşimizin son cümlesinde senin çok sevdiğin ve alıntılamak istediğin bir söze yer vererek, bu hoş sohbeti tamamlamak isterim.

Öncelikle güzel soruların ve sohbetin için çok teşekkür ederim Derya’cığım. Birçok alıntı var sevdiğim ama bir tanesi benim için çok özel; onu paylaşmak isterim.

«Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?» (Şems-i Tebrîzî)