Ana Sayfa Blog Sayfa 21

Metin Turan ile sözcük labirentleri, yeni kitabı ve edebiyat üzerine söyleşi

Metin Turan ile sözcük labirentleri, yeni kitabı ve edebiyat üzerine gerçekleştirdiğimiz keyifli söyleşimiz:

İlk öykü kitabınız “Siyah Gökkuşağı,” 2018’de yayımlanmış ve ardından bir ilk roman gelmişti: “Her İnsan Bir Zamandır.” Her yıla bir kitap sığdırdınız ve 2019’da yayımlanan romanınızı, bu kez 2020’de çıkan öykü kitabınız izledi: “Ama Bir Gün Bir Şey Olur”. Şimdiyse elimizde, adını “Başka Türlüsü” koyduğunuz yeni bir kitabınız var. Tek öykü içeren, “novella” da denebilecek, odağına kadını, kadına yönelik her türden şiddeti alan bu sarsıcı metninize geleceğim. Ancak isterim ki, öncelikle sizden, adım adım ördüğünüze tanık olduğumuz edebi dünyanızdan, yolculuğunuzdan başlayalım.

Metin Turan: Elbette. Fakat cümleme size teşekkür ederek başlamalıyım. Çünkü yeni kitabımın o büyülü matbaa kokusu henüz üzerindeyken el edip söyleşiye çağırdınız. Sağ olun. Edebi yolculuğumdan söz edeceğim, ama önce büyük bir edebi ustayı, Halikarnas Balıkçısını’nı anacağım. Sonra da Cemil Meriç’i. Zira edebi ustalıklarının yanında örnek aldığım yanları var: Aşkla bağlı olunan yazma edimini, her türlü engele rağmen gerçekleştirmek… Halikarnas Balıkçısı’nın “Gençlik Denizleri” adlı eserini bilirsiniz. Bu eser, değerli yazarın sağlığının bir hayli kötüleştiği bir dönemde hazırlanır. Sağ eli felçlidir, ama düşünün ki o hâldeyken, ölümünden 50 gün önce üstelik, felçli sağ elini sol eliyle kullanarak kitabının atıf yazısını yazar. O anları, aldığı o büyük heyecanlı hazzı getirin aklınıza… Cemil Meriç de öyle. Onun da, tıpkı benim gibi, gözlerindedir sorun. Zamanla kötüleşir. Ama o, sarı tavan lambasının zayıf ışığına yakın olabilmek için masasının üzerine sandalyesini kor, oturur ve o vaziyette, ışığa görece yakın, okur ve yazar…

Işık da, ona yakın durmak da ne kadar değerli!

Haklısınız! Elbette bu; çabayı, gayreti, sabrı, belli bir külfete katlanmayı da beraberinde getiriyor. Ama meselesi okumak-yazmak, aşkla bağlanılan düşünsel üretim, yaratım ve edebiyat olunca insanın, derler ya, gerisi yufka! Öyle veya böyle bir yol mutlaka bulunur. Sözü uzattım, bağışlayın, fakat az önce andığım “Gençlik Denizleri” kitabına, ilk öyküsüne, “Açıklıklar Yolcusu”na getireceğim sözü. Daha adını okur okumaz edebiyat yolculuğu/ edebiyat yolcusu ile benzerliğini kurduğum bu başlık, bana edebiyatın sonsuzluğunu, açıklığını, enginliğini, derinliğini, bitimsiz ufkunu ve elbette yaratıcı yazının o müthiş keyfini duyumsatmıştı. Tutkuyla bağlı olunan bir yolculuğu…

O öyküde Hasan Usta adında bir lâğım temizleyicisi vardı ve işe bakın ki, en büyük tutkusu denizdir; yanılıyor muyum?

Doğru hatırladınız. Hasan usta, bir lâğım temizleyicisidir, fakat aynı Hasan Usta’nın büyük tutkusu denizdir, açıklardır. Hayal kurar; gün gelecek ve o mutlaka denizlere açılacaktır. Bulduğu her boş vakitte sahile koşarak kolunu sıvar, uğraşıp çabalar. Amacı, ne olursa olsun bir kayık yapmaktır. Yıllar geçer. Düşünün, tamı tamına 40 yıl akıp geçmiştir, ama kayık henüz tamamlanmamıştır. Fakat bir gün gelir ki, kayık hazırdır artık. Hasan usta büyük heyecanıyla kayığına atlar, küreklerine asılır, açılır, … açılır, ama orada açıklıkta bir yerde ölür! Sahilde toplaşanlardan biri atılır hemen ve “Dünya lâğımından kurtuldu!” der. Ancak hemen orada, sahilde bir doktor vardır. Sözü alır ve şöyle der: “O, çoktan kurtulduydu. Kayığını yapmaya başladığı zaman kurtulmuştu!”

Geldiğinizden yerden hareketle… Siz, uzun zamandır içerdesiniz, hapishanede. Görme engelinize rağmen, sanırım siz de, karar verip kalemi elinize alarak edebiyat yolculuğuna başladığınızda; ifade şimdi yerine oturuyor; kurtuldunuz…

Tastamam öyle! Yıllarca okudum-yazdım, yazdım-okudum. Derken bir cesaret gösterip hazırladığım dosyamı, dışarı yolladım. Sarsıcı, kırıcı “geridönmeyişler” oldu. Buna rağmen kalemime küsmedim. Madem ki, bir “Açıklıklar Yolcusu”ydum… Madem ki, aklımla fikrim gibi edebiyatın sonsuz denizindeydi… O vakit, sabırla “kalem işçiliği”me devam etmeliydim. İlk öykü kitabım “Siyah Gökkuşağı” bu sayede hayat buldu.

Dediniz ki, “Yıllarca okudum-yazdım, yazdım-okudum. Derken bir cesaret gösterip…” Ne dersiniz; yazmak, bir eser ortaya koymak, bir cesaret işi midir?

Evet, çünkü yazmak, bir eser ortaya koymak, kendini meraklı gözlere açmaktır aynı zamanda. Zira hangi tür edebi ürün olursa olsun, ortaya konan eserin üzerine, içine, söze, hikâyeye, “yazan insan”ın gölgesi düşüyor. İster istemez…

Mutlak bir izdüşümünden söz etmiyorsunuz sanırım!

Elbette, ama “yazan insan”ın izini taşır mı? Evet! Zaten yazmak, bu nedenle cesaret işidir. Kendine güvenmelisin. Ve tabii okura, hatta diğer yazarlara da… O günlerdeydi; dosyamı Murat Gülsoy’a yolladım. Onun değerli kitabını, “Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık”ı henüz okumuştum. Bu kitap, beni edebiyatla “zehirleyen” bir başucu kitabımdır! Gelecek cevabı beklerkenki halimi anlatamam. Ama iyi ya da kötü, her tür eleştiriye hazırdım. Başkalarının, ki burada edebi bir ustadan söz ediyoruz, düşünce ve eleştirileri, hatta tepkileri, bize kim olduğumuzu nerede durduğumuzu gösterir, öyle ya! Risk almalı, sunmalı, sabır ve emekle ürettiğiniz eserin her tür kritiğine açık ve hazır olmalısınız. Sevgili Murat Gülsoy’un cesaret aşılayan, yazmaya yönlendiren, ufuk açıp yol gösteren eleştiri ve önerilerini aldığımda yaşadığım mutluluğun tarifi zor. Sağ olsun; ilk kitabımın da böylece “isim babası” oldu.

Ve sonrası…

Sonrası büyülü bir yolculuk! Yazdığım öyküler sayesinde kanatlanıyor, yıllardır büyük ölçüde düşte görüp yaşadığım özgürlüğü bu kez bizzat deneyimliyorum. Ne iyi ki, edebiyat, okumak ve yazmak, mahkûmiyete dair somut/soyut tüm sınırları yok ediyor. Duvarın öte yanına geçebiliyorsunuz. Ve hayat, iyi-kötü her yönüyle sizi sarıp sarmalıyor. Yaratıcılığınızı tetikleyen “sınırlarınız”, edebiyatla birlikte hem esirliğiniz, hem hürriyetiniz oluyor. Zira koşullarınız, kendinizi yönlendirdiğiniz her vakit, sizi âlemden âleme sürüklüyor. Gerçeğinizi düşe, düşü gerçeğinize taşıyorsunuz.

Tam bu noktada şunu sorsam; öykülerinizin kaynağı nedir? Öykü ya da romana dair fikirleriniz nasıl doğup şekilleniyor? Özetle, nasıl yaşıyorsunuz?

İçerinin yalnızlığa pek de fırsat verdiğini söyleyemem. Ancak buna rağmen, bir biçimde yalnız kalmayı beceriyor ve yalnızlığımı kalemimle, kâğıdımla buluşturuyorum. O anlarda, benden daha mutlu kimse olamaz! Okurken, izlerken, başkalarıyla söyleşirken, belki de en önemlisi gözler, dinler, anlamaya çalışırken aklıma düşenleri hiç aksatmaz, hemen not alırım. Bu bir anla da ilgili olabilir bir durumla da, hiç fark etmez. Bazen sadece bir sözcük açar öykünün kapısını. Bir cümle, bir ses, bir koku, bir görüntü ya da görünüm, bir de bakarsınız, koca bir öykünün anahtarı olmuş. Ertelemez; kargacık burgacık olsa da, o an nasıl hissetmiş, duyup görmüşsem öyle, yazarım. Siz buna, H. S. Becker gibi “konuşma öksürükleri” de diyebilirsiniz…

İlk notlar, otaya çıkan ilk taslak ve sanırım ilk heyecanlı okuma. Ben, bu ilk birkaç basamağın bana bir labirenti, o labirentin gizemli alacasını hatırlattığını söyleyebilirim. Her ne kadar yazar, metnine hakimmiş gibi görünse de… Öyle değil mi?

Bu çok doğru! Kimin sözüydü hatırlamıyorum, ama tam da söylediğiniz şeyi bütünleyecek bir cümle var aklımda: “Yazmak, insanın gönüllü bir şekilde başladığı gibi bitmeyeceğini bildiği bir iç kazıdır!” Sezgileriniz, keşfettikleriniz, önemsediğiniz ya da tam tersi es geçtikleriniz; her şey ama her şey; bir nevi sukün eder. Kâğıtlarınıza, kâğıtlarınızdaki sözcük labirentine bakakalırsınız.

Bu, bakakalma hali, acaba çok mu sürer?!

Bizzat kendinizin inşa ettiği “sözcük labirenti”nden ürkmez ve cesur davranıp yola çıkarsanız; hayır! Cesur davranmaktan kastım, yazıdaki kimi gereksiz, anlamsız “işgalcileri” bulup temizlemek. Misâl, sesli ya da sessiz okuduğunuzda kakafoni yaratan sözcükleri ayıklarsınız. Metni, varsa eğer, tekrarlı anlatılardan kurtarırsınız. Çalakalem yazarken kurduğunuz bir cümle ya da paragrafa bu kez, aynı şeyi acaba daha az sözcükle anlatabilir miyim, diye bakarsınız. Bazen anlattığınız anın, durum ya da olayın duygusu, sizi uzun cümleler kurmaya iter. Hatta buna yönlendirir. Kaçamazsınız. Yakıştığı olur, bozmazsınız; ama değilse bozar, yeniden ve yeniden yazarsınız.

Yani bir “dil işçisi” olunmalı, diyorsunuz…

Güzel söylediniz; bir “dil işçisi” olunmalı. Zira ancak bu şekilde cümlelerinize hem sözdizimi hem noktalama işaretleri yönüyle bakabilir, gerekirse düzeltebilirsiniz. Böylece ortaya akıcı, sizi ritmiyle saran metniniz ve onun güçlü sesi çıkar. Öykü, olmaya başlamıştır artık. Velhasıl, ustaların dediği gibi; “yazan insan”, elinde bulunan “dil büyütecini” iyi kullanmalıdır. Yalınlık sağladığı gibi, anlaşılırlığı da kolaylaştırır.

Aslında bir an önce yeni kitabınıza, “Başka Türlüsü”ne gelmek, onun hakkında konuşmak istiyorum. Ancak yazmakla ilgili bu söyleşi de, doğrusu keyif verici. İzninizle Gabriel García Márquez’in bir anektodunu paylaşmak ve oradan yola çıkarak size bir soru sormak istiyorum. Márquez diyor ki: “O kadar acemiydim ki, romanların- biz buna öyküyü de ekleyelim- yazarın istediği gibi değil de, kendi istedikleri gibi başladıklarını bilmiyordum!” Bu durum, öykü ya da romanın, salt başlangıcı için mi geçerlidir? Yoksa…

Márquez’in “acemiliğim” diyerek büyük bir mütevazılıkla altını çizdiği şey, öykü ya da romanın salt başlangıcı için değil, esasında bütünü için geçerlidir, diyebilirim. Eşik ve ilk paragrafınız, metnin belki de en önemli kısmıdır. Zira öykü ya da romanın ana hatlarını orada serimlersiniz bir nevi. Elbette öykü ya da romanı bütüncül bir eser haline getiren şey kurgusudur, örgüsüdür, karakter inşasıdır, hatta bizzat hikâyenin kendisi ve katmanlarıdır. Ama yazarken kaleminiz, hatta kimi zaman karakterleriniz sizi alıp başka yer ya da yerlere götürebilir. Başka bir boyuta… Siz dil işçiliğinizle özgün anlatı tarzınızı ortaya koyarsınız, fakat anlatınızın taşları, yazma yolculuğunuz boyunca, başlangıçta planladığınızdan farklı döşenebilir.

Düşünün; anın içinden göz kırpan bir söz yakaladınız. Bir kapı, ufacık bir ima, farkına vardığınız bir tavır, bir duruş ya da bir davranış… Sırf buradan yola çıktınız ve öykünüzün fitili ateşlendi. Galiba E. Kandel’di; “yaratıcılılık anı”nı “A-ha anı” olarak tanımlar. Yani keşfin yapıldığı, “yazan insan”ın kendisini aydınlanmış hissettiği an: “A-ha!” Biliyor musunuz, bu an hem keyif vericidir hem de kaygı verici! Çünkü yeni bir yolculuğun biletini kesiyorsun. Sonra yazma yolculuğun süresince bir de bakıyorsun ki, başta kurduğunla çelişip çatışıyorsun. Korkmadan, belki de en başa dönerek yeniden yazmak zorunda kalabilirsin. Yorucu mu? Elbette, evet! Hem de çok. Ama bize bir gerçeği hatırlatan Ferit Edgü’ye kulak verelim. Ne diyordu: “Ah, belâlı bir uğraştır yazmak!”

Ben de Eduardo Galeano’nun bir sözüyle katılayım size: “Yazmak yorar insanı, ama teselli de eder!”

Çok şeyi özetliyor bu söz. Onca uğraşın ardından, bu kez yazdığınız metnin “epifanisi”ne geliyorsunuz. Yani James joyce’un “karakutu” suna. Onu arar ve bulup çıkarırsanız, “oh!” dersiniz. Zira öykünüz inşa olmuştur. Bakarsınız ki, hikâyeniz şarkı haline gelmiş. Sizin şarkınız. Keyifle okur, keyifle söylersiniz.

2018’den bugüne geçen dört yıla dört kitap sığdırdınız. Kaleminiz, kullandığınız dil ve kimi biçimsel denemeleriniz, edebi anlamda niteliksel bir dönüşüm içinde olduğunuzu gösteriyor. Bunu sağlayan çok okumak mıdır, yoksa çok yazmak mı?

“Yazan insan” için her ikisi de önemli, bana kalırsa. Borges’in bir cümlesine atıf yapacağım. Diyor ki, “Başkaları yazdıkları sayfalarla böbürlensin, ben okuduklarımla gururlanıyorum.” Borges’nin derin mütevazılığının altını çizdikten sonra, sanırım şunu söylemeliyim: Okumak, zamanla insana hem birikim kazandırıyor, hem de bu sayede farklı yazarların farklı yazma biçimlerini görüp deneyimliyorsun. Misal, okurken, yazarın yerine koyuyorsun kendini. Kurguya, akışa, örgüye, katmanlara, sözdizimine, cümle ve paragraflara, bunların inşa biçimlerine ve aralarındaki köprülere… dikkat kesiliyorsun. Edebi ufkun açılıyor.

Peki, tam bu noktada, hangi yazarları okursunuz: edebi dünyanızın oluşumunda hangi yazarların etkisi, katkısı var, desem…

Başta da belirttiğim gibi, “Büyübozumu” kitabıyla beni edebiyatla “zehirleyen”, cesaret veren Murat Gülsoy’un her kitabını özellikle okur; dersmiş, bir atölye çalışmasıymış gibi, kendimce etüt ederim. Meselâ, yayımlanan son kitabı, “Belirsiz bir Ânın Kıyısında”, özellikle yaratıcı, özgün, şaşırtıcı kurgu/ örgü teknikleri yönüyle çok değerli. Leyla Erbil, Sevim Burak, meselâ hem dert edinip hikâyelendirdikleri konular açısından, hem de verili kurallı, dolayısıyla sınırlı dilimizi bilerek “yoldan çıkarma” girişimleri ve cesaretleriyle çok önemsediğim yazarlar. Onat Kutlar’ın “İshak”ı, Vüs’at O. Bener’in “Dost, Yaşamasız”ı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın edebiyatla psikanalizi buluşturan başyapıtı “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” kitabı, Reşat Nuri’nin “Miskinler Tekkesi”… Bu listeyi çokça uzatabilirim. Elbette yabancı yazarları da unutmamalı. Zweig, Dostoyevski, Tolstoy, Edgar Alan Poe, Vargas, Virginia Woolf, Raymond Carver, Thomas Bernhard, Pessoa, Salinger ve daha birçokları…

Margaret Atwood geldi aklıma. Der ki, “Eğer bir yazar olmak istiyorsan, her şeyden çok şu iki şeyi yapman gerekiyor: Eline ne geçerse oku. İyi kötü, adi, ucuz, basit, ağır, hafif… Ne bulursan oku ve gözlemle…” Ne dersiniz?

Çok yerinde sözler. Çünkü ne kadar çok okursanız, o kadar çok yazarsınız. Bu kesin! Ve ne kadar çok yazarsanız, yazmak sizin için o denli kolaylaşır.

Öykülerinizde ele aldığınız temanın ağırlıklı olarak “öteki”, “ötekilik” olduğu görülüyor. Bilinçli bir yönelim, edebi anlamda bir seçim midir? Son kitabınızda konu edindiğiniz kadın ve kadına yönelik şiddet, bireysel ve kurumsal açıdan, sanırım en bariz, en başat ötekileştirme meselesidir. Hele ki, bizim ülkemizde…

A. Zambra’nın bir sözüyle başlamak isterim. Diyor ki, “Bütün kitaplar, huzursuzluğun kitaplarıdır!” Dert edindiğim, bana büyük mü büyük huzursuzluklar yaşatan ve yazmaya yönlendiren önemli bir olgudur ötekilik / ötekileştirme… Yapmaya çalıştığım başka türlü ele almayı, başka türlü bakabilmeyi, başka türlü görüp / duyup / dinleyip anlamayı becerebilmek. Sadece bir türlü bakmayalım; bakılmasın… Ve sadece bir türlü görüp anlamayalım! En büyük derdim bu! Zaten derdin varsa yazıyorsun. J. Rancière’ni hatırlayalım. Şöyle diyordu: “Edebiyat, dil dışında kalmışlara nasıl bir ses ve yazı sunabilir; hatta zaman dışı kalmışlara -belki de bizzat böyle bırakılmışlara- nasıl zaman sağlayabilir?”

“Dil dışında kalmışlar”, “Zaman dışı bırakılmışlar” ifadeleri çok çarpıcı ve “edebiyat nasıl ele alınmalıdır?” meselesine de yanıt gibi…

Haklısınız. Edebiyat sayesinde sunulan dil ve ses ile insanlar / karakterler bizzat hayatın ve dolayısıyla zamanın asli unsuru haline gelirler. Buna dönüşürler. Kıyıda köşede bırakılanlar; bilerek, bilinçli bir şekilde unutulanlar; dışlanıp ötekileştirilenler; dahası bu yolla görünmez kılınanlar; hiç yokmuş gibi davranılanlar; -bunu daha çoğaltabilirim!- ; ne iyidir ki, edebiyat sayesinde ete kemiğe bürünürler. Dahası adeta gerçek olurlar.

Edebiyat da zaten bu yüzden hayattır, öyle değil mi?

Kesinlikle. Bize yazmayı öğretendir hayat! Hem dayattıkları, hem de sunduklarıyla bizi çevreleyen dünya…

Yeni öykü kitabınızın ik sayfalarında okura sesleniyor; “Başka Türlüsü” adlı çalışmanızı yazmaya iten nedenleri sıralıyorsunuz. Hikâyenizin kahramanı Miray, Pınar Gültekin cinayetinin ardından yaşadığınız duygu ve düşünce dolu bir gecenizde gelip öykü kapınızı aralıyor. “Yaz!” diyor size; “…anlat! Anlat ki, gerçeğimiz gölgede kalmasın… Üstü karartılıp unutulmasın… Belki bu sayede şimdimiz ışık alır, yarınımız değişir…” Yazının büyüsü değiştirir diyorsunuz…

Kuşkusuz. Zira ete kemiğe bürünen hikâyelerimiz yoluyla görünür kıldığımız gerçekler, okurda -öyle veya böyle, ama mutlaka- karşılık bulur. Edebiyat kadar etkili, sarsıcı bir başka empati yolu var mıdır, bilmem! Ötekini tanıyıp görmek, anlayarak derdini dert edinmek, dahası çözümü için sorumluluk hissetmek ve daha çokçası, sanırım daha çok edebiyatla mümkün. Zira edebiyatla felsefe, edebiyatla sosyoloji, edebiyatla psikanaliz ve elbette daha birçok farklı disiplin arasında bağ var. Zaten hayatı edebiyata, edebiyatı hayata taşıyan da bu! Mevcut gerçeklerden yola çıkarak oluşturduğumuz düş dünyası, başkalaşarak hayata yansıyor ve bunun peşi sıra düş dünyanız, edebiyat eliyle gerisingeri işe koyulup gerçeğini değiştiriyor.

Kitabınızı “Yeniden başlama cesareti gösteren kadınlara” ithaf etmişsiniz. Yeniden başlama cesaretinin altını neden özellikle çizdiğinizi sorsam…

Kadın ve kadına yönelen şiddeti, hikâyenin kahramanı Miray özelinde kurarken, hayatın içinde bir kadını çevreleyen, kuşatıp hapsederek soluğunu kesen, onu zamansız, dolayısıyla yaşamasız bırakan öyle çok şey geldi ki aklıma. Meselenin toplumsal bir olgu olduğu açık. Bireysel olandan toplumsal olana, Besim Can Hoca’mın ifadesiyle, “şiddetin sosyolojik inşası”nı kendimce resmettiğimde bir an durdum. Yazdığım öykü, bir tür 3.sayfa haberi kıvamında mı olacak; yoksa bir kadın özelinden yola çıkarak tüm kadınlara ve herkese şunu mu söyleyeceğim: “Bu yaşananlar ve bize son diye dayatılanlar asla kaderimiz değildir. Başka türlüsü de mümkün! Toplumsal çitleri elbette aşabilir, daha güzel bir hayata başlayabiliriz!” Dikkat edin, kitabın son sayfalarında, bu yüzden, Cesare Pavese’nin bir sözü bulunmaktadır: “Yaşamak güzel; çünkü yaşamak başlamaktır: her zaman, her an!”

“Başka Türlüsü”, Yalçın Hafçı’nın “Özsöz”de belirttiği gibi; “kesinlikle rahatsız edici!” Sarsmak, uykusundan uyandırmak, görmediklerini yüzlerine çarpmak istedikleriniz mi var?

Elbette. Zira öyle bir hale geldi, getirildi ki, tıpkı şu Korona musibeti tarzında yaygın, viral bir salgına dönüştü kayıtsızlık, kaygısızlık, her şeye rağmen rahatlık. Daha yeni oldu, hatırlayın lütfen, Hatay’da 17 yaşındaki bir genç kadın, bir erkek tarafından satırla kovalanıyordu. Genç kadın bir sokakta sıkıştı kaldı. Tam da orada, kaldırımda 4-5 kişi var; tavla oynuyorlar. Genç kadın, yardım ederler diye aralarına girdi ve ne oldu dersiniz? Biri koşarak kaçtı. İkisi tavla oynamaya devam etti. Diğer biriyse başını farklı bir yöne çevirdi. Benzer tabloları, memleketin farklı yerlerinde, farklı biçimlerde görmek olası. Nitekim öykümde de var. “Seyredengiller”, cereyan eden olayı “reality show”a çeviren, hatta şiddet pornoğrafisinden haz duyanlar… Bu hastalıklı, marazlı, illete dönüşerek hayatımıza yapışık kalmış farklı insanlık hallerini resmetmeye çalıştım. Yüzümüz kızarsın istedim. Olur da gerçeklerimizle yüzleşebilelim, aşabilelim diye… Belki mütevazi bir katkısı olur diyerek…

“Başka Türlüsü” kitabınızda, öncekilerden farklı bir şey var! Kitap, toplamda 29 bölümden oluşuyor ve bölümlerden her biri, bir illüstrasyonla açılıyor ya da kapanıyor. Film gibi akan metninizi görsel manada tamamlayan bu çarpıcı çizimler için neler söylerdiniz?

Her şeyden önce sevgli EKBO’ya, Ekrem Borazan’a teşekkür etmeliyim. Çünkü ortaya çıkardığım metnin sesini çok güzel duydu. Her bölüme, bölümde dile getirilen duyguya, atmosfere yakışan çizimler hazırladı. Bu konuda güzel geri dönüşler aldım, alıyorum. Sanırım sonraki çalışmalarmda da EKBO yer alacak ve kitaplarıma farklı boyutlar katmayı sürdürecek.

Peki şu anda neler yapıyorsunuz, ne gibi projeleriniz var?

Ondan önce izninizle, “Başka Türlüsü”nü ete kemiğe büründürürken katkı sunan, eleştiren, destek olan, öneri getiren herkese teşekkür etmek isterim. Murat Gülsoy’a, Besim Can Zırh’a, Üzeyri Kılıç’a, Latif Tiftikçi’ye, EKBO’ya ve elbette aileme… Onlarsız olur muydu, bilmem! Sorunuza gelirsem; elimde iki çalışma var, diyebilirim. Biri önümüzdeki yıl yayımlanması düşünülen bir roman. Neredeyse bitti. Diğeriyse tematik olarak iki ayrı kanaldan ilerleyen, iki farklı öykü dosyası.

Acaba en son neler okudunuz, diye sorsam…

Cortázar’ın “Edebiyat Dersleri”, J. Rancière’nin “Kurmacanın Kıyıları”, Thomas Bernhard’ın “Sarsıntı” sı. Mehmet Seyda’nın “Edebiyat Dostları”, Peride Celal’in “Mektup’u”, Selim İleri’nin “Yaşadınız Öldünüz Bir Anlamı Olmalı Bunun” u. H. C. Moya’nın “Tiksinti”si, jack Kerouac’ın “Paris’te Satori” si, Faruk Duman’ın “Baykuş Virane Sever’i”,  Leyla Erbil’in “Zihin Kuşları” ve Murat Gülsoy’un “Belirsiz Bir Ânın Kıyısında”sı… Liste öyle uzar ki burada durayım.

2019’da “Ümit Kaftancıoğlu Öykü Armağanı”nı kazandınız ve ardından “2021-Yılın Yazarı Gülten Akın’a Mektup Ödülü Yarışması”nda mansiyon aldınız. Sizi kutlarım. Neler hissettiğinizi sorsam…

Her iki değerli isim adına düzenlenmiş bu tür bir etkinlikten ödül almaktan büyük gurur duyuyorum. Bu durum hem edebi heyecanımı, motivasyonumu artırıyor hem de kendimi eskiye oranla daha fazla sorumlu hissediyorum. Çalışıp üretmeye, anlayacağınız okuryazarlığa devam…

Hem kitaplarınız ve edebi dünyanız hem de edebiyat üzerine güzel bir söyleşi oldu. Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

Teşekkürü ben etmeliyim, zira yarattığınız söyleşi fırsatı ile bana açtığınız pencere o kadar değerli ki! Sağolunuz! 

Metin Turan hakkında

1967 yılında Samsun’da doğan Metin Turan ilk, orta ve lise öğrenimini Samsun’da tamamladı. 1990 yılında onur öğrencisi olarak bitirdiği ODTÜ-İktisat Bölümün’de aynı yıl yüksek lisans eğitimine başladı. Bu sırada grup müziği, halk dansları, halk bilim araştırmaları gibi uğraşları oldu. Politik nedenlerle geçirdiği soruşturmalar ile aldığı cezalar sebebiyle yüksek lisansını bırakmak zorunda kaldı. 22 yıldır hapishanededir. Malûm zamanların malûm hoyratlığına maruz kalmış, “hayata döndürülenler”den olmuş, bu nedenle görme yetisini büyük oranda kaybetmiştir. Kâğıda olduğu gibi kitaba da öpercesine yaklaşarak yazan, okuyan Metin Turan, 2019’da Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü bitirdi. 2017 yılında çocuk öykü kitapları çıkan, öyküleri Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi ile Yeni e, ODTÜ’lüler Bülteni gibi dergilerde yayımlanan yazar, ‘içeri’den yazdığı öykülerinde, farklı biçimlerde kıstırılmış insanların hikâyelerine yer vermektedir.

İlk öykü kitabı “Siyah Gökkuşağı” Favori Yayınları’nca 2018 yılında basıldı. İlk romanı “Her İnsan Bir Zamandır” ise 2019 yılında… Aynı yıl “Öbürkü” adlı öyküsüyle katıldığı “2019-Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması’nda birinci oldu. Ödüllü öyküsünü de içeren kitabı “Ama Bir Gün Bir Şey Olur”, 2020 yılında yayımlandı. Edebiyatın aynası ve ışığı sayesinde özgür nefesler alabilen yazarın “Keşfetmenin Güzelliği” adlı çocuk öykü kitapları da yine bu yıl basıldı. Nilüfer Belediyesi’nce düzenlenen 2021-Yılın Yazarı: GültenAkın’a Mektup Ödülü’ne katılarak Mansiyon aldı. 2021 yılı sonbaharında yayımlanan tek öykülük kitabı “Başka Türlüsü” kısa sürede büyük beğeni aldı.

Yazarın yapıtları:Siyah Gökkuşağı (Öykü, 1.Basım 2018, 2.Basım 2020), Her İnsan Bir Zamandır(Roman, 2019), Ama Bir Gün Bir Şey Olur (Öykü, 2020), Başka Türlüsü (Öykü, 2021).

Resimdeki İmza

0

Bakış açısı canım benim, elimizdeki yegane hazine bu.” dedi. Kitaplığından bir kitap çıkarıp sayfalarını karıştırmaya başladı. Burada onun yanında olmayı seviyordum. Rahat koltuklarında oturmak ve evinin her köşesine sinen kitap kokusunu içime çekmek güzeldi. Pastırma sıcaklarının yaşandığı bir öğleden sonraydı. Bir sergiye gitmek istediğini söyledi. Serginin sosyal medya hesabına baktım. Beni yadırgayacağı korkusuyla soyut resimden hiç anlamadığımı söyledim.

Picasso’yu anlatan bir kitap açıp ressamın ilk dönem resimlerinden birini gösterdi. İlk başta resmin Picasso’ya ait olduğuna inanmak bile istemedim. Benim bildiğim Picasso, resimlerinde geometrik figürler kullanan, çılgın çizgileri olan bir ressamdı. Oysa bu tablosunda mihrabın önünde insanda dokunma hissi uyandıracak gelinliğiyle gerçekten harikulade bir kız vardı. Duvağının kıvrımları, çiçekli tacı, masa örtüsünün çiçekli işlemeleri sanki aslıyla yarışacak netlikteydi. “Muhteşem bir resim.” demekten kendimi alamadım. O da bana Piccasso’nun bu resmi yaptığında sadece on yedi yaşında olduğunu söyledi. Ardından, “Guernica’yı biliyor musun?” diye sordu. Ben de gösterdiği bu resimden nedense çok etkilendiğimi ama adının Guernica olduğunu bilmediğimi söyledim.

Guernica’yla ilgili anlatılan bir hikâyeyi aktarmaya başladı. Can kulağıyla onu dinliyordum.

Picasso’nun bu resmi yapmasına yol açan olay, Alman Hava Kuvvetleri’nin 1937’de küçük bir kasaba olan Guernica’yı bombalamasıymış. Bu vahşet karşısında duyduğu acıyı yansıtan ressamla ilgili şöyle bir söylenti dolaşırmış. Alman generallerden birisi, bir sergide Picasso’nun yanına gelerek şöyle sormuş:

Bu resmi siz mi yaptınız?

Hayır,” demiş Picasso. “Onu siz yaptınız.” 

Bu anlattıklarından sonra resmin üstümde yarattığı etkinin daha da arttığını hissettim. Ardından ressamın kübist dönemi olarak adlandırılan dönemde yaptığı birçok başka resmine baktık. Oysa beni en çok etkileyen resim hâlâ bana ilk gösterdiği resimdi. Dayanamayıp Picasso eğer benim öğrencim olsaydı ona kesinlikle şöyle diyeceğimi söyledim:

Picasso evladım, sen eskiden ne güzel resimler yapardın. Bir şey mi oldu yavrum? Rehber öğretmenle bir görüş istersen. Bunlar ne böyle çarpık çurpuk suratlar? Dur bir dakika, en iyisi yarın aileni okula çağır da bir görüşelim evladım.”

Dayanamayıp gülmeye başladı. Picasso kazara elimize düşse belki de asla Picasso imzalı resimlerin hiçbiri olamayacaktı. Arkadaşım tüm bu söylediklerimden de yılmadı. Kitaplığından kalın bir kitap çıkardı. Sayfaları büyük bir özen ve dikkatle araştırıp bana kibirli olduğu her halinden belli bir horoz resmi gösterdi. Artık bu resmin de Picasso’ya ait olduğunu anlayabiliyordum.

Picasso’nun çiziminde sadece görünüşü vermekle yetinmeyip, horozun saldırganlığını, kibrini ve bönlüğünü de bu çizimine katmak ve anlatmak istemesinden bahsetti uzun uzun. O anlatırken ben de resmi inceliyordum. Resimdeki horoz, bu niteliklerin hepsini yansıtıyordu. Ressam bunları anlatmayı başarmıştı.

O an, arkadaşımın ne yapmaya çalıştığını da benim buraya gelmeyi neden sevdiğimi de anladım. Onu her ziyaretimde, bakış açımı değiştiriyor ve ufkumu genişletiyordu. Oturduğum koltukta arkama yaslandım ve belki de ilk defa ona gururla baktım.

THY yine bir kediyi kaybetti, yine sorumluluk almıyor

Daha önce defalarca yolcular ile seyahat eden evcil hayvanların kaçmasına ya da ölmesine sebep olan THY yeni bir skandala imza attı.

31 Ocak Pazartesi akşamı Adnan Menderes Havalimanı’na Fulden İ. adlı yolcu ile yolculuk eden Salem adlı kedinin THY’nin ihmalleri sonucu kaçmış olduğu THY görevlileri tarafından Fulden İ’ye bildirildi. Fulden İ.’ye “önce kedinizi bulduk” denerek farklı bir kedi gösterildi. Başka bir gün ise kedisinin bulunduğu bildirilerek havalanına çağrıldı fakat bu sefer de görevliler Fulden İ.’nin tüm uyarılarına rağmen kedi çıksın diye otobüslere vurarak ve motorları çalıştırarak Salem olma ihtimali olan kedinin kaçmasına neden oldular.

Ardından yalnızca bir kere TGS’den alınan özel izinle Fulden İ.’nin kediyi aramasına göstermelik olarak izin verilse de kedi bulunamadı ve tekrar aranmak istediğinde buna izin verilmedi. Fulden İ. Anadolu Jet ve THY’nin şikayetlerine cevap vermediğini ve “belki 6 ayda ya da bir senede buluruz” gibi cevaplar aldığını iletmekte.

Evde doğup büyüdüğü için devasa büyüklükte ve korkunç bir gürültüye sahip bir havaalanında hayatta kalabilmesi mümkün olmayan canlıları depolarına, apronlarına, otobüs peronlarına, çöplüklerine mahkum eden THY sorumluluk almayarak ve sunduğu çözümsüzlükle her yıl yüzlerce hayvanın ölümüne sebep olmaya devam ediyor. Dostları hayvanları yitiren yolcular ise bir umut bir gün onlara kavuşmayı hayal ediyor.

Konuyla ilgili kamuoyu yaratmak için oluşturulan instagram sayfası: instagram.com/salemisko

Yazdan önce | Öykü

0

Şega, Mişa’yla buluşmadan önce onun sesinde hissettiği belli belirsiz tınıdan bir sürprizle karşı karşıya olduğunu düşünüyordu. İkisi uzun yıllardır arkadaştı. Dört yaşında aynı eğitim merkezinin revirinde dizlerine pansuman yapılırken tanışmalarından beri… Kendilerini büyük birer insan olarak hissetmelerine daha birkaç yılları olsa da şimdiden gelecekte neler yapmayı istediklerini konuşmayı severlerdi. Belki sürpriz buna dair bir şeydi.

Mişa yanına geldiğinde Şega, hafif bir esintide sallanan yapraklar misali kıpır kıpır çevresine bakıyordu. Mişa çantasını açtığında aklından geçenin doğruluğundan emin pürdikkat gözlerini çantaya çevirdi. Şega’ya çok yakından bakan birisi çantadan bir kitap çıktığını görünce göz bebeklerinin büyüdüğünü görebilirdi. Şaşkın ve inanmaz gözlerle Şega’nın kendisine baktığını gören Mişa konuşmaya başladı.

“Biliyor musun bir zamanlar insanlar kadınlar ve erkekler diye ikiye ayrılıyormuş.”
“Saçmalama!”
“Saçmalamıyorum. Geçen gün okurken kitapta gördüm.”
“Sen her okuduğuna inanıyor musun?”
“İnanmam. Bu nedenle bununla ilgili bir araştırma yaptım. Öğrendim ki üç yüz yıl önce
insanların hayatlarında cinsiyet diye bir kavram varmış.”
“Cinsiyet mi o da ne?”
“İnsanları ayırmak için kullanılan bir şey.”
“Nasıl yani? İnsanları neden ayırıyorlarmış ve cinsiyet neye göre belirleniyormuş?”
“İnsanları neden ayırdıklarını anlamadım ama cinsiyet, organlara bakılarak karar verilen bir şeymiş.”
“Organlar mı? İyi de organlar herkeste farklıdır.”
“Öyle olduğunu ben de biliyorum ama eskiden rahim adı verilen organı olanlara kadın, rahimsizlere de erkek, denirmiş.” dedikten sonra Mişa, elini karnına, oradan da göbek deliğinin altına götürüyor.

“Bak burası. İnsanlar eskiden işte tam burada büyüyor ve sonra da doğuyormuş.”
“Doğmak mı? İnekler gibi mi? Sana inanmamı beklemiyorsun değil mi? Bence beni kandırmaya çalışıyorsun.” diyor Mişa. Sürpriz beklerken neler duyuyorum, diye düşünürken her şaşkın anında yaptığı gibi sağ kulağını kaşıyor.

Şega çantasından çıkardığı kitabı özenle açıyor. Böyle kitaplar, kıymetli eşya olduklarından onları bulmak oldukça zor.

“Kitabı çantanda taşımamalısın. Ona bir zarar gelebilir.” diyor Şega. Şega’nın birden
telaşlanması karşısında Mişa onu sakinleştirmek için çantasının içini gösteriyor.

“Merak etme. Bak, çantama çok dikkatli koyuyorum. Basılı Eserler Müzesi’nden ödünç aldım. İnsanlık tarihiyle ilgileniyorum. Müzeye gidip, kitapların arasında saatler geçiriyorum. Kitapların çoğu, şimdilerde hiç önemi olmayan pek çok saçmalıktan bahsediyor. Üç yüz yıl önce Dünya hayal bile edemeyeceğimiz kadar tuhaf bir yermiş.”

Şega ve Mişa uzun uzun kitabı inceliyor.

“Tüm bunların gerçek olduğuna hâlâ inanamıyorum,” diyor Şega.
“İlk başta ben de senin gibiydim. Olanları anlamakta zorlanıyordum. Düşünsene, Dünya o zamanlar sürekli bölünüyormuş. Diller, cinsiyetler, siyasi yönelimler…”
“Dil mi? Cinsiyet mi? Siyasi yönelim mi? Bunlar da ne demek?” diye soruyor Şega.
“Eski dünyadan kalma şeyler işte. Tüm bunlar YAZ’dan öncesiyle ilgiliymiş. En anlamadığım siyaset, bir mantığı yok sanki ama bir zamanlar sadece bir grup insanın çıkarı için Dünyamızda savaş denen şeylere bile yol açıyormuş. Dünya Savaşları olmuş ve milyonlarca insan ölmüş. ”

“Yapay Zekadan öncesi olabileceğini hiç düşünmemiştim.” diyor Şega. Şimdi sen tutmuş birden patlayan ve poyraza dönen havanın göz gözü görünmez kılması benzeri içimde bir kasırga yaratmaya çalışıyorsun Mişa.”

“Üç yüz yıl önce Yapay Zeka’nın değil, insanların yönettiği bir dünya varmış ve bu dünyada senin şimdiye kadar hiç duymadığın, katliam, açlık, sömürü gibi korkunç şeyler oluyormuş.”

“Of ya!” diyor Şega. “Sen beni anlamıyor musun? YAZ’dan önce şöyleymiş. YAZ’dan
önce böyleymiş. Anlattığın şeyler bana korkunç görünüyor. Bunlar ilgimi çekseydi gider korku filmleri kulübüne yazılırdım.”

Şega nazik hareketlerle önündeki kitabı kapatıyor. O çok sevdiği, belli belirsiz kitap kokusunu içine çektikten sonra sanki önündeki bir kitap kapağı değil de bir çocuğun başıymış gibi cildini okşuyor. Özenli hareketlerle kitabı çantasına yerleştiriyor. Şega sürprizin kaldırılmasından memnun. Çok sürmüyor Mişa da müze müdürüne yaptığı bir espriyi anlatmaya başlıyor. Beraber attıkları gülücükler, distopya kasvetindeki lokalin havasıyla tezat oluşturuyor. Aldırışsızlar. Pencerelerden süzülüp, içeriye dolan gün ışığının sıcaklığında erimiş ve geçmişten azade.

İzmir Devlet Tiyatrosu oyuncusu Deniz Burak Mersinli ile kariyeri ve tiyatro üzerine söyleşi

 

 

 

 

Deniz Burak Mersinli ile İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi’nde buluştuk. Konak Sahnesi İzmir’in en güzel tarihi binalarından birine sahip, deniz kenarında, bahçesindeki halka açık kafede vakit geçirmek de salonda seyirci olarak oturmak da ayrı ayrı özel hissettiriyor. Sevgili Deniz Burak Mersinli, benden biraz önce gelmiş, beni sıcak bir şekilde karşıladı. Kahvelerimizi içerken sohbet etmeye başladık. Kendisini oyunlarında izlerseniz enerjisine ve samimiyetine hayran kalırsınız, tanışmak için yanına gittiğinizde ise güler yüzüne ve nezaketine. Ben kendisini birkaç kere Kaşıkçılar’da, Sandalım Kıyıya Bağlı’da ve en son İki Bekar’da izledim. Tiyatro ve oyunlar hakkında oturup konuşmayı çok istiyordum. Tekrar teşekkür ederim kabul ettiği için. Biz uzun uzun konuştuk, eğlenceli bir söyleşi oldu. Sizlere de iyi okumalar.

Tekrar merhaba, bu kez okuyucular için selamlıyorum. Teşekkür ederim kabul ettiğiniz ve zaman ayırdığınız için.

Ben teşekkür ederim. Hemen işin ciddiyetiyle ve resmiyetiyle, ben teşekkür ederim Şimal Hanım çok sağ olun.

Sizi tanıyabilir miyiz? Deniz Burak Mersinli kimdir?

Deniz Burak Mersinli kimdir… Şu an halihazırda İzmir Devlet Tiyatrosu’nda oyuncu olarak çalışmaktayım. Liseden (normal liseden) mezun olduktan sonra, İstanbul Beykent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk Bölümü’nden mezun oldum. Eğitimimi orada tamamladım. Onun haricinde, okul öncesinde tiyatroyla lisede ilgim ve alakam oldu. Ankara Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde ufak çaplı bir eğitimim, ve ondan sonrasında da özel bir tiyatroda, Ankara Sanatolya Sahnesi’nde birkaç oyun denemem oldu. Rahmetli Turgay Yıldız Yönetmenimle çalışma fırsatı yakalayıp, kendimi biraz olsun geliştirip, İstanbul Beykent Üniversitesi’ne attım. Ziyadesiyle okulu tamamlayıp, İzmir Devlet Tiyatrosu’na başvurumu yaptım. Şansıma, bir oyunda uygun bir rol buldum. Beni istediler, sağ olsunlar. Sonrasında da serüven başladı ve gelişti. 2016’dan beri de İzmir Devlet Tiyatrosu’nda oyuncu olarak çalışmaktayım. Bu dört yıla 11 tane oyun sığdırdım. Ve, oyunlardan birinde de, Doğan Yağcı Hocam kendisine yardım etmemi istedi ve beni onurlandırdı. Bir tane de yönetmen yardımcılığı demeyeyim ama, asistanlık yapmışlığım var. Bu şekilde kariyerimi geliştirmekteyim. Oyunculuğun daha çok başındayım. Sanatın, bu işin, çok başındayım. Hala öğrenme aşamasındayım, kesinlikle öğrenme aşamasındayım. Öğrenciyim, aslında. Deniz Burak Mersinli kimdir? Hala öğrencidir, diyebilirim.

Anladım… Pekala, lisede en başında tiyatroyla tanışmayı tetikleyen şey ve devamını getirmeye karar verdiğiniz etken neydi?

Tiyatroyla ilk tanışmam aslında liseden de önce… Sanırım 7-8 yaşlarındaydım, çok tatlı, güzel bir sınıf öğretmenimiz vardı. Bize okul sonu gösterileri yaptırırdı. Özel bir hoca tutturup, bir drama eğitmeni tutturup bize güzel skeçler oynatırdı. Orada, bir okul sonu gösterisinde on beş skecin on ikisinde oynayıp, aynı zamanda sunuculuk yapmıştım. Çok yetenekli olduğum söylenmişti. Ve çok sevmiştim yaptığım işi, çünkü ben biraz… Nasıl diyeyim… Yaramaz bir çocuktum. Oyun oynamayı çok severdim, hala da çok severim oyun oynamayı. Çocuklarla da çok iyi anlaşırım. Çocuk ruhuyla oyun oynamanın çok farklı, çok güzel bir şey olduğunu düşünüyorum. Ve, bu ruhu sahneye taşımanın çok daha kutsal bir şey olduğunu düşünüyorum.

Taa çocukluktan ilginiz oluşmuş, o zamandan beri sevgiyle ve ilgiyle yola devam ediyorsunuz. Peki, bu yolculuk, tiyatro ve oyunculuk sizin için nasıl bir süreçti? İnişler çıkışlar oldu mu?

İnsanlarda şey vardır, bana oyunculukla ilgilenmeyen arkadaşlarım hep şunu der, en azından sevdiğin işi yapıyorsun. Yaptığı işten çok memnun olmayan arkadaşlarımın klişe bir sözüdür. Ya, evet, gerçekten sevdiğimiz işi yapıyoruz. Ben böyle düşünüyorum, yaptığımız işten çok keyif alıyoruz. Oyunculuk, hem sahnede oyun oynadığın hem de bunu ciddiyetle bir iş olarak yaptığında, gerçekten çok keyif veriyor. Sıkılmadığın bir iş, yarattığın, devamlı yeni bir şeyler keşfettiğin bir iş.  Fakat, çocukluğumda yaptığım işin sonrasında çok uzun bir süre tekrar tiyatroyla buluşma fırsatım olmadı. Ailem beni spora yönlendirdi. Daha ziyade, bütün vaktimi spora adıyordum. Sonrasında tekrar tiyatroyu keşfetmem, Yağmur Yılmazoğlu Arkadaşım, sağ olsun, sayesindedir. Gel seni tiyatro kulübüne yazdırayım, bir gör, ne yapabiliyorsun bir bak, bence yaparsın gibi beni teşvik etmişti. Gittim ve hiçbir şey yapamadığımı keşfettim.

Aa! Nasıl olur?

Gerçekten hiçbir şey yapamıyordum. Bir parça nasıl okunur, nasıl vurgulanır, diksiyon nedir, tirat nedir, sahne nedir? Hiçbir şey bilmiyordum. Sahnede nasıl durulur, nasıl bakılır, nasıl yürünür? Bunlara dair hiçbir şey bilmiyordum. Tamamen sıfırdım. Ve… Yapamadığımı gördüm. İnanılmaz derecede yapamıyordum, aşırı kötüydüm. Bir oyun seçmesine gittiğimi hatırlıyorum. Rehberlik öğretmenimiz bir parça vermişti, buna çalış, bunu ezberle, oku demişti. Çalışmadım, ezberlemedim, ama okudum. Sahneye çıkıp sadece parçayı okudum. Sağ olsun, o da gene beni kırmadı, oyuna aldı. Oyuna çalışırken, hiçbir şey yapamadığımı fark ettim tekrar. Bunun üzerine gitmek istedim, yani başarmak istedim, yapmak istedim. Ve üzerine gittim, çok fazla çalıştım, çok fazla denemem oldu. Hala da çalışıyorum, hala da yapamadığımı düşünüyorum, hala da yapmaya çalışıyorum. Bu biraz da böyle bir iş zaten. Yapıyorum diyebilirsiniz ama, sonuçta oyunculuk seyirci için olan bir iş, biraz göreceli. Yapıp yapamadığınızı biraz da seyircinin alkışları karar veriyor. Tabii ki bunun bilincinde oluyorsunuz, bunun samimiyetini hissediyorsunuz, görüyorsunuz ama… Sonu yok. Oyunculuğun sonu yok, yapabilirliğin sonu yok. Çünkü insanın sonu yok. İnsandan yola çıkıp sahneye koymaya çalıştığımız için devamlı çalışıyoruz.

Bu sırada oyunculukta, tiyatroda kendinizi geliştirmenizde en etkili aşamalar neler oldu? Birkaç tanesini paylaşır mısınız?

Tabii… Bir kırılma noktası daha oldu bende. Oyunculuk aslında şöyle bir şey, sahneye çıktığınızda kendinizi geliştirerek oyunculuğunuzu geliştiriyorsunuz. Oyunculuk aslında birinin size anlatmasıyla öğrenebileceğiniz bir şey değil bence. Oyunculuk böyledir dediğinde, yapabileceğiniz bir şey değil. Onu keşfetmek onu algılamak gerekiyor. Onu içimizde bulmamız gerekiyor. Samimiyeti yakalamamız gerekiyor. Ben bu serüvende, okurken, bunu yapamayacağımı düşündüm. Bunu yakalayamadığımı düşündüm ve özgüvenim tamamen kırıldı. Sanırım ikinci sınıftaydım, yaptığım işten memnun olmuyordum, kendimi tatmin edemiyordum, samimi gelmiyordu bana. Sonra İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda Profesyonel oyununu izledim. O oyundan sonra bakış açım değişti, o oyunda çok gerçek, çok samimi bir şey yakalamıştım. Sahnede oyuncular inanılmaz samimiydi, inanılmaz gerçekti.

Oyuna özgü bir şey miydi, duruma özgü bir şey miydi?

Oyunculara özgü bir şeydi. Daha ziyade, kişisel bir şeydi. İlham kaynağı oldu. Bu süreçten sonra, şöyle demeye başladım, evet, yapılabiliyormuş. Onlar yapabiliyorsa, galiba ben de yapabilirim. Belki o kadar olmaz, belki o kadar yapamam ama, ben de ucundan yapabilirim diye düşünüp, ben bunu yapmak istiyorum dedim. O an, o oyunu izlediğim an, tekrar özgüven kazandım ve tekrar bu işi yapmak istedim, tekrar işe tutundum. Hala da çabalıyorum, çalışıyorum. Bazen yapabildiğimi hissediyorum. Tabii, her zaman olmuyor bu. Gerçekten, çok samimi olmak gerekiyor sahnede. Ve çok gerçek olması gerekiyor. Bunu yakalayabilmek çok ustalık gerektiriyor, zaman gerektiriyor, çok fazla çalışma ve çok fazla tecrübe gerektiriyor. O yüzden hala öğrenciyim diyorum, ama tabii ki kırılma anları oluyor. Bir oyuncu için, andan ana, sahnede, çıkaracağı karakterde, rolde… Bir kırılma anı yaşayabiliyor ve özgüveni yitebiliyor. Bizi tekrar sahneye koyan, tekrar işe bağlanmamızı sağlayan da mesleği sevmek. Tamamen bu. Mesleği sevdiğin sürece, moralin ne kadar bozulursa bozulsun, tekrar geri dönüyorsun. Benim kırılma noktam oydu, tekrar bağlanmamı sağlayan da Profesyonel oyunuydu.

Burcu Aksakal (Shanette), Serkan Kunter (Jack), Deniz Burak Mersinli (Erkek), Fatma Konu (Kadın), Gizem Güneri ve İlkem Şahiner.

Şimdiye kadar Ankara’da, İstanbul’da ve İzmir’de mi oynadınız?

Ankara’da Sanatolya Sahnesi’nde iki yıllık bir deneyimim oldu. İstanbul’da profesyonel anlamda deneyimim olmadı, sadece eğitim için bulundum. Okul hayatım biter bitmez de İzmir’de işe başladım. 2016’dan beri İzmir’de icra ediyorum.

İzmir’e nasıl geldiniz, neden?

Biraz ailevi sebeplerden, biraz da İzmir Türkiye’nin en güzel şehri olduğu için. Şu anda en fazla göç alan şehirlerden biri, sanırım benimle aynı kanaatte olan bir sürü insan var. Gerçekten yaşanılabilir bir şehir. Ankara’da büyüdüm, İstanbul’da eğitim aldım. İkisinde de yaşamak istemediğimi fark ettim. Ankara fazla gridir, Ankaralılar da söyler, Ankara’ya gidenler de söyler. İstanbul da çok kaotik. İzmir ikisinin arasında, gerçi bu aralar kaotik olmaya daha çok yaklaştı ama…

Evet… Tamam, şimdiye kadar üç aşamaya ayırıyorum: ilkokuldaki skeç deneyimleri, okulda zorlanma dönemi, ve şimdi İzmir Devlet Tiyatrosu’nda çalışma dönemi. Devlet Tiyatrosu’ndaki deneyimlerinizden bahsedebilir misiniz? Bu oyunların size neler kattı?

İlk oynadığım oyun, Oğuz Atay’ın oyunu Oyunlarla Yaşayanlar, Murat Sarı yönetmişti. İlk oyunum olduğu için, yaklaşması ve uyum sağlaması en zor oyundu. Çünkü ufacık bir balıksın, okyanusa atlıyorsun. Hele ki devlet tiyatrosunda… Burada kaç yılını buraya vermiş bir sürü oyuncuyla çalışma fırsatı yakalıyorsunuz, bu insanı onurlandırıyor, kutsal bir görev. Onlar ayaklı kitap, ayaklı ders. Hepsi hoca, hepsi usta. Hepsinden öğrenebileceğiniz çok şey var. Buradaki her oyun, benim için başka bir okul, başka bir ders oldu. Bütün oyunlardan, sahnede, yeni bir şey keşfettim. Çünkü sadece sizin oynadığınız karakterle bitmiyor, etrafınızdaki oyuncuları izleyerek, onların rollerine nasıl yaklaştıklarını gözlemleyerek, nasıl konuştuklarına, nasıl durduklarına, nasıl oturduklarına, nasıl kalktıklarına bakarak gelişiyorsunuz. Beni burada oynadığım her oyun geliştirdi, daha ileriye taşıdı.

Diğer oyunlar hangileriydi?

Daha sonra Gömü, Ağaçlar Ayakta Uyur, Ay Işığı Sirki, Sandalım Kıyıya Bağlı, Kaşıkçılar… Her başka bir oyuna girdiğinizde, başka bir oyuna çalıştığınızda, başka bir kapı açılıyor. Başka bir ekibe giriyorsunuz, oyuncuları tanıyorsunuz, yönetmeni tanıyorsunuz. O yönetmenin yaklaşımı, bakış aşısı geliştiriyor. Sandalım Kıyıya Bağlı bambaşka bir etki yarattı bizde, çünkü oyun içerisinde çok fazla tiyatro tekniği vardı. Yeri geldi hareket tiyatrosu yaptık, yeri geldi antik tiyatro yaptık, mısır tiyatrosu yaptık. Bunların hiçbiri okulda yoktu. Bunların hepsi en az okul kadar deneyim sağlıyor. Özellikle bu konuda Sandalım kıyıya bağlı benim için ayrı önem taşıyor. İzmir’de en sevdiğim oyunlardan biri, ufkumu açtı ve başka bir noktadan bakmamı sağladı.

Kaşıkçılar ve Sandalım Kıyıya Bağlı’yı izlemek çok güzeldi. Ama Sandalım Kıyıya Bağlı’yı izlemek zor oldu, çünkü bilet bulamıyorduk…

Biz de bilet bulamıyorduk… İkisi de bambaşka oyunlar. Seyirci olarak izlemek de bambaşka, oyuncu olarak katılmak da bambaşka. Hepsi de duygusal anlamda kutsal bir yerde duruyor, ne kadar güzel bir işti diyerek bakıyorum.

Deniz Burak Mersinli (Erkek), Fatma Konu (Kadın), Gizem Güneri ve İlkem Şahiner. (Kaynak: İzmir Devlet Tiyatrosu)

Seyirci de kesinlikle böyle hissediyor. İki oyun da farklı hisler bırakıyor. Şimdi, İki Bekar’da görev alıyorsunuz. İki Bekar’dan kısaca bahsediyorum: Çılgın, takıntılı, kendisine iyi geleceğine inandığı bir ilişki uğruna karşısındaki erkeği her yerde takip eden ve bir şekilde kaderi bükmeye çalışan bir kadının, Shanette Millburn (bu karakteri inanılmaz bir hanımefendi olan Burcu Aksakal canlandırıyordu, parıldıyor) ve en az bu özel kadın kadar çılgın, daha asabi, yalnız bir adamın, Jack Fisher (aynı şekilde, çok yetenekli ve çok beğendiğimiz Serkan Kunter beyefendi canlandırıyordu) ilişkisini izledik. Shanette ve Jack’in komik, çalkantılı, şaşırtıcı ilişkisiyle eşzamanlı gelişen ama daha alışılmış ve pürüzsüz ilerleyen bir kadın-erkek ilişkisini anlatan bir ilişkiyi tipini de görüyorduk. Siz bu ilişkideki Erkek tipiydiniz.

Evet, normal bir ilişki tipi. Aslında, İki Bekar oyunu iki ana karakterden oluşuyor, Shanette ve Jack. Kadın ve Erkek karakteri ve dansçılar yok. Sahne geçişlerinde oyunculara yardımcı olmak amacıyla, yönetmenimizin, Metin Sadık Yağcı Hocamın tercihiyle eklendi. Sahne geçişleri, metinde yazan süreler, bazen altı ay bazen iki yıl oluyor. Kostümler doğallık çerçevesinde değişiyor. Onlar kostüm değiştirirken, biz sahneyi dolduruyoruz. Dans ediyoruz, şarkı söylüyoruz. Kadın ve Erkek tipi olarak anları dolduruyoruz, bu bir komedi oyunu olduğu için çok fazla andan ibaret. Anlık tepkiler, jest mimik dolu olan, bu şekilde güldüren bir oyun. Çok fazla söz de var. İki karakter oyun boyunca konuşuyor, anlatıyor, tartışıyor. Kadın ve erkek tipi bu konuşmaların aralarında nüanslar ekleyerek sahneyi dolduran tipler aslında.

Sahneyi doldurmak dediğinizde, bana olduğundan daha azını söylüyorsunuz gibi geliyor. Belki terimlere alışkın olmadığım için, sahip olduğundan daha az anlam yüklüyoruz gibi sanıyorum. Doldurmak deyince, boşluğu doldurmak olarak düşünüyorum. Çünkü seyirci olarak ben böyle algılamadım, aksine anlatımı güçlendiren bir kontrast olarak algıladım ve çok sevdim.

Bu doğallıkta karşılanıyorsa, zaten biz doğru yapmışız demektir. Yönetmenimizin istediği de zaten buydu. Fatma (Konu) ile biz, bir kadını ve bir erkeği oynuyoruz. Hiç sözümüz yok, oyuna çok az dahil oluyoruz. Ona rağmen oyunun içindeyiz, dümdüz durmuyoruz. Kendi içimizde kendi hikayemizi yazıp oraya çıkıyoruz. Metnin içerisinde yokuz. Kendi ilişkimizi yarattık. İlk sahnede sevgiliyiz, ikinci sahnede evlilik kararı almışız, üçüncü sahnede belki evlenmişiz ve finalde artık çocuğumuzda çıkıyoruz sahneye. O iki tip de bir süreç yaşıyor. Sahneye çıktığınızda konuşmayan bir tip de olsanız, sokak lambası da olsanız, sokak lambası olduğunuza inanmanız lazım. Ağacı bile oynasanız nasıl bir ağaç olduğunuzu bilmeniz lazım. Yeşeriyor muyum, çiçek açıyor muyum? Bu doğallığı yakalarsanız, seyirci de o oyunun bir parçası olarak görüyor, siz de böyle görmüşsünüz, biz de doğru yapabilmişiz. Bu yönetmenimizin bulduğu güzel bir çözüm, farklı bir tat kattı. Bizim için de bir tecrübe oldu. Biz de bu şekilde hizmet ediyoruz. Bizim açımızdan önemli olan bu. Bazen sahnenin içerisindeyiz, bazen pas atıyorlar, oyun veriyorlar, bazen biz onlara oyun veriyoruz. Bir bütünlük sağlanıyor, daha da tat katıyor. Daha da dolu görünüyor. Dolduruyor demek istediğim bu.

Tamam… Daha iyi anladım. Oyuna hazırlık süreci nasıldı? Dans etmek ve şarkı söylemek zor mu? 

Burcu Aksakal (Shanette), Serkan Kunter (Jack), Deniz Burak Mersinli (Erkek), Fatma Konu (Kadın), Gizem Güneri ve İlkem Şahiner. (Kaynak: İzmir Devlet Tiyatrosu)

Bir oyuncu olarak dans edebiliyor ve şarkı söyleyebiliyor olmanız gerekiyor. Bu oyunda yönetmenimiz sahne geçişlerinde, bir komedi oyununa uygun, temposu yüksek, o dönemin müziklerine ve danslarına yakışır ve o dönemi, 70’leri anlatır şekilde bir rejiyle bunu gerçekleştirmek istedi. Tarkan Erkan Hocamız müzikleri ve koreografiyi yaptı. Oyunu daha da doldurdu. Bu da yine yönetmenimizin bakış açısıyla onun yaklaşımıyla gerçekleştirdi.

Pratik olmasını şimdi tamamen anlıyorum, doldurmanın ne demek olduğunu da anladım. Ben bu şekilde izlemeyi o kadar çok sevdim ki, pratiklik dediğinizde hala benim üzerimde yarattığı etkiyi karşılamıyor…

Bu oyunu böyle izlediğiniz için bu oyun böyle doğal geliyor. Dansçılar olmadan, erkek ve kadın olmadan, sadece Shanette ve jack olarak izleseydiniz, demek istediğimi daha iyi anlardınız. Belki seyirci gözüyle bakıp, bir şeyler eklemek ihtiyacı duyuyor? Dans eklemek, şarkı eklemek, daha da canlandırmak, daha da keyifli bir hale getirmek istiyor? Mesela müzikal bir film düşünelim… La La Land? La La Land’de sadece replik olsa, aynı film olmazdı. 

Kesinlikle katılıyorum, ben de bunu ifade etmek istiyorum ama kelimelerde buluşamadık. Şunu düşünüyorum, eğer orada siz olmasaydınız, Kadın ve Erkek tipleri olmasaydı, sadece Shanette ve Jack’in ilişkisine odaklanacaktım. Ne kadar ilginç insanlar, diyecektim!  Orada sizi de görünce, arkada başka bir ilişkinin, normal bir ilişkinin de devam ettiğini görüyorum. Bu kez düşünmeye başlıyorum, karşılaştırıyorum: bu ilişkinin diğer ilişkiden farkı ne, bu insanların o insanlardan farkı ne, ne kadar farklı görünüyorlar, biri ne kadar çabasız ve diğeri ne kadar zor görünüyor, Shanette ve Jack ayrı ayrı ve birlikte olduklarından daha da komik görünüyorlar.

Jack ve Shanette’ten yola çıkıp, Kadın ve Erkek tipine bakıp, hepsini tartıp, kendinize ve kendi ilişkilerinize bakıyorsunuz. Oyun aslında bir komedi oyunu ve aslında oturup düşündükten sonra bütün ilişkileri gözden geçirtebilecek bir oyun.

Değil mi? Ben de öyle düşünüyorum. Karakterler çok sempatik. Sivriler ve uygun olmayan tipler ama sempatik geliyorlar, anlayış gösteriyoruz, ilişkilerinin iyi gitmesini istiyoruz. Mutlu sonla bitmesini istiyoruz. İlginç bir şekilde mutlu sonla da bitiyor. İlginç, çünkü hep uzaklaşıyorlardı birbirlerinden. Ama en sonunda kavuştular, dans edildi, şarkılar söylendi ve mutlu sonla bittiği izlenimi verildi. Sarıldı herkes. Ama… Oyun bittikten sonra, bir huzursuzluk kapladı içimi, bir rahatsızlık geldi. Neden olduğunu anlayamadım. Düşündüm, düşündüm. Neyin huzursuz ettiğini buldum. Mutlu gösterilen son gerçekten mutlu bir son olmayacak hissiydi.

Zaten son replik şuydu, Shanette Jack’e soruyor, biz mutlu olabilecek miyiz? Jack de bütün hayatın bunu merak etmekle geçecek, boş ver diyor. İlişkiler de böyle. Oluyor, ayrılıyorlar. Tam anlaşıyorlar, kopuyorlar. Bütün serüvenlerini yaşayıp kendi benliklerine ulaştıktan sonra birbirleriyle anlaşmaya başlıyorlar.

Aynı insanlar da olmuyorlar artık.

Kesinlikle. Önce kendi varlığını oluşturma çabasındasın, tamam, diyorsun, hazırım. Bu sefer de ilişkideki sen olarak yeni bir serüvene başlıyorsun. Bu serüven hiç bitmiyor. Dedikleri gibi, bütün hayatımız bunu merak etmekle geçiyor. İnsanlar böyle, değişiyor ve farklı durumlarda farklı tepkiler veriyorlar. Ne olacağı hiç belli olmuyor. Hele ki Shanette ve Jack gibi farklı tipler söz konusuysa. Kafanızdaki huzursuzluk da o yüzden olabilir, ikisi de çok uçuk tipler, bunlar olmaz mı acaba demek.

Deniz Burak Mersinli (Erkek), Fatma Konu (Kadın) (Kaynak: İzmir Devlet Tiyatrosu)

Olabilir, doğru. Rahatsız etmesinin bir sebebi de şuydu: karakterler iyi niyetli olsa da, bencil yaklaşımlarından ötürü birbirlerine zarar veriyorlardı. Zarar vermelerini gördüğümüzde, bunu komik bulduğumuzda, güldüğümüzde ve karakterlere sempati duymaya devam ettiğimizde, acaba kötü özelliklerini ve birbirlerine zarar vermelerini geçerli hale mi getirdik? Kabul edilebilir mi oldu?

Kesinlikle. Belki yazarın anlatmak istediği bu… Bazen hepimiz Shanette ya da Jack olabiliyoruz. Biz izlerken, yaa çok yanlış yapıyorlar, diyoruz ama kendi ilişkimizde nasıl davranıyoruz? Bu katarsisi yaşatmak istiyor olabilir. Belki yaptığımız yanlışları ve nasıl yapmamamız gerektiğini söylüyor. İlk randevuda nasıl davranmamamız gerektiğini Jack özetliyor, smokin giymedi diye de bir insana bu kadar yüklenilmemesi gerektiğini Shanette gösteriyor.

Acaba gülmememiz mi gerekiyordu? Daha acımasız mı olmalıydık? Acaba kendimize karşı da daha acımasız mı olmalıyız böyle konularda? O kadar uçuk ve o kadar sivri şeyler vardı ki, bunlar bize hayatın parçası gibi geliyor en sonunda.

Kesinlikle, doğru bir yaklaşım. Güldürürken düşündürüyor. İlişkilere bu çerçeveden bakıp kendi ilişkini düşündüren bir oyun. Bu çelişkiyi yaşatıyor. Komik, ve inan, ben görevliyim, arkada devamlı dinliyoruz, görev icabıyla dinliyoruz ama izliyoruz da aynı zamanda, bize de düşündürüyor. Ben de kendi ilişkilerimden pay çıkarıyorum. Kadın ve erkek tanımlamalarını düşünüyorum. Burada hata yapmışız, gerçekten böyle yaklaşıyoruz, diyorum. Seyirciye de bunu yaşatıyor. Gülsek mi ağlasak mı? Güldüğün taraf Shanette ve Jack, gülmek istemediğin taraf kendi içindeki  tarafın, maalesef. İnsan kendine daha zor gülüyor. O yüzden tiyatro var.

Çok güzel söylediniz. Shanette ve Jack’in geliştiğini gördük bu sayede. Kadın ve Erkek tipleri de bir yoldan geçtiler, daha normal bir yoldan geçtiler. Onlar için de mutlu olacaklar ya da olmayacaklar diyemeyiz. Acaba bu mutluluk kadın erkek tipleri için de geçerli midir? Mutluluk bir son mu oldu?

Bu da bir bilinmezlik. Onlar çocukla Paris’te bir balayı yapıyor olabilirler. Birçok farklı ilişki türü var, çocuklu olup mutsuz olan, çocuğu olmayıp mutlu ilerleyenler de var. Bu tamamen oyundan çıktıktan sonrası, oyun aslında Jack Shanette’i öptüğünde bitiyor, final dansı, ve perde. Oyun orada bitti. Konu bitti. Geri kalan bütün konu, bütün serüven seyircinin kendi hayatında başlıyor. Bunları düşünüyor olmanız, Jack ve Shanette mutlu mu, Kadın ve Erkek tipleri mutlu mu, hala katarsisi yaşıyor olduğunuzu gösteriyor. Aslında, çocuğum olsa, ben bu Kadın ve Erkek tipinde bir ilişkide olsam mutlu olabilecek miyim, veya ilişkiye Shanette ya da Jack gibi yaklaşsam mutlu olabilecek miyim diye düşünüyorsunuzdur belki. Hep bir arayış içindeyiz, son repliklerde dedikleri gibi, sen hep bunu arayacaksın, boş yere merak etme diyor yani. Herkes için böyle. İlişkiler çok özel, bütün ilişkiler kendine özgü. Yürüyüp yürümeyeceğine de onlar karar veriyor.

Şunu söyleyebiliriz, Jack Shanette’i öptüğünde oyun bitiyor ama bizim kafamızdaki ilişkiler ve ilişki fikri sonu olan bir şey değil. Dolayısıyla, mutluluk da bir mutlu son değil.

Tabii, mutlu son da klişe, son diye bir şey de yok. Tiyatroda, bu oyunda, son sahne Jack’in Shanette’i öptüğü son sahne olduğu için mutlu son diyoruz. Mutlu ayrıldıklarına inanıyoruz. Gerisi bilinmezlik.

Pekala… Şimdi oyunlar devam ediyor. Bundan sonrası için planlarınız veya hayattan beklentileriniz var mı?

Devlet Tiyatrosu’nda oynadığım başka oyunlar da var. Yeni oyunlar repertuara alınırsa, o oyunların prova süreçlerine başlayacağım. Oyunlar prömiyer yapana kadar provalara giderim. Bu süreç içinde turne, festival olursa onlarda görev almaya devam edeceğim. Kısa vadeli bir planım yok.

Uzun vadede göğüslemeyi sabırsızlıkla beklediniz bir zorluk var mı? 

Kişisel olarak hep bir süreçten geçiyoruz, maddi ve manevi bir zorluk içindeyiz. Hayatın içerisinde olduğumu hissediyorum, yaşadığımı düşünüyorum. İleride ne yaşarım diye bir beklentim yok. İki üç yıl öncesinde bunu sorsaydınız şunu istiyorum diyebilirdim, şu anda süreci yaşıyorum. Burada öğrenmeye devam ediyorum, her sezon yeni oyun, yeni ekip. Daha da ileride, beş on yıl sonra, idealist olarak ne yapmak nerede olmak nerede durmak istiyorsun diyecek olursanız, o da bir bilinmez, süreci yaşıyorum. Nasıl bir iş çıkacağı, nasıl bir fırsat çıkacağı belli olmuyor. Biraz kişisel, biraz özgüvenle alakalı. Oyunculuğunun farkında, kendinizi daha başka işlerde daha fazla çalıştığınız bir iş temposu içinde görmek istiyorsanız, bu kişisel bir durum. Ben devlet tiyatrosunda sanatsal ve idealist bakış açısıyla yeterli tatmini yaşıyorum. Oynadığım oyunlarda edindiğim tecrübelerde ve edineceğim tecrübelerle tatmin oluyorum. Gayem kalıcı olarak çalışabilmek. Sinema da oynamayı isterim. Sinema filminde rol almayı, kendimi ekranda görmeyi isterim. Böyle bir hayalim de var. Şu anda Devlet Tiyatrosu’nda pişmeye devam ediyorum. Evet, tekliflere açığız, her oyuncu gibi.

Hep oyunlardan, oyunculuktan konuştuk. Seyirciye söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Kimin okuyacağına bağlı olarak, seyirciye şunu söylemek isterim, yaptığımız iş emek sarf ettiğimiz bir iş, baştan var ediyoruz, prova ediyoruz, sıfırdan yaratıyoruz. Meşakkatli bir iş, saygı duyulması gereken bir iş. Seyircinin tiyatrodan ve oyuncudan beklentisi vardır elbette. Benim oyuncu olarak, tiyatrodan bütünüyle ve seyirciden beklentim nedir? Seyirci tiyatroyla bir bütün. Seyirci olduğu sürece tiyatro var. Seyirci izlediği sürece oyuncu oynuyor. Bu bütünlüğü seyircinin de kavramasını istiyorum. Seyircinin de oyuna hizmet ettiğini bilmesini isterim. Sinema filmi izlemek gibi değil, tiyatro canlı, samimi, gerçek. Oyuncu gerçek olmaya çalışır, bir olmaya çalışır. Seyirci oyuna karşı sorumluluğunu yerine getirmeyince oyuncu da motivasyonunu kaybeder. Seyirci de bütünün bir parçasıdır, bunu hissetmeli, bu oyuncuya da geçmelidir. Oyuncunun da vazifesi bu aynı zamanda, seyirciyi dahil etmeli. Bilinçsiz bir şekilde gelip tiyatro izlenebiliyor, oyun ne anlatıyor, oyundaki kişiler kim bilinmeden geliniyor. Bu benim için üzücü bir durum. Seyircinin tiyatroya hizmet ettiğini biliyor olması gerekiyor. Tiyatroya yaklaşırken hep oyunculuk merak edilir, yönetmenin bakış açısı merak edilir, çalışanların ne düşündüğü merak edilir. Ama seyirci de merak edilmeli, seyirciye de pay düşüyor, izleyerek ve bütün olduğunu bilerek.

Tekrar teşekkür ederim, benim hazırladıklarım bu kadardı, çok zevkli bir söyleşi oldu. İyi ki varsınız.

Siz iyi ki varsınız. Bu kolektif bir iş, siz olmazsınız tiyatro da olmaz.

 

 

 

İzmir Devlet Tiyatrosu oyunlarını ve programını takip etmek için: İzmir DT

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tüm Panayırların Heyulası: Kayıp Rıhtım’dan “Ucube” Temalı Öykü Antolojisi

0

Kayıp Rıhtım ilk öykü antolojisi Tüm Panayırların Heyulası ile okurların karşısına çıkıyor. Fantazi, bilimkurgu, korku, tuhaf kurgu, distopya ve polisiye türlerinde kaleme alınmış, “ucube” temalı 20 öykünün bulunduğu antoloji İthaki Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alıyor.

Ocak ayında 14. yaşını kutlayan spekülatif kurgu ağırlıklı kültür, edebiyat ve sanat sitesi Kayıp Rıhtım, ilk matbu antolojisini okurla buluşturdu. Platform, aynı zamanda 12 yılı aşkın süredir dijital ortamda yayımladığı Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi ile de tanınıyor.

Onur Selamet ve Özgürcan Uzunyaşa’nın yayıma hazırladığı antoloji, odağına spekülatif kurguyu ve “ucube” temasını alıyor. Eserdeki öykülerin tamamı ilk defa bu kitapta görücüye çıkıyor.

Kitapta öyküleriyle yer alan yazarlar şu şekilde:

Ayça Erkol, Bahadır Cüneyt Yalçın, Bahri Vardarlılar, Deniz Erbulak, Eda İşler, Ekin Açıkgöz, Emirhan Burak Aydın, Ezgi Polat, Hakan Bıçakcı, Hikmet Hükümenoğlu, Mehmet Berk Yaltırık, Murat S. Dural, Müge Koçak, Onur Selamet, Orçun Ünal, Özgürcan Uzunyaşa, S. İpek Ortaer Montanari, Seran Demiral, Suat Duman ve Süreyyya Evren.

288 sayfadan oluşan kitabın editörlüğünü Ceyhan Usanmaz üstleniyor. Kapak illüstrasyonu ise Ebrahel Lurci imzasını taşıyor. Antoloji, İthaki Yayınları’nın Pangea Kitaplığı dizisi kapsamında yayımlanıyor.

Tüm Panayırların Heyulası: Kayıp Rıhtım Öykü Antolojisi – Arka Kapak Tanıtımı

“Fantastik edebiyat, bilimkurgu ve korkunun çoğu genç ismi bir araya gelip bir ucube öyküleri antolojisi yaratmış. Aralarında sevdiğimiz pek çok yazar var. Ve en güzeli, kadın-erkek dağılımı da umut verici.” – Sevin Okyay

“İsyan başladığında ucubeler yüzünden gerçekle yüzleşmek zorunda kaldılar, hayatlarını idame ettiren yalanlara ne kadar bağımlı olduklarını gördüler.”

İnsanların popülist politikalar tarafından marjinalleştirildiği, yalnızlaştırıldığı, öteki olmaya mahkûm edildiği zamanlardayız. Öteki olmanın anlamını, aykırılığın, ucubeleşmenin ne demek olduğunu sorgulamanın en iyi yollarından biri de kurmacadan geçiyor.

Tüm Panayırların Heyulası fantazi, bilimkurgu, korku, distopya, tuhaf kurgu ve polisiye türlerinde yazılmış “ucube” temalı 20 öyküyü bir araya getiriyor. Özel olarak bu kitap için kaleme alınmış öykülerde ucube, kimi zaman bir mekân kimi zaman bir durum. Bazen de normalin ta kendisi.

İzlerini arama çubuğunda değil, hayatın içinde sürdüğünüzde ucubelerle şekillenen panayırları görebilirsiniz. Üstelik tüm panayırların bir heyulası var. Tüm panayırlar aynı özü saklıyor. Hepsinin cevheri aynı maden ocağında gömülü. Derinlere inip onları görmemiz gerekiyor. Beraber paylaşacağımız yollar var.

Kayıp Rıhtım, sizi yalnız yürümek istemeyeceğiniz bir patikaya davet ediyor.

Houston, bir çözümümüz var!: Hayvan çiftlikleri ve mezbahaların olmağı şefkatli bir dünya mümkün

Kocaayak bize iklim kaosuyla mücadeleye yardımcı olmak için neler yaptığını ve neden Veganuary’ye katılmayı seçtiğini anlatıyor.

Veganuary, 200’den fazla ülke ve bölgeden katılımcılarla 2021 kampanyasında yarım milyondan fazla kişiye vegan beslenme denemeleri için ilham ve destek verdi. Mağazalarda ve restoranlarda vegan gıda tedarikini artırmak için işletmelerle birlikte çalışıp ulusal ve uluslararası medyayla yaptıkları çalışmalarla vegan beslenmeyi daha görünür ve erişilebilir hale getirdiler.

Veganuary, sitesinde vegan olma yolculuğundaki bireyler için ücretsiz yemek kitabı, sabah kahvaltısı, öğle yemeği, akşam yemeği, atıştırmalıklar ve tatlılar için tarifler hazırladı. Yine bu yolculukta yemek rehberi ile vegan maceranıza başlarken güzel bir planlama yapmanıza yardımcı oluyor. Size beslenme ipuçları ve alışverişlerinizi nasıl yapmanız gerektiğini büyük bir özenle anlatıyor. En sevilen lezzetli vegan tariflerinin bazılarını parmaklarınızın ucunda olmasına sadece bir adım uzaktasınız. Evanna Lynch, Chris Smalling, Joanna Lumley, Mayim Bialik, Benjamin Zephaniah, John Bishop, Kellie Bright ve daha pek çok ünlü tarafından yazılmış veya esinlenilmiş ağız sulandıran bitki bazlı tarifler bulunmakta.

Ocak 2014’ten beri başlatılan bu harekete katılan insan sayısı yıldan yıla büyük ölçüde artıyor. 2021 yılı katılımlılarının motivasyonlarının nedenleri aşağıdaki tabloda gösterilmektedir.

Vizyonları basit; vegan bir dünya istiyorlar. Hayvan çiftlikleri ve mezbahaların olmağı bir dünya. Gıda üretiminin ormanları yok etmediği, nehirleri ve okyanusları kirletmediği, iklim değişikliğini şiddetlendirmediği ve vahşi hayvan popülasyonlarının yok olmasına neden olmayan bir dünya.

Misyonları ise insanlara vegan beslenme denemeleri, hayvan çiftliğini sona erdirmek, gezegeni korumak ve insan sağlığını iyileştirmek amacıyla şefkatli gıda seçimlerini savunan küresel bir kitle hareketi yaratmak için ilham vermektir.

Veganuary, bu yıl dünyanın hemen hemen her ülkesinden katılımcıları ağırladı. 228 ülke ve bölgeden 629.000’den fazla insan 31 gün boyunca vegan beslenmeyi denemek için resmi olarak kaydoldu ve bu şimdiye kadarki en büyük Vegan beslenme hareketi yaptı. Veganuary’nin İletişim Başkanı Toni Vernelli, 2022 kampanyasının başarısı hakkında şunları söylüyor : “Daha fazla insan, yiyecek seçimlerimizin gezegenimizin sağlığı üzerindeki inanılmaz etkisinin farkına vardıkça, veganlığa karşı tutumlar her yerde değişiyor ve Veganuary’nin artan küresel popülaritesi bu değişimi yansıtıyor.”

Gezegenimiz bir devrilme noktasında. Dünyadaki yaşamı büyük ölçüde değiştirecek bir sıcaklık artışını önlemek için şimdi harekete geçmeliyiz. Beslenmemizi değiştirmek her birimiz için küçük bir adım ama birlikte insanlığın geleceği için dev bir adım.

Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin Ağustos ayındaki dönüm noktası niteliğindeki raporunun yakında çıkacak olan üçüncü bölümünde şunlar belirtiliyor: ‘Aşırı kalori ve hayvan kaynaklı gıda tüketimi olan bölgelerde bitki bazlı proteinin daha yüksek paya sahip olduğu diyetlere geçiş yol açabilir. emisyonlarda önemli azalmalara, aynı zamanda sağlık konusunda yararlar sağlar… Bitki bazlı diyetler, ortalama emisyonun yoğun batı diyetine kıyasla emisyonları %50’ye kadar azaltabilir.’ 

Science dergisi, tarımın sera gazı emisyonlarının %60’ını ürettiğini gösteren 2018 tarihli bir raporu yayınlandı. Araştırmacılar, ‘et ve süt ürünlerinden kaçınmanın gezegen üzerindeki çevresel etkinizi azaltmanın en büyük tek yolu olduğu’ sonucuna vardılar. 

Veganuary, tüm dünyadaki insanlara Ocak ayı ve sonrasında vegan beslenmeyi denemeleri için ilham veriyor ve onları destekliyor. Milyonlarca insan şimdiden katıldı. Sen de onlara katılacak mısın?

Gaia Dergi

MAİD (Hizmetçi) ALEX

Kadınları, kurulu patriyarkal düzen içerisinde tahakküm altında tutmanın en başat aracı ve erkek egemenliğinin sürdürülmesinde bildiğimiz en çok kullanılan yöntem psikolojik, ekonomik, fiziksel anlamda sistematik bir şekilde uygulanan şiddet ve istismardır. Öyle ki Gülnur Acar Savran’a göre kadın bedeni patriyarkanın, tahakküm ve denetim hedefinin öznesidir. (Savran, 2009, s: 17)

Şiddet deneyimlemenin, hayatlarımızda nelere yol açtığını anlamaya çalışmak da anlatmaya çalışmak da hiç kolay değildir. Şu anda coğrafyamızda özellikle 1980’li yıllardan sonra örgütlenmesi yaygınlaşan feminist mücadelemizin konularından birisi de şiddet, şiddetle baş etme yöntemlerimiz ve dayanışmamız olmuştur. Bu konuda ülkemizde Mor Çatı’nın şiddete karşı mücadele deneyimleri ve Sığınaklar konusundaki çok önemli ısrarları ve çabaları sonucu elde edilen kazanımların tek tek kadınların hanesine yazıldığı bu zamanlarda, son günlerin en çok izlenen ve tavsiye edilen dizisi MAİD’i bu gözden izleyerek sonuçlar çıkarmaya çalıştım. Bu filmin, sondan söyleyeceğimi baştan söyleyerek Mor Çatı’nın Sığınaklar konusundaki mücadelesinin ne kadar yaşamsal olduğunu hatırlatan bir film olduğunu ifade edeyim. En çok da “kadın dayanışması” ve “sığınak” sayesinde yaşamını tekrar kurmayı başaran Alex’in hikayesini izlerken Mor Çatı’nın Sığınaklar mücadelesinin ve Sığınma Evi, Konuk evi gibi kavramlar yerine neden “sığınak” dediklerinin önemini de bir kez daha kavramış oldum. 

“Türkiye’de feministler olarak “sığınak” kavramını kullanıyoruz; çünkü biliyoruz ki evdeki savaş ortamından uzaklaşmaya çalışan kadınlar evlerini terk edip güvenli bir ortama sığınmak için bu mekânlara geliyorlar. “Sığınak” kavramı toplumdaki sistematik erkek şiddetini deşifre ettiği için siyasetçiler ve yönetim kademesindeki kişiler, bu kavramı tercih etmeyip sığınakları “Kadın Konukevi” veya “Kadın Sığınma Evi” olarak adlandırıyorlar.”(“Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Sığınaklar”, 2020)

Ben Maid’i film eleştiri analizi gibi ele almaya çalışsam da aslında gerçek niyetim diziden olumlu ve olumsuz anlamda etkilendiğim sahnelerin bana hissettirdiklerini paylaşmaktı.

Filmi izlemeye hazırsanız önce toplam on bölümden oluşan mini dizi izleyeceğinizi paylaşayım. Çoğu bölümlerinde kasvet ve iç sıkıntı ile içiniz kaplanacağı için kendi kaygı düzeyinizi ve durumunuzu da test etmeniz için bu film iyi bir olanak olacak. Ben pek çok sahneyi izlerken “artık kaldıramıyorum, bu bölümden sonra ara verelim” derken buldum kendimi. Böyle hissetmem son derece olağan çünkü kadın dayanışmasının kurulması da kadınların özgürlüklerine ulaşması da şiddetle mücadeleyi kazanması da hemen hayat bulan şeyler değildir çoğu zaman. Yolu emek ve sabır taşlarıyla döşemeniz gereken uzun erimli bir süreç ve mücadele gerektirir çünkü. 

Bu film 2021’de yapılmıştır. Başrollerinde Margaret Qualley, Andie MacDowell ve Nick Robinson oynamıştır. Filmin yaratıcısı ise Amerikalı senarist, yapımcı Molly Smith Metzler’dir. Şiddet sarmalını kırmak için henüz 3 yaşındaki kızı Meddy’i de alarak bir yolculuğa çıkan Alex’in gerçek yaşam hikayesini, yaşadıklarını anlatan bir film. 

Alex, erkek şiddeti sonucu küçük kızını da alarak evden kaçmak zorunda kalıyor. Bu yolda Alex’i evli olduğu kişi ve Meddy’nin babası olan Sean’a mahkûm bırakmaya çalışan bir ataerkil düzenin nasıl kurulmuş olduğunu izleyeceksiniz. Şiddet sarmalından kurtulmaya çalışan ve evlilik bağından kurtulan bir annenin ilk olarak çocuğuyla sokakta kalma deneyimini ve sığınağa yerleşme kararını alma süreçlerini izliyoruz. Aynı zamanda filmin devamında kapitalizm eleştirisi ile evsiz olmaya, yoksulluğa, iş bulmanın zorluklarına, hayat pahalılığına da yerli yerinde dokunuluyor. Yoksulluğu dramatize edilmeden Alex’in sınıfsal mücadelesine de yer veriliyor. Bu noktada toplumsal cinsiyet rolleriyle uyumlu olarak hızla iş bulabileceği ev işçiliğine başlıyor. Bu süreçte ev işçiliğine “saygın”lık affetmeyen ön yargılı yaklaşımlar tenkit ediliyor. Bu arada ev işçilerine yönelen ayrımcılık ve mesleki saygınlığına vurgu yapılmak istenmiş olacak ki Alex’in çalışmaya başladığı firmaya “değerli hizmetçiler” denilmiş.   Yoksulluk karşısında devlet olanaklarına ulaşmanın bürokratik zorluklarına da değinilmiş. Alex’in devlet yardımlarına ulaşmak için girdiği karmaşık süreç aslında neoliberalizm ile birlikte devletin sosyal sorumluluklarından çoktan firar ettiğinin de göstergesi gibi. Bu arada Alex hem kendine kalacak ev hem Meddy için iyi bir kreş arayışına giriyor. Çalışmaya başlayan Alex zor koşullarda da olsa bu ihtiyaçları karşılamak için işine sarılıyor. Maddy’nin babası Sean ise çocuğun bakımını paylaşma konusundaki sorumluluklarından kaçıyor. Ama bir taraftan da Alex’i ilişkilerine tekrar ikna olmaya zorlamak için psikolojik şiddet uygulamaya devam ediyor. Bu arada velayet için zorluklar yaratıyor. Bu zorluğu erkek egemen düzenin verdiği ve yargı mekanizmalarının erkek aklıyla çalışmasından aldığı güçle rahatlıkla yapıyor. Çalışma yaşamı, çocuk bakımı ve yoksulluğun bir arada yüklediği sorumluluklar, özgürleşmeye ve yeni bir hayat kurmaya çalışan Alex ve aslında tüm kadınlar için son derece zor bir sınav. Bu arada Alex’in annesi Paula’da, Alex’in babasından şiddet gördüğü için ayrılmış bir kadın. Psikolojik sorunları olan ve hayatını devam ettirmek için o da Alex gibi zorluklarla mücadele ediyor. Paula da özgün bir kişiliği, sanatsal zevkleri ve uğraşları olan bir kadın. Film, annesinin kaderi Alex’in de mi kaderi diye sorgulatırken en son 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nde açılan bir dövizi aklıma getiriyor: “Anneden kızına geçer dedikleri “kaderi” kadınlar baştan yazacak”. Evet MAİD de anne kız arasındaki sınırlı gibi görünen ama aslında çok güçlü olan dayanışma duyguları da “kader”lerini baştan yazma iradesi taşıyor. Tüm bunlar yaşanırken Alex’den hoşlanan ve ev ve araba gibi olanaklarını paylaşan Nate ise duygularına karşılık alamadığı ilk anda kaba saba davranıp Alex’in eski evine dönmesine sebep oluyor.  Sığınakta, kadınların tamamen özgürleşmek ve kopuşmak için eski yaşantılarına gitgelleri birden fazla kez yaşadığını söylüyorlar. Aslında sürdürülmek istenen patriyarkal bir sistem olmasa, bu gitgellerin yaşanması gerekmeyecek! 

Regina Alex’in müşterilerinden birisi. Başta sınıfsal anlamdaki eşitsizlikleri onları çatışmaya zorluyor. Ancak sonradan Alex’in destek isteyecek kimsesi olmadığı için Regina ile sık sık yolları kesişiyor. En kritik zamanlarda aralarında gelişen kadın dayanışması onları birbirine daha fazla yaklaştırıyor. 

Zorunlu olarak eve dönen Alex, bir yandan evdeki bakım hizmetlerini bir yandan Meddy’nin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyor. Buradaki mutsuzluğu o kadar işliyor ki içinize evin ortasında isyan diye bağırmak istediğim de oldu. Her ne kadar zorunluluktan geçici olarak eve döndüğünü söylese de, Sean değişim adımları atıyormuş gibi davranarak Alex’i evde kalması için zorluyor. Psikolojik olarak Alex’i tekrar baskı altına almaya çalışıyor. Sean bunu yaparken üstelik, Alex’in asla iletişim kurmak istemediği ve küçükken annesine şiddet uygulayan babasından destek alıyor. Onunla erkek dayanışması yapıyor. Alex’in babası Sean’la gösterdiği erkek dayanışmasını daha sonra, Alex’in çocuğun tam velayeti için açtığı davada kızının uğradığı psikolojik şiddete tanıklık etmeyerek de sürdürecek. Öyle görünüyor ki Alex’in babası Sean’ın şiddet uyguladığını kabul ederse kendini de şiddet faili olarak tanımlaması gerekecek. İşte erkek dayanışmasının altındaki sebep de böyle ifşa oluyor. 

Evde psikolojik şiddet derinleşiyor 

Çok önemli bulduğum sahnelerden bir tanesi de koltukta uzanan Alex, her şeyin üst üste gelmesiyle birlikte bir anda görünmez oluyor. İşte bu görünmezlik kadın emeğinin görünmezliğini, kadının isminin görünmezliğini, beklentilerinin ve çabasının görünmezliğini ifade ediyor benim için. Ama görünmezlik bu kez Alex’in değişmeyen “kaderini” kendi eline alıp değiştirmesi için şimdi daha güçlü yanan bir ışık gibi onu harekete geçiriyor. Yanına hiçbir şey almadan Regina’nın desteğiyle ama bu sefer daha kararlı olarak bir kez daha sığınağa kaçarak kurtuluyor. Alex’in Rejina’nın kendisiyle gelmesi davetini değerlendirmeyerek sığınağı tercih etmesi ise kendi kendine ayağa kalkma isteğinin bir sonucu olarak ortaya çıkmış gibi görünüyor. Tam da burada, şiddetten kaçarak kurtulan ve gidecek yeri olmayan kadınlar için sağaltıcı koşullara sahip olan sığınakların önemini görüyoruz. Meddy’nin sığınak içerisindeki kreşte eğitim alabilmesi, kendisinin grup çalışmaları ve terapiler sayesinde edilgen değil aktif olabilmesi. Hayatla bağlarını kurma ve güçlendirme olanaklarının sunulduğu bu sığınak hayat kurtarıcı gibi görünüyor. 

Çocuğuna tek başına bakmak zorunda kalan Rejina da Alex’in desteğini alıyor. Aralarındaki kadın dayanışması pekişiyor. Sonradan üniversite okuma, yazar olma konusunda Alex’e teşviklerde bulunma ve hukuksal destek için avukat arkadaşlarından destek isteme gibi pek çok konuda Regina koşulları sayesinde Alex’in hayatına olumlu yön veriyor. 

Sean’ı uzun bir süre görmeyerek kendini koruyan Alex, yaşadığı güçlenme sonucunda onunla hesaplaşarak ilişkisini tamamen bitirmeyi ve yeni bir hayata başlamayı planlıyor. Farklı bir eyalette burs alarak üniversite okuma fırsatı yaratan Alex Meddy’i de alarak uzun bir yolculuğa çıkmaya artık hazırdır. 

Tüm kadınlar açısından bu erkek egemen düzeni tamamen değiştiremediğimiz müddette eşitsizlikler ve zorluklar her zaman olmaya devam edecek ama bu sefer Alex için “kederini” değiştirmiş olarak yeni bir hayata başlama zamanı. Filmin sonunda kadın dayanışmasının, pes etmemenin, mücadelenin kazandığını görmemiz bu kadar kasvetli bir on bölüm izlememize sizce de değmedi mi?

 Kaynakça

Savran, G. A. (2009). Hâlâ ve yeniden: “Bedenimiz bizimdir!” Feminist Politika. Sayı 4, 17- 19. 

(04.05.2020). Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Sığınaklar. Erişim Adresi: https://morcati.org.tr/yayinlarimiz/brosurler/kadina-yoneli-siddetle-mucadelede-siginaklar/ 

Hamilelik süreci ve stres

0

Stres; gerek günlük hayatımızda gerek ruh sağlığımızı ilgilendiren çalışmalarda oldukça sık ele alınan konulardan bir tanesidir. Bu kelimeyi işittiğimizde ilk olarak olumsuz duygu ve düşünceler deneyimlesek de stressiz bir hayat düşünmek mümkün değil. Optimal seviyede var olan stres seviyesi, eylemlerimizi gerçekleştirmemizi sağlayan itici gücümüzdür. Ancak tabii ki bu ideal stres seviyesini koruyabilmek söylendiği kadar kolay değildir ve aşırı stres işlevselliğimizi olumsuz yönde etkileyen bir durumdur. Bugün ise birçok kadının doğum öncesi deneyimlediği “olumsuz stresin” fetüs üzerinde etkilerini anlatan bir yazı ile karşınızdayım.

Maternal; “anneye ait”, “anne ile ilişkili” gibi anlamlara sahiptir. Kabaca, annenin deneyimlediği stres hamilelik dönemi boyunca bebeğin gelişimini etkileyebilmektedir. Bu noktada stresi anlamak için birçok bileşeni bilmekte fayda vardır. Bunun sebebi ise aynı stres durumundaki iki hamile kadının yaşayacağı fizyolojik ya da psikolojik değişimler birbirinden farklı olacaktır. Kalıtımsal olarak sahip olduklarımız, genetik faktörler ve çevresel etkenler stres sonrası değişimleri etkileyen temel bileşenlerdir. Stres-yatkınlık modeli bu konuya yönelik bütüncül açıklamalar sunan önemli bir yaklaşımdır. Bu modelin temel söylemlerinden biri bazı kişilerin diğerlerine kıyasla strese karşı daha yatkınlık sahibi olmasıdır. Bu modelden yola çıkarak da stres sırası ve sonrası tepkilerin her kişi için farklı şekilde yaşanacağını söylemek mümkün olacaktır.

Hamile kadınların deneyimledikleri stres; hem bireylerin hem toplumun dikkat kesmesi gereken bir durumdur. Yapılan bazı bilimsel çalışmalar hamile kadınların yaklaşık yüzde otuzunun günlük hayatlarında stres deneyimlediklerini belirtmektedir. Bu, oldukça yüksek bir yüzdeliktir. Ek olarak, yüksek seviyelerde deneyimlenen maternal stres; kız ve erkek çocuklarda mental sağlık problem deneyimleme ihtimalini iki kat arttırmaktadır. Ancak bu demek değil ki; hamilelik sürecinde yaşanan her stres bebeği mutlak olumsuz olarak etkileyecektir. Bu olumsuz etki için yukarıda bahsettiğim öncüllere ek olarak zaman/maruz kalma oranı gibi çeşitli faktörlerin etkileşimi gerekmektedir.

Peki, stres nasıl bebeğe ulaşmaktadır? Bu soruya verilen cevaplar annenin bağışıklık sistemi, DNA modifikasyonu gibi açıklamalarla çeşitlenmektedir. Fakat ben bugün çok temel ve basit haliyle HPA-eksenden bahsedeceğim.

En temel haliyle HPA-eksen beyin ile böbreküstü bezinin arasındaki ilişkinin düzenlenmesinde işlev gören bir sistemdir. Hamilelik dönemi özelinde ele aldığımızda ise HPA-ekseni hem anne hem de bebek için kritik bir öneme sahip olmaktadır. Örneğin hamilelik sürecinde stresli bir yaşam olayı deneyimleyen bir birey düşünelim. Stresli olay sonrası hamile kadının vücudunda kortizol miktarı artış gösterecektir. Artan kortizol miktarı plasentayı geçerek fetüse ulaşır. Fetüse ulaşan yüksek kortizol seviyesi ise bebeğin HPA-eksen gelişimini etkileyebilmektedir. Bu konuyu daha anlaşılabilir kılmak amacıyla bir metafor kullanmak faydalı olacaktır. Anne karnındaki bebeğin gelişim dönemlerini bir “pencere” olarak düşünebiliriz. Örneğin, bebeğin HPA-eksenin geliştiği kritik bir dönem mevcuttur ve bu gelişim aşamasında HPA-eksen için pencere açıktır. Dolayısıyla bu kritik dönemde anne strese maruz kalırsa, HPA-eksen için açık olan pencere bebeğin gelişimini negatif yönde etkileyebilme potansiyeline sahip olacaktır. Dolayısıyla her stres içerikli olay “mutlaka” bebeği olumsuz etkileyecektir, gibi kesin bir çıkarım yapmak doğru olmayacaktır.

Stresli olaylardan kaçınmak zararlı olabileceği gibi hiç stres barındırmayan bir hayat hayal etmek ise imkansızdır. Stresin var olmadığı bir yaşamdan anlamlı bir hayat çıkaramayız çünkü ilgilendiğimiz konular üzerinde stres yapar, ilgilenmediğimiz konularda ise stres deneyimlemeyiz. Evlilik, işte terfi almak, yeni bir okula başlamak gibi her birimizin yaşadığı bu deneyimlerin hepsi birer olumlu stres olayıdır. O halde bizlerin ihtiyacı olan şey; stresimizi azaltmak değil stresle kurduğumuz ilişkiyi değiştirmektir.

“Songs of Gastarbeiter”: Emeğin Müzikal Gücü

“Almanya’ya Göç Eden İşçilerin Şarkıları (Songs of Gastarbeiter)” albümünün ikincisi 14 Ocak tarihinde Trikont Müzik Şirketi tarafından piyasaya sürüldü. Almanya’ya göç eden ilk kuşak Türkiyeli işçilerin şarkılarını içermekte olan ilk albümün ortaya çıkışı üzerinden 8 sene geçmiş durumda. İkinci albümde İspanyol, Yunan ve Türk işçilerin şarkıları yer alıyor. İspanyol müzisyenler Tony y Los Santos ve Los Binkis, Yunan müzisyen Minotauros ve Balkanların pop ikonu Shantel albümde karşımıza çıkan isimlerden yalnızca birkaçı.

Mustafa Kuş & İmece

Müzikal bağlamda işçi göçünün tarihi

Albümlerin ikisi de yazar İmran Ayata ve sanatçı Bülent Kullukçu tarafından derlendi. Bu derlemelerin amacı Almanya’ya göç eden ilk kuşak işçilerin göç sürecini farklı bir yolla ve farklı bakış açısı üzerinden; kısacası müzik üzerinden anlatmaktı. İlk albümleri çeşitli başarıları da beraberinde getirdi. Örneğin Ozan Ata Canani bu albüm sayesinde yaklaşık 40 senenin sonunda yeniden müzik yapmaya başladı; bunun sonucunda bir adet de solo albüm çıkardı. İkinci albümde de Canani’ye ait bir beste mevcut.

Ayata söz konusu projede önemli bir noktanın daha altını çiziyor: „Bu projenin bir amacı da yeni nesillerde var olan  önyargıyı kırmak. Gözlemlediğim kadarıyla ikinci ve üçüncü kuşak birinci kuşaktan gitgide uzaklaşmakta. Birinci kuşak onların gözünde yeterince havalı değildi; Almanca konuşamıyorlardı ve pek çok imkana sahip değillerdi. Bu proje eşliğinde onlara bu noktada yanılıyor olduklarını göstermek ve insanlara farklı bir bakış açısı kazandırmak istedik. Sonuç olarak yeri geldiğinde son derece zor şartlar altında bile müzik yapmaktan vazgeçmemiş, sesini her daim duyurmaya çabalamış bir nesilden bahsediyoruz.“

Albümün kitapçığında şarkı sözlerinin çevirisi mevcut değil – Önemli olan nokta müzik


Albüm aynı zaman kültürel bağları güçlendirici bir özellik taşımakta. İkinci albümde yer alan şarkılardan bir kısmı herhangi bir mevcut kayıt olmadığından ötürü albüm için özellikle kaydedildi. Bu şarkılardan bir tanesi 80li yıllarda sendikalar tarafından sıklıkla seslendirilmekteydi. Klasik bir 1 Mayıs marşı: Zorlu koşullar, sömürü, takdir görememe… Şarkı Disko-Partizani şarkısıyla dünya çapında ünlenen Shantel tarafından kaydedildi.

Albümün kitapçığında müzik grupları hakkında pek çok bilgiye rastlamak mümkün – ne var ki kitapçıkta hiçbir şarkının çevirisi yer almıyor. İmran Ayata tarafından bilinçli alınmış olan bu kararın sebebiyse Ayata’nın gözünden şöyle: „Niyetimiz seminerler düzenlemek, çok kültürlülüğü anlaşılabilir bir seviyeye getirmek üzerine ticaret yürütmek değil; tek derdimiz müzik.  Portekizce veya İngilizce bir şarkı dinlemem halinde aklıma gelen ilk soru „Acaba ne söylüyorlar?” da olmuyor üstelik. Günümüzde şarkı sözlerine erişebilmek adına teknik açıdan  her tür olanak mevcut; örneğin Google’a Tony Y Los Santos Lyrics yazmamız halinde şarkı sözleri anında karşımıza çıkıyor, Google Translate sayesinde her tür şarkıyı çevirebiliyoruz.”

Üçüncü albüm yolda

Imran Ayata ve Bülent Kullukçu ilk albümlerinin insanlar üzerinde yarattığı etkiye çok şaşırmıştı; hala da şaşkınlık içerisindeler: „Amerika ve İngiltere tarafından çeşitli seminerlere ve etkinliklere davet bile aldık. İnsanlar göç durumunun geçici olmadığı; aksine toplumumuzun temel yapı taşlarını oluşturan unsurlardan bir tanesi olduğu kanısına varmaya başladılar. Londra’da albümün sunumunu gerçekleştirdiğimizde insanların şarkı hikayelerini bilmeksizin müziği benimsediklerini gözlemlemek muhteşemdi. Ritmin ve melodinin ülke sınırlarını aşması ve bambaşka insanlar tarafından kabul görmesi çok güzel.“

İmran Ayata ve Bülent Kullukçu’nun işi henüz bitmiş değil. Üçüncü albümün çalışmalarına çoktan başlandı; çünkü listede henüz yayınlanmamış pek çok şarkı mevcut: Örneğin İtalya’dan Almanya’ya göç eden işçilerin şarkıları – bu şarkıların Alman müzik grupları tarafından seslendirilmesi de projeler arasında yer almakta.

Kaynak: https://www.br.de/radio/bayern2/sendungen/zuendfunk/songs-of-gastarbeiter-volume-zwei-imran-ayata100.html

Almanya’ya göç eden işçiler / işçi çocuklarının arasından çıkan müzisyenlerden kimileri

Mustafa Kuş & İmece: Ironhand Records Türkiye’den Almanya’ya göçmüş olan işçilerin ve işçi çocuklarının seslerini duyurmayı; zamanında yapılmış olan şarkıları gün yüzüne çıkarmayı kendine görev edinmiş bir müzik şirketi. Şirketin çıkardığı ilk tekli Mustafa Kuş & İmece tarafından bestelenmiş olan bir 45likti. Grup 1976 yılında Nürnberg’de kuruldu. Mustafa Kuş, grubun kurulma sürecini şöyle aktarıyor: “Almanya’ya göçmek durumunda kalmış olan Türk aileler kendileri gibi Türk müzisyenlere ihtiyaç duymaktaydı. O dönemler Türkiye’den göçmüş müzisyen sayısı oldukça azdı. Niyetimiz düğünlerde, nikahlarda, etkinliklerde sahne almaktı. Birlikte müzik icra ediyor olmamız birbirimizi daha iyi tanımamızın ve kendi tarzımızı belirlememizin önünü açtı.
Ironhand Records bünyesinde albümleri çıkan müzisyenlerin bir kısmıysa şöyle: Tünay Akdeniz, Elektro Hafız, Grup Doğuş, Rişar & Kupa 4, Orhan Özgür Turan.

Ali Baran: Ali Baran 1973 senesinde Almanya’ya taşındı; fakat iki sene sonrasında Türkiye’ye geri döndü. Bir konserinde Kürtçe türkü seslendirdiği gerekçesiyle 1977 yılında tutuklandı. Serbest bırakıldıktan sonra tekrardan Almanya’ya taşındı ve Karlsruhe’da kimya bölümüne girdi. 80li yılların başında ilk albümü piyasaya sürüldü.

Ozan Ata Canani: Türkiye’den Almanya’ya göçmüş bir işçinin çocuğu olan Ata Canani’nin en büyük hayali müzisyen olmaktı. Ne var ki Alman toplumu Anadolu ezgilerine; bu ezgilerin üzerine yazılmış Türkçe ve Almanca sözlere alışık değildi. Canani’nin albüm çıkarması yaklaşık 40 senesini aldı. Alman basınında isminin neredeyse geçmiyor olması ve babasının cesaretini sürekli kırması, aklında ve kalbindeki hedefe ulaşma sürecini oldukça yavaşlattı; oysa Canani gençlik yıllarında en sevdiği sanatçılarla – Ruhi Su ve Mahzuni Şerif – sahne bile almıştı.

Fresh Familee: Almanya’nın ilk hip-hop gruplarından bir tanesi olan Fresh Familee, 80li yılların sonunda Ratingen-West’te Türk, Faslı, Makedonyalı ve Alman müzisyenler tarafından kuruldu. Kısa süre içerisinde ünlü oldular. Amerikan rapçi Ice-T’nin ön grubu olarak sahne almış olmanın yanı sıra 90lı yıllarda “Düsseldorfer Nachwuchspreis“ ödülünü almaya hak kazandılar.

Derya Yıldırım & Grup Şimşek: Grup 2014 yılında Alman-Türk asıllı bir müzisyen (Saz & Vokal) olan Derya Yıldırım, İngiliz perküsyonist Greta Eacott ve üç Fransız müzisyen (Orchestre du Montplaisant) tarafından kuruldu.