Ana Sayfa Blog Sayfa 21

Yazdan önce | Öykü

0

Şega, Mişa’yla buluşmadan önce onun sesinde hissettiği belli belirsiz tınıdan bir sürprizle karşı karşıya olduğunu düşünüyordu. İkisi uzun yıllardır arkadaştı. Dört yaşında aynı eğitim merkezinin revirinde dizlerine pansuman yapılırken tanışmalarından beri… Kendilerini büyük birer insan olarak hissetmelerine daha birkaç yılları olsa da şimdiden gelecekte neler yapmayı istediklerini konuşmayı severlerdi. Belki sürpriz buna dair bir şeydi.

Mişa yanına geldiğinde Şega, hafif bir esintide sallanan yapraklar misali kıpır kıpır çevresine bakıyordu. Mişa çantasını açtığında aklından geçenin doğruluğundan emin pürdikkat gözlerini çantaya çevirdi. Şega’ya çok yakından bakan birisi çantadan bir kitap çıktığını görünce göz bebeklerinin büyüdüğünü görebilirdi. Şaşkın ve inanmaz gözlerle Şega’nın kendisine baktığını gören Mişa konuşmaya başladı.

“Biliyor musun bir zamanlar insanlar kadınlar ve erkekler diye ikiye ayrılıyormuş.”
“Saçmalama!”
“Saçmalamıyorum. Geçen gün okurken kitapta gördüm.”
“Sen her okuduğuna inanıyor musun?”
“İnanmam. Bu nedenle bununla ilgili bir araştırma yaptım. Öğrendim ki üç yüz yıl önce
insanların hayatlarında cinsiyet diye bir kavram varmış.”
“Cinsiyet mi o da ne?”
“İnsanları ayırmak için kullanılan bir şey.”
“Nasıl yani? İnsanları neden ayırıyorlarmış ve cinsiyet neye göre belirleniyormuş?”
“İnsanları neden ayırdıklarını anlamadım ama cinsiyet, organlara bakılarak karar verilen bir şeymiş.”
“Organlar mı? İyi de organlar herkeste farklıdır.”
“Öyle olduğunu ben de biliyorum ama eskiden rahim adı verilen organı olanlara kadın, rahimsizlere de erkek, denirmiş.” dedikten sonra Mişa, elini karnına, oradan da göbek deliğinin altına götürüyor.

“Bak burası. İnsanlar eskiden işte tam burada büyüyor ve sonra da doğuyormuş.”
“Doğmak mı? İnekler gibi mi? Sana inanmamı beklemiyorsun değil mi? Bence beni kandırmaya çalışıyorsun.” diyor Mişa. Sürpriz beklerken neler duyuyorum, diye düşünürken her şaşkın anında yaptığı gibi sağ kulağını kaşıyor.

Şega çantasından çıkardığı kitabı özenle açıyor. Böyle kitaplar, kıymetli eşya olduklarından onları bulmak oldukça zor.

“Kitabı çantanda taşımamalısın. Ona bir zarar gelebilir.” diyor Şega. Şega’nın birden
telaşlanması karşısında Mişa onu sakinleştirmek için çantasının içini gösteriyor.

“Merak etme. Bak, çantama çok dikkatli koyuyorum. Basılı Eserler Müzesi’nden ödünç aldım. İnsanlık tarihiyle ilgileniyorum. Müzeye gidip, kitapların arasında saatler geçiriyorum. Kitapların çoğu, şimdilerde hiç önemi olmayan pek çok saçmalıktan bahsediyor. Üç yüz yıl önce Dünya hayal bile edemeyeceğimiz kadar tuhaf bir yermiş.”

Şega ve Mişa uzun uzun kitabı inceliyor.

“Tüm bunların gerçek olduğuna hâlâ inanamıyorum,” diyor Şega.
“İlk başta ben de senin gibiydim. Olanları anlamakta zorlanıyordum. Düşünsene, Dünya o zamanlar sürekli bölünüyormuş. Diller, cinsiyetler, siyasi yönelimler…”
“Dil mi? Cinsiyet mi? Siyasi yönelim mi? Bunlar da ne demek?” diye soruyor Şega.
“Eski dünyadan kalma şeyler işte. Tüm bunlar YAZ’dan öncesiyle ilgiliymiş. En anlamadığım siyaset, bir mantığı yok sanki ama bir zamanlar sadece bir grup insanın çıkarı için Dünyamızda savaş denen şeylere bile yol açıyormuş. Dünya Savaşları olmuş ve milyonlarca insan ölmüş. ”

“Yapay Zekadan öncesi olabileceğini hiç düşünmemiştim.” diyor Şega. Şimdi sen tutmuş birden patlayan ve poyraza dönen havanın göz gözü görünmez kılması benzeri içimde bir kasırga yaratmaya çalışıyorsun Mişa.”

“Üç yüz yıl önce Yapay Zeka’nın değil, insanların yönettiği bir dünya varmış ve bu dünyada senin şimdiye kadar hiç duymadığın, katliam, açlık, sömürü gibi korkunç şeyler oluyormuş.”

“Of ya!” diyor Şega. “Sen beni anlamıyor musun? YAZ’dan önce şöyleymiş. YAZ’dan
önce böyleymiş. Anlattığın şeyler bana korkunç görünüyor. Bunlar ilgimi çekseydi gider korku filmleri kulübüne yazılırdım.”

Şega nazik hareketlerle önündeki kitabı kapatıyor. O çok sevdiği, belli belirsiz kitap kokusunu içine çektikten sonra sanki önündeki bir kitap kapağı değil de bir çocuğun başıymış gibi cildini okşuyor. Özenli hareketlerle kitabı çantasına yerleştiriyor. Şega sürprizin kaldırılmasından memnun. Çok sürmüyor Mişa da müze müdürüne yaptığı bir espriyi anlatmaya başlıyor. Beraber attıkları gülücükler, distopya kasvetindeki lokalin havasıyla tezat oluşturuyor. Aldırışsızlar. Pencerelerden süzülüp, içeriye dolan gün ışığının sıcaklığında erimiş ve geçmişten azade.

İzmir Devlet Tiyatrosu oyuncusu Deniz Burak Mersinli ile kariyeri ve tiyatro üzerine söyleşi

 

 

 

 

Deniz Burak Mersinli ile İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi’nde buluştuk. Konak Sahnesi İzmir’in en güzel tarihi binalarından birine sahip, deniz kenarında, bahçesindeki halka açık kafede vakit geçirmek de salonda seyirci olarak oturmak da ayrı ayrı özel hissettiriyor. Sevgili Deniz Burak Mersinli, benden biraz önce gelmiş, beni sıcak bir şekilde karşıladı. Kahvelerimizi içerken sohbet etmeye başladık. Kendisini oyunlarında izlerseniz enerjisine ve samimiyetine hayran kalırsınız, tanışmak için yanına gittiğinizde ise güler yüzüne ve nezaketine. Ben kendisini birkaç kere Kaşıkçılar’da, Sandalım Kıyıya Bağlı’da ve en son İki Bekar’da izledim. Tiyatro ve oyunlar hakkında oturup konuşmayı çok istiyordum. Tekrar teşekkür ederim kabul ettiği için. Biz uzun uzun konuştuk, eğlenceli bir söyleşi oldu. Sizlere de iyi okumalar.

Tekrar merhaba, bu kez okuyucular için selamlıyorum. Teşekkür ederim kabul ettiğiniz ve zaman ayırdığınız için.

Ben teşekkür ederim. Hemen işin ciddiyetiyle ve resmiyetiyle, ben teşekkür ederim Şimal Hanım çok sağ olun.

Sizi tanıyabilir miyiz? Deniz Burak Mersinli kimdir?

Deniz Burak Mersinli kimdir… Şu an halihazırda İzmir Devlet Tiyatrosu’nda oyuncu olarak çalışmaktayım. Liseden (normal liseden) mezun olduktan sonra, İstanbul Beykent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk Bölümü’nden mezun oldum. Eğitimimi orada tamamladım. Onun haricinde, okul öncesinde tiyatroyla lisede ilgim ve alakam oldu. Ankara Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde ufak çaplı bir eğitimim, ve ondan sonrasında da özel bir tiyatroda, Ankara Sanatolya Sahnesi’nde birkaç oyun denemem oldu. Rahmetli Turgay Yıldız Yönetmenimle çalışma fırsatı yakalayıp, kendimi biraz olsun geliştirip, İstanbul Beykent Üniversitesi’ne attım. Ziyadesiyle okulu tamamlayıp, İzmir Devlet Tiyatrosu’na başvurumu yaptım. Şansıma, bir oyunda uygun bir rol buldum. Beni istediler, sağ olsunlar. Sonrasında da serüven başladı ve gelişti. 2016’dan beri de İzmir Devlet Tiyatrosu’nda oyuncu olarak çalışmaktayım. Bu dört yıla 11 tane oyun sığdırdım. Ve, oyunlardan birinde de, Doğan Yağcı Hocam kendisine yardım etmemi istedi ve beni onurlandırdı. Bir tane de yönetmen yardımcılığı demeyeyim ama, asistanlık yapmışlığım var. Bu şekilde kariyerimi geliştirmekteyim. Oyunculuğun daha çok başındayım. Sanatın, bu işin, çok başındayım. Hala öğrenme aşamasındayım, kesinlikle öğrenme aşamasındayım. Öğrenciyim, aslında. Deniz Burak Mersinli kimdir? Hala öğrencidir, diyebilirim.

Anladım… Pekala, lisede en başında tiyatroyla tanışmayı tetikleyen şey ve devamını getirmeye karar verdiğiniz etken neydi?

Tiyatroyla ilk tanışmam aslında liseden de önce… Sanırım 7-8 yaşlarındaydım, çok tatlı, güzel bir sınıf öğretmenimiz vardı. Bize okul sonu gösterileri yaptırırdı. Özel bir hoca tutturup, bir drama eğitmeni tutturup bize güzel skeçler oynatırdı. Orada, bir okul sonu gösterisinde on beş skecin on ikisinde oynayıp, aynı zamanda sunuculuk yapmıştım. Çok yetenekli olduğum söylenmişti. Ve çok sevmiştim yaptığım işi, çünkü ben biraz… Nasıl diyeyim… Yaramaz bir çocuktum. Oyun oynamayı çok severdim, hala da çok severim oyun oynamayı. Çocuklarla da çok iyi anlaşırım. Çocuk ruhuyla oyun oynamanın çok farklı, çok güzel bir şey olduğunu düşünüyorum. Ve, bu ruhu sahneye taşımanın çok daha kutsal bir şey olduğunu düşünüyorum.

Taa çocukluktan ilginiz oluşmuş, o zamandan beri sevgiyle ve ilgiyle yola devam ediyorsunuz. Peki, bu yolculuk, tiyatro ve oyunculuk sizin için nasıl bir süreçti? İnişler çıkışlar oldu mu?

İnsanlarda şey vardır, bana oyunculukla ilgilenmeyen arkadaşlarım hep şunu der, en azından sevdiğin işi yapıyorsun. Yaptığı işten çok memnun olmayan arkadaşlarımın klişe bir sözüdür. Ya, evet, gerçekten sevdiğimiz işi yapıyoruz. Ben böyle düşünüyorum, yaptığımız işten çok keyif alıyoruz. Oyunculuk, hem sahnede oyun oynadığın hem de bunu ciddiyetle bir iş olarak yaptığında, gerçekten çok keyif veriyor. Sıkılmadığın bir iş, yarattığın, devamlı yeni bir şeyler keşfettiğin bir iş.  Fakat, çocukluğumda yaptığım işin sonrasında çok uzun bir süre tekrar tiyatroyla buluşma fırsatım olmadı. Ailem beni spora yönlendirdi. Daha ziyade, bütün vaktimi spora adıyordum. Sonrasında tekrar tiyatroyu keşfetmem, Yağmur Yılmazoğlu Arkadaşım, sağ olsun, sayesindedir. Gel seni tiyatro kulübüne yazdırayım, bir gör, ne yapabiliyorsun bir bak, bence yaparsın gibi beni teşvik etmişti. Gittim ve hiçbir şey yapamadığımı keşfettim.

Aa! Nasıl olur?

Gerçekten hiçbir şey yapamıyordum. Bir parça nasıl okunur, nasıl vurgulanır, diksiyon nedir, tirat nedir, sahne nedir? Hiçbir şey bilmiyordum. Sahnede nasıl durulur, nasıl bakılır, nasıl yürünür? Bunlara dair hiçbir şey bilmiyordum. Tamamen sıfırdım. Ve… Yapamadığımı gördüm. İnanılmaz derecede yapamıyordum, aşırı kötüydüm. Bir oyun seçmesine gittiğimi hatırlıyorum. Rehberlik öğretmenimiz bir parça vermişti, buna çalış, bunu ezberle, oku demişti. Çalışmadım, ezberlemedim, ama okudum. Sahneye çıkıp sadece parçayı okudum. Sağ olsun, o da gene beni kırmadı, oyuna aldı. Oyuna çalışırken, hiçbir şey yapamadığımı fark ettim tekrar. Bunun üzerine gitmek istedim, yani başarmak istedim, yapmak istedim. Ve üzerine gittim, çok fazla çalıştım, çok fazla denemem oldu. Hala da çalışıyorum, hala da yapamadığımı düşünüyorum, hala da yapmaya çalışıyorum. Bu biraz da böyle bir iş zaten. Yapıyorum diyebilirsiniz ama, sonuçta oyunculuk seyirci için olan bir iş, biraz göreceli. Yapıp yapamadığınızı biraz da seyircinin alkışları karar veriyor. Tabii ki bunun bilincinde oluyorsunuz, bunun samimiyetini hissediyorsunuz, görüyorsunuz ama… Sonu yok. Oyunculuğun sonu yok, yapabilirliğin sonu yok. Çünkü insanın sonu yok. İnsandan yola çıkıp sahneye koymaya çalıştığımız için devamlı çalışıyoruz.

Bu sırada oyunculukta, tiyatroda kendinizi geliştirmenizde en etkili aşamalar neler oldu? Birkaç tanesini paylaşır mısınız?

Tabii… Bir kırılma noktası daha oldu bende. Oyunculuk aslında şöyle bir şey, sahneye çıktığınızda kendinizi geliştirerek oyunculuğunuzu geliştiriyorsunuz. Oyunculuk aslında birinin size anlatmasıyla öğrenebileceğiniz bir şey değil bence. Oyunculuk böyledir dediğinde, yapabileceğiniz bir şey değil. Onu keşfetmek onu algılamak gerekiyor. Onu içimizde bulmamız gerekiyor. Samimiyeti yakalamamız gerekiyor. Ben bu serüvende, okurken, bunu yapamayacağımı düşündüm. Bunu yakalayamadığımı düşündüm ve özgüvenim tamamen kırıldı. Sanırım ikinci sınıftaydım, yaptığım işten memnun olmuyordum, kendimi tatmin edemiyordum, samimi gelmiyordu bana. Sonra İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda Profesyonel oyununu izledim. O oyundan sonra bakış açım değişti, o oyunda çok gerçek, çok samimi bir şey yakalamıştım. Sahnede oyuncular inanılmaz samimiydi, inanılmaz gerçekti.

Oyuna özgü bir şey miydi, duruma özgü bir şey miydi?

Oyunculara özgü bir şeydi. Daha ziyade, kişisel bir şeydi. İlham kaynağı oldu. Bu süreçten sonra, şöyle demeye başladım, evet, yapılabiliyormuş. Onlar yapabiliyorsa, galiba ben de yapabilirim. Belki o kadar olmaz, belki o kadar yapamam ama, ben de ucundan yapabilirim diye düşünüp, ben bunu yapmak istiyorum dedim. O an, o oyunu izlediğim an, tekrar özgüven kazandım ve tekrar bu işi yapmak istedim, tekrar işe tutundum. Hala da çabalıyorum, çalışıyorum. Bazen yapabildiğimi hissediyorum. Tabii, her zaman olmuyor bu. Gerçekten, çok samimi olmak gerekiyor sahnede. Ve çok gerçek olması gerekiyor. Bunu yakalayabilmek çok ustalık gerektiriyor, zaman gerektiriyor, çok fazla çalışma ve çok fazla tecrübe gerektiriyor. O yüzden hala öğrenciyim diyorum, ama tabii ki kırılma anları oluyor. Bir oyuncu için, andan ana, sahnede, çıkaracağı karakterde, rolde… Bir kırılma anı yaşayabiliyor ve özgüveni yitebiliyor. Bizi tekrar sahneye koyan, tekrar işe bağlanmamızı sağlayan da mesleği sevmek. Tamamen bu. Mesleği sevdiğin sürece, moralin ne kadar bozulursa bozulsun, tekrar geri dönüyorsun. Benim kırılma noktam oydu, tekrar bağlanmamı sağlayan da Profesyonel oyunuydu.

Burcu Aksakal (Shanette), Serkan Kunter (Jack), Deniz Burak Mersinli (Erkek), Fatma Konu (Kadın), Gizem Güneri ve İlkem Şahiner.

Şimdiye kadar Ankara’da, İstanbul’da ve İzmir’de mi oynadınız?

Ankara’da Sanatolya Sahnesi’nde iki yıllık bir deneyimim oldu. İstanbul’da profesyonel anlamda deneyimim olmadı, sadece eğitim için bulundum. Okul hayatım biter bitmez de İzmir’de işe başladım. 2016’dan beri İzmir’de icra ediyorum.

İzmir’e nasıl geldiniz, neden?

Biraz ailevi sebeplerden, biraz da İzmir Türkiye’nin en güzel şehri olduğu için. Şu anda en fazla göç alan şehirlerden biri, sanırım benimle aynı kanaatte olan bir sürü insan var. Gerçekten yaşanılabilir bir şehir. Ankara’da büyüdüm, İstanbul’da eğitim aldım. İkisinde de yaşamak istemediğimi fark ettim. Ankara fazla gridir, Ankaralılar da söyler, Ankara’ya gidenler de söyler. İstanbul da çok kaotik. İzmir ikisinin arasında, gerçi bu aralar kaotik olmaya daha çok yaklaştı ama…

Evet… Tamam, şimdiye kadar üç aşamaya ayırıyorum: ilkokuldaki skeç deneyimleri, okulda zorlanma dönemi, ve şimdi İzmir Devlet Tiyatrosu’nda çalışma dönemi. Devlet Tiyatrosu’ndaki deneyimlerinizden bahsedebilir misiniz? Bu oyunların size neler kattı?

İlk oynadığım oyun, Oğuz Atay’ın oyunu Oyunlarla Yaşayanlar, Murat Sarı yönetmişti. İlk oyunum olduğu için, yaklaşması ve uyum sağlaması en zor oyundu. Çünkü ufacık bir balıksın, okyanusa atlıyorsun. Hele ki devlet tiyatrosunda… Burada kaç yılını buraya vermiş bir sürü oyuncuyla çalışma fırsatı yakalıyorsunuz, bu insanı onurlandırıyor, kutsal bir görev. Onlar ayaklı kitap, ayaklı ders. Hepsi hoca, hepsi usta. Hepsinden öğrenebileceğiniz çok şey var. Buradaki her oyun, benim için başka bir okul, başka bir ders oldu. Bütün oyunlardan, sahnede, yeni bir şey keşfettim. Çünkü sadece sizin oynadığınız karakterle bitmiyor, etrafınızdaki oyuncuları izleyerek, onların rollerine nasıl yaklaştıklarını gözlemleyerek, nasıl konuştuklarına, nasıl durduklarına, nasıl oturduklarına, nasıl kalktıklarına bakarak gelişiyorsunuz. Beni burada oynadığım her oyun geliştirdi, daha ileriye taşıdı.

Diğer oyunlar hangileriydi?

Daha sonra Gömü, Ağaçlar Ayakta Uyur, Ay Işığı Sirki, Sandalım Kıyıya Bağlı, Kaşıkçılar… Her başka bir oyuna girdiğinizde, başka bir oyuna çalıştığınızda, başka bir kapı açılıyor. Başka bir ekibe giriyorsunuz, oyuncuları tanıyorsunuz, yönetmeni tanıyorsunuz. O yönetmenin yaklaşımı, bakış aşısı geliştiriyor. Sandalım Kıyıya Bağlı bambaşka bir etki yarattı bizde, çünkü oyun içerisinde çok fazla tiyatro tekniği vardı. Yeri geldi hareket tiyatrosu yaptık, yeri geldi antik tiyatro yaptık, mısır tiyatrosu yaptık. Bunların hiçbiri okulda yoktu. Bunların hepsi en az okul kadar deneyim sağlıyor. Özellikle bu konuda Sandalım kıyıya bağlı benim için ayrı önem taşıyor. İzmir’de en sevdiğim oyunlardan biri, ufkumu açtı ve başka bir noktadan bakmamı sağladı.

Kaşıkçılar ve Sandalım Kıyıya Bağlı’yı izlemek çok güzeldi. Ama Sandalım Kıyıya Bağlı’yı izlemek zor oldu, çünkü bilet bulamıyorduk…

Biz de bilet bulamıyorduk… İkisi de bambaşka oyunlar. Seyirci olarak izlemek de bambaşka, oyuncu olarak katılmak da bambaşka. Hepsi de duygusal anlamda kutsal bir yerde duruyor, ne kadar güzel bir işti diyerek bakıyorum.

Deniz Burak Mersinli (Erkek), Fatma Konu (Kadın), Gizem Güneri ve İlkem Şahiner. (Kaynak: İzmir Devlet Tiyatrosu)

Seyirci de kesinlikle böyle hissediyor. İki oyun da farklı hisler bırakıyor. Şimdi, İki Bekar’da görev alıyorsunuz. İki Bekar’dan kısaca bahsediyorum: Çılgın, takıntılı, kendisine iyi geleceğine inandığı bir ilişki uğruna karşısındaki erkeği her yerde takip eden ve bir şekilde kaderi bükmeye çalışan bir kadının, Shanette Millburn (bu karakteri inanılmaz bir hanımefendi olan Burcu Aksakal canlandırıyordu, parıldıyor) ve en az bu özel kadın kadar çılgın, daha asabi, yalnız bir adamın, Jack Fisher (aynı şekilde, çok yetenekli ve çok beğendiğimiz Serkan Kunter beyefendi canlandırıyordu) ilişkisini izledik. Shanette ve Jack’in komik, çalkantılı, şaşırtıcı ilişkisiyle eşzamanlı gelişen ama daha alışılmış ve pürüzsüz ilerleyen bir kadın-erkek ilişkisini anlatan bir ilişkiyi tipini de görüyorduk. Siz bu ilişkideki Erkek tipiydiniz.

Evet, normal bir ilişki tipi. Aslında, İki Bekar oyunu iki ana karakterden oluşuyor, Shanette ve Jack. Kadın ve Erkek karakteri ve dansçılar yok. Sahne geçişlerinde oyunculara yardımcı olmak amacıyla, yönetmenimizin, Metin Sadık Yağcı Hocamın tercihiyle eklendi. Sahne geçişleri, metinde yazan süreler, bazen altı ay bazen iki yıl oluyor. Kostümler doğallık çerçevesinde değişiyor. Onlar kostüm değiştirirken, biz sahneyi dolduruyoruz. Dans ediyoruz, şarkı söylüyoruz. Kadın ve Erkek tipi olarak anları dolduruyoruz, bu bir komedi oyunu olduğu için çok fazla andan ibaret. Anlık tepkiler, jest mimik dolu olan, bu şekilde güldüren bir oyun. Çok fazla söz de var. İki karakter oyun boyunca konuşuyor, anlatıyor, tartışıyor. Kadın ve erkek tipi bu konuşmaların aralarında nüanslar ekleyerek sahneyi dolduran tipler aslında.

Sahneyi doldurmak dediğinizde, bana olduğundan daha azını söylüyorsunuz gibi geliyor. Belki terimlere alışkın olmadığım için, sahip olduğundan daha az anlam yüklüyoruz gibi sanıyorum. Doldurmak deyince, boşluğu doldurmak olarak düşünüyorum. Çünkü seyirci olarak ben böyle algılamadım, aksine anlatımı güçlendiren bir kontrast olarak algıladım ve çok sevdim.

Bu doğallıkta karşılanıyorsa, zaten biz doğru yapmışız demektir. Yönetmenimizin istediği de zaten buydu. Fatma (Konu) ile biz, bir kadını ve bir erkeği oynuyoruz. Hiç sözümüz yok, oyuna çok az dahil oluyoruz. Ona rağmen oyunun içindeyiz, dümdüz durmuyoruz. Kendi içimizde kendi hikayemizi yazıp oraya çıkıyoruz. Metnin içerisinde yokuz. Kendi ilişkimizi yarattık. İlk sahnede sevgiliyiz, ikinci sahnede evlilik kararı almışız, üçüncü sahnede belki evlenmişiz ve finalde artık çocuğumuzda çıkıyoruz sahneye. O iki tip de bir süreç yaşıyor. Sahneye çıktığınızda konuşmayan bir tip de olsanız, sokak lambası da olsanız, sokak lambası olduğunuza inanmanız lazım. Ağacı bile oynasanız nasıl bir ağaç olduğunuzu bilmeniz lazım. Yeşeriyor muyum, çiçek açıyor muyum? Bu doğallığı yakalarsanız, seyirci de o oyunun bir parçası olarak görüyor, siz de böyle görmüşsünüz, biz de doğru yapabilmişiz. Bu yönetmenimizin bulduğu güzel bir çözüm, farklı bir tat kattı. Bizim için de bir tecrübe oldu. Biz de bu şekilde hizmet ediyoruz. Bizim açımızdan önemli olan bu. Bazen sahnenin içerisindeyiz, bazen pas atıyorlar, oyun veriyorlar, bazen biz onlara oyun veriyoruz. Bir bütünlük sağlanıyor, daha da tat katıyor. Daha da dolu görünüyor. Dolduruyor demek istediğim bu.

Tamam… Daha iyi anladım. Oyuna hazırlık süreci nasıldı? Dans etmek ve şarkı söylemek zor mu? 

Burcu Aksakal (Shanette), Serkan Kunter (Jack), Deniz Burak Mersinli (Erkek), Fatma Konu (Kadın), Gizem Güneri ve İlkem Şahiner. (Kaynak: İzmir Devlet Tiyatrosu)

Bir oyuncu olarak dans edebiliyor ve şarkı söyleyebiliyor olmanız gerekiyor. Bu oyunda yönetmenimiz sahne geçişlerinde, bir komedi oyununa uygun, temposu yüksek, o dönemin müziklerine ve danslarına yakışır ve o dönemi, 70’leri anlatır şekilde bir rejiyle bunu gerçekleştirmek istedi. Tarkan Erkan Hocamız müzikleri ve koreografiyi yaptı. Oyunu daha da doldurdu. Bu da yine yönetmenimizin bakış açısıyla onun yaklaşımıyla gerçekleştirdi.

Pratik olmasını şimdi tamamen anlıyorum, doldurmanın ne demek olduğunu da anladım. Ben bu şekilde izlemeyi o kadar çok sevdim ki, pratiklik dediğinizde hala benim üzerimde yarattığı etkiyi karşılamıyor…

Bu oyunu böyle izlediğiniz için bu oyun böyle doğal geliyor. Dansçılar olmadan, erkek ve kadın olmadan, sadece Shanette ve jack olarak izleseydiniz, demek istediğimi daha iyi anlardınız. Belki seyirci gözüyle bakıp, bir şeyler eklemek ihtiyacı duyuyor? Dans eklemek, şarkı eklemek, daha da canlandırmak, daha da keyifli bir hale getirmek istiyor? Mesela müzikal bir film düşünelim… La La Land? La La Land’de sadece replik olsa, aynı film olmazdı. 

Kesinlikle katılıyorum, ben de bunu ifade etmek istiyorum ama kelimelerde buluşamadık. Şunu düşünüyorum, eğer orada siz olmasaydınız, Kadın ve Erkek tipleri olmasaydı, sadece Shanette ve Jack’in ilişkisine odaklanacaktım. Ne kadar ilginç insanlar, diyecektim!  Orada sizi de görünce, arkada başka bir ilişkinin, normal bir ilişkinin de devam ettiğini görüyorum. Bu kez düşünmeye başlıyorum, karşılaştırıyorum: bu ilişkinin diğer ilişkiden farkı ne, bu insanların o insanlardan farkı ne, ne kadar farklı görünüyorlar, biri ne kadar çabasız ve diğeri ne kadar zor görünüyor, Shanette ve Jack ayrı ayrı ve birlikte olduklarından daha da komik görünüyorlar.

Jack ve Shanette’ten yola çıkıp, Kadın ve Erkek tipine bakıp, hepsini tartıp, kendinize ve kendi ilişkilerinize bakıyorsunuz. Oyun aslında bir komedi oyunu ve aslında oturup düşündükten sonra bütün ilişkileri gözden geçirtebilecek bir oyun.

Değil mi? Ben de öyle düşünüyorum. Karakterler çok sempatik. Sivriler ve uygun olmayan tipler ama sempatik geliyorlar, anlayış gösteriyoruz, ilişkilerinin iyi gitmesini istiyoruz. Mutlu sonla bitmesini istiyoruz. İlginç bir şekilde mutlu sonla da bitiyor. İlginç, çünkü hep uzaklaşıyorlardı birbirlerinden. Ama en sonunda kavuştular, dans edildi, şarkılar söylendi ve mutlu sonla bittiği izlenimi verildi. Sarıldı herkes. Ama… Oyun bittikten sonra, bir huzursuzluk kapladı içimi, bir rahatsızlık geldi. Neden olduğunu anlayamadım. Düşündüm, düşündüm. Neyin huzursuz ettiğini buldum. Mutlu gösterilen son gerçekten mutlu bir son olmayacak hissiydi.

Zaten son replik şuydu, Shanette Jack’e soruyor, biz mutlu olabilecek miyiz? Jack de bütün hayatın bunu merak etmekle geçecek, boş ver diyor. İlişkiler de böyle. Oluyor, ayrılıyorlar. Tam anlaşıyorlar, kopuyorlar. Bütün serüvenlerini yaşayıp kendi benliklerine ulaştıktan sonra birbirleriyle anlaşmaya başlıyorlar.

Aynı insanlar da olmuyorlar artık.

Kesinlikle. Önce kendi varlığını oluşturma çabasındasın, tamam, diyorsun, hazırım. Bu sefer de ilişkideki sen olarak yeni bir serüvene başlıyorsun. Bu serüven hiç bitmiyor. Dedikleri gibi, bütün hayatımız bunu merak etmekle geçiyor. İnsanlar böyle, değişiyor ve farklı durumlarda farklı tepkiler veriyorlar. Ne olacağı hiç belli olmuyor. Hele ki Shanette ve Jack gibi farklı tipler söz konusuysa. Kafanızdaki huzursuzluk da o yüzden olabilir, ikisi de çok uçuk tipler, bunlar olmaz mı acaba demek.

Deniz Burak Mersinli (Erkek), Fatma Konu (Kadın) (Kaynak: İzmir Devlet Tiyatrosu)

Olabilir, doğru. Rahatsız etmesinin bir sebebi de şuydu: karakterler iyi niyetli olsa da, bencil yaklaşımlarından ötürü birbirlerine zarar veriyorlardı. Zarar vermelerini gördüğümüzde, bunu komik bulduğumuzda, güldüğümüzde ve karakterlere sempati duymaya devam ettiğimizde, acaba kötü özelliklerini ve birbirlerine zarar vermelerini geçerli hale mi getirdik? Kabul edilebilir mi oldu?

Kesinlikle. Belki yazarın anlatmak istediği bu… Bazen hepimiz Shanette ya da Jack olabiliyoruz. Biz izlerken, yaa çok yanlış yapıyorlar, diyoruz ama kendi ilişkimizde nasıl davranıyoruz? Bu katarsisi yaşatmak istiyor olabilir. Belki yaptığımız yanlışları ve nasıl yapmamamız gerektiğini söylüyor. İlk randevuda nasıl davranmamamız gerektiğini Jack özetliyor, smokin giymedi diye de bir insana bu kadar yüklenilmemesi gerektiğini Shanette gösteriyor.

Acaba gülmememiz mi gerekiyordu? Daha acımasız mı olmalıydık? Acaba kendimize karşı da daha acımasız mı olmalıyız böyle konularda? O kadar uçuk ve o kadar sivri şeyler vardı ki, bunlar bize hayatın parçası gibi geliyor en sonunda.

Kesinlikle, doğru bir yaklaşım. Güldürürken düşündürüyor. İlişkilere bu çerçeveden bakıp kendi ilişkini düşündüren bir oyun. Bu çelişkiyi yaşatıyor. Komik, ve inan, ben görevliyim, arkada devamlı dinliyoruz, görev icabıyla dinliyoruz ama izliyoruz da aynı zamanda, bize de düşündürüyor. Ben de kendi ilişkilerimden pay çıkarıyorum. Kadın ve erkek tanımlamalarını düşünüyorum. Burada hata yapmışız, gerçekten böyle yaklaşıyoruz, diyorum. Seyirciye de bunu yaşatıyor. Gülsek mi ağlasak mı? Güldüğün taraf Shanette ve Jack, gülmek istemediğin taraf kendi içindeki  tarafın, maalesef. İnsan kendine daha zor gülüyor. O yüzden tiyatro var.

Çok güzel söylediniz. Shanette ve Jack’in geliştiğini gördük bu sayede. Kadın ve Erkek tipleri de bir yoldan geçtiler, daha normal bir yoldan geçtiler. Onlar için de mutlu olacaklar ya da olmayacaklar diyemeyiz. Acaba bu mutluluk kadın erkek tipleri için de geçerli midir? Mutluluk bir son mu oldu?

Bu da bir bilinmezlik. Onlar çocukla Paris’te bir balayı yapıyor olabilirler. Birçok farklı ilişki türü var, çocuklu olup mutsuz olan, çocuğu olmayıp mutlu ilerleyenler de var. Bu tamamen oyundan çıktıktan sonrası, oyun aslında Jack Shanette’i öptüğünde bitiyor, final dansı, ve perde. Oyun orada bitti. Konu bitti. Geri kalan bütün konu, bütün serüven seyircinin kendi hayatında başlıyor. Bunları düşünüyor olmanız, Jack ve Shanette mutlu mu, Kadın ve Erkek tipleri mutlu mu, hala katarsisi yaşıyor olduğunuzu gösteriyor. Aslında, çocuğum olsa, ben bu Kadın ve Erkek tipinde bir ilişkide olsam mutlu olabilecek miyim, veya ilişkiye Shanette ya da Jack gibi yaklaşsam mutlu olabilecek miyim diye düşünüyorsunuzdur belki. Hep bir arayış içindeyiz, son repliklerde dedikleri gibi, sen hep bunu arayacaksın, boş yere merak etme diyor yani. Herkes için böyle. İlişkiler çok özel, bütün ilişkiler kendine özgü. Yürüyüp yürümeyeceğine de onlar karar veriyor.

Şunu söyleyebiliriz, Jack Shanette’i öptüğünde oyun bitiyor ama bizim kafamızdaki ilişkiler ve ilişki fikri sonu olan bir şey değil. Dolayısıyla, mutluluk da bir mutlu son değil.

Tabii, mutlu son da klişe, son diye bir şey de yok. Tiyatroda, bu oyunda, son sahne Jack’in Shanette’i öptüğü son sahne olduğu için mutlu son diyoruz. Mutlu ayrıldıklarına inanıyoruz. Gerisi bilinmezlik.

Pekala… Şimdi oyunlar devam ediyor. Bundan sonrası için planlarınız veya hayattan beklentileriniz var mı?

Devlet Tiyatrosu’nda oynadığım başka oyunlar da var. Yeni oyunlar repertuara alınırsa, o oyunların prova süreçlerine başlayacağım. Oyunlar prömiyer yapana kadar provalara giderim. Bu süreç içinde turne, festival olursa onlarda görev almaya devam edeceğim. Kısa vadeli bir planım yok.

Uzun vadede göğüslemeyi sabırsızlıkla beklediniz bir zorluk var mı? 

Kişisel olarak hep bir süreçten geçiyoruz, maddi ve manevi bir zorluk içindeyiz. Hayatın içerisinde olduğumu hissediyorum, yaşadığımı düşünüyorum. İleride ne yaşarım diye bir beklentim yok. İki üç yıl öncesinde bunu sorsaydınız şunu istiyorum diyebilirdim, şu anda süreci yaşıyorum. Burada öğrenmeye devam ediyorum, her sezon yeni oyun, yeni ekip. Daha da ileride, beş on yıl sonra, idealist olarak ne yapmak nerede olmak nerede durmak istiyorsun diyecek olursanız, o da bir bilinmez, süreci yaşıyorum. Nasıl bir iş çıkacağı, nasıl bir fırsat çıkacağı belli olmuyor. Biraz kişisel, biraz özgüvenle alakalı. Oyunculuğunun farkında, kendinizi daha başka işlerde daha fazla çalıştığınız bir iş temposu içinde görmek istiyorsanız, bu kişisel bir durum. Ben devlet tiyatrosunda sanatsal ve idealist bakış açısıyla yeterli tatmini yaşıyorum. Oynadığım oyunlarda edindiğim tecrübelerde ve edineceğim tecrübelerle tatmin oluyorum. Gayem kalıcı olarak çalışabilmek. Sinema da oynamayı isterim. Sinema filminde rol almayı, kendimi ekranda görmeyi isterim. Böyle bir hayalim de var. Şu anda Devlet Tiyatrosu’nda pişmeye devam ediyorum. Evet, tekliflere açığız, her oyuncu gibi.

Hep oyunlardan, oyunculuktan konuştuk. Seyirciye söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Kimin okuyacağına bağlı olarak, seyirciye şunu söylemek isterim, yaptığımız iş emek sarf ettiğimiz bir iş, baştan var ediyoruz, prova ediyoruz, sıfırdan yaratıyoruz. Meşakkatli bir iş, saygı duyulması gereken bir iş. Seyircinin tiyatrodan ve oyuncudan beklentisi vardır elbette. Benim oyuncu olarak, tiyatrodan bütünüyle ve seyirciden beklentim nedir? Seyirci tiyatroyla bir bütün. Seyirci olduğu sürece tiyatro var. Seyirci izlediği sürece oyuncu oynuyor. Bu bütünlüğü seyircinin de kavramasını istiyorum. Seyircinin de oyuna hizmet ettiğini bilmesini isterim. Sinema filmi izlemek gibi değil, tiyatro canlı, samimi, gerçek. Oyuncu gerçek olmaya çalışır, bir olmaya çalışır. Seyirci oyuna karşı sorumluluğunu yerine getirmeyince oyuncu da motivasyonunu kaybeder. Seyirci de bütünün bir parçasıdır, bunu hissetmeli, bu oyuncuya da geçmelidir. Oyuncunun da vazifesi bu aynı zamanda, seyirciyi dahil etmeli. Bilinçsiz bir şekilde gelip tiyatro izlenebiliyor, oyun ne anlatıyor, oyundaki kişiler kim bilinmeden geliniyor. Bu benim için üzücü bir durum. Seyircinin tiyatroya hizmet ettiğini biliyor olması gerekiyor. Tiyatroya yaklaşırken hep oyunculuk merak edilir, yönetmenin bakış açısı merak edilir, çalışanların ne düşündüğü merak edilir. Ama seyirci de merak edilmeli, seyirciye de pay düşüyor, izleyerek ve bütün olduğunu bilerek.

Tekrar teşekkür ederim, benim hazırladıklarım bu kadardı, çok zevkli bir söyleşi oldu. İyi ki varsınız.

Siz iyi ki varsınız. Bu kolektif bir iş, siz olmazsınız tiyatro da olmaz.

 

 

 

İzmir Devlet Tiyatrosu oyunlarını ve programını takip etmek için: İzmir DT

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tüm Panayırların Heyulası: Kayıp Rıhtım’dan “Ucube” Temalı Öykü Antolojisi

0

Kayıp Rıhtım ilk öykü antolojisi Tüm Panayırların Heyulası ile okurların karşısına çıkıyor. Fantazi, bilimkurgu, korku, tuhaf kurgu, distopya ve polisiye türlerinde kaleme alınmış, “ucube” temalı 20 öykünün bulunduğu antoloji İthaki Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alıyor.

Ocak ayında 14. yaşını kutlayan spekülatif kurgu ağırlıklı kültür, edebiyat ve sanat sitesi Kayıp Rıhtım, ilk matbu antolojisini okurla buluşturdu. Platform, aynı zamanda 12 yılı aşkın süredir dijital ortamda yayımladığı Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi ile de tanınıyor.

Onur Selamet ve Özgürcan Uzunyaşa’nın yayıma hazırladığı antoloji, odağına spekülatif kurguyu ve “ucube” temasını alıyor. Eserdeki öykülerin tamamı ilk defa bu kitapta görücüye çıkıyor.

Kitapta öyküleriyle yer alan yazarlar şu şekilde:

Ayça Erkol, Bahadır Cüneyt Yalçın, Bahri Vardarlılar, Deniz Erbulak, Eda İşler, Ekin Açıkgöz, Emirhan Burak Aydın, Ezgi Polat, Hakan Bıçakcı, Hikmet Hükümenoğlu, Mehmet Berk Yaltırık, Murat S. Dural, Müge Koçak, Onur Selamet, Orçun Ünal, Özgürcan Uzunyaşa, S. İpek Ortaer Montanari, Seran Demiral, Suat Duman ve Süreyyya Evren.

288 sayfadan oluşan kitabın editörlüğünü Ceyhan Usanmaz üstleniyor. Kapak illüstrasyonu ise Ebrahel Lurci imzasını taşıyor. Antoloji, İthaki Yayınları’nın Pangea Kitaplığı dizisi kapsamında yayımlanıyor.

Tüm Panayırların Heyulası: Kayıp Rıhtım Öykü Antolojisi – Arka Kapak Tanıtımı

“Fantastik edebiyat, bilimkurgu ve korkunun çoğu genç ismi bir araya gelip bir ucube öyküleri antolojisi yaratmış. Aralarında sevdiğimiz pek çok yazar var. Ve en güzeli, kadın-erkek dağılımı da umut verici.” – Sevin Okyay

“İsyan başladığında ucubeler yüzünden gerçekle yüzleşmek zorunda kaldılar, hayatlarını idame ettiren yalanlara ne kadar bağımlı olduklarını gördüler.”

İnsanların popülist politikalar tarafından marjinalleştirildiği, yalnızlaştırıldığı, öteki olmaya mahkûm edildiği zamanlardayız. Öteki olmanın anlamını, aykırılığın, ucubeleşmenin ne demek olduğunu sorgulamanın en iyi yollarından biri de kurmacadan geçiyor.

Tüm Panayırların Heyulası fantazi, bilimkurgu, korku, distopya, tuhaf kurgu ve polisiye türlerinde yazılmış “ucube” temalı 20 öyküyü bir araya getiriyor. Özel olarak bu kitap için kaleme alınmış öykülerde ucube, kimi zaman bir mekân kimi zaman bir durum. Bazen de normalin ta kendisi.

İzlerini arama çubuğunda değil, hayatın içinde sürdüğünüzde ucubelerle şekillenen panayırları görebilirsiniz. Üstelik tüm panayırların bir heyulası var. Tüm panayırlar aynı özü saklıyor. Hepsinin cevheri aynı maden ocağında gömülü. Derinlere inip onları görmemiz gerekiyor. Beraber paylaşacağımız yollar var.

Kayıp Rıhtım, sizi yalnız yürümek istemeyeceğiniz bir patikaya davet ediyor.

Houston, bir çözümümüz var!: Hayvan çiftlikleri ve mezbahaların olmağı şefkatli bir dünya mümkün

Kocaayak bize iklim kaosuyla mücadeleye yardımcı olmak için neler yaptığını ve neden Veganuary’ye katılmayı seçtiğini anlatıyor.

Veganuary, 200’den fazla ülke ve bölgeden katılımcılarla 2021 kampanyasında yarım milyondan fazla kişiye vegan beslenme denemeleri için ilham ve destek verdi. Mağazalarda ve restoranlarda vegan gıda tedarikini artırmak için işletmelerle birlikte çalışıp ulusal ve uluslararası medyayla yaptıkları çalışmalarla vegan beslenmeyi daha görünür ve erişilebilir hale getirdiler.

Veganuary, sitesinde vegan olma yolculuğundaki bireyler için ücretsiz yemek kitabı, sabah kahvaltısı, öğle yemeği, akşam yemeği, atıştırmalıklar ve tatlılar için tarifler hazırladı. Yine bu yolculukta yemek rehberi ile vegan maceranıza başlarken güzel bir planlama yapmanıza yardımcı oluyor. Size beslenme ipuçları ve alışverişlerinizi nasıl yapmanız gerektiğini büyük bir özenle anlatıyor. En sevilen lezzetli vegan tariflerinin bazılarını parmaklarınızın ucunda olmasına sadece bir adım uzaktasınız. Evanna Lynch, Chris Smalling, Joanna Lumley, Mayim Bialik, Benjamin Zephaniah, John Bishop, Kellie Bright ve daha pek çok ünlü tarafından yazılmış veya esinlenilmiş ağız sulandıran bitki bazlı tarifler bulunmakta.

Ocak 2014’ten beri başlatılan bu harekete katılan insan sayısı yıldan yıla büyük ölçüde artıyor. 2021 yılı katılımlılarının motivasyonlarının nedenleri aşağıdaki tabloda gösterilmektedir.

Vizyonları basit; vegan bir dünya istiyorlar. Hayvan çiftlikleri ve mezbahaların olmağı bir dünya. Gıda üretiminin ormanları yok etmediği, nehirleri ve okyanusları kirletmediği, iklim değişikliğini şiddetlendirmediği ve vahşi hayvan popülasyonlarının yok olmasına neden olmayan bir dünya.

Misyonları ise insanlara vegan beslenme denemeleri, hayvan çiftliğini sona erdirmek, gezegeni korumak ve insan sağlığını iyileştirmek amacıyla şefkatli gıda seçimlerini savunan küresel bir kitle hareketi yaratmak için ilham vermektir.

Veganuary, bu yıl dünyanın hemen hemen her ülkesinden katılımcıları ağırladı. 228 ülke ve bölgeden 629.000’den fazla insan 31 gün boyunca vegan beslenmeyi denemek için resmi olarak kaydoldu ve bu şimdiye kadarki en büyük Vegan beslenme hareketi yaptı. Veganuary’nin İletişim Başkanı Toni Vernelli, 2022 kampanyasının başarısı hakkında şunları söylüyor : “Daha fazla insan, yiyecek seçimlerimizin gezegenimizin sağlığı üzerindeki inanılmaz etkisinin farkına vardıkça, veganlığa karşı tutumlar her yerde değişiyor ve Veganuary’nin artan küresel popülaritesi bu değişimi yansıtıyor.”

Gezegenimiz bir devrilme noktasında. Dünyadaki yaşamı büyük ölçüde değiştirecek bir sıcaklık artışını önlemek için şimdi harekete geçmeliyiz. Beslenmemizi değiştirmek her birimiz için küçük bir adım ama birlikte insanlığın geleceği için dev bir adım.

Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin Ağustos ayındaki dönüm noktası niteliğindeki raporunun yakında çıkacak olan üçüncü bölümünde şunlar belirtiliyor: ‘Aşırı kalori ve hayvan kaynaklı gıda tüketimi olan bölgelerde bitki bazlı proteinin daha yüksek paya sahip olduğu diyetlere geçiş yol açabilir. emisyonlarda önemli azalmalara, aynı zamanda sağlık konusunda yararlar sağlar… Bitki bazlı diyetler, ortalama emisyonun yoğun batı diyetine kıyasla emisyonları %50’ye kadar azaltabilir.’ 

Science dergisi, tarımın sera gazı emisyonlarının %60’ını ürettiğini gösteren 2018 tarihli bir raporu yayınlandı. Araştırmacılar, ‘et ve süt ürünlerinden kaçınmanın gezegen üzerindeki çevresel etkinizi azaltmanın en büyük tek yolu olduğu’ sonucuna vardılar. 

Veganuary, tüm dünyadaki insanlara Ocak ayı ve sonrasında vegan beslenmeyi denemeleri için ilham veriyor ve onları destekliyor. Milyonlarca insan şimdiden katıldı. Sen de onlara katılacak mısın?

Gaia Dergi

MAİD (Hizmetçi) ALEX

Kadınları, kurulu patriyarkal düzen içerisinde tahakküm altında tutmanın en başat aracı ve erkek egemenliğinin sürdürülmesinde bildiğimiz en çok kullanılan yöntem psikolojik, ekonomik, fiziksel anlamda sistematik bir şekilde uygulanan şiddet ve istismardır. Öyle ki Gülnur Acar Savran’a göre kadın bedeni patriyarkanın, tahakküm ve denetim hedefinin öznesidir. (Savran, 2009, s: 17)

Şiddet deneyimlemenin, hayatlarımızda nelere yol açtığını anlamaya çalışmak da anlatmaya çalışmak da hiç kolay değildir. Şu anda coğrafyamızda özellikle 1980’li yıllardan sonra örgütlenmesi yaygınlaşan feminist mücadelemizin konularından birisi de şiddet, şiddetle baş etme yöntemlerimiz ve dayanışmamız olmuştur. Bu konuda ülkemizde Mor Çatı’nın şiddete karşı mücadele deneyimleri ve Sığınaklar konusundaki çok önemli ısrarları ve çabaları sonucu elde edilen kazanımların tek tek kadınların hanesine yazıldığı bu zamanlarda, son günlerin en çok izlenen ve tavsiye edilen dizisi MAİD’i bu gözden izleyerek sonuçlar çıkarmaya çalıştım. Bu filmin, sondan söyleyeceğimi baştan söyleyerek Mor Çatı’nın Sığınaklar konusundaki mücadelesinin ne kadar yaşamsal olduğunu hatırlatan bir film olduğunu ifade edeyim. En çok da “kadın dayanışması” ve “sığınak” sayesinde yaşamını tekrar kurmayı başaran Alex’in hikayesini izlerken Mor Çatı’nın Sığınaklar mücadelesinin ve Sığınma Evi, Konuk evi gibi kavramlar yerine neden “sığınak” dediklerinin önemini de bir kez daha kavramış oldum. 

“Türkiye’de feministler olarak “sığınak” kavramını kullanıyoruz; çünkü biliyoruz ki evdeki savaş ortamından uzaklaşmaya çalışan kadınlar evlerini terk edip güvenli bir ortama sığınmak için bu mekânlara geliyorlar. “Sığınak” kavramı toplumdaki sistematik erkek şiddetini deşifre ettiği için siyasetçiler ve yönetim kademesindeki kişiler, bu kavramı tercih etmeyip sığınakları “Kadın Konukevi” veya “Kadın Sığınma Evi” olarak adlandırıyorlar.”(“Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Sığınaklar”, 2020)

Ben Maid’i film eleştiri analizi gibi ele almaya çalışsam da aslında gerçek niyetim diziden olumlu ve olumsuz anlamda etkilendiğim sahnelerin bana hissettirdiklerini paylaşmaktı.

Filmi izlemeye hazırsanız önce toplam on bölümden oluşan mini dizi izleyeceğinizi paylaşayım. Çoğu bölümlerinde kasvet ve iç sıkıntı ile içiniz kaplanacağı için kendi kaygı düzeyinizi ve durumunuzu da test etmeniz için bu film iyi bir olanak olacak. Ben pek çok sahneyi izlerken “artık kaldıramıyorum, bu bölümden sonra ara verelim” derken buldum kendimi. Böyle hissetmem son derece olağan çünkü kadın dayanışmasının kurulması da kadınların özgürlüklerine ulaşması da şiddetle mücadeleyi kazanması da hemen hayat bulan şeyler değildir çoğu zaman. Yolu emek ve sabır taşlarıyla döşemeniz gereken uzun erimli bir süreç ve mücadele gerektirir çünkü. 

Bu film 2021’de yapılmıştır. Başrollerinde Margaret Qualley, Andie MacDowell ve Nick Robinson oynamıştır. Filmin yaratıcısı ise Amerikalı senarist, yapımcı Molly Smith Metzler’dir. Şiddet sarmalını kırmak için henüz 3 yaşındaki kızı Meddy’i de alarak bir yolculuğa çıkan Alex’in gerçek yaşam hikayesini, yaşadıklarını anlatan bir film. 

Alex, erkek şiddeti sonucu küçük kızını da alarak evden kaçmak zorunda kalıyor. Bu yolda Alex’i evli olduğu kişi ve Meddy’nin babası olan Sean’a mahkûm bırakmaya çalışan bir ataerkil düzenin nasıl kurulmuş olduğunu izleyeceksiniz. Şiddet sarmalından kurtulmaya çalışan ve evlilik bağından kurtulan bir annenin ilk olarak çocuğuyla sokakta kalma deneyimini ve sığınağa yerleşme kararını alma süreçlerini izliyoruz. Aynı zamanda filmin devamında kapitalizm eleştirisi ile evsiz olmaya, yoksulluğa, iş bulmanın zorluklarına, hayat pahalılığına da yerli yerinde dokunuluyor. Yoksulluğu dramatize edilmeden Alex’in sınıfsal mücadelesine de yer veriliyor. Bu noktada toplumsal cinsiyet rolleriyle uyumlu olarak hızla iş bulabileceği ev işçiliğine başlıyor. Bu süreçte ev işçiliğine “saygın”lık affetmeyen ön yargılı yaklaşımlar tenkit ediliyor. Bu arada ev işçilerine yönelen ayrımcılık ve mesleki saygınlığına vurgu yapılmak istenmiş olacak ki Alex’in çalışmaya başladığı firmaya “değerli hizmetçiler” denilmiş.   Yoksulluk karşısında devlet olanaklarına ulaşmanın bürokratik zorluklarına da değinilmiş. Alex’in devlet yardımlarına ulaşmak için girdiği karmaşık süreç aslında neoliberalizm ile birlikte devletin sosyal sorumluluklarından çoktan firar ettiğinin de göstergesi gibi. Bu arada Alex hem kendine kalacak ev hem Meddy için iyi bir kreş arayışına giriyor. Çalışmaya başlayan Alex zor koşullarda da olsa bu ihtiyaçları karşılamak için işine sarılıyor. Maddy’nin babası Sean ise çocuğun bakımını paylaşma konusundaki sorumluluklarından kaçıyor. Ama bir taraftan da Alex’i ilişkilerine tekrar ikna olmaya zorlamak için psikolojik şiddet uygulamaya devam ediyor. Bu arada velayet için zorluklar yaratıyor. Bu zorluğu erkek egemen düzenin verdiği ve yargı mekanizmalarının erkek aklıyla çalışmasından aldığı güçle rahatlıkla yapıyor. Çalışma yaşamı, çocuk bakımı ve yoksulluğun bir arada yüklediği sorumluluklar, özgürleşmeye ve yeni bir hayat kurmaya çalışan Alex ve aslında tüm kadınlar için son derece zor bir sınav. Bu arada Alex’in annesi Paula’da, Alex’in babasından şiddet gördüğü için ayrılmış bir kadın. Psikolojik sorunları olan ve hayatını devam ettirmek için o da Alex gibi zorluklarla mücadele ediyor. Paula da özgün bir kişiliği, sanatsal zevkleri ve uğraşları olan bir kadın. Film, annesinin kaderi Alex’in de mi kaderi diye sorgulatırken en son 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nde açılan bir dövizi aklıma getiriyor: “Anneden kızına geçer dedikleri “kaderi” kadınlar baştan yazacak”. Evet MAİD de anne kız arasındaki sınırlı gibi görünen ama aslında çok güçlü olan dayanışma duyguları da “kader”lerini baştan yazma iradesi taşıyor. Tüm bunlar yaşanırken Alex’den hoşlanan ve ev ve araba gibi olanaklarını paylaşan Nate ise duygularına karşılık alamadığı ilk anda kaba saba davranıp Alex’in eski evine dönmesine sebep oluyor.  Sığınakta, kadınların tamamen özgürleşmek ve kopuşmak için eski yaşantılarına gitgelleri birden fazla kez yaşadığını söylüyorlar. Aslında sürdürülmek istenen patriyarkal bir sistem olmasa, bu gitgellerin yaşanması gerekmeyecek! 

Regina Alex’in müşterilerinden birisi. Başta sınıfsal anlamdaki eşitsizlikleri onları çatışmaya zorluyor. Ancak sonradan Alex’in destek isteyecek kimsesi olmadığı için Regina ile sık sık yolları kesişiyor. En kritik zamanlarda aralarında gelişen kadın dayanışması onları birbirine daha fazla yaklaştırıyor. 

Zorunlu olarak eve dönen Alex, bir yandan evdeki bakım hizmetlerini bir yandan Meddy’nin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyor. Buradaki mutsuzluğu o kadar işliyor ki içinize evin ortasında isyan diye bağırmak istediğim de oldu. Her ne kadar zorunluluktan geçici olarak eve döndüğünü söylese de, Sean değişim adımları atıyormuş gibi davranarak Alex’i evde kalması için zorluyor. Psikolojik olarak Alex’i tekrar baskı altına almaya çalışıyor. Sean bunu yaparken üstelik, Alex’in asla iletişim kurmak istemediği ve küçükken annesine şiddet uygulayan babasından destek alıyor. Onunla erkek dayanışması yapıyor. Alex’in babası Sean’la gösterdiği erkek dayanışmasını daha sonra, Alex’in çocuğun tam velayeti için açtığı davada kızının uğradığı psikolojik şiddete tanıklık etmeyerek de sürdürecek. Öyle görünüyor ki Alex’in babası Sean’ın şiddet uyguladığını kabul ederse kendini de şiddet faili olarak tanımlaması gerekecek. İşte erkek dayanışmasının altındaki sebep de böyle ifşa oluyor. 

Evde psikolojik şiddet derinleşiyor 

Çok önemli bulduğum sahnelerden bir tanesi de koltukta uzanan Alex, her şeyin üst üste gelmesiyle birlikte bir anda görünmez oluyor. İşte bu görünmezlik kadın emeğinin görünmezliğini, kadının isminin görünmezliğini, beklentilerinin ve çabasının görünmezliğini ifade ediyor benim için. Ama görünmezlik bu kez Alex’in değişmeyen “kaderini” kendi eline alıp değiştirmesi için şimdi daha güçlü yanan bir ışık gibi onu harekete geçiriyor. Yanına hiçbir şey almadan Regina’nın desteğiyle ama bu sefer daha kararlı olarak bir kez daha sığınağa kaçarak kurtuluyor. Alex’in Rejina’nın kendisiyle gelmesi davetini değerlendirmeyerek sığınağı tercih etmesi ise kendi kendine ayağa kalkma isteğinin bir sonucu olarak ortaya çıkmış gibi görünüyor. Tam da burada, şiddetten kaçarak kurtulan ve gidecek yeri olmayan kadınlar için sağaltıcı koşullara sahip olan sığınakların önemini görüyoruz. Meddy’nin sığınak içerisindeki kreşte eğitim alabilmesi, kendisinin grup çalışmaları ve terapiler sayesinde edilgen değil aktif olabilmesi. Hayatla bağlarını kurma ve güçlendirme olanaklarının sunulduğu bu sığınak hayat kurtarıcı gibi görünüyor. 

Çocuğuna tek başına bakmak zorunda kalan Rejina da Alex’in desteğini alıyor. Aralarındaki kadın dayanışması pekişiyor. Sonradan üniversite okuma, yazar olma konusunda Alex’e teşviklerde bulunma ve hukuksal destek için avukat arkadaşlarından destek isteme gibi pek çok konuda Regina koşulları sayesinde Alex’in hayatına olumlu yön veriyor. 

Sean’ı uzun bir süre görmeyerek kendini koruyan Alex, yaşadığı güçlenme sonucunda onunla hesaplaşarak ilişkisini tamamen bitirmeyi ve yeni bir hayata başlamayı planlıyor. Farklı bir eyalette burs alarak üniversite okuma fırsatı yaratan Alex Meddy’i de alarak uzun bir yolculuğa çıkmaya artık hazırdır. 

Tüm kadınlar açısından bu erkek egemen düzeni tamamen değiştiremediğimiz müddette eşitsizlikler ve zorluklar her zaman olmaya devam edecek ama bu sefer Alex için “kederini” değiştirmiş olarak yeni bir hayata başlama zamanı. Filmin sonunda kadın dayanışmasının, pes etmemenin, mücadelenin kazandığını görmemiz bu kadar kasvetli bir on bölüm izlememize sizce de değmedi mi?

 Kaynakça

Savran, G. A. (2009). Hâlâ ve yeniden: “Bedenimiz bizimdir!” Feminist Politika. Sayı 4, 17- 19. 

(04.05.2020). Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Sığınaklar. Erişim Adresi: https://morcati.org.tr/yayinlarimiz/brosurler/kadina-yoneli-siddetle-mucadelede-siginaklar/ 

Hamilelik süreci ve stres

0

Stres; gerek günlük hayatımızda gerek ruh sağlığımızı ilgilendiren çalışmalarda oldukça sık ele alınan konulardan bir tanesidir. Bu kelimeyi işittiğimizde ilk olarak olumsuz duygu ve düşünceler deneyimlesek de stressiz bir hayat düşünmek mümkün değil. Optimal seviyede var olan stres seviyesi, eylemlerimizi gerçekleştirmemizi sağlayan itici gücümüzdür. Ancak tabii ki bu ideal stres seviyesini koruyabilmek söylendiği kadar kolay değildir ve aşırı stres işlevselliğimizi olumsuz yönde etkileyen bir durumdur. Bugün ise birçok kadının doğum öncesi deneyimlediği “olumsuz stresin” fetüs üzerinde etkilerini anlatan bir yazı ile karşınızdayım.

Maternal; “anneye ait”, “anne ile ilişkili” gibi anlamlara sahiptir. Kabaca, annenin deneyimlediği stres hamilelik dönemi boyunca bebeğin gelişimini etkileyebilmektedir. Bu noktada stresi anlamak için birçok bileşeni bilmekte fayda vardır. Bunun sebebi ise aynı stres durumundaki iki hamile kadının yaşayacağı fizyolojik ya da psikolojik değişimler birbirinden farklı olacaktır. Kalıtımsal olarak sahip olduklarımız, genetik faktörler ve çevresel etkenler stres sonrası değişimleri etkileyen temel bileşenlerdir. Stres-yatkınlık modeli bu konuya yönelik bütüncül açıklamalar sunan önemli bir yaklaşımdır. Bu modelin temel söylemlerinden biri bazı kişilerin diğerlerine kıyasla strese karşı daha yatkınlık sahibi olmasıdır. Bu modelden yola çıkarak da stres sırası ve sonrası tepkilerin her kişi için farklı şekilde yaşanacağını söylemek mümkün olacaktır.

Hamile kadınların deneyimledikleri stres; hem bireylerin hem toplumun dikkat kesmesi gereken bir durumdur. Yapılan bazı bilimsel çalışmalar hamile kadınların yaklaşık yüzde otuzunun günlük hayatlarında stres deneyimlediklerini belirtmektedir. Bu, oldukça yüksek bir yüzdeliktir. Ek olarak, yüksek seviyelerde deneyimlenen maternal stres; kız ve erkek çocuklarda mental sağlık problem deneyimleme ihtimalini iki kat arttırmaktadır. Ancak bu demek değil ki; hamilelik sürecinde yaşanan her stres bebeği mutlak olumsuz olarak etkileyecektir. Bu olumsuz etki için yukarıda bahsettiğim öncüllere ek olarak zaman/maruz kalma oranı gibi çeşitli faktörlerin etkileşimi gerekmektedir.

Peki, stres nasıl bebeğe ulaşmaktadır? Bu soruya verilen cevaplar annenin bağışıklık sistemi, DNA modifikasyonu gibi açıklamalarla çeşitlenmektedir. Fakat ben bugün çok temel ve basit haliyle HPA-eksenden bahsedeceğim.

En temel haliyle HPA-eksen beyin ile böbreküstü bezinin arasındaki ilişkinin düzenlenmesinde işlev gören bir sistemdir. Hamilelik dönemi özelinde ele aldığımızda ise HPA-ekseni hem anne hem de bebek için kritik bir öneme sahip olmaktadır. Örneğin hamilelik sürecinde stresli bir yaşam olayı deneyimleyen bir birey düşünelim. Stresli olay sonrası hamile kadının vücudunda kortizol miktarı artış gösterecektir. Artan kortizol miktarı plasentayı geçerek fetüse ulaşır. Fetüse ulaşan yüksek kortizol seviyesi ise bebeğin HPA-eksen gelişimini etkileyebilmektedir. Bu konuyu daha anlaşılabilir kılmak amacıyla bir metafor kullanmak faydalı olacaktır. Anne karnındaki bebeğin gelişim dönemlerini bir “pencere” olarak düşünebiliriz. Örneğin, bebeğin HPA-eksenin geliştiği kritik bir dönem mevcuttur ve bu gelişim aşamasında HPA-eksen için pencere açıktır. Dolayısıyla bu kritik dönemde anne strese maruz kalırsa, HPA-eksen için açık olan pencere bebeğin gelişimini negatif yönde etkileyebilme potansiyeline sahip olacaktır. Dolayısıyla her stres içerikli olay “mutlaka” bebeği olumsuz etkileyecektir, gibi kesin bir çıkarım yapmak doğru olmayacaktır.

Stresli olaylardan kaçınmak zararlı olabileceği gibi hiç stres barındırmayan bir hayat hayal etmek ise imkansızdır. Stresin var olmadığı bir yaşamdan anlamlı bir hayat çıkaramayız çünkü ilgilendiğimiz konular üzerinde stres yapar, ilgilenmediğimiz konularda ise stres deneyimlemeyiz. Evlilik, işte terfi almak, yeni bir okula başlamak gibi her birimizin yaşadığı bu deneyimlerin hepsi birer olumlu stres olayıdır. O halde bizlerin ihtiyacı olan şey; stresimizi azaltmak değil stresle kurduğumuz ilişkiyi değiştirmektir.

“Songs of Gastarbeiter”: Emeğin Müzikal Gücü

“Almanya’ya Göç Eden İşçilerin Şarkıları (Songs of Gastarbeiter)” albümünün ikincisi 14 Ocak tarihinde Trikont Müzik Şirketi tarafından piyasaya sürüldü. Almanya’ya göç eden ilk kuşak Türkiyeli işçilerin şarkılarını içermekte olan ilk albümün ortaya çıkışı üzerinden 8 sene geçmiş durumda. İkinci albümde İspanyol, Yunan ve Türk işçilerin şarkıları yer alıyor. İspanyol müzisyenler Tony y Los Santos ve Los Binkis, Yunan müzisyen Minotauros ve Balkanların pop ikonu Shantel albümde karşımıza çıkan isimlerden yalnızca birkaçı.

Mustafa Kuş & İmece

Müzikal bağlamda işçi göçünün tarihi

Albümlerin ikisi de yazar İmran Ayata ve sanatçı Bülent Kullukçu tarafından derlendi. Bu derlemelerin amacı Almanya’ya göç eden ilk kuşak işçilerin göç sürecini farklı bir yolla ve farklı bakış açısı üzerinden; kısacası müzik üzerinden anlatmaktı. İlk albümleri çeşitli başarıları da beraberinde getirdi. Örneğin Ozan Ata Canani bu albüm sayesinde yaklaşık 40 senenin sonunda yeniden müzik yapmaya başladı; bunun sonucunda bir adet de solo albüm çıkardı. İkinci albümde de Canani’ye ait bir beste mevcut.

Ayata söz konusu projede önemli bir noktanın daha altını çiziyor: „Bu projenin bir amacı da yeni nesillerde var olan  önyargıyı kırmak. Gözlemlediğim kadarıyla ikinci ve üçüncü kuşak birinci kuşaktan gitgide uzaklaşmakta. Birinci kuşak onların gözünde yeterince havalı değildi; Almanca konuşamıyorlardı ve pek çok imkana sahip değillerdi. Bu proje eşliğinde onlara bu noktada yanılıyor olduklarını göstermek ve insanlara farklı bir bakış açısı kazandırmak istedik. Sonuç olarak yeri geldiğinde son derece zor şartlar altında bile müzik yapmaktan vazgeçmemiş, sesini her daim duyurmaya çabalamış bir nesilden bahsediyoruz.“

Albümün kitapçığında şarkı sözlerinin çevirisi mevcut değil – Önemli olan nokta müzik


Albüm aynı zaman kültürel bağları güçlendirici bir özellik taşımakta. İkinci albümde yer alan şarkılardan bir kısmı herhangi bir mevcut kayıt olmadığından ötürü albüm için özellikle kaydedildi. Bu şarkılardan bir tanesi 80li yıllarda sendikalar tarafından sıklıkla seslendirilmekteydi. Klasik bir 1 Mayıs marşı: Zorlu koşullar, sömürü, takdir görememe… Şarkı Disko-Partizani şarkısıyla dünya çapında ünlenen Shantel tarafından kaydedildi.

Albümün kitapçığında müzik grupları hakkında pek çok bilgiye rastlamak mümkün – ne var ki kitapçıkta hiçbir şarkının çevirisi yer almıyor. İmran Ayata tarafından bilinçli alınmış olan bu kararın sebebiyse Ayata’nın gözünden şöyle: „Niyetimiz seminerler düzenlemek, çok kültürlülüğü anlaşılabilir bir seviyeye getirmek üzerine ticaret yürütmek değil; tek derdimiz müzik.  Portekizce veya İngilizce bir şarkı dinlemem halinde aklıma gelen ilk soru „Acaba ne söylüyorlar?” da olmuyor üstelik. Günümüzde şarkı sözlerine erişebilmek adına teknik açıdan  her tür olanak mevcut; örneğin Google’a Tony Y Los Santos Lyrics yazmamız halinde şarkı sözleri anında karşımıza çıkıyor, Google Translate sayesinde her tür şarkıyı çevirebiliyoruz.”

Üçüncü albüm yolda

Imran Ayata ve Bülent Kullukçu ilk albümlerinin insanlar üzerinde yarattığı etkiye çok şaşırmıştı; hala da şaşkınlık içerisindeler: „Amerika ve İngiltere tarafından çeşitli seminerlere ve etkinliklere davet bile aldık. İnsanlar göç durumunun geçici olmadığı; aksine toplumumuzun temel yapı taşlarını oluşturan unsurlardan bir tanesi olduğu kanısına varmaya başladılar. Londra’da albümün sunumunu gerçekleştirdiğimizde insanların şarkı hikayelerini bilmeksizin müziği benimsediklerini gözlemlemek muhteşemdi. Ritmin ve melodinin ülke sınırlarını aşması ve bambaşka insanlar tarafından kabul görmesi çok güzel.“

İmran Ayata ve Bülent Kullukçu’nun işi henüz bitmiş değil. Üçüncü albümün çalışmalarına çoktan başlandı; çünkü listede henüz yayınlanmamış pek çok şarkı mevcut: Örneğin İtalya’dan Almanya’ya göç eden işçilerin şarkıları – bu şarkıların Alman müzik grupları tarafından seslendirilmesi de projeler arasında yer almakta.

Kaynak: https://www.br.de/radio/bayern2/sendungen/zuendfunk/songs-of-gastarbeiter-volume-zwei-imran-ayata100.html

Almanya’ya göç eden işçiler / işçi çocuklarının arasından çıkan müzisyenlerden kimileri

Mustafa Kuş & İmece: Ironhand Records Türkiye’den Almanya’ya göçmüş olan işçilerin ve işçi çocuklarının seslerini duyurmayı; zamanında yapılmış olan şarkıları gün yüzüne çıkarmayı kendine görev edinmiş bir müzik şirketi. Şirketin çıkardığı ilk tekli Mustafa Kuş & İmece tarafından bestelenmiş olan bir 45likti. Grup 1976 yılında Nürnberg’de kuruldu. Mustafa Kuş, grubun kurulma sürecini şöyle aktarıyor: “Almanya’ya göçmek durumunda kalmış olan Türk aileler kendileri gibi Türk müzisyenlere ihtiyaç duymaktaydı. O dönemler Türkiye’den göçmüş müzisyen sayısı oldukça azdı. Niyetimiz düğünlerde, nikahlarda, etkinliklerde sahne almaktı. Birlikte müzik icra ediyor olmamız birbirimizi daha iyi tanımamızın ve kendi tarzımızı belirlememizin önünü açtı.
Ironhand Records bünyesinde albümleri çıkan müzisyenlerin bir kısmıysa şöyle: Tünay Akdeniz, Elektro Hafız, Grup Doğuş, Rişar & Kupa 4, Orhan Özgür Turan.

Ali Baran: Ali Baran 1973 senesinde Almanya’ya taşındı; fakat iki sene sonrasında Türkiye’ye geri döndü. Bir konserinde Kürtçe türkü seslendirdiği gerekçesiyle 1977 yılında tutuklandı. Serbest bırakıldıktan sonra tekrardan Almanya’ya taşındı ve Karlsruhe’da kimya bölümüne girdi. 80li yılların başında ilk albümü piyasaya sürüldü.

Ozan Ata Canani: Türkiye’den Almanya’ya göçmüş bir işçinin çocuğu olan Ata Canani’nin en büyük hayali müzisyen olmaktı. Ne var ki Alman toplumu Anadolu ezgilerine; bu ezgilerin üzerine yazılmış Türkçe ve Almanca sözlere alışık değildi. Canani’nin albüm çıkarması yaklaşık 40 senesini aldı. Alman basınında isminin neredeyse geçmiyor olması ve babasının cesaretini sürekli kırması, aklında ve kalbindeki hedefe ulaşma sürecini oldukça yavaşlattı; oysa Canani gençlik yıllarında en sevdiği sanatçılarla – Ruhi Su ve Mahzuni Şerif – sahne bile almıştı.

Fresh Familee: Almanya’nın ilk hip-hop gruplarından bir tanesi olan Fresh Familee, 80li yılların sonunda Ratingen-West’te Türk, Faslı, Makedonyalı ve Alman müzisyenler tarafından kuruldu. Kısa süre içerisinde ünlü oldular. Amerikan rapçi Ice-T’nin ön grubu olarak sahne almış olmanın yanı sıra 90lı yıllarda “Düsseldorfer Nachwuchspreis“ ödülünü almaya hak kazandılar.

Derya Yıldırım & Grup Şimşek: Grup 2014 yılında Alman-Türk asıllı bir müzisyen (Saz & Vokal) olan Derya Yıldırım, İngiliz perküsyonist Greta Eacott ve üç Fransız müzisyen (Orchestre du Montplaisant) tarafından kuruldu.

Ahmet Yapar: “Hayat öyle bir illüzyon ki bir biçimde delirmenizi engelliyor”

Öncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Ahmet Yapar kimdir? Yolu tiyatroyla nasıl kesişmiştir?

Ahmet Yapar: 1984 Mersin Tarsus doğumluyum. Tiyatroya 1997 yılında amatör olarak başladım. 2003 yılında 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dramatik Yazarlık Bölümü’ne girdim. Oradan mezun olduktan sonra Ankara Ekin Tiyatrosu, Ankara Devlet Tiyatrosu, Adana Devlet Tiyatrosu ve kimi kurumsal tiyatrolarda çalıştım. Reji asistanlığı, dramaturji asistanlığı yaptım. Tiyatronun mutfağında, Ekin Tiyatrosu’nda yetiştim. İki amcam da tiyatrocu; sanırsam onları rol model olarak görmem tiyatroya başlamamda en büyük etken oldu. Süreç 2010 yılında kendi tiyatromu, Ankara Devinim Tiyatrosu’nu kurmamla birlikte değişti. Seneye 12. yılımıza giriyoruz. 12 yıldır Ankara başta olmak üzere farklı şehirlerde de tarafımca yazılmış oyunları oynamaya özen gösteriyoruz. Devinim Tiyatrosu kuruluşunda hem bir yazar tiyatrosu hem de bir politik tiyatro olmayı kendisine ilke edinmişti.
İlk etapta oyunlarımı okutacak kimseyi bulamamış; okulu yeni bitirmiş olduğumdan dolayı ciddiye alınmamıştım. Bu durum bir süreliğine her şeyi rafa kaldırmama sebep olmuştu. Kendi tiyatromu kurup kendi oyunlarımı oynamakta da bu noktada karar kıldım; çünkü bir inancım, bir fikrim vardı. Bir üslup, bir biçim, yapmak istediklerim vardı. Hiçbir şeyi ertelemek istemedim. Devinim Tiyatro’da 12 senelik süreçte yaklaşık 63 tiyatrocu arkadaşım görev aldı, birbirinden bağımsız yaklaşık 20 oyun sergiledik. Dans tiyatrosu, radyo tiyatrosu, sokak tiyatrosu yaptık. Seyirciye ulaşabileceğimiz her türlü alanı kullandık. Devinim Tiyatrosu adını tiyatronun kuruluşunda yardımcı olan, oyunlarda görev alan bir arkadaşımızdan almakta. Bahsi geçen arkadaşımız paralı eğitime dair bir protesto gösterisi esnasında gözaltına alınmıştı, 3 yılla yargılanmaktaydı. Mahkemeye çıktığında hakim “Ne iş yapıyorsun?” diye sorduğunda “Tiyatrocuyum.” cevabını vermişti. Hakim “Hangi tiyatro?” diye sorduğunda ağzından “Ankara Devinim Tiyatro” çıkıverdi. Biz de o dönem isim arayışı içerisindeydik ve tiyatronun adını “Devinim” koymakta karar kıldık.

Günümüz koşullarını göz önünde bulunduracak olursak tiyatro mesleki açıdan çok da avantajlı bir noktada durmamakta. Tiyatro emekçisi pek çok arkadaşımız ek iş edinmek durumunda bırakılıyor. Sizin bu durumla ilgili görüşleriniz nedir? Bu noktada bir şeylerin değişmesi adına ne tür adımlar atılmalı?

Ferhan Şensoy’un çok güzel bir sözü vardır: “Tiyatro batıda sanayi, bizim ülkemizdeyse hobi olarak görülüyor.” Başka ülkelerde pek çok tiyatrocu parfüm isimleriyle de var olmaktayken Türkiye’de belli bir kesim geçim derdiyle uğraşıyor. Tiyatroyu çok kutsallaştırmak, çok ulvi görmek başka bir tartışma konusu; fakat bundan kaynaklı kimi kavramların yerinin değiştiğini düşünüyorum. Bir Ortadoğu ülkesi, üçüncü dünya ülkesi olduğumuz için tiyatronun devlet hegemonyasından bağımsız olamayacağını, her ne kadar buna çabalasak da, tıpkı sol fraksiyonlarda da olduğu gibi, bölünmeden kaynaklı örgütlenemeyeceğimizi düşünüyorum. Özellikle ülkemizde sanatın örgütlenemeyeceği kanısındayım; örgütlenmesine de gerek yok.
Aynı zamanda usta-çırak ilişkisi geçmişten günümüze taşınmadığı için ülkemizde bir ekol eksikliği devam ediyor. Biz batıda, uluslararası festivallerde veya internette ne görüyorsak ona imreniyoruz. Yerleşik bir sanat icra etmiyoruz. İşimizi yaparken türlü türlü sorunlarla karşılaşıyoruz. Bu sorunlardan en büyüğü sahne sıkıntısı; yerleşik bir sahne olmayışı. Bu sıkıntı oyunları olabildiğince pratik biçimde hazırlanabilecek sahnelerde sergileyişimizi beraberinde getiriyor. Işık rejisi, tekniği, aksesuarlar her daim taşınabilir ve kolaylıkla hazırlanabilir olmak durumunda kalıyor. Böylelikle “yoksul tiyatro” kavramı da ortaya çıkmış oluyor.
Genç arkadaşlarımıza, yeni mezun arkadaşlarımıza daha fazla olanak verilmesi halinde çok daha farklı yerlere geleceğimiz noktasında şüphem yok; ne var ki biz ülkece tiyatro fakiriyiz, edebiyat fakiriyiz, müzik fakiriyiz. Günümüzde bir besteci bestesini yaparken, orkestraya verecek parası olmadığından ötürü, bir kayıt indirip kendi başına düzenlediği parçalar eşliğinde bir şeyler yapmaya çabalıyor. Tiyatro da buna benzer ilerlemekte; biz her enstrümanı çalmıyoruz, demo olan kimi şeyleri alıp açıkçası “yamıyoruz”. Bu da kulakları tırmalayan bir şeylerin varlığını beraberinde getiriyor. Bu durumum en büyük üç sebebi sahne sıkıntısı, ekonomik sıkıntı ve yeni mezun arkadaşlarımızın ciddi bir akademik eğitimden geçmiyor oluşu. Pandemi süreci, KHKlar, akademide sahne olmayışı… Hepsi eğitim sürecini olumsuz yönde etkilemekte. Öğrenciler sahneye çıkmadan mezun olabiliyorlar; çünkü yalnızca 5 m2’lik bir odada eğitim görmeye çalışan bir öğrenci topluluğu söz konusu. Sahnesi olan okullarda ise “Oyununu oyna git” mantığıyla ilerleyen bir sistem var. Tam da bundan ötürü yeni mezunlar sudan çıkmış balık misali insanların karşısına çıkıyorlar. Aynısı bizler için de geçerli. Bizler de oyunlarımıza tam anlamıyla hazırlanamadan sahneye çıkıyoruz. Daha önce de bahsetmiş olduğum üzere Türkiye’deki ekonomik kaygılar bu durumun asıl sebebidir. Enflasyonu bir salyangozun jilet üzerinde yürümesine benzetiyorum. İnsanlar bir oyuna bilet alırken defalarca düşünmek durumunda kalıyor; fakat şöyle bir gerçek de var: İnsanların aldıkları bilet bir sonraki oyunun giderlerini karşılamaya yaramıyor, ancak anı kurtarmaya yetiyor. Çok fazla bir vergi yükü var, devlet desteği ancak ikili ilişkilerle yürüyor. Bu da sermayesi olan, daha büyük olup ünlü oyunlar sergileten salonların öne çıkmasına neden oluyor. Anlık çözümlerle tiyatro yapılmaya çalışılıyor, bu da niteliği ortadan kaldırıyor. Tiyatrocular çoğu zaman sahne ve seyirci kaygısından, sosyal güvence kaygısından dolayı oyuna konsantre olamıyor. Böylelikle insanların ayakları sevdikleri mesleği icra ediyor olmalarına rağmen geri gidiyor. Benim pek çok arkadaşım intiharlardan döndü, barlarda garsonluk veya sokaklarda müzisyenlik yaptılar. Geçim derdi, ev kirası, sigorta, sağlık sorunları, faturalar arka arkaya geldiği zaman ikinci bir meslek zorunlu bir hal alıyor. Kısacası bu ülkenin gerçeklerini tecrübe etmiş olan anne ve babalarımız, “Sen tiyatroculuğu bir meslek değil de hobi olarak icra etmeye devam et; fakat kolunda her daim altın bir bileziğin olsun.” derken maalesef haklılarmış.

Pandemi dönemiyle beraber dijital tiyatro kavramı da ortaya çıkmış oldu. Peki sizce tiyatro bir noktada dijital de olmalı mı? Tiyatronun hem sahnede hem de çevrimiçi sürdürülmesine sıcak bakıyor musunuz?

Dijital tiyatroya karşıyım; çünkü tiyatro bir illüzyondur. Seyirci sahneye gelir, oyunu görür, oyunun ışığını görür… O illüzyon olmadıktan sonra sahneye konulmuş 2-3 kamera eşliğinde çekilmiş işler tiyatro değildir; o farklı bir kategoriye girer. Dijital tiyatro kriz anında destek amaçlı ortaya konulmuş bir proje. Tiyatro oyuncusu alkışı veya seyircinin yerleşme esnasında çıkarttığı sesleri duymazsa motive olmaz. Tiyatroyu canlı kılan şey budur. Çevrimiçi olan her şey tiyatro olarak lanse ediliyor; fakat bu yanlış bir tabir. Seyirci olmazsa tiyatro olmaz. Sinemada takıldığınız veya hata yaptığınız zaman çekim durur, tekrardan başa sarılır. Tiyatrodaysa anı kurtarmak zorundasınızdır. Bu durum seyirciyle iletişimi de sağlar. O an her ne kadar başka oyuncu arkadaşlar sahnede olsa da aslında yalnızsınızdır; dolayısıyla kendi yeteneğiniz ve zekanızla durumu kurtarırsınız. Dijital tiyatro düne kadar, arşivlerde kalması adına, tek kamerayla ve düşük pikselle çekilen oyunlardan ibaretti. Açıkçası ben yapmayı düşünmüyorum. Yalnızca 1-2 oyunumuzu seyirciyi dinç tutmak ve “Biz hala buradayız!” diyebilmek adına internete yüklemiştik; fakat şu an üç tane oyunumuzla seyirci karşısına çıkıyoruz.

Yine pandemi dönemiyle birlikte pek çok tiyatro sahnesi / ekibi maddi ve manevi anlamda sıkıntıya düştü. İlk sorum sahnelere bu süreç içerisinde herhangi bir devlet desteği olup olmadığı yönünde. İkinci sorum: Bu sahnelerin ekiplerinin toparlanabilmeleri adına şu anda toplumsal bir destek mevcut mu?

Bakanlık devlete bağlı tiyatro sahnelerini ücretsiz olmamak kaydıyla bir defaya mahsus tiyatrolara açtı, dijital destekler verdi, salon destekleri verdi. Dijital desteği ayakta kalabilmek adına kötüye kullanan tiyatrolar da oldu. Bunu eleştirmiyorum; bence tiyatroyu ayakta tutabilmek adına yapılan akıllıca bir hamleydi. Asıl şimdi devletin bu istikrarı nasıl sağlayacağını sorgulamak gerekiyor. Fransa bu süreçte öğrenci bursunun yanında kültür bursu verdi. İngiltere yardımlarında son derece cömert davrandı. Almanya vatandaşlarına yardım yaptıktan sonra kültür desteklerini arttırdı. Biz devletimizden IBAN numarasını öğrendik ve devlet bizlerden destek bekledi. İki tarafta bir çelişki var: Devletimiz bir yandan vatandaşına “destek” olurken diğer yandan IBAN verdi. Peki vatandaşına IBAN numarası veren devlet tiyatrolara hangi koşullarda destek verdi? Hangi tiyatrolar destek aldı? Bu soruların cevabı hala belirsiz ve açıklanmış değil. Destek yandaşlara, yemek şirketlerine, turizm şirketlerine, organizasyon firmalarına gitti; fakat gerçekten tiyatro yapmak isteyen kaç tane tiyatroya yardım yapıldığı belli değil. Devletin söylemine göre tiyatrolara 12 milyon TL aktarıldı; fakat şöyle bir gerçek var: CHP milletvekili Mahir Başarır günün birinde Osmangazi Köprüsü’ne gitmiş, oradan bir günde kaç aracın geçtiğini saymıştı. Söylediğine göre bir saat boyunca yalnızca 15 tane araç geçmiş; köprünün vatandaşa bugünkü maliyeti ise 12 milyon TL. Bu noktadan bakılacak olursa tiyatrolara verilen destek devede kulak. Ne var ki bizde şöyle bir gelenek var: Biz teşekkür ediyoruz. Yardım alan tiyatrolar, STK’lar teşekkür etti; fakat bizler bunu sorgulamadık. Kime ne kadar para yattı bilmiyoruz. Tiyatrolar bu konuda ketumdur; buna itirazım yok; fakat tiyatrolar olarak bir noktadan sonra devletle metres ilişkisi yaşıyor olduğumuzu söylemek durumundayım. Sus payı olarak verilen bir para ve sürekli teşekkür eden bir topluluk söz konusu. Oysaki devlet vatandaşın cebinden aldığını tekrardan cebine koyuyor. Ödenek vermek adına “Vergi borcu yoktur.” veya “Sigorta borcu yoktur.” gibi yazılar talep ediyor. İşverenin kendisini bile sigortalatma imkanı yokken çalışma arkadaşlarını sigortalatabilmesi mümkün mü? Ortada bir karmaşıklık var ve ne yazık ki kooperatif adı altında toplaşan kimi tiyatro ekipleri bakanlıklarla görüşerek kendilerine tozpembe bir dünya yarattılar, kendilerini sınıf atlamış hissediyorlar. Ne var ki Anadolu’daki tiyatroların sorunlarına bir türlü derman olmadılar. Özel bir vakıf tiyatroculara 400 TL destekte bulundu; sadaka gibi bir meblağ, Allah kendilerinden razı olsun. Biz bunları konuşurken Fransa’da tiyatro oyuncuları, devlete ait tiyatro kurumları tiyatro işgal ettiler. Bakan “Bunları ciddiye almayın.” derken bir anda Fransa’nın pek çok şehrinde tiyatrolar işgal edildi ve devlet ödenek aktarmaya mecbur bırakıldı. Biz 400 TL destek alınca teşekkür ettik. Siz teşekkür ederseniz bakanlık da bu ilişkiyi devam ettirebilmek adına elbet farklı olanaklar sunacaktır.

Tiyatronun Türkiye genelinde ve Ankara özelinde hak ettiği değeri gördüğünü düşünüyor musunuz? Ankara özelinde konuşacak olursak seyirci kitlesi hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz?

Ankara benim açımdan özel bir hassasiyet noktası. Ben gençliğimden çok büyük konuşmuştum; “Ankara’ya gelmem”, “Çok kapalı şehir.”, “Melih Gökçek oranın belediye başkanı.” gibi cümleler sarf etmiştim. Geldiğimiz noktadaysa 15 yıldır Ankara’dayım ve Ankara’dan çıktığımda çok mutsuz oluyorum. Ben Mersinliyim; kıyı şehrinde doğdum büyüdüm. Çok aydın bir şehirdi. Ardından İzmir’de yaşadım. Beni burada tutan en büyük etken tiyatronun, sanatın çok faal olması ve merkezi olarak burada can bulması. Burada insanlar çok politik, seyirci de çok politik. Genç nüfus da yaşlı nüfus da memur kesim de öğrenci kesim de oyunları takip ediyor ve bilet fiyatlarına çoğunlukla bakmıyor. Amatör tiyatrolara, yarı amatör tiyatrolara, devlet tiyatrolarına, turne tiyatrolarına gidiyorlar. Yapmış olduğum bir araştırmaya göre devlet tiyatrolarının neredeyse tüm oyunlarına giden emekli bir kesim mevcut. Bu kesim genellikle bürokratik yerlerden veya bakanlıklardan emekli ve devlet tiyatrolarının bütün oyunlarını yalnızca takip etmekle kalmıyor, en az %50’sine gidiyor. AST’ın kitlesiyse genellikle, köklü bir tiyatro olmasından ve pek yeni oyun çıkarmıyor olmasından kaynaklı, yaşça daha ileri bir kitle. AST’ın oyunlarına genellikle Ankara’yı bilen kitle gidiyor. Ankara’yı diri tutan etken ise daha butik tiyatroların, küçük salonların yaptığı işler. Küçük ekipler ve salonlar ortaya güzel işler koyabiliyor; çünkü Ankara’da kiralar İstanbul’a göre çok daha makul ve kitle açısından, üniversitelerden de kaynaklı, yeniliklere açık bir kitle mevcut. Biz ODTÜ’ye festivale gittiğimizde ODTÜ Tiyatro Topluluğu bizleri kapıda karşılıyor, dekorlarımızı kendileri taşıyor, sahneyi kuruyor, bize çay ikram ediyor. Böyle bir gelenek söz konusu olduğu için Ankara’nın dinamizmi hiç bitmiyor. Ankara’da Devlet Tiyatrosu’nun farklı farklı semtlerde toplam 15 sahnesi var. Yaklaşık 60’a yakın özel tiyatro var. Bir günde perde açan tiyatro sayısı 25. Bu Türkiye için çok iyi bir rakam. Ankara kitlesi onu seveni seviyor ve beraberinde yeni bir nesil de getiriyor.
Ülke geneli açısından konuşacak olursak ünlü isimler büyük önem taşıyor. Zengin bir repertuvara, zengin olanaklara sahip olmak ve insanlar tarafından tercih edilmek noktasında ünlü bir isimle birlikte hareket etmek önem arz ediyor. Bu enflasyon şartlarında tiyatroya gitmek de lüks bir hal aldı. Bu noktada insanlar tercihlerini amatör bir tiyatrodan ziyade ünlü bir isimden yana kullanıyor. Bahsettiğimiz tiyatrolar imkanları çok zengin tiyatrolar; dolayısıyla seyirci keyif alacağını da biliyor. Daha geniş kadro, daha zengin prodüksiyon insanlara cazip geliyor. Bunun yanında her şeye açık olan seyirci amatör tiyatrolara da 50 TL vermekten çekinmiyor. Ben seyircinin örgütlenmesi gerektiği kanısındayım. Bu örgütlenme yeni bakış açılarını da beraberinde getirecektir.
Tiyatro tabii ki ülkemizde hak ettiği yerde değil; ama durum çok da vahim değil. Anadolu’da turne yapılmıyor. Ben Anadolu’da pek çok turnede görev aldım, yazdığım oyunlar da oynandı. Anadolu seyircisi büyük şehir seyircisine göre çok daha aç; dolayısıyla tiyatroyu çok daha çabuk sahiplenebiliyor. Ne var ki şu an maliyet çok yüksek olduğundan ötürü belediyelerin desteği çok önemli, çok değerli. Tiyatronun hak ettiği yere gelebilmesi için sosyal demokrat belediyelerin asfalta harcadıkları veya taşeron firmalara verdikleri paralardan kısıp her ay birkaç tiyatro oyunu sergilemeye ön ayak olmaları yeterli olacaktır. Müteahhitlere verilecek para ertelenebilir, onlar batmazlar; fakat şehri biraz daha canlı kılmak adına adım atmak istiyorsanız kültür adına devede kulak rakamları gözden çıkarmanız şart. Ne yazık ki biz de betona sarılan bir millet olduğumuz için belediyeler buna pek sıcak bakmıyor. Bu noktada sağcı belediyelerden bahsetmiyorum; onlar hiçbir zaman bu tarz işlere girişmediler.
CHP’li belediyeler şunu da anlamalı: Yalnızca ustalar oyun sergilemiyor; yalnızca onlar sergiliyormuş gibi bir görüntü ortaya koyulmamalı. Belediyeler başka açılara da girmeli. Bizim gibi genç tiyatroculara imkan sağlamalı. Benim kimi arkadaşlarım belediyede kültür alanında çok iyi noktalara geldi, söyledikleri şu: “Bize bir bütçe ayırdılar, bütçe bitmek bilmedi. Kimseyi getirememiş olduğumuzdan ötürü o para orada duruyor. Bir şehir tiyatrosu kurduk, kendi kadromuzu kurduk, orada kendi imkanlarımızla oyunlar yapıyoruz. Dışarıdan oyun alacağımız zaman da tanıdık isim veya komedi olmasına özen gösteriyoruz; çünkü seyirci başka oyunlara gelmiyor.” Bunu kırmak için Hasan Ali Yücel’in köy enstitülerinde gerçekleştirmiş olduğu gibi bir aydınlanma revizyonuna ihtiyacımız var. Su faturası ödemek için kuyrukta bekleyen insanlara davetiye vermek veya gişeler kurmak gibi yollar izlenmeli. Festivaller düzenlenmeli. Bu adımlardan hiçbirisi belediyeleri batırmaz. Peşkeş batırır. Rant sevdası batırır. Açıkçası Ankara’daki Çankaya Belediyesi kadar içine kapanık başka bir belediye tanımıyorum. Yenimahalle Belediyesi de kendi kabuğuna kapanmış vaziyette. Salonlarında 5 spot ışık çalışıyorsa 7 tanesi çalışmıyor. Koltuklar ne kadar hijyenik? Sahneler yılda kaç defa bakımdan geçiyor? Kimlerin tiyatro oyunları alınıyor? Kültüre destek vermek bu değil. Belediye olarak şehirde yetişen çocukların geleceğine yatırım yapmak zorundalar. Şehrin genç tiyatrolarına destek olmak durumundalar. Yeri gelecek gençler deneyecekler, yanılacaklar. Belki seyirci çıkıp gidecek; fakat onlara şans tanımadan bu iş olmaz. Bir kültür devrimi şart. Mao “Devrim köyden, gecekondudan, kasabadan başlar.” felsefesini benimser; öncelikle belediyelerin de bu felsefeyi benimsemesi lazım. Bizler seyirciyi örgütleriz; sosyal medyada, sokakta derdimizi dile getiririz. Kadın mücadelesi beraberinde neyi getirdi? Artık pek çok insan konuşma esnasında daha dikkatli olmaya, “bayan” değil “kadın” demeye özen gösteriyor. Bu kazanılmış bir haktır. Tiyatrocular da bunu yapar; fakat önce tiyatronun ülke genelinde bir yere gelebilmesi adına tiyatrocular kamusal hakkını savunacak, insanlara derdini aktaracak, belediyeler de bu kamusal hakkı elinden gelen tüm imkanlarla sunacak. Ancak bu şekilde bir şeyler değişebilir, bir yerlere gelebiliriz.

Biraz da ortaya koymuş olduğunuz oyunlardan bahsedelim: Oyunların tamamı politik ve toplumsal mesajlar içermekte. Ne var ki bu mesajların büyük bir çoğunluğu repliklerin arasına saklanmış durumdalar. Bu noktada seyircilerin farkındalığı beklentilerinizi karşılıyor mu?

Ben politik tiyatro yaparken Brecht’in estetiğinden esinleniyorum. Politik tiyatrodan anladığım şey yalnızca Grotowski’nin yoksul tiyatrosu veya Piscator’un politik tiyatrosu değil. Bu çağda o kuramın nerede durduğu üzerinden bir değerlendirmede bulunuyorum. Sahnede slogan atmak yerine ya da ajitprop bir şey yapmak yerine insan hikayelerinin içerisine veya öykünün genel hatlarına bunu koyarak yapmak daha estetik ve daha doğru geliyor. Sloganı her zaman atarız; fakat tiyatroda önemli olan nokta sloganı nasıl bir Ahmet’in taşıdığıdır, neye hizmet ettiğidir. Açıkçası günün birinde ajitprop bir oyun da ortaya çıkarmak isterim. Örneğin Albert Camus’nün “Avusturya’da İsyan” isimli bir oyunu vardı. Bu oyunu ilk etapta Fransa’da eylem yapan fabrika işçileri yazmaya başlıyor; fakat tamamlayamıyorlar. Albert Camus oyunu işçilerin bıraktığı yerden devralarak yazmaya devam ediyor ve haliyle ortaya ajitprop bir şey çıkıyor. Zamanında AST da bunu yaptı ve günümüzde hala söylenmekte olan, sözleri Timur Selçuk’a ait bir şarkı mevcut: “Nereye Payidar”.
“Kaktüslü Adam” oyununda hali hazırda var olan bir marş kullanmak istemedim; tıpkı AST’ın da zamanında “1 Mayıs Marşı”nı bestelediği gibi ben de kendi oyunumuzun marşını çıkarmak istedim. Belli mi olur; bugün olmasa bile belki bir gün herkes tarafından söylenir. “Çalışmak asıl amaç / Ekmeği taştan çıkartmak…” sözlerini ben yazdım, Engin Bayrak’la birlikte kendi marşımızı yaptık. Orada da slogan atıyoruz. “Kahrolsun fakirlik!” derken bunu eşit bir kaygı içerisinde yapıyoruz. Politik tiyatro sadece slogan atmak veya sahnede bir felsefeyi tartışmak değildir. Bir durumun toplumun hangi alanlarına nasıl yansıdığını anlatmak da bu kavramı kapsar. Biz anlatıcıyız, meddahız; içinde bulunduğumuz durumu seyirciye nasıl aktardığımız çok önemli. Bunu yabancılaştırma tekniğiyle yapabiliriz, tarihsel bir kahramanı günümüze uyarlayarak yapabiliriz; fakat asıl önemli nokta öykünün harmanlanış biçimidir.

Bizlere bu sezon sahnelemekte olduğunuz oyunlarınızdan biraz bahseder misiniz?

Ben “Ankara Gazinosu Müzikli Kabare” oyununu geçtiğimiz Haziran ayında bitirmiş, Temmuz ayında sahnelemiştim. Türkiye’de normalleşme süreci sonrası sergilenen ilk açık hava tiyatrosuydu. Bu oyunda 1980 darbesi sonrası değişen toplumsal, kültürel erozyonun ne aşamalardan geçtiğini; eski aile gazinolarının nasıl pavyona dönüştüğünü anlatmaya çalıştık.
“Muhteris Sükunet” oyununu hazırladık. “Muhteris Sükunet” 2016 yılında Sevda Şener Oyun Yazma Yarışması Başarı Ödülü’nü kazanmış bir oyun. Konuya değinecek olursak kısaca “bir set işçisi üzerinden anlatılan sınıfsal adaletsizlik” diyebiliriz. Biraz psikolojik, finali sürprizli bir hikaye.
“Parody Night Show” ise barda oynadığımız bir skeç gösterisi. İnsanın içinde bulunduğu durumları hicvederek, siyasi ve güncel göndermeler yaparak oynadığımız bir oyun. Oyun birbirinden bağımsız hikayelerden oluşmakta.
Birbirinden farklı üç oyun ortaya koymuş bulunmaktayız. Üçü de birbirinden farklı alanlarda sergilenmekte. “Ankara Gazinosu” prodüksiyonlu bir oyun; büyük sahnelerde ortaya konmakta. Kısacası seyirci kapasitesi ve teknik imkanları yüksek sahnelerde oynanıyor. “Muhteris Sükunet” küçük salon işi. “Parody Night Show” da daha önce belirtmiş olduğum üzere barlarda sergilenen bir oyun. Oyunlar her ne kadar birbirlerinden bağımsız olsa da tek ortak noktaları, Devinim Tiyatrosu’nun repertuvar tiyatrosu olmasından da kaynaklı, repliklerin arasında politik mesajlar barındırıyor olmaları.

İlerleyen süreç için yeni projeler mevcut mu? Mevcut ve hali hazırda şekillenmekte olan herhangi bir projeleriniz varsa bizlere bunlardan kısaca bahsedebilir misiniz?

Var. Bunu dillendirmek enerjiyi kırmaz diye düşünüyorum. Ben yeni bir oyuna başladım; Albert Camus’nün “Caligula” eserini, Roma imparatoru Caligula’nın hikayesini farklı bir reji, farklı bir yorum eşliğinde tek kişilik bir oyun olarak hazırlıyorum. Açıkçası bu proje beni çok heyecanlandırıyor. Oyunun tasarısı kafamda az çok bitti ve ortaya çok güncel bir hikaye çıkacağı kanısındayım. Şöyle ki Caligula Roma’nın bütün hazinelerini tüketmiş, Roma’yı ekonomik krizlere itmiş, kendi hırsı ve hevesleri yüzünden, histerileri yüzünden bitmiş bir adam. Kız kardeşiyle farklı bir ilişki yaşayan, temelde babasına karşı psikolojik bir histeri besleyen, babasını sevmeyen; ondan aldığı çocukluk deneyimleriyle şiddet, vahşet gibi unsurları içinde barındıran, meclisi hiçe sayan, halka kendini Tanrı olarak gösteren, sadece kendisine tapmalarını isteyen bir kral. Oyunu kafamda bir et mezbahasında geçecek şekilde tasarladım. Sahnede kendi heykelini kendi yapıyor olacak. Kimi grotesk imgeler de mevcut olacak. Kız kardeşiyle ilişkiye girdiği yerlerde şiddet ve vahşet ön planda olduğundan ötürü bu bölüm mezbahada bir etin kesilmesi imgesiyle seyirciye sunulacak. Caligula çok zengin bir karakter ve tesadüf o ki bir epilepsi hastası. Nöbetler geçiriyor, bayılıyor ve bir noktadan sonra sağlıklı düşünemiyor. Sağlığını yitirdiği her noktada da Roma’ya çok farklı sorunlar katıyor ve böylelikle Roma’nın duraklama ve gerileme dönemini de beraberinde getiriyor. Oyunun tek kişilik olacak olmasının sebebi bir noktada da kalabalık kadrolu oyunlar yapmaktan yorulmuş olmam ve tek kişilik bir oyun söz konusu olduğunda daha rahat çalışabiliyor olmam. Kalabalık oyunlarda gerekli otoriteyi sağlayamadığımı hissediyorum.
Bunun dışında üzerinde 5 yıldır çalıştığım bir metin var; henüz bitiremedim. Oyunun adı “Şey(h): Anti-kahramandan Fetvalar”. Trafik kazasında eşini ve çocuğunu kaybetmiş bir adamın uhrevi bir şekilde bir aydınlanma yaşayıp bundan kaynaklı intikam almasını anlatan bir hikaye. Burada “Ne olursan ol gel.” felsefesine, “Yolda tebessüm ettiğin bir insanı belki intihardan caydırabilirsin.” diyen Halil Cibran’ın bakış açısına karşı bir karakter söz konusu. Hikayemizde mevcut karakter bu söylemlere karşı antitez üreterek bir filozofa dönüşüyor. Bir noktadan sonra köpeğini öldüren, kızının mezarını açıp onunla konuşan, insanlığını kaybetmesi bir adamın hikayesi… Bu biraz aykırı bir hikaye; çünkü karakterimiz adaleti kendi içinde sağlamaya çalışıyor.
Bu arada 30 sayfalık metni 5 senedir bitirememiş olduğumu da belirtmek durumundayım. Metni defalarca silip tekrardan yazdım. Halil Cibran’ı, Ali Şeriati’yi, Mesnevi’yi, Türkiye’deki ve dünyadaki adalet sistemini, insanların adalete bakışını tekrar tekrar gözden geçirdim. Kendimi bazen Rabia Naz’ın babası Şaban Vatan’ın yerine koyuyorum. Kimi zaman kendimi 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nda hayatını kaybetmiş Veysel’in ailesi yeniden koyuyorum. Çorum Tren Katliamı’nda yitip gitmiş Arda’nın annesi veya Ali İsmail’in annesi Emel Anne… Bu insanlar nasıl bir dirayete sahip, bunu öğrenmeye çabalıyorum. Şey(h) ismini verdiğimiz karakter nasıl ayakta kalır? Kendine bu hayatta nasıl bir yer bulur? Hayata nasıl tutunur?
Behçet Aysan’ın kızı Eren Aysan’ı ne zaman görsem düşünmeden edemezdim: “İnsan babasının yakıldığını bile bile nasıl yaşar? Bu nasıl bir sabırdır? Nasıl bir duruştur? Ayaklarını nasıl sağlam basabilir?” Tabii bunları kendisine sormam, soramam. Bunlar çok hassas konular.
Rabia Naz olayı hikayemin farklılaşmasında etken oldu. Trafik kazasını yapan alkollü sürücü iktidar yanlısıydı; bu da alt metni oldukça kuvvetlendiren unsurlardan bir tanesi.
Acılar sürekli tazelendiğinden ötürü metin bir türlü bitmek bilmedi. Ben Ankara Tren Garı Katliamı’nda akrabalarımı, mahalleden arkadaşlarımı, abilerimi yitirdim. O gün Mersin’den iki otobüs insan gelmişti. Hayatta kalan arkadaşlarımız için sevinemedik, günlerce gecelerce düşündük sorguladık…
Hayat öyle bir illüzyon ki cenazeye ev sahipliği yaptığınızda bile kendi yasınız dışında başka insanlardan ve olaylardan konuşmaya başlıyorsunuz ve tebessüm bile edebiliyorsunuz. Not aldığım noktalardan bir tanesi de bu: “Hayat böyle bir illüzyon işte; bir biçimde delirmenizi engelliyor.”
Elbette öç almak çok tehlikeli bir şey; fakat ben oyunumda buna antitez üreten bir kahramandan bahsediyorum. 5 yıldır hala o karakterin hikayelerini yazıyorum açıkçası. Halil Cibran’ın, Ali Şeriati’nin sarf etmiş olduğu sözcükler elbet dönemine göre çok mantıklı olabilir, kulağa çok güzel gelebilir, mesnevi bir dünya görüşüne yakın gelebilir; fakat bana içinde bulunduğumuz noktadan çok mantıklı gelmiyor. Yaşadıklarım ve tanık oldukları hiç de öyle şeyler değil açıkçası ve bu 19 yıllık AKP iktidarının yaratmış olduğu bir hikaye. Kimse kusura kalmasın, ben bir noktada inancımı kaybettiysem tam da bu yüzden.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mıdır?

Sizleri seviyoruz, tiyatro iyileştirir!

Mezbahalar ve gaz odaları: Türcülüğün ve sağlamcılığın kesişimi

0

Egemenin öldürmekte hiçbir sakınca görmediği, bedeni rahatlıkla parçalara ayrılabilen, yaşam hakkı elinden alınanların tarihi kapkara ve hala bu şekilde kanla, sömürülmeyle, dışlanmayla, yok sayılıp aşağılanmayla yazılmaya devam ediyor. Yani bu, sadece eski günlerden fırlama bir tarihin yazısı değil, güncel bir tarihle şekillenen türcülüğün ve sağlamcılığın kesiştiğini gören ve deneyimleyen bir yazı. Zira çok açık ki gaz odaları şekil değiştirdi, mezbahalar ise hala yerinde duruyor…

İnsan üstünlüğüne inananlar, hayvanı aşağı bir varlık olarak görenler bu yazıyı ve kesişimsellik konusunu sevmeyebilir ama ben engelli kadın kimliğini taşıyan bir birey olarak hayvanlara yaşatılanlar ile ortaçağdan bu yana engellilerin maruz kaldıkları ve benim de karşılaştıklarım sonucu fark ettiğim bu kesişimselliği yazmak istedim.

Türcülük ve sağlamcılığın kesişimi her zaman güçlü bir sınıf, tür, normallikler yaratan patriyarkal kapitalizmin varlığı ile ortaya çıkıyor. Sistemin yarattığı bu kesişimsellik, tarih, medya, eğitim gibi pek çok yolla bireylere taşınırken bazı insanları mücadelede veya hayatın içinde görmek isteyip engeli olanı dışlamak hatta öldürmek ile bazı hayvanların başını okşarken bazılarını aynı hissedişe sahip olsa da yemek olarak görmek ‘normal’ hale geliyor.

Engizisyondan, neredeyse 70’lere kadar devam eden öjenik uygulamalara, günümüzde şekil değiştiren ve nefreti de içinde barındıran dışlayıcı politik söylem ve toplumsal yaklaşım, engelli bireyleri bazen yaktı, bazen kısırlaştırdı, bazen gaz odalarında boğdu. ‘İdeal’ ve egemen güç, aynısını aşağı tür olarak gösterdiği hayvanlara da yaptı. Kafeslere hapsetti, mezbahalarda katletti, ‘yük’ adını önüne ekleyip tüm ağırlığını üzerine bindirdi, hayvanat bahçeleri inşa edip tahakkümü ve dışlanmışlığı normalleştirdi.

Gaz odaları uygulandığı dönemlerde olması gereken olarak karşılandı. Bu Nazi Almanyası’na ait bir uygulama olduğu için di’li geçmiş zaman kullansam da bugün de farklı tekniklerle benzer istekler mevcut. Sağlamcılar, yüzünü ekşitmeyle başlayan bir yaklaşımdan, aynı ortamda bulunmaktan kaçınmaya ve ara ara daha da sertleşen söylemlerle dışlamayı ve yok saymayı her türlü yolla uygulamayı ‘normal’ olarak görüyor.

Nazi Almanyası’nın bilim insanları, politikacıları ve toplumun belli bir kesimi için engellilerin öldürülmesi, öjeni ve gaz odaları normal olandı tıpkı mezbahaların, hayvanat bahçelerinin, at yarışlarının normal görülmesi gibi. Oysa hayvanlara yapılanlar egemenin kendisi gibi olmayanın özgürlüğünü çalmasından başka bir şey değil. Hayvanları, hissediş ve bilinçlerini görmezden gelerek aşağı ilan etmek ve sömürmek kendini üstün ilan eden gücün ideal ilan ettiği dünyanın bir parçası. Türcü yaklaşım, Çin’de köpeklerin yenmesine kızarken burada koyunların yenmesinden rahatsız olmuyor. Halbuki ikisi de can acıtan ve bir yaşama son veren uygulamalar.

Kesişimselliği farklı bir noktadan bakarak görmek de mümkün. Öyle ki sakat insanın öldürülmesi, atın vurulması, ineğin kesime gönderilmesi de tastamam türcülüğün ve sağlamcılığın bir başka açıdan kesişimini gösteren bazı örnekler. Normal olan ise ‘ideal ve mükemmel’ bir bedene sahip olmak ya da hayvanların yenmesi değil. Bana öyle geliyor ki eğer başka bir dünya mümkünse bu, herkesin eşit olduğu, kimsenin ezilip öldürülmediği, türcülüğün, sağlamcılığın ve elbette üstün güç yaratan tüm ayrımcılıkların bittiği noktada mümkün olacak.

Ahmet Kemal Akıncı | İçimden Biri | Galeri FE

Galeri FE, fotoğraf, resim ve heykel sanatçısı Ahmet Kemal Akıncı’nın 9-26 Şubat 2022 tarihleri arasında gerçekleşecek olan Türkiye’deki ilk solo sergisi “İçimden Biri”ne ev sahipliği yapıyor.

Sergi, kelime anlamından yola çıkarak toplumla ve çevresiyle kurduğu ilişkileri sorgulayan sanatçının, hayatın çeşitli anlarını süzgecinden geçirerek ürettiği resim ve heykellerinden oluşuyor. Sanatçı bireye ve çevreye odaklandığı eserlerinde gündelik hayatın an’larına, bireyin toplum içindeki konum ve duygu durumuna, incelikle kurgulanmış düşsel görüntülere, bazen de şahit olduğumuz alelade an’lara odaklanıyor.

Fotoğraf sanatçılığının kazandırdığı görsel hafızasının, üretimlerinin kökenini oluşturduğu düşünüldüğünde, sanatçı, bakır malzemeden ürettiği heykellerindeki figürleri ve bu figürleri yerleştirdiği minimize mekan üslubu ve doğa-şehir temalı resim ve resim+heykel kompozisyonları sayesinde izleyiciye kendi yaşam deneyimlerini hatırlatmayı ve bu sayede izleyicinin sergiye eklemlenmesini amaçlıyor.

26 Şubat’a kadar devam edecek olan Ahmet Kemal Akıncı’nın “İçimden Biri” başlıklı solo sergisi Pazar ve Pazartesi hariç her gün 11.00-19.00 saatleri arasında izlenebilir.

Galeri FE: Cemil Topuzlu Cad. Kutmen Apt. No 60/2 D:4 Çiftehavuzlar/Kadıköy, İSTANBUL