Ana Sayfa Blog Sayfa 19

17 Mayıs Programı Açıklandı: Tüm lubunyalar haydi; dansa, gülmeye, eğlenmeye, çarka!

17 Mayıs Derneği, 17 Mayıs Uluslararası Homofobi, Bifobi, Transfobi ve İnterfobi Karşıtı Günü çeşitli etkinliklerle kutluyor ve tüm lubunyaları dans etmeye, şarkı söylemeye, spor yapmaya, eğlenmeye, gülmeye, çizmeye, çark atmaya çağırıyor!

Lubunyalığın yaşanacağı ve yaşatılacağı etkinliklere kaydolmak için aşağıdaki linklere tıklayın!

*Tüm etkinlikler ücretsizdir.*

Etkinliklere dair herhangi bir sorunuz olması durumunda [email protected] adreslerine mail atabilirsiniz.

Açılış Partisi – Lolipop

17 Mayıs Uluslararası Homofobi, Bifobi, Transfobi ve İnterfobi Karşıtı Gün kutlu olsun! 17 Mayıs’ı dansımızla karşılıyor 13 Mayıs Cuma günü Haymatlos Mekan’da buluşuyoruz. 21:00’de kapılarını açacak partide lolipoplara Anj ve AllesBut’un ezgileri eşlik edecek.

Homofobi Karşıtı Patiler Buluşması!

Kayıt olmak için tıklayın!

17 Mayıs’ı homofobi karşıtı patili dostlarımızla beraber kutluyor, fobinin olmadığı bir dünyayı tüm türler için için istiyoruz.

14 Mayıs sabahı saat 11:00’de patili dostlarımızla beraber açık alanda buluşarak 17 Mayıs’ı kutlayacağız.

Yiyeceğini, içeceğini ve patili dostunun oyuncağını gelirken getirmeyi unutma!

Not: Kaydolan kişilere buluşma yeri hakkında bilgilendirme maili 12 Mayıs akşamı gönderilecektir.

Son kayıt tarihi: 12.05.2022 / 17:00

Sportif Lezbon ile Futbol Maçı

Kayıt olmak için tıklayın!

17 Mayıs’ı Sportif Lezbon ile beraber kutluyor. Sporda eril nefret diline, fobiye ve ayrımcılığa karşı sahada buluşuyoruz.

14 Mayıs Cumartesi günü saat 16:00’da Sportif Lezbon ekibi ve katılmak isteyenlerle birlikte ‘o’ biçim futbol oynuyoruz. İster oyuna katıl ister desteklemeye gel lubunya! Takımları buluştuğumuzda kuracağız.

Not: Kaydolan kişilere buluşma yeri hakkında bilgilendirme maili 12 Mayıs akşamı gönderilecektir.

Son kayıt tarihi: 08.05.2022 / 17:00

Nuri Harun Ateş Konseri ve Eurovision İzleme Partisi 

Kayıt olmak için tıklayın!

Lubunyanın bayramı 17 Mayıs’ı Nuri Harun Ateş Konseri ile kutluyor, şarkıları fobiden uzak bir dünya düşüyle hep beraber söylüyoruz. Konserin ardından ise Eurovision’un İtalya’da gerçekleşecek olan 2022 finalini hep beraber izliyoruz.

14 Mayıs Cumartesi günü saat 20:00’de başlayacak etkinliğe kaydolmayı unutmayın!

Not: Kaydolan kişilere buluşma yeri hakkında bilgilendirme maili 12 Mayıs akşamı gönderilecektir.

Son kayıt tarihi: 12.05.2022 / 17:00

Latin Dans Atölyesi 

Kayıt olmak için tıklayın!

David Gaitán yürütücülüğünde gerçekleşecek Latin Dansları Atölyesi ile 17 Mayıs’ı kutluyoruz! 15 Mayıs 13:00-14:30 saatlerinde arasında buluşacağımız etkinliğe hepinizi bekliyoruz!

Not: Kaydolan kişilere buluşma yeri hakkında bilgilendirme maili 13 Mayıs akşamı gönderilecektir. Atölyenin kontenjanı 25 kişi ile sınırlıdır. 

Son kayıt tarihi: 13.05.2022 / 17:00

Karikatür Atölyesi

Kayıt olmak için tıklayın!

Karikatürist Aslı Alpar, Hatice Melis Yılmaz ve Bartu Akyurek yürütücülüklerinde 17 Mayıs’ı çizgilerle kutluyoruz lubunya!

15 Mayıs Pazar günü saat 15:00 ile 17:30 arasında gerçekleşecek atölyeye kaydolmayı unutmayın.

Not: Kaydolan kişilere buluşma yeri hakkında bilgilendirme maili 13 Mayıs akşamı gönderilecektir. Atölyenin kontenjanı 30 kişi ile sınırlıdır.

Son kayıt tarihi: 07.05.2022 / 17:00

Esmeray ile Kestirmeden Hikayeler

Kayıt olmak için tıklayın!

Esmeray’ın ünlü oyunu “Kestirmeden Hikayeler” 17 Mayıs Kutlamaları kapsamında Ankara’da seyirciyle buluşuyor.

15 Mayıs Pazar günü saat 20:00’de sahnelenecek olan Kestirmeden Hikayeler’i izlemek için kaydolmayı unutmayın.

Not: Kaydolan kişilere buluşma yeri hakkında bilgilendirme maili 13 Mayıs akşamı gönderilecektir.

Son kayıt tarihi: 13.05.2022 / 17:00

Film Gösterimi: An Army of Lovers

Kayıt olmak için tıklayın!

Yönetmenliğini Ingrid Ryberg’in yaptığı 2018 İsveç yapımı An Army of Lovers’ı beraber izlemeye davet ediyoruz sizleri.

16 Mayıs Pazartesi günü saat 20:00 ile 22:30 arasında gerçekleşecek atölyeye kaydolmayı unutmayın.

Not: Kaydolan kişilere buluşma yeri hakkında bilgilendirme maili 14 Mayıs akşamı gönderilecektir.

Son kayıt tarihi: 14.05.2022 / 17:00

Ankara Kuir Hafıza Turu

Kayıt olmak için tıklayın!

17 Mayıs’ı lubunyanın dününden bugününe bakarak kutluyoruz. LGBTİ+ hareketinin tarihine tanıklık eden mekanlara beraber gidiyor ve Ankara’yı lubunya adımlarımızla gökkuşağına boyuyoruz.

17 Mayıs Salı günü saat 10:30 ile 12:00 arasında gerçekleşecek tura kaydolmayı unutmayın.

Not: Kaydolan kişilere buluşma yeri hakkında bilgilendirme maili 15 Mayıs akşamı gönderilecektir. Atölyenin kontenjanı 10 kişi ile sınırlıdır.

Son kayıt tarihi: 15.05.2022 / 17:00

Kapanış Partisi

17 Mayıs akşamı 17 Mayıs’ı kutlamak için buluşuyoruz. Nerede olacağımızı öğrenmek için takipte kalın!: https://www.17mayis.org/

Çocuklar 23 Nisanı oyunlarla karşıladı

23 Nisan Çocuk Bayramı haftası boyunca Çankaya Belediyesi tarafından düzenlenen etkinliklere katkı sunan Artı Atölye, Ankara’da çocuklarla buluştu. “Benimle Oynar Mısın?” adıyla düzenlenen oyun temalı etkinliklerle bir araya gelen çocuklar, dört gün boyunca çeşitli etkinlikler, atölyeler, oyunlar ve müze gezileriyle 23 Nisanı kutladı. 

Çocuk katılımını esas alan etkinlikler, 16-17-20-21 Nisan 2022 tarihlerinde Ankara’da gerçekleşti. Yüzlerce çocukla bir araya gelinen etkinliklerde hem çocuklar hem de aileleri keyifli vakitler geçirdi. 

Oyun İyileştirir

UNICEF, her 7 çocuktan en az 1’inin karantina koşullarından doğrudan etkilendiğini söylüyor. Bu süreçte 1,6 milyardan fazla çocuğun eğitim kaybı yaşadığını belirten UNICEF, rutin değişimi, eğlencenin kesintiye uğraması, sağlık endişesi ve ailenin gelir kaybı yaşaması gibi durumların çocuklar üzerinde olumsuz etkiler (korkulu ve öfkeli hissetme ve gelecek için endişe duyma) yarattığını da belirtiyor. 

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 31. Maddesi; oyun, dinlenme ve eğlenme hakkından bahsediyor. Kriz ve afet sonrası dönemlerde ise oyunun iyileştirici ve rehabilite edici rolü bulunuyor. Artı Atölye’nin buradan yola çıkarak hazırladığı “Benimle Oynar Mısın?” etkinlikleriyle birlikte çocuklar, COVID-19 rutininin içinde sağlıklı ve iyi olma halini bütüncül bir yaklaşımla deneyimleme şansı edindi.

“Oyun Oynamayı Seven Şımarık Fil”

16-17 Nisan’da Çankaya Belediyesi Muammer Sun Müzik Atölyesi’nde biraraya gelen çocuklar, ebeveynler ve eğitmenler çeşitli oyun atölyelerinde buluştu. Çocuklar açık havada birlikte oynama şansı bulurken; yoga ile doğada yaşayan diğer canlıları ve kendi duygularını tanıdılar, onlarla arkadaş oldular. Geri ve ileri dönüşüm tekniklerini oyuncak tasarlayarak deneyimleyen çocuklar, “Sen Olsan?” kutu oyunu ile çocuk hakları üzerine birlikte düşündüler.

Birinci gün Yaratıcı Drama Eğitmeni ve Hikâye Anlatıcısı Koray Budak’ın kolaylaştırıcılığında “Oyun Oynamayı Seven Şımarık Fil” kitabı ile anlatı tiyatrosu, ardından Yaratıcı Drama ve Yoga Eğitmeni Olcay Yavuz ile dans atölyesi gerçekleşti. Çocuklar Şımarık Fil ile ormanda onlarca oyun oynadı, müzik eşliğinde beden perküsyonu ile tanıştılar. İkinci gün Yaratıcı Drama Eğitmeni ve Oyun Tasarımcısı İbrahim Toprak’ın kolaylaştırıcılığında “Oyun Zamanı”, Yaratıcı Drama ve Yoga Eğitmeni Seda Kumral ile “Bedenim ve Duygularım Bana Arkadaş” çocuk yogası, Çocuk Gelişim Uzmanı Ekin Özcan ile “Atıklardan Oyuncak Tasarımı”, Yaratıcı Drama ve Çocuklar İçin Felsefe Eğitmeni Fatma Tulum ile “Kutu Oyunları” atölyeleri gerçekleşti. 

“Müze Kaşifleri Oyuncak Keşfinde”

20-21 Nisan’da Ankara Üniversitesi Oyuncak Müzesi’nde “Müze Kaşifleri Oyuncak Keşfinde” müze gezisi ve atölyesine katılan çocuklar, oyunlardan yararlanarak müzeyi ve oyuncakları tanıdılar. Sıla Bayındır ve Çocuk Gelişim Uzmanı Ekin Özcan yürütücülüğünde müzeyi gezen çocuklar, kendilerine verilen kartlar üzerindeki oyuncağı büyüteçlerle bulmaya çalıştı. Müze gezisi sonrası Yaratıcı Drama Eğitmeni ve Hikâye Anlatıcısı Koray Budak ve Yaratıcı Drama Eğitmeni ve Oyun Tasarımcısı İbrahim Toprak’la oyunlar oynayan çocuklar, müzede gördükleri oyuncakların yerine geçerek kendi müzelerini oluşturdular. 

Nisan ayı boyunca oyun temalı etkinlikler gerçekleştiren, kitap ve oyun rehberi paylaşan Artı Atölye, “Benimle Oynar Mısın?” çağrısının çocuklar ve herkes için birlikte iyileşmeye davet olduğunu belirtiyor. Artı Atölye, çocuk haklarının korunduğu bir dünya hayali olan ya da bu hayalin bir parçası olmak, katkı sunmak ve gönüllü olmak isteyen herkesi Artı Atölye çemberine davet ediyor.

 

Son görev | Öykü

0

“Alnını ve ayaklarını açıkta bırakmışlardır değil mi?”

 Soruma yanıt beklemiyordum. Amacım bu garip sessizliği bozmaktı. Yasin kafasını bana doğru çevirip baktı:

“Öyle bir şey mi varmış lan?”

Filmin en heyecanlı yerinde dürtmüşüm gibi sinirli ve bıkkın bakıyordu. Filmin en heyecanlı yerini geçmiştik aslında. Muzaffer’in annesini az önce kabrin içine koymuşlardı. Muzaffer kürek kürek toprak atmaya başlamıştı annesinin üzerine. Gömlek cebimden sigara paketimle çakmağımı çıkardım. Çakmak taşı terden ıslanmıştı. Yanmıyordu bir türlü. Yasin bana bakarken sırtını dikleştirmiş, ellerini kürek kemiklerine ulaştırmaya çalışıyordu. Başaramadı. Dört kolluyu önce ben taşıyacağım diye kalabalığı göbeğiyle yarmış, beni de peşinden sürüklemişti. Ne olduğunu anlayamadan kendimizi Muzaffer’in annesinin ağırlığının altında ezilirken bulduk. Tabutu kabrin yanına bırakır bırakmaz kalabalığın arasından sıvışıp şimdi oturduğumuz tepeye geldim. Yasin de on – on beş dakika sonra yanımdaydı. Virgül gibi yamulmuş, sarkan göbeği yüzünden göremediği kemerini düzeltmeye çalışıyordu.  Yasin’in belinde iki, boynunda üç adet fıtığı var. 

“Cevap versene!”

“Bir yerlerde öyle okumuştum. Sana da sorayım dedim ulan, kötü mü ettim?” 

Hava zaten sıcaktı, tozluydu. Ağzımda yakamadan tuttuğum sigaram da yere düşmüştü.  İmamın emaye tencereye sürten çatala bezeyen sesiyle okuduğu dualar bende Yasin’i daha da sinirlendirme isteği uyandırıyordu.

“Allah’ını seviyorsan daha fazla konuşma Ertan. Bugün Muzaffer’le konuşmamız lazım, biliyorsun…”

Biliyordum elbette. Muzaffer’e bizim oturduğumuz apartmanı yıktırtıp yeniden yaptırtacaktık. Ne de olsa eski arkadaşımızdı. Lisede üç koca yıl beraber okumuştuk. Muzaffer çok iyi futbol oynardı. Bir ara Fenerbahçe’ye transfer olacağını bile duymuştuk. Sözleşme imzalamaya gitmeden önce babası eşek sudan gelinceye kadar dövmüş meğer.  Muzaffer nasıl olduysa müteahhit olmuştu. Başka sigaram da kalmamıştı. Düşeni alayım diye düşündüm ama mezarlıkta yere düşen sigarayı ağzıma almayı içim kaldırmadı nedense. Konuşmak vakit geçirmek için şimdilik en iyi seçenekti. 

“Neden ölmüş annesi?”

“Deprem günü korkudan tansiyonu fırlamış. Sonra da felç inmiş…”

İkimiz de birbirimize bakmadan konuşuyorduk. Muzaffer kabirden zıplayarak yukarı çıkmıştı. Uzun boyluydu zaten. Yıllar içinde hiç kilo da almamıştı. 

“Bizi tanımış mıdır sence?”

“Tanıdı tabii ki… Gülümsedi. Allah razı olsun dedi…” 

Yasin arada aldığı nefeslerden güç alıp kendini ikna etmeye çalışıyordu. Gözünü merasimden hiç ayırmayıp Muzaffer’i aralıksız takip edişinden belliydi bu. 

“Güneş gözlüğünü hiç çıkarmadı ama?”

“Yani?”

“Yani… Tanısaydı gözlüğünü çıkarırdı bence.”

“Bunu da mı bir yerlerden okudun yoksa?” diye tükürür gibi sordu Yasin.

Mezar kapatılmış, son dualar da bitmişti biz konuşurken. Kalabalık dağılmış, Muzaffer kendisini bekleyen pala bıyıklar eşliğinde mersedesine geçmişti bile. 

Ben de ayağa kalktım. Yasin’e elimi uzattım,

“Kalk hadi, fıtığın patlayacak böyle otura otura…”

Uzattığı elini bileğinden tuttum kalkması için. Dik duruma gelmesi birkaç dakika sürdü.

“Çok kilo aldık ya ondan tanımamıştır bizi lan…”

“Şu ev işini halledelim de salona yazılalım Ertan.”

“Tamam. En azından cesedimiz hafif olur.”

“Hem kimsenin fıtığını da patlatmayız.”

Gülmemizi saklayarak mezarlık kapısındaki otobüs durağına doğru yürümeye başladık…

Aydınlanmanın karanlığa boyun eğmeyen devrimci kadınları

0

Orta Çağ’dan Rönesans’a doğru yaklaşırken; kadınların nasıl bir karanlıkla boğuşmak zorunda kaldıklarını ve verdikleri var olma, görünür olma ve anlaşılma mücadelelerinin içinde her türlü eril otoriteyi karşılarına almak zorunda kaldıklarını hemen hemen herkes biliyordur. Herkesin bildiğini sanıyorum, şu an 2022 yılındayız ve beklediğimiz bu farkındalığa halen ulaşmadığımızı düşünenler, maalesef “yanılmıyorlar” demek çok üzücü.

O dönemlerde de kadınlara uygun bulunan sıfatlarda büyük bir değişim olmamıştır, Orta Çağ’ın o akıl almaz zihniyetinin ürünleri olarak. Düşünün ki, dünyanın evrenin merkezi olmadığını söyleyen bilim insanlarını yakıp, sonra da “afedersiniz, haklıymışsınız. O halde yakıldığınız yere heykelinizi dikelim” diyen bir zihniyet, kadına neleri uygun görmez ki?

Entrikacı, cadı, şeytani duyuların cisimleşmiş hali veya sofu ve kendini “kadınlığından vazgeçerek” Tanrı’ya adamış kadınlar? Kadın, kısacası, gücü asla ele geçirmemesi gereken tehlikeli varlıklar olarak görülürken, diğer bir taraftan korunmaya muhtaç, itaatkar ve iffetin değerli unsurları olarak toplum tarafından ötelenmişlerdir. Böyle bir çerçevede, devrimsel bir hareketi temsilen, Batı Avrupa’ya adeta bir “kadınlar saltanatı” yaşatan, tarihin sıkça andığı kadınlar varlık göstermişlerdir. Catherine de Médicis, İspanya Kraliçesi Isabelle, Anjou’lu Marquerite, Bavyeralı Jacqueline bir dönemin unutulmaz kadın siyasi kimlikleri olarak incelenmişlerdir. Bu kadınların, doğuştan sahip oldukları imkânların dışında, konumları gereği özel eğitim aldıklarını, hemen hemen hepsinin Yunanca, Latince hatta İbranice bildiklerini, yabancı dillerde yazılmış eserleri okudukları gibi, kendilerinin de retorik sanatını, şiiri sevdikleri ve edebiyat alanlarında eserler verdikleri bilinmektedir.

Aydınlanma’nın beraberinde getirdiği entelektüelleşmenin ilkelerine uygun profiller çizdikleri, dönemlerine bıraktıkları izler sayesinde fark edilmektedir. Demek oluyor ki, bizleri ve otomatik olarak ülkelerimizi kurtaracak tek çare var: Eğitim!

Aydınlanmacı politikalardan yola çıkarak, kadınların bu dönem özellikle siyasi platformlarda belirleyici olduklarını bildiğimiz bazı tarihi anlar mevcuttur:

Prenses Sophie von Anstalt-Zerbst büyük bir Alman prensliğinin mensubudur, Çar III. Petro ile evlenerek St. Petersburg’a ulaşmış ve II. Katerina (Büyük Katerina) adıyla hüküm sürdüğü dönemde eşi benzeri olmayan bir aydınlanmacı programla, tüm Avrupa’yı kendine hayran bırakmıştır.

Büyük Katerina olarak bilinen Sophie, 1762-1796 arasında Rusya’yı yöneterek ülkeyi canlandırmış, sınırlarını genişletmiş, Avrupa ve Asya’nın önemli bir gücü haline getirmiştir. Eğitimini esas olarak Fransız bir mürebbiyeden ve de onun yetiştirdiği öğretmenlerden almıştır. Katerina “erkek fatma(!)” olarak kabul edilen genç bir kadındır ve “Fike” takma adıyla tanınmıştır. Aydınlanmacı bir eğitimin, kadın veya erkeğin hayatında bir vizyonunun gelişmesini ve hatta çağdaşlarından bir adım öteye çıkmasını sağladığının en belirgin halidir.

Katerina keskin zekalı bir kadındır ve kocası III. Petro’nun kendisine olan düşmanlığının da
farkındadır. Petro, ilk sevgilisi Elizabeth Vorontzov’u unutamamıştır. Öte yandan Petro’nun Almanlaşma politikası, milliyetçileri oldukça kızdırmıştır. Alman uyruklu Rus Çariçe ise kocasına karşılık, tam bir Rus vatanseverdir ve Rusya’nın özellikle eğitim alanında güçlenmesini sağlayarak ülkesinin her anlamda öne çıkacağının farkında olan bir lider gibi davranmış, halkın güvenini ve sevgisini kazanmıştır. Petro, sevdiği kadın Elizabeth’i de alıp ülkeden kaçmaya çalışınca, Katerina orduları örgütleyerek Petro’yu tutuklatmıştır.

Hapsedilmesinden kısa bir süre sonra, Petro hayatını kaybettiğinde, artık tek güç Büyük Katerina’dadır. Aydınlanma hareketlerinden esinle, gücü eline alır almaz, milliyetçilik akımının dalga dalga yayıldığı Fransa’nın kültürünü ve devrimci fikirlerini esas alan ve de en önemlisi işçi haklarını kollayan “Yönetme Kuralları”nı yayınlamıştır.

Pek çok eseri kaleme aldığı bilinen Katerina, ancak bilgilenme ile halkların kaderini değiştirebileceğini biliyordur; fakat toprak sahibi soylular Katerina’ya karşı bir ihtilale hazırlanınca geri adım atmak zorunda kalmıştır. Bu gelişmeler ışığında, Aydınlanmanın da sınırlarını çizen ve reformlarına ket vuran yine nobilitenin ta kendisidir. Katerina, bir Alman hukukçunun danışmanlığı ile “Eyaletlerin Statüsü” eserinde, vizyoner bir bakış açısıyla ülkenin yönetim sistemini değiştirmeyi amaçlamıştır. Ülkesine kazandırmak istediği, oligarşik yapıdan fiilen özgürleştirip, emeği ve işi ön plana çıkartmaktır. Bu amaçlarla kaleme aldığı ideolojisine göre, her eyaletin kendi yönetimi ve mahalli mahkemeleri olacaktır. Bu reformlar 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar uygulanmaya da devam etmiştir. Katerina; vizyon sahibi, sağ duyulu ve öngörülü, halkına hizmeti esasa alan güçlü bir lider olmayı başarmıştır.

İkinci Katerina’nın, Rusya’nın milli kültür tarihindeki rolü ise, I. Petro’nun (Büyük Petro) ilkelerini benimsemesinden gelmektedir ve Aydınlanma Çağı’nın açtığı yol boyunca Rusya’nın gelişimini yönlendirmeye devam etmiş olmasıdır. Çariçe, döneminin Rus halkı için bir lider olmanın yanında ülkesinin ve halkının ihtiyacı olan kültürel bir sembol olmayı da başarmıştır. Liderlik kimliğine ek olarak bir yazar ve önemli bir düşünürdür. Kendisini, Aydınlanma Çağı’nın kanun yapıcısı olarak tarihe geçirmiştir. Özellikle tahta çıktığı dönemin ilk iki senesi boyunca tüm emirleri ve yasaları kendi yazmıştır. Katerina, Aydınlanma Çağı’nın Batı’daki öncülerine benzer şekilde, halkı salonlarda toplamış ve onlara konuşmalar yapmıştır; tıpkı Fransız devriminde olduğu gibi, salonların ideolojilerin belirlendiği merkezler olmasının önemini, Katerina da fark etmiş ve kendi ideolojisini halkına doğrudan aktarabilmiştir. Katerina gibi, ne kadar güçlü ve eğitimli olursa olsun, Aydınlanma hareketinin getirdiği ivme sayesinde, kendinden söz ettirecek kadınlar, görünür kılınmış olsalar da ve haklarında yapılan değerlendirmeler ibresini olumlu yöne çevirse de, cinsiyet
eşitliği hususunda derin tartışmalar devam etmiştir.

İspanyol aydınlanmasının babası denilen Benedikten Benito Feijoo’nun eseri, “Kadınların Savunması” (1739) yayımladığında, İngiltere’de Sophia takma adıyla yazan aydın bir kadın yazar, “Woman Not Inferior To Man” adlı eserinde, cinsiyetler arasında erkeğin kadına üstünlüğünü meşrulaştıracak dikkate değer bir fark olmadığını savunmuş, “onların yarattığı tiranlık”tan kaynaklandığını iddia etmiştir. Ona göre cinsiyetler tamamen eşittir, kadınların düşük statülerinin nedeni olarak eğitim haklarına ulaşamamalarını işaret etmiştir.

Aydınlanmanın getirdiği en büyük uyanışlar, eğitim ve bilimle olduğundan, kadınların akademilere girmesi ya da erkekler gibi okullara giderek eğitim alabilmeleri olanaksızlaştırılmıştır. Var olan tabuların yıkımı için bir müddet daha beklemek zorunda olan kadınların en şanslıları, eşleri veya babaları sayesinde özel eğitimler alabilmiş ve kendilerini bireysel çabaları ile geliştirmişlerdir. Aydınlanma öncesi ve süresince yıllarca süregelen (1400- 1700) Querelle des femmes “Kadın üzerine Tartışmalar” kadının kimlik arayışının, erkeklerden aşağı değerlendirilmesinin, aydınlanmacı/entelektüel görüşünün ürünü sayılan bir etkinin hitabetidir.

Aydınlanmanın genel bakışı kadın üzerindeki bu sonsuz tartışmaların sonunu getirmemiştir. Aksine dönemin en aydın sayılan isimleri bu tartışmalara yeni pencereler açarak, adeta onları yeni bir yüzyıla göre güncellemişlerdir. Bu dönemin ileri gelen isimlerinden biri, Jean-Jacques Rousseau’dur. Aklındaki ideal toplum imgeleminde, doğada insanın özgür olduğu, toplum durumuna geçildiğinde ise, ancak toplum sözleşmesi ile insanın yine doğa durumunda olduğu gibi, eşit ve özgür olacağını savunmaktadır. Kadının toplumsal varlığı ise, Rousseau’da tartışma nesnesi bile değildir. İnsanın özgürlüğünden, eşitliğinden tarafa dikkat çekerken, aslında erkeğin özgürlüğü ve eşitliğinden bahsetmektedir.

Erkek ile kadının eşit, görevlerinin de aynı olduğunu belli belirsiz bir biçimde ileri sürmek, tumturaklı boş laflar etmek, buna yanıt verilmedikçe, hiçbir şey söylememiş olmak demektir.

Rousseau’nun bakış açısı esasında, Aydınlanmanın ileri gelenlerinin genel bakış açısını
yansıtmaktadır. Fransız devriminin “Yurttaş ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”nde başa gelenlerden farklı bir manzara yoktur. Kadınlar, halklarının ve kendilerinin özgürlüğü için mücadele ederlerken, siyasi platformlarda seslerini duyurmaya çalıştıklarında; sonları ya cezalandırılmak ya da giyotine vurulmak olmuştur. Kadınların haklarını savunanlar ise, marjinal bir kesim olarak değerlendirilmekten öteye geçememiştir

Rousseau gibi düşünenlerin tam karşına ise ilk aydınlanmacı feministlerden olan, Mary Astell’den bahsetmek gerekir. Yaşamını, diğer hemcinsleri ve yaşadıkları sorunlar üzerine empati kurarak bu sorunlarını tanımlamaya adamıştır .

Doğa bana izin vermiyor sıradan yollardan
Saraya ya da Devlete hizmet etmeme, ve bu yolla
O çok değerli şöhreti yakalamama.

Türklere ve İmansızlara
Anlatabilirdim sevindirici haberleri
Ve hiçbir emekten kaçınmazdım, değiştirsinler diye dinlerini
Ama, ah şu cinsiyetim, esirgiyor bunu benden…

Bu dizelerinden anlaşılacağı üzere çağdaşlarını “doğa” olarak betimleyip, tıpkı Rousseau’nun
bahsettiği gibi, kadın olmasının getirdiği dezavantajlı durumundan ve hemcinslerine misyoner gibi aktarmak istediklerini yapamamaktan dert yanmaktadır. Dizelerinde Türkler ve İmansızlar diye bahsettiği kesimin, o yıllarda Kilise tarafından aşağı görülen grupların, kadınlara verdikleri değer ve saygının, kendisini nasıl etkilediğini vurgulamak lazım. Bir de günümüzde olup biteni gören Astell, acaba aynı fikirde olur muydu?

Aydınlanmanın, henüz aydınlatılamayan kadınlarına ulaşmasına yardımcı olacaktır Astell; evi terk ettiği zaman tanıştığı bir din insanı olan William Sancroft ile yolları kesişecek ve entelektüel bir ortama, kendi gibi düşünen kadınlara onun sayesinde ulaşabilecektir. Tıpkı Condorcet’nin efsanevi devrimci lider, Olympe de Gouges’u desteklediği gibi, Sancroft da Astell’in fikirlerinin duyulması için pek çok aydın insanın yapamadığını yaparak, onun fikirlerine değer vermiş ve desteklemiştir.

Diğer bir taraftan, Aydınlanma Çağı’nın pesimist felsefesiyle tanınan, Alman filozof Arthur Schopenhauer ise, kadınlar hakkındaki katı ve acımasız düşünceleriyle tanınmıştır. Onun kadınlara yaklaşımının temelinde, kadın ve erkeğin birbirlerinden ontolojik olarak farklı oldukları düşüncesi yer almaktadır. Schopenhauer’a göre erkek, aklı ile; kadın ise, içgüdülerine göre davranmaktadır. Bunun sebebi ise kadında “ganglion” denilen sinir sisteminin, erkeğinkine kıyasla çok daha fazla gelişmiş olmasıdır. Bu sistem kadında “zerebral” denen büyük beyin sistemine ağır basmakta, kadının içgüdülerini merkeze alarak hayatta kalmasını sağlamaktadır. Schopenhauer’e göre, eğer türler arasında herhangi bir noksanlık mevcut ise, bu kadından kaynaklanır. Nasıl da tanıdık geldi, değil mi? Kadın kurnazlığı ve içgüdülerinden gelen gücü ile, akıl yolundan uzaklaşabileceğinden, erkeğin kontrolü altında tutulması gerektiğine inanmaktadır.

Kadınlar hakkındaki bu olumsuz düşüncelerinin, feminist bir yazar olan annesi, Joanna ile yaşadığı olumsuzluklardan, annesinin özgür iradesine göre kararlar alarak, Artur’u küçümsemesinden ve hayatına giren diğer kadınların üzerinde bıraktığı olumsuz etkilerden kaynaklandığını biliyoruz. Annesi, kocasının intiharından sonra, rahat bir aşk hayatı yaşamaya başlamış ve Weimar’a taşınmıştır. Schopenhauer ise, annesine sürekli karşı çıkmış ve babasının anısına saygı duyması gerektiğine inanmıştır. Johanna’nın entelektüel hırsı da, anne ile oğul arasında büyük tartışmalara neden olmuştur. Annesi, bir evden iki dâhinin çıkmayacağını söyleyerek, her fırsatta oğlunu küçümsemiştir. Yaşadığı dönemde tanınmayan ve kitapları satılmayan Schopenhauer ise, annesine, geleceğin onu, ancak kendisi sayesinde tanıyacağını söyleyerek, Weimar’dan ayrılmış ve onunla bir daha hiç görüşmemiştir.

Schopenhauer için, kadın ve kadın imgesi, aklında ilk olarak geçmişi canlandığından, eserlerindeki tek olumlu diyebileceğimiz nokta “Maya Örtüsü” ile kırılmaktadır; Schopenhauer’a göre “istenç” tasarımın dayandığı noktadır. “Tasarım olarak dünya”, dünyanın ancak “dış” yönü, daha uygun bir ifadeyle “gerçeğin” gelip geçici gölgesi, onun “Maya Örtüsü”dür. Bu açıdan, Schopenhauer’a göre, metafiziğin temel probleminin, “gerçekliğin” nihai doğasından olduğunu, zaman ve uzamın nesnelerin birliğini gizleyen göz aldatması, yani bir “maya örtüsü” olduğunu fark edebilmektir. Bilimi, ilimi bir kenara bırakıp “örtü”yü kaldırarak kendini keşfe çıkılmasını öğütlemektedir. Bahsettiği bu yolculuk ise, erkeklerin aklına ve kontrolüne ihtiyaç duyan kadınlar için geçerli değildir. Eril bir bakış açısıyla, kendi pesimizminden doğan, dünyaya karşı sofist yaklaşımının bir göstergesidir.

Schopenhauer’a karşılık, Amazon Feministler’i incelemeye alırsak; bu gruptan 1792 yılında yayımladığı eseri “Vindication of the Right of Women” (Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi) ile Mary Wollstonecraft ilk isim olacaktır. Ancak çağdaşlarından Catherine Macaulay, 1790 yılında “Letters on Education” başlıklı eseri ile, Wollstonecraft ile aynı yönde olan bakış açısıyla, kadınlara uygun görülen naifliğin/zayıflığın doğuştan gelmediğini, yanlış bir eğitimin doğal ürünü olduğunu savunmaktadır. Macaulay ayrıca kadınların kendi kişiliklerini saklayıp, Schopenhauer’un dediği gibi, eril bir zihne ihtiyacı olduğu fikrine tamamıyla karşı çıkan isimlerden ilkidir.

Mary Wollstonecraft, Macaulay’ın çalışmalarını takip etmiş ve ona kendi yazdığı “Vindication of the Rights of the Men” (İnsan Haklarının Gerekçelendirilmesi) eserinin bir nüshasını göndererek “hemcinslerimizin dünyada başarılı olması için ne kadar çabalaması gerektiği düşüncem konusunda, siz kendime yakın bulduğum tek kadın yazarsınız” notunu da mektuba iliştirmiştir. Wollstonecraft’a göre kadınsı olmak çoğu zaman yapay, sınıfa dayalı bir oluşumdur. Kadınlar için daha iyi bir sistem geliştirilmesi düşüncesi ile birlikte, 19 yaşına kadar üniversite eğitimi almalarını talep etmiştir. Ancak hemcinsleri, Olympe de Gouges’un da savunduğu gibi, hakları adına Versailles’e doğru yürüyüşe geçince, o kadınlar “sokak süprüntüleri” olarak nitelendirilip, cılız ve çatlak birer ses olarak değerlendirilmişlerdir.

Wollstonecraft, kadınların seslerini yükseltmelerine ve haklarını aramalarına karşı değildir; ancak eğitim yoluyla ve yazınla bu haklara kadınların kavuşabileceğine, radikal tavırlarla uç noktalara gidilerek başarıya ulaşılamayacağına inanmaktadır.

Aydınlanmanın genel portresi, insan aklının üstünlüğü ve gerçeğin tüm diğer yönlerine hükmetme hakkı olduğu iddiası, mutlak kibire ve hatta küstahça bir gurura, tek bir türün şovenizmine götürür demektedir Josephine Donovan.

Aydınlanma Çağı ve sonrasında 19. yüzyılın başına kadar kadınların, annelik ve ev alanında sınırlandırılmaya çalışılmasındaki ortak payda, Orta Çağ ve öncesinde kadınların erkin komutası ve kontrolü altında, dini doktrinlerle tutulmaya çalışılmış olması ve yine mitler ve nesilden nesile aktarımla beslenen bu düşünceyi, Aydınlanma döneminde hafifletmenin kolay olmamasıdır.

İngiliz hukukçu Sir William Blackstone’nun “Commentaries on the Laws of England” (İngiltere Kanunları Üzerine Yorumlamalar) adlı eseri, kadının hiçbir yasal ve kamusal varoluşunun bulunmadığı görüşünü kanun haline bile getirmiştir.

“Evlilik ile birlikte kanun önünde eşler tek bir kişi haline gelmişlerdir: öyle ki evlilik sırasında kadının varlığı ve kanuni varoluşu belirsizdir, ya da en azından onu kanatları altında her şeye karşı korumaya almış erkeğinki ile birleşiktir”

Genel bakış açısı bu yönde olan toplumların, ki halen bu yönde fikirlere sahip pek çok zat-ı muhterem mevcut, farklı coğrafi özellikleriyle de birleşen sözlü kanunları ile, kadının konumu ve kimliği üzerindeki tartışmalarda, aydınlanmacı filozofların, yazarların, bilim insanlarının bakış açısı paralellik göstermiştir. İnsan haklarını savunan hukukçular, devletleri kuran liderler, halka yön veren alimler, konu kadın olduğunda, hem bu tabulaşmış kalıp yargılardan hem de kendi yaşamlarının olumsuz tecrübelerinden ötürü, kadının aklını yetersiz görüp yönlendirilmeye muhtaç varlıklar olarak eserlerinde dile getirmeyi, basmakalıp bir görüş olarak kabullenmişlerdir. Bu gruba karşılık aydınlanma ile birlikte, özellikle milliyetçilik duygusunun yayıldığı Avrupa’da, kadın ve kadın hakları hareketi, kadın hakları yönünden, farklı bir ivme kazandırmaya başlamıştır.

Sarah Grimké’nin “Letters on Equality” (Eşitlik Üzerine Mektuplar) liberal gelenek içinde, kadının bağımlı konumuna itilmesine karşı geliştirilen en ikna edici tespitleri yapmıştır. Bu radikal mektuplar, Mary Wollstonecraft ve Frances Wright gibi eleştirel düşünmenin yararına inanmıştır; kadınların doğal haklarının erkekler tarafından tanınmadığını, ve kadınlarla erkeklerin, ahlaki ve düşünsel açıdan eşit olduklarını ileri sürmüştür. Grimké, kadınların haklarını sistematik bir şekilde ellerinden alan erkeklerin ve yazdıkları kanunların, doğal haklara ters düştüğünü, kadınlarının bağımsızlıklarını engellediklerini, haklarını çaldıklarını iddia etmiştir. Kadınların özel alana ait oldukları ve kamusal sorunlarla ilgili akılcı düşünmelerinin uygunsuz bulunduğu fikrine açıkça karşı durmuştur.

Aklın cinsiyeti yoktur… zihnin gücünün cinsiyeti yoktur ve … erkeklerin görevleri ve kadınların görevleri, erkeklerin alanı ve kadınların alanı hakkındaki fikirler sadece keyfi fikirlerdir.

Aklın cinsiyetinin olmadığı fikrine karşılık, Aydınlanma’nın en pozitivist isimlerinden olan Immanuel Kant ise, kadının bilgeliğinin akıl yürütmesinden değil, hislerinden ve sezgilerinden ileri geldiğini düşünmektedir. Ona göre, evde kadın da söz sahibidir, fakat aklıyla evliliğe yön verecek kişi erkektir. Kant, güzellik duygusunu kadına, yücelik duygusunu ise erkeğe atfetmiştir. Erkeğe oranla kadın niteliklerinin daha narin, duruşunun ise daha alımlı olduğunu ve kadının karakterinin dostluk, hoşluk ve kibarlığa daha yakın olduğunu ifade etmektedir. Filozofa göre, bir kadının zorlu bir öğrenme sürecine girmesi ve düşüncelerle kafasını yorması, kadınlara uygun bu nitelikleri yok etmektedir. Kadın yaşlanıp güzelliğini yitirdikçe, saygıdeğer hale gelebilmek için, yüce ve soylu nitelikler kazanmaya çalışmalıdır. Yaşlanan kadın kitap okumalı, akli muhakeme ve sezgi yeteneğini geliştirerek, Tanrı vergisi güzelliğinden boşalan yerini, fark ettirmeden, esin perileriyle doldurmalıdır.

Kadının bu süreçte ilk öğretmeni ise kocası (?) olmalıdır. Kant, kadını salt bir obje olarak değerlendirmiştir; bilgilenmesinin güzelliğini söndüreceğine, güzelliği gidince ise, erkeğin saygısını kazanabilmesi için, aklını kullanması gerektiğine kanaat getirmiştir. Kant, bu tanımlarıyla, kadının aklının varlığını ve isterse, eğitime ulaşarak erkek kadar bilge olabileceğinden bahsederek, kadının tanımlanması ve eşit konumlandırılması hususunda dolaylı bir açıklama yapmıştır.

Aydınlanmanın katı ve keskin düşüncelerine farklı bir perspektiften baktıracak, Harriet Taylor Mill ve John Stuart Mill, 19. yüzyılın ortalarında kadın – erkek dayanışmasının güzel ve anlamlı bir örneğini sergileyen en önemli isimlerdendir. Eserlerini yazarken bile, düşünceleriyle savunduklarının paralelliği ve uyumu, kimi zaman eserlerinin kimin tarafından yazıldığının bile anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Toplumsal sorunlar karşısında kadınlarla birlikte hareket edilmesini, çalışma yaşamına kadınların dahil edilerek toplumsal gelişmeye katkıda bulunacaklarını savunmuşlardır. Kant’ın görüşünün tam aksine, toplumun ve doğal olarak kadının, daha güzel ve bilge olmasının, erkeklerin sahip olduğu düzende, toplumun farklı katmanlarında, yer almaları gerektiğini savunmaktadırlar.

Mill, “The Subjection of Women” (Kadınların Bağımlılığı) eserinde, bir cinsin diğerine üstünlük kurması, kendi içinde yanlış olmaktan öte, insanlığın gelişiminin önündeki en büyük engel olarak değerlendirmektedir. Kadınların “bağımlılık” hallerini sürdürmelerinin nedeni, geleneksel rolün devamlılığının yanında, erkeklerin kadınları, orada tutma/himaye isteğinden kaynaklandığını dile getirmiştir. Bu yönleriyle, John Stuart Mill ve Harriet Taylor Mill, aydınlanmanın fikirlerine en radikal şekilde karşı duran çift olmuştur.

Aradan geçen onca yıl ve değişmeyen hep aynı fikirler. Yüzyıllardır süren bu eşitlik arayışının, her geçen gün daha da kötüye giden sonuçlarını gördükçe, “pes artık” demekten kendimizi alamıyoruz. Bu işin şakası yok; vizyonun ne kadar belirleyici olduğunu bir kere daha hatırlatmak gerekiyor sanırım. Bunun için Antik Yunan’a, Avrupa’ya vs. bakmaya hiç gerek yok; kendi ülkemizin tarihine bakmak yeterli. Aradığınız cevapları beğenseniz de beğenmeseniz de irdeledikçe bulacaksınız.

Saygıyla…

KAYNAKÇA

Baktemur, Zeynep Aydınlanma Çağı Filozoflarına Göre Kadın: Schopenhauer, Kant ve Rousseau Örneği, İstanbul Üniversitesi Kadın Araştırmaları Dergisi, 2019/I: 1-12
Bock, Gisela, Avrupa Tarihinde Kadınlar, Çev. Zehra Aksu Yılmazer, Literatür Yayınları, İstanbul, Birinci Basım, Kasım 2004
Bousmar, Eric, Dumont, Jonathan, Femmes de Pouvoir, femmes politiques durant les derniers siècles du Moyen Âge et cours de la Première Renaissance, de Boeck, Paris, 2012.
Büyük Katerina, https://www.biyografi.info/kisi/buyuk-katerina John Stuart Mill Harriet Taylor Mill
М. С. Каган, “О Роли Екатерины Великой В Истории России”, Екатерина Великая: Эпоха Российской Истории (Санкт-Петербург: Спб Нц, 1996). M. S. Kagan, “Yüce Katerina’nın Rus Tarihindeki Rolü”, Rus Tarihinde Büyük Katerina Devri Uluslararası Sempozyumu Bildirileri Kitabı içinde, (St. Petersburg: St. Petersburg Bilim Merkezi Yayını, 1996
Donovan, Josephine Feminist Teori, Çev. Aksu Bora vd., İletişim Yayınları, 6.Baskı, İstanbul, 2010
Grimké, Sarah, Letters on the Equality of the Sexes and the Condition of Woman (1838)
Gürsoy Çuhadar, Seyran Aydınlanma, Eşitlik ve Kadın: Rousseau Üzerine Bir Değerlendirme, Emek Araştırma Dergisi (GEAD), Cilt 8, Sayı 12, Aralık 2017
Koç, Emel, Schopenhauer Felsefesinde ‘Ölüm’ ve ‘Ölüm Korkusu’ Üzerine, Dört Öge-Yıl: 7 Sayı: 13 Haziran 2018 Üste, R.Bahar, Hegel-Rousseau, Mill ve Hayek’in Değerlendirmelerinde Toplumda Ötekileştirilen ‘Kadın’ın Konumu,
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/416759 (29/10/2021, 22.12)
Walters, Margeret, Feminizm, Çev. Hakan Gür, Dost Yayınları, Kültür Kitaplığı: 85, Toplumbilim:6, Ankara
Im Hof, Ulrich, Avrupa’da Aydınlanma, Çev. Şebnem Sunar, Literatür Yayınları, İstanbul

Ya hep beraber ya hiçbirimiz: Mavisini kırmızıya boyadığımız Dünya’nın günü

0

Dünyanın ‘bir şey yapmalı’yı en güçlü söylediği yıllar 60’lar ve 70’ler gibi geliyor hep bana. Engelli hakları aktivizminde bağımsız yaşam hakkı mücadelesi, dünyanın farklı noktalarına yayılan siyasal feminist hareketler, çevreci mücadele… Dünya günü işte tam da bu noktada filizleniyor. Rachel Carson’ın 1962’de yayınlanan kitabı çevreci mücadeleye ilham kaynağı olurken 1969’da ABD’de senatoda, tüm dünyaya yayılacak bir tartışma başlıyor ve 1970’de ilk Dünya Günü eylemi ve kutlaması gerçekleşiyor.

Dünya Günü, 1990’da global bir güne dönüşüyor. Su krizi, hava kirliliği, küresel ısınmanın daha tehlikeli bir hal alması günün taşıdığı anlamı daha çok konuşulur olmaya itiyor. Dünya Günü, bu muazzam gezegeni kutlamak ve çoğunlukla bizim yüzümüzden ortaya çıkan tehlikeleri düşünmek için ideal bir gün. Ama haydi, tüm yapay günleri boş verelim ve bize daha yakın bir şeyleri konuşalım.

Küçük kardeşlerinizi, kuzenlerinizi, yeğenlerinizi, çocuklarınızı, sokakta neşeyle koşuşturan dünyaya gelişinde hiçbir suçu olmayan çocukları düşünün. Susuzluktan öldükleri, kıtlık yüzünden yemek bulamadıkları, hava kirliliği yüzünden nefes darlığından yaşamlarını yitirdikleri, suya ulaşmak için birbirlerini öldürdükleri bir gelecek mi hayal ettiniz onlar için? Çünkü veriler 50 yıl sonra orada olacağımızı gösteriyor.

Savaşlarda birbirimizi, büyüme hırsımızla doğayı, yediklerimiz ve alışkanlıklarımızla çocukların geleceğini, mezbahalarda hayvanları öldürürken Dünya nasıl gün yüzü görür bilmiyorum. Zira iklim krizinin sona ermesi için birbirimizle ve doğayla, doğa deyince saymadığınız hayvanlarla savaşı bitirmemiz gerekiyor. Su bitiyor, hava kirleniyor, evrenin şahane parçası nesiller tükeniyor, daha iyi bir dünya hayali yok oluyor ama yine de buradan dönebiliriz.  İnsan merkezli olmayan, türler arası, kapsayıcı bir yaklaşımla dışlamadan, öldürmeden, hayvanların yaşama hakkını tanıyarak daha iyi bir dünyayı mümkün kılabiliriz…

Dünya Günü demişken bugün çoğu kişi ekolojik, yeşil politikaları, atıkları, ısıyı, suyu konuşuyor.  Elbette plastik kullanmamak, su tüketimine dikkat etmek önemli ama daha farklı adımlar lazım. O yüzden öncelikle daha iyi bir dünya ve çocukların geleceği için hayvanların üzerindeki tahakkümden vazgeçmeli, bedenlerini özgür bırakmalıyız. İşte o zaman Dünya Gününü daha anlamlı kılabiliriz ve diğer meseleleri tartışmayı daha tutarlı hale getirebiliriz.

Kapak Görseli: Peta

Belirsizlik, Kaos ve Yazgı

Einstein’ın «Tesadüf, tanrının gizli kalma şeklidir.» diye çok sevdiğim bir lafı vardır. Fakat kuantum fiziğindeki belirsizlik ilkesi nedeniyle «Tanrı, evrenle zar atmaz.» diyen de yine Einstein’dır.

Şans, yazgı, tesadüf veya rastlantı gibi kavramlarla ilgili birçok görüş öne sürülmüştür. Nietzsche’nin «yazgını seveceksin» sözü de aslında hepimizin bilinmez bir ağ içerisinde kader denilen tekerleğin kıskacında dönüp durduğumuz düşüncesine dayalıdır. Nasıl bir tohum uygun şartlarda zamanla filizlenir ve koca bir ağaç haline gelirse, insan da doğanın kendisi gibi bu kurallara tabidir ve eskilerin deyimiyle, su yolunu bulur.

Evrenin bu mükemmel işleyişi içerisinde şansa veya tesadüfe pek yer yoktur. Hele ki iki yüzyıl Newton kanunlarıyla hareket eden bilim dünyası için evren ve doğa tamamen mekanikseldir. Ne var ki Einstein’ın bulduğum en saçma şey diye nitelendirdiği atomaltı ile ilgili görüşleri kısa zamanda ilerletilerek, tüm dünyanın bakış açısını sonsuza kadar değiştirecek bir noktaya gelmiştir.

Bildiğimiz fiziğin dışında kalan bu alan gerçekten de fazlasıyla kafa karıştırıcıdır. Bunun nedeni, atomaltı dünyasının sırlarını henüz tam olarak çözememiş olmamız ve bildiğimiz tüm fizik yasalarının yıkılmasına neden olan yeni bir fizik alanı yaratmasındandır. Kuantum dünyası ile bizim bildiğimiz bu dünya aynı değildir. Nitekim kuantum mekaniğinin en tuhaf yanlarından biri de belirsizlik ilkesidir.

Belirsizliğe bildiğimiz fizik dünyasında pek yer yoktur. Etki ve tepki, neden ve sonuç ilişkisi bizi doğrulara götüren belirli bir yoldur. Belirsizlik ilkesi ise bize aslında hiçbir şeyin önceden belirlenemeyeceğini ve her şeyin olana kadar bir olasılık halinde olduğunu söylemektedir.

Albert Einstein’la birlikte kuantum fiziğinin kurucularından olup 1920’lerde belirsizlik ilkesini geliştiren Alman fizikçi Werner Heisenberg, evrenin özünde belirsiz olduğunu düşünmektedir. Heisenberg tarafından ortaya koyulan belirsizlik ilkesine göre bir parçacığın konumu ve momentumunu aynı anda bilemezsiniz.

Belirsizlik sözcüğü kuantum mekaniğinde çok sık kullanılmaktadır. Bohm’un izinden giden bir grup fizikçi evrende asla ölçemeyeceğimiz gizli değişkenler olduğunu ama biz bunları kuantum mekaniğiyle ölçemesek de evrenin aslında determinist ve klasik fiziğe tabi olduğunu düşünmektedir. Fizikçilerin büyük kısmı ise Bohm’un pilot dalga teorisi yerine Heisenberg’in belirsizlik ilkesinden yana ve evrende gizli değişkenler olmadığını, doğanın özünde belirsiz olduğunu düşünmektedir. *

Belirsizlik, kaderin bir parçası diye düşünenler olabilir fakat bu yazgı kavramının tanımına pek uymaz. Çünkü belirsizlik, her an her şey olabilir veya olmayabilir anlamına gelir. İlk bakışta böyle bir evren tanımı bizi kaosa sürükler gibi görünmektedir. Fakat sorun, belki de bu kaosa sürüklenmemizden kaynaklanıyordur, kim bilir!

Kaos görüşünün getirdiği en önemli değişikliklerden biri ise, kestirilemez determinizmdir. Sistemin yapısını ne kadar iyi modellersek modelleyelim, bir hata bile (Heisenberg belirsizlik kuralına göre çok ufak da olsa, mutlaka bir hata olacaktır), yapacağımız kestirmede tamamen yanlış sonuçlara yol açacaktır. Buna «başlangıç koşullarına duyarlılık» adı verilir ve bu özellikten dolayı sistem tamamen nedensel olarak çalıştığı halde uzun vadeli doğru bir kestirim mümkün olmaz.*

Evren sürekli bir kaosa sürüklenir. Bugün yaklaşık on üç buçuk milyar yıl önce olduğu düşünülen büyük patlamada her şey ilk anlarda daha düzenliyken, bu düzen gözlemlenebilir evrende sürekli düzensizliğe doğru kaymaktadır.

Termodinamiğin ikinci yasası olan entropi, çoğunlukla bir sistemdeki rastgelelik ve düzensizlik yani kaos olarak tanımlanır. Bilim insanları düzensizliği «entropi» adı verilen nicelik ile ölçerler. Sistemlerdeki düzensizlik arttıkça, entropi de artar. Bu durum da faydalı (iş yapabilir) enerji miktarını azaltır. Faydasız enerjiyi (entropi) arttırır. Özetle; canlılar yaşlanır ve ölür, otomobiller paslanır ve evrendeki düzensizlik artar.

Entropi dediğimiz yasaya göre masada duran vazoya elimiz çarptığında ve vazo yere düştüğünde parçalanır. Hatta belki de yüzlerce parçaya ayrılır. Tüm bunlar için birkaç saniye yeterlidir. Fakat eğer o vazonun parçalarını tek tek toplayıp uygun bir şekilde bir araya getirmeyi denersek bu, saatler, günler ve belki de haftalar sürebilir. Özetle; düzeni tekrar sağlamak için çok fazla enerjiye ve zamana sahip olmamız gerekir. Yıkmak kolay, yapmak zordur. Çünkü entropi, hareket ve zamanın dostudur. Düzen ise çok fazla enerji ve zaman gerektirir.

Kelebek etkisi gibi birçok görüş ise bize hiçbir şeyin tesadüf olmadığını söyler. En ufak bir etkinin bile çok fazla şeye neden olabileceği üzerine dayalıdır bu görüş. Bunca kaos içerisinde bu neden-sonuç ilişkileri oldukça kafa karıştırıcıdır. Çünkü neden-sonuç ilişkileri belirli bir düzen içerisinde gerçekleşebilir. Bu da bizi kaosun içerisinde bile bir düzen olduğu düşüncesine götürebilir.

Agnostik bir bakış açısına sahip biri için hiçbir şey tam olarak bilinemez. Diğer bir deyişle, bu görüş biçimi «bilinemezliği» kabul eder. Bu bakış açısı ise bizi, hiçbir şeye nokta koyamayacağımız sonucuna götürür.

Yine de insanın aklına belirsizliği de belirleyen bir etken olup olamayacağı sorusu gelmektedir. Bilim her zaman sorular sorar ve bu soruların cevabını bulmak için çaba harcar. Fakat bilim de aynı evrim gibi sürekli gelişir ve değişir. Belki de onlarca yıl sonra belirsizliğin belirlenmesi bile mümkün olabilir veya bu asla belirlenemez. Belirsizlik de şu an belirsiz, aynı gelecek gibi…

Bunun nedeni ister entropi yasası olsun, ister kaos teorisi veya kelebek etkisi… Şu an olmakta olanın olacaklara etki edeceği aşikârsa ve bu etkinin sonuçları çoğu zaman sonsuz olasılıklar olduğundan bilinmesi de pek mümkün değilse, o halde bu kader denilen şeyin en azından belirlenmiş olmadığını, belirlenmekte olduğunu göstermez mi? Bu aşamada olasılıklar içerisinde en düşük ama en fayda sağlayacak olasılığın gerçekleşmesi de şansı tanımlamaz mı? Ve aslında özgür irade dediğimiz şey de bizim olasılıkları az veya çok değiştirme etkimizi ortaya koymaz mı?

Kim bilir belki de yaşadıklarımız, Aristoteles’in dediği gibi mümkün olanın imkan dahilindeki olasılıklarıdır. Bir başka deyişle, olasılıkların en olası olanlarıdır kader denilen şey…

Ne var ki özgür irademiz sayesinde her şeye olumlu ya da olumsuz etki etme gücümüzün sonuçları olduğunu bilmek, her ne kadar sonsuz da olsa olasılıkları etkileme gücümüz olduğunu gösterir. Hani şu kuantumdaki ünlü «gözlemci etkisi» var olduğundaki durumun sonucu etkilemesi gibi…

O halde özgür irademiz sayesinde özgür düşünceli insanlar olup doğru sandığımız şeyleri bile körü körüne kabullenmektense, her şeyi her zaman sorgulayan bir bakış açısına sahip olabilirsek, bu olasılıkları olumlu yönde etkileyeceğimizin yani geleceği de bu ölçüde olumlu yönde şekillendirebileceğimizi göstermektedir. Belki de yazılmış ve değiştirilemez olduğuna körü körüne inanılan kaderi de aslında seçimlerimizin sonucu olarak değerlendirebilir, böylece hayatlarımızın ellerimizde olduğu gerçeğini bir kez daha fark ederek hareket edebiliriz. Nitekim seçimlerimizin sonuçlarıyla da ancak o zaman yüzleşebiliriz. Bu da bize hatalarımızdan ders almamızı ama sadece bununla da yetinmeyip, bu hataları onararak yepyeni bir değer yaratabilmeyi sağlayabilir. Kaosa, belirsizliğe veya entropiye savaş açmaktansa, onunla barışarak onun bizi yeni bir yola taşımasına izin verebiliriz.

Buna belki de en güzel örneklerden biri ise “Kintsugi ve Kintsukuroi” geleneği olabilir.

Yüzyıllar boyunca gelenekten sanata dönüşen Kintsugi ve Kintsukuroi* denilen eylem, Wabi-Sabi de denilen “kusurlu güzellik” adlı Japon felsefesine dayanır. Kırılan seramik ve porselenleri altın veya gümüş tozu kullanarak onarıp ona yeni bir estetik kazandıran Kintsugi ve Kintsukuroi’nin dayandırıldığı bu felsefe, 15. yüzyıla kadar uzanır ve bu görüşe göre bir eşya ya da insan bir hasara uğramış, bir acı çekmiş ise bundan bir ders alır. Bu konuda bir hatıraya, bir ize sahip olur. Bu sebeple de artık önceki halinden çok daha anlamlı ve değerli hale gelir.

Nitekim Çiçero’ya göre de «Kendilerini bilge sayanlara göredir kesinlik.» Çünkü bu belirsizliklerle dolu sonsuz olasılıklar evreninde, insanlığın olasılıkları da bir o kadar sonsuzdur.

* khosann.com/heisenberg-belirsizlik-ilkesi-yanlis-mi

* wikipedia.org/wiki/Kaos_teorisi

* Kintsugi: altınla birleştirme ve Kintsukuroi: altınla tamir

Antik Yunan’dan beri aynı noktada mı sayıyoruz?

1

Son zamanlarda diye söze başlamak isterdim; ancak kadın çalışmaları ile ilgilenmeye başladığımdan bugüne, algıda seçicilik diyebilirsiniz ya da hassasiyet, kadın ve kadınlık hakkında o kadar olumsuz haber ve içerikle karşılaştım ki, aklıma hep şu soru takıldı: “Neden evrimimizi bir türlü tamamlayamıyoruz? Sadece tek bir cins üzerinden bu argümanı geliştirmiyorum, toplum olarak binlerce yıl önce, kültürel belleğimize kazınmış olan, o arkaik düşüncelerden nasıl oluyor da arınamıyoruz?” O zaman o dönemlerin, gelişmiş kültürlerinden birine şöyle bir bakalım.

Antik Yunan’ın kadından filozof olmayacağı propagandasındaki ve Orta Çağ’ın fanatik katolizminin kafasındaki kadın imgesinin muhafazakâr olduğunu biliyoruz. Kadın, ortalıkta pek dolanmayan, erkeğin işine karışmayan yani kendisinden söz ettirmeyecek kadar “erdemli” olan olarak tanımlanıyor. Kadın erkek eşitliğinin hiçbir biçimde hayal dahil edilemediği bu demokraside; varlıklı ve soylu kadın, tam anlamıyla haremde yaşamını sürüyor. Dahası görünmez olmak, yalnız erkeklerin memnuniyetinin altını çizmiyor; aynı zamanda bunu başarabilmek bir erdem olarak değerlendiriliyor. Diğer bir taraftan, yine Antik dönemde daha pragmatik bir yaklaşım benimsenerek, kadına ve erkeğe farklı görevler ve bu görevlere bağlı olarak farklı roller biçilmiş; antikitenin savaşları ve gündelik yaşantısında kadınların erkeklerle yan yana yer aldığı bilinmekle birlikte, kadının toplumsal rollerinde coğrafyanın etkili olduğunu da unutmamak gerekir. Hoş bu günümüzde bile böyle değil midir? Tüm bu ikileme rağmen; Matematikçi Hypatia, Miletli Aspasia, Rahibe Clea, Öğretmen Sosipatra, Genç Macrina Antik dönemin bilinen kadın vizyonerlerinden birkaçıdır; ya da hakkında bilgiye ulaşabildiğimiz kadından birkaçıdır. Bir de bilemediklerimizi, işetemediklerimizi ya da takma isimleriyle hep saklı kalanları düşününce. Nasıl bir haksızlık! Hem de kendi kendimize yaptığımız büyük bir haksızlık! Konuya devam ediyorum.

Neyse ki Antik Yunan’ın bazı filozofları, bu kadınlar gibi, daha pek çoklarının toplumlarına sağlayacağı faydayı göz ardı etmemiştir; ama yine de çok iyimser bir tablo çizemeyiz. Sokrates ile Glaukon arasında geçen diyaloglarda bilindiği kadarıyla, bu faydaya dikkat çekerek, kadın ile erkek arasında görülen farkların yapılacak olan işleri etkileyip etkilemeyeceği üzerine konuşmaların geçtiği bilinmektedir. Sokrates ve Glaukon, herkesin yaradılışı farklı olduğu için yapacakları işlerin de farklılık göstereceğine ve cinsiyet ayrımı yapmaksızın, kişinin yeteneklerine göre bir ayrımın yapılmasından bahsetmişlerdir.

“Böyle olunca, erkek cinsi kadın cinsinden şu veya bu sanata, işe yatkınlık bakımından ayrılırsa, şunu erkekler yapsın, bunu da kadınlar, diyeceğiz. Ama görürsek ki, aralarındaki ayrılık sadece kadının doğurması, erkeğin de tohum salmasından başka bir şey değildir, üstünde durduğumuz konuda kadın ve erkeğin ayrılığını hesaba katmayacağız. Bekçilerimizin karılarıyla birlikte aynı işi görmeleri gerektiğini ileri süreceğiz.’’

 “Haklısın.”

Platon ise fikirlerini doğa ve insan arasında benzerlik kurarak, yarattığı ideal devlet düzeninde, kadın ve erkeğin farklı yaradılışlara sahip olmasının aynı işleri yapmalarında bir sakınca yaratmadığını belirtirken, erkeğin kadından fiziksel olarak daha güçlü olduğunun da altını çizmiştir. Platon’a göre aklını kullanan erkek, duygularının kontrolünde olan kadına göre her zaman daha üstün olacaktır. Antik Yunan’da kadına biçilmiş olan toplumsal roller üzerinden, Platon’un kadını erkeğe göre daha aşağı bir konumda bulduğuna dair düşünceleri, özel alan ve kamusal alan ayrımını açıkça göstermektedir. Aristoteles’e göre ise erkekler kadınlara nazaran yönetmeye daha elverişli bir doğaya sahiptir. Kadınların yönetme yetisini kullanmayı beceremeyeceklerini öne süren Aristoteles, kadınların yönetme yetisini iyi yönde kullanamayacaklarının kötü sonuçlara yol açacağını ve bu nedenle de erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümlerinin süreklilik arz etmesi gerektiğine inanmaktadır. Nasılsa bu inanç öyle benimsenmiş ki, halen geçerliliğini korumakta(?). Antik Çağ’ın kadın ve kadınların konumu hakkındaki görüşleri genel olarak paralellik gösterdiğinden, topluma hizmet ve yönetimsel şemalarda erkek ile bir tutulmamış ve daha alt bir tür olarak değerlendirildiğinden erkeğin, üst türün himayesi altında olması gerektiğine inanılmıştır. Orta Çağ boyunca da din ve siyasi güç unsurları başta olmak üzere, kadını ikincil bir tür olarak değerlendirme fikrini güçlendirmiş ve her türlü gelişim/iyileşme gösterenlerin görünmez kılınmasına ya da yok edilmesine ortam hazırlamıştır. Kadın, pek çok hak ve özgürlüğünden feragat etmek zorunda kalarak örgütlenmenin önemini anlayacağı devrimler çağına değin mücadelesinde çoğu kez yalnız kalacaktır veya bırakılacaktır. Öte yandan aydınlanmaya giden yolda tüm bu zorluk ve karanlığa mahkum bırakılan kadınlara ışık olan, tarih sahnesinde adını çok kez işittiğimiz isimler de vardır. Fakat bu isimler kadınlığından çok “erkeksi” duruşları ve “erkekler gibi” yapabilmenin, gücü elinde tutabilmenin altını doldurmuşlardır.

Aydınlanma yıllarının başlarında kadın, ailesi ya da eşi tarafından desteklenmemiş ise “ben çok zayıf ve değersiz bir kadınım. (…) Nasıl ki bir kalem kendisini yönlendiren ele bir şey yapamıyorsa, ben de kendi başıma bir şey yapamam,” demektedir.  

O dönemlerde pek çok kadına ışık olan I. Elizabeth de, yine aynı mantaliteden yetişmiş bir kadın olarak, gücünü erkeksiliğinde görmektedir. Eğitimli bir İngiltere kraliçesinin anıları birçok kadının belleğinde yer etmiştir. Akademisyen Roger Ascham’la çalışan Elizabeth, Latince, Yunanca ve Fransızca’yı çok iyi derecede öğrenmiştir. Kendisini yetiştirmesine karşın; ancak, diğer kadınları destekler nitelikte değildir. Tilbury’de askeri birliklere yaptığı konuşmasında kadın ve hükümdar arasındaki farkın altını çok net kelimelerle çizmiştir: “Zayıf ve güçsüz bir kadının bedenine sahip olduğumu biliyorum, ama ben bir kralın yüreğine ve cesaretine sahibim, hem de İngiltere kralının.” Elizabeth’in bu sözleri bir lider olarak kadının, kendi kadınlığından adeta utanarak, erkeğe ait bir güce bağladığı değerini ön plana çıkarma çabası, halen pek çok maskülen duruşlu kadın liderin profilini çizer niteliktedir. Bir kadın olarak halkına bir gelecek sunmak, halkın kültürel kodlarına uygun değilse, bir lider için bu durum bir dezavantaj olarak empoze edilmiştir. Kadın ve aynı zamanda lider olmanın yaratmış olduğu engelleri aşmak, bazen sadece bir erkek gibi davranmanın çözüm olduğu bir dönem için, akılcı bir açıklama ile halkının saygısını kazanmak niyetiyle bir söylemde bulunmuş olsa da, geri planda o dönemin genel algısındaki, kadın olmanın “lider” olmak için “uygunsuzluğunu” dile getirmiştir.

İngiltere’nin en güçlü bakiresi olarak addedilen I. Elizabeth’in yanında, Bizans’ın taht oyunları arasında iktidara gelmeyi başarabilen ve 1055 yılında tahta çıkan Teodora da, cinsiyetini bir kenara bırakıp, siyasi değerini ispat etmek adına hiç evlenmemiştir. Teodora, her şeye rağmen sağ kalmak ve iktidarı kadınca entrikalardan soyutlamak için etrafında hadım edilmiş danışmanlarla çalışmıştır. Yönetim süreleri boyunca dindar, yardımsever ve “dokunulmamış” olarak nitelendirilerek dönemin en güçlü kadın sembollerinden biri olmuştur. Kadınların “temiz” olma durumu yönetime gelmesini ve halkları tarafından saygı duyulmasını sağlayan önemli bir kriter olarak belirlenmiştir. Aydınlanma süresince de kadınların “lekesiz”liği özellikle erkek düşünürlerin ana konularından biri olarak “aşağı sınıf” değerlendirmesiyle çoğu zaman perçinlenmeye çalışılmıştır. İktidarda kalabilmek için doğasını kabullenmeyip bir “erkek” gibi olması gerektiğine inanan kadın figürler de aydınlama öncesi döneminin bu tartışmalarını desteklemektedir. Kadın, erki yönetmek adına yine fedakarlık yapmak zorunda olan taraf olurken, diğer krallar ve imparatorlar istedikleri kadın veya kadınlarla, hatta kendi tercihleri olan yönelimleriyle, hem hayatlarını hem de gücünü istediği yönde “en üstün” olma niteliğini sürdürebilir kılarak, yine kadın liderlerden farklı bir kulvarda varlık göstermişlerdir. Kadın olarak lider, danışmanlarını ise özellikle erkeklerden seçerek, yine topluma karşı “kabul edilebilirliği” artırma çabasında olmuştur.

Tarihin  tekerrür etmesi elbette kaçınılmazdır; 15.yüzyılda halkını sefaletten kurtarmak için orduya katılarak Fransız askerlerini yüreklendiren ve imkansız gibi görünen zaferlere ordunun en ön safhalarında savaşarak adını tarihe kazıyan genç bir kadın olan Jeanne d’Arc efsanesi de, kadın liderlerin belki de akıllarına takılan bir soru işaretidir. Asker (erkek) gibi giyinerek ülkesini kurtarmış olan d’Arc, bunun için yargılanmış ve yakılarak Kilise’nin gücüne karşı “kutsal bakire” imajı çizdiği gerekçesiyle idam edilmiştir. Kadınlar tarihin hangi döneminde olursa olsun, özellikle lider konumuna geçtiği zaman erkek hegemonyası tarafından iğdiş edilmiş ve yaptığı/yapacağı katkılar hesaba katılmaksızın “ibret” verici bir ders olarak topluluk önünde değersizleştirilmiş ya da şeytani/kötü/satanik sıfatlarla nefret söylemlerine maruz bırakılmış ve de nihai son olan idam kararına çarptırılmışlardır.

Bu yazının devamında ise Orta Çağ’dan günümüze minik bir bakış üzerinde duracağım ki, şu döneme kadar, arkaik yıllardan karanlığa uzanan bu yolculuğun, ya da düzenin, siz nasıl demek isterseniz deyin, sonuç olarak güncelliğini koruyor olması hayretler için de bırakıp, yanı başımızda olan daha da kan donduran olaylara sözlerimiz kifayetsiz, elimiz kolumuz bağlı kalmıyor mu? Peki sizce ne zaman? Nasıl bu evrimi tamamlayıp, tüm insanlığın uyanmasını sağlayabileceğiz? Buna ne kadar inancımız var? 

Commedia Dell’arte’ye feminist bir bakış

“Commedia dell’Arte” ifadesinin sözlükteki anlamı “sanat” ve “komedi”nin birleşmesinden doğuyor olsa da, özellikle Venedik’te Karnaval kültürüyle, sosyolojik açıdan olağanüstü bir özgürlük ve başkaldırının simgesi olmuştur. 1500’lü yıllarda kadınların, ilk kez, tiyatro topluluklarına giriş yaptığı tür olarak da görülebilir. Tiyatro ve sanat figürleri arasındaki var olan derin ilişkiyi inceleyen araştırmalarda, cinsiyetsiz maske tespiti, “insan yüzünün portresi”, gerçeğin deforme olmamış, sadık bir şekilde yeniden üretilmiş halinin yansıması, yeniden inşası olarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda, Commedia dell’arte tiplemelerinde, kadının portresiyle ilgili ahlaki ve antropolojik sebeplerle, coğrafyanın etkili olduğu sözlü kanunların süzgecinden geçtiğini, kadın ve kadınlık algısının değişimlerini okumanın, diğer figürlerin de analizlerinin belirginleştiğini söylemek mümkündür. 

Teatral alanda, on altıncı yüzyıl dramaları, en güncel konuları ele alan ve kadınların konumu hakkındaki tartışmaları işaret eden yargılar barındırır. Dahası, antik dramanın canlanışı, büyük çekiciliğe sahip bazı kadın örneklerinin yeniden sahneye taşınması ile örtüşür: Antigone, Alcestis, Medea gibi figürler doğrudan oyuna çağrılır ya da yeni trajik kadın kahramanların görünümünde, modern bir üslupla yeniden canlandırılırlar. 

Floransa dramalarının isimsiz kahramanlarına Rosmunda, Antigone, Dido, Tullia denmiştir ve ayrıcalıklı izleyici kitlesine tam olarak, kadın erdeminin mükemmel bir örneği olan ve bir o kadar kusursuz trajik kahramanın modelini tanımlamaya yardımcı olacak “Bilge Kadın” tiplemesini sahneye taşırlar. Karakter, geleneğin kadınlara atfettiği özelliklere sahiptir; ancak güçlü kadın tiplemelerini karakterize eden edep ve ciddiyeti ön plana çıkararak, onun egemen olarak toplum içindeki konumunu vurgulama eğilimindedir. Bilge Kadın’ın kahramanlık özelliği yalnızca tiplemenin dürüstlüğüyle değil, aynı zamanda ait olduğu yüksek sosyal seviyeden de gelir. (Corbi, https://iridedilucecoeva.wordpress.com/donna-e-teatro/la-commedia-dellarte-finalmente-le-donne-in-scena/ 09/12/2021) Bu bağlamda kadının, yüceltilen taraflarının kurnazlıklarla yok edilmesine izin verilmemiş, toplumsal kodlamaların sürdürülebilirliğine dikkat çekilmiştir.

Güç ve kararlılıkla, kadınsı erdemlerle donatılmış olan bu kadınlar, genellikle erkeklere atfedilen özelliklere sahip görünürler. Drama, aslında, hem “kurban” hem de “suçlu” olan, yeni bir psikolojik karmaşıklığın olumlanmasına izin veren, bu ikircikli durumun bir kadın kahraman modelinin tanımı için araştırma alanı haline gelmiştir. Kahraman veya bu tür canlandırmalarda olduğu gibi, kadın bizi insanın varoluşunun güvencesizliği veya erdeminin önemi üzerinde düşünmeye davet eden farklı bir tipleme ile bir paradigma olarak anlaşılan toplumsal kodlamalar arasında sürekli olarak düşündürtür.

Carlo Goldoni, maskeli ve doğaçlama komedyadan ayırarak ana akımlaştırdığı ve yazılı metine dayandırdığı bu tür çerçevesinde, ilk kez “sanat” kelimesini bilinçli olarak kullanmıştır. Commedia dell’Arte daha çok halkın alt tabakasına hitap ettiğinden, toplumun “bir olma, birlik anlayışı” göstergesinde, sınıfsal farklılıkların ortadan kalktığını ve tiplemelerin de yine bu sınıfsal farklılıklar karşısında kendi belirgin özellikleri ile ön plana çıkarak hiyerarşiyi ters yüz ettiğini, özellikle maskeliler grubu üzerinden örneklendirmektedir. Toplumsal cinsiyet kodlarını da sahneye dahil ettiğinden, kültürel inşa bakımından da önemli izler taşıyan Commedia dell’Arte, diğer Avrupa tiyatrolarında da yankı bularak, uyarlamalarının oluşmasına ve temelde aynı objektiften bakarak halkın kimlik çatışmalarının, sınıf ayrılıklarının ve başkaldırılarının sempatikleştirilmesini somutlaştırmış, yeniden aktarımlarla kültürler ve nesiller arası geçişi dolaylı olarak desteklemiştir. Bu geçişler sırasında alınan kültürel mirası ve kadın-erkek eşitliliğine dair duruşları da oyuncuların performanslarına nüksettiği gerçeğini akılda tutmak gerekir.

Komedya’nın doğduğu tarihi platforma değinince, çıkış noktasının var oluşunu nasıl etkilediğini kavramaya yardımcı olacaktır. Öyle ki, bu depresyon sürecinin, karmaşık coğrafyanın pozitif ayrımcılığa istemeden neden olduğunu sadece cinsiyet üzerinden değil, toplumsal ve sosyolojik dönüşümlerle, yeni bir perspektifin varlığının algılanmasını sağlamıştır.

“Commedia dell’Arte’nin ortaya çıkışı ve gelişimi, ayaklanmaların durmak bilmediği, kaosun ve kanunsuzluğun kol gezdiği ve İspanya tarafından büyük oranda işgal edilmiş bir ülkede; Trent Konseyi’nin yapıldığı, Protestan reformculara karşı bir karşı-reform girişiminin başlatıldığı ve Cizvitlerin desteği nedeniyle, eleştiri yapmaya çalışanların bu niyetlerini çok dikkatli bir şekilde dillendirmesi gerektiği bir dönemde gerçekleşmiştir” (Güngör, 2021: 27-28)

Bakhtin’e göre, Commedia’nın en önemli unsuru olan maske, karnavalın devrimci boyutunda büyük bir anlam taşır, çünkü maske herkesin kimliğini bir kenara bırakmasına izin verir ve kolektifi benzersiz bir özne yapar. Doğum ve ölüm, karnavalın iki önemli temasıdır, çünkü bu anlarda beden en üst katmandadır. Karnavalın, bedenin inkarının kutlandığı dinsel bir bayrama paralel olarak kutlanan bir parti olduğunu düşünülürse, alt ve üstün tersine döndüğünü ve olağan hiyerarşik ilişkilerin de alt-üst olduğunu görürüz; karnavaldaki aptal, “tersine dünya”da kral olur (Bakhtin, 1979: 407, akt. Collella, 2011: 2).  Feminist bakış açısıyla ele alındığında ise Commedia dell’Arte, toplumun cinsiyet üzerinden, toplumsal cinsiyet eşitliği analizinin yapılmasına fırsat tanımaktadır. Oyuncuların arasında kadınların da yer alması yönünden ve kadına verilen roller bakımından belirli bir noktada eşitlikten bahsedilebilir. Ancak Bakhtin’in görüşüne göre, kadın tiplemeler özel alanda eril tahakkümün boyunduruğunda kalıyor ise, karnavalın ana teması Commedia’da eril tahakkümü zekası ile çiğneyip geçmektir. Keza, kadın tiplemeler komedyada genel olarak olumlu özellikleri ile ön plana çıkmaktadırlar. Her ne kadar bu olumlu özellikler, göreceli bir değerlendirmeye götürse de; kadın tiplemeler işbitirici, akıllı, kurnaz, pratik ya da aşık ama kendini kollayan kadınlar olarak karakterize edilmişlerdir. Olumsuz, gülünç, kaba veya saflığı anlatan özellikler, daha çok erkek tiplemelere verilmiştir. Yine de kadına atfedilen alanın darlığı ve rollerinin azlığı gözden kaçmamaktadır. Bu durum kadınların, dönemin İtalyası’nda sahip oldukları kısıtlı haklardan ve kamusal alandaki yetersiz temsiliyetinden ileri geldiği bilinmektedir. Kadın, Commedia çerçevesinde yine özel alanda geçen sahnelerde yer almakta ve Piazza’da (meydan) yapılan doğaçlamalara dahil olmamaktadır. 

Farklı coğrafyalara da taşınan bu tür komedyanın, kadın hakları açısından incelenmesi farklı bir pencereden bakmaya yardımcı olabilir. Kadınların tiyatro ile özel alandaki temsiliyeti yapılırken, kadının kamusal alanda erkek oyuncularla birlikte sahne almaları, kadının temsili açısından kayda değer bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Ayrıca queer teorem açısından örneklemenin rahatlıkla yapılabileceği ana tiplemeler de mevcuttur. Örneğin, Commedia dell’Arte’nin, Finocchio tiplemesi, feminen özelliklere sahip olan Toscana Commedia’sının hizmetkarlarından biridir. Aynı şekilde Arlecchino, Brighella, Farinella ve Pulcinella gibi tiplemelerin de cinsiyet üzerinden okunmaları, konuşma tarzları, hareketleri ve duruşları ile, algı cinsiyet üzerinden değil, tiplemenin toplumsal açıdan değerlendirmesini önemli kılmaktadır.

Commedia dell’Arte, oyuncunun hünerlerine sıkı sıkıya bağlı bir türdür. İlk olarak ekonomik nedenlerle aldıkları kararlar üzerine, bir grup sahne sanatçısının bir araya gelerek pek de kısa süreli olmayan bağlayıcı bir kontratla, grup olarak, farklı bölgelerde gösterilerini sergilemeye başlaması ile bireysellikten uzaklaşan Commedia dell’arte, (Ferrone, 1997: 9) içinde barındırdığı bu çeşitliliği grubunun üyelerinden ve sahne aldıkları bölgelerin kültürel miraslarından almaktadır. Bu açıdan Veneto bölgesinin toplumsal cinsiyet eşitliği bakımdan daha eşitlikçi bir duruş sergilediği akıllara gelebilir. Colombina, Rosaura, Corallina gibi kadın tiplemelerin Venedikli tiplemeler oldukları düşünüldüğünde, dönemin koşulları göz önüne alınarak, oldukça modern ve eşitlikçi bir alternatifi yakalamışlardır varsayımı yapılabilir. Ancak bölgenin, dışa açılan bir limana sahip olmasının avantajını da unutmamak gerekir. İtalya’nın en güçlü siyasi yapılanmalarından biri olan Repubblica Serenissima, sahip olduğu imkanlar dolayısıyla da, halkın yüksek kültürlü ve eğitimli olduğu bölgelerden birisidir. Bölgede bulunan Kıbrıs Kraliçesi ve Asolo Leydisi, Caterina Cornaro’nun Venedik’in kontrol alanına dahil olan Asolo şehrini yönetmesi ve yine bu şehirde kültür, sanat ve özellikle tiyatroya verdiği önem dolayısıyla, bölgenin toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından daha gelişmiş bir konumda olduğunu kanıtlamaktadır. Yine aynı bölgedeki, Felsefe Akademisi’nden derece ile mezun olan, dünyanın ilk kadın üniversite mezunu (1678) Lucrezia Cornaro Piscopia’nın tarihe adını yazdırması da bu tespiti doğrular türdendir (Venezia Città delle Donne, https://www.visitmuve.it/it/venezia-citta-delle-donne/donne-della-storia-veneziana/(19.12.2021,16.40).

Arkeik Çığlık

“Geçmiş dönemlerle kıyaslandığında elbette kat edilen epeyce bir yol vardır ama bilgi ve teknoloji çağında kulaklardaki o arkeik söylem, aslında kadının var olması gereken alanı hâlâ belirli sınırlar içerisinde genişletmektedir. Bir başka deyişle, özgürlük alanı çizilmektedir. Sınırı çizilen bir şeyin içerisinde özgürlükten ne kadar bahsedilebilir?”

Belki de en eski tartışmalardan biri kadın ve erkek üzerinedir. Kadın şöyledir, şöyle yapmalıdır, kadın şöyle düşünür, erkek böyledir, böyle yapmalıdır, erkek böyle düşünür vb. daha yığınlarca şey… Çoğu aslında sadece birer kelime israfıdır.

Bu noktada ne bu tartışmalara yer vermeye ne de buna benzer beylik laflar etmeye gerek var. Neden bilim dünyasında kadınlar çok az veya neden sanat dünyasında başarılı kadın bu kadar az gibi temeli olmayan sorulara, bilim tarihini veya sanat tarihini ne kadar iyi biliyorsunuz diye bir soruyla karşılık vermek de sanırım en doğru cevap olacaktır. Nitekim biraz tarih bilen biri bu soruları sorarak zaman da çalmaz.

Ne yazık ki tarih boyunca düşünceleri, hakları ve hatta bedenleriyle hapsedilen kadının günümüzde varlığını ortaya koyma çabası da bu zalim tarihe bir başkaldırıştır. Acı olansa yaşadığımız çağda bile kadınların, kadın olarak var olma kaygılarının devam ediyor olmasıdır. Bu tartışmaların, bu kaygıların çok ötesinde olmamız gerekirken hâlâ bunların ortasında kendimizi bulmamız da şaşırtıcı değildir. Peki, neden?

Çağımızda çok şey değişse de insanın tabularının yıkılmadığı gerçeğini ispatlarcasına bir arkeik fısıltı var kulaklarımızda. Günümüzde iş, sanat, bilim, siyaset dünyasında kadının varlığı ve imzası çok açık ama yeterli değil. Bu aslında toplumun her kesiminde, her alanında acı bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Geçmiş dönemlerle kıyaslandığında elbette kat edilen epeyce bir yol vardır ama bilgi ve teknoloji çağında kulaklardaki o arkeik söylem, aslında kadının var olması gereken alanı hâlâ belirli sınırlar içerisinde genişletmektedir. Bir başka deyişle, özgürlük alanı çizilmektedir. Sınırı çizilen bir şeyin içerisinde özgürlükten ne kadar bahsedilebilir? Bu soruyu da herbirimiz kendimize sormalıyız şüphesiz.

Ann Telnaes

Her ne kadar çok fazla itiraz ile karşılaşsam da ısrarla inandığım bir gerçek var. O da erkek ve kadın olmanın öğrenilmiş birer olgu olduğu gerçeğidir. Anneye veya babaya öykünme durumumuz, onlardan birini rol model kabul etmemize neden olur ve paralelinde ailemizde, çevremizde, sonrasında ise toplumun her kesiminde bize öğretilen; cinsiyetimizin gerektirdiği gibi olmamızdır. Daha küçük yaşlarda öğrendiğimiz bu kimliği içgüdü zannetme hatamız da aslında bu arkeik fısıltının devam ettiğinin bir işaretidir.

Dünyaya geldiğimizde bir cinsiyetimiz vardır. Fakat bu cinsiyetin nasıl olması gerektiğine içgüdülerimiz değil, toplumun kemikleşmiş öğretileri karar vermektedir.

Bir kadına, erkeğe özgü betimlemeler yapıldığında bu bir iltifat sayılmaktadır. Erkek gibi kadın denilmesi, söz konusu kadının cesaretini, yiğitliğini överken; bir erkeğe kadın gibi erkek denilmesi hakaret kabul edilmektedir. Kadın gibi ağlama, kadın gibi gülme, kadın gibi sızlanma vs…

Bir de olaya lezbiyen, gey, biseksüel ve transgender bireyler açısından bakalım. Cinsel kimliklerine kendileri karar verebilen insanlardan biri olmak günümüzde hâlâ tam anlamıyla anlaşılamamış ve daha da acısı bu, toplum tarafından hoş karşılanmamaktadır. Çünkü cinsel kimliği, toplum belirlemeye devam etmekte ısrarcı olduğu kadar aynı zamanda bu konuda fazlasıyla da baskıcıdır. Çünkü toplum, siyah ve beyazdır.

Toplumun bir bireyi olan herkes için bu siyah ve beyazdan oluşan hücre, bizim kim olduğumuza karar veren sistemin bizi etiketlendirmesinin de en kolay yoludur. Erk yani insanoğlunu temsil eden erkek, insandır. Bireydir. Onun cinsiyetini söylemenin bir anlamı yoktur. Fakat kadın için gerçeklik biraz farklıdır.

İşte, tüm bu nedenlerden ötürü «kadın yazar, kadın ressam, kadın şair» gibi betimlemeler normalleştirilmiştir. Çünkü burada yazarın, yazar olması değil, öncelikli olarak cinsiyeti önemlidir. Bu kimilerince pozitif ayrımcılık adı altında kılıflansa da aslında temelinde geçerli olan şey aynı vasat düşüncenin tohumlarıdır. Bir yazarın, bir ressamın veya yönetmenin kadın olması, cinsiyetinin vurgulanmasını gerektiriyorsa, orada bir tuhaflık aramak da sanırım çok tuhaf olmamalıdır.

Kadın yazar, kadın ressam, kadın şair betimlemelerini normalleştiren bir toplumda neden lezbiyen yazar, gey ressam veya biseksüel şair gibi betimlemelere rastlamayız? Bunun iki nedeni vardır. Birincisi insanların cinsel tercihlerini açıklamak, özel hayatın mahremiyetine saygısızlık olarak kabul edilmesinden ötürüdür. İkincisi ise (ki özellikle ülkemizde) eşcinsel olmak toplum tarafından pek hoş karşılanmadığından ötürüdür. Her iki neden de aslında birbirinden kötüdür. Birincisi, madem insanların cinsel tercihlerinin açıklanması özel hayatın mahremiyetine saygısızlık, o halde kadın yazar demenin mânâsı nedir? Erkek yazar demenin gereksizliği kadar saçma değil mi? İkincisi ise kadın-erkek olgusuna fazla değer atfeden toplumun cinsel kimliklerini kendisi seçen insanlara karşı olan bağnaz bakış açılarıdır.

Bir şeyi pozitif adı altında olsa bile ayrıştırıyorsanız, zaten bütünü hiçbir zaman kabul edememişsiniz demektir. O bütün de insanları farklı kılan şeyin cinsiyetleri olmadığı gerçeğidir. İnsanları farklı kılan şeyi arıyorsanız; bunu kadın-erkek klişeleri altında pozitif veya negatif genel yargılara varıp bir önyargıya neden olacak şekilde yaparak değil, o insanın kim olduğu gerçeğine odaklanarak yapmak en doğrusu olacaktır. Çünkü konunun temeli de kişinin kim olduğu ile ilgilidir; cinsiyetiyle ilgili değil. O ressamdır, yazardır, şairdir, oyuncudur, müzisyendir, doktordur, mühendistir, mimardır, avukattır, bireydir. İnsanların cinsiyetlerine kafayı takmış bir toplum olduğumuzu göstermenin çağımızdaki karşılığı da bu pozitif ayrımcılıktır.

Ne negatif ne de pozitif, hiçbir ayrım yapmaya ihtiyaç duymayan, cinsel kimlikleri bir tabu ve önyargı haline getirmenin gereksizliğini anlayan, insana insan olduğu için değer veren bir bakış açısına sahip olmadıkça modern bir çağda yaşadığımızı söylemek, sadece bir kaçıştır.

O yüzden de günümüzde kulaklarımızdaki o arkeik fısıltı hâlâ erk temelli bir sistemin içerisinde olduğumuzun acı çığlığından başka bir şey değildir. Ve bu çığlık, duymasını bilenlerin kaleminde yazı, fırçasında resim, sesinde bir melodi olmaya devam edecektir. Ta ki her bireyin gerçekten özgür olabileceği o ana kadar…

*Kapak Görseli: Darko Drljevic (Karadağ) / 34. Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması Başarı Ödülü

Göl Kenarı’nın festival yolculuğu devam ediyor

0

Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde prömiyeri gerçekleşen Türkiye – İran ortak yapımı Göl Kenarı filminin festival yolculuğu Akbank Kısa Film Festivali ve İstanbul Film Festivali ile devam ediyor. İran sinemasından güçlü esintiler taşıyan ve çekimleri Hatay’da gerçekleştirilen film, her iki festivalde de En İyi Kısa Film Ödülü için yarışacak.

Aziz Alaca’nın 2018 yılında yazdığı aynı isimli uzun metraj senaryodan uyarlanan ve genç kuşak İran sinemasının önde gelen isimlerinden Ali Asgari’nin ortak yapımcı olarak katılmasının ardından 2021 yazında çekimleri tamamlanan Göl Kenarı, seyircisini küçük bir kasabada yaşayan Leyla’nın hikayesine ortak ediyor. 

Aziz Alaca’nın yazıp yönettiği ve başrollerinde Rugül Serbest ve Mahir Berkant Varol’un yer aldığı film, Leyla’nın hamile olduğunu öğrenmesinin ardından bu haberi erkek arkadaşı Fatih ile paylaşacağı bir göl kenarı buluşmasını ve öncesinde kasabanın sokaklarında gerçekleştirdiği gezintiyi beyazperdeye taşıyor. Görüntü, kurgu ve ses alanlarında İranlı sanatçılarla birlikte çalışılan Göl Kenarı’nda, kadın merkezli bir hikaye İran sinema estetiğiyle buluşurken, anlatılan insan öyküsünün gözlemci bir gözle aktarıldığı ve İran sinemasında güçlü örnekleri olan yaklaşım öne çıkıyor.

Filmde Leyla karakterini canlandıran ressam Rugül Serbest, böylece ilk oyunculuk deneyimine imza atmış oldu. Resimlerinde kendi yüzünü ve bedenini model olarak kullanan Serbest, son olarak Mixer Art Gallery’de düzenlenen “Kendimin Ormanında” adlı sergisinde, her şeyin doğanın bir parçası olduğu gerçeğini kendine özgü tarzıyla sanatseverlere hatırlatmıştı.

Festival yolculuğunda yeni durak: İstanbul

“En İyi Kısa Film Ödülü” için yarıştığı Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde prömiyeri gerçekleşen Göl Kenarı, festival yolculuğunda Kayseri Altın Çınar Film Festivali, İzmir Kısa Film Festivali, Antep Kısa Film Festivali ve AFSAD Kısa Film Festivali’ni geride bırakırken, Ankara CerModern özel gösterimi ve İstanbul Modern’in “Gelecek Kısa” seçkisi kapsamındaki online gösterimle de sinemaseverlerle buluşmuştu. 

Göl Kenarı, 31 Mart’a kadar online etkinlik ve gösterimleri devam edecek olan 18. Akbank Kısa Film Festivali ile 8 – 19 Nisan tarihleri arasında 41’incisi gerçekleşecek İstanbul Film Festivali’nde sinemaseverleri Leyla’nın bir gününe eşlik etmeye yeniden çağırıyor. Her iki festivalde de ulusal kategoride En İyi Kısa Film Ödülü için yarışacak olan film, 26 Mart Cumartesi saat 20:30’da filmonline.akbanksanat.com web sitesi üzerinden online olarak izlenebilecek. İstanbul Film Festivali kapsamındaki gösterimler ise 14 Nisan Perşembe saat 13:30’da Cinewam City’s Nişantaşı ve 17 Nisan Pazar saat 16:00’da Kadıköy Sineması’nda gerçekleştirilecek.

https://www.golkenarifilm.com/