Ana Sayfa Blog Sayfa 221

John Berger, hayvanların tarafında!

1
“Burçlar kuşağındaki on iki işaretin sekizi hayvanları gösterir. Eski Yunan dünyasında günün on iki saatinin her biri bir hayvan olarak gösteriliyordu. Hindulara göre yeryüzü bir filin, fil de bir kaplumbağanın sırtındaydı. Güney Sudan’daki Nuerlere göre, ‘‘insan dahil, bütün yaratıklar başlangıçta dostça aynı kampta bir arada yaşıyorlardı.” Sy- 26

John Berger’in “Hayvanlara Niçin Bakarız?” adlı kitabı, hayvan doğa ve insan arasındaki ilişkiye odaklanmamızı sağlıyor. Yazar, kitaptaki metinleri farklı zamanlarda kaleme almış. Bu metinleri Türkçeleştiren ise Cevat Çapan olmuş. Hayvanlara Niçin Bakarız, Deli Dolu Yayınları etiketiyle kitapçılarda yerini alalı epey oldu. Kitapta kimi zaman bir farenin öyküsünü buluyor, kimi zaman hayvanat bahçesinin anti doğal ortamında hayvanların neler hissediyor olabileceği üzerine kafa yoruyor, kimi zaman da çizgi filmlerde hayvanların nasıl konumlandırıldığını okuyoruz.

Kitapta, hayvanlara eski çağlardan beri nasıl bakıldığı ve insanın gündelik yaşamına hayvanların nasıl tezahür ettiği üzerinde duruluyor. Berger bunu yaparken felsefe, edebiyat, antropoloji gibi dallardan beslenmeyi de ihmal etmiyor. Bunun yanı sıra insan – hayvan ayrımının, simgesel düşünebilme yeteneğinin ve dilin önemi üzerinde de duruyor. Ama ilk simgelerin hayvanlar olduğunu atlamadan! Burada uzun bir tarih sahnesini ayaklarımızın altına seriyor Berger.

19. yüzyılla beraber değişen hayvanlara bakış açımız okurken bizimde tüylerimizi diken diken ediyor. 19. yüzyıla kadar hayvanlarda insani nitelikleri gören ve onlarla ilişkileri olduğunu yadsımayan insan, Descartes ile beraber bir kopuş yaşıyor. Bundan sonra ruhtan yoksun diye görülen hayvanlar, insanlık için bir makine modeline indiriliyor. Berger, günümüze yaklaşırken de hayvanları ve doğayı görme biçimlerimizi sıralıyor ve geliştiriyor. Bir anda sanat tarihinde hayvanların neyi temsil ettiğine odaklanmışken, bir anda endüstrileşmenin hayvanlar üzerindeki etkisini okurken buluyoruz kendimizi. Berger bunların hepsini oldukça akıcı bir dille yapıyor. Bizi sona göre götüren bölümlerde ise en çok kendimizle yüzleşmekten utanç duyuyoruz, çünkü hayvanların ne şekillerde insanların kuklası haline dönüştüğünü görüyoruz.

Çoğunluğumuz ne yazık ki! doğadan ve hayvandan bu kadar uzaklaşmışken, kesinlikle es geçilmemesi gereken bir kitap.

Kullervo’nun hikâyesi

1

J.R.R Tolkien’in diğer karakterlerinden ayrılan Kullervo, İthaki Yayınları ile okuyucuya ulaşıyor. Verlyn Flieger’ın hazırladığı ve daha önce Yüzüklerin Efendisi üçlemesini çeviren Çiğdem Erkal’ın çevirdiği kitapta okuyucuyu neler bekliyor? Verlyn Flieger’ın girişi, Kullervo’nun Hikâyesi ve Tolkien’in Kalevala ve Kullervo’nun Hikâyesi üzerine konuşması. Şu şekilde ifade edelim, daha önceden Tolkien’e ve Orta Dünya’ya aşina olanların keyifle okuyacağı bu kitapta hem etkileyici bir yazarın kendi efsanelerini yazmak için çıkış noktası olarak gördüğü bir hikâye ve hem yazarın bu hikâye üzerine notları var.

Kullervo’nun Hikâyesi

Kullervo, Kalervo’nun oğlu. Kullervo’nun amcası Untamo, Kullervo’nun babasını öldürüyor annesini kaçırıyor, üç kere Kullervo’yu öldürmeye çalışıyor. Bütün bunlardan kız kardeşine olan sevgisi ve büyülü köpek Musti sayesinde kurtulan Kullervo, bir köle olarak satıldıktan sonra intikam almaya yemin ediyor.

Kullervo, Tolkien’in karakterleri içinde en kaba, huysuz ve kinci olanı olabilir. Fiziksel açıdan da bir çekiciliği yok, ama doğaüstü güçleri ve talihsiz bir hayatı var. Kullervo’nun en önemli özelliği ise Tolkien’in yeni başlayan bir yazar olarak ilk girişimi, bir çalışma hikâyesi olması. Tolkien’in kendi ifadesi ile yazacak olursam, kendi efsanesini yazmasının ilk tohumu.

Kullervo’nun Hikâyesi aslında Fin destanı Kalevala içinde yer alan bir hikâyenin yeniden yorumlanması. Tolkien ilk kez öğrencilik yıllarında okuduğu Kalevala’dan o anda etkileniyor ve bu destan daha sonra onun için özel bir yer ediniyor. Tolkien’e göre Kalevala’nın çekici gelmesinin de sebepleri var. Bunlardan biri metnin inandırıcılık kaygısının olmaması, imkânsızı gizlemek için kurnazlıkları olmaması ve elbette, ilkel bir kahramanlık hikâyesi olması. Ayrıca, İngilizlere ait böyle metinlerin eksikliğini duyduğunu ve bu konudaki düşüncelerini belirtiyor. Tolkien’in ifadeleri haricinde Kalevala’nın Tolkien için ne anlam ifade ettiği ile ilgili çeşitli görüşler de kitapta var.

Notlar ve Açıklamalar

Kitabın geri kalanında yazım süreci hakkında notlar ve çeşitli açıklamalar var. Böyle bir bölümü de okuması hem gerekli hem de çok keyifli, çünkü hikâye boyunca okuyucunun kafasını karıştıran noktalar, örneğin karakterlerin isimlerinin değişmesi, hakkında okuyucu bilgilendirilmiş ya da ileri sürülen fikirlerle karşılaşmış oluyor.

Tolkien’in notları ise hem Kullervo hem de Orta Dünya’ya ışık tutuyor. Tolkien’i yakından tanıma fırsatı da diyebiliriz. Burada çok sevdiğim birkaç cümleyi paylaşmak istiyorum:

“(Francis Thompson’ın dediği gibi) “Artık kimse sabahın seherinde Apollo’yu seyredemeyecek veya semanın yükseklerinde altın buklelerinin uzun ışıltısını yayan Afrodit’i göremeyecek.”Artık yaşlandık ve bu gerçeği kabul etmek zorundayız. Bu kadim şeylerin şiirselliği ölümsüz olmaya devam ediyor fakat hem şiir hem de inançla zehirlenmiş bizler için değil.”

Hikâyeyi okurken bir yazarın kendi efsanesini yaratma teşebbüsü ve yazmaya girişimi olduğunu bilerek okumakta fayda var. Söz konusu Tolkien olunca, onun yazarlığa ilk adımını okumak ise kuşkusuz heyecanlandırıcı olacak. Herkes için iyi okumalar diliyor ve bu kitabı okuyucuyla buluşturan İthaki Yayınları’na da sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum.

Do you have the courage to watch the iAnimal 360 VR?

In the past few weeks, one of the world’s most successful and prominent animal rights organizations, Animal Equality, has organized a great awards night, titled Inspiring Global Action at Beverly Hilton in Los Angeles.

Animal Equality group, founded by Sharon Nunez, Jose Valle and Javier Moreno in 2006, with the aim of preventing animal exploitation in 8 countries including Italy, Spain, Mexico, Brazil and India, hosted animal rights advocates from many countries of the world in the night.

Actress Michelle Forbes, musician and animal rights advocate Moby, and founder of the Kat Von D Beauty brand, one of the most successful vegan brands on the market that do not test its products on animals, Kat Von D were among the names who supported the night.

At the award ceremony, radio and television host Marco Antonio Regil was presented with the Animal Hero, with her famous brand of Miyoko’s Kitchen and the incredibly delicious plant based cheeses she produces, Miyoko Schinner who eliminated the argument “I would become a vegan, but I could never give up cheese ”  was presented with the Compassionate Company, the founder of The Pollination Project, Ariel Nessel was presented with the Philanthropic Impact, and lastly, successful business person Khaled Bin Alwaleed, an animal rights advocate and environmentalist who has his name frequently mentioned as Vegan Prince was presented with Visionary Leader awards.

At the night, extremely tasty meals, cheeses and desserts, none of which contained any animal products, were offered.

The food part is actually more important than we thought.

Of course, no palate is more valuable or indispensable than the life of an innocent animal, but giving people plant-based products, that are not different then the flavors they are accustomed to, is one of the great steps taken in terms of making them understand that they do not have to give up their taste in order to live in a world where animals are not killed and not exploited.

As the celebrities I mentioned above were making their speeches, the guests were eating and chatting cheerfully, until the images of exploitation and violence against farm animals behind closed doors, which the meat and dairy industry keeps secret from us, were started to be shown on the screen, and believe me, these images were not even extremely violent.

At that moment, I left my fork and knife onto the table and I tried to think of other things, looking at the ground.

Even though I watch these kind of images frequently I will never be able to get used to them.

When I was finally able to look around , I noticed that many of the guests were tearful like me..

I do not know why, but I had a meaningless sense of relief only for 1 second!

The meat and dairy industry never wants us to see the facts.

In their advertisements, they show us cheerful cows and happily flying chickens, so that people can eat them.

The truth is, human or animal, every life form wants to live and has an equal right to live.

So, do you think if people saw the tortures animals endure, from the factory farms to the slaughterhouse and heard their cries, begging to live, would they still be using animal products?

That’s where the Animal Equality’s three-dimensional glasses, iAnimal the 360 VR experience, comes in to shed light on to this dark side that the meat and dairy industry never wants you to see.

It is impossible to bring all the people to the factory farms or slaughterhouses to show them the facts, but it is possible to bring these facts to people with iAnimal.

With this 3D video tool, which was the subject of the biggest news sources in the world such as the New York Times, you will see the cruel but standard and also legal practices the meat industry uses on animals which were only produced to be killed.

In another video, you will watch the 42 days of the short but bitter life of a chicken before being killed and delivered to our table.

And on the last video, you will briefly witness the life (Their lives are already quite short!) of a milk cow which is abused as if it was a property in the dairy industry.

Do you have the courage to watch the iAnimal 360 VR?

I would like to thank Sarah Pickering from Animal Equality for her assistance.

Photographs were taken by Animal Equality Sylvia Elzafron

Tara Ziemba – Getty Images

Gezici Festival 23. yolculuğu sona erdi

0
Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 23’üncü yolculuğunu tamamladı. 1-14 Aralık 2017 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşan festival, her yıl olduğu gibi Ankara’dan yola çıktı. 1-7 Aralık’ta başkentteki gösterimlerinin ardından, 8-11 Aralık tarihleri arasında Sinop’a konuk oldu. Gezici Festival yolculuğunu 12-14 Aralık’ta Kastamonu’da tamamladı.
Ankara, Sinop ve Kastamonu’da dolu salonlara oynayan ve çoğu gösterimine bilet bulunamayan festival bir yılı daha geride bıraktı.
Festivalin klasikleşen Dünya SinemasıTürkiye 2017Kısa İyidir ve Çocuk Filmleribölümlerinin yanı sıra, Ercan Kesal Seçkisi: Adalet ve VicdanDenis Villeneuve: Kaderini Bilseydin Yine de Yaşar Mıydın?İtalyan Usulü KomediSessiz Divalar: Zamansız ve İsyankârCanlı Sinema: HollymoodBilinmeyen Hikâyesiyle YolGuy Ben Ner: Aile, Yalanlar ve Videoteyp özel bölümleri de bu yıl izleyiciyle buluştu.

Dünya Sinemasından Son Örnekler

Festival kapsamında Türkiye’deki ilk gösterimlerini yapan Düğün Davetiyesi (Wajib, Annemarie Jacir), Hayaletler Kenti (City of Ghosts, Matthew Heineman), Tarihsiz, İmzasız (No Date, No Signature, Vahid Jalilvand) ile festival kentlerindeki ilk gösterimleri gerçekleştirilen Chavela (Catherine Gund ve Daresha Kyi), Erkekler Ağlamaz (Men Don’t Cry, Alen Drljevic), Melekler Beyaz Giyer (Angels Wear White, Vivian Qu), Mutlu Son (Happy End, Michael Haneke), Mekânlar ve Yüzler (Faces Places, Agnès Varda ve JR) büyük ilgi gördü.

Ercan Kesal Ankara’ya Geldi

Ercan Kesal, Gezici Festival için seçtiği üç filmi, “Sinemanın Gücü ve Sinemada Adalet-Vicdan Olgusu” başlığı altında derledi: Asghar Farhadi’den Satıcı (The Salesman, 2016); Krzysztof Kieslowski’den Öldürme Üzerine Kısa Bir Film (A Short Film About Killing, 1988) ve Sidney Lumet’den 12 Kızgın Adam (12 Angry Men, 1957). Sinemanın, adalet ve vicdan meselesiyle kurduğu bağlantının üç örneği olarak belirlediği filmlerin sunumlarını gerçekleştiren Kesal, gösterimlerden sonra izleyicilerin sorularını da yanıtladı.

Türkiye 2017 Yönetmen Buluşmaları Büyük İlgi Gördü

Türkiye 2017 bölümü kapsamında Daha (Onur Saylak), İşe Yarar Bir Şey (Pelin Esmer),Körfez (Emre Yeksan) ve Sarı Sıcak (Fikret Reyhan) gösterildi. Biletlerin günler öncesinden tükendiği gösterimlerde; Pelin Esmer, Emre Yeksan, Fikret Reyhan, Başak Köklükaya, Yiğit Özşener, Ahmet Melih Yılmaz Dilde Mahalli, Anna Maria Aslanoğlu ve Selda Taşkın Ankara, Sinop ve Kastamonu’da izleyicilerle buluştu.

‘Bilinmeyen Hikâyesiyle Yol’ Türkiye’de İlk Kez Gezici Festival’de Gösterildi

Yılmaz Güney’in unutulmaz filmi Yol, Cannes Film Festivali’ndeki ilk gösteriminden 35 yıl sonra yeniden kurgulanmış ve dijitalize edilmiş olarak beyazperdedeydi. Türkiye’de ilk kez Gezici Festival kapsamında gösterilen ‘Bilinmeyen Hikâyesiyle Yol’, yapımcı Donat Keusch’un sunumu ve filmin ardından soru-cevap ile Ankaralı izleyicilerle buluştu.

Canlı Sinema: Hollymood

Sandra Latanauskaite’nin yönettiği bir “canlı sinema” performansı olan Hollymood’da, başroldeki pandomim sanatçısı Evelina Brėdikytė’nin performansına izleyicilerin de dâhil olmasıyla salonda keyifli anlar yaşandı.

Sessiz Divalara Baba Zula Ezgileri

İtalyan yönetmen Mario Roncoroni’nin 1915 yılında çektiği Filibus: Göklerin Gizemli Korsanı filmi ile Herbert Brenon’un yönettiği 1923 A.B.D. yapımı İspanyol Dansçı filmleri EYE Film Müzesi’nden Walter Swagemakers’ın sunumuyla ve Baba Zula’nın canlı performansı eşliğinde izleyicileri sinemanın ilk dönemlerine götürdü.

İtalyan Usulü Komedi Büyük İlgi Gördü

Gezici Festival, bu yıl İtalya’da 31’inci yaşını kutlayan Il Cinema Ritrovato Film Festivali ile işbirliği yaparak üç İtalyan komedisini Guy Borlée’nin sunumuyla gösterdi: Pietro Germi’nin yönettiği Bayanlar ve Baylar (Signore & Signori, 1966); Antonio Piatrangeli imzalı Onu İyi Tanırdım (lo La Conoscevo Bene, 1965) ve döneminin en iyi örneklerinden kabul edilen, Dino Risi’nin yönettiği Sollama (Il Sorpasso, 1962).

Denis Villenueve’den İki Sıradışı Film

Kitty Aal’ın hazırladığı ve sunduğu bu bölümde Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve’ünKaderini Bilseydin, Yine de Yaşar mıydın? başlığıyla iki filmi gösterildi: Politeknik veİçimdeki Yangın.

Sergi ve Gösterim: Guy Ben Ner

İsrailli video sanatçısı Guy Ben Ner’in 2000-2016 yılları arasında çektiği videolardan derlenen çalışmaları ‘Aile, Yalanlar ve Videoteyp’ adlı özel bölümde gösterildi. Ayrıca festivalin danışmanı Köken Ergun’un moderatörlüğünde Guy Ben Ner ile bir söyleşi gerçekleştirildi. Katılımcılardan gelen sorulara cevap veren Guy Ben Ner, konuşmasında mültecilere çekim ve kurgu teknikleri öğrettiğinden söz etti. T. Melis Golar’ın küratörlüğünde gerçekleştirilen Guy Ben Ner sergisi 1-10 Aralık tarihleri arasında Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde açıldı.

Çocuk Filmlerine ve Kısa Filmlere ilgi yoğundu

Festivalin kısa film sevenler için seçtiği Kısa İyidir I ve II ücretsiz olarak seyirci ile buluştu ve dolu salonlara oynadı. Bu yıl Kanada’dan gelen çocuk filmleri, Ankara, Sinop ve Kastamonu’da kentlerin farklı bölgelerindeki okullardan gelen çocuklara gösterildi. Türkiye’ye gelen sanatçı Roland Schutz, Altındağ Belediyesi Piri Reis Gençlik Merkezi’nde bir hafta boyunca çocuklarla canlandırma film atölyesi gerçekleştirdi.

Günümüzde hangi ülke Orwell’ınki gibi otoriter?

0

İngiliz yazar Eric Arthur Blaire -George Orwell takma ismiyle- her yerde ve her daim gözetimde olan hükümetiyle, medyanın katı devlet kontrolüyle ve hükümetin halkı küçümseyerek istismar ettiği Okyanusya’daki hayatı anlatan distopik hikâyesi 1984’ü yazalı nerdeyse 70 yıl oldu. Kitapta, devlet bağımsızlık düşüncesi ve düşünce suçu hakkında kavuşturmalar yapmaktadır.

Devlet “düşünce suçu” ve bağımsız düşünce hakkında kovuşturmaya gitmekte, devlet, işlevini sürdürebilmesi için “İç Parti”, bürokrasideki açıkları dolduran “Dış Parti”nin üyelerine yönelik bile politikayı katı bir şekilde kontrol ederken, tarihsel revizyonizm yaygınlaşmış ve müttefikler hızla değişmektedir.

Avrasya’ya karşı süren birkaç yıllık bir savaştan sonra Okyanusya aniden politikasını dışa açar. Bu yüzden önceki yıllarda olanlara bakmaksızın açıklayıcı bir deyim ile “Okyanusya Doğu Asya ile savaştaydı: Okyanusya Doğu Asya’yla her zaman savaştaydı” politikası benimsenir.

Sovyetlerin Doğu Avrupa’ya komünizmin yayılmasını ve Batı Avrupa’ya yol açma girişimlerini temel alan Orwell başyapıtını 2. Dünya Savaşı ilk başladığında yazmıştı.

“1984” isminin sebebi bugün bile konuyla ilgilidir ve bu rahatsız edici “sahte haberler” devam etmektedir. Hükümet birçok yerde bireysel özgürlüklerin gerçek kılınması için bu haberleri dikkate almamaktadır. Başkan Donald Trump’ın göreve başlamasıyla “1984” Amazonda satış patlaması yaşadı ve yayıncıyı ek 70,000 baskı daha çıkarmaya zorladı.

İnsanlar her ne kadar Başkan Trump’ı hafife alsa da yüzleşme korkusu Trump’ın geçmişte söylem ve pozisyonlarının olması gerçeğini bile unutturamamakta. ABD Okyanusya değildir ve aksi bir öneri sadece abartı olarak kalmaktadır. Yargı bağımsız ve medya da özgür… Peki hangi ülkeler Orwell’in hayalindeki Okyanusya’ya daha yakın?

Kuzey Kore şüphesiz dünyadaki en totaliter ülkedir. Örneğin yabancı medyaya erişilmesine izin verilmemekte. Çocuklara doğduklarından itibaren fikir aşılanmakta, bu Kuzey Kore okullarında değilse bile (her ne kadar masum olsa da) Sevgili Liderleri’nin çizgilerini aşmak veya çelişmek olarak nitelendirilmekten ve fişlenmekten korkan aileleri aracılığıyla devam ettirilmektedir.

Muhalefet etmek bir gerçeklik ya da sadece şüphe olarak kalsın, sadece bireysel olarak değil, ayrıca kişinin nesli boyunca bir cezalandırma sebebi olarak devam etmektedir. Kahramanlar bir günde “iğrenç, aşağılık insan”a dönebilmektedir.

Son liderleri Türkmenbaşı önderliğinde Türkmenistan da buna çok yakındır. Örneğin, Türkmenbaşı kendisi ve ailesinin isimlerini günlerin ve ayların adlarına verdi. Bir de güneşle birlikte dönen bir altın heykelini diktirtti. Fakat muhteşem bir itaat gördüğünde rejimi totaliterlikten çok otoriter sisteme döndü. Eritrea da özellikle basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğünü gözeterek son derece otoriterdir. Ancak totaliter olmak için yeteri kadar örgütlü değildir.

Eğer Orwell bugün yaşıyor olsaydı “1984”e uyan en iyi ülke olarak Türkiye’yi tanımlardı. Ancak mesele Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın çöküşü ve otoriterizmi değil. Aslında bu Rusya Devlet Başkanı Viladimir Putin veya Venezuaelalı diktatör Nicolas Maduro’dan farklı değil.

Dahası Erdoğan nasıl oldu da Okyanusya’nın savaşlarda Doğu Asya ve Avrasya karşısında yaptığı gibi yakınlarını etkilemek için medyayı kontrol altına almayı başardı. Örneğin Suriye lideri Beşar El-Esad, Erdoğan’ın bir zamanlar en yakın dostuyken, şu an değil.

Fakat Erdoğan’ın Esad’la nasıl dostluk kurduğunu ve hatta onunla tatile bile çıktığını söyleyen Türk’ün vay haline! Türkiye’nin Rusya ile ilişkisi de yine bir yıllık bir süreçte en yakın askeri ittifaktan ve sıkı bir ticaret ilişkisi içinden gözlemlerden hareketle yeterlidir.

Aynısı özellikle Erdoğan’ın ABD’de yaşayan cemaat lideri Fetullah Gülen’i dostuyken düşman olarak suçlamasıyla 15 Temmuz 2016’daki başarısız darbenin arifesinde belirgindi.

2013’te finansman ve yolsuzluk çatışmalarıyla patlak veren Erdoğan-Gülen ihtilafından sonra Erdoğan kontrolündeki Türkiye basını seyrini aniden değiştirerek sadece birkaç ay önce onları yoldan çıkaran bir adamı kumpasla suçluyor.

Sadece birkaç yıl öncesini hatırlayacak olursak Türkiye polisi henüz yayınlanmamış Gülen karşıtı önemli bir kitap taslağını ve yazarını yakalamıştı. Kitap yayınlanmadığı gibi – ve böylece basın yoluyla bir hakaret de yokken- Erdoğan ve Türkiye polisi Gülen ve destekçileri hakkında olumsuz şeyler düşünmenin tolere edilemeyeceği dönemlerde bunu soruşturma açacak yeterli delil olarak gördü.

Ama o zamanlar vaziyetler böyleyken şimdi durumlar böyle oldu! Erdoğan ve basını bugün Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ismiyle cemaati ve yüzlerce hatta binlerce destekçisini atfederek Türk basınını kendi tarafına çekti.

Türk devleti eskiden ortadan kaldırmayı öngördüğü aynı suçlamaları şimdi kendi öne sürmektedir. Aslında bakılırsa Erdoğan her zaman Doğu Asya ile savaştaydı. Keza Erdoğan’ın darbe gecesi destanı çürütülebilir olduğundan Türk gazeteciler ve akademisyenlere bu tutarsızlıklar hakkında soru sormaya dahi izin verilmemektedir.

Türkiye’nin Orwellcılığa düştüğü en korkutucu bölüm ise ne kadar insanın Türkiye dışından eşlik etmeyi düşündüğüdür. Bazı Amerikan kuruluşları Erdoğan’ın veya aile üyelerinin kontrol ettiği şirketlerden bağış toplamaya çalıştığı için Erdoğan’ın teorilerinde veya oto sansürlerinde yanılmış gibi görünüyor.

Bireysel araştırmacılar enerji sektörü veya danışmanlık anlaşmalarını sürdürmek ve Türkiye Cumhurbaşkanını kızdırmamayı düşündükleri için şahsi düşünceleri ne olursa olsun en iyi şartlarda sessiz kalıyor ve en kötü şartlarda ise Erdoğan’ın basına verdiği söylemleri kabul ediyor. Türkiyeli araştırmacılar ise Erdoğan’ın, ailelerine karşı misilleme yapacağı endişesiyle kaçamak cevaplarla lafı dolandırmaktalar.

Bazı batılı gazeteciler ilerleme katetmek adına oto-sansür uygulamakta ve hatta otosansürcülüğü ahlaki gerekçelerden eksik olarak en kötü şartlarda “Özgürlük Evi”ne tercih etmektedirler. Türkiye’de olan şeyler oldukça tarajik bir hal almış durumda. Mesele sadece ifade özgürlüğünün ne kadar sınırlı olduğu değil ayrıca düşünce özgürlüğünün de sınırlarının ne olduğudur. Binlerce insan hapishanelere atıldı. 100,000 insandan daha fazlası işlerinden edildi. Vatandaşlıktan çıkarılanlar bile oldu, saygınlıklarını ve iş haklarını, okullarını, seçilme haklarını veya devlet memurluklarını kaybettiler. Bunların hepsi ne düşündüklerine dair doğan şüphelerden kaynaklı olanlar…

Bu süreçte başarabilenler ya da sadece hayatta kalmak için çabalayanlar da Cumhurbaşkanı’nın sadece birkaç ay önce ne mırıldandığı hakkında nasıl bir çelişkiye düştüklerine bakmaksızın Erdoğan’ın sözlerini papağan gibi tekrarlıyorlar. Zamanının Türkiyesi’ne geri gidersek, ülke gittikçe 1984’teki gibi çamura saplanmaktadır.

Michael Rubin*

*Michael Rubin Amerikan Girişimcilik Enstitüsü’nde çalışmakta olan bir akademisyen. Eski Pentagon yetkilisi. Başlıca araştırma alanları: Ortadoğu, Türkiye, İran ve diplomasi.

**Fotoğraf: Eric Blair (George Orwell) Metropolitan Polisi dosyalarından, 1940. THE NATIONAL ARCHIVES UK

Kaynak: Newsweek

Incal: Uyanan evren

0

Evrenin başlangıcından beri var olan iki güç; ışık ve karanlık. İç içe geçmiş varlıklarıyla sonsuza yolculuklarında bir deha ve bir üstat bu iki gücün bir kesitini alıp bir uzay operasına dönüştürürlerse neler olur? Incal, Şilili yönetmen Alejandro Jodorowsky ve illüstratör Jean “Moebius” Girard’ın 1981‘de yayınlanan kült eseri. Gerekli Şeyler Yayıncılık, Incal’i bu sene Türkçe çizgi roman dünyasına kazandırdı.

Incal’in derinliklerine doğru bir yolculuğa başlamadan önce bu başyapıtın yaratıcılarını biraz da olsa tanımakta yarar var. Alejandro Jodorowsky, göçmen Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1929’da Şili’de dünyaya geldi. Psikoloji eğitimi almaya başladı, şiir ve tiyatroya olan ilgisi Paris’e taşınmasına ve Marcel Marceau’nun öğrencisi olmasına neden oldu. 1962 yılında Fernandao Arribal ve Roland Topor ile Panik Hareketi’ni başlattı. Acid-western diye tanımlanan Köstebek (El Topo, 1970) ve Kutsal Dağ (La Montana Sagrada, 1973) gibi kült filmlerin yönetmenidir. Jadorowsky aynı zamanda tarot uzmanı, yazar, psikoterapist, psikobüyücü, çizgi roman yazarı, performans sanatçısı, tiyatro yönetmeni, kuklacı ve mim sanatçısı kimlikleriyle yaratıcılığını birçok değişik alanda kanıtlamış biri.

Moebius mahlaslı Jean Girard ise 1938’de Paris’te dünyaya geldi. Efsanevi çizgi roman sanatçısı, bilimkurgu ve fantezi illüstratörü Moebius, kendine özgü tarzıyla Marvel Evreni’nden Hollywood’a yolculuğunda, çizgi romanlardan video oyunlarına, animelerden büyük bütçeli Hollywood filmlerine, popüler kültüre birçok açıdan ilham vermiş bir sanatçı. Arzach, Silver Surfer gibi çizgi romanların çizeri olan Moebius, Alien, Tron, The Abyss ve The Fifth Element gibi Hollywood klasiklerinin hikaye çizimlerini gerçekleştirdikten sonra 2012 yılında hayata gözlerini yumdu.

Jodorowsky, Frank Hurbert’ın Dune’unu filme dönüştürme uğraşı içinde projesinde H.R.Giger, Chris Foss gibi birçok diğer sanatçı ile beraber Moebius’a da yer verdi. Filmin hazırlık aşamasında, “Jodorowsky’nin Dune’u” (2013) belgeselinde Jodorowsky’nin söylediğine göre Moebius hikâye çizimlerini büyük bir hızla ve isabetle çizerek onu şaşırtıyordu. Onun tam aradığı çizerdi. Fakat prodüktörlerin yatırım yapma konusundaki isteksizlikleri, Giger’dan Dan O’Bannon’a, Dali’den Pink Floyd’a birçok yeteneği birleştirmiş olan Jodorowsky’nin bu büyük projesinin rafa kalkmasına neden oldu. Fakat Jodorowsky Moebius’a Dune üzerine olan çalışmalarını orjinal bir grafik romana dönüştürme teklifinde bulunduktan sonra bir görüyle aydınlandı.

İntergalaktik uzayda uçtuğumu gördüm. İç içe geçmiş biri siyah biri beyaz iki piramitten oluşan kozmik bir varlık beni çağırıyordu. Ona doğru hareket ettim ve kendimi merkeze dalmış buldum. Biz patladık. Ve işte bilinçaltımın beni ‘El İncal’le tanıştırması böyle oldu.” diyor Jodorowsky.

Böylece Jodorowsky ekrana taşıyamadığı başyapıtından, 70’li yıllarda içine girdiği çizgi roman dünyasına sıçradı ve Moebius’u, Jodouniverse dediği kainatı yaratacak sanatçı olarak seçti. Incal işte böyle uzun süreli bir ortaklığın sonucunda yaratım gücü yüksek bir deha ve bir üstadın kaleminden çıkma bir uzay operası olma niteliğini taşıyor. 1981 de başlayan seri 1989’a kadar devam etti.

Incal’in konusuna gelince, çizgi roman John DiFool’un şehrin karmaşası içinde sürüklenerek İntihar Geçidi’nden atılmasıyla başlar. Şehrin dikey eksenini oluşturan gökdelenlerin arasındaki bu alandan geçerek aşağıdaki asit nehrine düşmek üzere olan DiFool polisler tarafından kurtarılır. Sorguya alınan DiFool başından geçenleri anlatmaya başlayarak okuyucunun her bölümde daha fazla içine dalacağı Moebius’un görsel evreninin içine çeker.

Incal’in bir kısmı olan Işık Incal’i John DiFool’un eline geçer. DiFool, fiziksel olarak çirkin, keyif düşkünü, kendinden başka kimseyi umursamayan ve maceraya atılmaya isteksiz R-sınıfı bir dedektiftir. Görev almaktaki motivasyon noktası içki, uyuşturucu ve homeofahişelerdir. Fakat Incal’in onu seçmesi hiç içinde bulunmak istemeyeceği maceralara atılmasını ve altından kalkmayı başaramayacağını düşündüğü sorumluluklar almasını gerektirir. DiFool’un İngilizce The Fool (aptal, enayi) kelimesinden türetilmiş olma olasılığı yüksektir. DiFool gerçekten verdiği kararlarla evreni yok olma noktasına getirebilme kapasitesine sahiptir. Incal’in her alanda yozlaşan insanlığı saflaştırma niyetiyle DiFool’un vurdumduymazlığı çizgiroman boyunca iç içe geçer.

Burada Işık Incal’inin Kara Incal’le birleşmesiyle oluşan iç içe geçmiş iki piramit şeklinden de bahsetmek gerekir. Bu şeklin diğer bir adı Metatron Kübü’dür. Platonik cisimleri içeren bir mega şablon olan bu küp, Kutsal Geometri çalışmaları yapan insanlar tarafından Yaşam Çiçeği’nin temel motiflerinden biri olarak görülür. Yaşam Çiçeğinin Unutulmuş Sırrı kitabında Drunvalo Melchizedek bu küpün tüm antik uygarlıklar tarafından kullanıldığını ve günümüze kalan eserlerinde bu şeklin takip edilebileceğini söyler. Savını desteklemek için Antik Mısır yapılarının fotoğrafları kullanır. Melchizedek Eski Mısırlıların ilk enerji kaynağı, ruhu ve vücudu “Mer Ka Ba” kelimesiyle açıkladıklarını söyler.

Simgesel olarak Jodorowsky’nin Incal’in merkezine yerleştirdiği bu geometrik şekil Metatron Küpüdür. Jodorowsky gibi her tür ruhsal inancı araştırmış bir mistik elbette Metatron Küpü’ne dayalı Işık Beden Meditasyonu ve buna bağlı gerçekleştiği iddia edilen astral seyahatten habersiz değildi. John DiFool insanlığın uykuda olma, gerçek doğasından uzaklaşma durumunu simgelerken, Incal uyanışı, zihinlerimizdeki eski bayatlamış inançları silkeleyip atmamızı ve yeni bir ufuk noktasına işaret eder. Moebius’un efsanevi çizimleri ve Jodorowsky’nin pop-kültür içine yerleştirdiği dinamitlerle yeni bir ufka uyanmaya hazır mısınız?

Zengin adamın fakirliği

Zengin adam, çalışmaya kabul edilir. Adam çalışır, egosu sağlıklıdır.

Almıştır, kişilikleri geliştirmiştir. Özü sarıp sarmalamıştır bunlar. Tamam, ne güzel işte. Bir bakıma öyle, öteki bakıma ise “iş”. Çünkü şimdi o yarattığımız, edindiğimiz zenginlikten geri gidip ÖZ’e ulaşmaya çalışacağız. Bu arada benliklerin katmanlarından geçeceğiz. Magmaya iner gibi, kabuklar üstü kabuklar var buralarda.

Çalışmaya gediğimiz vakte kadar geliştirdiğimiz otomatik evet/hayırlar, davranış modelleri magmayı delme işlemi sırasında bizi sıkıntıya sokar. İşlemi de öyle, kaza bela bir yerlerden yardım gelmiştir, birisi sağ elini hayırlı bir yola koymuştur ve kişinin içinde sorular meydana gelmiştir. Sağ elini koyarken sol el boş durmaz ve o da sol elini hayırlı olanı daha da hızlandıracak ve hayırlı olanın “doğru“ olduğunun içsel tadını oluşturacak bir yere koyar. Bu iki el istenilen çelişkiyi doğurur çünkü kişi yaşadığı bu çelişkiyle özgür seçimler yapar ya sağa doğru ya da sola doğru. Daha orta yol yok şu anda.

Olay burada başlıyor. Belki de üç safhası var bunu akışın. Doğduk, öz bedene uyum sağlamaya başladı, köklendik ve ciyak ciyak ağladık. Varlık seviyesi ve beden seviyesi arasındaki uyumsuzluktan. Daha sonra “eğitim” denilen sistem geldi, onunla özdeşleşen benlikler iş hayatıyla iyice çaştı çaştı çaştı … ta ki, egonun varlığa zarar vereceği kısıma kadar. Daha sonra benim gözleyebildiğim son ve bitmeyen bir hal olan yol aşaması geldi.

Yola zengin başlıyoruz. Kişilikler sivrilmiş, eğitilmiş, öğretilmiş, ezberletilmiş, babaların belli bir derinliği de var kendilerine göre belli bir doğum haritasında meydana gelmişler, tam olarak olmasa da varlıklarını ihtiyaçlarına göre şekillenmişler, belli bir hasarlı model geliştirmişler, öfkelenmişler, tutmuşlar, bir sürü şey… Bu bir sürü şey sadece fizik bedende olan bir şey de değil, duygusal bedeninde sıkışmasına neden olmuş. Kişinin diğer bedenlerine de etki ediyor ve alanında da hissedilir hale geliyor bu “sorunlar”.

Bütün bunlara neden zenginlik diyoruz?

Bunlar eteğimizdeki taşlar gibi çalışmaya gelinceye kadar topladığımız, varlığımızın bir şekilde gelişmesi için orada olan taşlar. İlk olarak çalışılması, üzerinde durulması gereken konularda bunlar, aşikar olan, ifşa olmuş olan. Sağlıklı olan bir zenginlik ve bir dereceye kadar çalışma içinde, diğer çalışmada olanların daha hızlı kendileriyle çalışması için faydalıdır bu zenginlik halı çünkü o konuda zengin olmayan birisine izlenim verirsiniz.

Çalışma devam ettikçe, kişiliklerimizin bu zenginliğinin bizim için varlıksal seviyede birer fakirlik gibi olduğudur. Çünkü benlikler seviyesinde kalmış bir deneyim/bilgelik nasıl olacak da özün ihtiyacını karşılayacak? Biz dünyayı kendi gözlerimizden kabuklarıyla görüyoruz… Birçok yargımız var, değerlendirmemiz tutumlarımız var, bayağı isteklerimiz ve arzularımız var, irade oluşturacak başlıkları çoğunluklu daha alt seviyelerden gelen isteklere ayırıyoruz.

Vay başıma gelenler diye kendimizi dövmeye gerek yok, birçoğumuz sistemin akışının böyle olmasına tabiyiz. Çalışmada olmak, çalışma fikriyle devam etmekten başka bir dönüşüm aracımız yok. Bunun olmadığını anlamadan kişi çalışmadaki “kendini bilme“ notasını anlayamaz ve çalışmaya değer verme konusunda sıkıntı yaşayabilir. Bu böyle diğer oktavlarda da gider durur. Kişinin dışarıda başka bir şey olmadığını anlaması gerekir ki fıçının içine basıldığında çalışma fikri çıksın.

Yol, yola dair izlenimler ve yolun geleneğiyle “Yolu, yolculuklarda öğrenmişlerin“ akademisinde oluyor bu dönüşümler.

Görseller | Gustav Klimt | Kapak |

Doğayı ölümsüzleştirmek: Tabiatsal

Yükselen binalar, kalabalık caddeler, kesilen ağaçlar… Modern dönem insanı kendisini mutsuz edecek şeyi bulmak için başını camdan çıkarsa yeterli oluyor. “Bir dağ havası alalım bu haftasonu.” diyoruz, “Biraz deniz görsem tüm stresim gidecek.” diye düşünüyoruz çoğu zaman. Vaktimiz olmuyor veya vaktimiz olsun diye çok da uğraşmıyoruz, işten/okuldan artan zamanda yine modern dönemin dayattığı ve bizim de kabul etmekten çekinmediğimiz alışkanlıklarımıza bırakıyoruz kendimizi. Tabiatın bize sunduğu huzuru yakalamak yeni dönemle beraber zorlaşsa da imkansız değil. Burada size anlatacağım şey benim günlük streslerden arınma biçimim: Reçine kolyeler. Bu aktivite beni hem doğa ile buluşturuyor hem dinginleştiriyor hem de her işlevi gören makinelerin arasından sıyrılan el emeğinin hazzını yaşatıyor. Dilerseniz size hangi aşamaları izlediğimi anlatayım.

Çiçek Toplamak ve Kurutmak

Kolye ucuna koyacağım şeyi seçmek için sınırsız seçeneğim var. Ben ölümsüzleştirmek istediğim kurumuş çiçekleri, yaprakları, dalları tercih ediyorum. Bu seçim bana doğanın çeşitliliğini keşfetme fırsatı sunuyor. Öyle ki, evden okula/işe giderken daha önce hiç farkına varmadığım bitkileri tanıdım. Ve bu bitkileri bulmak için çaba sarf etmeme gerek olmadı, onlar zaten asfaltın içinden, kaldırımların kenarlarından çıkmışlardı. Gün içinde defalarca üzerine basıp bu kadar çok oldukları ve kendiliğinden çıktıkları için önemsiz gördüğümüz bitkileri tek tek alıp aslında birbirlerinden ne kadar farklı olduklarını anladım. Hepsi ayrı karakterde ve hepsi ayrı güzellikteydi.

Toplayıp kuruttuğum ve onları ölümsüzleştirdiğim bitkilerin verdiği heyecan arttıkça onlar için ayırdığım zaman da arttı. Yolda karşıma çıkanların yanına bir de benim onları bulmak için yola çıktıklarım eklendi. Hal böyle olunca doğa ile kavuşmak da güzel bir amaca bağlandı ve doğa asıl amaç oldu.

Kuru Çiçekleri Kolyeleştirmek

Bu aşamada reçine kullanımı devreye giriyor. Sıvı halde bulunan ve birçok hobi markette satılan reçineyi kullanarak kolye uçları elde ediyorum. Çeşitli kolye ucu kalıpları satılıyor ama onu da evde silikon yardımıyla yapıp çok daha uyguna getirmek mümkün. Elde ettiğimiz ürünün her aşamasında etkin olmak sonucu gördüğümüzde daha büyük mutluluk verebiliyor.

Kuruttuğum çiçekleri kalıplara yerleştirirken düşündüğüm kombinasyonlar, birbirinden çok farklı görünen ve farklı yerlerde yetişen bitkileri bütün haline getirip uyum yaratma kısmı bu aktivitenin en eğlenceli taraflarından biri olabilir. Sonucu görmek için 24 saat beklemek gerekiyor fakat buna değiyor çünkü her noktasında emeğimin bulunduğu bir obje ile göz göze geliyorum. İçine bu denli huzurun ve güzel zamanın sığdırıldığı bir şeyin ise kötü olması imkansız. Sonuç benim için her zaman mükemmel.

Siz de yaptıklarımı Instagram sayfamdan takip edebilirsiniz: @tabiatsal

Çikolata kaplı çiğ vegan havuç topları

0

Çiğ tariflerin alışılmış malzemeleri olan kaju, hurma ve incirin biraz dışına çıkarak oluşturduğum bu tarif çok hafif ve lezzetli, çikolata sos dökmeden tüketebileceğiniz gibi, kakao ya da hindistan cevizi tozuna bulayarak da hazırlayabilirsiniz.

Tüm veganlara ilham vermesi dileğiyle.

Malzemeler:

  • 2 orta boy havuç,
  • 1/2 bardak soya sütü,
  • 3 çorba kaşığı agave şurubu,
  • 2 bardak badem unu,
  • 2 çay kaşığı tarçın,
  • 1/2 çay kaşığı karanfil,
  • 1 çay kaşığı muskat,
  • 4 çorba kaşığı hindistan cevizi tozu,
  • 1/2 bardak yulaf ezmesi,
  • 1/2 bardak kurutulmuş hünnap,

Yapılışı:

Öncelikle yulafı blendardan geçirerek iyice toz haline getirelim. Diğer malzemeleri üzerine ekleyerek iyice pürüzsüz bir kıvam haline gelene kadar blendarda yüksek hızda çalıştıralım.

Karışımı bir kaba alarak elimizin içinde küçük toplar yapalım. Dilerseniz ortasına badem ya da fındık koyarak da top haline getirebilirsiniz.

Çikolata sos için:

  • 1 çorba kaşığı eritilmiş hindistan cevizi yağı,
  • 2 çorba kaşığı eritilmiş kakao yağı,
  • 1/4 bardak kakao tozu,
  • 1/4 bardak akçaağaç şurubu,
  • 1 çay kaşığı vanilya ekstratı.

Tüm malzemeleri topak kalmayana kadar iyice karıştırın, dolapta çok az bekleterek kıvam aldığında çikolata toplarına bulayarak servis edebilirsiniz. Üzerine fındık kırpığı ya da sevdiğiniz meyvelerin tozlarından serperek süsleyebilirsiniz. Ben lingonberry tozu kullandım.

23. Gezici Festival’in son durağı Kastamonu’ydu

0

Yolculuğuna 1 Aralık’ta Ankara’da başlayan 23. Gezici Festival, 8-11 Aralık tarihlerindeki Sinop gösterimlerini tamamladıktan sonra 12-14 Aralık’ta Kastamonu Üniversitesi Medya ve İletişim Topluluğu’nun ev sahipliği ile Kastamonu’ya konuk oldu.

Girişlerin ücretsiz olduğu festival bir öğrenci topluluğu tarafından düzenlenen ilk film festivali olma özelliğini taşıyor. Aynı zamanda kentin de ilk film festivali. Festivalin açılışında Medya ve İletişim Topluluğu adına konuşan Eyüp Alan bir gelenek yarattıklarını ve mezun olan arkadaşlarının ardından bu geleneği devam ettirmek istediklerini belirtti.

Kastamonu Üniversitesi Ahmet Yesevi Konferans Salonunda izleyicisiyle buluşan festivale katılım her yıl olduğu gibi çok yoğundu. İlk gününe Denis Villleneuve’ün Politeknik filmiyle başlayan festivalde, Körfez filminin gösteriminin ardından yönetmen Emre Yeksan ve yapımcı Anna Maria Aslanoğlu’nun katılımıyla bir söyleşi gerçekleştirildi.

Festivalin ikinci günü Kanada’dan çocuk filmleri seçkisiyle başladı. Oyuncu Başak Köklükayaİşe Yarar Bir Şey filminin gösteriminden sonra Kastamonulu sinemaseverlerle keyifli bir söyleşi gerçekleştirdi. Günün son gösteriminde Ercan Kesal seçkisinden Sidney Lumet’in yönettiği 12 Kızgın Adam izleyicilere sunuldu.

Michael Haneke’nin filmi Mutlu Son ile başlayan festivalin son günü, Onur Saylak’ın mülteci sorununu anlattığı filmi Daha ile devam etti. Festival’in kapanış filmi Sarı Sıcak‘tı, gösterimden sonra yönetmen Fikret Reyhan izleyicilerin sorularına cevap verdi.

Film gösterimlerinin yanı sıra Gezici Festivalin yol arkadaşlarından Zeki Demirkubuz da sinemaseverlerle bir söyleşi gerçekleştirdi.