Ana Sayfa Blog Sayfa 220

Tadilata 75 milyon ödendi kitap alımı bütçeye takıldı

1

Kültür Bakanlığı, bütçe yetersizliğinden dolayı kitap alamadığını ileri sürerken, Diyanet kuruma bağlı binaların tadilatı için bir yılda 75 milyon lira harcadı.

Aralarında Sağlık Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı gibi bakanlıkların da yer aldığı birçok kamu kurumunu bütçesiyle geride bırakan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçeden para ayırdığı kalemler de dikkat çekiyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın her yıl kütüphanelere dağıtmak için yayınevlerinden kitap alımı işi bu yıl ödenek yetersizliğine takılırken, 7ayda 4 milyar 300 milyon liralık dev bütçesini tüketerek 1 milyar 300 milyonluk ek bütçe talep eden Diyanet, kuruma bağlı binaların tadilatı için 75 milyon lirayı rahatlıkla harcadı.

“Amaç mekân kalitesini artırmak”

Rekor bütçesini kısa zamanda tükettiği ortaya çıkan kurumun, “kurumsal kapasite ve yetkinliği geliştirmek” iddiasıyla yaptığı harcama kalemlerinin birbirine benzerliği de dikkat çekti. Diyanet İşleri Başkanlığı Performans Hedefi Tablosu’nda, “dini yüksek ihtisas ve eğitim merkezleri hizmet binalarının fonksiyonlarını ve mekân kalitesini artırmak” amacıyla 31.500.000 TL harcadığı belirtilen kurumun benzer harcama kalemleri tabloya şöyle yansıdı:

»Müftülük hizmet binalarının fiziki yapı ve fonksiyonları ile mekân kalitesini artırmak: 14.500.000 TL

»Özellikli bölgelerdeki cami, Kur’an kursu ve lojmanlar ile hizmet binalarının tadilatı: 29.014.000 TL

30 bakanlığı geride bıraktı

Muhasebat Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre başlangıç ödeneği 4,3 milyar lira olan Diyanet, 2017’nin 11 ayında 6,7 milyar lirayı harcadı. Kurumun İdare Performans Tablosu’nda ise harcanan 6,7 milyar liranın yanı sıra 35 milyon liranın da “bütçe dışı” harcandığı bilgisi yer aldı. Bütçe dışı harcamanın nerelere harcandığına ilişkin detay vermeyen kurumun, bütçe harcamalarındaki en yüksek pay, “başkanlığın dini, ilmi ve idari bakımdan yönetişim kapasitesini geliştirmek” kaleminden gerçekleşti. Diyanet’in “birlik ve beraberliği engelleyen toplumsal problemlerin çözümüne katkı sağlamak” iddiasıyla harcadığı 1,2 milyon lira da tabloda yer aldı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçe harcamaları 30 bakanlığı geride bıraktı.

Yüzde 60 öğrenci artışı

Diyanet’in AKP döneminde artan etkinliği de performans göstergelerinde ortaya konuldu. 2016 yılında 5 milyon öğrenciyi yaygın din eğitimi kapsamına alan kurum, 2017 yılında bu sayıyı 8 milyon 388 bine çıkardı. Böylelikle 2015 yılında 4 milyon olan öğrenci sayısı iki yılda iki kat arttı. Benzer bir artış cami ve Kuran kurslarına devam eden öğrenci sayısında da yaşandı. 2015’te 150 bin olan Kuran kursu öğrencisi sayısı 2017’de 305 bine yükseldi.

Alıntı: BirGün- MUSTAFA MERT BİLDİRCİN @mustafamertb_

Kadir Has Üniversitesi 2018 yılını “Toplumsal Cinsiyet Eşitlik Yılı” ilan etti!

1

Kadir Has Üniversitesinde 2018 yılı Toplumsal Cinsiyet Eşitlik Yılı olarak belirlendi.

Üniversite Rektörü Prof. Dr. Mustafa Aydın, Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Merkezi Müdürü Doç. Dr. Mary Lou O’Neil ve üniversite üst yönetiminin katıldığı bir basın toplantısında yapılacaklar ve hedefler duyuruldu.

Kadir Has Üniversitesi için toplumsal cinsiyet eşitliği yeni bir mevzu değil. Üniversitede, geçtiğimiz 7 yıl boyunca toplumsal cinsiyet alanında birçok araştırma ve proje yürütüldü. 2010 yılında “Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi” imzalandı. 2011 yılında Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Merkezi kuruldu. Bu merkezde 20ye yakın araştırma yapıldı. Araştırmalardan bazıları; Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Algısı ve Türkiye’deki Devlet Hastanelerinde Kürtaj Hizmetleri üzerineydi (2017, 2016). Merkez aynı zamanda Toplumsal Cinsiyete Duyarlı Dil Rehberi’ni yayınladı, bu rehberde dildeki cinsiyetçi ifadelere alternatifler yer alıyor.

2018’de Neler Yapılacak?

• Kurumsal Düzenlemeler

İlk aşama kurumsal düzeyde yapılacak düzenlemeleri içeriyor. Üniversite yönetimindeki cinsiyet dağılımını daha eşit hale getirebilmek için değişiklikler yapılacak. Rektör Prof. Dr. Aydın, hedeflerden birinin “En az temsil edilen cinsiyetin minimum yüzde 40 olmasını sağlamak” olduğunu söyledi.

Bir diğer düzenleme ise, Üniversite’de Toplumsal Cinsiyete Dayalı Taciz ve Saldırıyı Önleme Birimi’nin kurulması olacak.

• Kariyer ve İş-Yaşam Düzenlemeleri

İkinci ve üçüncü aşamalar, kariyer yönetimi ve iş-yaşam dengesini sağlamak üzerine yapılacak çalışmaları içeriyor.

Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Merkezi Müdürü Doç. Dr. Mary Lou O’Neil; kadınların terfi alma yolunda destekleneceğini, ayrımcı olmayan ve eşit bir istihdam süreci için çalışılacağını, ve iş yaşam dengesini sağlamak için düzenlemeler yapılacağını söyledi.
Hedeflerden bazıları şunlar: İş ve yaşam arasındaki dengeyi sağlamak üzere kreş için mali destek programı ve yüzde yüz ücretli doğum izni uygulaması başlatılacak.

Hedefler sadece kadınlara yönelik değil. Hali hazırda verilen 3 günlük babalık iznine ek olarak 1 hafta daha ücretli izin verilmeye başlanacak.

Aynı zamanda, daha esnek çalışma saatleri ve çocuk bakım odalarının kurulması da amaçlanıyor.

• Araştırmalar

Dördüncü aşama ise araştırmalara ayrılmış. Bilimsel araştırmaların değerlendirilmesinde üniversite araştırma ekibindeki cinsiyet dağılımının eşit olmasına dikkat edilecek ve yapılan araştırmalara “cinsiyet analizi” dahil edilecek.

• Eğitim

Planın beşinci aşaması öğrencilere, akademik ve idari personele yönelik eğitimleri içeriyor. Üniversite bünyesine yeni katılan akademik personele Kadir Has Üniversitesi’nin toplumsal cinsiyet eşitliği değer ve politikaları, bilinçsiz önyargı ve taciz üzerine bilgiler verilecek. Aynı bilgiler, hem Türk hem de uluslararası öğrencilere de öğretilecek.

Müfredat üzerinde de yenilikler yapılacak. Her fakültede en az bir tane toplumsal cinsiyet temalı ders olacak. Her öğrencinin alabileceği “Eşitlik ve Çeşitlilik” dersi açılacak. Merkez tarafından hazırlanan Toplumsal Cinsiyete Duyarlı Dil Rehberi, İngilizce ve Türk Dili ve Edebiyatı derslerinin parçası olacak.


Üniversite, toplumsal cinsiyet eşitliği adına yapılacak bütün bu düzenlemeler ile farkındalığı ve eşitliği artırmayı hedefliyor.

Kaynaklar: 
http://www.khas.edu.tr/news/1735
http://www.khas.edu.tr/w243/files/news/KHAS_TOPLUMSAL_C%C4%B0NS%C4%B0YET-E%C5%9E%C4%B0TL%C4%B0%C4%9EE%20G%C4%B0DEN%20YOL.pdf 
https://twitter.com/khasedutr

Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Merkezi araştırmalar ve projeler için: 
http://www.khas.edu.tr/kadin/100
http://www.khas.edu.tr/kadin/134
http://www.khas.edu.tr/kadin/137
http://www.khas.edu.tr/kadin/133

Edgar Allan Poe, ikircikli ütopyaya doğru bir prova: Kızıl Ölümün Maskesi

Ütopya düşmanlığı temelini “ütopya yaşasın diye dünyanın bir kısmı distopya yaşamak zorunda kalır,” söyleminden alır. Edgar Allan Poe, Kızıl Ölüm Maskesi’nde Prens ve maiyeti kendilerini yüksek duvarlarla çevrili, kale tipinde inşa edilmiş manastırlarına kilitler. Dışarıdaki insanların bu salgından helak olmasını umursamazlar.

“Kızıl Ölüm” çoktandır ülkeyi kırıp geçiriyordu. Hiçbir salgın bu kadar ölümcül, bu kadar korkunç olmamıştı. Avatarı ve mührü kandı; kanın kızıllığı ve dehşetiydi.”*

“Hastalığa yakalanma, hastalığın ilerlemesi ve sonun gelmesi topu topu yarım saatlik bir işti.”*

Kaçış fantezisi

Ütopyanın bir kaçış fantezisi olabileceği de düşünüldüğünde kızıl ölüm salgınından kaçmak için yüksek duvarlarla örülü, kapısı kilitli bir kale/manastır tam da biçilmiş kaftandır. Aynı zamanda bu duvarlar yalıtma işlevini gerçekleştirerek Prens Prospero’nun kalesinde dış dünyadan ayrılmış yeni bir dünya kurmasına olanak tanır.

“Bu şato Prens’in tuhaf ama ince zevkine göre inşa edilmiş çok büyük ve görkemli bir yapıydı. Kalın ve yüksek duvarlarla çevriliydi. Duvarda demir kapılar vardı. Prens ve maiyeti içeri girdikten sonra, ocaklar ve balyozlar getirilerek sürgüleri kaynatıldı.”*

Ütopyaların dış dünyadan yalıtılmış ada imgesi öyküde surlarla çevrili bir yaşam alanıdır. Burası Prens Prospero’nun düşüncesinin ve kararının sonucu meydana gelmiştir. Şatoda nasıl yaşanacağı, neler yapılacağı Prens’in kararlarının sonucudur. Bütün öykünün merkezinde duran bir karakter olarak Prens Prospero, Kızıl Ölümün Maskesi’nin, ikircikli ütopyaya göz kırpmasını sağlar.

“Manastırda erzak boldu. Bu önlemler sayesinde saraylılar salgına meydan okuyabilirdi. Dışarıda kalanlarsa başlarının çaresine baksındı. Bu arada dertlenmek ve düşünmek saçmalık olurdu. Prens, her türlü eğlenceyi düşünmüştü. Soytarılar vardı, tuluatçılar vardı, balerinler vardı, çalgıcılar vardı, her türden güzellik vardı, şarap vardı. İçeride tüm bunlar ve güvenlik vardı. Dışarıda ise “Kızıl Ölüm”.*

Bir ütopyaya akar gibi Amerika kıtasına göç eden kitleler, orada sonsuz bereketi bulmayı ummaktadır. Neredeyse talan ettikleri bu yeni/kıta adada, nice katliamlar olacaktır. İnsan hırsının perçinlenmiş sömürüsünden nasibini almayan hemen hiçbir şey kalmaz. Kıtanın bereketinin herkesi kapsamadığı da çok kısa bir zamanda anlaşılır. Ütopya hayalleriyle ayak basılan bu topraklar kısa bir süre sonra bazılarının distopyası olacaktır.

Mekan

Edgar Allan Poe, distopik tarafta kalan bir edebiyatçı olarak tutkuyla yazdığı eserlerinde insanın karanlık yanına ışık tutar. Kızıl Ölümün Maskesi’nde de şatonun dışında kalanlar için salgın “tüm azgınlığıyla kol gezerken,” içeridekiler yani Prens ve maiyeti eğlenmeye devam etmelidir.

“Görülmedik ölçüde görkemli bir balo düzenledi.

Maskeli balo tam bir cümbüştü.”*

Balonun verileceği salonlar ayrıntılarıyla sunulur. Ütopyaların ortak özelliği olan mekân anlatımı burada kendini gösterir.

“Her yirmi otuz metrede bir keskin bir dönemeç vardı ve her dönemeçte insan bambaşka bir görüntüyle karşılaşıyordu. Sağda ve solda, her duvarın ortasında bulunan uzun ve dar bir Gotik pencere dairenin dolambaçlarını izleyen kapalı bir koridora bakıyordu. Pencerelerde renkli camlar vardı ve camların rengi, açıldıkları salonun dekorasyonuyla hâkim rengiyle uyum içindeydi. Sözgelimi en doğudaki salonun duvar halıları mavi, pencere camları da parlak maviydi.”*

Edgar Allan Poe: “Böylece ortaya renk ve imge bakımından çok zengin ve fantastik görüntüler çıkıyordu.” diye bu salonları anlattıktan sonra sonda yer alan kara odaya geçer.

Kara oda

“Gel gelelim, batıdaki kara salonda kan rengi camlardan kapkara halı ve döşemeler üzerine vuran yalazların etkisi öylesine korkunçtu ve içeri girenlerin çehresine öyle yabanıl bir ifade veriyordu ki birkaç kişi dışında kimse bu salona adım atma cesaretini gösteremiyordu.”*

Ütopyanın yüzünün distopyaya döndüğü yer tam da bu salondur. Bu salon, ölümü ve hatta cehennem tasvirlerini hatırlatır bir döşemeye sahiptir. Bununla da kalmaz, kara salona her saat başı çalan büyük abanoz saati yerleştirir. Bu saatin gonklarının öykü kişilerinde yarattığı tüyler ürpertici etkide okura sunulur.

Prens ve maiyeti kendilerini salgından kaçtıkları bir şatoya kitleseller de insan hayatın geçiciliğinden kaçmaları mümkün değildir. Abanoz saat, bunu yüzlerine vurdukça, şatodakiler huzursuzluğa sürüklenmekte ve saatin çalması bitince hemen eski neşeli hallerine geri dönmektedir.

Lüksün, şatafatın, dansın ve müziğin esrimesindeki maskeli baloda, abanoz saat on iki kez çaldıktan ve ona yakın olan salonları daha fazla etkileyerek tüm balodakileri diğerlerinden daha uzun süre düşüncelerin içine çektikten sonra herkesi şaşkınlığa ve hoşnutsuzluğa düşüren birisi peyda olur.

Esrarengiz konuk

“Maskeli balodaki herkes yabancının kostüm ve davranışlarındaki zevksizliği ve münasebetsizliği derinden hissetti. Yabancı, bir deri bir kemikti ve uzun boyluydu, tepeden tırnağa kefene bürünmüştü.”

Tebaasının dehşetine katılsa da tüm eğlencelerini kaçıran bu densize haddini bildirmek için Prens Prospero, elinde hançeriyle, “Kızıl Ölüm”ü, maskeli bu konuğu kara salona kadar takip eder.

Yalnızca soylular, kendi arzularını ölümlerine kadar takip ederler, diye söylene gelen aristokrat tavrı sergileyen Prens, orada, kara odada, öldüğünde tüm konuklar;

“Kızıl Ölümün aralarında olduğunu o zaman anladılar.”

Ütopyanın sonu

“Ve sonuncu konuğun ölümüyle abanoz saatin yaşamı da son buldu. Sehpalarda yanan ateşler söndü. Ve karanlık ve çürüme ve Kızıl Ölüm her şeye, her yere egemen oldu.”

Böylece Edgar Allan Poe, Kızıl Ölümün Maskesi’nde başkahramanın ölümüyle birlikte karanlığa gömülen mekân evrenini sunar. Bu öykü, ütopya mı distopya mı olduğu anlaşılmaz haliyle, içinde iletişim merkezli bir anlatım olmasa da ikircikli ütopyanın nüvelerini barındırır. Hatta Amerikan rüyasının, kabusa dönüşen yüzünün sembolik ifadesidir. Ölümün olduğu bir dünyada karakter merkezli bir ütopya ne kadar mümkündür, sorusuyla okuru baş başa bırakır. Öyküyü bir de bu şekilde okumak, bir kısa öykü içinde bulunabilecek gizemli bir define gibidir.

* Bu yazıdaki alıntılar, Edgar Allan Poe, Bütün Öyküleri Cilt I, Çeviren: Hasan Fehmi Nemli, İletişim Yayınları kitabı 215-222’deki Kızıl Ölümün Maskesi öyküsünden yapılmıştır.

Dengenin mekanı

Ayaklarına bakacaksın: Yol onlarda, ne kadar yüksekte olursan ol bir seviyeden sonrası zaten/hepten yüksek.

Mesela, 20 metre yükseklikle 200 metre yükseklik arasındaki fark ne ki? Hayvan zaten aynı tepkiyi verecek. Yüksekten korktuğumuzda hemen eller yere iniyor, kendimizi küçültüyoruz ve daha güvende hissediyoruz. Güven burada nereden geliyor? Bir alt geçirdiğimiz/atladığımız hayvansal seviyeden mi acaba? Çünkü orayı hallettik dimi, cansız / bitkisel / hayvansal seviyelerden geçtik ve şu anda konuşan seviyedeyiz (?) Bizi kasan da bu zaten ya. Konuşan seviyenin realitesi, dualitesi, hakikati, tesiri, zamanı, merkezleri…

Nasıl dengeye geleceğiz bu konuşan seviyede? Genelde bir merkezi iptal edip enerjiyi ötekine geçirip boşluğu doldurmaya çalışarak olacak. Siz hiç merak etmeyin, bu konuşan seviyeye gelmiş cihaz, bunları otomatik yapacak. Nasıl dolacak bu boşluk, otomatik konuşarak, çok konuşarak, algının dışarıda olmasıyla, Onur’u da çok severim, Murat da iyi yemek yapıyor, onun orası bunu burası gibi yargılar bitmez dışarda olanlarla ilgili. Dışarıda da ne varsa artık. Konuşma biter yeme başlar. Neyi yiyorsun? Kim neyi yemek istiyor da beslenmek istiyor? Biliyoruz ki, bu konuşan seviye cihazının dengesinde yememe hali de var. Babalar yapmış, sol kolunu şivaya adamış sağ konulunu da ikinci çakraya… Ohh baba dengede, bir el aşağıda bir el yukarıda. Sanırım kendisi dönenlerden bir dem almış. Alsın, bir değer farkı ve irade olduğu kesin. Merkezi iptal edecek kadar irade ki, bu sadece direnme anlamına gelmesin, kişiyi o anki kendi gerçekliğine bağlayabilir.

Bana su altında olmuştu, gider yaparken başka bir gelir elde ettim. Ah Kami-sama! Ne kadar da alma/verme dengem yerinde. İyiki şu konuşan seviyedeyim!

Haradan nefes alın. Gidiyoruz.

Konuşan seviyeye gelmiş olmamızın ve diğer seviyelerinde, bir şekilde gelişiyor olması ve biz bu realite içindeyken daha üst ve daha alt seviyeleri görüyor (Zaten tezahür etmiş olan) olmamız bize ip ucunu veriyor. Öyle ya da böyle çekilim yaşıyoruz, öyle ya da böyle seviyeleri atlıyoruz. Eğer babaları çok kızdırdıysan ve kendi seviyende gider yapmadıysan tabi. Neden çekiyor, dürtüyor bizi El-Shaddai? Çünkü sevgi denilen GSM operatörünü kullanıyorlar yukarıda ve aslında Kara Şahin hiç düşmedi. Şahin ya da Kartal, düşmemekle kalmayıp, bunu biz çöldeyken de belli etti. Hayvanların özdeşleştiği davranış modellerinden kendimizi tanıma pigmentleri çıkarıyoruz. Doğa ile yakın temas halinde olan kabileler, hayvan davranışlarından kendilerindeki özellikleri belirler (Oturan Boğa) ve bizim “Modern İnsan” tanımımız içinde, başlıca özellik gibi bir çıkıyor ortaya.

Derdimizi bitirmek ve kozmik beyaz eldiven tokadını yememek için, ki bana Sebastiyan, Alfred diyen dostlar için diyorum, hizmetçinin beyaz eldivenli tokadını isteyiniz efenim. Çünkü, İsa’nın Babası, Gurdjieff’in ortak yaratıcı Babası buyurmuştur “Git, şunları şunları yemeğe çağır der ve İşte kapıda durmuş, kapıyı çalıyorum. Biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa, onun yanına gireceğim; ben onunla, o da benimle, birlikte yemek yiyeceğiz.” Dostlar, asıl yemek burada. Masamıza yukarısıda gelsin, buyursunlar kalplerimize…

Dostlar, konuşan seviyenin sıkıntılarını birlikte paylaşım. Her zorluk gibi gözüken şey, bizim için o an bir çeşit ıslah. Doğa, bizi ıstırapla birlik olmaya zorlarken, bunu beklemeden egomuzun üstüne çıkmak için bir araya gelelim, kalplerin istek yasasıyla ricasıyla bir arada mekan kıldığımız Yüksek Şuur Bilimlerine gelelim. Romalılar, Akiva’ya işkence yaparken şöyle demiş öğrencilerine “Yaradan iyi ve iyilik severdir.” Lütfen, içinizdeki Yaradan sevgisini, güveninizle birlikte harlayın. Biz ateşe odun atarız.
Denizlerin büyük balıkları bizimle olsun.

Büyük Alfredin Torunu, Sebastiyan hizmetçilerinden
Dostunuz AOS

GörsellerAlexander Jansson

Kopenhag’da bir gün

1

Kopenhag, Stockholm’e kıyasla daha canlı bir şehir; daha kalabalık, daha aydınlık, bisiklet ile yolda giden sayısı şaşılacak kadar fazla…

Kopenhag için bir gün yeterli mi? Kesinlikle değil, en az 4 gün geçirilmesi gerektiği görüşündeyim. Sadece Danimarka şatolarını gezmek bile bir tam günü alacaktır.

Peki denesek bir günde Kopenhag gezilir mi? Çoğu önemli yer görülerek şehir hakkında az da olsa bilgi edinilebilir ancak şatolar gibi pek çok yer kalacaktır.

Danimarka’da İsveç Kronu’nu Danimarka Kronu’na çevirmek isterseniz önce Euro’ya çevriliyor daha sonra krona, böylelikle biraz zarar edebiliyorsunuz. İsveç’te de Danimarka kronunu çevirmek isteseniz aynı durum söz konusu.

Yanınızda Euro bulundurarak yerel para birimini almak bana daha sağlıklı geliyor. Türkiye’de Danimarka Kronu’nu bulmak çok güç. Ben Teşvikiye’de Delta Döviz’de sadece 1000 Danimarka kronu bulabilmiştim, aldığım dönem 380 TL‘ye tekabül ediyordu tam. Bankanızla görüşerek, internet bankacılığından döviz alışı yapıp, çekeceğiniz gün şubeye 2 gün önceden bilgi verip getirtebiliyorsunuz.

Kopenhag‘da gezilecek yerler arasında öncelikle Stroget geliyor, dünyanın en uzun trafiğe kapalı caddelerinden biri. 3 km boyunca uzanmaktadır.

Nyhavn kanalı ve renkli tarihi evlerin bulunduğu alan ise küçük deniz kızı heykelinden sonra Kopenhag tanıtım resimlerinde oldukça sık rastlayacağınız, Kopenhag’a gidip de olmazsa olmaz görülecek yerlerden biridir. Deniz ile şehiri birleştirmek için 1673’de yapılmış. Kanaldaki 20 numaralı ev Andersen’in masallarını yazdığı ev olması sebebiyle şu an müze konumunda.

Benim en çok sevdiğim yerlerden biri oldu, vaktiniz varsa mutlaka kanala karşı oturup bir kahve içebilirsiniz. Oldukça huzur verici, dünyanın başka bir ucunda olduğunuzu hissettiriyor.

Christiania Bölgesi, burayı gitmeden önce internetten okuduğumda oldukça ilgili çekici, görmeye değer anlatmışlardı ancak benim için tam bir hayal kırıklığı…

Bu bölge 1960’lı yıllarda hippiler tarafından kurulmuş özerk bir bölgeymiş, illegal pek çok şey sokaklarda satılıyor, dolaşırken insanlardan yana herhangi bir rahatsızlık yaşamıyorsunuz ancak o bakımsızlık, kirlilik, etraftaki kötü koku insanı hayattan bezdirir cinsten. Oldukça sevimli minyatür köy evleri halinde anlatımlara rastlayacağınız internette gezen makaleleri hiç yansıtmıyor.

Bu bölgede fotograf çekmenin yasak olduğu doğru, bölgenin pek çok yerinde buna dair uyarı görselleri resmedilmiş, ancak çekenler de vardı. Biz çekmeye gereksinim duymadık.

Kopenhag ana tren istasyonundan bu bölgeye ulaşım 2,5 km mesafede, biz gezerek ve yürüyerek ulaştık ama yorucu olduğundan tavsiye etmiyorum. Christiania adında bir metro durağı mevcut bu bölgeye çıkan, rahatlıkla erişim sağlayabilirsiniz.

Ayrıca Danimarkalılar oldukça yardımsever insanlar, metroda durup haritaya baktığınızda hemen yanınıza yaklaşıp yardıma ihtiyacınız olup olmadığını soruyorlar.

Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, sanılanın aksine iskandinav insanı hiç soğuk değil.

Kopenhag’ın bir diğer gezilmesi gerektiği yerlerden biri olarak belirtilen Kopehag’ın sembolü Den Lille Havfrue, The Little Mermaid heykeline Nyhavn’ın solundan dönüp sahil boyunda düz devam edip uzun bir yürüyüş yaptıktan sonra ulaşabilirsiniz.

Hans Christian Andersen masalından ilham alınarak yapılmış bu heykelin kafa kısmı çalındığı, şu an mevcut olan orjinalini yansıtmadığına dair bir bilgi söz konusu.

Görmeye değer mi? Kesinlikle değil, ancak şehrin simgesi ile resim çektirmek isteyenler için olmazsa olmaz diyebiliriz.

Tivoli bahçeleri, Avrupa’nın en eski lunaparkı ancak biz gittiğimizde kapalıydı, bahçesinden dolaştık, detaylı gezme imkânı bulamadık.

Statens Museum for Kunst, kraliyet müzesini vakti olanlar detaylı gezebilir, zamanımız kısıtlı olduğu için burayı geçmek durumunda kaldık, tam güne yakın bir zaman gerekebilir.

Christiansborg parlamento sarayı, Amalienborg kraliyet ailesi evleri de gezilecek yerler arasındadır.

Rundetaarn, şehri tepeden görmek isteyenler için ideal. Özellikle fotograf çekimi için ideal bir nokta.

Gammeltorv meydanı şehrin en güzel meydanlarından birisidir, dinlenmek, bir şeyler içmek, tarihi binaları ve Danimarka insanını izlemek için ideal bir nokta.

Grabrodretorv, Nyhavn ‘dan sadece 1,5 km uzaklıkta. Diğer ünlü meydanlardan biridir.

Sakin ve kalabalıktan uzak bir bölge olarak bilinir. Yine oldukça fazla kafe ve restoranlara ev sahipliği yapar.

Rosenborg Castle, mutlaka görülmesi gereken yerlerden birisi, zamanımız kalmadığı için buraya hiç gitmemeyi tercih ettik ancak notlarım arasında yer alıyor. Danimarka için kapsamlı bir gezi planladığımda görmeyi planlıyorum. Vaktiniz varsa görülmeye değer.

Gefion Fountain, Küçük denizkızı heykeline sadece 450 m mesafede kalıyor. Eğer Nyhavn üzerinden sahilden devam ederek heykele varmayı planlıyorsanız yol üzerinden mutlaka Gefion çeşmesini de göreceksinizdir. Sol tarafınızda ise büyüleyici Kastelskirken kalıyor. Burda kartpostallık muazzam fotograflar çekebilirsiniz.

Ne yenir?

Dünyanın en ünlü Michelin yıldızlı restoranlarından biri olan Noma, Kopenhag’da bulunuyor.

Ancak insanların  en az 3 ay öncesinden rezervasyon yaptırdığı, çok uğraştığını duymuştum.

Şansınız varsa deneyebilirsiniz.

Noma

Strandgade 93

1401 København K

Denmark / noma.dk

İtalyan restoranı arayanlar, La Vita e Bella‘yı tercih edebilir. Oldukça başarılı ve tam puan almış bir restoran.

Falkoner Alle 49, 2000 Frederiksberg, Denmark

Bir diğer alternatif Da Salvo, fiyatları makul, lezzetli bir italyan restoranı.

Gammel Kongevej 41, 1610 København V, Danimarka / dasalvo.dk

Geranium, klasik iskandinav mutfağı tatmak isteyenler için içlerinde en iyisi. Fiyatları biraz pahalı, vegan ve vejetaryen menüleri de mevcut.

Per Henrik Lings Allé 4, 2100 København Ø, Danimarka / geranium.dk

Alışveriş için:

Danimarka ‘ya özgü markalar; Lego, Royal Dansk, Georg Jensen, Fritz Hansen, Stelton, Royal Copenhagen Porcelain, Pandora, Hans Christian Andersen, Ecco, Tuborg, Carlsberg, Jack & Jones, Vero Moda, Only, Pieces.

Taoist bir roman: Rüyanın Öte Yakası

0

Bilimkurgu yazarı Ursula K. Le Guin, Rüyanın Öte Yakası [The Lathe of Heaven] romanında insanın dünyadaki eksiklikleri, toplumun aksayan yönlerini düzeltmeye ve doğa üzerinde bilimi ve aklını kullanarak onu hâkimiyet altına çalışmasının gereksizliğini vurgularken bir yandan da insanın kendini doğanın parçası olarak kabul etmesi gerektiğinin altını çizer.

Roman, rüyaları gerçeğe dönüşen George Orr’un “iyileşmek” için oneirologist Dr. Haber’ın kapısını çalmasıyla başlar. Dr. Haber’in dünyayı daha yaşanılabilir bir yere dönüştürmek için Orr’un rüyalarını manipüle etmeye çalışır. Ay’a uzaylıları yerleştirerek insanları bir araya getirecek düşmanları yaratır; ancak işler ters gider ve uzaylılar dünyaya iner.  Üstelik, insanların yıkımı, birbirleriyle olan savaşı başka formlarda devam eder. Dr. Haber, ırkçılığı yok etmek ister, bütün insanlar artık gri renktedir. Herkes, her şey aynı görünmektedir. Dünya daha iyi bir yer olmuş mudur, peki? Tabii ki hayır.

Ursula K.Le Guin, Rüyanın Öte Yakası‘nın ütopya ya da distopyadan çok taoist bir roman olduğunu söyler bir röportajında. Kitap, 11 bölümden oluşmaktadır ve genellikle bölümler Taoist filozoflardan alıntılarla başlar. Taoist öğretinin temellerinden biri wu-wei, Orr tarafından simgelenir. Wu-wei, bir nevi eylemsiz eylemdir. George Orr, kendisini hayatın akışına bırakmış biridir; bir şeyleri değiştirmeye, bir yerlere varmaya çalışmaz. Olacağı varsa bir şeyler olur. Orr, evrenle birdir, belki bu yüzden rüyalarıyla evreni şekillendirebilir. Pasif bir karakter olarak çizilen, üzerine basılsa kabuğu çıtırdamayacak bir böcek kadar savunmasız olarak tasvir edilen Orr’un hiçbir şey yapmadan sadece rüyalarıyla evrenin düzenini değiştirebilmesi “wu wei”ye bir örnek olarak gösterilebilir.

Belmont, wu- wei [action through inaction]‘yi şöyle anlatır: herhangi bir seçim ya da eylem gerektirmeyen sonuç en iyi olandır, insan her şeyi doğaya, evrene bırakmalıdır. Orr’ da tam bu noktada daha da belirginlik kazanır. Dr. Haber’i doğanın düzenle böylesine oynamaması için uyarmaktadır, ama çok pasif ve manipüle edilmeye açık bir karakter olduğu için kitabın sonuna kadar ona karşı koymayı beceremez. İyileşmekten çok “iyileştirilmek” istiyordur; etken değil, edilgen bir yapıdadır Orr. Sadece, evrenin onu getirdiği durumu kabullenir. Öyle ki rüyalarının gerçeğe dönüştüğünü fark ettiğinde bile, isteklerini gerçekleştirmek için bu “yeteneğini” kullanmaz, aksine herhangi bir düzen değişikliğine sebep olmamak ve rüya görmesini engellemek için yasadışı ilaçlar kullanmaya başlar. Dr. Haber ise doğaya müdahale ederek, dünyayı daha yaşanılabilir bir gezegene dönüştürmeye çalışan Kartezyen bir özne konumundadır. Jenna Belmont, “The Yin and Yang of Religious Thought”‘ adlı makalesinde, George’u Yang,  Dr. Haber’i ise Yin ile eşleştirir.  Doğadaki dengenin korunabilmesi için iki zıt kuvvete de ihtiyaç vardır, ikisi beraber romanda bir bütünlük oluşturur.

Lewis Call da benzer şekilde romanın, insanlık için daha iyiye ancak bilgi ve rasyonalizmle ulaşılabileceğini savunan Descartes’dan, hatta Plato’dan itibaren başlamış Batı rasyonalizmi ile insanın irade gücünün hem dünyanın kendisine hem de topluma olan yıkıcı etkisine dikkat çeken Taoist öğreti arasında bir çatışma üzerine kurulu olduğunu yazar. Orr, Call’a göre, post modernist bir başkaldırı, anarşist bir duruşun simgesidir. Hem anarşizmde hem de Taoizm’de yasalar, iktidarın yaptırımı olamaz, yapıcı olan evren ile birey arasındaki bağdır.

Bir diğer yanda ise her şeye nüfus edebilen su esnek akışkan bir formda olması nedeniyle Taoist öğretinin en önemli öğelerinden biridir. Deniz anasının, okyanustaki salınımının betimlenmesiyle başlayan romanda, su varlığını bir şekilde hissettirmeye devam ettirir. George, bahsedilen deniz anasıdır, sonsuz okyanusların, yani sonsuz evrenin bir parçasıdır. Dr. Haber, son kez George’u aracı olarak kullanmadan rüya görerek kendi gerçekliğini yaratmaya çalıştığı anda, binalar yıkılmaya başlar, o an anlatılırken bile binaların erimesinden bahsedilir. Hep bir akışkanlık söz konusudur. George kendini bu akıntıya bırakmaya hazırdır, hafiftir, süzülür. Dr. Haber ise bu akıntıya yön vermeye çalışır; ama kaybeden taraf olacaktır.

Roman, gitmek geri dönüştür cümlesiyle biter. Hayat, daha çok bir döngüdür. Heraklitos, “Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz” demiştir; ama belki o nehir hep aynı nehirdir ya da biz hep aynı bizizdir.. Sadece görüntüler değişir ya da adlar; ama her şey özünde aynı kalır. Belki romandaki gibi gerçekten de gitmek hep bir geri dönüştür; doğaya, evrene, birliğe bir geri dönüş.

Kaynaklar

  • Call, Lewis.”Postmodern Anarchism in the Novels of Ursula K. Le Guin.” SubStance” #113, Vol. 36, no. 2 . 2007.
  • Belmonte, Jenna. “William Haber and George Orr:The Yin and Yang of Religious Thought”. Emergence. Issue 4 (2013).

Bavul Dergi’ye tepki yağdı: “Böyle farkındalık olmaz!”

0

Bavul Dergi’nin Aralık sayısında #MeToo kampanyasına gönderme yapan bir yazıya yer verdi. Tacizin ve cinsel istismarın istismarcı ve tacizci erkekelerin gözüyle anlatıldığı yazı, cinsiyetçi ve pornografik anlatımı nedeniyle tepki gördü.

Bavul Dergi, Aralık sayısında, kasım ayında Hollywood’da birçok kadının yapımcı Harvey Weinstein tarafından cinsel saldırıya maruz kaldığını açıklamasının ardından Twitter’da #MeToo (ben de) etiketiyle başlayan ve cinsel saldırıya uğrayan kadınların yaşadıklarını anlattığı kampanyaya gönderme yapan bir yazı yayımladı.

Aslı Tohumcu’nun kaleme aldığı yazıda; bir kız çocuğunun otobüste, bir kadının sokak ortasında, bir başka kadının iş yerinde, bir diğerinin iş yemeğinde… tacize ve cinsel istismara uğrama hikayesi, tacizci ve istismarcı erkek gözünden ayrıntılarıyla anlatılıyor. Yazı, barındırdığı pornografik ve cinsiyetçi ögeler nedeniyle sosyal medyada tepkilerin hedefi oldu.

TWITTER’DAN TEPKİ YAĞDI

Twitter’dan gelen tepkilere yine Twitter’dan yanıt veren Bavul Dergi, eserin “ilk önce yazarı bağlayacağını” söyledi. Yazarın eleştirilerin hedefi haline getirilmesi ve derginin sorumluluk almaması da tepkileri artırdı. Eleştirilerin öne çıkan ortak noktası ise ‘farkındalık yaratmak’ adına tacizi özendirici olması, tacize uğrayan kadınların acılarını ve duygularını görmezden gelmesi, suistimal etmesi, pornografik ve cinsiyetçi unsurlarla dolu olması.

Yazıyı kaleme alan Aslı Tohumcu Twitter üzerinden yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Merhaba.

Bavul dergi aralık yazım hakkında birkaç söz söylemem şart oldu. Kendi başımdan geçen tacizleri dergiye yazarken niyetim elbette taciz mağdurlarını incitmek, tacizi övmek ya da tacizciyi cesaretlendirmek değildi. Yazım yüzünden eli, gözü ya da kalbi yanan kadınlar olması beni de üzüyor. Bu alanda benim gibi mücadele eden ve yazımı kendi yanlışı/doğrusu içinde değerlendiren, eleştiren insanlara da selam ederim.

Yirmi yıldır öykü ve romanlarımda kadınların ağzından erkek şiddetini yazıyorum. Bu yazıdaysa tam tersini, yani tacizcinin dilinden yazmayı denedim ve görünen o ki, hâlâ acısını hissettiğim travmamı aktarmakta kullandığım üslup sorunlu bulundu. Bunu tartışmak gerekir elbette. Ben dilimi böyle kurdum, bu derdi böyle vahşi bir dille anlatmak istedim. Söyleyin nasıl yapmalı? Tacizin ifşası konusunda literatür, atölye önerilerinizi bekliyorum.

Tacizcilere yönelik öfkelerini bana kusanları da affediyorum.

Diyeceğim, bugüne kadar yazdığım her kitapta niyetimin, özellikle bu konuda berrak ve açık olduğunu düşünüyorum.

Selamlar, aslı tohumcu…”

Tohumcunun bu açıklaması da tepkiyle karşılandı.

Alıntı: Evrensel

HDP’den hayvanlara yönelik suçlar için kanun teklifi

1

HDP Grup Başkanvekili Filiz Kerestecioğlu, hayvanları nesneleştiren ve suç-ceza orantılılığı ilkesini gözardı eden düzenlemelerin değiştirilmesi amacıyla Meclis’e kanun teklifi sundu. Filiz, “Hayvanlar korunması gereken, değer açısından insandan daha aşağıda bulunan varlıklar değil, hakları olan canlılar olarak kabul edilmelidir” diye belirtti.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekili ve İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu, hayvanlara karşı suçların toplumsallaşmasına yol açan, hayvanları nesneleştiren ve suç-ceza orantılılığı ilkesini göz ardı eden düzenlemelerin değiştirilmesi amacıyla Meclis’e kanun teklifi sundu. Hayvanlara karşı yapılan ihlaller için yasada kabul edilen yaptırımların, fiil ile ceza arasındaki uyumsuzluk nedeniyle suçun kendisini önemsizleştirdiğini belirten Filiz, “Suçun vahameti, yaptırımların hafifliği ve uygulanmayışı nedeniyle ortadan kaldırılmaktadır. Mevcut yasaya göre bir hayvanı öldürmek, kapalı alanda sigara içmeyle, gürültü yapmayla eşdeğer tutulmaktadır. Bu durum, yasada ifade edilen cezanın bile uygulanmaması sonucunu doğurmaktadır” dedi.

Filiz, kanun teklifinin gerekçesinde şunları belirtti:

“Benzer şekilde, ceza tespitinde ‘Sahipli/sahipsiz hayvan’ ayrımının yapılması, öngörülen ceza ne olursa olsun hayvanın bir ‘mal’ olduğu algısını güçlendirmektedir. Hayvanlar ayrıca ev/süs/kontrollü hayvan olarak ayırılmakta, hayvanların refahına ilişkin bütünsel bir perspektif yerine faydacı bir koruma anlayışı devreye sokulmaktadır. Oysa hayvanlar dünyada insanlar kadar yaşama hakkına sahip olan eşdeğer canlılardır. İnsan merkezci, egoist yaklaşım hayvanlara yönelik şiddetin yaygınlaşması sonucunu doğurmaktadır. Hayvanlara şiddet ve toplumsal şiddet arasında karşılıklı bir ilişki söz konusudur. Hayvanlara şiddet toplumsal şiddetin yaygınlaşmasının bir sonucu olarak artmakta, buna mukabelen, hayvanlara yönelik şiddetteki artış da toplumsal şiddet ve çatışmayı kışkırtmaktadır. Siyasette giderek derinleşen şiddet hayvanlara yönelik toplumsal şiddet olarak kendini göstermektedir.

‘Hayvanlar insan eğlencesi için esir ediliyor’

Mevzuata göre yasak olmasına rağmen toplu zehirlemelerin kamu kurumları tarafından gerçekleştirildiği, hayvanların insan eğlencesi, menfaati için esir edildiği görülmektedir. Öyle ki; geçtiğimiz yıl, bir milletvekilinin hayvanlara tecavüzü meşru gören ifadeleri TBMM tutanaklarına yansımıştır. Hayvanların ruhsal ve fiziksel bütünlüğüne karşı gerçekleştirilen fiillerin suç olduğu siyaseten dahi kavranamamış görünmektedir.

Hayvanların çeşitli amaçlarla kullanıldığı mezbahalar, barınaklar deney laboratuvarları sivil toplumun denetimine açık hale getirilmelidir. Hayvanlardan korkmaya, onlara zarar vermeye yönelik insan merkezli yaklaşımın ortadan kaldırılması için çalışmalar yürütülmelidir. Hayvanlar korunması gereken, değer açısından insandan daha aşağıda bulunan varlıklar değil, hakları olan canlılar olarak kabul edilmelidir. Hayvanların korunması ihtiyacı, insan merkezci yaklaşım nedeniyle ortaya çıkan insan şiddetinin bir sonucudur. Esas olarak insanlar şiddeti meşrulaştırarak yaygınlaştıran bu yaklaşımdan korunmalıdır.”

Alıntı: Jinnews

İçinizi ısıtacak sıcacık bir oyun: Günün Çorbası

0
Müzikal oyunlar, ekstra performans isteyen oyunlardır. Çünkü aynı anda oynar, dans eder ve şarkı söylersiniz. Oyuncusu, vokalleri ve müzisyenleriyle tamamen birbiriyle uyumlu olmalıdırlar. Bu oyunlar oldukça hareketli ve keyifli geçer.

Sizlere çok beğendiğim bir müzikal oyundan bahsetmek istiyorum. Oyunun adı “Günün Çorbası” olaylar o bir kase çorba etrafında o kadar çok dönüyor ki, bir kase çorba nelere kadir görüyorsunuz.

Todd Mueller’ın yazdığı, Taner Tuncay’ın yönetmenliğini yaptığı oyunun konusu şöyledir. 1939 yılında New York’un en ünlü restoranlarından Bailey’s, dünyaca ünlü “Günün Çorbası” ile meşhurdur. Ancak bu çorbanın tarifini hiç kimse bilmemektedir. Herald Tribune’ün Pulitzer ödüllü araştırmacı gazetecisi Katharine Hawks, patronu J.P. Thompson’ın isteği üzerine kılık değiştirip çorba tarifini öğrenmek için, garson olarak restorana sızar. Restoranın sahibi Stewart Bailey bir yandan evlenmek üzere olduğu sosyetik nişanlısı Tiffany Vandervanden ile uğraşırken bir yandan da aile mirası olan çorbayı korumaya çalışmaktadır. Sadık dostu barmen Franklin O’Shea ve eski sevgilisi ünlü yemek eleştirmeni Shelly DeCoco’nun da olaya dahil olmasıyla işler bir hayli ilginç ve komik bir hal alır.

Oyuncuların enerjisi oyuna o kadar güzel yansıyor ki oyunu başından sonuna kadar dikkat kesilerek izleyebileceğinize emin olabilirsiniz. Müziklerin ritmi de bir o kadar harikulade. İçinizi ısıtacak sıcacık bir oyun arıyorsanız Günün Çorbası tam size göre bir oyun diyebilirim. Sahne tasarımı, kostümler, kıyafetler tamamen oyunun yaşandığı zamanı anlatıyor. Sahne dekoru o kadar hızlı değişiyor ki gerçekten çok titiz hazırlanmış bir oyun izleyeceksiniz.

Komedi, Müzikal & Kabare olan bu oyunu İstanbul Devlet Tiyatrosu, Cevahir Sahnesinde izleyebilirsiniz. 2 perdede sergilenen bu oyun 130 dakika sürüyor. Her dakikasından keyif alacağınız bu oyunda kadroda Nermin Koçak, Onur Ertaman, Ozan Uçar, Selmin Artemiz, Gözde Türker, Aykan Aydın var.

Cinsiyetçi ulaşım uygulamasına bir kentte daha başlandı: Maraş’ta “kadınlara özel ulaşım aracı” uygulaması!

1

Kadınların tepkilerine rağmen Bursa ve Malatya’da hayata geçirilen “kadınlara özel ulaşım aracı” uygulaması Maraş’ta da başlatıldı. AKP’li belediye iki otobüs hattının “kadınlara özel” olacağını açıkladı, son sefer saatini de 19.00 olarak belirledi.

Bursa’da ve Malatya’da uygulanan ve kadınların tepkiyle karşıladığı “kadınlara özel ulaşım aracı” uygulamalarına bir yenisi daha eklendi. AKP’li Maraş Belediyesi, sadece kadınların kullanacağı iki otobüs hattı belirledi, son sefer saatinin de 19.00 olduğunu duyurdu.

Son sefer saati 19.00!

Maraş Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Hizmetleri Dairesi Başkanlığı Toplu Taşıma Şube Müdürlüğü tarafından yalnızca 13 ve 22 numaralı hatlarda geçerli olacak “Kadınlara Özel Otobüs” uygulaması başlatıldı. Gerici ve cinsiyetçi uygulama kapsamında toplutaşıma araçlarının yalnızca saat 19.00’a kadar seferlerine devam edeceği açıklandı. Otobüs önceki gün ilk seferini yaptı.

“Bu uygulamayı kabul etmiyoruz”

Söz konusu uygulama Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi Maraş’ta da büyük tepki çekti. Kadınları toplumdan ayrıştıran ve ötekileştiren bu uygulamanın kabul edilemez olduğunu belirten Maraşlı kadınlar, “Otobüsleri ayırarak tacizci zihniyetini bitiremezsiniz. Maraş’ta bu uygulamayı istemiyoruz” dediler.

AKP’den cinsiyetçi ulaşım hizmetleri

AKP’li Malatya Büyükşehir Belediyesi de geçen aylarda Şehit Hamit Fendoğlu Şehirlerarası Otobüs Terminali (MAŞTİ)-İnönü Üniversitesi arasında yalnızca kadınların kullanacağı iki pembe trambüsü ‘hizmet’e sokmuştu. Bursa’da ise AKP’li Büyükşehir Belediyesi, metroda “kadınlara özel vagon” uygulamasını kadınların tüm tepkisine karşın hayata geçirmişti. Kadınların tepkisi üzerine açıklama yapan Burulaş yetkilileri, en son vagonda kadınlara öncelik tanınacağını, ancak erkeklerin de bu vagonlarda seyahat edebileceğini savunmuştu.

Kadınlar, her iki kentte de uygulamaya büyük tepki göstermiş, cinsiyetçi ve ayrımcı olan bu uygulamalarla tacizlere ve cinsel saldırılara karşı önlem alınamayacağını vurgulamışlardı.

Alıntı: BirGün