Ana Sayfa Blog Sayfa 222

Doğayı ölümsüzleştirmek: Tabiatsal

Yükselen binalar, kalabalık caddeler, kesilen ağaçlar… Modern dönem insanı kendisini mutsuz edecek şeyi bulmak için başını camdan çıkarsa yeterli oluyor. “Bir dağ havası alalım bu haftasonu.” diyoruz, “Biraz deniz görsem tüm stresim gidecek.” diye düşünüyoruz çoğu zaman. Vaktimiz olmuyor veya vaktimiz olsun diye çok da uğraşmıyoruz, işten/okuldan artan zamanda yine modern dönemin dayattığı ve bizim de kabul etmekten çekinmediğimiz alışkanlıklarımıza bırakıyoruz kendimizi. Tabiatın bize sunduğu huzuru yakalamak yeni dönemle beraber zorlaşsa da imkansız değil. Burada size anlatacağım şey benim günlük streslerden arınma biçimim: Reçine kolyeler. Bu aktivite beni hem doğa ile buluşturuyor hem dinginleştiriyor hem de her işlevi gören makinelerin arasından sıyrılan el emeğinin hazzını yaşatıyor. Dilerseniz size hangi aşamaları izlediğimi anlatayım.

Çiçek Toplamak ve Kurutmak

Kolye ucuna koyacağım şeyi seçmek için sınırsız seçeneğim var. Ben ölümsüzleştirmek istediğim kurumuş çiçekleri, yaprakları, dalları tercih ediyorum. Bu seçim bana doğanın çeşitliliğini keşfetme fırsatı sunuyor. Öyle ki, evden okula/işe giderken daha önce hiç farkına varmadığım bitkileri tanıdım. Ve bu bitkileri bulmak için çaba sarf etmeme gerek olmadı, onlar zaten asfaltın içinden, kaldırımların kenarlarından çıkmışlardı. Gün içinde defalarca üzerine basıp bu kadar çok oldukları ve kendiliğinden çıktıkları için önemsiz gördüğümüz bitkileri tek tek alıp aslında birbirlerinden ne kadar farklı olduklarını anladım. Hepsi ayrı karakterde ve hepsi ayrı güzellikteydi.

Toplayıp kuruttuğum ve onları ölümsüzleştirdiğim bitkilerin verdiği heyecan arttıkça onlar için ayırdığım zaman da arttı. Yolda karşıma çıkanların yanına bir de benim onları bulmak için yola çıktıklarım eklendi. Hal böyle olunca doğa ile kavuşmak da güzel bir amaca bağlandı ve doğa asıl amaç oldu.

Kuru Çiçekleri Kolyeleştirmek

Bu aşamada reçine kullanımı devreye giriyor. Sıvı halde bulunan ve birçok hobi markette satılan reçineyi kullanarak kolye uçları elde ediyorum. Çeşitli kolye ucu kalıpları satılıyor ama onu da evde silikon yardımıyla yapıp çok daha uyguna getirmek mümkün. Elde ettiğimiz ürünün her aşamasında etkin olmak sonucu gördüğümüzde daha büyük mutluluk verebiliyor.

Kuruttuğum çiçekleri kalıplara yerleştirirken düşündüğüm kombinasyonlar, birbirinden çok farklı görünen ve farklı yerlerde yetişen bitkileri bütün haline getirip uyum yaratma kısmı bu aktivitenin en eğlenceli taraflarından biri olabilir. Sonucu görmek için 24 saat beklemek gerekiyor fakat buna değiyor çünkü her noktasında emeğimin bulunduğu bir obje ile göz göze geliyorum. İçine bu denli huzurun ve güzel zamanın sığdırıldığı bir şeyin ise kötü olması imkansız. Sonuç benim için her zaman mükemmel.

Siz de yaptıklarımı Instagram sayfamdan takip edebilirsiniz: @tabiatsal

Çikolata kaplı çiğ vegan havuç topları

0

Çiğ tariflerin alışılmış malzemeleri olan kaju, hurma ve incirin biraz dışına çıkarak oluşturduğum bu tarif çok hafif ve lezzetli, çikolata sos dökmeden tüketebileceğiniz gibi, kakao ya da hindistan cevizi tozuna bulayarak da hazırlayabilirsiniz.

Tüm veganlara ilham vermesi dileğiyle.

Malzemeler:

  • 2 orta boy havuç,
  • 1/2 bardak soya sütü,
  • 3 çorba kaşığı agave şurubu,
  • 2 bardak badem unu,
  • 2 çay kaşığı tarçın,
  • 1/2 çay kaşığı karanfil,
  • 1 çay kaşığı muskat,
  • 4 çorba kaşığı hindistan cevizi tozu,
  • 1/2 bardak yulaf ezmesi,
  • 1/2 bardak kurutulmuş hünnap,

Yapılışı:

Öncelikle yulafı blendardan geçirerek iyice toz haline getirelim. Diğer malzemeleri üzerine ekleyerek iyice pürüzsüz bir kıvam haline gelene kadar blendarda yüksek hızda çalıştıralım.

Karışımı bir kaba alarak elimizin içinde küçük toplar yapalım. Dilerseniz ortasına badem ya da fındık koyarak da top haline getirebilirsiniz.

Çikolata sos için:

  • 1 çorba kaşığı eritilmiş hindistan cevizi yağı,
  • 2 çorba kaşığı eritilmiş kakao yağı,
  • 1/4 bardak kakao tozu,
  • 1/4 bardak akçaağaç şurubu,
  • 1 çay kaşığı vanilya ekstratı.

Tüm malzemeleri topak kalmayana kadar iyice karıştırın, dolapta çok az bekleterek kıvam aldığında çikolata toplarına bulayarak servis edebilirsiniz. Üzerine fındık kırpığı ya da sevdiğiniz meyvelerin tozlarından serperek süsleyebilirsiniz. Ben lingonberry tozu kullandım.

23. Gezici Festival’in son durağı Kastamonu’ydu

0

Yolculuğuna 1 Aralık’ta Ankara’da başlayan 23. Gezici Festival, 8-11 Aralık tarihlerindeki Sinop gösterimlerini tamamladıktan sonra 12-14 Aralık’ta Kastamonu Üniversitesi Medya ve İletişim Topluluğu’nun ev sahipliği ile Kastamonu’ya konuk oldu.

Girişlerin ücretsiz olduğu festival bir öğrenci topluluğu tarafından düzenlenen ilk film festivali olma özelliğini taşıyor. Aynı zamanda kentin de ilk film festivali. Festivalin açılışında Medya ve İletişim Topluluğu adına konuşan Eyüp Alan bir gelenek yarattıklarını ve mezun olan arkadaşlarının ardından bu geleneği devam ettirmek istediklerini belirtti.

Kastamonu Üniversitesi Ahmet Yesevi Konferans Salonunda izleyicisiyle buluşan festivale katılım her yıl olduğu gibi çok yoğundu. İlk gününe Denis Villleneuve’ün Politeknik filmiyle başlayan festivalde, Körfez filminin gösteriminin ardından yönetmen Emre Yeksan ve yapımcı Anna Maria Aslanoğlu’nun katılımıyla bir söyleşi gerçekleştirildi.

Festivalin ikinci günü Kanada’dan çocuk filmleri seçkisiyle başladı. Oyuncu Başak Köklükayaİşe Yarar Bir Şey filminin gösteriminden sonra Kastamonulu sinemaseverlerle keyifli bir söyleşi gerçekleştirdi. Günün son gösteriminde Ercan Kesal seçkisinden Sidney Lumet’in yönettiği 12 Kızgın Adam izleyicilere sunuldu.

Michael Haneke’nin filmi Mutlu Son ile başlayan festivalin son günü, Onur Saylak’ın mülteci sorununu anlattığı filmi Daha ile devam etti. Festival’in kapanış filmi Sarı Sıcak‘tı, gösterimden sonra yönetmen Fikret Reyhan izleyicilerin sorularına cevap verdi.

Film gösterimlerinin yanı sıra Gezici Festivalin yol arkadaşlarından Zeki Demirkubuz da sinemaseverlerle bir söyleşi gerçekleştirdi.

Menstrüasyon döneminde evsiz bir kadın olmak

0

Eğer bir kadınsanız yüzünüz temiz olsun istersiniz. Bilirsiniz, iyi hissetmek, güzel kokmak. Menstrüasyon zamanları bizim için hiç de iyi değil.

Menstrüasyon dönemi zor geçer ve rahatsızlık verici bir durumdur.
Her sabah kalkarım ve gündelik temizliğimi yaparım, hiç kimse kötü kokmak istemez. Ve burada hayli zor bir mesele haline geliyor. Uzun zamandan beri bu şekilde yapıyorum.

27 yaşındayım, sokaklarda geçirdiğim sekizinci kışım olacak. Hayli zor bir çocukluk geçirdim, annem ev içi şiddete maruz kalıyordu, yani çok fazla zorluk çekti. Devlet korumasına alındım. Annem vekaletimi tekrar aldı. Yetimhanede olmak istemiyordum, yani orada yaşayamazsınız. On yaşımdan beridir yaşayıp gidiyorum işte. Kendi başımın çaresine baktım.

Artık gidebileceğim bir evim yok.

Annem beni ister mi istemez mi bilmiyorum ama evde çok fazla çocuk var, sanki yerden türemiş gibiler. İşte başıma böyle şeyler geldi.

ABD’deki evsizlerin %39.7’si kadınlardan oluşmakta. 50,000 kadın barınacak bir yerden yoksun ve sokakta yaşamakta.

Eğer kramplarınız başlarsa iyi şanslar, Starbucks’tan su şişesi ya da biraz sıcak su alıp onunla işlerini görüyorlar. Belki de biraz motrin (bir çeşit ağrı kesici) çalabilirsiniz. Birazcık stres verici işte, birden geliverir, ihtiyacınız olanları bulmaya çalışırsınız.

Bir ped almakla yemek yemek arasında karar vermek zorunda kalmamalısınız. Büyük kutu tamponlar muhtemelen 10$ civarında, bu da gündelik kazancımızın yarısı ediyor. İhtiyacım olan tamponları alırsam yemek yemek için hiç param kalmıyor.

Burada tampon ve pedler çok pahalı, yani buradaki Walgreens’teki en ucuz tamponlar bile 7$ civarında. Bu, benim ve erkek arkadaşımın bir öğününden daha pahalı. Karnı doymuş olmaktansa temiz olmayı tercih ederim.

Bu önemsiz bir konu ya da ihtiyacı olanlara öncelikli ürünleri ulaştırmakla ilgili bir şey değil. Bu, kadınlara onurlarını iade etmekle ilgili bir şey.

 

Herkesin kullanımına açık, banyoları olan halka açık parklar gibi yerlerde kalmayı tercih ediyorum. Buraya Thompson Square Park’ına gelip lavaboda temizlenirim. Ve McDonald’ınki gibi büyük bir kap alıp onu suyla dolduruyorum. Genelde bu şekilde dururum, suyu dökebilirsiniz ve sabunu kullanabilirsiniz, tuvaleti de gözeterek iyi bir şekilde temizlenebilirsiniz. Hijyeninizi sağlamaya yönelik en iyi yol bu gibi. İşte başardım.

Eğer sadece birkaç dakikam varsa, her zaman kağıt havlu ya da tuvalet kağıdı gibi şeyler kullanırım.

Restorandaki peçeteler gibi bir şeydi, bilirsiniz büyük beyaz olanlarından.

Ben tuvalet kağıdı ve plastik kutular kullandım. Havlular kullandım.

Pamuk topları. Makyaj Pedleri

Çoraplar kullandım.

Çorabı top haline getirip oraya yerleştirdim.

Ağaran eski bir bluzum vardı onu kullandım.

Duruladım, sıktım, kuruladım ve dört kere filan kullandım.

Bazen işleri yoluna koyamadığımızda sadece otururuz. Çok şükür ki, yeni bir çözüm yolu bulana kadar.

Ve ben de pedlerden kendi tamponumu yapmayı öğrendim. Pedi çıkarın. Elimden geldiğince tampon kullanmaya çalışıyorum ama tamponlar pahalı. Ve tabiki hanımlar ilkin ellerinizi yıkayın. Bakım söz konusuysa İnsanlar genelde ped kullanmaya eğilimlidir. Sonra bu şekilde bağlayın, genelde biraz daha uzun olurlar, sonra buradan bir düğüm atabilirsiniz ve bu sicim şeklini elde edersiniz. İşte bu da son hali.

Tamponlar gereğinden uzun süreler kullanıldığında toksik şok sendromu gibi enfeksiyonlara yol açabiliyor, bu ciddi bir sağlık problemi.

New York City geçtiğimiz günlerde; halk okullarına, hapishanelere ve barınaklara bedava ped ve tampon sağlayan ilk ABD eyaleti oldu.

Malesef kadınların bu ürünlere nereden erişeceğine dair net bir politika yok.

Evsiz olmanın değişik türleri var: barınaklarda kadınlar var, metrolarda kadınlar var, parklarda yatan kadınlar var.

Ben önceden bir barınaktaydım ama uzun zamandır gitmedim. Çünkü artık barınaktaki çoğu kişinin aksine içki ya da uyuşturucu kullanmıyorum. Sokaklarda daha güvenli hissediyorum, daha önce barınakta bulundum ama tekrar gitmek istemiyorum, sokaklarda olmayı seçtim.

Bunun sadece politika değişikliği olarak kalmasındansa tüm ülkede geçerli bir kanun haline gelmesini istiyoruz.

Diğer herkes gibi temiz hissetmek istersin, anlarsın ya.

Ben burada dışarıda olmayı seviyorum. Herkesin bir hikayesi var, görüyorsun ya insanları aslında gerçekten tanımıyoruz, herkesin bir nedeni var.

İşte bu da benim hikayem.

Kaynak: www.youtube.com/watch?v=ABch4VYOJZ0&t=212s

Postdramatik bir oyunun sularında: Shakespeare Öldü Aş Bunları

Sakin bir kış günü, oyun zamanı yaz olan, Shakespeare Öldü Aş Bunları oyunu sularına dalmak; şahane bir fikir çünkü Tiyatro4, hâlâ Anna ve William’dan bahsediyor. Peki, kim bu Anna ve William? İngiliz Edebiyatının duayen oyun yazarı ve onun müstakbel eşi olan Anna ve William mı yoksa geniş bir bulvarda “el ele ya da el omuzda ya da el belde”* yürürken görebileceğimiz Anna ve William mı? Ve sadece onlar mı? Hayır, başkaları da var. Dış mekan/iç mekan, dış ses/iç ses, kuantum, ekonomi politik, çarpıcı gündem ve trajik bir son.

“Her neyse.

Yeniden onar / Benim dünyamı.

Diye düşünüyor o / o.

Yeniden onar / onu / şeyleri.

Çare bul / Düzelt / Yoluna koy

Yeniden onar / Benim dünyamı.”*

Oyunun Yazarı

Shakespeare Öldü Aş Bunları eserinin de yazarı Paul Pourveur, 1954 doğumlu, Belçikalı bir oyun yazarı olarak postdramatik eserler yazıyor. Eserleri Mitos Yayıncılık tarafından dilimize kazandırılıyor.

Paul Pourveur, eserleriyle, çağını, ilişkileri, olayları, durumları ve zamanı sorgulatarak şeyler üstüne yeniden düşünmeye çağırıyor.

Kendi yazınını, Şaban Ol’un aktarımıyla, “hemen yenilir, yutulur oyunlar olmadığı”nı söyleyerek niteliyor.

“Düzgün yaşa. Gelecek olanı düşün.”*

Anlatım Ekseni

Shakespeare Öldü Aş Bunları oyunu karşıtlıklar üzerine kurulu, oyunun adı da bu karşıtlığın bir yansıması. Her anlatım, takvimde bir güne, beş ağustosa çıksa da; durumlar, olaylar hep bir karşıtlıktan besleniyor. Sürekli tekrarlarla kurulan oyun dili ve simülasyonun simülasyonu denebilecek bir anlatım.

“Kim yazdı benim bugün 5 Ağustos’ta …?”* diye soruyor Anna.

Anna’dan bakarsanız, Shakespeare, diğer pek çok şeyden daha kanlı canlı; benliğinde, bilincinde ve eylemlerinde yaşıyor. William’a göreyse kral dramları dayanılır şeyler değil. Bu dramlarda Anna rol alsa bile.

“Düzgün yaşa. Gelecek olanı düşün.”*

İç içe geçmiş bir oyun evreni

Oyun William’ın bir ala geyiği öldürmesiyle açılır. “Dikkatinizi çekerim, Avrupa’nın en zarif hayvanı,”* der oyun. Onun öldürülmesi William’ın, edebiyat dünyasının, çevreyi kirletmekte sakınca görmeyen bütün o kuruluşların umurunda olmaz. İnsan doğaya karşı bencil pervasızlığını sürdürmeye devam etmektedir. O günlerden bu günlere…

Aynı zamanda bir geyiğin öldürülmesinin simgesel bir arka planı vardır. Gösterilenin arketipsel doğasında; geyik, “bereketin güneşle ilişkili simgesi”dir.** “İlahi sembolizmle ilişkilidir. Çatallı boynuzları, “Yaşam Ağacı” ve yenilenmeyi”** temsil eder.

Shakespeare Öldü Aş Bunları oyununda William’ın öldürdüğü geyiğin temsil ettiği yenilenme, tam da Paul Pourveur’un tiyatro oyunlarını yazarken tercih ettiği söyleme biçimini işaret ediyor. Shakespeare’in oyun kişileri, insan ruhunun dehlizlerden çıkıp, bugünün havasını solusa bu onlara pirüpak bir nefes sağlamayacağı gibi bugünün bireyi de tıpkı William’ın globalleşme karşıtı olup GAP’ta çalışması gibi saf bir duruş ortaya koyamıyor. Paul Pourveur’ün parmak basmak istediği yer tam da burasıdır.

Bir ala geyiğin, Avrupa’nın en zarif hayvanının gözündeki son görüntüler, kanının damla damla azalması önemsiz bir ayrıntı olarak görülebilir. Oysa bir kelebeğin kanat çırpışından fırtınalar kopartan kaos teoremi için durum böyle değildir. Oyunun açılışını geçmişin gölgesinde kalmış bu incecik ayrıntı yapar. Shakespeare’in belki de edebi serüvenin başlangıcını tetikleyen olay, oyunun içinde hafızalarımızın suya yazmaya benzeyen işleyişini de dalgalandırır. Bu dalgaların kıyıya vurduğu bir gündür; beş ağustos.

Aynı Gün

Anna, Brüksel yakınlarında bir kanalın / nehrin kenarındadır. Paslı -1991- model Golf’un içinde,

“Doğa bana kendimi sevmeyi verdi, kendimi korumayı, mutlu olabilme arzusunu verdi diye”* düşünür.

Brüksel sadece birkaç yüzyıl önce kurutulan bir bataklıktan doğmuş bu kent yakınlarında bir kanal/nehir kenarında Anna, arabasının içinde, kendi intiharını düşünmektedir. Huzursuz ruhunun, umutsuzca verdiği kararına doğru ilerlerken tekrarlar;

“Doğa bana kendimi sevmeyi verdi, kendimi korumayı, mutlu olabilme arzusunu,”*

Kendi imgesine tutkunluğun bir başka yansımasıdır Anna’nın başına gelen, gerçekliği yorumlayışını, Shakespeare’nin oyunları belirlemiştir. William’la ilişkisindeki uçurumun yaratıcısı da budur. Onun bu kimi zaman saplantılı oluşuna yakışan, en uygun mekandır bataklıktan doğmuş bir şehirde bir kanal / nehir kenarı ve yine Shakespeare’e göre bir son biçer kendine, özgür iradesiyle kaderinin sularına gömülerek.

“Her neyse.

Yeniden onar / Benim dünyamı.

Diye düşünüyor o / o.

Yeniden onar / onu / şeyleri.

Çare bul / Düzelt / Yoluna koy

Yeniden onar / Benim dünyamı.”

“Düzgün yaşa. Gelecek olanı düşün.”*

İkonik göstergelerin parçaladığı anlatı evreni

Her evde bulunması gereken üç kitapla –ki bu evler Hristiyan orta sınıf haneleridir,- yani Das Kapital, İncil ve Shakespeare’nin Toplu Oyunları’yla çizilen yollar.

Godard retrospektifinde tanışan bir çift.

Piyasa ekonomisi; bir laleden yola çıkarak açıklanan fiyat her şeydir şiarı.

Tanrı’nın ruhani yolu,

McDonalds, Shell, Nike, Disney gibi markalarla çevrili dünya,

Çocuk işçiliği,

Antiglobelleşmeciler,

Mağara gezileri,

Turizm rehberleri,

Erkek fantezileri / Kadın fantezileri,

İlişkiler, ilişkiler, ilişkiler, bağlar ve bağlantılar… Kuantum.

Marilyn Monroe’nun intiharı,

Oyunun zamanı, 5 Ağustos’a çıkar.

“Düzgün yaşa. Gelecek olanı düşün.”*

Her iki William’ın da Globe tiyatrosuyla anılacak adı, Tiyatro4’ün sahnelemesiyle izleyiciyle buluşuyor.

Tiyatro4’ün sahnelemesi

Trajikomik bu oyunun yönetmeni Kağan Uluca, “metni okuduktan sonra bu metnin izleyiciyle buluşması sorumluluğunu hissettiğini” söylüyor. Hissettiği bu sorumlulukla eseri sahneye koymaya karar vermişler. Metni sahneye uyarlamak için masa başında aylar geçirmeleri gerekmiş.  Ete kemiğe bürünen eserin oyuncuları Kağan Uluca ve Derya Efe Uluca, metindeki anlam katmanlarına sadece vücut buldurmakla kalmıyor, izleyenlerin seyir zevkini diri tutmayı da başarıyor.

Tek perdelik, 75 dakikalık oyun, duvarları bir anlatım olanağı olarak kullanıyor. Ne de olsa ekranların, reklamların, tabelaların, markaların dünyasındayız.

Tiyatroda yenilik arayanların, didaktik metinlerden değil, anlam arayışına çağıran oyunların, gerçeğin tekrarıyla kendini yapılandırmaktansa, cevaplar kadar soruların havasını koklamaktan hoşlananların kaçırmaması gereken bir oyun. Üstelik oyunun derinlikleri sahneye layıkıyla aktarılmış. Oyun, seyirciye karmaşık kurgunun altında kalma hissini değil, bir bulmacayı çözmenin keyfini taşıyor. İzmir ve İstanbul’da sahnelenmeye devam eden oyunla ilgili yazının son sözünü yine oyun söylesin:

“Alageyik öldü.

Shakespeare de…

William ve Anna da öldüler…

O zaman burada keselim artık bu hikâyeyi ve şimdi bizi meşgul eden önemli şeylerle uğraşalım, yani: Bizim tuhaf tutkularımızla, şiddetli kavgalarımızla, sarsıcı aşklarımız, gıcık veren zevklerimiz, bizim aşırı, dağlanmış, yanmış, çatlamış, parçalanmış dünyamızla.

Düzgün yaşa, geleceği düşün…”*

* Paul Pourveur, Shakespeare Öldü Aş Bunları, Çeviren: Şaban Ol, Mitos Yayınları.

**Kathryn Wilkons Semboller ve İşaretler, Çeviren: Seda Toksoy, Alfa Yayınları.

İnsan nereye gider?

0

İnsan nereye gider? Peki insan nerede durur en sonunda? Yanlış ve yanlış. Soru da yanlış, akıllara gelen cevaplar da. Yola çıktığımız vakit, vakti zamanında kör bir Aşık’ın dediği gibi; yürüdüm aynı zamanda, ne soru sormaya dermanımız ne o soruların cevapları ne de bulduklarımızın geçmişi süpürecek kadar güçlü sesleri olur elimizde.

Yolda olmak başlı başına devrimdir; sadece iki veya dört ayak değil bütün bir yürek koyulur ortaya, işte o vakit başlar yol. İnsan seksen yılını o yolda harcar da yine de bir cevapla gelmez son kapının karşısına. Yol uzun, vakit kısa gibidir derler ermişler, ermemişler, erdiklerinin farkına varmamış yaşlılar, çoktan ermişliğini ilan etmiş ergenler.

Öyle değil oysa; vakit tam olması gerektiği kadardır, küçücük bir tomurcuğun, senin benim yürürken o kaldırımın kenarında gözümüze ilişmeyen küçücük tomurcuğun bir çiçek olmak için bir baharlık vakti var mesela; pazarlıkla isyanla harcayacak zamanı yok onun, sen ben göremesek de o çiçek olmaya gelmiş buraya. Sesi çıkmıyor diye konuşmuyor mu, ağlamıyor mu? Elbet solup giderken de elveda demek için arkasına bakacak bir sonbaharda ben elimde kahveyle önünden geçerken. Senin bakmaya tenezzül etmediğin bir yol kenarında bir ömür geldi, yeşerdi ve yitti gitti. Yani vakit elbet yeter de artar bile sen yaşamayı kafana koyduysan. Koskoca bir çocuk gülüşlü yürek, demir parmaklıklar ardında hâlâ okunan şiirler yazdıysa ve orada yaşadıysa inadına vakit elbet yeter.

Kayboluyoruz hayatta, onun kendince yarattığı akışta, inatlarımızda, korkularımızda. Saatlerimiz var ama tam olarak neye yetişiyoruz? Kimden kaçıyoruz? Esas sorular bunlar belki de; korkularımız farkında olmadan yaşamdan bizi sessizce ayırıyor, etin kemikten ayrılması gibi. Saatleri sayıyoruz çabucak ölmek için. Ölmekte bir sorun yok zaten, mesele ölmeye doğulan bu yolda kirlenmeden durmayı amaçlıyoruz; korkularımıza bütün geleceğimizi, sahip olduğumuz belki de en değerli şeyi ruhumuzu veriyoruz ve her sabah biraz daha ölüyoruz boş hayatlarımızın içinde. Sahip olduğumuz hiçbir şey bizimle öbür tarafa gelmeyecek olmasına rağmen onlara sımsıkı sarılıyoruz ve nefes alıyoruz oysa aldığımız nefesin kaç katını ödüyoruz bu hayata bedel olarak.

Hep yanlış sorularda kalıyor aklımız dolayısıyla cevapların da bize, gerçek bize, içimizdeki hakikate bir faydası dokunmuyor. Oysa kıyafetimizi, derimizi, çıkaracaklar üzerimizden belki yarın belki kırk yıl sonra ama mutlaka çıkacak o kılıf; ve geriye kalan o şeyle o korkutucu şeyle ne yapacağımızı hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Çünkü bir televizyona bakmak, o korkutucu şeye, ruhumuza, hakikate bakmaktan çok daha kolay oldu.

Yol bizi kandırdı bunu anladığımızda elimizde ruhumuz boşlukta geçmek bilmeyen saatlerden birinde asılı kalacağız ve sonra belki yeni baştan bu cehenneme geleceğiz. Belki yine aynı soru sorulacak bize bu defa rengi farklı dili başka bedenlerimizde. Belki yine aynı yanlış cevapta ısrarcı olacağız, belki içeriden aynı ruhumuz bağıracak bize yol boyu duy beni bu defa diye, bir ihtimal gaipten gelecek bu sesler bize geri döneceğiz televizyonun başına. Aynı döngüde kavrulup gidiyoruzdur belkide yüzyıllardır. Yoksa bu kadar tanıdık gelir mi başka kıtadaki ölümün gözyaşı bize? Aynı mutlululuk başka coğrafyada yaşanırken de gülüyorsa insan; gerçekten o kadar mı farklıyız sahiden? Olamaz mı ortak bir ruhun evrendeki yansımaları bu kadar beden? Tanrı da o kadar acımasız değildir belki, bu kadar acı varken yenisini eklemez, yaşlı gözlerle belki de yaptığı resme bakıyor ve artık son bulsun istiyordur bu acı; yeryüzündeki aynı acı. Tanrı bile pişmandır belki yarattığı döngüden, kurbanlarına baktıkça.

İnsan mesela bir hayvanın gözlerinde görüyorsa kendi içindeki şefkati, niye bakmaya korkuyor bu kadar aynaya? Kendimize, insanlığa yabancılaştık. Bir kediyi gözlemek, onu sevmek, ona dokunmak daha kolay gelmiyor mu? Bir adama sarılmaktan, bir anneyi koklamaktan, bir yabancıya gülmekten? Şimdi anladın mı soru neden yanlış; insan nereye gider sorusu ancak insan kendini tanıdığında sorulacak bir sorudur çünkü. Daha insan olmanın ne olduğunu, yaşamanın ne olduğunu bilmezken nereye gittiğinin ne önemi var insanın?
Hepimiz kendi gölgelerimizin arkasına sığındık, karıştık kalabalığa; önce güneşten kaçtık, sonra yağmurdan, gözler değil de fotoğrafa bakmak daha anlamlı geldi. Müzikleri sevdik enstrümanlarını bilmeden de, birbirimizi sevemedik dillerimize aşina olmadan. Daha kendi yolumuzu bulmadan başkasının yollarını kirlettik bunun adına değerler dedik, adalet dedik. Duyularımızın kölesi olduk ağladık duymadan, bağırdık konuşmadan ama bir durup düşünmedik. Neyi? Hiçbir şeyi.
Düşünmeye vakit yok demiş birisi zamanında çıktık yola apar topar koşuyoruz sabah akşam. Sahte amaçların içinde, asılsız kaygıların altında, bitmek bilmez korkuların gölgesinde. Ölmekten korktuk önce; başkaldırının alasını yaptık evrene. Sonra iyilik dedik ve teslimiyet dedik birbirimize sahte gülümsemelerle. Daha geldiğimiz yerin özünü anlamamışken başladık aydınlanmaya. Sandık ki aydınlanmak için elektrik yeter. Yetmedi. Kimimiz fark etti kendini kapattı dünyaya sessizce ölmeyi bekledi, kimimiz farketmedi hala televizyonun başında. Sahi ne tuhaf şey ölmek; nereden geldik tam olarak varolmak bu muydu ve nereye gideceğiz? Tek bir kelime beraberinde ne çok soru getirdi. Hiç ölmeyip ne yapacağız sanki; burada sonsuza dek kavramsal değerler üzerine savaş mı verelim? Kimin savaşı ki bu savaş?
Çok uzak diyarlarda eski zamanlarda rişiler varmış; diğer alemi görebilen kişilermiş bunlar; içimize dönebilmenin yolunun sıyrılmak olduğunu görmüşler, bu yaşamdan, bu yaşamdaki her şeyden, anahtar kelimenin sahip olmamak olduğunu anlamışlar. İçimizdeki Tanrı’yla konuşmanın, O’nu anlamanın yani kendimizi görebilmenin tek yolunun yoga dedikleri şeyden geçtiğini anlamışlar. Onlar ruha gitmeye çalışan bedenliler olduğumuzu önceden görüp ruha dokunmanın önündeki tek engelin zihin denilen bu dünya ilüzyonunun yaveri olduğunu ve onu susturmak gerektiğini anlamışlar. Uzun bir basamak yapmışlar hepsine yoga demişler; içimizdeki egoyla ve onun üzerimizdeki ataletsizliğinden kurtulmanın yegane yolunun asana yapmak olduğunu ama o asanaların sadece fiziksel birer duruş olmaktan çok öte bedeni ruha yolculuğunda konuşmak için sessiz oturuşa hazırlamak olduğunu fark etmişler; meditasyon.
Ruhun sesini duymak için saatlerce oturmalı demişler bu bedenler ama öncesinde sağlıklı olmaları gerek, asana yapmalılar demişler.
Sonra sessiz oturuşta bedenler geriye çekilirken, zihin sahteliklerinden sıyrılıp susarken ruhun kapısını aralamaya başlamışlar, orada kendi içlerinde oturdukları yerde evreni görmüşler, evreni duymuşlar, bugüne kadarki hiçbir duyunun yapamadığını yoga yapmış, rişiler yaşamışlar.
Ve onlar doğru soruları sormaya başlamışlar, cevaplara aldırmadan zihnin budalalığından ve bulanıklılığından sıyrılıp bedenlerini sağlıkla ve ruhlarını evrenle birleştirmişler. Cevaplar kendiliğinden gelmiş çünkü sorular doğruymuş ve ruh doğru sorulan her soruya cevap verirmiş.
Ölüm hâlâ komik, korkular hâlâ orada duruyormuş ama artık onlara bir şey ifade etmiyormuş, çünkü evrenin döngüsünde o kaldırım kenarında yeşeren tomurcuktan daha değerli olmadıklarını ama o tomurcuğunda kendilerininde aslında korkunç bir döngünün parçası olduklarını anlamışlar. Buraya bağlanmak neden? Nasılsa kılıf değiştireceksek? Neden sadece var olmuyoruz hiçbir şeye sahip olmadan? Hiçbir arzunun esiri olmadan?
Yaşamaya vakit var, yeter ki nasıl yaşanacağını öğrenelim. Gideceğimiz yer içimizse eğer, belki de soru nereye gideceğimiz değildir ne zaman gideceğimizdir. Yaşam; ölüm gibi bir kelime, ikisinin arasında yalpalanıp duruyoruz, kendimizi bulmamız lazım kavramlarda sıkışıp kalmadan, ruhumuzu görmemiz lazım zihnimiz bizi sonsuza dek kıstırmadan, var olmamız lazım sadece var olmamız lazım.

Loveless (Sevgisiz): İstenmeyen çocuğun hikâyesi

0

Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev, ilk uzun metrajlı filmi The Return’u 2003 yılında çekti ve sinema dünyasının bütün dikkatlerini bir anda üzerine çekmeyi başardı. Zamanla The Banishment (2007), Apocrypha (2009) Elena (2011), Leviafan (2014) gibi filmler çekmiştir. Son olarak, bu yıl, yine çok ses getireceği beklenen Loveless adlı filmle seyirci karşısına çıktı.

Boşanmak üzere olan bir aile ama ortada on iki yaşında bir çocuk vardır ve kimde kalacağı belirsizdir, çünkü ne anne ne de baba çocuğun kendisinde kalmasını istiyor. Her şeyi en kısa yoldan çözüme kavuşturmayı çalışıyorlar. Önce evi satmayı, ardından da çocuğu yatılı okula vermeyi planlarlar ama planlar tutmaz. Alyoşa bütün konuşulanlara kulak misafiri olur ve ailenin istenmeyen çocuğu olduğunun farkına varır. Öyle ki karı-koca birbirilerini aldatırlar, birbirlerinde bulamadıkları sıcaklığı, başka insanlarda arayıp bulmaya çalışırlar. Lakin filmde, bizi ilk bakışta bizi rahatsız eden husus, aile üyelerinin boşanma ve aldatma hikâyesinden daha çok, istenmeyen çocuğun annesi olan iletişimsizliğidir. Anne çocuğuna küçük bir sevgi bile duymuyor. Zira filmin ilerleyen kısımlarında annenin çocuğuna olan sevgisizliği, kendi annesinden alamamış olduğu sevgi ile doğrudan bağlantılı olduğunu görürüz. Bir anne olarak kendi annesiyle olan iletişimsizliği, doğrudan kendi çocuğuyla olan iletişimsizliğine dönüşür. Anne, sevgisiz annenin zulmünden kurtulmak için sevmediği bir adamla evlenir ve istenmeyen çocuk Alyoşa’yı dünyaya getirir. Lakin bir sorun vardır: anne sevgi ihtiyacını karşılayamadığı için, istemeden de olsa kendi annesine dönüşmüştür. Ve kendi annesinin ona olan zulmünü kendi çocuğuna uygulamaktadır. Alyoşa ise ailesinin bu kayıtsızlığına daha fazla dayanamaz, ortadan kaybolarak ailesini cezalandırır. Uzun aramalar sonunda Alyoşa bulunamaz, aile ise bu durumu kabullenir ve yeni eşleriyle aile hayatlarına kaldıkları yerden devam ederler.

Ailenin, çocuğun ortadan kayboluşu üzerine suçluluk hissetmemesi, çocuğu yeterince evlat olarak benimseyemediklerini gösterir. Bu da aile üyelerinin gözünde çocuğun bir eşyadan farklı olmadığı anlamına gelir. Öyle ki bu büyük kayıptan sonra aile, yaşamına kaldığı yerden devam eder. Filmde anlatılan bütün bu hikâye, toplumun bir kırılma içinde olduğunun en belirgin örneğidir. Çünkü insanlar, kendi hazları uğruna her şeyi feda edip, kayıtsız kalmayı tercih ediyorlar.

Burada asıl irdelememiz gereken mesele, annenin kendi çocuğuna olan yabancılığıdır. Acaba bu sevgisizlik, annesinden miras alındığı için mi böyledir, yoksa annenin kendi doğasıyla alakalı bir durum mudur? Çünkü bu tarz yaşantılarda nadiren de olsa geleneksel aktarımın tersine, alamadığı sevgiyi kendi çocuğuna daha fazla verme gayreti içine giren insanların da olduğunu biliyoruz. Sevgi ihtiyacı karşılanmadığı zaman, bu ihtiyacı anımsatan anne ve annelik gibi tüm zıtlıklar, bu ihtiyacı nefretle karşılamaya çalışır. Öyle ki içindeki boşluğu nefretle dolduran anne, aslında bir bakıma yaşama gayreti içine girdiği için bu zehrin içine hapsolmuştur. Bu hapsoluş, annenin bilinçli yapmış olduğu bir şeyden daha ziyade, ona dayatılan yaşamdan, içgüdüsel olarak korunma amacıyla ortaya çıkmış bir haldir. Çünkü kendi annesinin şiddeti karşısında, nefrete, nefretle cevap vermeyi benimsemiş ve bunu olduğu gibi kendi ailesine de kullanmak zorunda kalan bir insan vardır karşımızda.

On iki yıl boyunca çocuğunu bir kere bile sev(e)memiş olması, hatta çocuk doğduktan sonra göğüslerinde sütün bile gelmemesi, dişilikle doğup, zamanla bu dişiliğin sevgisizlik yüzünden hadım edildiğinin bir işareti olabilir mi? Elbette annenin kendi mutluluğunun ve bencilliğinin bir etkisi olmadığı yadsınamaz fakat gerçekten de bir dişi ailesinden alamadığı sevgi yüzünden annelik yetisini kaybeder mi?

Tom Bombadil’in Maceraları İle Buluştuk

0
Derken Tom Yüzük’ü serçe parmağının ucuna taktı… Tom’un ortadan kaybolduğu falan yoktu…
Yüzüklerin Efendisi/ sy- 140

Yüzüklerin Efendisi’ne sadece sinemadan aşina olanlar Tom Bombadil’i hatırlamayacaklardır. Oysa kitabı okuyanların en büyük hayal kırıklığı, Tom Bombadil’i kitabın uyarlamasında görememek olmuştur. Kitabı okuyanların çoğu mavi ceketli, sarı çizmeli Tom Bombadil’e ve onun şarkılarına hayranlık besler. Elbette onunla beraber Altınyemiş’e de!

Bizi, orta dünyaya düşen ilk yağmuru görecek kadar yaşlı Tom Bombadil ile buluşturan ise İthaki Yayınları oldu. Tom Bombadil’in Maceraları’nı okurken Tolkien’in macerasına da tanıklık etmiş oluyoruz. Bazı şiirlerin evvel ki versiyonlarını okuyor ve Bombadil’in düz yazı ile yazılmaya başlanan hikayesinin de bir parçasını buluyoruz.

Okumanın en keyifli kısmı ise her şiirle ilgili detaylı bilgiye sahip olabilme… “Tom Bombadil karakteri nasıl değişime uğradı? Yüzüklerin Efendisi’nin dünyasına nasıl adapte edildi? Şiirler kaç yılında yazıldı, nerelerde kullanıldı, Tolkien tarafından nasıl değiştirildi, şiirlerdeki kelime oyunlarının kökeni nedir?” gibi sorularında cevabını öğreniyoruz. Ayrıca Tolkien’in baskılarda nasıl titizlendiği ve ne kadar kontrolü elden bırakmayan bir yazar olduğunu da… Tolkien’in kurduğu dünyayı sevenlerin bir kerede merakla okuyacağı bir kitap…

‘‘İhtiyar Tom Bombadil bütün bu seslere aldırmadı,
Tıkırtılara, takırtılara, oynayan ayaklara kulak tıkadı;
Gün doğana kadar uyudu, sonra sığırcık gibi şakıyarak:
‘‘Hey! Gel bana sevgilim,’’ dedi, ‘‘şen ve şakrak!’’
Tom eşiğe oturup yontarken söğüt sopalar,
Güzel Altınyemiş hala sarı saçlarını tarar.’’

Sembolik su altı gerçekliği

0

Aslında hepimizin bildiği; daha önce hiç yaşamadığımız ama aniden aşina olduğumuz anları yani arketipik duyguları bulmaya çalışıyorum. Asla biri üzerine yoğunlaşmadan; su altında çektiğim yüzlerce fotoğraf üzerinden çalışmalarımı yürütüyorum. Her şeyin insan hafızasının süzgecinden çıkmasını ve bireysel değil kolektif bir şey yaratmayı istiyorum.

Gördüklerimin bana hissettirdikleri beni yönlendiriyor. Lucian Freud‘un dediği gibi, gerçekliğe daha ne kadar çok bakarsanız o kadar soyut olur.

Boyama süreci, sadece yağlı boya uygulayarak yaklaşık 200 saatimi alıyor. Opak tabakalarla başlıyorum ve tonlarımı sürekli olarak ayarlamak için sırttan itibaren 5 ila 10 arası şeffaf sır tabakası ile son buluyorum. Klasik bir yol izlerim çünkü Caravaggio, Titian ve daha niceleri gibi eski ustaların tablolarından daha fazla sevilecek bir şey olmadığı düşüncesiyle büyüdüm.

1. Ateşli Uzanış 40X60 Yağlı Boya

2. Çizgi Çizgi Uzanmak 40X40 Yağlı Boya

3. Çizgili Kesik Gün Işığı 32X48 Yağlı Boya

4. Çizgili Soluk 45X60 Yağlı Boya

5. Geriye Kalan 40×60 Yağlı Boya

6. Parlak Bir Rüya 40X60 Yağlı Boya

7. Morun Kaçışı 40X60 Yağlı Boya

Kaynak: Bored Panda

İlk bakışta faydasını anlayabileceğiniz sihirli besinler

Bitkilerin bir çeşit tıbbi değerleri vardır ve mutfakta kullanılırken sihirli özelliklere sahiptir. Botanikçiler kök yoluyla bitkileri birbirlerinden ayırt ederler; eğer odunsu bir gövdeye sahipse ağaç olarak tanımlarlar. Bu tanıma göre nane bir bitkidir anca biberiye bitki değil ağaçtır.
Spiritüel dünyada ise bitkinin her çeşidini aynı şekilde tanımlarız. Bitkiler mutfaklarımıza bilinçli bir şekilde girip kullanıldığında doğal olarak tedavi edici özelliğe sahiptir. Doğada her hastalığı iyi edebilecek bir bitki bulduğuna inanılır. Bitkilerin şekillerine baktığımızda hangi tedavi yönetimde kullanılabileceği konusunda doğa bize ipucu vermektedir.
Cevizin orta kısmındaki kabukları akciğer görünümdedir ve kaynatarak içildiğinde öksürüğü kesmektedir.
Kivi kesildiğinde ortası göz bebeklerinin çevresine benzer, kivide yüksek oranda beta caroten ve lutein bulunmaktadır. Lutein ise yaşlılığa bağlı ortaya çıkmakta olan görme bozukluklarında önemli rol oynar.
Soğan, vücudumuzdaki hücrelerin görünümüne benzer. Hücrelerdeki atık maddelerin temizlenmesinde büyük rol oynar.
Avokado, anne rahmine benzer ve rahim kanserini önlediği, hormon dengesini sağladığı bildirilmiştir.
Rhubarb ve sap kereviz kemiklerle benzerlik gösterir, sağlıklı kemikler için gerekli olan sodyumu içerir.
Tatlı patates, pankreas görünümüne benzer ve glisemik indeksi dengelemektedir.
Havucun yapılan bilimsel araştırmalarda gözlerin kan akışını hızlandırdığı ve işlevini iyileştirdiği gözlemlenmiştir. Havucu kesip şekline baktığımızda ise sonuç şaşırtıcı değil, göz şeklinde benzemektedir.
Domates kırmızıdır, dört odacığa sahiptir. Kan yaparak kalp için faydalı olduğu belirlenmiştir.
Zeytin, yumurtalıkların fonksiyonuna yardımcı olur.
İncir, tohum doludur ve sprem sayısını arttırdığı bilinmektedir.
Ceviz, küçük beyin boyutundadır ve beyin fonksiyonlarının iyileşmesinde katkıda bulunur.