Ana Sayfa Blog Sayfa 228

Fikret Reyhan: “Bir bakışı birkaç saniye uzatmak bile, filmin ahengini değiştirebilir.”

1
Artan endüstrileşmeyle birlikte fabrikaların arasında sıkışıp kalmış bir tarladayız. Maddi sorunlarına rağmen geleneksel tarım yöntemlerinde direnip hayata tutunmaya çalışan göçmen bir ailenin içinde, başka bir hayatın hayallerini kuran küçük oğul İbrahim’in hayatına odaklanıyoruz.

36. İstanbul Film Festivali’nde önemli 4 ödülü alarak duyurdu adını “Sarı Sıcak”. Ardından Moskova Uluslararası Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinde büyük ilgi toplayan ve Fikret Reyhan’a “En İyi Yönetmen” ödülünü getiren film; Adana, Mardin, Rode Tulp (Hollanda) ve Malatya’daki festivallerde de gösterildi ve yarıştı. Festivallerdeki başarısıyla dikkatleri üzerine çeken Sarı Sıcak, 1 Aralık 2017’de vizyona girdi. Filmin senaristi ve yönetmeni Fikret Reyhan ile vizyon öncesi bir araya geldik. Aslında bir öğretmen karşımda. Ama sinemaya o kadar âşık olmuş ki, artık bir film yapma dürtüsüyle ilk filmi sinemaseverlerle buluştu. Naifliği, heyecanı ve mutluluğu o kadar yerindeydi ki Fikret Reyhan’ın, kendisiyle ilgili rahatlıkla mutlaka tanımanız gereken insandan bir tanesi diyebilirim.
Sisteme karşı çıkışın başarıyla anlatıldığı ve güçlü sinematografisiyle karşımıza çıkan “Sarı Sıcak”la ilgili merak edilen her şeyi sevgili Fikret Reyhan ile konuşuyoruz…

“Filmden bir sahne attığında bir şey kaybetmiyorsa, film güçleniyordur.”
Öncelikle sizi yeni tanıyanlar için yönetmenlik hikâyenizin başladığı zamana gidelim. Bu hikâye nasıl başladı?

Belli bir yaştan sonra bir boşluk dönemim oldu, işte tam o dönemde sinemanın büyülü dünyasıyla tanıştım diyebilirim. O dönemde tek yaptığım şey film izlemekti; bir zaman sonra izlediğim filmlerin üstüne düşünmeye, filmlerle ilgili eleştiriler yapmaya başladığımı fark ettim. Nasıl olduğunu anlamadan filmler hayatımın merkezine yerleşivermişti. Artık film izlemediğim gün kendimi eksik hissediyordum. İşte sinema ile kurduğum o organik bağdan sonra, ilk kısa filmimi çekmeye karar verdim. Ama film çekmekle ilgili hiçbir teknik bilgim yoktu. Buna rağmen denedim ve tabii ki ortaya başarısız bir film çıktı. (Gülüyor) Ama şu an düşündüğümde, iyi ki kötü bir film çekmişim diyorum. Çünkü sırf o filmi kurtarabilmek için kurguda ustalaştığımı söyleyebilirim. Üzerinden altı yıl geçmesine rağmen hala o kısa filme dönüşler yapıp kurgusu üzerine çalışırım.

Sinemada kurguculuk, baya etkilendiğiniz bir alan olmuş belli ki…

“Filmden bir sahne attığında bir şey kaybetmiyorsa, film güçleniyordur” derler ya, bunu da bu kısa filmimde ispatlamış oldum. Kurguculuk benim sevdiğim ve çok özel bulduğum bir alan. Çünkü bir sahnede bir bakışı birkaç saniye uzatmak bile, o sahnenin duygusunu ve anlamını tamamen değiştirebiliyor. Kurgu da öyle büyülü bir şey işte…

“Patlıcan en uygun üründü.”

İlk uzun metrajlı filminiz “Sarı Sıcak”ın hikâyesi nasıl ortaya çıktı?

Sarı Sıcak’ın hikâyesi kafamda bir yerlerde hep vardı zaten. Çünkü ben filmin geçtiği o mekânlarda büyümüş, karakterlerin yaşadığı o sıkıntılardan ve travmalardan nispeten payımı almıştım. Zamanında babam ve amcam filmdeki Necip Ağa gibi sebzecilik yapardı. İşler kötüleşmeye başlayınca babam memleketi Hatay’a geri dönmüş. Amcam ise orada kalıp mücadele etmeyi tercih etmiş. Ama maalesef amcam da değişen üretim araçları ve sermaye karşısında iyice yalpalamış, muhafazakâr yapısı itibarıyla da değişime karşı direnince ailesinin bitişini hızlandırmıştı. İşte ben bu döneme denk gelen bir zamanda amcamları ziyaretimin hemen akabinde Sarı Sıcak’ı yapmaya karar vermiştim.

Filmde “Patlıcan” en ön plana çıkan ürün sanırım…

Aslında aynı topraklarda patlıcanın yanında, domates, biber ve fasulye gibi ürünler de ekiliyordu ama evet filmde patlıcan biraz daha ön plana çıkıyor. Çünkü patlıcanın kökleri toprağa daha iyi tutunduğu için İbrahim’in patlıcanları köklediği sahne daha bir sinematografik duracaktı. Hem bu yüzden hem görünüşü yüzünden patlıcanı seçtik. Filmde öne çıkan sermaye değişimi, göçmen olmak, düzenini daha iyi bir yaşam için değiştirmek ve bunu zor olması gibi unsurlar etkiliyor insanı… Tabii ki karakterimiz zorluklarla karşılaşıp onları aşmaya çalıştıkça biz izleyici olarak bundan etkilenebiliyoruz. Filmde yeni ile eskinin, moderniteyle gelenekselin tartışmasını, baba ve oğul üzerinden yapıyoruz. Bunları işlerken de bahsettiğiniz sermaye değişimini, göçmenliğin getirdiği farklı aidiyet duygusunu ve daha iyi bir yaşam için verilen mücadeleyi göstermeyi arzuluyoruz.

“Baba ve oğul arasında büyük bir çatışma var.”

Filmde asıl parmak basılan nokta bütün bu sorunların geneli midir?

Az önce de bahsettiğim gibi, doğrudan görünen baba-oğul arasındaki çatışma ve İbrahim’in tır şoförü olma isteğinin arkasında dolaylı ve katmanlı anlatılan başka mevzular da var. Sermayenin el değiştirmesinden etkilenen ve gelişen modern tarım araçlarına adapte olamayan bir ailenin çıkmazı ve dramı var.

Filmdeki baba-oğul çatışması hakkında ne dersiniz?

Evet, baba ve oğul olan Necip Ağa ve İbrahim arasındaki çatışma filmde net görülüyor. Mesela İbrahim’in ağabeyi ailenin içinde bulunduğu durumu kabullenmiş olduğundan direkt bir çatışma içinde görmüyoruz onu. Ama İbrahim için durum tamamen farklı. Bir durumu ya da yaşantıyı kabul etmediğinizde ister istemez hem içsel hem dışsal çatışmalar yaşıyorsunuz. Tam bu noktada İbrahim’in babasıyla bir çatışma içinde olmaması söz konusu olamaz. İbrahim çok yalnız bir karakter, bir sevgilisi bile yok mesela. Neden yalnız İbrahim? Bu konuda ilk göze çarpan çevresel şartlar. Öyle bir yerde yaşıyorlar ki… Birkaç ailenin iç içe yaşadığı bu küçücük çevrede, etraflarında hayvancılıkla geçinenler dışında pek de komşuları yok. Böyle bir ortamda bir kız ile gerçek anlamda yakınlaşıp duygusal bir ilişki kurması hayli zor.

Filmin girişinde kaplumbağa ile oynama sahnesi var. İzleyenlerin birçoğu da o sahneyi sevemiyor. Siz giriş sahnesi olarak neden o sahneleri seçtiniz ve filmin girişine gelen yorumlarla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Evet, o sahne çok konuşuldu ve söyleşilerde de o sahneyle ilgili çok soru aldık. Yine de “O sahneyi birçok kişi sevemiyor” demek doğru değil bence. Aksine sahnenin metaforik olarak durduğu bir yeri bir anlamı var. Bu nedenle aslında çoğunluğun o sahneyi sevdiğini düşünüyorum. Tabi hayvan severleri ayrı bir yere konumlandırıyorum. Çünkü onlardan haklı olarak tepkiler aldık. Onun dışında ben de girişteki kaplumbağa sahnesini koyup koymama konusunda çok düşündüm. Ben metaforların göze sokulmasından hoşlanmıyorum. Ama bütün filmi düşündüğümde tuhaf bir şekilde kaplumbağa, direnen, çabalayan, durdurulan, dayak yiyen ana karakterimiz İbrahim ile çok özdeşliyordu. Belki ikinci ya da üçüncü filmimde böyle metaforik bir sahne koymam ama Sarı Sıcak’ta koymayı tercih ettim. Yalnız sahneyi çekerken kaplumbağanın zarar görmemesi konusunda çok hassas davrandık, gene de bazı seyircilere kötü hissettirdiysek de bu konuda onlardan özür diliyorum.

“İbrahim’i oynayacak oyuncunun doğru seçim olması, film için önemliydi.”

Cast aşamasına geldiğinizde oyuncular konusunda nasıl kararlar aldınız?

Aytaç’ı (Uşun) ilk kez “Toz Ruhu” filminde izlemiş ve kendisinin o filmdeki doğallığından etkilenmiştim. Tabii buna rağmen denediğimiz yirmi sekiz oyuncu arasında Aytaç’ta karar kılmak o kadar kolay olmadı. Çünkü İbrahim’i oynayacak oyuncunun doğru seçim olması, film için önemliydi. Aytaç’ı seçtikten sonra işimizi şansa bırakmadık, benim de oyunculuğunu çok beğendiğim, sevdiğim Tansu Biçer’den Aytaç’ın oyuncu koçu olmasını istedik. Aytaç dışında yerel oyuncuların seçiminde ve role hazırlanma konusunda çok çaba harcadık. Profesyonel oyuncumuz çok azdı. Zaten onlardan da, oyunculuk anlamında yerel cast’a yaklaşmalarını istedik, ön hazırlığı da uzun tutarak bunun altından öyle kalkmaya çalıştık…

Film, güçlü sinematografisiyle de karşımıza çıkıyor. Görüntü yönetimi için nasıl çalışmalar yaptınız?

Görüntü yönetiminde, Macar Görüntü Yönetmeni Marton Miklauzic ile çalıştık. Çekimlerimiz de Mersin-Tarsus tarafında gerçekleşti. Biz de görüntü yönetmeniyle büyülü bir atmosfer yaratmak istedik. Arka plana da çok yüklendik, dikkat ettiğinizde orada da olaylar oluyor. Tarlanın arkasındaki fabrika hep düşünülmüştü mesela. Filmin özeti de orada gizli. Aslında başka bir tarlada çekecektik ve o tarlada da fabrika görünüyordu. Ama sonra diğer tarlaya gittiğimde arkası fabrika ve tarlada patlıcan ekilmiş. Ve o anda sinemanın şansının yeniden karşıma çıktığını fark ettim.

Çekimleriniz nasıl geçti, ne kadar sürdü?

Tüm zorluklara ve aksaklıklara rağmen eğlenceli ve keyifli geçen bir set ortamımız vardı. Yoğun bir çalışmanın ardından çekimlerimizi 25 günde bitirdik.

“Sarı Sıcak”ın dünya prömiyerini Moskova’da yaptınız. İlk gösterim nasıl geçti, tepkiler nasıldı?

Moskova’da heyecanımız üst safhadaydı. Çünkü İstanbul Film Festivali’nde alınan ödüllerin tesadüfi olmadığını en azından kendime ispat etmek istiyordum. Moskova’da ilk gösterimimiz çok coşkulu geçti, iyi bir izleyici profili vardı. 1500 kişilik salonda çok az boş yer kaldı. Film sonrası tepkiler inanılmazdı. Bana bu film birilerinin yüreğine dokunuyor hissini yaşatmıştı. Ki bu his bir yönetmen için çok değerlidir. Tabii ilk uluslararası deneyimimde, böyle büyük bir festivalden “En İyi Yönetmen” ödülüyle dönmek beni çok mutlu etti.

“Sarı Sıcak”’ın ardından yeni hikâyeleriniz var mı?

Evet, hikâyem ve hatta hikâyelerim var. Tekrar denemek istiyorum, bakalım hayırlısı. (Gülümsüyor)

Otobüs camından, sıradan bir gün

İstanbul’da toplu taşımalarda veya özel araçlarınızda ya da bir yaya olarak ulaşımınızı sağlarken, korna seslerinin kalabalığın gürültüsünü nasıl da çığlık çığlığa bastırdığı düşüncesi zihninizde yankılanıyor olabilir. Tabii bu sırada da şehri, işinizi, olduğunuz yeri, yaptığınız şeyi, amacınızı ve o amacın anlamsızlığını, en kritiği de kendinizi sorgularken, varış noktanızdan ışık hızıyla uzaklaşıp kaçmak isteyebilirsiniz. Bu yüzden gözlemlemek, olanı biteni sanki hiç içinde değilmişçesine izlemek belki bir parça daha anlam katabilir bütün bu düşüncelere.

Bu düşünceye çoktan kendimi kaptırdığım, baktıklarımı görmeyi, gördüklerimi fark etmeyi, kıyas etmeyi alışkanlık ettiğim bir günde, İstanbul’un hatrı kırılamayacak derecedeki “merkezi” bir muhitinden, onlarca “göbeği”nden birine doğru gitmeye çalışıyorum. Derisi insan yutmaktan yırtılmış bu büyük şehirler için tam da yerinde bir tasvir olarak; pişmiş yumurtadan çırpılmış yumurtaya dönüşüm söylemi geliyor aklıma hep böyle durumlarda. Öyle ya; kentsel dönüşeceğiz diye ne çapını ne de çeperini biliyoruz artık şehrimizin. Ama bir şey var ki, tüm benliğimizle sınırlarını, kurallarını, ne yapılacağını ve yapılmayacağını, bedenimize, beynimize ve elbette ruhumuza işlemiş durumdayız: Sınıfımız. Neresinden tahmin etseniz haklı olduğunuz, sosyal, kültürel, ekonomik sınıfımız. Arkadaşlarımızla, ailemizle ya da işimizde, okulumuzda olduğumuzda her birinde bir hayli farklı fakat o kadar da “içimizden gelen, doğal” halimizle oluverişimiz neden? Pierre Bourdieu buna ‘habitus’tan diyor. Doğduğumuz an temas kurduğumuz ilk insanlardan, şu ana kadar gelen ve tabii bizim de emek emek beslediğimiz, takıldığımız yerde tutup kaldıran, bazen de bakışımızdaki yansımasından bile bizi ele verebilen ‘habitus’umuzdan kaynaklı. Asla “şuna denir, budur” gibi kalıplara sıkıştırarak anlatmak istemiyorum habitusu. Çünkü zaten hepimizin çok iyi bildiğini, Bourdieu’nun kavramsallaştırarak tanıştırdığını düşünüyorum. Yüzeysel bir şekilde bahsetmem gerekirse; doğduğumuz aileden edindiklerimiz, bir takım yetilerimiz, daha sonrasında okul, iş gibi araçların vasıtasıyla bulunduğumuz tüm ortamların ve insanların, bizim gelişmekte olan nitelik ve tepkilerimizin ortaklığıyla oluşturduğumuz tüm pratikleri kapsar aslında habitus. Ortamların da diyorum çünkü her mekânın, her semtin, her şehrin de habitusu var. Bu alanlar da, içerisinde bulunduğumuzda kendi kontrol eksenine dahil eder bizi ya da biz dahil olmak isteriz. Öte yandan insanların diyorum çünkü öğretmenimizle veya patronumuzla, mahalleden veya okuldan/işten arkadaşımızla, ailemizle veya akrabalarımızla, tanışık olduklarımızla veya yeni tanışacaklarımızla konuştuklarımızın arasındaki o cılız gibi görünen farklılık habitusumuza dayanır.

Buraya kadar anlatmaya çalıştığım kısmı “takıldığımız yerde tutup kaldıran” başlığı altında toplanabilir. Bir de Bourdieu’nun sınıfı tanımlarken kullandığı sosyal, kültürel, ekonomik bağlamlar açısından, bir üst sınıfın alanında bulunmamız gerektiğini düşünelim. Alışık olmadığımız, belki bahsedilenleri anlamadığımız hatta adapte olmamız mümkünken, içimizden onların farklı olduğunu bağıran sesimizi susturamayıp kendimize ve olduğumuz yere yabancılaştığımız o an habitusumuz bizi ele verir. Başka bir alana ait olan hal ve hareketlerimiz yani habitusumuz, bulunduğumuzla ait olduğumuz sınıfın ayrımını saklamadan gösteriverir. Buraya kadarı da “bakışımızdaki yansımasından bile bizi ele verebilen” başlığı altında toplanabilir sanıyorum.

Fakat şunu da eklemek isterim ki habitusu anlatmaya çalışırken bizden farklı, bizim dışımızda, bağımsız bir şeyi kastetmiyorum. Bu yüzden seveceğimiz veya öfkenebileceğimiz bir kavram gibi düşünülmemeli. Zira bizimle varolan, bizden kaynaklı bir şey (olgu). Bizden kaynaklı oluşunu söyleme sebebim; aynı okulda okuduğumuz, aynı işi yaptığımız kardeşimizle habitusumuzun birebir aynı olmasını, daha doğrusu benzer biçimde yansımasını bekleyemeyiz. Çünkü söylediğim gibi onu şekillendiren önemli bir diğer etmen de biz ve bizim tepkilerimiz. Bir olay karşısında takındığımız tavır ve edindiğimiz tecrübe ya da okuduğumuz bir kitaptan anladıklarımız ve hissetiklerimiz taban tabana zıt da olabilir. Çevresel dinamikleri yok saymamakla beraber benliğe de bağlıdır habitus. İşte tam da bu yüzden hem birbirimizin kopyası değiliz hem de sadece ailemizin değil, ailemizin de bulunduğu topluluğun etrafında örülmüş sosyo-ekonomik pratikleri kopyalarken, uygularken buluruz kendimizi. Her şey seyrinde ilerlerken sorgulama gereği hissetmediğimiz bu tutum senelerce bize buram buram sınıfımızın gereklilikleri dersini verir. O kadar iyi öğreniriz ki, davranışlarımızı, konuşmamızı hatta mimiklerimizi bile sınıfımıza göre sınırlandırmayı ve aynı zamanda esnetmeyi, o alandan/sınıftan çıkınca tökezleme ihtimali tahmin edilemeyecek gibi değil.

Neredeyse hepimiz her ne kadar hoşumuza gitmeyecek olsa dahi sistematik ve önceden kurgulanmış haldeyiz. Şehir, kalabalık ve sorumluluklar bize bunları düşünme fırsatını en çok bir yerden bir yere giderken sunuyor. Görmeye bağışıklık kazandığımız kırmızı ya da yeşil ışığın hiçbir vasfının kalmadığı trafik manzarasında, otobüsün orta şeritten sağ taraftaki durağa dakikalarca geçemeyeciğini düşünmek yerine, dışarıyı izlerken bu anlattıklarımı düşündüğüm sırada, evren kanunlarının onayını aldığımı sandığım bir sahneye şahit oldum. Trafiğin sıkıştığı zamanlar, mesai saatleri olan küçük bir çocuk, bir elinde bez diğerinde bol su katılmış fısfıslı bir şişeyle, arabaların bir adım ilerleyemeceğine de güvenerek iş başı yapıyor. Tam önünde duran arabanın sürücü koltuğuna bakıyorum, “Acaba çocuğa nasıl tepki verecek?” diye geçiriyorum içimden. Hiç ummadığım bir hamleyle çocuk o arabaya yeltenmedi bile. Bir gerisinde, öndekinden oldukça lüks bir arabaya doğru yöneldi. Şaşırdım, hem de çok şaşırdım. Şaşkınlığımın sebebi o hallere ‘düşmüş’ bir çocuğun önündekini beğenmeyerek ‘yemek’ seçmesinden değil, bu iğrenç hiyerarşiyi sindirmenin kolaylığını küçük bir eylemin bu denli net biçimde ortaya koyabilmesindendi. Bu noktada “neyi sorgulamak ve neyle mücadele etmek gerek” tarafından bakmak, konuşmak mümkün mü bilemiyorum. Amma velakin söylemeden edemeyeceğim şey, her nerde ne yapıyorsak yapıyor olalım, sürekli diken üstündeymişiz hissinin rahatsızlığı hepimize yol gösterecektir diye düşünüyorum. Çünkü hepimiz tam da olduğumuz yerden biraz rahatsızlık duymalıyız.

Gelenek adı altında yapılan bir işkencenin öyküsü: Çöl Çiçeği

1
Birkaç gün önce canım sıkılıp film kanallarını karıştırdığımda yeni başlayacak olan bir film dikkatimi çekti. Hoş, festival kanalında olduğu için temkinli yaklaştım mevzuya ya, okuyunca konusunu ilgimi çekti. Temkinli yaklaştım diyorum zira festival filmlerini anlamamışlığım çoktur.

Filmde, Somalili bir mankenin, Waris Dirie’nin gerçek yaşam öyküsünden bahsediliyordu. Waris’in isminin Somali dilindeki karşılığı olan “çöl çiçeği” filme adını vermiş. Konu daha çok kadın sünneti üzerine kuruluydu. Kadın sünneti… Kadın sünneti… Merak ettim ve izlemeye başladım. İyi ki izlemişim yeni bilgiler edindim, misal bu vahşetin günümüzde hala bu kadar yaygın uygulandığını bilmiyordum. Her gün yaklaşık 6.000 kız çocuğu sünnet edilmeye devam ediliyor, ağırlıkla Afrika ülkeleri ve biraz da Asya’daki ülkelerde. Hatta bu ülkelerden göçüpte Amerika Avrupa gibi modern olarak tanımladığımız kıtalarda yaşamlarını sürdüren bazı aileler bile bu geleneği gizli de olsa sürdürüyor.

Waris, üç yaşında iken yaşlı bir kadının paslı jiletiyle, kadın olmak için kadınlığı elinden alınan biri. Her ay adet olduğunda acı içinde kıvranan, iki bacağının arası sürekli acı içinde olan biri… Ülkesinde sünnetsiz kadınlar iffetsiz kabul ediliyor, ailelerinin adını lekeledikleri düşünülüyor ve sünneti olmayan kadınlar toplumda sadece kendilerine fahişe olarak yer bulabiliyor.

Sünnet çok eskilere dayanan bir gelenek. Bilinen ilk kadın sünneti mısırlı bir kadın mumyaya ait. Dini kaynaklar sünnetin İbrahim Peygamber ile başladığını söylüyor. Tek Tanrılı dinler içerisinde sünnete en çok yer veren Musevilik. Kur’an da ve İncil’de sünnete dair bir ayet veya buyruk yok. Oysa Mısır başta olmak üzere sünnetin uygulandığı tüm ülkelerde bu işlem din adına yapılıyor.

Sünnet edilen kadının klitorisi alınıyor. Klitoris her sünnette mutlaka alınıyor çünkü kadının haz alması uygun bulunmuyor. Bazı ülkelerde yapılan sünnetlerde ise neredeyse tüm vajina kesiliyor, bu kesilme işlemi öyle hastanede steril bir ortamda falan yapılmıyor. Son derece ilkel koşullarda paslı bir jilet ya da kırık cam parçaları ile yapılıyor, ardından hasır iplikle sıkıca dikiliyor. Böylece bekaret de kontrol altına alınmış oluyor. Etkilendiğim karelerden biri, Waris’in tüm kadınların sünnet olmadığını öğrendiğindeki şaşkınlığı idi. Çünkü O’nun geldiği coğrafyadaki kadınlara bunun bir zorunluluk, bir gereklilik olduğu öğretiliyor. Tüm namuslu kadınlar sünnet olur! Bu vahşetten sağ çıkan kız çocuk sayısı, kanamadan dolayı ölenlerden çok daha az… Kurtulanların bir kısmı da doğumda bebekleri ile birlikte yaşamını yitiriyor.

Baskıyı düşünebiliyor musun, kızıma fahişe demesinler diye, kızımı dışlamasınlar diye, çekilen acıyı bile bile, ölüm riskini bile bile yine bir kadın olan anneler götürüyor kızlarını kör bıçağa. Erkeklerin hakim olduğu bir dünyada erkeklerin istediği şeyi, kadınlar sessizce kendi aralarında hallediyorlar.

İnsan neyi neden yaptığını düşündüğü zaman, önce kendisi sonra da “bütün” için kocaman bir adım atacaktır mutlaka. Sadece düşünmek bile o kadar büyük bir farkındalık sağlar ki… Sırf zevk almasın diye, sırf kızlık zarı kontrol altında tutulsun diye, sırf kadın sadece doğuran bir varlık olsun diye yapılan bu işlem binlerce yıldır hiç sorgulanmadan yapılıyor. Dinin ardına sığınanlar sadece hadislerden, mesellerden bahsedebiliyor çünkü kutsal kitaplarda buna dair yazılı bir hüküm yok. Ve bu yüzyılda ve bu yeni çağda, enerji seviyeleri yükselmişken, yepyeni bir döngüye girilmişken ve gezegenimiz tüm varlıkları ile iletişim çağına girmişken hala çölde bir yerlerde küçük kız çocukları çığlık çığlığa kadınlıklarını kaybediyor. Bu güzel çocukların ruhlarının seçimine bir yandan saygı duyar onları şefkatle selamlarken, diğer yandan gözlerimin ıslanmasına engel olamıyorum… Ruhun bedeni deneyimlemesi tam da bu olsa gerek…

Waris yani Çöl Çiçeği, çok büyük zorluklar ile yok lafta demiyorum gerçekten büyük zorluklarla, mesela çölü yürüyerek geçerek, mesela yolda tecavüz riskini bertaraf ederek, mesela aç susuz kalarak varabiliyor Başkent Mogadişu’ya. Ayakları kan içinde kalan on üç yaşındaki küçük kızı izlediğimde boğazıma oturdu bir şey. Tüm acılarına rağmen bu nasıl bir yaşam dürtüsüdür ki, bir adım hadi bir adım daha diye diye yürütür insanı ve sonunda yaşamı kucaklatır?

O küçük kızların çoğu Waris kadar şanslı değil. İşte bu yüzden neyi neden yaptığını düşünmeli insan, sadece düşünmek bile, bir an durup kendine soru sormak bile dünyamızı nasıl da şifalandırır…

Yaşamını, alışkanlıklarını düşündüğünde sen de bu soruyu hiç soruyor musun kendine? Neden yapıyorum bunu diye, buna gerçekten ihtiyacım var mı diye, bugün ki ihtiyaçlarımı karşılıyor mu diye soruyor musun hiç kendine? Her şey ve herkes değişiyorken, değişmeyen tek şey değişimdir diyorken, bi düşünsene sen ne kadar değişiyorsun? Kalıplarını ve alışkanlıklarını gözden geçirmek için hiç zaman ayırdın mı kendine?

Neden bazı geleneklerimiz, ritüellerimiz, alışkanlıklarımız, kalıplarımız hiç değişmez, düşündün mü?

3 Aralık Engelliler Günü Safsatası

Önce Yahudiler için geldiler. Sesimi çıkarmadım. Çünkü ben Yahudi değildim. Sonra komünistler için geldiler. Sesimi çıkarmadım. Çünkü ben komünist değildim. Sonra sendikacılar için geldiler. Sesimi çıkarmadım. Çünkü ben sendikacı değildim. Sonra benim için geldiler. Ve artık ses çıkaracak kimse kalmamıştı…

İkinci Dünya Savaşında klisede rahip olarak görev yapan Pastör Nie Moeller bir gece bütün olanlardan sonra bunları yazmıştır. Neonaziler hariç, çoğumuz Nazi Almanya’sı döneminde yapılanın soykırım olduğunu kabul ederiz. Fakat kaçımız, nazilerin önce sakatlar ve hastalar için geldiğini ve gaz odalarında yüzbinlerce sakatı yok ettiğini bilir? Neredeyse hiçbirimiz!

Ne Postör niemoeller bu gerçeği görüp şiirine “önce sakatlar için geldiler” gibi bir dize eklemiş ne de Nazileri yargılayan “Nurnberg Mahkemeleri” onları bu eylemlerinden dolayı yargılamıştır. Kimse de bunun hesabını sormak istememiştir. Sakat haklarını savunmak ne devrimci bir eylem olmuştur ne de milliyetçi bir söyleşi halini almıştır.

Yüzyıllardır, inançları, dilleri, renkleri ve savundukları ideolojileriyle birbirine hasım olan ve bu doğrultuda katliamlar, soykırımlar gerçekleştiren insanların birbirlerini onayladıkları ve haklı buldukları tek bir nokta vardı o da sakatların işe yaramaz, zavallı birer ucube olduklarıydı. Konu sakatlar olduğunda tüm dünya halkı aynı dili konuşuyor, aynı inancı duyumsuyordu, sakat insanların yaşamdan alınıp kurumsal ortamlara kapatılması, toplumsal yaşamdan dışlanmasını ve Nazi almanyasında da Çin komünist yönetiminde de kitleler halinde ölüme gönderilmesini sağlayan ve meşrulaştıran sosyal Darvinizm ve Öjenist hareketin uzantısı olarak faliyetini gösteren ortak dil ve ortak inanış sakatları her dönem öldürmenin yok etmenin yolunu bulmuştu. Avrupa ve Amerika’da 1970 yıllarında ciddi bir sakat hareket cereyan etse de sonrasında tam anlamıyla örgütlü bir hareket gerçekleşemedi.

Peki bu yaşanan süreçten sonra yani günümüz dünyasında ne değişti?

Rekabet toplumsal bir hastalık haline dönüştü ve insani değerlerin önüne geçti. Yeni düzenin Tanrısı sermaye oldu ve Tanrı artık yeryüzüne inmişti.

Ve sonra… Sonra …

Birleşmiş milletler 1992 yılında aldığı bir kararla 3 Aralık tarihini Uluslararası Engelliler günü olarak kutlanmasına karar vermiş ve ne büyük bir lütuf bahşetmişti…

Ulus devletler onun kulu, öğretmen ve doktorlar imamları, aydınlar ulema sınıfı, okullar, fabrikalar, stadyumlar yeni ibadethaneler olacaktı. Engelliler günü olarak servis edilen bu gün de bu düzmecenin bir parçası oldu.

Yaşasın!

Ve Sakatlar artık öldürülmüyor, evlerinin odalarında gömülü olsalar da nefes alabiliyorlardı.

Her yıl sorunların çözümüne dair resmi ağızlarca söylenenler artıyor, hakkında yapılan yasal düzelmelere yenileri ekleniyor. Gelin görün ki, ne sorun çözülüyor, çözülecek nutuklarıyla birlikte “sakatlar için çalışıyorum” iddiasıyla ortaya çıkan kuruluşların sayasıda artıyordu.
Sakatlara yer veren siyasetçilerin, siyasi hareketlerin sayıları da hızla çoğalıyordu. Sakatların sesini belli belirsiz duyulduğu, hatta çoğu zaman onun bile duyulmadığı, siyasi bir gürültünün kokuşmuşluğun midemi altüst ettiği birgün bugün.

Şimdi birkaç dedikodu ve ajitasyon malzemesi olarak kullanılan ölümcül saldırılar kafa ütüleyen sözde uzmanlar, nutuk atarak sabır dileyen demagojik bürokratlar, sosyal medya da var olmak adına üfürükçülük linç çığırtkanlığı kötülük tellağını meslek edinen acizler, menfaatçi toplulukların bol gösterili duygu sömürülü sakat hakları konuşmaları yeri göğü inletecek…

Sakatlar mevcut sosyoekonomik sistemin ideolojik atmosferini yansıtan ve şekillendiren medyada: acınası, değersiz, merak, şiddet nesnesi, uğursuz, korku kaynağı, doğa üstü yeteneklere sahip, arka plan öğesi, gülünesi, zahmetli kişiler olarak resmedilirken sakatları dışlayan yapı meşrulaştırılmış, sakatlığın asıl nedeni gizlenmiş olacak.

Her geçen gün artan “sakatlar için çalışıyorum” iddiasıyla peydah olan kuruluşlar çoğalması. Söz konusu kuruluşlar ister kendileri de sakat olan kişilerce yönetiliyor olsun isterse sakat olmayanların kontrolünde olsun, faaliyetini tıpkısının aynısı yönetmesi de ayrı bir iğrençliğin dibe vurumu şeklinde sonuçlarını göstermeye devam edecek.

Yaşama biçilen değer, bizi biz yapan unsurlar, anlam ve içerikten yoksun bir kalıntılar yığınına dönüşüyorsa, artık egemen sistemin rolleriyle, rol modelleriyle, küresel narsistik çağın etkileşimleriyle nefes aldığımızı sanıyorsak acınası dramlar, yüksek ve erişilmez durumlar yaratabiliyorsak geldiğimiz yer uçurumun dibidir.

Bizler akıl ve vicdan etkinliği yaratamadıkça, özgürlük, eşitlik, adalet ve demokratik şiarda karar kılmadıkça, “bizi kimler yönetir? niye yönetir? nasıl yönetir?” sorularını sormadıkça, günü kurtarıp kaldığımız yerden devam ettikçe, sahte barış, sahte onur gösterileri, sahte sakat hakları gösterileri yaptıkça yaşamı topyekûn sorgulayıp dönüşmeksizin yaşamaya devam ettikçe tüm olanı biteni tek bir figüre indirgeyip tek boyutlu, tekçi düşünmeye devam edip durdukça hiçbir şey değişmeyecek.

Gelin kafamızı kalbimizi toparlayalım bizi uyuşturan sorgulamaktan alıkoyan tüm anlayışlara tekmeyi basıp maskemizi indirelim.

Herkes için hepimiz için yenidir bakış inşa edelim. Dünyaya hayata insanlara bakışımızı gözden geçirerek sahici ve samimi olalım. O zaman şikâyet etmek yerine isyan etmeyi, debelenmek yerine akıl yürütmeyi, ağlaşıp durmak yerine etkin öznelliği devreye sokabilir gerçek anlamda sorunlarımızı çözmeye yaklaşabiliriz.

Bunun dışındaki yollar yöntemler nefret ve hınç anlayışını tetikliyor ve hayatlarımızı kırıntılarla sürdürdüğümüz bu eşitsiz ülke ve dünyayı daha da çekilmez kılıyor, dertlerimiz katlanacak, kendimizi aldatıp sorunlarla yüzleşmeme pasifizmi herkesi, hepimizi boğacak. Karar hepimizin. Devam edin!

Kuzey Ormanları’nın Yassıören Köyü’ndeki 150 bin metrekarelik mera alanını yapılaşmaya açtılar!

0

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan imar planı değişikliği ile Arnavutköy’e bağlı Yassıören Köyü’ndeki 150 bin metrekarelik mera alanının vasfı değiştirilerek yapılaşmaya açıldı. 3. Köprü ve Kuzey Marmara Otoyolu gibi katil mega projelerle Kuzey Ormanları ekosistemi parçalanırken açılan bağlantı yolları ile orman içinde ve çevresinde yer alan tarım ve mera alanları da bir bir yapılaşmaya açılıyor.

Tüm güçleriyle ihanet etmeye devam ediyorlar

Son dönemde ‘İstanbul’a ihanet ettik’ gibi açıklamalarla kafa karıştırmaya çalışan AKP iktidarı, emrindeki inşaat sermayesi ile kol kola Kuzey Ormanları’nı yağmalamaya, var gücüyle şehri kuzeye büyütmeye çalışmaya devam ediyor.

Kuzey Marmara Otoyolu bağlantı yolu üzerinde yer alan Yassıören Köyündeki mera alanında, “Sosyal Hizmet Şehri” adıyla yapılacak proje için imar planı değişikliği İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisinin 13 Temmuz 2017 tarihli kararı ile oybirliğiyle onaylandı.

Arnavutköy İlçesi’ne bağlı Yassıören Köyü’nün mera alanı, proje kapsamında tahsis amacı değiştirilerek Hazine adına 125 ada 4 parsel olarak tescil edildi. Mera vasfından çıkarılan 150 bin metrekarelik alanda, 60.000 m²’lik inşaat yapılabilecek.

Darülaceze’yi de 3. Köprü ve 3. Havalimanı ile katlettikleri bölgeye taşıyorlar

Mera alanında, Darülaceze Başkanlığı’nca, Sosyal Hizmet Şehri yapılacağı meclis kararında belirtildi. Proje kapsamında, mera alanına Rehabilitasyon Merkezi, Zihinsel Engelli Birimi, Psikiyatrik tanılı Birimi, Yoğunbakım-Gözlem Birimi, Yatağa Bağlı Birimi, Geleneksel Türk Sanatlarının İcra Edileceği Anfi Tiyatro, 1000 kişilik konferans salonu ve konaklama tesisleri, çocukların ihtiyaçlarının sağlanacağı çocuk merkezi yapılacağı söylendi.

18 Ocak 2017 tarihinde mecliste kabul edilen torba yasayla, devlete ait taşınmazların, Kızılay, Yeşilay, Darüşşafaka, Türk Hava Kurumu ile birlikte Darülaceze’ye de 49 yıllığına bedelsiz olarak verilmesinin önü açılmıştı.

Darülaceze Başkanı Hamza Cebeci, “Yeşil alan inşaat alanının 5 katı olacak.” derken proje için arazinin nasıl seçildiğini “Düz ve mera olan arazilerin Hazine arazisi olması lazım ki Darülaceze bunlara sahip olabilsin. Yoksa parayla satın almaya kalktığınız zaman İstanbul’da bu tip yerleri almaya bütçe yetmez.” sözleri ile açıkladı. Anadolu Yakası’nda da Akfırat taraflarında böyle 500 dönüme yakın bir yer belirlediklerini belirten Cebeci, “Cumhurbaşkanımız bize bu yerleri bulmamızı emrettikten sonra yerlerin hem ana arterlere hem de havaalanlarına yakın olmasını istedi. Arnavutköy Yassıören’deki bu yer hem 3. havaalanına hem Yavuz Sultan Selim Köprüsü’ne yakın.” diye konuştu.

Alıntı: Kuzey Ormanları Savunması

Troas: Çünkü erkek olmak kendini vermektir

Ataerkil bir düzen deyince çoğu kişinin aklına kadınların yaşadığı çeşitli zorluklar ve onların mücadeleleri gelir. Öyledir de zaten. Eril sömürünün olduğu yerde bir kadın olmak çok zordur fakat bir kadın olmak ne kadar zorsa bir erkek olmak da o kadar zordur. Daha küçük yaşta başlar renk ayrımcılığından, oyuncaklarda belli eder kendini, adam gibi olmak, kadın gibi davranmamak, hele de kadın gibi ağlamamak öğretilir. Oysaki istediği kadar vurabilir, kırabilir, kontrol edebilir. İçinde acı olan her şey meşrudur ona. Sonra kan ve şiddet kültürüyle besler kendini. Acı ve dehşet döngüsünde devam eder. Çünkü eril düzen onlardan kendi benliğini ister.

Bu yıl 22. Ankara Tiyatro Festivali’nde ilk kez Ankara izleyicisiyle buluşsa da aslında çok uzun süredir Ankaralı tiyatroseverlerin beklediği, Troas oyunu bu konuyu çok güzel değinmiş. 2016 Ağustos ayında Performans Sanatlar alanında Türk, Yunan ve Polonyalı sanatçılar arasında sanatsal ve yaratıcı bir diyalog oluşturmak adına kurulan Teatr Andra’nın oyunu olan Troas, Dimitris Dimitriadis tarafından yazılıp, Alexandra Kazazou’nun yönettiği, ataerkil düzende erkeklik normlarına göz kırpıp yeniden inşa etmiş. Oyun, savaş sırasında ölmüş üç erkeğin psikolojik ve fiziksel durumunu anlatıyor. Truva Savaşı’nın yıkıcı ve acı boyutunu bu erkekler üzerinden işliyor. İsmini ise Truva şehrinin de bulunduğu antik şehirler bölgesi olan Troas’tan alıyor.

“Erkeğim ben her şey olduğum için ve her şeyi kabullendiğim için.” Erkek öylece bütün bedenini verir. “Çünkü erkek olmak kendini vermektir.” Erkek artık, savunmasızdır. Savaşla beslenen beyinlerse onlardan hep daha fazlasını ister. Yüzyıllardır böyle gelip geçmiştir çünkü. Savaşın olduğu yerde hep hırs vardır, kazanma içgüdüsü, kazanınca istediklerini alma arzusu… Fakat içinden çıkan ilk hakikat yıkılıp giden umutlar ve ilk günkü gibi duran acılardır… Yine de savaş sevicileri durmaz hep daha fazlasını ister onlardan. Çünkü erkeklik kendini ancak böyle yineler, bu şekilde kanıtlar. Bedenlerini verdikleri gibi ruhlarını da vermişlerdir artık. Ruhunu alırsan ne kalır o insandan geriye. Hiçlik…

Savaş öldürdü beni ama öldüremedi savaş sevicisini hiçbir şey.”

Priamos, Hektor, Astyanax adında üç farklı karakter üçü de savaşın kendini vermesini istedikleri erkekler. Priamos’a can veren Kerem Karaboğa, savaşın erkeğe etkisini ironik ve çelişkili bir ruh haliyle izleyiciye aktarırken, karakterin diğerlerin aksine ne kadar dominant bir ruh hali sergilediğini ve zamanla aynı kalmadığını gösteriyor, Salih Usta, Hektor’la adeta tiyatronun bedensel bir tutkuyla buluştuğu fiziksel diliyle, kendini erkekliğe nasıl feda ettiğini anlatıyor. Astyanax karakterini oynayan Cem Yiğit Üzümoğlu ise on yaşında savaşta öldürülmüş bir çocuğun ruh halini ve aslında asla kendi gibi büyümediğini, savaşın nasıl yüceltildiğini gösteriyor. Aynı zamanda sesini inanılmaz bir biçimde,şekilden şekle sokarak tiyatronun içinde sesiyle ayrı bir sanatı buluşturuyor ve üç oyuncuda sahnede devleşiyor. Aynı anda sahnede acının verdiği hissi hem kendi bedenleriyle hem de ruh halleriyle en derinden karşı tarafa geçiriyorlar. Sahnede obje olarak kanla dolu tek bir küvetin olması ve küvetin içindeki kandan çıkan ceketi her karakterin giymesi ise üç erkeğinde ortak bir şekilde savaşın etkisini nasıl gösterdiğinin işareti. Acıyla biten ama acıyı hiçbir zaman bitirmeyen savaş kavramlarının arasında birden Ayça Güler’in oynadığı kız çocuğu kağıt gemisini  suyun üzerinden sürerek bu kadar gürültü ve şiddetin arasındaki huzurlu sessizlikle hala umudun olduğunu, masumiyetinse senden kendi benliğini istemediğini, dupduru duygularla izleyenlere hissettiriyor.

Aziz Nesin demiş ki “Tiyatro son perde kapandıktan sonra seyircide başlayandır.” Salondan ayrıldığınızda gerçek dünyaya dönmek hem çok zor hem de bir o kadar kolay. Çünkü  o kadar içimizden ki, bize sanki her gün görüp de asla fark edemediğimiz kadar yakın. İçinde kalan acının gücünde başka bir tat bulurken, aynı zamanda sorgulamanı da sağlıyor. Troas, belki de bugüne kadar göremediğimiz bütün gerçekleri tüm çıplaklığıyla karşımıza koyuyor. Bizi de tam anlamıyla, sanatın verdiği hazzı yaşatarak, bir düşünme şölenine uğurluyor.

 

Yazan: Dimitris Dimitriadis
Yöneten: Alexandra Kazazou
Çeviri: Burcu Yamansavaşçılar
Oynayanlar: Kerem Karaboğa, Salih Usta, Cem Üzümoğlu, Ayça Güler
Sahne ve Işık Tasarımı: Karol Jarek
Müzik: Petros Malamas, Nefeli Stamatogiannopoulou
Ses Tasarımı: Stelios Koupetoris
Yönetmen Yardımcıları: İpek Seyalıoğlu, Mertcan Semerci
Teknik Ekip: Didem Kırış, İpek Seyalıoğlu

Kaynakhttps://www.kadikoytheatron.org/troas.html

Başlık Görseli: Tiyatro Dergisi

Radyoaktif izleri silinemeyen bilim kadını: Marie Curie

1

7 Kasım 1867 Polonya’da doğduğunda Maria Salomea Sklodowska adını alan fakat dünyaca Marie Curie ismiyle tanınan fizik ve kimya biliminin mucize kadınına biraz daha yakından bakalım mı? Belki haberdarsınız mucizelerinden fakat belki de bu yazıyı gözlerinizle takip ederken, geçmiş zamandan soluksuz haber alırsınız. Bir nevi zaman makinesi olurum belki sizin için… Başlayalım mı?

Marie Curie’nin babası lisede fizik ve matematik öğretmenliği yaparken, annesi yatılı kız yurdu müdürüydü. Ülkedeki eğitim sistemine göre kadınlar üniversiteye gidemiyor ya da teknik eğitim alamıyorlardı. Bunun için yurt dışına çıkmaları gerekmekteydi. Marie ve kız kardeşi Bronya çalışarak para biriktirdiler. Bronya yurt dışına çıkıp tıp eğitimi almaya başlarken, Marie de eğitimini tamamlayabilmesi için parasal desteğini sürdürdü. Bronya eğitimini tamamladıktan sonra Marie’ye fizik ve matematik eğitimi alması için destek olma sırası kendisine gelmiştir. 1893 yılında girdiği fizik bilimleri lisans eğitimini tamamlayarak diplomasını almış, sonrasında 1894 yılında matematik diplomasını almıştır. Bir sonraki hedefi olarak belirlediği öğretmenlik diplomasını 1896 yılında alır.

1894 yılında iki bilim insanı ile ortak çalışma sonucunda piezoelektriği keşfeden, Endüstriyel Fizik Kimya Okulu laboratuvarına başkanlık yapan Pierre Curie ile tanışmışlar ve 1895 yılında evlenmişlerdir. Marie’nin isminin arkasına Curie soyadı böylece gelmiştir.

Henri Becquerel’in X ışınlarıyla ilgili çalışması için uranyum tuzu kullanmıştır. Elindeki nesneyi ışık geçirmeyecek şekilde sarmış, üzerine uranyum tuzunu koyarak ışıkla uyarılması için güneşe bırakmıştır. Belli bir zaman sonra baktığında ışık alması imkansız nesnenin kararmış olduğunu görür. Uranyum tuzu kağıdı geçebilecek bir ışın yaymıştır. Tekrar deneyi denemek istese de hava muhalefeti buna izin vermez ve günlerce siyah folyoya sarılmış film üstünde uranyum tuzu konmuş şekilde beklemiştir. Bekleyen filmi banyo eden ve uranyumun güneş ışığına ya da herhangi bir ışığa maruz kalmadığı halde iz bıraktığınla karşılaşan Becquerel, bunu görünmez bir ışın olarak tanımladı. 1886 yılında okuduğu bir makaleyle Becquerel deneyini duyurmuş ve Becquerel ışınları olarak adlandırılmıştır. Nükleer fiziğe merhaba diyebiliriz…

Ve başlayalım Marie devreye girer… Işınlar üzerinde detaylı araştırmalara, uranyumda bulundan ışığın başka elementlerde bulunup bulunmadığını incelemeye başlar. Ve Toryum’unda bu ışınların yayıldığını keşfeder. Ve bu noktadan sonra eşi Pierre Curie’de Marie’ye yardım etmeye başlar. Uranyum filizini süzmeye çalışmaya başlayan ikili öncelikle az miktarda Bizmut buldu. Süzme işlemine devam ettiler ve 1889 yılında Uranyumun radyoaktif bozulmasından ortaya çıkan ve ismini Marie’nin vatanı olan Polonya’dan esinlenerek koydukları Polonyum elementini bulduklarını duyurdular. Fakat Polonyum elementinin çıkarılmasından sonraki posa daha güçlüydü. Bu noktadan sonra süzme ve arındırma işine devam ettiklerinde aynı yıl Radyum elementini bulduklarını duyururlar. Daha sonra ışınları da radyoaktivite ışınları olarak adlandırırlar. Bu konuda yapmış olduğu çalışmalar ve buluşları nedeniyle radyoaktivite birimine Curie denilmektedir. Radyoloji bilimine merhaba diyebiliriz..
Photos.com/Thinkstock
Kendi ülkesindeki kadınlara üniversite ve teknik eğitim hakkı verilmeyen ülkesinden eğitim için çıkan bu kadının başarılarına keşiflerine dikkat kesiliniz.. Sonrası mı? Şöyle..

Kızlar okulunda fizik öğretmenliği yapan Marie, 1903 yılında Avrupa’da bilim doktorasını vermiştir ve doktora unvanını alan ilk kadındır.

1903 yılında Marie Curie radyoaktivite konusunda yapmış olduğu çalışmaları nedeniyle Pierre Curie ve Henri Becquerel ile Fizik dalında Nobel ödülünü paylaşmıştır. Tarihte bu ödülü alan ilk kadındır.
1904 yılında Pierre Curie’nin Sorbonne’da öğretmenlik yaptığı ve yönettiği laboratuvara asistan olarak atanmıştır. 1906 yılında eşi Pierre Curie at arabasının çarpması sonucu vefat etmiştir. 1906 yılında eşinin yerine geçerek Sorbonne’de öğretmenlik yapan ilk kadın olmuştur. 1908 yılında gelindiğine aynı üniversitede profesörlük unvanını almıştır ve bu unvanı alan ilk kadın olmuştur. 1910 yılında radyoaktivite ile ilgili temel tezi yayımlanmıştır.
1911 yılında radyoaktivite çalışmaları, saf radyum izolasyonu, Polonyum ve Radyum elementlerinin bulunmasıyla Kimya dalında Nobel ödülüne layık görülmüştür. Günümüzde iki Nobel ödülüne sahip tek kadındır. Yine aynı sene Belçika’da gerçekleşen Dünya’nın en saygın fizikçi ve kimyacılarının bir araya geldiği Solvay Konferansına katılan ilk kadın olmuştur.
1914 yılına geldiğimizde Dünya savaşı karşılar birçok toplumu.. Marie Curie cephedeki cerrahlara yardım etmek için bilimi kullanır. X ışını teknolojisini geliştirerek, makineleri Reanult Otomobilini seyyar bir radyolojik üniteye dönüştürür. Daha sonra bu araçlar “Petites Curies” adıyla anılırlar. Savaş ortamında nasıl kullanılacağı ile ilgili eğitimler verir. Böylece Cephedeki doktorlar mermi şarapnel yerlerini ve farklı sorunları daha kolay görebildiler. Sayısız askerin bu teknolojiden yararlanmıştır. Günümüzde de hala yararlanmaktayız.
Photos.com/Jupiterimages1920 yıllarında Radyum Enstitüsü’nün kurulmasında önemli rol alır. Birçok ülkede ders verdi. 1934 yılında yüksek radyasyona bağlı lösemi nedeniyle hayatını kaybeder. Bedenen yeryüzünden ayrılan Marie aramızda ışık saçmaya devam etmektedir. Nasıl mı?

Marie Curie günümüze nükleer fizik temellerini atan keşiflerinden, Radyoloji bilimine kadar birçok miras bırakmıştır. Bir de çalışmalarını içeren defterlerini… Defterleri halen o kadar yüksek radyoaktiviteye sahiptir ki kurşun kaplı bölmelerde saklanmaktadır ve korumasız incelenememektedir. Bu defterlerin 3511 yılına kadar radyoaktif olacağı tahmin edilmektedir. Marie Curie’nin defterleri şu an bizim için, geceleri ışık saçan radyoaktif maddeleri kendisinin anlatımıyla:
‘‘Ürkek bir perinin ışığı gibi..’’

Ahmet Boyacıoğlu anlatıyor: Gezici Festival 23. kez yollarda…

Bu yıl 23. kez yollara çıkan “Gezici Festival”, sinemaseverlere yine yepyeni filmleri buluşturmaya hazırlanıyor. Ahmet Boyacıoğlu ve Başak Emre’nin yıllardır sürdürmek için her yıl kurdukları ekiplerle hazırladığı festival, bu sene de bir hayli yoğun bir programa sahip. Ankara’da düzenlenen film festivallerine karşı her zaman büyük bir sempatim var. Çünkü burada, festivaller kendi içinde butik ama o kadar coşkusu yüksek bir şekilde gerçekleşiyor ki, içine girmemek için kendini zor tutar hale gelip bir an önce başlaması için gün saymaya başlıyorsun. 23. yılda neler olduğunu merak edenler için, festivalin sanat yönetmeni Ahmet Boyacıoğlu ile konuştuk. Ayrıca çok merak ettiğim bir şey olan Kavaklıdere Sineması muammasını da sordum, onunla da ilgili söyleyecekleri var Boyacıoğlu’nun…

“YOL filminin restore edilmiş hali seçkide yer alıyor.”

Bu sene Gezici Festival’de sinemaseverleri nasıl filmler bekliyor?

Bu benim hayatımda yaptığım 40’ıncı festival. Gezici Festival’i 23 yıldan bu yana yapıyoruz. Bizim her sene, filmleri seçerken daha seçici olma ve kaliteyi daha yüksek tutma şanslarımız oluyor. 50-100 tane uzun metraj, ya da 200 tane kısa metraj film gösterme gibi derdimiz olmuyor. Her sene olduğu gibi küçük bir programımız var. Türkiye 2017 ve Dünya Sineması bölümleri devam ediyor. “Kısa İyidir” bölümü yine ikiye ayrıldı ve birçok milletten kısa metraj yer alacak. Çocuk filmleri bölümünde ise Kanada yapımı 6 film olacak. Seçilen filmler de genelde yurtiçi ve yurtdışı birçok festivalde ödül almış yapımlar oluyor.

Her sene farklı bölümler görmeye alıştık Gezici’de. “Kaderini Bilseydin Yine de Yaşar Mıydın?”,”Sessiz Divalar” ve “Hollymood” kulağa enteresan geliyor…

Her sene farklı bir şey koymayı seviyoruz festivale. Bu yıl İtalyanlarla ilgili 1960’lı yılların filmlerini içeren “İtalyan Usulü Komedi” bölümümüz var. Bu filmler restore edilmiş halleriyle seçkide yer alıyor.

“Sessiz Divalar: Zamansız ve İsyankar” bölümünde sessiz sinema döneminden iki filmimiz var. 1915 yapımı Filibus: Göklerin Gizemli Korsanı ve 1924 yapımı İspanyol Dansçı filmleri gösterilecek ve Baba Zula grubu onlara canlı müzik yapacak.

Dennis Villeneuve’nin iki filmi var bu bölümde, “Kaderini Bilseydin Yine de Yaşar Mıydın?” başlığı altında. Onunla yapılan bir söyleşide sorulan bir soru bu. O da bunu açıklamış. Çünkü insanların kaderleriyle ilgili filmler yapıyor.

Holywood’da, “Hollymood” adında canlı sinema diye bir yeni tabir var. Genelde klasik filmleri görüntülerinden oluşturulan bir film arkaya yansıtılırken, sahnede bir pandomim sanatçısı ona eşlik eden hareketler yaparak filmin içine giriyor. Biraz “Kahire’nin Mor Gülü” hikayesi gibi bir şey.

Ayrıca bu yılın sürprizi, Şerif Gören ve Yılmaz Güney imzalı “Yol” filminin restore edilmiş hali seçkide yer alıyor.

Gezici’de her yıl görsel sanatlar üzerine etkinlikler olur. Bu sene bu konuda bir hayli yoğunluk var sanırım. Neler yapılacak?

İsrail’den görsel bir sanatçımız var, adı “Guy Ben Ner”. Geçen yıl Venedik Bienali’nde İsrail’i temsil etmişti. Onun videoart etkinliği var, 5 film gösterimi yapacak. Gösterimin ardından söyleşisi olacak. Melis Golar’ın küratörlüğünü yaptığı “Keşke Başka Yerde Olsaydım” isimli sergi de, film gösterimlerimizin yapıldığı Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki Füreya Koral Sergi Salonu’nda yer alacak.

“Ercan Kesal, çok ciddi bir çalışma yaptı.”

Gezici’nin değişmez bölümlerinden bir tanesi de bir sinema adamının oluşturduğu seçki oluyor. Geçen yıl yönetmen Reha Erdem yapmıştı. Bu sene de “Adalet ve Vicdan” bölümüyle Ercan Kesal seçkisini izleyeceğiz…

Her yıl bir dostumuzdan rica ediyoruz, en sevdiğin filmler seç diyoruz. Bu yıl da sevgili Ercan Kesal’dan rica ettik. 12 Kızgın Adam, Öldürme Üzerine Kısa Bir Film ve The Salesman filmlerini seçti. Ercan bir yandan dizide oynadığı için yoğundu, biraz zaman istedi. Ama bu konuda çok ciddi bir çalışma yaptı. Katalog için de “Adalet ve Vicdan” adıyla hazırladığı çok güzel bir yazı yazdı. İzleyiciler izlemedilerse sinema perdesinde bunu kaçırmamalı…

Türkiye 2017 de yer alan filmleri, İstanbul ve Adana Film Festivalleri’nden bu yana görüyoruz. Çok olmasına rağmen seçkide 4 tanesi var. Onların seçimi nasıl oldu?

Yılın genelde sonunda yaptığımız için festivali, yeni ve izleyenlerin çok görmemiş olduğu filmler seçmeye dikkat ediyoruz. Çünkü bazısı Ankara’da, İstanbul’da gösterilmiş ya da vizyona girmiş filmler oluyor. Yılbaşından bu yana olan bir filmi gösterdiğimizde, dolaptan yemeği alıp ısıtmaya benziyor. Daha, Körfez, İşe Yarar Bir Şey ve Sarı Sıcak, yılın yarısında karşımıza çıkan filmler ve vizyonları da yaklaşıyor. Mesela İşe Yarar Bir Şey, 1 ay önce vizyona girdi ve festivalleri dolaşıyor. Fakat filmin seansına bilet kalmadı. Zeki Demirkubuz’un filmleri de vizyon sonrası genelde festivalde oluyor, ama gösterime Zeki gelecek dendiğinde salonda yer kalmıyor. Ayrıca kendisi Sinop ve Kastamonu’da bizimle olacak. Zeki Demirkubuz sevenler çok, sürekli soruyorlar gelecek mi festivale diye.

“Sinop’un güzel bir ambiyansı var.”

Bu yıl, uzun zaman sonra Sinop’a gidiyorsunuz…

Sinop’u çok seviyoruz. Geçtiğimiz yıllarda birtakım sıkıntılardan dolayı gidemedik. Çok sevdiğimiz bir kent, izleyicisi de çok güzel. Güzel bir ambiyansı olan bir yer. Geçen günlerde nihayet bir sinema açıldı. Deniz Sineması vardı, orayı biri alıp restore ettirmiş ve 105 koltuklu bir sinema olmuş orada. Kastamonu da keza çok güzel. Orası da festivalin uğrak duraklarından oldu. 300 kişilik salonda 500 kişi oluyor ve yer kalmıyor. Bazı festivallerin izleyicisi olmuyor, bunu anlayamıyorum. Ciddi bir flustrasyon. İzleyicinin olmaması, çok acı oluyor. Yapanların ruhsal durumlarını merak ediyorum. Festivalcilik adına bir dosya hazırlamak lazım galiba.

Festivale Büyükelçiliklerin, bakanlıkların, belediyelerin vs de desteği oluyor…

Birinci planda Kültür Bakanlığı’nın büyük desteği var festivale. Çankaya Belediyesi sağ olsun salonunu veriyor ve bu bize ucuz bilet satma şansını veriyor. Festivale genelde öğrenciler ve üst yaş sınırındaki kişiler geliyor. Onlara da pahalı bilet satmak doğru olmuyor. Sinop ve Kastamonu gösterimler zaten ücretsiz oluyor. Ve biz oraya DCP makinası ve ses düzeneği getiriyoruz. Alman Goethe – Institut’ta da gösterimlerimiz gerçekleşiyor. ABD, Hollanda, Kanada, İsrail ve Avusturya Büyükelçiliklerinin de bir takım katkıları oluyor. Bizim için önemli.

“Kavaklıdere, Batı ve Menekşe Sinemalarının bomboş duruyor ve işlemiyor olması çok acı.”

Sizi yakalamışken bunu sormayı çok istiyorum. Sinop’ta sinema açıldığından söz ettik. Kars’ta açıldı. Sinema olmayan kentlere sinema yavaş yavaş gidiyor. Büyükşehirlerdeki bağımsız sinemaların kapanma haline gelmesi çok acı, Beyoğlu Sineması bu dertten kurtuldu. Ama Ankara’da eskiden festivallerin durağı olan “Kavaklıdere Sineması” yıllardır kilitli ve tabelası da hala asılı bir şekilde duruyor Batı sineması keza öyle. “Kavaklıdere Sineması” hakkında bir girişim hiç oldu mu sizin tarafınızdan?

Kavaklıdere Sineması maalesef açılamaz. Çünkü sinema mekanının sahibi, mekanına aşık. Biz 6 yıl önce Ankara Film Festivali, Sevda Canalp Kültür Sanat, Uçan Süpürge, Devlet Tiyatroları vs. Ankara’da festival yapan ekipler olarak bakanlığa gittik. “Biz bir mekan istiyoruz ve o mekanı bir kültür merkezine dönüştürmek istiyoruz. Ve yaptığımız festivalleri o kültür merkezinde gerçekleştirmek istiyoruz.” diye bir talepte bulunduk. O dönemin genel müdürü bu konu ile çok ilgilendi ve Kavaklıdere Sineması’nı önerdi. Sinemanın mal sahibi ile bir araya gelindi. Bizim yanımızda kendisine yıllık kira olarak 150.000 lirayı bakanlığın ödeyeceği söylendi. Hatta hep birlikte Kavaklıdere Kültür Derneği kurulma aşamasına gelindi. Daha sonra mal sahibi meblayı yükseltti, KDV ekledi vs. Ve tüm planlar alt üst oldu. Batı Sineması da öyle, boş bir şekilde yerinde duruyor. Kavaklıdere’yi almak için uğraşanlar maalesef eli boş dönüyor. Şu saatten sonra zaten çok kötü durumda, uzunca bir süre yenilenmesi gerek. Tabelası da hala duruyor, yıllardır biri belki gelir alır diye düşünüyorlar sanırım. Oranın boş durması, mal sahibi için çok önemli değil. Başka geçim kaynakları var. Ama Kavaklıdere, Batı ve Menekşe Sinemalarının bomboş duruyor ve işlemiyor olması çok acı…

Türkiye’nin radyasyonla imtihanı

0

Türkiye birkaç haftadır Rusya veya Kazakistan’dan yayıldığı anlaşılan Rutenyum-106 adlı radyoaktif izotopu konuşuyor. Doğada olmayan, sadece nükleer atıklarda ve uydularda rastlanabileceği söylenen bu izotopun atmosferdeki varlığını Fransa Nükleer Güvenlik Enstitüsü’nden (IRSN) öğrendik. Uzmanlar, bir nükleer tesiste Eylül sonunda bir kaza meydana geldiğini düşünüyor. Rutenyum’un Avrupa’da radyasyon ölçüm cihazlarına yakalanması ve yüksek seviyelerde tespit edilmesi ise Ekim başlarında oldu. Kazanın gerçekleştiği bölgede durumun farklı olabileceği ancak Avrupa açısından ciddi bir tehdit olmadığı söylense de, radyasyonun kaynağının açıklanmaması şüpheleri artırıyor.

Haberin 10 Kasım’da dünyanın önde gelen medya kanallarına yansımasıyla işin büyüdüğünü söyleyebiliriz. Ben de kendi Twitter hesabımdan (@ozzgurbuz) haberi 10 Kasım’da duyurmuştum. Herkes birbirine sormaya başladı; nereden geliyordu bu Rutenyum-106. Olayı ciddiye almamak hata olur ancak bu gibi durumlarda spekülatif haberlerden kaçınmak gerek. IRSN tarafından yayımlanan ve Rutenyum-106’ın muhtemel kaynağını gösteren haritayı radyasyonun yayılma haritası sananlar bile oldu. Sosyal medyadan dışarı çıkmayın mesajları bile gelmeye başladı. Herkes ne yapacağını birbirine soruyordu. O nedenle bu yazıyı yazmadan önce Fransa’dan, Greenpeace’ten uzmanlarla konuştum ve bilgileri birkaç kaynaktan teyit ettim. Şimdilik risk yok ama durum değişirse de bildirmek görevimiz.

Dünyada bunlar olurken, Mersin ve Sinop’ta nükleer santral kurmaya heveslenen Türkiye’de, resmi makamlardan çıt çıkmadı. Olası bir kaza veya sızıntı durumunda bizi uyarmasını “umduğumuz” TAEK’in (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu) ilk açıklama yaptığı tarih 29 Kasım 2017. İddiaların dünya kamuoyuna yansımasından tam 19 gün sonra. Bu süre içerisinde Türkiye can güvenliği olup olmadığını hep yurt dışındaki haberlerden ve onların kötü çevirilerinden öğrenmeye çalıştı. İş, cep telefonumuza gelen yağmurlu havada dışarı çıkmayın mesajlarına kadar geldi. Halbuki, TAEK’in ilişkide olduğu Uluslararası Atom Enerji Ajansı (UAEA) 13 Ekim’de bir rapor yayımlamıştı. Bu raporda, 7 Ekim tarihinde Ankara’daki Rutenyum-106 seviyesinin metreküpte 0,018 mBq olduğu yazılıydı. Oldukça düşük bir değerden bahsediyoruz. UAEA’na bu rakamı TAEK vermiş. Peki, TAEK bu rakamı neden o gün ya da 10 Kasım’dan sonra açıklayıp Türkiye’yi rahatlatmadı? Sorunu yanıtı yok.

Bu sorunun yanıtını TAEK verir mi bilmiyoruz ama aklımıza ister istemez Çernobil geliyor. 26 Nisan 1986 yılında Sovyetler Birliği’nde Çernobil kazası olmuş, radyoaktif bulutlar Türkiye’ye doğru yol almaya başlamıştı. Yağışların da etkisiyle Doğu Karadeniz ve Trakya bölgeleri başta olmak üzere Türkiye ciddi bir radyasyon serpintisine maruz kalmıştı. Dönemin yetkililerinin tek derdi ise halkı tehlikeye karşı uyarmak ve gerekli tedbirleri almak yerine, “Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir” (Kenan Evren) ve “Radyoaktif çay daha lezzetlidir” (Turgut Özal) gibi demeçlerle olayı gizlemeye çalışmaktı. Türkiye nükleer santral yapmak istiyordu ve nükleer santralın ne kadar tehlikeli olduğunu gösteren Çernobil kazasının üstünü örtmek gerekiyordu. Türkiye’nin bir nükleer kaza karşısında ne kadar hazırlıksız olduğu da o gün görüldü. Acısını hala çektiğimiz ve aslında hiç suçumuz olmayan bir facia yaşadık.

Bugün yaşananlar da Çernobil’i hatırlatıyor. Türkiye yine nükleer santral kurmak istiyor ve hükümet nükleer santralın ne kadar tehlikeli olduğunu gösteren bu örnekleri gündeme bile getirmek istemiyor. Üstelik, kazanın Akkuyu’da nükleer santral kurmak isteyen Rosatom’a ait Mayak’taki nükleer atıkların yeniden işlendiği tesiste olduğuna dair şüpheler varken. Akkuyu’da dev bir nükleer santral kurmak isteyen şirketin, gizemli bir kazaya neden olduğu ve bunu dünyadan saklamaya çalıştığı doğru çıkarsa, Türkiye’de Rus nükleer santralını pazarlamanın daha da zorlaşacağı ortada. Rutenyum-106 konsundaki sessizliğin nedeni bu olmasın sakın?

Alıntı: BirGün – Özgür Gürbüz

Devlerin sofrasında şenlikli bir ziyafet; Gargantua*

Gargantua, groteks bir şölen mi? Yoksa eleştirel aklın mizahın gücüyle kucaklaştığı bir roman müjdesi mi? Rabelais’in beş kitaplık serisinin en bilinen ve sevilen eseri olan Gargantua, okuru abartının kahkahaya karışan engin sularında yüzdürmekle kalmaz, edebi açlığını da fazlasıyla doyurur.

Kitabın çevirisi büyük bir titizlikle Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat ve Vedat Günyol tarafından yapılmıştır. Fakat, kitabın tamamlandığını maalesef ki Sabahattin Eyüboğlu görememiştir. İki yüz elli dört sayfalık kitabın iki yüz yirmi üçüncü sayfasında üçlü imecenin Sabahattin Eyüboğlu’nun vefatıyla sona erdiği bilgisi bir dipnot olarak verilir. Çevirmenlerin böyle güçlü bir ekip kurması, gerek dipnotlarda sunulan ayrıntılı açıklamalar gerekse eserin dilindeki zevkli akışta kendisini gösterir. Çeviri ekibi, hangi hususlarda neyi tercih ettiğini de okurla tüm açıklığıyla paylaşmıştır.

Rabelais

Kitabında doğduğu yer olan Fransa ve kırsalını bugün kimi yerlerde aynı adlarla anılan yerleşimleriyle bir dev masalına mekân yapmıştır. Kitapta bu mekânların yanında dünyanın bilinen pek çok yeri de anılır. Bilginin akış hızının şimdinin çok gerisinde olduğu çağda kitaba yayılan coğrafya bilgisi Rabelais’in entelektüel gelişimini gösteren bir aynadır.

Kitabın ana gövdesini oluşturan Picrochole Savaşı babasının yakın dostuyla yaşadığı ve davalık oldukları bir meselenin grotesk bir havada sunulmuş halidir. Eserde yer alan ütopik manastır kurgusu ya da kilise ve din adamı eleştirileri kaynağını Rabelais’in yaklaşık on dört yıl süren manastır yaşamındaki yakın tanıklığından almaktadır. Rabelais, manastırdan çıkmayı başarınca kendisini tıp alanında yetiştirir. Eserde, anatominin geçtiği yerlerde yazarın bu konudaki yetkinliği hissedilmektedir.

Rabelais, aydınlanmacı tutum ve davranışlarından kaynaklı, kilisenin baskısını üstüne çeker ve görünüşte yaptığı yolculuklar bu baskılardan bir kurtuluş çabasıdır. Dönemin zengin sanatsal ve kültürel mekânlarından Roma’ya gider. Bu sırada kitapları basılmaktadır fakat bu kitaplar çıkar çıkmaz yasaklanır. Kilise, Fransız edebiyatının en önemli eserlerini; “müstehcen, zararlı ve tehlikeli sayar.”

François Rabelais yaşadığı dönem olan Orta Çağı’ı, “dehşet salan ve korkunç” olarak tanımlar. Haksız da sayılmaz. Ömrü boyunca sansürle cebelleşen ve kilisenin baskısından kaçmaya çalışan Rebelais, eserlerini Maitre Alcofribas Nasier takma adıyla yazsa da bu sürek avı peşini bırakmaz. 1552’de tutuklanır. Bu esnada bel kemiğinin kırıldığı haberleri yayılır. Bir yıl sonra 1153’de hayattan ayrılışının ardından beş serilik eserinin son kitabını ölmeden önce tamamladığı anlaşılır.

Gargantua

“Okurlara

Bu kitabı okuyan okur dostlar
Atın içinizden her türlü kuşkuyu
Okurken de irkilmeyin sakın
Ne kötülük var içinde ne muzırlık
Doğrusu güldürmeden başka da
Bir hüner bulamayacaksınız pek
Başka yola gidemiyor gönlüm
Sizleri dertler içinde görürken
Gülen kitap yeğdir ağlayan kitaptan
Gülmektir çünkü insanı insan eden”

Yazar tarafından kitabın okurlara sunumu yukarıdaki dizelerle yapılır. Kitabın açılışı bu dizelerle yapıldıktan sonra önsözünün ilk sözcükleri şöyle gelir:

“Pek ünlü ayyaşlar ve siz pek değerli frengililer, -çünkü başkalarına değil, sizlere adanmıştır yazılarım-“  tüm bunlar, eserin omurgasında yatan hazcı ilkeye bir vurgu olarak da yorumlanabilir. Tüm bu söylenenler, katı ahlakçı Hristiyanlığın acıyı yüceltici eksenin çok dışındadır. Bu nedenle kitap geçmiş zamanlara özgü bir masalın mutlu günlerinin verildiği hülyalı etkiyi bırakmaz. Okur daha çok içinde masal kahramanlarının da olduğu, -mesela Gargantua ve ailesi devdir- ve bu kahramanların mizahın gücüyle, dönemin yanlışlıklarını tüm çıplaklığıyla ortaya koyduğu bir eserle karşı karşıyadır.

Gargantua’ın soyunun eskiliği bölümünde hemen anlaşılır ki, Rabelais, eleştireceği her şeyi satır aralarına yedirmiştir ama ilginç bir anlatı da bizi beklemektedir. Rabelais, bu ilk bölümde sanki Gargantua’ın okurunu bir oyuna davet etmektedir. Okur, absürdün eğlenceli sularında yüzmeye, durumla ilgili örneklerin ne kadar uzatılabileceğini merak etmeye, tadında bırakmaya değil de başka bir şeye hazır mıdır? Kitap, bu sorulara evet yanıtını verecek okurları özellikle cezbedecektir.

İkinci bölüm

“Antik bir anıtta bulunmuş / panzehirli tekerlemeler” başlığını taşır. Panzehirli tekerleme tamlaması, ne hoş bir buluş. Kim bilir bu tamlama hangi zehirlenmelere iyi gelmesi düşünülerek yazıldı? Panzehirli tekerlemenin son kıtası bu konuda bir fikir vermesi için aşağıda verilen alıntıyla aktarılmıştır:

“Sonunda o balmumundan yoğrulmuş insan
Saatleri vuracak çan kulesinde dan dan
Kazanı sallayan salıncakçı bundan böyle
Çağrılmayacak: Efendimiz, efendimiz, diye.
Ah, biri çıkıp kılıcını çekebilseydi eğer
Kalmazdı bu top lahana gibi kat kat dertler
Ve bağlanırdı iplerle dört bir köşesinden
Bütün bu yalan dolanlarla dolu bedesten.”

Gargantua’nın Doğumu

Panzehirli tekerleme bu şekilde tamamlandıktan sonra Gargantua’ın annesinin karnında on bir ay kaldığı, üstelik onun kulağından doğduğunu öğrenilir. On altıncı yüzyıla bakıldığında hamilelik süresi bile hâlâ üstünde tartışılan bir konudur. Ve yazar hem Antik Yunan tanrılarından bazılarının doğumlarına gönderme ya da taşlama yaparak hem de olmayacak bir şeyi -on bir ay süren hamilelik- yine olmayacak bir şeyle –kulaktan doğumla- sürdürerek, dönemin cahilliğinin perdesini aralamaktadır.

Gargantua’daki Adlara Dair

Devimizi hayli ilginç bir biçimde doğuran annesinin adı Gargamelle’dir. Bu adın anlamı, tıpkı babasının adı gibi büyük ağız/büyük gırtlak demektir. Bu seçim belki de yıllar sonra “Şirinler” çizgi filmindeki Gargamel’in adlandırılmasına esin olmuştur. Ne de olsa Gargamel’in tek derdi de Şirinleri yakalayıp sonra da yemekti. Kitaptaki diğer bir karakterin, Ulrich’in, Robert Musil’in Niteliksiz Adam’ının Ulrich’ine dönüştüğünden bahsetmek de mümkündür. Gargantua’daki Ulrich kralın isteğiyle elçilik görevini yerine getirir yani bir anlamda tarafların kararlarının pasif bir aktarıcısıdır. Niteliksiz Adam’ın Ulrich’i ise değişimler karşında edilgen tavırlı bir kahramandır. Kim bilir belki de Ulrich, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ında Olric’e dönüşerek, Turgut’un içsel dünyasının hayali arkadaşı olmuştur. Denilebilir ki, Antik Yunan’ın Rabelais’in düşüncelerini, adlarını, imgelerini beslemesi gibi o da kendinden sonra gelen kuşaklar için benzer bir rol oynamıştır.

Sadece kitapta Türkçe olarak verilmesi uygun bulunan adlardan birkaçının sunulması bile; “Yeraklius, Bokkazan, Böbürlek” gibi Rabelais’in adlandırmalarındaki eğlenceyi ve yaratıcılığı ortaya koyar. Yeni adlar türeterek karakterlerin, mekanların adlandırılması esere serpilen kıvamda baharat gibi keyifli bir hoş koku katar.

Kitabın dünyasında verilmek istenen ideal düşünce, karşıtı gösterilerek anlatılmıştır. Mesela, Gargantua’ın babası kral, fikirlerinde iddialı, mükemmel ve iyi niyetlidir. Barışı savunmak için her türlü fedakârlığı yapmaya hazır olarak gerekli çabayı sergiler. Oysa Kral Picrochole tam aksine, pire için yorgan yakan, ölçüsüz ve gaddardır. Elçiler de birbirinin tam zıddıdır. Hatta kitabın ilk bölümlerinde Gargantua’nın dönemin klasik eğitimiyle aptallaştığı da tam zıddı bir örnek karakterle karşılaştırılarak verilir. Kitabın sonunda kurulan Theleme Manastra’da kapısında yazan, “istediğini yap,” yazısı hem döneminin baskıcı ortamının çok dışındadır hem de manastırın katı, sistemli, boğucu yapısının uzağında, bir küçük ütopya olarak durmaktadır. Düşler âleminden fırlamış, özgürlüğün insanı besleyici ve rahatlatıcı yanına bir güzelleme olarak duran bu manastır, insan etkinliklerinin saatlerle sistematiğe oturtulduğu ve bir çeşit köleleşmeye dönüştüğü gerçeğinden kaçış arayışıdır. Eleştirilerini gerçek üstü bir zeminin içine yerleştirerek Rabelais, aslında bu eleştirilerin daha da görünür olmalarını sağlamıştır.

Eserde Bulunacak Kimi Şeyler Üstüne

Tüm karamsarlığı bir yana bırakıp, neşeyle gelişimin önündeki engelleri sergileyen eser kimi açılardan da bir andaç görevi görür. Mesela dönemin oyunları tek tek sıralanır. Bu oyun listesi daha sonra yapılan araştırmalara da kaynaklık edecektir.

Şarabın bolca övüldüğü kitapta yemekler de geniş bir yer tutar. Hatta sadece içmeyi öven konuşmalardan kesitlerinin verildiği beş sayfadan oluşan bir bölümü vardır.

Bu anlatıdan aynı zamanda maalesef ki insanın doğaya verdiği zarara ilişkin de ders çıkarılır. Çünkü kitapta bahsedilen kuşların bir kısmına günümüzde artık rastlanmaz. Maalesef ki soyları tükenmiştir.

Çağının özelliği olan egzotik mallara düşkünlük, okuması eğlenceli bu dev masalında da kendini hemen hissettirir. Eserin içinde bulunduğu dünya aristokrat bir dünyadır. Bu dünya kitapta yer alan Gustave Dore illüstrasyonlarıyla daha da tanıdık kılınır.

Eser, Gargantua’nın, Notre Dame Kilisesi’nin çanlarının çıngırak olarak kullanmak için çalınmasından tutun da beş hacıyı salata içinde yanlışlıkla yemesine, saçını taradıkça top güllelerinin saçından dökülmesin kadar saçmanın sınırsızlıklarında yüzer.

Diğer bir yandan çörekler (çörek, ekmek olarak da düşünülebilir) yüzünden çıkan bir savaş da hafızalarımıza bir klişe olarak yerleşen “ekmek bulamazlarsa pasta yesinler,” sözleriyle alevlenecek Fransa İhtilali’nin mayasını da sergilemektedir. Eser belki de matbaanın dönüştürücü gücüyle birleşerek döneminin insanlarının zihninde karanlık bir gecede çakan şimşeklerin saçtığı ışığın gülmeyle birleştiği bir aydınlanmayı yaratmıştır.

Biterken

Eser, enigme adı verilen tekerleme benzeri bir kehanetle kapanır.

“Bu serüven böylece erince sona
Doğru olan elde etmesidir herkesin
Önceden verilmiş olan kader payını,
Bir antlaşmanın gereğidir bu. Ne mutlu
Sonuna kadar direnebilmiş olana!”

Bu kehaneti Gargantua, “elbette ki Tanrısal, gerçeğin sürüp gitmesi ve korunmasıdır.” diye yorumlar, rahipse, “İstediğiniz kadar derin anlamalar ve simgeler katabilir, gönlünüzce düş kurabilirsiniz siz ve herkes. Bana kalırsa, gizli kapaklı sözler altında bir top oyunu tarifinden başka bir anlamı yoktur bunun.” diyerek aynı tekerlemenin yorumunu yapmaya başlar.

Tıpkı son kehanetin yorum farkları gibi Gargantua’ın eğlenceli, abartılı, kimi zaman şaşkına düşürecek kadar şaşaalı dünyası, kendisine ayak basan okurda da farklı alımlamaları göstererek, okura kendini katacaktır.

*Bu yazı, François Rabelais, Gargantua, Fransızca Aslından Çeviri: Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Vedat Günyol, İş Bankası Kültür Yayınları Hasan Ali Yücel Klasikleri Dizisi, Onuncu Basım, İstanbul, 2016 kitabı incelenerek yazılmıştır. Yapılan alıntılar bu eserden alınmıştır.