Ana Sayfa Blog Sayfa 240

Japonlar Ay’da 50 kilometrelik mağara keşfetti

0

Japon araştırmacılar, Ay’da astronotlar tarafından üs olarak kullanılabilecek 50 kilometre boyunca uzanan bir mağara keşfettiler. Japonya Havacılık ve Uzay Keşif Ajansı (JAXA), keşfedilen büyük yer altı mağarasının gelecekte astronotlar için Ay üssü olarak kullanılabileceğini ümit ettiklerini açıkladı.

3,5 milyar yıl önce lavlardan oluştuğu düşünülen mağaranın gelecekte içinde bir uzay üssü kurulması halinde astronotları güneşin yaydığı radyasyon ve kozmik ışınlardan korunabileceği düşünülüyor.

JAXA‘nın Ay uydusu Kayuga’nın topladığı bilgilere göre, Marius Hills denilen bir grup volkanik kubbeli alanın altında yer alan mağaranın 100 metre genişliğinde olduğu tespit edildi.

Kayuga’nın ilk önce 50 metre çapında ve derinliğinde bir delik tespit ettiğini bildiren ajans, Ay yüzeyindeki radyo dalgaları kullanılarak yapılan araştırmaların onları mağaranın lavdan oluşmuş olduğu sonucuna götürdüğünü açıkladı. Yer altı yapısının batıdan doğuya doğru uzandığını gösteren verileri inceleyen JAXA araştırmacılarının çalışmaları, mağaranın derinliklerindeki kayalıklarda buz ve su ihtimalinin bulunduğunu doğruladı.

Alıntıfizikist
İleri Okuma için: the Guardian
Kapak Görseli 

Bahçeciliğe başlamak istediğinizde faydalanmanız için 9 TedX konuşması

Bitkileri içeri getirin veya dışarı çıkartın ve bu konuşmalar ile topluma bahçeciliğin ve çevrenizi kuşatan doğayı beslemenin gücünü gösterin.

Britta Riley – Apartman dairemde bir bahçe

Britta Riley, küçük apartman dairesinde kendi yiyeceklerini yetiştirmek ve arkadaşları ile birlikte atık plastik şişelerde bitki yetiştirmek için bir sistem geliştirdi ve bunu araştırmak, test etmek, aynı anda birçok varyasyonunu denemek ve en iyi sisteme hızlı bir şekilde ulaşmak için sosyal medyada açık kaynaklı bir projeye dönüştürdüler. Peki sonuç? Elbette çok lezzetli.

Pam Warhurst – Manzaramızı nasıl yiyebiliriz?

Bir topluluk, çevresindeki kullanılmayan atıl arazisi ile ne yapmalı? Bu arazide gıda yetiştirmeli elbette. Enerji ve mizah ile Pam Warhurst, TEDSalon’da kendisi ve hızla büyüyen bir gönüllü ekip ile bir araya gelip nasıl kullanılmayan arazileri toplumsal sebze bahçelerine dönüştürdüklerini ve kendi toplumlarında gıdanın hikayesini nasıl değiştirdiklerini anlatıyor.

Kamal Meattle – Nasıl temiz hava yetiştiririz?

Araştırmacı Kamal Meattle, üç bilinen iç mekan bitkisininin evde ve ofislerde kullanıldığında ortamın havasını nasıl ölçülebilir derecede temizleyeceğini gösteriyor.

Ron Finley – Güney Los Angeles’da bir gerilla bahçeci

Ron Finley, Güney Los Angeles’ta, terkedilmiş alanlarda, trafiğin ortasında ve kaldırımların kenarında sebze bahçeciliği yapıyor. Neden? Eğlenmek için, meydan okumak için, güzellik olsun diye ve toplumda fast food’a alternatif birşeyler sunmak için.

Louie Schwartzberg – Polenleşmenin gizli güzelliği

Polenleşme, yeryüzünde hayatı bir öneme sahiptir, fakat çoğunlukla insanlar tarafından görülmemekte ve fark edilmemektedir. Film yapımcısı Louie Schwartzberg, doğanın birincil tozlayıcılarından biri olan bal arısının yok olmasından esinlendiği “Wings of Life – Hayatın Kanatları” adlı filminin yüksek hızlı görüntüleriyle ile bize polenin ve polenenatörlerin karmaşık dünyasını gösteriyor.

Shubhendu Sharma – Arka bahçenizde nasıl bir orman yetiştirirsiniz?

Ormanlar doğal rezervlerden uzakta ve insan hayatından izole olmak zorunda değil. Bunun yerine tam da burada, olduğumuz yerde ve yaşadığımız şehirlerde ağaç yetiştirebiliriz. Eko-girişimci ve TED konuşmacısı Shubhendu Sharma, kentsel alanlarda toprağı, mikropları ve biyo kütleyi düzenleyerek doğal büyüme süreçlerini başlatarak ultra yoğun, biyo çeşitliliği çok yüksek ve yerli türlerden oluşan mini ormanlar yetiştiriyor. Sharma, 100 yılda büyüyebilecek bir ormanı sadece 10 yıl içinde nasıl yetiştirebileceğimizi anlatıyor ve bize bu küçük ormanlardaki partiye nasıl katılabileceğimizi öğretiyor.

Emma Marris – Doğa heryerde… Sadece görmesini öğrenmemiz gerekiyor.

“Doğa”yı nasıl tanımlarsınız? “Eğer doğayı insan tarafından dokunulmamış olarak tanımlarsak, o zaman geriye birşey kalmayacak” diyor çevre yazarı Emma Marris. Kendisi bizi doğanın yeni bir tanımını – ancak yalnızca bozulmamış vahşi doğayı değil, aynı zamanda kentsel alanlarda yetişen bitkileri de kapsayan – düşünmeye zorluyor ve çocuklarımızı doğa ile temas kurmaya, doğa ile birlikte düşünmeye ve doğa ile olan bağını sağlamaya teşvik ediyor; böylece bir gün onlar doğayı sevebilir ve koruyabilir.

Thomas Dolby, Ethel, David Byrne – Yaylı dörtlü ile “(Nothing But) Flowers”

David Byrne Talking Head’in 1988’de hit olan parçası “(Nothing But) Flowers” isimli parçasını söylüyor. Kendisine, TED2010 Ev Bandosu’ndan Thomas Dolby ve Ethel yaylı dörtlüsü eşlik ediyor.

Cary Fowler – Bir tohum gıdanın geleceğini koruyor

Bugün tarımını yaptığımız buğday, mısır ve pirinç gelecekte iklim değişikliği ile karşı karşıya kaldıklarında artık yetişmeyebilir. Cary Fowler, bizi Norveç’te donmuş bir dağa gömülü muazzam bir hazine olan ve içinde birçok farklı tohum bulunan Svalbard Küresel Tohum Bankası’na götürüyor. Gelecek ne getirir bilinmez…

Capgras sendromuyla gelen gerçeklik

Capgras Sendromunun başlıca özelliği, kişinin çevresindekilerin gerçek olmadığına, başkalarının onların yerine geçtiğine inanması olarak tanımlanıyor.

Kadınlarda biraz daha fazla görülen bu sendrom sanrısal bozukluklardan biri olarak sınıflandırılabileceği gibi şizofreninin bir belirtisi olarak da görülebiliyor. Hasta, kendisini oldukça karmaşık bir komplonun içinde hissediyor ve çevresindekilerin farkında olmaksızın değiştirildikleri düşüncesinin rahatsızlığını yaşıyor. Gerçekliğe ince bir bakış atalım. Kahvedekiler de ınınının desin.

“Desidero. Latincede arzu etmek, istemek ya da bilinçaltı arzuları tarafından yonetilen kişi”*

Bütün olay burada başlıyor bitiyor dostlarım. Neyi istiyoruz, günlük ağırlıklı olarak kafamızdan neler geçiyor? Neye odaklanıyoruz bunlar bizim o anki realitemiz oluyor. Eğer kişi bira içmek istiyorsa realiteyi ya da mekanı o şekilde yaratıyor. Realite yaratmak ne demek? Mevcut onlarca ihtimaller içinde sen onu seçiyorsun gibi gözüküyor demek.

Dünyayı algılayışımız tümüyle öznel ve şahsidir – bizlere dışımızda olanlarla ilgili hiç bir şey söylememektedir. Sadece kişisel reaksiyonlarımıza sanki dışımızda olan olaylarla tutunuyor gibiyiz, ama gerçekten dışımızda bir şeyler oluyor mu?

Birçok teori bunu tartışmakta. Newton’un teorisi objektif bir realite olduğu yönünde, yani dünya aynen gördüğümüz gibi ve bizim var oluşumuz fark etmeksizin devam etmekte. Sonra Einstein; teorisinde realitenin gözlem yapanla gözlem yapılanın hızlarının ilişkisine bağlı olduğunu belirtti. Başka bir deyişle; bir objeye nazaran hızımızı değiştirirsek, objeyi tümüyle farklı olarak görürüz. Şöyle ki yer ya genişler, ya da daralır ve zaman değişir.

Başka teoriler de var. Örneğin Heisenberg’in Belirsizlik Teorisi, dünyayla kişi arasında karşılıklılık olduğunu ortaya sürdü. Başka bir deyişle dünyanın algılanması kişinin dünyayı etkilemesi ve dünyanın kişiyi etkilemesinin sonucudur.

Kabala ilmi ise dışımızda algılanabilecek hiç bir realite olmadığını söyler. Dışımızda olan hiç bir şeyi etkilemiyoruz çünkü dışımızda olan hiç bir şeyi algılamıyoruz. Dışımızda, sadece sabit olan Üst Işık var. Tüm dünya kendi içimizde ve biz dışarıdan etkilendiğimizi sanıyoruz çünkü bu şekilde yaratıldık.“**

İçinizdeki keşfetme isteğini harlayın. Dünyanın içinde bulunduğumuz koşulları, ilişkilerimiz, maddeyle olan ilişkilerimiz her şey, iç içe geçmiş bir yumak gibi çözülmek için önümüzde duruyor. Sakın kaybolduğunuzu düşünmeyen ya da yapacak bir şey yok demeyin. Yaşadığımız sorunlar ortak ve ne kadar sorun varsa o kadar da çözüm var.

*Desidero: https://eksisozluk.com/desidero–160906
** Laitman: Makaleler – Realite Nedir?

Kapak Görselihswstatic.com
Alıntıonedio

Neil Patrick Harris ve Ailesinin Cadılar Bayramı’nın hakkını sonuna kadar verdiği 7 cosplay

0

Neil Patrick Harris ve ailesi giydikleri kostümlerle son yıllarda Cadılar Bayramı’nın tartışmasız şampiyonu oldular.

Batman ve Yıldız Savaşları’ndan tutun Hollywood tarihinin parlak yıldızlarına kadar kılıktan kılığa giren bu sevimli aile her geçen sene birbiriyle uyumlu kostüm konusundaki çıtayı yükseltiyor. Bunu yaparken de bir hayli eğleniyor.

Onların bu yılki sürprizlerini beklerken geçmiş yıllarda giydikleri, yaratıcılıklarını eğlenerek yansıttıkları en beğenilen kostümlere bakalım. Bu yılki Cadılar Bayramı’nda ne olarak karışımıza çıkacaklar tahmin etmeye çalışalım. Kazanan kocaman bir alkışı hak edecek. Keyfini çıkarın!

2011 – Peter Pan

2012 – Oz Büyücüsü

2013 – Alice Harikalar Diyarında

2013 – Frankenstein’in Canavarı, Kurt Adam, Frankenstein’in Gelini ve Drakula

2014 – Gotham’da Cadılar Bayramı

2015 – Yıldız Savaşları

2016 – Charlie Chaplin, Groucho Marx, Marilyn Monroe ve James Dean

Tabii ki bu yılın kostümü de heyecanla bekleniyor.

Bu yıl giyecekleri kostümleri görmek için sabırsızlanıyorum.
Onlara imreniyorum… Üç senedir uğraşıyorum ama yine de oğlum jedi kızım da şirin bir hayvan olmaktan başka bir şey istemiyor. Karım ise “boşanmış kadın” kılığına girmekte ısrarcı…
Aşırı sevimiler! Ben de ailemle birlikte temalı kostümler giyiyorum.
Kostümlerini görmeyi her yıl heyecanla bekliyorum!

Kaynak: BoredPanda

Ursula K. Le Guin’den politik bilim kurgu kusursuzluğu: Anlatış

Bilim kurgu ve fantezi edebiyatın en önemli yazarlarından kabul edilen, ödüllü yazar Ursula K. Le Guin’in The Telling romanı, geçtiğimiz günlerde Kemal Baran Özbek’in çevirisiyle İthaki Yayınevi’nden Anlatış adıyla çıktı.

Hainli Döngüsü serisinin parçası olan Anlatış, politik bilim kurgu özelliklerini taşıyor. Ursula K. Le Guin’in alışık olduğumuz toplum dinamikleri, iletişim ve en önemlisi insan temaları bu eserinde de başlıca ele alınan konular olmuş. Daha özelde en baskın konular ise baskıcı rejimler, din ve toplumların değişimi. Baskıcı rejimin olduğu bir toplumda, direniş nasıl kendini var edecekse, romanda da kaçınılmaz bir durum olarak var olmuş diyebiliriz. Olaylar da farklı bir gezegende, bu baskıcı rejime karşı gelişen direnişin izlerini süren Sutty adlı bir gencin öğrendikleriyle gelişiyor. Le Guin, bu genç antropolog ile okuyucuları da bir tarihin izlerini sürmeye, bastırılmaya çalışılmış bir kültürü çözümlemeye teşvik ediyor.

Sosyolojik unsurların yoğun olduğu bu romanda, hem dini hem de dinsizliği kale yapmış hükümetlerin insanlar üzerindeki etkisine tanık oluyoruz. Çağımızın siyasi yapısına baktığımız zaman okurken pek de yabancılık çekmeyeceğimiz unsurlar görüyoruz demek yanlış olmayacaktır.

Eski zamanlarında birçok kültürel çeşitliliğe ev sahipliği yapmış Aka gezegeni teknolojik bir devrim ile kökten bir değişime uğramıştır. Saf Bilim’in ışığında ilerleme isteyen güçler, Aka gezegeni insanlarının geçmişe dair ne kadar izi varsa hepsini yok etmiştir. Kitaplar, öğretiler, kütüphaneler, tapınaklar ve bunların varlığını isteyen insanlar…

Fakat bu baskıdan korunmayı başarmış, değişime ayak uydurmamış, geçmişin izlerini taşıyan bir şeyler kalmış olmalıydı.

Ekumen Elçisi Tong Ov, geçmişinde baskıcı rejim dönemini geçirmiş o yüzden de o toplumu derinlemesine inceleyebileceğine inandığı Sutty’i görevlendirip Aka gezegenine gönderir. Sutty, Tekçi, homofobik bir yönetimin altında, dini bir ayaklanmanın ortasında kalmış homoseksüel bir gençtir. Din ile şekillenmiş bir toplumdan gelen Sutty, bir dinin izlerini sürebilecek en uygun kişi olarak görülmektedir. Bu toplum ile ilgili ellerinde çok az bilgi olan bu ekip onların dillerinin, edebiyatının, kültürlerinin, dinlerinin yok edildiğini bilmektedirler. Eski yaşam pratiklerinin bağnaz bir toplumu temsil ettiğini, ilerlemeyi engelleyen mezhepsel bir inanç sistemi yaşadıklarını düşünmektedirler. Ne kadar yasaklanmış olsa da bu dinin bir yerlerde yaşandığına olan inançları Sutty’nin araştırmalarını başlatacaktır.

Aka gezegeni yobazlık olarak gördüğü dini inanç sistemini gömerken endüstriyel teknoloji bilgileri hemen kendilerine almışlardı. Yeni bir kültür ortaya koydular ve Şirket adı verilen dünya devletini kurdular. Yerküre ise bu hükümetin din düşmanlığını tetikleyen müdahalelerde bulunmuştu. Sapkınlık derecesinde olan din düşmanlığı yüzünden halk, türlü işkenceler, sayısız zulüm görmüştü. Tüm dinsel uygulamalar kanun dışı ilan edilmişti. Artık yeni Tanrı bir sözcükten ibaret, akıl ile birleştirilmiş, bilim ile gelişecek bir şeydi.

Sutty çıktığı bu yolculukta eski gelenekleri, dillerini, dinlerini öğrenecekti ama kaynağı o kadar azdı ki… Çünkü hepsi yakılmış, yok edilmiş ve ortada bir iz bırakılmamıştı. Geldiği şehir ona bir ip ucu veremiyordu.

“Bütün bir tarih yitip gitmiş, korkunç bir felakete uğramışçasına yok olmuş.” (s.31)

Sutty, geldiği yer ile bulunduğu yer arasında gördüğü farklar ve benzerlikler karşısında şaşkına dönüyordu.  Onun yaşadığı yerin aksine burada inançlı kişiler işkence görmüştü.

Romandaki kahraman ve okuyucunun sık sık aynı duygulara kapıldığını görüyoruz. Le Guin, kahramanını seçerken okuyucu ile oluşacak bağlara dikkat etmiş, ortak bir pencere açmış ve empati yapılmasını kolaylaştırmış.

“Oysa hepsi samimi anlamda inanç sahibiydi, iki taraf da. Din tanımayan teröristler ile tapınmadan duramayan teröristler; aralarında ne fark vardı ki?” (s.73)

Aka Şirket Devleti’nin unutturmaya çalıştığı şeyleri ortaya çıkarmak hiç kolay olmuyordu. Zaten Devlet yetkililerinin de bu hiç hoşuna gitmezdi. Sutty, kimseye zarar vermeden bu tarihi izlere ulaşmak istiyordu. Yolculuğu esnasında tanıştığı insanlar sayesinde şimdilerde yasaklanmış olsa da eskiden tapınak olarak kullanılan yerlerin varlığına dair bilgiler edindi. Kullanılan eski kelimeler onu aradığı izlere götürecekti. Umyazu denilen bu tapınaklarda maz adı verilen kişiler hikayeler anlatır, insanlar da bu hikayeleri dinlemek için oralara giderdi.  Sutty böylece hikaye anlatıcılığı ile tanışmış oldu. Aka dininin tanımına ulaşmıştı. Bu hikayeler hakikati açıklamak için anlatılıyordu, başka bir amacı yoktu. Alışılmış kutsallıktan, din anlayışından çok farklı bir şeydi. Mazlar bir nevi eğitici insanlardı. Sutty’nin her şeyi daha iyi anlayabilmesi için mazları araştırması gerekiyordu.

Mazlar sadece anlatıyordu.  Bilgileri ve konuları sabit değildi. Bir zamana ait değildi. Bu geleneğe din demek ne kadar doğru olur bilemiyoruz ama farklı bir gelenekten geliyordu ve yaşam kültürlerini anlatıyordu. Burada önemli olan dinlemekti. Anlatılan şeyleri daha sonra da dinlemeleri gerekiyordu. Bu dünya sözcüklerle kuruluydu. Anlatılan hikayelerin amacı dünyayı tanıtmak, açıklamak içindi. Anlatış, bu insanlar için dünyayı algılamak demekti.

Sutty Anlatış’ın kaynağına, yani az kaldığı bilinen büyük kütüphanenin olduğu tapınağa gitmek için bir grup insanla yola çıkar. Buna hac yolculuğu da diyebiliriz. Sutty kafasındaki eksikleri giderecek birçok bilgiyi burada edinecektir.

“Demek ki Anlatış olaylardaki gerçeği açığa çıkarmaya çalışıyor… veya acıyı, veya güzelliği, öyle mi?” (s.218)

Burada edindiği bilgiler, bulunduğu ortam ona farklı bir görev verecekti…

Anlatış, felsefi ve siyasi unsurlar barındıran bir roman. Bu yönüyle bakınca Aka toplumunun uğradığı değişimin Çin Kültür Devrimi ile benzerliği tesadüf diyemeyiz. Dini ve toplumsal izlerin silinmesi ve halkın yaşadığı baskılar Taoculuk izleri taşıyor.

Götürdüğü sonuç açık olsa da kurgu bakımından zorlayıcı bir anlatım biçimi seçildiği kadar, betimlemeleri ile okuyucuya ayrıntıları detaylı bir şekilde veriyor. Sosyolojik tahlilleri ile son anına kadar okuyucuyu düşünmeye ve olayları derinlemesine çözümlemeye teşvik ediyor.

Okurken felsefi yanları ile birlikte toplumsal gerçekliğe de bağlanacağınız tarafları baskın bir roman Anlatış. Faşizanlığın, bağnazlığın ve baskının ne taraftan gelirse gelsin toplumlarda yarattığı tahribatı gözler önüne seriyor. Bilimsel ilerlemelerde, teknolojik gelişmelerde de tekçiliğin hüküm sürdüğü toplumsal hayatların kurgusal bir izlenimini veriyor.

Roman kurgusal bir toplumun kültürünü açığa çıkarmayı amaçlıyor gibi dursa da insanlığın tarihini sorgulatıyor ve kendi izlerimize doğru bir yolculuğa çıkarıyor.

 

Flört Şiddetini Tanıyalım, Tanımlayalım, Konuşalım

1

40tilki olarak, toplumsal cinsiyet ve flört şiddeti konusunda Kemerburgaz Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim görevlisi Anıl Özge Üstünel ile görüştük. Üstünel’e göre flört şiddeti konusundaki en temel sorun, flört şiddetinin tanınmaması, tanımlanmaması, konuşulmaması.

“Şiddeti konuşmak zaten çok zor. Hele ki ilişki deneyimi olmayan bir insanın şiddet içeren bir ilişki içine girmesi çok daha kafa karıştırıcı çünkü karşılaştırma yapabileceği bir deneyim yok. Dolayısıyla en başta flört şiddetini tanımak, tanımlamak ve bunu konuşmak gerekiyor” diyen Üstünel ile gerçekleştirdiğimiz röportajın tamamını sizlerle paylaşıyoruz.

Kemerburgaz Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde öğretim görevlisisiniz, aynı zamanda da Mor Çatı’da flört şiddeti üzerine çalışmalarınız oldu. Kısaca hem kariyerinizi hem de flört şiddeti ile ilgili çalışmalarınızı sizden dinleyebilir miyiz ?

Flört şiddeti konusuyla son iki yıldır daha yoğun olarak ilgileniyorum. İki yıldır da Mor Çatı’da gönüllü olarak çalışıyorum. Mor Çatı’daki grubumuzla çocuk ve ergenlere yönelik önleyici çalışmalar, şiddet ve flört şiddetiyle ilgili bilgilendirici sunumlar ve workshoplar hazırlıyoruz, çocuk ve ergenlere yönelik görsel materyaller geliştiriyoruz. Bunun dışında benim tez çalışmam flört şiddetini önleme konusunda olacak. Üniversite öğrencilerine yönelik 8-9 haftalık bir program oluşturmayı ve uygulamayı hedefliyorum. Bu program içerisinde de cinsiyetçilik, toplumsal cinsiyet rolleri, şiddet, öfke, duyguları düzenleme, haklar, güç gibi konular üzerinde gençlerle konuşuyor olacağız.

Flört şiddeti konusuna daha detaylı girecek olursak, bu konu güncel olarak nasıl bir çerçevede tartışılıyor? Bu konuda dünyada neler konuşuluyor?

Temelde üzerinde durulan konu toplumsal cinsiyet rolleri, yani bireylerin doğdukları andan itibaren gelişim süreçleri boyunca kadın olmakla ve erkek olmakla ilgili öğrendikleri; iyi kız olmaları, güçlü erkek olmaları gibi örnekler.. Özellikle ergenlik dönemindeki ve üniversite dönemindeki gençlerle ilgili yapılan çalışmalarda en temelde üzerinde durulan konu, bu roller ve bu rollerin hayata ve davranışlara yansımasının şiddetle olan ilişkisi. Bunun yanı sıra bireysel faktörler var. Bireysel faktörlerde erken dönem bağlanma örüntülerine, erken yaşta kişinin yakın ilişkilerinde yaşadığı güven problemlerine, aile ortamında şiddet görüp görmediğine veya şiddete tanık olup olmadığına bakılıyor. Televizyonda ve medyada gördüğü şiddete ne ölçüde maruz kaldığı gibi etmenler de değerlendiriliyor. Bunları bir sistem içinde düşünürsek makro düzeyde hukuk, devletin rolü ve sosyal çevrede duyulanlar var; daha mikro düzeyde ise bireysel çevrede ve bireysel yaşantılar içinde şiddetin nasıl bir rol oynadığı yer alıyor.

Peki, Türkiye’de flört şiddeti tartışmalarında tam olarak hangi noktadayız?

Ben şahsen Türkiye’de özellikle de ergenlik ve genç yetişkinlik döneminde flört şiddeti konusuyla ilgili çok az sayıda araştırma ve kaynakla karşılaştım. Türkiye’de ergenler hiç flört etmiyormuş gibi bir ergenlik tasviri var. Öte yandan gençlerin de bu konuda yaşadıklarını dile dökmesi de çok kolay değil. Gencin bu konuda en çok başvurduğu kişi arkadaşları oluyor. Onun dışında varsa güvendikleri bir öğretmen veya rehber hocası da olabiliyor bu başvurulan kişi. Ancak orada da cinsiyetçi bir bakış açısına sahip olmayan bir öğretmeni bulabilmek için çok şanslı olmaları lazım. Maalesef karısını öldüren bir sürü koca haberi gördüğümüz için bunlara sıra gelmiyor. Her zamanki gibi yok sayma yöntemiyle devam ediyoruz.

O zaman flört şiddeti toplumsal cinsiyet üzerinden konuşulan sorunların çıktılarından biridir diyebilir miyiz?

Evet, bence kesinlikle öyle! En temelinde toplumsal cinsiyet konusu var. Çocukluktan itibaren düşünürsek, kız çocuk “uslu ol”, “çok fazla ses çıkarma”, “cici kız ol”, “uysal ol” gibi mesajları alarak büyüyor. Erkek çocuk da “sen güçlüsün”, “sen iyisin” gibi altı dolu olmayan cesaretlendirme mesajları alarak yetişiyor. Cinsellik konusu da benzer şekilde kızlara çok ayıp olan ve gizli tutulması gereken bir konu olarak aktarılır. Erkeklere ise bu konuda her türlü deneyime açık olmaları, her zaman hazır olmaları, her zaman peşinde koşmaları gibi mesajlar verilmektedir. Bu mesajları alarak büyüyen iki kişinin ilişkisini düşündüğümüzde, erkek eğer yeterince kendini sorgulayabilecek güce, iç görüye veya bilince sahip değilse, partnerini kontrol etmeye çalışacak, ona şiddet uygulayacak, vuracak, kıracak, kötü şeyler söyleyecek ve ilişkide sevgiyi kontrol olarak tanımlayacaktır. Maalesef kadınların da bir kısmının bu düşünceleri içselleştirdiğini görüyoruz. Kadınlar bunu sorgulamadığında, ortada sanki bu davranışlar normalmiş gibi değerlendirme eğilimi oluyor. Baktığımızda, gençlerin en çok belirttikleri tartışma sebepleri kıskançlık. Ama kıskançlıkla ilgili de dile getirdikleri şey bu kıskançlığın başta hoşlarına gittiği yönünde. Ama tabii sonra, bu daha kontrolcü, daha müdahaleci davranışlara dönüştükçe işin rengi değişiyor.

Kıskançlık sizce toplumun yarattığı bir güdü mü, yoksa kişinin bireysel olarak riskli gördüğü durumda partnerini kıskanması mı? Ne kadarı sağlıklı?

Kıskançlık neden başta hoşlarına gidiyor insanların? Çünkü sahiplenilmiş hissediyorlar. Sahiplenilmek, birine güvenmek, birinin sizi önemsediğini görmek, bunu davranışlarıyla size göstermesi herkesin hoşuna gidecek bir şey ve bu çok doğal bir ihtiyaç bence. Ama bunların ifadesi kıskançlık olmak zorunda değil. Yani, “sen niye gittin”, “niye şununla konuştun”, “niye şuna baktın”, “niye üstüne böyle bir şey giydin” olmak zorunda değil. Bunun çok daha sağlıklı ve insanı hiç kısıtlamadan ifade edilebilecek yöntemleri var. Yakın ilişki içerisinde olduğumuz kişiyi merak etmemiz, bir ölçüde sahiplenmemiz, insan olmanın ve ilişki kurmanın doğasının bir parçası gibi geliyor ama kıskançlığı doğal görmüyorum. Aşırı sahiplenmeyi, kendi kaygıları nedeniyle ötekini kısıtlamayı hiçbir şekilde doğal görmüyorum. Bu, tam tersine normal gibi gösterilen, sevginin bir parçasıymış gibi gösterilen bir toplumsal öğreti.

Koca şiddeti bu kadar çokken flört şiddetine sıra gelir mi gibi bir düşünce var. Ama evlenmeden önce çoğunlukla bir flört dönemi oluyor ve aslında gelecek şiddetin sinyalleri de bu dönemde veriliyor. Maalesef biz bunları göremiyoruz.

Evet kesinlikle.  Bu biraz umut verici bir nokta, çünkü bu durum ilişkinin başlangıcından itibaren bazı sinyaller olduğunu, onları okuyup uzak kalabilmenin mümkün olduğunu gösteriyor. Bir boyutu o. Tabi daha çok kadınların bu ilişkilerden ayrılması, kadınların kendini koruması üzerinden konuşuyoruz. Diğer boyutu da, bu davranışların yanlış olduğunun duyulması.  Sen istediğin an, istediğin herhangi bir şeyi yapamazsın. Belki ona inandırılarak büyüdüler, ama öyle bir dünya yok. Araştırmaların gösterdiği bir şey var ki ilişkide ne zaman ki karşılıklı yatırım artıyor, şiddetin ortaya çıkma olasılığı da artıyor. Bir yıllık flört içerisinde o adam karısını hiç dövmemiş olabilir ama fazla sahiplenmecidir, biraz fazla kıskançtır, giydiğine karışıyordur. Belki bu davranışları tolere edilebilir boyuttadır. Ancak yatırım artınca, yani işin içine evlilik gibi bir bağ girince veya evlenip çocuk sahibi olunca, şiddet tam o noktada ortaya çıkabilir. “Kadın benden ayrılamaz çünkü birinin ona bakması lazım, artık tamamen bana bağlı” düşüncesi buna neden olabiliyor.

Fiziksel şiddet üzerinden konuşuyoruz ama psikolojik, sosyal, duygusal şiddet daha az görünür oluyor. Fiziksel şiddete giden yol aslında bahsettiğimiz bu diğer şiddet türlerinden geçiyor değil mi?

Araştırmalar gösteriyor ki, psikolojik şiddet ve kontrolcü şiddet de dediğimiz sosyal şiddet fiziksel şiddetin öncülü ama bunlar, toplumsal değerler, “kadın” olmak, “erkek” olmak, sahiplenme konusu ve sevgi bahane edilerek çok normalleştirilerek yaşanıyor. Halbuki psikolojik, duygusal ve sosyal şiddet sonrasında gelecek fiziksel şiddetin çok belirgin bir sinyali olabilirler. Bu noktada sorulacak soru; “karşımdaki kişi benim sınırlarıma ve bana ait olan özelliklere ne kadar saygı duyuyor” ve “ben onun özelliklerine ne kadar saygı duyabilirim” olmalı.

Flört şiddeti konusunda en temel sorun sizce nedir?

En temel sorun, flört şiddetinin tanınmaması, tanımlanmaması, konuşulmaması. Şiddeti konuşmak zaten çok zor. Hele ki ilişki deneyimi olmayan bir insanın şiddet içeren bir ilişki içine girmesi çok daha kafa karıştırıcı çünkü karşılaştırma yapabileceği bir deneyim yok. Dolayısıyla en başta flört şiddetini tanımak, tanımlamak ve bunu konuşmak gerekiyor.

Flört şiddetini genellikle genç kadınların yaşadığı bir şiddet olarak algılıyoruz. Sizce flört şiddetinin cinsiyeti var mı?

Türlerine göre değişiyor. Araştırmalara göre konuşacağım ama burada da tartışmalar var. Kadın her zaman mağdur mu? Erkek her zaman uygulayıcı mı? Yoksa eşit oranda mı? Bulgular şu şekilde; fiziksel şiddet konusunda erkekler her zaman kadınlardan daha fazla uygulayıcı konumunda. Duygusal şiddette kadınlar da erkekler de benzer oranda uygulayıcı olabiliyor. Bağırmak, kötü söz söylemek, sürekli eleştirmek, manipüle etmeye çalışmak, istemediği bir şey yaptığında ağlamak, kapris yaparak ve küserek ikna etmeye çalışmak gibi… Cinsel şiddette de uygulayıcı büyük oranda erkek. Cinsel şiddette çok az oranda kadınların uyguladığı şiddet var, buna örnek olarak da cinsel performansını küçümsemeyi verebiliriz.

Peki ilişkide psikolojik şiddetin ne kadar farkındayız? İlişkilerde psikolojik şiddet neleri kapsıyor?

Psikolojik şiddet, şiddetin tanınması en zor türlerinden. Çünkü görünür bir yara bırakmıyor, bir morluk olmuyor, yani vücudunda bir hasar hissetmiyorsun. Ama yine şiddet görmüş kişilerle yapılan araştırmaların gösterdiğine göre psikolojik şiddet aslında en zarar veren şiddet türü. Psikolojik şiddet temelde karşındaki kişinin benliğine zarar verecek her türlü davranış, benliğin bütünlüğüne yapılan her türlü saldırı psikolojik şiddet içinde değerlendiriliyor. Sürekli eleştirmek, hayırı kabul etmemek, karşındaki kişinin önceliklerini kabul edememek, isim takmak, küçümseyici şekilde konuşmak, sürekli şaka yapmak bunların hepsi psikolojik şiddetin içinde değerlendirilebilir. Karşındaki kişinin hoşlanmadığı veya ona kendisini kötü hissettirecek şeyleri yapmak psikolojik şiddettir. Kişinin ilişki içerisinde kendisi olarak ne kadar kabul gördüğü de bu şiddeti tanımlayan noktalardan biri.

Aile ile genç arasındaki ilişki, flört şiddeti sorununun oluşmasında ve bu sorunun önlenmesinde ne kadar etkili?

Aileyle ilişkinin bir sürü boyutu olabilir. Birincisi; bir genç büyürken annesi ve babası arasında nasıl bir ilişki görüyor? Yani gördüğü kadın-erkek ilişkisi nasıl bir ilişki? Bu ilişki eşitlikçi değerlere mi dayanıyor yoksa çok daha otoriter bir yapı içinde mi büyüyor? İkincisi, şiddetle başa çıkmanın, şiddete karşı durmanın – daha çok kadınlar için düşünüyorum ama- en önemli unsuru kendine güven ve kendi değerine güvenmek. Yani değerli olduğunu, saygıyı hak eden bir insan olduğunu, sevilmek, eşit muamele görmek gibi hakların olduğunu görmen, buna inanman, bunu içselleştirmen gerekiyor. Çocuklar büyürken kendi seslerini ne kadar çıkartabiliyorlar? Çocuk kendine göre ayrı istekleri olabilen bir birey olarak görülüyor mu? Pek değil. Dolayısıyla bu güven hissinin, “ben bir şeyleri hak ederim”, “benim isteklerim değerli”, “duygularım değerli” hislerinin oturabilmesi için bunun anne-baba tarafından tanınması ve anlaşılması lazım. Bu hissiyat ne kadar oturursa, o insan şiddetle karşılaşmayacak dememiz mümkün değil belki ama, karşılaştığı noktada hayır diyebilme, oradan uzaklaşabilme, uygulayıcı olmama ihtimali o kadar yüksek. Dolayısıyla güvenli ve saygılı bir ilişki kurmak ailenin çocuğuna öğretebileceği en önemli şeydir. Bunun yanında destekleyici bir varlık olarak ailenin çocuğun hayatında varlığını sürdürmesi önemli. Şiddet içeren ilişkilerinden ayrılmaya çalıştıklarında, kadınların çoğu durumda en başta red aldıkları yer kendi aileleri oluyor. Dolayısıyla aileye çok rol düşüyor. Ailenin zaten her şeyden bağımsız olarak yapması gereken iki şey var: kadın veya erkek diye ayırmadan çocuğuna değerli bir varlık olduğunu hissettirebilmesi ve çocuğu evlilik veya flört ilişkisi içerisinde bir şiddetle karşılaştığında onun arkasında durabilmesi.

Medyanın ve dizilerin, “doğru ilişki modeli” konusunda bir söylem oluşturma ve kadın-erkek ilişkileri konusunda bir rolü var mı? Bu mecralar sizce gençleri nasıl etkiliyor? Bunlar aracılığıyla ilişki ile şiddetin iç içe geçmesinin normalleştirildiğini düşünüyor musunuz?

Gençler üzerinde çok etkili olduğunu düşünüyorum. Türk dizilerinin temaları zaten kısmen belli. Güçlü, paralı, karizmatik, yeri gelirse güç kullanabilecek bir erkek modeli; kız da güzel, kendini tam ifade etmeyen, daha sessiz bir kadın modeli. Alternatif herhangi bir şey zaten yok. Bu aktarılan modelde bir sıkıntı var. Dizilerin diyelim sadece %30’u bu tür mesajlar veriyor olsaydı ve %70’i başka bir şey anlatıyor olsaydı, belki farklı şeyler öğrenilirdi. Dışarıdan takip ettiğim kadarıyla gördüğüm hep bir kaçma kovalamaca hikayesi. Kız kaçar, erkek takip eder, çok kalıplaşmış yöntemler…

Bu mecralar insanların, kadınların ya da erkeklerin belirli roller içerisine sıkışmasının normal bir şey olduğunu veya sıkışması gerektiğini gösteriyor: güzel kadın böyle oluyor, iyi erkek böyle oluyor. Ve bu model her yeri kaplıyor. Bir alternatif daha düşünülmüyor. Bu da zaten şiddetin bir önceki adımı. Bu güç dengesizliğini romantik ve normal görmek.

Bir de entrikacı kadın, kötü kadın imajı var. “Kadın güçlüyse kötüdür”, “kadın düşünüyorsa manipule eder”, “kadın farkında olmazsın ama seni yönetir”… Böyle garip korkular var dile getirilen. Bu korkular da belirli karakterdeki insanları çok tetikte tutabilir ve en ufak şeyde patlama noktasına getirebilir gibi geliyor. Bu da aslında cinsiyetçiliğin bir başka tarafı. Yani şöyle bir ikilik vardır; ya çok ideal kadınsın, güzelsin, çok fazla düşünmüyorsun, kendini daha az ifade ediyorsun, duruyorsun ve güzelsin. Sadece bakılabilir bir şeysin. Bir de bunun diğer tarafı var. Cinsel olarak herkesle birlikte olabilirsin, açıksın, şeytanisin, aklında her zaman korkunç entrikalar ve komplolar var. Bu mecralar için aynı zamanda böyle bir ikiliğin de ifade buldukları yerler diyebiliriz.

Bir flört ilişkisi yaşayan genç, ilişkisinde duygusal, fiziksel, cinsel şiddet varsa bunun “şiddet” olduğunu nasıl fark eder?

Bir gencin bir ilişkiye başlarken sorgulayıcı tarafını açık tutması lazım. Her ne kadar flört çok heyecanlı olsa da, birçok duyguyu içinde barındırsa da gencin bir gözünün açık olması çok önemli. Bence en önemli soru; “ilişki yaşadığı kişinin yanında genç kendini güvende hissediyor mu?” Örneğin cinsel şiddete uğrayan kadınlar, partnerlerinin yanında bir çeşit rahatsızlık hissettiklerini ama tam adını koyamadıklarını ifade ediyorlar. O yüzden “ben bu kişinin yanında güvende hissediyor muyum?” sorusu çok önemli. Adım adım ilerlemek çok önemli. Güven testini her zaman akılda tutmak gerekiyor. Bu kişi kavga ettiğimizde bana nasıl davranıyor, ben arkadaşlarımla konuştuğumda bana nasıl davranıyor, hoşuna gitmeyen bir şey yaptığımda bana nasıl davranıyor? Aşırı sahiplenici mi veya beni çok fazla göklere çıkarıyor mu? “Daha ikinci haftamızda bana, sana çok bağlandım, sen benim her şeyimsin vb. diyordu” ifadesi, yoğun flört şiddetine maruz kalmış gençlerin dile getirdikleri ifadeler. En hızlı sinyaller bunlar. İlişki yaşanan kişiyle hemen yalnız kalmamak gerekiyor. En başlarda daha tanımaya yönelik adımlar atmak ve etrafta kimsenin olmadığı yerlerde bulunmaktan kaçınmak gerekebiliyor. Tabii ki güvenli olduğunda ilişki çok güzel bir şey. Bizim güvenli ilişki diye tanımladığımız şey; kişinin benliğini desteklemeli, hayatını renklendirmeli, eğlenceli kılmalı. Ama onun kurulması zaman alıyor. O yüzden çok hızlı ilerlememeleri çok önemli. Birden çok büyük beklentiler içine girmemeleri gerekiyor. Bir şeylerin fazla yoğun olması önemli bir sinyal çünkü…

Belirli konularda partnerin ne düşündüğünü de sormak gerekiyor. Toplumsal cinsiyetle ilgili, cinsellik ile ilgili ne düşünüyor? Cinsellik yaşamak istemeyen kadınlarla ilgili ne düşünüyor? Çünkü bu düşünceler de çok önemli göstergeler. Bir sonraki adım ile ilgili haberler veriyor. Bunu bir etiketleme olayı olarak söylemiyorum. Farklılıklarla ilgili ne düşündüğü, farklılıklara karşı ne tepki verdiği, bunların hepsi yavaş yavaş tanımayı sağlıyor. Bu tür işaretleri dikkate almak önemli.

Peki şiddetin içinden nasıl çıkabiliriz?

Her kadının –kadın üzerinden konuşacağım daha çok-  geçireceği süreç bence farklı. Burada çevre önemli. Bir kadın bir ilişkiden çıktığında destek alacağına ve güvenli bir ortama ulaşabileceğine ne kadar inanırsa ilişkiden çıkmak o kadar kolay olur. Bir zorluk şu:  Şiddet bir döngü içerisinde gerçekleşiyor. Erkek kadına her gün bağırmıyor ya da vurmuyor. Bunları yapıyor sonra özür diliyor, genellikle ritim böyle işliyor, kendini affettiriyor, ondan sonra yeniden gerginliğin yükseldiği bir evreye giriliyor. Kadın şiddete uğradıktan sonra ikna olma aşamasında, yani erkeğin onu ikna etme aşamasında bir açıklık oluşma ihtimali var. Kadınlarla yapılan çalışmaların gösterdiği bir şey bu. Yani bu aşamada çevrede herhangi birinin “iyi misin” demesi ya da şiddetle ilgili herhangi bir işaret görülüyorsa çevreden birisinin sakince, yargılayıcı olmadan, yönlendirmeye çalışmadan sorması çok önemli. O nedenle daha çok çevreye vurgu yapacağım. Çünkü erkek hem çok kontrolcü, hem de kadını çevresinden izole ederek öyle bir noktaya getiriyor ki sanki kadın çaresiz, yalnız, sanki kimse ona yardım edemez, kimse onunla olmak istemez, sanki sevilmeye değmez, ona saygı duyulamazmış gibi hissettiriyor. Bunlar kadın tarafından içselleştiriliyor ve kadının hareket etmesi giderek zorlaşıyor. Öneri olarak düşünecek olursak, ilk önerim; herhangi bir fiziksel şiddetle karşılaşıldığında mümkün olduğunca o ilişkinin içinden çıkmak. Çünkü bir kere fiziksel şiddet işin içine girdiyse bunun devamı gelir. Kadının kendi kendine hatırlatabileceği şeyler var: “evet bir çıkış var”, “yalnız kalmayacağım”, “bana destek olabilecek kişiler var” gibi. Buna ek olarak çevrede de var olduğumuzu göstermemiz lazım, tam da bu yüzden bir okulda flört şiddeti ile ilgili konuşma yapmak önemli. Çünkü yaşayan kişi bilecek ki bununla uğraşan birileri var ya da diyecek ki benim yaşadığım şey şiddet ve bunun bir çıkışı var.

Peki diyelim bir yakınımız, arkadaşımız ilişkisindeki şiddetin farkında değil ya da farkında ama ilişkiden çıkmıyor/çıkmak istemiyor. Ona nasıl yaklaşmak gerekiyor? Müdahale etmeli miyiz? Farkına varmasını nasıl sağlayabiliriz?

O çok zor bir pozisyon. Görüp bir şey yapamamak… Bu noktada rehberlik etmek ama yönlendirici olmamak en önemli şey. Çünkü o kararı verecek olan, o ilişkiden çıkacak olan kişi o kadın. Çünkü zaten etrafında ne yapması gerektiğini söyleyen bir kişi var, bir ikinci kişiye gerek yok. Çünkü muhtemelen o çelişkiyi kendi içinde çok yoğun olarak yaşıyor. Yaşamıyorsa da bununla ilgili ne düşündüğünü sormak, bunu yanlış bulduğunu ifade etmek, sakince, yargılayıcı olmadan yanlış bulduğunu dile getirmek ve bir gün yardım isterse orada olacağını bildirmek, zaman zaman belki konuşmak; “iyi hissediyor musun”, “senin güvenliğinden endişeleniyorum” demek faydalı olacaktır. Belki bir çıkış planı var mı, böyle bir şeye ihtiyaç duyuyor mu, neden duymuyor gibi aslında bir arkadaşınla ilişkisi hakkında konuşmak da yapılabilecek şeyler arasında yer alıyor. Fikirlerini ifade ederek ama yargılayıcı olmadan “bir düşün”, “şuraya başvurabilirsin” deyip bırakmak gerekiyor. Çünkü kararı şiddeti yaşayan kadının kendisi verecek. Evet insan istiyor ki fiziksel şiddet durumunda müdahale edeyim ve durdurayım. Çünkü bir suç işleniyor ama süreç öyle işlemiyor. Yukarıdan bir yerden değil eşit bir yerlerden dinlemek ve rehberlik etmek en doğrusu.

Şiddet içeren bir ilişkinin şiddetsiz sağlıklı bir ilişkiye evrilmesi mümkün müdür?

İnsan umut vaadeden bir canlı tabii ki (gülüyor). Ama bu çok sağlam bir çalışma gerektirir. Öncelikle erkek davranışları ve duyguları ile ilgili sorumluluk alacak, kadın kendini toparlayacak, uğradığı şiddetin kendisi üzerindeki etkilerini atmaya çalışacak. Bu mümkün ama çok yoğun bir psikolojik çalışma gerektiriyor. Çünkü sen bebekliğinden itibaren bir erkeğe diyorsun ki “dünya senin!”, “sen istediğin gibi davranabilirsin”, “bir kadına istediğin gibi davranabilirsin”, “canın isterse vurabilirsin, hatta vur daha iyi!”, “sen daha güçlüsün” vb. Bütün bunları öğretip, adam 30 yaşına geldikten sonra bunların yanlış olduğunu düşünebilmesi ve davranışlarının sorumluluğunu alması çok kolay değil bence. Çalışma ile mümkün ama dediğim gibi çok az insanın bunu gerçekten bir sorun olarak tanımlayıp bu çalışmaya gireceğini düşünüyorum. Kısacası umut var ama çok sınırlı. Bir de şöyle bir durum var, şiddete uğrayan taraf ilişkinin bitmesini istemiyor, şiddetin bitmesini istiyor. İlişki topyekun kötü bir şey değil. Arada kötü tarafları olur, çok kötü tarafları olur ama zaman zaman da iyi hissettiren tarafları vardır. Topyekûn kötü bir şey olsa zaten arkanı dönüp gitmek daha kolay olur. Maalesef Türkiye’de şiddet içeren bir ilişkinin sağlıklı bir ilişkiye döndüğü bir örnek hiç duymadım. O yüzden önleme çalışması yapmak gerekiyor. O potansiyel oluşmadan ya da oluşurken alternatif sesler duyurarak ilerlemek lazım diye düşünüyorum. Oluşan bir şeyi geri çevirmek çok daha zor, çok daha emek isteyen bir şey ama önleyici bir şeyler yapmak bence daha anlamlı.

Alıntı40tilkiblog

40 Tilki Kadın İnisiyatifinin diğer röportajlarına buradan ve buradan ulaşabilirsiniz.

40 Tilki Kadın İnisiyatifini sosyal medyada Facebook veTwitter ve üzerinden takip edebilirsiniz.

Google’ın yeni yapay zeka uygulaması AlphaGo kendi kendini geliştiriyor

1

Yapay zeka yazılımı olan AlphaGo, gezegenin en üstün yazılımlarından biri. Uzun süre önce en iyi oyuncuyu, bilinen bir strateji oyunu olan Go adlı eski Çin tahtasında oynanabilen zeka oyununda yenmesi ile gündeme geldiğini biliyorduk.

Hatta bu özelliği ile bu yazılım “tanrısal” olarak nitelendiriliyor ve herkes tarafından büyük bir ilgi uyandırır duruma gelmişti. Fakat artık daha da müthiş bir durum söz konusu; o da kendisine rakip olacak yeni bir üst sürümü olan AlphaGo “zero”. Google’ın deepmind araştırmacıları, yapay zeka olan AlphaGo’ya bir üst yeni sürümü olan AlphaGo-zero’nun evrimini ilan ettiler. Zero’nun öncüleri, bu yeni yazılımda, bilgi için ihtiyaç olan unsuru ortadan kaldırdılar: İnsanlar.

Yani artık şu durum söz konusu; eski AlphaGo’da bazı hamleler için, programlar için yazılıma insanların öğretisi gerekiyordu. Fakat artık AlphaGo-zero da böyle bir durum söz konusu değil. İnsan öğretisine gerek kalmayarak kendi kendini yürütecek bir sistem ortaya çıkmış bulunmakta.

Geçtiğimiz sene ve bu sene içerisinde bütün AlphaGo’lar, Go oyununda binlerce insanın amatör ve profesyonelce oyunlarını, hamlelerini, yarışlarını izleyerek analiz etti ve bunu kendi programına kodlayabildi. Yani önceden bu yazılım bir şekilde bu stratejileri kendi kendine öğrenemiyor ve belli bir veri akışını gözlemlemesi, kendine aktarması, sonra bu hamleleri kullanması gerekiyordu. Fakat AlphaGo-zero tamamen kendini yetiştirir durumda. Ve mesela bu Go oyununu yüzde yüz bağımsız deneyle öğrendi. Herhangi bir insan çabası gerekmeden, çok uzun bir gözlemleme zamanına ihtiyaç duymadan. Kendi altyapısında stratejileri sanki bir beyne sahipmiş gibi oyunu oynamayı, öğrenmeyi başarabildi.

Yeni bir çalışmada; araştırmacılar, AlphaGo-zero’nun esrarengiz derece de özgüvenli olan zekasını, yeteneğini, şöyle rapor ettiler: Geçtiğimiz son 100 Go oyununda AlphaGo’ya karşı AlphaGo-zero, tek bir galibiyet bile almadı.

Yani düşünelim, AlphaGo insanlar tarafından oyunun stratejik hamlelerini, analizlerini öğrenmesine rağmen, AlphaGo-zero bunların hiçbirini, -insan öğretisi olmadan- almadığı halde, sadece kendi stratejilerini kullanarak eski AlphaGo’yu tüm karşılaşmalarında yendi.

Daha da çarpıcı durum; bu durum AlphaGo-zero’nun sadece 3 günlük eğitimi ve kurulumu sonrası gerçekleşti. Yani AlphaGo gibi uzun uzun strateji öğrenimi, izlenimi, analizi gibi bir süreç geçirmeden, tüm oyunları yendi. Ki bu Go oyunununda üstün bir insan zekası gerektiriyor. AlphaGo-zero’nun hamleleri binlerce yıllık insan bilgisine eş değer tutuldu.

Ünlü bilgisayar bilimcisi Nick Hynes MIT, Gizmodo adlı bilim sitesine: “Bu kendi matematiğini icat eden yabancı bir medeniyet gibi.” dedi.

Ve şunları ekledi: “Bizim burada gördüğümüz model, tamamen insani tahminlerden, önyargılardan uzak kendi kendine bağımsız bir şey. En iyi optimal çözümü öğrenebilir, uygulayabilir, karar verebilir durumda. Ki bu durumda insani kararlarımızdan, çok daha incelikli ve doğru bir tutum

Kendi kendine oynama sürecinden 21 gün sonra; Zero, bu sene Go oyununda dünya lideri olan Ke Jie’yi yenen ve AlphaGo (Master) olarak bilinen en güçlü AlphaGo’nun standardına geldi. Ve hatta bu AlphaGo’yu (Master) geçecek bir duruma geldi.

AlphaGo-zero’nun arkasındaki ekip ise, Zero’nun bağımsız olması durumundan başka; eski AlphaGo’ya göre tek bir sinirsel ağa sahip olduğunu -eski sürümler iki birleşme ağına sahip- ve daha gelişmiş eğitim simülasyonlarında bulunabileceğini söyledi.

Fakat Zero’nun bu karar hızlı ve müthiş bir atış yaparak bu kadar ilerlemesi – ki bu endişe verici- , Zero’nun;  bu karmaşık oyunu dışında, diğer alanlarda insanlardan daha akıllı ve daha yetenekli olduğu anlamına gelmiyor.

Sheffield Üniversitesi ‘nden  ünlü sinirbilimci Eleni Vasilaki, ünlü Guardian adlı haber sitesine: “AlphaGo , insanlar için şaşırtıcı derecede kolay ve anlaşılabilir gelen çoğu görevde başarısız oluyor. Mesela sadece yürüyüş, koşu, tekme gibi insanlar için basit olan hareketlere bakın, bir de robotlara, onlar için ne kadar karmaşık ve zorlayıcı.” dedi.

Evet bu doğru olabilir, fakat şuna sessiz kalamayız, şaşırtıcı derecede güçlü ve sentetik bir düşünce biçiminin doğuşuna şahit olduğumuz ortada.

İnsanın yapabileceği şeyi yapamayabilir, ancak yapamadığımız çoğu şeyi de kolayca yapabilir.

DeepMind’e göre; bu yetenekler, bir gün Zero’ya ve ileride kaçınılmaz olan varislerine, biyolojik mekanizmaların nasıl işlediğini, enerji tüketiminin nasıl azaltılabileceği veya yeni tür malzemelerin nasıl bir oluşumla bir araya gelebileceği gibi; çoğu hâlâ insanlar tarafından çözülemeyen bilgiler konusunda yardımcı olabilecek.

Evet, gözüküyor ki; parlak ve şaşırtıcı bir geleceğe hoş geldik.

Alıntı: bilim.org
Kaynaklarsciencealert.com | deepmind.com

Gittikçe büyüyen Facebook grubu ebeveynlerin vegan çocuk yetiştirmesine yardım etmek istiyor

Abartılı medya organları ve yaygın yanlış bilgilendirmeler yüzünden vegan bir çocuk yetiştirmek zorlu (ve yalnız) bir deneyim olabilir.

Fakat hızla büyüyen bir Facebook grubu, Vegan Pregnancy and Parenting, sebze odaklı beslenen anne ve babaların adresi oldu.

Janet Kearney birkaç yıl önce, oğluna hamileliği sırasında bilgi edinebileceği bir kaynak ararken bu gruba denk geldi. Bu küçük bir gruptu ve düzenli olarak yönetilmiyordu. Bunun üzerine Janet grubun kontrolünü eline almaya karar verdi. O zamandan beri gruba katılanların sayısı katlanarak arttı. Şimdi 20.000 den fazla vegan ebeveyn bu grubun üyesi.

Grupta her türlü soru sorulup cevaplanıyor. Özellikle kaygılı aile bireylerini ve arkadaşları iyi niyetle yönlendirmekle alakalı sorulardan bahsediyor Kearney. “Onlara hayvansal ürünleri tüketmeyi bırakmalarını nasıl kibarca söyleriz? Sınırlar hakkında onlarla nasıl nazik bir şekilde iletişim kurabiliriz? Bu gerçekten zor; çünkü insanlar genelde çocukların yeteri kadar kalsiyum ya da o korkunç “p sözcüğü” (PROTEİN) alıp almadıkları konusunda oldukça endişeleniyorlar. Bu topluluk bu noktada onlara bazı gerçekleri anlatmak için burada; örneğin, bir kase yulaf ezmesinin de bir kase yoğurtla aynı miktarda kalsiyum içerdiği gerçeği gibi. Böylece gelecek sefere telaşsız bir iletişim kurulabiliyor.” diye ekliyor.

“Grubun amacı beslenme şekli, bu konuda yazılmış makaleler ve genel soru cevaplarla dünyadaki vegan ebeveynleri bilinçlendirmek ve bilgilendirmek.” diyor Kearney. Bu yalnızca bir Facebook sayfası değil. Kearney ayrıca Ağustos sonu açmayı düşündüğü resmi bir internet sitesi üzerinde çalışıyor.

“Bu sürece bugüne kadar epey katkı sağlamış harika bir ekibim var. Ekibimizde bir doktor, bir ebe, bir bilim adamı ve aşçılar bulunuyor. İnsanlar artık grupta aradıkları bilgi için binlerce sorunun arasında dolaşmak zorunda kalmayacaklar. Hem bu şekilde her şey daha düzenli olacak. Kurduğum site için “Neden Vegan Oldum” adı altına mini diziler oluşturmaya çalışıyorum. Üyelerden gelen, neden vegan olduklarına ve hayatlarında nelerin değiştiğine dair hikayelerden oluşan bir koleksiyon olacak bu.

Neticede bu grup bir çeşit destek sağlama sistemi. Ve umuyoruz ki vegan aileler hakkındaki mitlerle ve yanlış bilinenlerle de mücadele eden bir araç olacak. ‘Zarasız’dan daha sağlıklı bir şey var mıdır ki?

Veganların, hayatını meyve ve çerezle sürdüren hippiler olduğuna dair yanlış bir kanı var. Kafanızdaki tipik aile görüntüsüyle uyuşmuyor, değil mi? Ama biz bunun önüne geçmek ve böyle düşünen herkese ‘Hayır, biz aynı sizin gibiyiz. Sadece hayvan yemiyoruz.’ demek istiyoruz.” diye ekliyor Kearney.

NASA’nın tüm hız rekorlarını alt üst ettiği yeni buluşu: İyon püskürtmeli roket

1

NASA’da görevli bilim insanları, insanlığın bir gün Mars’a gitmesinde büyük rol oynayacak iyon püskürtücülü roketi icat ettiklerini açıkladı.

Sistem uzay yolculukları için rekor hızlara ulaşmayı garantiliyor ve iyon roketinin kullanılacağı ilk tam teşekküllü yolculuk Mars’a doğru olacak.Uzay araçları için hayati önem taşıyan ve bütün çalışmaların kilit noktası olan itici sistemler, gün geçtikçe gelişiyor. SpaceX’in Mars projesinde her verdiği BFR sistemlerinden sonra şimdi Mars için söz söyleme sırası NASA’ya geldi. Uzay ajansı, mevcut teknolojilerden teorik olarak kat kat daha üstün hızlara ulaşmayı vadeden iyon püskürtücülü roket sistemini (X3) icat ettiklerini duyurdu.

NASA’nın Glenn Araştırma Merkezi’ndeki bir dizi testte, tüm zamanların hız rekorunu kıran yeni sistem gücüyle gözleri kamaştırıyor:

Projenin baş mimarlarından Alex Gallimore, Space.com’a yaptığı açıklamada, “X3’ün 100 kW’tan fazla güce sahip olabileceğini gösterdik. Bugüne kadar herhangi bir plazma iticisinin elde ettiği en yüksek itme şiddeti olan 5.4 Newtonluk itme kuvvetine ulaşmayı başardık” açıklamasında bulundu. Önceki itiş gücü rekoru 3.3 Newton olarak ölçülmüştü.

İyon püskürtücülü itici roketler, daha az yakıtla daha çok itiş gücü sağlıyorlar. Yani daha az yakıt çok daha uzun mesafeler kat edilebiliyor. Dolayısı ile roketlerin yakıt tankları küçülüyor ve daha düşük riskli hafif seyahatler mümkün oluyor. Ayrıca bu sistemler mevcut teknolojilere göre çok daha uzun ömürlü oluyorlar.

Bugüne kadar yapılmış en uzun uzay uçuşu 2007 yılında NASA tarafından cüce gezgen Ceres’e gönderilen Dawn uzay aracı tarafından yapıldı. Ancak boyutlarından dolayı yalnızca 90 mikro Newton’luk bir itici roket yeterliydi. Bu 0.00009 Newton demek. Artık çok daha büyük roketleri ve yükleri, daha uzun uçuşlara hazırlayacak sistem hayali gerçek oldu.

Sistemde elektronlar, ksenon gazı atomlarına çarpmak için kullanılırlar. Bu, daha fazla atomun pozitif iyonlar aracılığıyla itiş gücü üretmesini sağlar. Yavaşça roketin hızı artmaya ve itiş gücü maksimum sınıra yaklaşmaya başlar. Sürekli artan hız, maksimum seviyeye ulaştığında kısa sürede uzun mesafeleri kat etmeyi sağlar.

X3 sistemi, mevcut olan ve saniyede 5 kilometrelik hızlara ulaşan sistemlerden 8 kat daha hızlı yani saniyede 40 kilometrelik bir hızdan söz ediliyor. Ufak bir hesapla mevcut sistemlerin saatte 18.000 kilometre, X3’ün ise saatte 144.000 kilometrelik hızlara sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Kısaca Mars ve Dünya arasındaki mesafe, X3 sayesinde 8 kat daha kısa sürede kat edilebilecek. Üstelik daha az yakıt, daha az risk ve daha çok yük ile birlikte. İnanılmaz bir yüzyılda yaşıyoruz doğrusu.

Kaynak: webtekno.com

The Dark Code 27-29 Ekim’de psychedelic bir Halloween için İzmir’de !

Her yıl Cadılar Bayramı zamanı birçok mekanda parti olur. “Yeter ki bir sebep olsun da gidip eğlenelim” diyen bizler de bunu fırsat bilip, şehrin o tektipleşmiş mekanlarına doluşuruz. Yüze yapılmış makyaj, giyilmiş bir iki kostüm dışında aslında Halloween’ın pek de bir anlamı yoktur bizler için. Her dışarı çıktığımızda yaptığımız gibi bir şeyler içip evlerimize döneriz.

Peki ya size Halloween’ı anlatan fantastik bir masal kitabının içine düşmüşçesine bir hafta sonu yaşayabileceğinizi söyleseydim? Birçok şey gibi Cadılar Bayramı da kapitalist sistem tarafından içi boşaltılmış bir hale getirilse de aslında kökenleri çok eskiye kadar gidiyor. Sizler de tarihte yaşamış bir paganın veya şamanın bakış açısıyla Cadılar Bayramı nasıl geçiyordu öğrenmek isterseniz, The Dark Code sizi çağırıyor.

Sound Monsters & Intergalacted Tribe & Amygdala. Sound System & Solutions  işbirliği ile meydana gelen The Dark Code, Ağustos ayında Girdev Yaylası’nın muhteşem doğası ve dark müziğin kozmik soundlarıyla hepimize büyülü zamanlar yaşatmıştı.Herkesin mutlu ayrıldığı bu ilk etkinlikten sonra, ikinci event The Dark Code “Dia De Los Muertos, 27-29 Ekim tarihlerinde İzmir’de Halloween ve korku temasıyla gerçekleşecek.

Ekip, lokasyon olarak İzmir, Urla yakınlarındaki Anatoliayı tercih etmiş.Mekanın yeşil doğası ve tarihi kale kalıntılarıyla etkinliğin konseptine oldukça uygun olduğunu söylemek gerek.Sahne açık alanda mı yoksa kapalı alanda mı diye merak edenler için, doğayı özleyen çocuklar olduğumuzdan, hâlâ havalar izin veriyorken outdoor yapalım demişler.Çok da güzel yapmışlar.

Organizasyon, 3 gün boyunca dolu dolu devam edecek forest, hi-tech, psycore gibi müzik türleriyle bize dark müzik ve Halloween’ın ortak ruhunu yaşatacak. En iyi ses sistemlerinden biri olarak bilinen Funktion One’a yerli-yabancı başarılı birçok isim ses verecek:

” Line-up

VARAZSLO (Live) – Hungary
https://soundcloud.com/varazslo

PSYCORE25 (Live) – Germany
https://soundcloud.com/psycore25

MHAKAVAYA (Live + DJ set) – TR
https://soundcloud.com/mhakavaya

FORTYFIVE (Live + DJ set) – TR
https://soundcloud.com/fortyfivecan

SHUNPO (Live + DJ set) – TR
https://soundcloud.com/shunpo

ERF (Live + DJ set) – İran
https://soundcloud.com/erfan-nikseresht

MAGIC (DJ set) – İran
https://soundcloud.com/magic-dark

NOISE GROWER (DJ Set) – İran

DIGITAL ZAGROS (DJ Set) – İran
https://soundcloud.com/digitalzagros

AMIN MIRZAI (DJ Set) – İran
https://soundcloud.com/amin-mirzaei-746051706

OXOMO (DJ Set) – TR
https://soundcloud.com/oxomoo

DREADY NAGA (Dj Set) – TR
https://soundcloud.com/dready-naga

HOLYMANIA (DJ Set) – TR
https://soundcloud.com/holymaniamusic

I-TOUCH (DJ Set) – TR
https://soundcloud.com/itouchthedj

PACK (DJ Set) – TR
https://soundcloud.com/onur-pekin-z

SAKI (DJ Set) – TR
https://soundcloud.com/yazsaki

SELIX (DJ Set) – TR

GAMMA GOBLIN (DJ Set) – TR
https://soundcloud.com/gammagoblin

VORTEX-Z (DJ Set) – TR

BERSERKER (DJ Set) – TR

KAYNAK (DJ Set) – TR

MALKUTH (DJ Set) – TR
https://soundcloud.com/malkuth-k

SIR – @ (DJ Set) – TR
https://soundcloud.com/sir_at-502809806

Cromaniac (DJ Set) – MA
https://soundcloud.com/cromaniac

The Dark Code’un bu ikinci etkinliğine sadece müzik festivali demek  doğru olmaz.Çünkü tarihi kale kalıntılarına kurulacak bir Dark Art Galeri de bizi bekliyor olacak. Festival, 27 Ekim cuma günü saat 17.00-18.00 arası canlı noise soundlar eşliğinde bu serginin açılışıyla başlayacak. Tema olarak “nightmare- kabus” seçilmiş.

Festivale ambiyans katacak bir diğer aktivite ise Sinema Dark. Ekip: “Dark sanatlardan örnekler sergilediğimiz bu etkinlikte, korku sinemasına da bir yer vermek istedik. Korku sinemasının ilk örnekleri, kült korku filmleri, hatta fantastik ve sıradışı filmleri de göstereceğimiz bu mini sinemayla, şömine yanında, ev ortamında film izleme keyfini sizlere yaşatmak istiyoruz.” demiş.

Program ise şu şekilde:

“Cuma

20.00 – 21.25 – NOSFERATU (1992)
21.30 – 23.05 – ANTIBIRTH (2016)
23.10 – 00.51- MIRRORMASK (2005)

Cumartesi

00.55 – 02.19 – TULPA (2012)
02.25 – 04.04 – RAW, GRAVE (2016)
04.10 – 05.55 – WE ARE WHAT WE ARE (2013)
06.00 – 07.34 – PET (2016)
07.40 – 09.10 – SAWNEY (2012)
09.15 – 12.10 – THE HOLY MOUNTAIN (1973)
12.15 – 13.35 – 9 (animation) (2009)
13.40 – 15.10 – The Deep Web (Documentary)
15.15 – 16.55 – DARK CITY (1998)
17.00 – 18.31 – HAUTE TENSION (2003)
18.35 – 20.25 – FRONTIERE’S (2007)
20.30 – 22.05 – TURISTAS (2006)
22.10 – 00.00 – 5150 ELM’S WAY

Pazar

00.05 – 01.45 – The DESCENT (2005)
01.50 – 3.30 WOMAN (2011)
03.33 – 05.28 – LET THE RIGHT ONE IN (2008)
05.30 – 07.00 – HOUSE (1977)
07.05 – 08.40 – VVITCH NEW ENGLANDFOLKSTALE(2016)
08.45 – 10.15 – SHREW’S NEST (2014)
10.20 – 13.10 – (Terrance McKenna) TURE HALLUCINATIONS (2016)
13.15 – 14.55 – WOKING LIFE (animation) (2001)
15.00 – 16.30 – THE WARD (2010)
16.35 – 18.30 – NAKED LUNCH (1991)
18.30 – 20.05 – THE FLY (1986)
20.10 – 21.50 – GREEN INFERNO (2013)
21.55 – 23.30 – CANNIBAL HOLOCAUST (1980)
23.35 – 01.10 GREEN ROOM (2015)

Pazartesi

01.15 – 02.45 – DON’T BREATHE (2016)
02.50 – 04.20 – EDEN LAKE (2008)
04.25 – 06.20 – PATIENT SEVEN (2016)
06.20 – 07.55 THE VISIT (2015)
08.00 – 09.25 – METROPIA (2009)(animation)”

Ek bir aktivite olarak; 26 Ekim günü ,festivalden bir gün önce, VARAZSLO, ERF, ve MHAKAVAYA tarafından  Music Production Workshop’u verilecek.Katılmayı düşünenlerin adını yazdırmak için son günleri!

Eğer tasarım ürünler, kostümler, el yapımı işler vs. üretiyorsanız bu festival sizin için bir Mini Shop alanı da ayırmış. İletişim numaraları üzerinden yerinizi ayırtarak özellikle Halloween temasına uygun ürünlerinizi, onları sevecek insanlarla buluşturabilirsiniz.

Son olarak, ulaşım nasıl olacak diye soranlar için toplu taşıma ile ulaşımın çok rahat olduğunu söyleyebiliriz.Ayrıca yeterli sayıya ulaşılırsa İstanbul, Ankara, Eskişehir ve Antalya’dan servis de olacak. Eğer servis kullanmak istiyorsanız bir an önce iletişim numaralarını arayarak isminizi yazdırmanızı tavsiye ederiz.

Sihirli bir haftasonu geçirmeniz dileğiyle.