Ana Sayfa Blog Sayfa 256

Rus aktivist sosyal medya paylaşımları yüzünden “homoseksüel propaganda” yapmakla suçlanıyor

Uluslararası Af Örgütü’nün geçtiğimiz Salı günü yaptığı açıklamaya göre insan hakları aktivisti Evdokia Romanova, Facebook’ta paylaştığı bağlantılar yüzünden Rusya’nın oldukça tartışılan “homoseksüel propaganda” yasasını ihlal etmekle suçlanıyor.

Af Örgütü’nün açıklamasına göre Romanova 26 Temmuz’da ifadesi alınmak üzere polis merkezine çağırıldı. Muhtemelen tanığı olduğu bir davayla ilgili ifadesine başvurulmak istendiğini düşünen Romanova, Rusya’nın 2014’ten beri yürürlükte olan ve reşit olmayan kimseleri LGBT ilişkilere “teşvik etmeyi” yasaklayan kanunu ihlal etmekle suçlandığını öğrendi.

Savcılar gerekçe olarak ise Romanova’nın Facebook’ta ve VKontakte adlı Rus sosyal medya ağında paylaştığı bağlantıları gösteriyor. Söz konusu bağlantılar arasında Romanova’nın da üyesi olduğu Cinsel Üreme Hakları Gençlik Koalisyonu’nun internet sitesi ve The Guardian ve BuzzFeed News’ten makaleler yer alıyor. BuzzFeed News’ten paylaşılan haberlerden biri ise Rus LGBT’li gençlerin 2015’te Saint Petersburg’da düzenlediği fotoğraf sergisiyle ilgili.

Romanova’nın The Guardian’dan paylaştığı bağlantı

Romanova sürpriz suçlamalarla ilgili BuzzFeed’e e-postayla yaptığı açıklamada, “Şok ediciydi. Böyle bir şeyin başıma gelmesini hiç beklemezdim. İfade vermeyi reddettim ve hemen avukatımı aradım” diye konuştu. Neden özellikle kendisinin suçlanmış olabileceği sorulunca da “Yüksek homofobi düzeyi nedeniyle geldiğim şehirde uluslararası insan hakları çalışmaları yaygın değil. Anlamlandıramadıkları her şey onlara göre suç” dedi.

Paylaştığı gönderilerin içeriklerinin Google Çeviri uygulaması kullanılarak çevrildiğini ve alınan sonucun doğruları tam olarak yansıtmadığını söyleyen Romanova, “Beni suçlayan insanların paylaştığım gönderilerin içeriğini anladığından bile emin değilim” diyor. Romanova 18 Eylül’de hakim karşısına çıkacak ve suçlu bulunursa 100 bin rubleye (1,750$) varan bir ceza ödemek zorunda kalacak.

Cinsel Üreme Hakları Gençlik Koalisyonu’nun geçici yönetim koordinatörü Sarah Hedges-Chou BuzzFeed’e e-postayla yaptığı açıklamada “Gençlik Koalisyonu Evdokia’nın yanındadır. Bu makaleleri ve yayınları paylaşmak yasa dışı olarak değil, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmelidir. Bu suçlamalar bir insan hakları savunucusunu ve Rusya’daki LGBT topluluklarının uğradığı zulüm karşısında seslerini yükselten insanları susturmaya ve korkutmaya yöneliktir. Yetkililere Romanova’ya karşı yöneltilen suçlamaları düşürmeleri konusunda ısrar ediyoruz” diye konuştu.

Rusya’daki bu yasa reşit olmayan kimseler bahane edilerek aktivistlerin gözünü korkutmak ve LGBT meselelerinin medyada yer bulmasını engellemek için araç olarak kullanılıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi geçtiğimiz Haziran ayında bu yasanın uluslararası hukuku ihlal ettiği yönünde karar verse de Moskova yasayı değiştirmek için henüz hiçbir adım atmadı. Üstelik kararı bozmak için daha yüksek bir mahkemeye müracaat etti.

Kaynak: BuzzFeed News

Yapay deri ile robot eller dokunma duyusu kazanıyor

1

Bilim, kurgunun belini kırıp zihnimize giriyor. AI denilen bu eşsiz dünya sanırım, akrep burcundan başlayacak olan tutulma ile 49 yıl içinde libidomuzu bitirecek. El arabasıyla büyüyen Türk Gençliği ne yapsın? Under the Skin‘ı izlemiş Scarlett Johansson’dan. T-100‘ün elini gördüğümüzde ilk aklımıza ne geldi Eril Kardeşlerim? Konuya girelim yavaştan. AI ve bu tür uygulamalar için bankalarla görüşmekte fayda var çünkü gelecekte bütün para buraya gidecek gibi. Şimdiden libido emeklilik planını yaptırın derim.

Houston Üniversitesi’nden araştırmacılar, robot elin sıcak ve soğuk arasındaki farkı algılayabilmesini sağlayan yapay bir cilt görevi görebilen ve geniş bir yelpazedeki biyomedikal cihaz için yeni avantajlar sunabilecek, esneyebilir elektronikler alanında büyük bir atılım gerçekleştirdiler. Science Advances dergisinde yayımlanan çalışmada, bilim insanları, esneyebilir elektroniklerin üretilmesinde kullanılabilecek yeni bir yöntem geliştirdiler. Üstelik bu yöntem, hali hazırda var olan malzemeleri temel almasının yanı sıra sanayi üretimi için de elverişli. Araştırmacılar, yaptıkları çalışmada ilk olarak kauçuk kompozit formatında yarı-iletken geliştirdiler. Bu sayede, malzeme yaklaşık yüzde 50 oranında gerilse bile, elektronik bileşenlerin işlevselliğini kaybetmemesi sağlanıyor.

Çalışmada geliştirilen bu malzeme, herhangi bir özel mekanik yapı olmaksızın gerdirilebilme sağlayan kauçuk kompozit formattaki ilk yarı iletken olma özelliği taşıyor. Geleneksel yarı-iletken malzemeler kırılgan olduğu için, bunları esneyebilen malzemelerde kullanabilmek için karmaşık bir mekanik sisteme gereksinim duyuluyor. Yani bu sistemler, yeni keşfe kıyasla daha karmaşık, daha kararsız ve daha pahalı. Araştırmacılar keşfettikleri yeni yöntem ile bir elektronik deri ürettiler ve robot elin bir bardaki suyun sıcaklığını algılayabileceğini gösterdiler. Üretilen elektronik deri ayrıca ele gönderilen bilgisayar sinyallerini de yorumlayabildi ve sinyalleri Amerikan İşaret Dili olarak yeniden üretebildi. Aslında yapay deri, silikon temelli bir polimer olan polydimethylsiloxane (PDMS) ve küçük nano-kablolar kullanarak üretilen kompozit yarı-iletken malzemenin yalnızca bir uygulaması. Araştırmacılara göre, yumuşak, eğilebilir, gerdirilebilir ve bükülebilir malzemenin keşfi, sağlık monitörleri, tıbbi implantlar ve insan-makine ara yüzleri dahil olmak üzere giyilebilir yumuşak elektroniklerin gelecekteki gelişimini etkileyecek.

Kaynak: Houston Universty

World Boxing Champion Ünsal Arik is also the champion of hearts with his humility and compassion.

He was born and raised in a different country from where is the his country of citizenship. His father was always a hero for him. He stood upright for the sake of his beliefs and he never hesitated to say bravely what his beliefs. He was disciplined and worked hard. This iron-fisted man had another success
at every turn but actually he had an infinite compassion in his heart and one day, it was no coincidence that he was recognized by the all of the world… The national boxer and the World Champion dear Unsal Arik, he was sincerely answered all the questions what I asked him.

Hello Mr. Arik. We know you by dint of the world championship and we were very proud of this. Could you tell us briefly about yourself?

I was born in Germany on October 27, 1980. My deceased mother and father met here and married here. So it is my destiny to live abroad.

When and how did you start your sports life?

Like many young people, in my youth I’ve been keen on football and I risen to Fenerbahçe’s youth setup. The deceased Selçuk Yula was my coach. When I continued my career in Germany, I started boxing to improve my performance. This job started with jokes but after then turned professional.

Why did you prefer to boxing?

As I said, this job started with jokes but after then turned professional. I discovered myself again when I did boxing and I set new goals for myself. These goals have changed my lifestyle and my thoughts.

What do you owe to your success in sport life?

As you know, need to work hard to be successful. I went to exercise while my friends were touring and had a fun. When you have goal, you should focus on it 100% and believe in yourself. I did this!

Did you take a model on someone for yourself since you were a child?

Until today, my father has been a very big role in my life. He always told me his story. He told that he came to Germany with a debt and came in with a just single suitcase, and then I’ve listened that he had a hearth and home, a family. I always thought to myself that, if my father can cope with these difficulties
without knowing language in a foreign country, I can do everything.

How did you feel when you are the world champion?

That’s a truly incredible feeling that you have succeed your goals. But for me, the best moment of the match is the playing of the our National Anthem before the match starts and whenever I listen, I get the shivers!

We know that nutrition is an important for an athlete. How do you eat as a world champion?

According to me, 70 percent of the sport is about eating. If you do not eat well, you cannot have the sport properly. I prefer vegetables, fruits and cereals that are always high in vitamins and proteins during intense workouts and match preparation. In the meantime, do not to eat chocolate, chips-style junk food, and do not drink fizzy, sugary drinks. That’s a better.

We’ve heard about you do not use animal products. When and how have you been vegetarian and vegan?

I have been vegetarian for 4 years and I’ve decided to be vegan about 4 weeks ago as a result of my long research. I have a little dog that its name is Oskar. I love the animals even more when my dog loves me unconditionally. And then, I’ve learned that we can live healthy when we do not eat meat or do not consume animal products. Nature has present us everything. Everything we need is exist in vegetables and fruits.

Is the vegetarian or vegan diet difficult? Are there moments that you have been difficulty in this process?

No, I certainly did not difficulty in. Because it’s not a big changing. People think that protein is only in meat products because they do not search this. In fact, they don’t know that a bowl of lentil soup is a protein depot. As I said, there is everything in nature what we need and we don’t need to kill for
feed!

What are the effects of your vegetarian or vegan diet on your performance and your health?

Since the day I started feeding like vegan, I feel much more powerful and energetic. According to me, one of the nicest thing is being much healthier and I am being less sick. If an athlete can feed vegan, everyone can do it.

Where and how would you like to see yourself in the future?

I participate in many social responsibility projects besides my sports career. For example, I’m the embassy of the Children’s Heart Foundation. In the future, I want to encourage more people about feeding like vegan. I would like to cooperate with animal rights organizations. That gives me an incredibly proud.

Once and for all, what is your message for reader?

Please research more and read more. Every creature comes to live in this world, just like us. Let’s not forget that the animals are our friends and also they have a beating heart, like us. My beliefs taught me to live in peace, not killing! I would like to live in a world where no human or no animal being is tortured or killed. I would like to live in a peaceful world…

“Düpedüz ayrımcılık”: Malatya’da kadınlara özel “pembe trambüs” seferde

0

Malatya’da pembeye boyanıp papatyalarla “süslenen kadınlara özel trambüs seferine başlarken, ayrımcılık eleştirilerinin ardı arkası kesilmedi.

AKP’li Malatya Büyükşehir Belediyesi’nin “hizmete soktuğu iki pembe trambüs, bugün Şehit Hamit Fendoğlu Şehirlerarası Otobüs Terminali (MAŞTİ) – İnönü Üniversitesi hattında seferlerine başladı.

Belediye, trambüslerin İnönü Üniversitesi’nde okuyan kadın öğrencilerin “yoğun talepleri doğrultusunda hizmete alındığını öne sürerek, araçların günde sekiz sefer yapacağını duyurdu.

Uygulamadan habersiz bazı erkek yolcular, araca binmek isterken kadın şoförler tarafından uyarıldı. Kentte erkekler yalnızca gri ve kırmızı araçlara binebiliyor. Kadınlara ise her araca binmek serbest.

Bazı yolcuların olumlu karşıladığı uygulama birçok kesimden tepki çekti. Uygulamanın ayrımcılık olduğunu belirten muhalefet, toplu taşımada yaşanan tacizlerin kadınları kısıtlama yoluna gitmeden engellenmesi gerektiğini ifade ediyor.

Öte yandan pembe renge boyanan araçların papatya desenleriyle süslenmesi alay konusu oldu.

Alıntı: Diken

10 Türk filmi, 24. Uluslararası Adana Film Festivali’nde yarışacak!

24. Uluslararası Adana Film Festivali’ne çok kısa bir süre kaldı. 25 Eylül – 1 Ekim tarihleri arasında Adana’yı sinema kenti yapan festivalle ilgili detayları önceki haberimizde vermiştik.

Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen ve ülkemizin en önemli uluslararası sinema festivallerinden olan Adana Film Festivali, ulusal sinemaya desteğini arttırarak kendini sürdürüyor. Bu yıl Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması bölümünde, toplam 10 Türk filmi, toplam 17 dalda Altın Koza Ödülü için yarışacak.

Yönetmen Erden Kral’ın jüri başkanlığı yapacağı Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nın jüri kadrosunda; oyuncu Algı Eke, sinema yazarı Fırat Yücel, yönetmen Hüseyin Karabey, besteci ve yapımcı Murat Hasarı, görüntü yönetmeni Uğur İçbak ve oyuncu Selma Güneri yer alıyor. Siyad jürisinde ise sinema yazarları Ali Ulvi Uyanık, Banu Bozdemir ve Murat Erşahin bulunurken; Film – Yön jürisi de yönetmenler Engin Ayça, Mehmet Güleryüz ve Mustafa Kara’dan oluşuyor.

Festivalin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’da yer alan 10 Türk filmi ise şöyle;
Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok/Yönetmen: Onur Ünlü
Buğday/Yönetmen: Semih Kaplanoğlu
Daha/Yönetmen: Onur Saylak
Eksi Bir/Yönetmen: Orhan Oğuz
İşe Yarar Bir Şey/Yönetmen Pelin Esmer
Kar/Yönetmen: Emre Erdoğdu
Körfez/Yönetmen: Emre Yeksan
Murtaza/Yönetmen: Özgür Sevimli
Sofra Sırları/Yönetmen: Ümit Ünal
Taş/Yönetmen: Orhan Eskiköy

Hepimiz içten içe küçük birer plastik parçalarıyız

Su, kemik, kan, kas ve yağdan oluşuyorsunuz; ayrıca birkaç parça plastikten. Tabii yemeğinizde deniz tuzu tercih ederseniz. Ya da bal, kabuklu deniz hayvanları, bira veya musluk suyu. Son yıllardaki araştırmalar parçalanmış plastik parçacıklarının (mikroplastikler) her şeyde olduğunu gösterdi. Hava bile mikroplastiklerle dolu.

Plastik o kadar muhteşem değil

Ancak paniğe kapılmayın; Hayvanlar üzerindeki ilk çalışmalar, kesinlikle zarar verebileceğini öngörse de, araştırmacılara göre mikroplastik tüketiminin etkilerinin ne olduğunu söylemek için halen çok erken. İnsanlarda çalışmak biraz zor çünkü neredeyse herkesin bedeninde mikroplastik var, bu yüzden karşılaştırma için kullanılabilecek bir kontrol grubu yok.

Parçaların kendileri nispeten iyi huylu görünüyor – onlar büyük plastik nesnelerin kademeli olarak bozulmasıyla oluşan ve büyük miktarda kuma benzeyen küçük plastik parçaları. NOAA, bir mikroplastı 5 milimetre altındaki herhangi bir plastik olarak tanımlıyor. – birçoğu mikroskobik olmasına rağmen insan gözüyle kolayca görebiliyor. Çoğu, sindirim sistemini zarara uğratmadan geçebilecek kadar küçükler ancak kirletici maddeleri vücudumuzda tutabildikleri ve dağıtabildikleri hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar ile desteklenmiştir.
Mikroplastiklerin birkaç yıldır vücudumuza sızmakta olduğuna dair kanıtlar var: 2013 yılında yapılan bir araştırmada Alman balında ve şekerde bulundu, 2014’te bazı kabuklu deniz hayvanları ve biralarda görüldü, 2015’te Çin sofra tuzunda ve Paris’in havasında rastlanıldı. En son yapılan bu araştırmalarda tuz da inceleniyor – Nisan ayında yapılan bir araştırmada 17 marka deniz tuzundan 16’sında mikroplastik parçacıklar bulundu ve yakın tarihli bir Guardian makalesi aynı damarda daha fazla çalışmayı ayrıntılarıyla anlatıyor.

Bir Var Bir Yok

Dikkat çekici bir istisna ile kabuklu deniz hayvanları haricinde çoğu durumda rastlanılan mikroplastiklerin seviyeleri oldukça düşük. Düzenli ve hatta aşırı tuz, bira ve bal tüketenler, yalnızca bu kaynaklardan yılda birkaç bin tane parçacık tüketiyor ve onların kısacık geçişlerini asla fark edemiyoruz. Bu noktada dikkat edilmesi gereken asıl konu, bu ürünlerin çok farklı yerlerden geldiği ki bu da mikroplastiklerin düşündüğümüzden çok daha yaygın olduğunun bir göstergesidir. Havadaki plastik akciğerlere girip daha kolay çevreye yayılabileceği için yeni kaygılar da getirir.

Peki ya kabuklu deniz hayvanları? Çalışma, Avrupa ortalamasının her yıl 11.000 adet mikroplastiği tüketebileceğini ortaya koydu.

Mikroplastiklerin sağlığımız üzerindeki etkisi belirlenmemesine rağmen, her yerde bulunmaları gittikçe artan bir endişe kaynağıdır. Büyük ihtimalle daha da kötüleşecektir. Temmuz ayında yapılan bir araştırma, insanlığın bugüne kadar yaklaşık 9 milyar ton plastik ürettiğini ve bunun çoğunluğunun çöpe dönüştüğünü gösterdi. 2050 yılına kadar 13 milyar ton üreteceğiz ve sadece daha fazlası mikroplastiğe dönüşecek. Uluslararası bir araştırma ekibi, 2014 yılında, okyanusta yüzen yaklaşık 250.000 ton ağırlığında 5 trilyon plastik parça olduğunu tahmin ediyor.

Yavaş yavaş parçalanacak ve bize geri dönecek.

Yazar: Nathaniel Scharping

Kaynak: Discover Magazine

Bu üzgün orangutan hayvanat bahçesindeki diğer esir primatlarla duygularını paylaşıyor

Hayvanat bahçesindeki hayat vahşi bir hayvan için hayat değildir. Çoğu hayvanat bahçesi koruma konusuna odaklandıklarını ve sahip oldukları hayvanların en iyi zihinsel etkileri gösterdiğini iddia ederken, tüm hayvanların ihtiyaçlarını karşılayacak doğal bir çevreyi asla çoğaltamıyorlar. Ne yazık ki bu hayvanat bahçelerinde tutsak tutulan hayvanların çoğunun zihinsel ve fiziksel sıkıntıya maruz kalması anlamına geliyor. Bu durum, özellikle primatlar için sorun teşkil ediyor.

Orangutanlar ve şempanzeler insanlarla yüzde 90 oranında aynı DNA’yı paylaşıyorlar ve insanlar gibi gelişmiş duygulara ve sosyal becerilere sahipler. Bu karmaşık canlıları kafeste kilitli tutmak onların refahı üzerinde ciddi bir sıkıntıya neden oluyor. Araştırmalar hayvanat bahçelerindeki primatların dörtte üçünün yaşamının ilk 20 ayında öldüğünü gösteriyor.

Hayvanat bahçelerindeki koşullar değişirken, tek bir şey aynı kalır; hepsi hapishaneye benzemektedir. Bu, en enerjik hayvanın dahi umudunu kaybetmeye başlamasını sağlamak için yeterlidir.

Ancak Japonya’daki Pheonix Hayvanat Bahçesi’nde bulunan bu videodaki orangutan şu anki acısına rağmen son derece nazik ve özverili kalabiliyor. Komşu kafesteki şempanzelere bir demet havuç atan bu orangutan primat kuzenlerine inanılmaz miktarda empati gösteriyor. Hepsi birlikte burada sıkışmışlar ve ellerinden gelen küçük şeylerin tadını çıkarıyorlar.

Vahşi hayvanları esir tutmak için herhangi bir gerekçemiz olmamasına rağmen bu videoyu gördükten sonra, bu canlıların eğlencemiz için kilit altında tutulacak bir tarafı olmadığı çok açık.

Yazar: Kate Good

Kaynak: onegreenplanet

Ünlü Viking savaşçısı aslında bir kadındı

0
DNA testleri, oldukça değerli bir silah takımıyla birlikte Birka mezarlığında bulunan kemiklerin bir kadına ait olduğunu ortaya çıkardı.
1889’da yayınlanan, Hjalmar Stolpe tarafından tamamlanan orijinal kazı planına dayanarak yapılmış Evald Hansen illüstrasyonu. Uppsala Üniversitesinin izniyle yayınlanmıştır.

Bin yıl önce, günümüzde İsveç’in güneydoğusu olan bu yere, zengin bir Viking savaşçısı, kılıçlar, ok uçları ve kendisi için kurban edilmiş atlarla birlikte bir mezara gömüldü.

Bulunanlar, Viking savaşçısının erkek olduğu fikrini öne sürüyordu ya da en azından çoğu arkeoloğun düşüncesi o yöndeydi. Kemik DNA’sından ortaya çıkan yeni analizlerle, aslında mezardaki kalıntıların bir kadına ait olduğu keşfedildi.

American Journal of Physical Anthropology’de son zamanlarda yayımlanan bir çalışma, yüzyıllardır ticaret yapmış ve Avrupa’da baskınlar düzenlemiş, ortaçağ denizcileri Vikingler hakkında bildiklerinden emin olan arkeologların kafasını karıştıracak yeni bir bilgi ortaya attı.

“Şimdiye kadar, yalnızca bir çeşit Viking mezarı ideali hakimdi”, demekte araştırmada yer almayan, Baylor Üniversitesinde arkeolog Davide Zori. “Yeni çalışmalar, cinsiyet rollerinin ne olduğuna dair fikrimizin temeline inşa ettiğimiz arkeolojik yorumları kalbinden vurmuştur”.

Viking folkloru, uzun zamandır, savaşçıların sadece erkekler olmadığını ileri sürer. X. yüzyılın başında İrlandaca yazılmış bir metin, İrlanda’da Viking filosunu yöneten savaşçı bir kadın olan Inghen Ruaidh’i (Kızıl kadın) anlatır. Zori, XIII. yüzyıldan kalma Volsunghi’lerinki gibi, çoğu Viking destanının, erkek savaşçıların yanında savaşan shield maidens’lerden (Skjaldmær denilen, anlamı savaşçı olmayı seçen “genç kadınlar kalkanı”dır) bahsettiğini gözlemler. Ancak, bazı arkeologlar, bu savaşçı kadınları, cinsiyet rolleri üzerinde modern beklentilerin renklendirdiği bir inanç, basit bir mitolojik süsleme olarak düşünür.

1880’li yılların sonundan itibaren, arkeologlar, bu mercekler aracılığıyla “Birka savaşçısı”nı incelemiştir. Metinlerde mezarın bir erkeğe ait olduğu yazıyordu; ancak, bu kanıya, kemiklerden alınan örneklerden elde edilen bilgiler doğrultusunda değil, sadece kalıntılar silahların yanında bulunduğu için ulaşılmıştı.

2017 Mart sayısının kapağında National Geografic dergisinin belirttiği üzere, Stockholm Üniversitesi bioarkeoloğu Anna Kjellström, ilk kez, leğen kemiği ve çene kemiğiyle daha dikkatli bir şekilde çalıştığında, her şey değişti. Kemiklerin boyutları, bir kadınınkiler gibiydi. 2014’te bir konferansta sunulan ve sonra 2016’da yayımlanan Kjellström’ün analizleri, çok yankı uyandırmamıştı ve bazı arkeologlar çeşitli kanıtlarla açık bir şekilde karşı çıkmışlardı: kazıların sona erdiği zamandan itibaren yüz yıl geçmişti ve belki de kemikler yanlış biçimde kataloglanmıştı ya da belki çevredeki diğer mezarlıkların kemikleriyle karıştırılmıştı.

Bu itirazlara cevap vermek için, Charlotte Hedenstierna-Jonson önderliğindeki Uppsala Üniversitesinden bir arkeolog grubu, kemiğin farklı insanlara ait olup olmadığını ve hangi cinsiyetten olduğunu saptamak için DNA araştırmalarını yürüttü. Sonuçlar açıktı: kemiklerde Y kromozomu bulunamamıştı ve farklı kemiklerin mitokondriyel DNA’sıyla uyuşuyordu. Kalıntılar tek bir kişiye aitti ve o kişi kadındı.

Hedenstierna-Jonson ve meslektaşları, bu kadının bir savaşçıya benzediğini ve saygın biri olduğunu desteklemekte. Kadın, kucağında, savaş taktiklerini planlamak ve göstermek için kullanılan taşlara benzer nesnelerle bulunmuştu ve bu da onun lider bir role sahip olduğunu gösteriyor.

Zori, bu keşfin, kadının toprağa verildiği, Viking döneminde ticari yerleşim yeri olan Birka konusunda bizi bilgilendireceği doğrultusunda heyecanlanmıştır. En bilinen Viking mezarlıklarından biri olan bu yer, Dinyeper ve İdil nehirleri boyunca kürkler ve köleler karşılığında Arap ve Bizans gümüşlerinin takas yapıldığı gelişmiş bir ticaret merkeziydi.

Belki insan ve mal akışının sonucu olarak, Birka mezarlığı uluslararası bir niteliğe sahiptir” demekte Zori. Ölünün yıkanmasından toprağa gömülmesine kadar uzanan mezar uygulamaları o dönemde de mevcuttur.

“Birka, tüm Viking dünyasını içine kapsar; ticaretle, alım-satımla uğraşan, sadece öldürmek uğruna dolaşmayan insanları içinde barındırır” diye eklemekte. Ayrıca Zori’ye göre, kadının ailesinin, hayatında hiç rol oynamamasına rağmen, onu bir savaş takımıyla gömmüş olması – yüksek ihtimalle imkansız olsa da- mümkündür. Ancak, mevcut unsurların bulunduğu durumdan dolayı, araştırma sonuçlarının doğruluğu konusunda ikna olur.

“Savaşçı kadınlardan bahseden metinler nedeniyle, zamanla insanlarda büyük ilgi uyandıran bir durum söz konusu… ve şimdi arkeoloji ile bu metinler arasında ilişki kurabilecek yeni teknolojilerimiz mevcuttur”, diye belirtmekte Zori.

Kaynak: National Geografic

Sırbistan’ın eşcinsel başbakanı Brnabic, Balkanlar’da onur yürüyüşüne katılan ilk başbakan oldu

0

Sırbistan Başbakanı Ana Brnabic bugün Belgrad’da düzenlenen yürüyüşe katılarak Balkan ülkelerinde bir eşcinsel onur yürüyüşüne katılan ilk başbakan oldu.

Bu yıl başbakanlık koltuğuna oturan Brnabic, Sırbistan’ın ilk kadın ve ilk eşcinsel başbakanı olmuştu.

Eski Yugoslav ülkesinde onur yürüyüşleri her zaman sorunsuz geçmiyordu.

Başkent Belgrad’da 7 yıl önce düzenlenen yürüyüşe eşcinsel karşıtı bir grubun saldırması nedeniyle çoğu polis 100’den fazla kişi yaralanmıştı.

O tarihten itibaren 5 yıl boyunca onur yürüyüşü düzenlenmesine izin verilmemişti.

2014’te tekrardan başlayan yürüyüşleri özel kuvvetler ve zırhlı araçlar korumuştu.

Öte yandan Ortdoks Kilisesi yürüyüşü kınadı. Bazı sivil toplum örgütleri de son yıllarda yürüyüşe katılan bazı kişilerin işlerini kaybettiğini bildirdi.

Bu yıl göreve başlamasının ardından cinsel yöneliminin gündeme gelen Brnabic, tartışmalara “Bu neden önemli ki?” diye tepki göstermişti.

Bugünkü yürüyüşün ardından muhabirlerin sorularını yanıtlayan Brnabic, “Sırbistan farklılıklara saygı duyar. Bugün benim vermek istediğim mesaj budur. Sırp hükümeti tüm vatandaşları için buradadır ve tüm vatandaşlarının haklarını koruyacaktır” dedi.

Sırbistan’da değişim işaretleri

Danny Aeberhard, BBC Dünya Servisi Avrupa Editörü

Pek çok Sırp geleneksel görüşlerini değiştirmese de bu yıl yürüyüşe karşı düzenlenen protestoya çok az kişi katıldı. Onur yürüyüşünü protesto edenlerin ellerinde Ortodoks sembolleri ve Rus bayrakları vardı.

Başbakan Brnabic, Sırbistan’ın son yıllarda “özgürlüklerin sınırlarını genişletmesi” olarak tanımladığı ilerlemeyi öven bir konuşma yaptı.

Yürüyüşe katılanlar, Brnabic’in eşcinsel evliliğini de yasallaştırmasını umuyor.

Sırbistan Avrupa Birliği aday ülkesi olarak AB ile katılım müzakereleri yürütüyor.

Fakat AB Sırbistan’ın, lezbiyen, gey, biseksüel ve transseksüel hakları da dahil olmak üzere azınlık haklarını geliştirmesi gerektiğini söylüyor.

Alıntı: BBC Türkçe

Kamboçya’nın tarihinde bir soykırım rejimi: Kızıl Kmerler

Kızıl Kmerler rejimi 20. yüzyılın en kanlı rejimlerinden biriydi ve bu grup bir soykırım meydana getirdi. Yaklaşık 2 milyon insanın ölümünden sorumlu tutuldular.

Resmi adıyla Kamboçya Komünist Partisi ilk olarak 1960’lı yılların başlarında isyancı grupları olarak kendilerini gösterdiler. Toplumun tüm üyelerinin eşit olduğu ve ekonomik üretimin sadece topluma ait olması gerektiğini savundular.

1970 yılında Amerikan destekli general Lon Nol Kamboçya’nın prensini devirerek iktidara geldi. General komünist karşıtıydı ve bu sebeple 1970 ve 1975 yılları arasında Kamboçya düzenli ordusuyla Kızıl Kmerler arasında iç savaş çıktı. 5 yıl süren iç savaşın sonunda Kızıl Kmerler galip gelerek iktidarı ellerine aldılar.

Kızıl Kmerlerin lideri Pol Pot 1963 yılından beri partiye liderlik ediyordu. Pol Pot gençlik yıllarında burs kazanarak Fransa’ya okumaya gitti fakat başarısız oldu. Kamboçya’ya geri dönen Pol Pot 1975 yılı itibarıyla fikirlerini pratiğe dökecek gücü elde etti ve işe koyuldu. Bu pratiğe dökme işlemi 4 yıl sürdü ve 1.5 milyon insanın canına mâl oldu. Bu da nüfusun yaklaşık yüzde 20’sine denk geliyordu.
Pol Pot’un yaptığı ilk işlerden biri 1975 yılını “sıfır” yılı ilan etmek oldu. Rejimin amacı tarıma dayalı bir “sınıfsız toplum” yaratmaktı. Batılı kapitalizm fikirleri yasaklandı. Eğitimli insanlar, etnik azınlıklar hedef haline geldi. 2.5 milyon insan tarlalarda günde en 12 saat yetersiz besin ve dinlenmeksizin zorla çalıştırılmak üzere kırsal kesimlere sürüldü. Tarlalarının dışına çıkması yasak olan insanlardan duruma direnenler ise öldürüldüler. Pol Pot’un inandığı hayat dinsiz, parasız, eğitimsiz basit bir hayattı. Ona göre mükemmel bir toplum ancak bu şekilde yaratılabilirdi.

Kızıl Kmerlerin rejiminde gülmek yasak ve işkence yapılırken de ağlamak yasaktı. Gözlük kullanmak yasaklandı çünkü gözlük takmak kişiye entelektüel bir görünüm veriyordu. Bu rejim için kabul edilemezdi. Üç kişinin toplanıp bir şeyler paylaşması veya sohbet etmesi yasaktı. Bu durum rejime karşı bir tehlike olarak algılandığı için bu kişiler ya tutuklanıyor ya da öldürülüyordu. Kmer dili dışında yabancı bir dil konuşmak yasaktı. Doktorlar, öğretmenler… Kısacası eğitimli tüm insanlar hedef haline geldi ve öldürüldüler. Rejimde güzel olmak bile yasaktı. Kızıl Kmer rejimi ile ilgili çekilen belgesellerdeki tanık ifadelerine göre bir kız sırf başkaları ona güzel dediği için rejim tarafından katledilmişti.

(Üyelerin ve liderlerin giymek zorunda olduğu siyah kostüm. Devrimin simgesi olduğu düşünülüyor. Sol taraftaki kıyafet kadınlar, sağ taraftaki kıyafet ise erkekler için) Kaynak

Kamboçya’da okullar kapatıldı, batılı kıyafetler yasaklandı, para kullanımı yasaklandı, marketler ve dükkanlar kapatıldı, toplu veya özel ulaşım yasaklandı, rejim ile ilgili olmayan tüm eğlenceler engellendi, din yasaklandı, hükümet binaları ya kapatıldı ya da rejimin kullanması üzerine hapishanelere, bazıları ise çocukların beynini yıkamak için eğitim kamplarına dönüştürüldü, modern ilaç kullanımı yasaklandı. Rejimin liderleri dâhil ülkedeki herkes devrimin simgesi olduğu düşünülen siyah kostümü giymek zorundaydı.

Aile ilişkileri de büyük zararlar gördü. Rejim ihtiyaç duyduğu insan kaynağını ailelerden koparıp aldıkları çocuklarla sağlıyordu. 12 yaşlarındaki eli silahlı çocuklar beyinleri yıkanmış bir ölüm makineleri haline getirildiler. Anne ve baba rejimdi o yüzden sadece rejime itaat edilmeliydi.

S-21 hapishanesindeki tutsak bir kadın ve yeni doğmuş bebeği. Kaynak

Bu rejimin bilinen en iğrenç hapishanelerinden biri S-21 hapishanesiydi. Burada erkekler, kadınlar, çocuklar hatta bebeklerden oluşan 17 bin mahkûm vardı ve maalesef sadece yedi kişi buradan sağ çıkabildi.

Yine belgesellerdeki tanıklara göre bu hapishaneye getirilenlere Kızıl Kmer üyeleri işkence ediyorlardı ve kimin rejimin karşısında olduğuna dair sorular yöneltiyorlardı. Kimin rejim karşısında olduğunu bilmeyen insanlar bir süre sonra dayanamayarak kafalarından o anda geçen isimleri söylüyorlardı. Her kişiden işkenceyle bu şekilde alınan isimlerin sonucunda tüm toplumun giderek rejime karşı tehdit oluşturacağı bir durum ortaya çıkıyordu. Bugün S-21 hapishanesi soykırım müzesi olarak varlığını sürdürmektedir.

1977 yılında başlayan Vietnam ile sınır sorunları nedeniyle Kızıl Kmerler güçlerini kaybettiler ve 1979 yılında Vietnam kuvvetleri Kamboçya’yı işgal ederek Kızıl Kmerler’i püskürttüler. Ormanlık alanlara ve Tayland’a kaçan Kızıl Kmerler git gide güçlerini kaybettiler. Tayland’a konuşlanan Kızıl Kmerler Birleşmiş Milletler tarafından resmi olarak Kamboçya’nın tek ve doğru temsilcileri olarak tanınmaya devam ettiler. 1990 yılına doğru medyanın Kızıl Kmerler’in vahşetlerini gündeme getirmesiyle Birleşmiş Milletler Kızıl Kmerler’i tanımayı bıraktı. Bu sebeplerden ötürü 1991 yılına kadar Kamboçya’ya batı devletlerinden yeteri kadar yardım gelmedi. Rejimin geçmişte modern ilaç kullanımını yasaklaması, ülkede çok az sayıda doktor kalması, sıtma hastalığının yayılması gibi sebeplerden ötürü insanlar hayatlarını kaybetmeye devam etti.

Pol Pot liked to have his picture taken in humble surroundings. This was part of a nationwide propaganda effort to win over peasants.

1997 yılında ev hapsine atılan Pol Pot bir yıl sonra doğal sebeplerden dolayı öldü. 1999 yılı itibarıyla da Kızıl Kmer üyelerinin çoğu ya öldü ya da tutuklandı. 2000’li yıllarda Kızıl Kmerlerin liderlerinden bazılar ömür boyu hapis cezası aldılar. Bazıları ise yargılanma sürecinde öldüler.

Kamboçya’da yeni yetişen neslin büyük bir kısmı Kızıl Kmerler’den acı çeken ve hâlâ bu acıların psikolojik olarak izlerini taşıyan aileler tarafından yetiştirildiler. Bu sorun Kamboçya’nın ileri dönük sorunlarından biri olarak kendini gösterdi.

Kaynakça

• http://www.cambodiatribunal.org/history/cambodian-history/khmer-rouge-history/
• http://www.bbc.com/news/world-asia-pacific-10684399
• https://www.youtube.com/watch?v=tpaDOkI4VzQ
• https://www.youtube.com/watch?v=mb36F9FGCi0
• http://gsp.yale.edu/literacy-and-education-under-khmer-rouge
• http://www.bbc.com/news/world-asia-pacific-13006539
• https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1z%C4%B1l_Kmerler#/media/File:Khmer_rouge_clothing.jpg
• Kedgley Laidlaw, Anais. ‘‘BRINGING JUSTICE TO CAMBODIA: REFLECTIONS ON DAME SILVIA CARTWRIGHT’S ROLE AT THE KHMER ROUGE TRIBUNAL.’’ Victoria University of Wellington Law Review. Sep2014, Vol.45 Issue 3, p459-469. 11p.
• http://content.time.com/time/world/article/0,8599,1879785,00.html