Ana Sayfa Blog Sayfa 257

Bu grafiti sanatçıları gamalı haç sembollerini sanata dönüştürüyor

1

Bir grup Berlinli sokak sanatçısı neo-Nazi’lerin duvarlara çizdiği gamalı haçları (svastika) “sevgi ve mizah” kullanarak renkli sembollere dönüştürüyor.

Almanya’da gittikçe yaygınlaşan mülteci karşıtı propaganda da dâhil olmak üzere son yıllarda aşırı sağcı faaliyetlerde büyük bir artış görülüyor. Berlinli #PaintBack girişimi de bu nefret sembolünü zararsız ve eğlenceli motiflere dönüştürüyor.

Grubun kurucusu Ibo Omari, “Sokak sanatçıları olarak grafitiyi amacından saptıranlara bir mesaj vermek istiyoruz. Grafitinin ırkçılıkla hiçbir alakası yok. Grafiti parlak renkler ve farklı geçmiş deneyimlerle alakalıdır” diyor.

37 yaşındaki Omari sokak sanatçılarının kullandığı tarzda boyalar satan bir dükkanın sahibi ve “The Cultural Heirs” organizasyonunun kurucusu. Break danstan sokak sanatına, hip-hop DJ’liğinden kaykay yapmaya kadar birçok farklı aktivite sunan bu organizasyon, Alman ve mülteci kökenli gençleri bir araya getiriyor. “Grafiti sanatı gençleri pozitif yönde etkileyen ve onların kendilerini yaratıcı şekillerde ifade etmesine olanak sağlayan bir kültür” diyor Omari.

Swastika’yı “güzelleştirmek”

Proje, bir mahalle sakinin Omari’nin dükkanına gelmesiyle ortaya çıkmış. “[Dükkana gelen kişi] grafiti sanatçısına benzemediği için ona boyayı ne için kullanacağını sordum. Çocuk parkının duvarına çizilen gamalı haç sembolünün üzerini boyayla kapatmak istediğini söyledi. Birinin bunu özellikle de Schöneberg* gibi bir yerde yapmasına çok şaşırdık”. Fakat bu olay bir defaya mahsus kalmamış ve Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in 2015 yılında bir milyondan fazla mülteciyi ülkeye kabul etmesiyle şehrin duvarlarına çizilen gamalı haç sembolleri gittikçe artmış.

Kendisi de Lübnanlı mülteci bir ailenin çocuğu olan Omari hissettiği şaşkınlığı ve çaresizliği mahalle sakinleriyle birlikte etkili bir faaliyete çevirdiğini söylüyor. “En son yirmi yıldan fazla bir süre önce sokaklarda gamalı haç sembolü görmüştüm. Bu nefret sembolünün tekrar ortaya çıkması yeni ve hoş olmayan bir gelişme. Malesef son birkaç yılda zamanın ruhu değişti ve gençlere bazı şeyleri anlatmamız gerekiyor” diyor Omari Nazi dönemine ve Yahudi soykırımına atıfta bulunarak. “Bu çirkin düşünceye karşı nasıl bir tutum sergilememiz gerektiğini uzun bir süre düşündük ve en sonunda ‘sevgi ve mizah’ ile dedik. Grafiti sanatçısı olmayanlar da rahatlıkla çizebilsin diye çoğu çocuklar tarafından çizilen sevimli ve zararsız semboller seçiyoruz”.

Almanya’da gamalı haç gibi Nazi dönemine ait sembollerin kullanılması yasak. Geçtiğimiz yıl 71 yaşındaki ödüllü Nazi karşıtı aktivist Irmela Mensah-Schramm’a duvardaki bir neo-Nazi sembolünün üzerini boyadığı için kamu malına zarar vermek suçundan 1,800€ ceza kesilmişti. Omari, Mensah-Schramm’a büyük saygı duyduğunu fakat grubundan kimsenin başının polisle belaya girmesini istemediğini söylüyor: “Mal sahibinden izin almak çok önemli çünkü iki yanlış bir doğru etmiyor ve yasa dışı bir şey yapmak istemiyoruz”.

Grubun dönüştürdüğü grafitilerin fotoğrafları #PaintBack etiketiyle Instagram, Facebook ve Twitter gibi sosyal medya ağları aracılığıyla hızla yayılıyor. Grubun Youtube’a yüklediği video da şu ana kadar 100 binden fazla kez izlendi.

*Schöneberg Berlin’in batısında yer alan ve orta sınıf Alman, Türk ve Arap kökenli ailelerin yaşadığı canlı ve neşeli bir semt.

Çevirmen Notu: Swastika (gamalı haç), Sanskritçe “iyi talih” ya da “iyilik” anlamına gelen svastika sözcüğünden türemiştir. Son yüzyılda yaygın olarak Nazi ideolojisiyle anılsa da tarihi milattan öncesine dayanan ve birçok din tarafından kutsal kabul edileni bir semboldür.

Kaynak: The Local

Kırık kalpler müzesi

Eski Yunan’da başlayan müzecilik anlayışı günümüzde devletin ideolojik aygıtı, hükümetin gücünün kökeninin simgesi olmaktan çıkıp giderek bireyselleşiyor ve cin fikirli pazarlayacıların elinde şekil değiştiriyor. Bir zaman makinesi olarak işlevi giderek gündelik ve geçici olana yüzünü dönüyor. Müzelere gelenlerse vitrinlerde sergilenenleri izlerken bir müze ziyaretçisi değil de alışveriş merkezindeki bir müşteriye dönüşüyor. Durum öyle bir hal almış ki duyguların bile bu marketin parçası olabilmesi hiç de şaşırtıcı değil. Bunun en güzel örneği ana merkezleri Zagreb’te ve Los Angeles’ta bulunan “Museum of Broken Relationships“.

2006 yılında kurulan müze adından da anlaşılacağı üzere başarısız ilişkiler ve onlardan arda kalanları sergilemeyi amaçlıyor. Yani dünyanın dört bir yanından gelen objelerin bağışıyla onları anlamlandıracak bir bağlam sunarak pazarlıyor. Müzenin sitesine göre bu müze bizimle ve sevme-kaybetme şekillerimizle ilgili. Müze o kadar ilgi çekiyor ki gezici olarak pek çok ülkeyi dolaşmasının yanı sıra 2010 yılında “Avrupa’daki En Yenilikçi Müze” ödülüne layık görülüyor EMYA Kenneth Hudson Ödülleri tarafından.

Bu beni yenilikçiliğin gerçekten olumlu bir sözcük olup olmadığı hakkında düşündürüyor. Çünkü aslında burada olan şey uluslararası bir duygu ticareti ve müzeyi gezerken hissettiğiniz insanların yatak odalarına ve özel hayatlarına burnunu sokma hissi. Bu, ben de dâhil olmak üzere insanlara gizli bir haz veriyor olsa gerek ki bu kadar rağbet görüyor.

Bir evin odalarını dolaşır gibi geziyorsunuz müzeyi hatta bir oda beyaz fayanslarıyla banyoyu çağrıştırırken diğer oda daha aydınlık olup videoların döndüğü ekranlarla salon havası yaratıyor. Yine de her şey bir ev sıcaklığından uzak kliniği andıran duvarlar önünde sergileniyor ve belki de böyle bir proje zamanın gerçekleri dışında kalsa kliniklik olarak sayılabilirdi benim fikrime göre. Ama bunun tersine bu yaratıcı fikrin sahipleri bu eşyaların bağışlanmasıyla aslında insanların eski ilişkilerinden kalan ağırlıktan kurtulma vaadi veriyor.

Müzenin konseptine göre ilişki sözcüğü daha geniş bir anlamla mesela aile içi ilişkileri de kapsarken, gezici oluşu onu diğer ülkelerde sadece aşk ilişkileri tarafıyla gösteriyor. Belki de en iyi bu tarz ilişkiler pazarlanabiliyor kim bilir…

Şüphesiz ki Türkiye’ye olan ziyaretlerinde müzenin İstinya Park’ı mekan olarak ve zaman olaraksa sevgililer gününü kapsayan dönemi seçmesinin şaşılacak bir yanı yok. Müzeyi gezen ziyaretçiler belki de birkaç dakika sonra bir süre sonra sevdiklerinin acılı bir ayrılık sonrası oraya bağışlayabilecekleri hediyeler almaya gidecekler kim bilir. Tabii önemli olan almaları yani tüketmeleri sınırsızca tam da sistemin istediği gibi ve metalara anlamlar yüklemeleri. Orijinal yaratıcı bir sanat projesi olarak görülmesi belki de diğer gaf yanı. Burada sanatçı nerde, sanat eseri hangi süreçlerin sonunda kim tarafından nasıl oluşturuluyor? Bu sorular Barthes’in ünlü makalesi “The Dead of Author”ı akla getiriyor. Belki de onun da söylediği gibi artık yazar sanatçı değil onları okuyan önemlidir. Yani birey ve bu birey sonsuz bireyselliğiyle mekânları ve kurumları her gün yeniden şekillendiriyor.

Peki hangi objeler sergileniyor bu müzede?

Geniş bir koleksiyona sahip olsa da gezici ve yenilikçi olduğu için ürünler sürekli değişiyor. Benim ziyaretim sırasındaki en etkileyicilerinden biri eski sevgilisinin eroini bıraktığını zanneden bir kadının şüphelerinin üzerine gizlice yaptığı eroin testiydi. Hamburger şeklindeki bir köpek oyuncağının altında yazan köpeği bile ondan daha fazla şey bıraktı yazısıysa ilginç olan bir örnekti. Bir editörle evlenen bir yazarın kıskançlıkla sonuçlanan hikâyesini anlamlandırmak içinse ince ince kesilmiş kağıtlardan oluşan bir deste vardı camekanda. Yanınaysa bu ilişki sonrasında kâğıt kesiğinin ne olduğunu anladığına dair bir not düşülmüştü.

Hikâyesini sevdiğim bir tanesindeyse kocaman bir liste üzerinde “İngiltere’de kalman için 10 neden” başlığı yazılıydı. Avusturalyalı bir kadına aşık olan bir erkeğin hazırlayıp başarısızlıkla sonuçlanan listesinin altında “Belki de 11. maddeyi eklemiyi unutmuşum yani bu tarz duyguları çok sık hissetmediğimi.” yazılıydı. Tabii bu akla madem aşkını tüm dünyaya duyuracak kadar yanıp tutuşuyordun neden kadının peşinden gitmedin sorusunu getirmiyor değil ama orada asıl önemli olan başarısız olunması sanırım. Aile hikâyelerindeyse annesinin iki elbisesini ve ayakkabısını bağışlayan bir kadınla büyük annesinin hatıra kutusunu paylaşan bir diğer katılımcı vardı. Türkiye’dense internetten edindiğim bilgiye göre eski sevgilisinin ona bıraktığı tek nesne olarak bir Zagor sayısı ve 2000 yılından kalma 1.000.000 TL bulunuyor koleksiyon içinde.

İnsan duygularını ve acı dolu hikâyeleri metalaştırmak, bununla da kalmayıp bu metaları bir salonda sergileyip bu insanlar üzerinden para kazanmak ne kadar etik bunu bilmiyorum. Bildiğim bir tek şey varsa kitle başkalarının günlüğünü okumaktan sinsi bir zevk duyuyor, dramdan ve başkalarının acılarından besleniyor.

İstanbul Devlet Opera ve Balesi yeni sezonunu 23 Eylül Cumartesi açıyor!

İstanbul Devlet Opera ve Balesi, bu sezon Açılış Konserini Grand Pera Emek Sahnesi’nde gerçekleştiriyor. Verdi, Bellini, Donizetti, Massenet, Wagner, Strauss tarafından bestelenmiş önemli opera eserleri seslendirilecek.

Konserde solist olarak; İstanbul seyircisinin yakından tanıdığı Evren Ekşi ve topluluğumuza yurt dışından gelerek yeni katılan Hale Soner ve Barbora Fritscher yer alıyor. Konserin orkestra şefi Roberto Gianola.

***

Ayrıca sezonuna damgasını vuracak olan ZORLU PSM-İDOB (İstanbul Devlet Opera ve Balesi) işbirliğinin ilk buluşması: Gala Konser! Konserde; Bizet, Verdi , Puccini, Donizetti ve Bellini gibi önemli bestecilerin operalarından oluşan repertuar, orkestra şef Serdar Yalçın ve deneyimli solistlerimiz Aylin Ateş, Murat Güney, Efe Kışlalı, Hüseyin Likos, Ayşe Sezerman ve Nazlı Deniz Süren sunuyorlar. Konser, 12 Ekim Perşembe Saat 20.00’de Zorlu PSM’de!

***

2017-18 sezonunda ilk kez sahnelenecek olan eserler; Ahmet Ümit’in “Ninatta’nın Bileziği” adlı romanından uyarlanan Evrim Demirel’in “Ninatta”, William Shakespeare’nin oyunundan uyarlanan, Giuseppe Verdi’nin “Falstaff”, G.F. Händel’in “Apollo ve Defne” operaları; Verdi’nin “Requiem”, G.Rossini’nin “Stabat Mater”, Carl Orff’un “Carmina Burana” adlı oratoryoları, L. Minkus’un “Don Kişot”, Ç. Işıközlü’nün “Judith” balesini ve çocuk oyunu olarak Mozart’ın “Sihirli Flüt (Tamino’nun Rüyası)” seyirciyle buluşacak!

***

Geçtiğimiz sezonlarda ilgi çeken ve bu sezon da devam edecek olan diğer eserler;

Başka Dünya/Selman Ada, Faust / C. Gounod, The Rake’Progress (Hovardanın Sonu) / I. Stravinsky, Ernani / G. Verdi, The Turn of the Screw (Kötülüğün Döngüsü) / B. Britten adlı operaları, La Belle Héléne (Güzel Helen) / J. Offenbach opereti,

Uyuyan Güzel / P. I. Çaykovski, Fındıkkıran / P. İ. Çaykovski, Sondan Önce-3 Aşk – 4 Mevsim / D. Sonnenbluck – U. Seyrek adlı baleleri, Dünya Dans Günü etkinlikleri.

MDT (Modern Dans Topluluğu) ise Jizel, Seyahatname, Klasik Modernler, İinsan Hakları Günü, Şehir Orman, Ergime, Nevruz, Dünya Şiir Günü, Irk Ayrımı İle Mücadele, Barok Konser ve Güldestan adlı modern danslar. Çocuk için “Öylesine bir dinleti” ve “Kuklacı” adlı oyunları kaçıranlar bu sezon izleme fırsatı bulacaklar.

***

Yoğun ilgiyle karşılanan konserlere bu sezonda yenileri eklenerek devam edecek.

Detaylı bilgi ve bilet satışı için: www.dobgm.gov.tr

24. Uluslararası Adana Film Festivali Yarışma Filmleri belli oldu!

24. Uluslararası Adana Film Festivali için çok az bir zaman kalmışken, geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen lansamanda festivale dair bütün detaylar netleşti. Daha önceki haberimizde festivalin ilk detaylarını vermiştik. Buradan o haberi bir daha okuyabilirsiniz.

25 Eylül-1 Ekim tarihleri arasında Adana’yı sinema kendi haline getirecek olan festivalin jüri üyeleri ve yarışma filmlerine dair bütün detaylar belli oldu. Festivalde 180 film, 850 gösterimle sinemaseverlerle buluşacak.

Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması jürisinin başkanlığını yönetmen Erden Kıral üstleniyor. Jüride Algı Ege, Selma Güneri, Murat Hasarı, Uğur İçbak, Hüseyin Karabey ve Fırat Yücel bulunuyor. Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda yarışacak filmler ise şöyle;

Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok- Yönetmen: Onur Ünlü
Buğday- Yönetmen: Semih Kaplanoğlu
Daha- Yönetmen: Onur Saylak
Eksi Bir- Yönetmen: Orhan Oğuz
İşe Yarar Bir Şey- Yönetmen: Pelin Esmer
Kar- Yönetmen: Emre Erdoğdu
Körfez- Yönetmen: Emre Yeksan
Murtaza- Yönetmen: Özgür Sevimli
Sofra Sırları- Yönetmen: Ümit Ünal
Taş- Yönetmen: Orhan Eskiköy

Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması’nda ise jüri başkanlığını Meksikalı senarist, yönetmen ve yazar Guillermo Arriaga üstleniyor. Jüride Farah Zeynep Abdullah, Pierre-Henri Deleau, Carmen Gray ve Nathan Silver yer alıyor. Yarışma filmleri ise şöyle;

A Gentle Creature/Krotkaya/Uysal Bir Ruh (Fransa) Yönetmen: Sergei Loznitsa
Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok (Türkiye) Yönetmen: Onur Ünlü
Daha (Türkiye) Yönetmen: Onur Saylak
Fantastic Woman/Una Mujer Fantastica/Muhteşem Kadın (Şili) Yönetmen: Sebastian Lelio
Little Crusader/Krizacek/Küçük Hacı (Çekya) Yönetmen: Vaclav Kadrnka
Loveless/Nelyubov/Sevgisiz (Rusya) Yönetmen: Andrey Zvyagintsev
Patti Cakes (ABD) Yönetmen: Geremy Jasper
Rey (Şili) Yönetmen: Niles Atallah
The Killing of a Sacred Deer/Kutsal Geyiğin Ölümü (İngiltere) Yönetmen: Yorgos Lanthimos
The Square/A Negyzet/Kare (İsveç) Yönetmen: Ruben Östlund
Three Bilboards Outside Ebbing Misouri/Üç Bilboard Ebbing Çıkışı (ABD-İngiltere) Yönetmen: Martin McDonagh

Uluslararası Kısa Film Yarışması’nda se jüriler Zeynep Dadak, Aydın Orak, Cansu Tosun, Sinema Yazarı Yaşam Kaya ve Kosova Film Festivali Artistik Direktörü Veton Nurkollari’den oluşuyor. Ayrıca Uluslararası Öğrenci Kısa Film Yarışması ve Adana Kısa Film Maratonu Yarışması da yer alıyor. Yarışma dışı gösterimlerde ise Ustalara Saygı, Ödüllü Filmler, Yazlık Sinema, Türk Sineması Belgeselleri, Akdeniz Ötesi gibi bölümler de yer alacak.

Yalom’un “Bugünü yaşama arzusu Schopenhauer tedavisi” ve birkaç varoluş meselesi

1
Bu kitap sizi ölümlülüğünüzle yüzleştirebilir…

Yalom’un kitaplarındaki varoluşsal özgürlük, özgürlüğün getirdiği bireysel sorumluluk, ve bireysel sorumluluğun getirdiği endişe bu kitapta da varlığını sürdürüyor. Ölümlü oluşumuz ve bir kullanımlık bir hayatımızın olması onu nasıl kullandığımız konusunda üzerimize büyük sorumluluk yüklüyor. Bu sorumluluk kimi insanları daha da özgürleştirir ve cesaretlendirirken; kimi insanları endişe çukuruna sürüklüyor. Günün sonunda iki seçenek ortaya çıkıyor. Birincisi, hayatın tek ve sonlu olduğunu fark edip arzuladıklarının peşinden bir parça cesaretle gitmek. İkincisi, hayatın tek ve sonlu olduğunu fark edip varoluşsal krizler ve endişe yaşamak, dolayısıyla hayatı doyasıya yaşayamamak.

Kitapta; Julius’un hayatının son aylarında isteklerinin peşinden gitmesini ve hayatını anlamlandırmasını, bir yandan da Philip’in Schopenhauer felsefesiyle kendini avuturken aslında nasıl korkakça kendini ilişkilerden, sevgiden ve varoluştan çektiğini görüyoruz. Yalom, iki seçenek arasındaki çekişmeyi iki yetişkin birey üzerinden gizlice yansıtmış oluyor.

Kitapta, Schopenhauer’in felsefesini benimsemiş Philip’in grup terapisine katılmasıyla grup içi dinamikler bir hayli değişmeye başlıyor. Grup terapisi bireylerarası iletişimin ilginç bir manifestosu sayılabilir. Sanıyorum ki; grup içinde yaşanan gerilimler, yardımlaşmalar ve dramalar psikolojiye ilgisi olmayan insanların bile kenarından köşesinden grup terapisini merak etmesine sebep oluyor. Yalom, bu kitapta tam anlamıyla o ilgi çekici grup içi dinamiklerini ortaya döküyor. Bir yandan terapist Julius’un ölümlülüğünü, bir yandan Schopenhauer’ın acı dolu, soğuk, karamsar yaşamını ve felsefesini, bir yandan grup içi yardımlaşmalar ve sorgulamaları, bir yandan da Schopenhauer felsefesiyle iyileşmiş Philip’in grup içinde var olmayı öğrenmesini okuyoruz. Kitap boyunca felsefe ve psikolojiye doyuyor, bir yandan da karakterlerle yeri geldiğinde yüzeysel yeri geldiğinde derin bir bağ kuruyoruz.

“Peki can sıkıntısıyla ilgili en korkunç şey nedir? Neden aceleyle can sıkıntısını gidermeye çalışırız? Çünkü bu, varoluşla ilgili tatsız gerçeklerin -önemsizliğimiz, anlamsız varoluşumuz, yok olmaya veya ölüme doğru önlenemez şekilde ilerleyişimiz- kısa sürede ortaya çıktığı, dikkat çelicilerin olmadığı bir durumdur.” –Yalom, Bugünü Yaşama Arzusu (2005, s. 286)

“Sonsuz uzayda etrafında bir düzine daha küçük kürenin döndüğü, yuvarlak, ortası sıcak, üzerinde küflü tabakanın canlı ve bilinçli varlıklar ürettiği soğuk sert bir kabukla kaplı sayısız aydınlık küre –bu…gerçek dünya.” –Schopenhauer (Yalom, Bugünü Yaşama Arzusu, 2005)

Varoluştan bahsedildiğinde sürekli öne çıkan anlamsızlık temasıyla ilgili Yalom birçok şey daha yazmış. Varoluşçu Psikoterapi (Existential Psychotherapy, 1980) kitabının 10. bölümünde anlam probleminden (the problem of meaning) bahsetmiş.

Yalom, anlam kelimesinin (meaning) ve gaye/amaç kelimesinin (purpose) farklı çağrışımları olduğunu öne sürüyor. Anlam arayışının bir bütünlük ve ahenk arayışı içerdiğini; gaye arayışının ise hedef ve işlev arayışı içerdiğini söylüyor. Yalom’un söylediklerinden ve Bugünü Yaşama Arzusu kitabında verdiği mesajlardan yola çıkarsak, varoluşumuzun anlamsızlığı ile amaç arayarak başa çıkamayacağımız sonucuna varabiliriz. Biraz daha karamsar düşünecek olursak, amaç aramak ve amaç bulmak içimizde hissettiğimiz varoluşsal krizi dindiremeyebilir. Onun yerine, varoluşsal sıkıntıları dindirmek için, bütünlük hissine ulaşmamız ve belki de dünya ve kendimizle ahenk içinde olmaya çalışmamız gerekiyordur. Bunu yapmanın tek bir yolu olduğunu sanmıyorum. Kendi anlamımızı kendimiz bulmamız, bize bütün hissettiren şeylere yönelmemiz, ve önemsediğimiz kişi ve şeylerle ahenk içinde olmaya çabalamamız gerekiyor olabilir.

Belki o bütünlük ve ahenk hissine, Mihayl Csikszentmihalyi’nin bahsettiği şekilde “akış’ı” (flow) deneyimleyerek ulaşabiliriz. Csikszentmihalyi, “akış” deneyimini en ideal ve optimum deneyim olarak tanımlamış. Bu akış zamanın akıp gittiği hissiyle ilgili. “Akış’ı”; sevdiğin bir işi yaparken zamanın geçişini, karnının açlığını ve susuzluğunu unuttuğun, sadece varolduğun, konstante olduğun ve “akıp” gittiğin bir deneyim olarak tanımlayabiliriz. Tabiki, Csikszentmihalyi (ne zor bir soyad…) benden çok daha güzel tanımlamış ve bu akış’ın insanın mutluluk arayışında rolü olduğunu söylemiş.

Anlaşıldığı üzere; varoluşsal krizlerden sağ çıkabilmek ve mutlu –mutluluğu her ne şekilde tanımlıyorsanız- olabilmek için hem Yalom hem Csikszentmihalyi anlam, gaye, ahenk, ve akış kavramlarına değinmişler.

Dilerim ki; bir gün hepimiz varoluşsal anlamsızlığımızın getirdiği özgürlüğü korkuyla değil de heyecanla karşılamayı öğreniriz, bize ahenk içinde hissettiren zamanın akıp gittiği şeyleri yapabilir ve istediğimiz hayatın peşinden cesaretle koşabiliriz.

“Goenka bize yalnızca şu anda yaşamamız gerektiğini öğretecek. Dün ve yarın yok. Geçmiş hatıralar, gelecek özlemler yalnızca memnuniyetsizlik yaratır. Zihinsel sükunete giden yol şu anı gözlemekte ve farkındalığımızdan oluşan nehirde rahatsız edilmeden akıp gitmesine izin vermekte yatar.” –Yalom (syf. 145)

Kaynaklar:

Yalom, I. D. (1980). Existential Psychotherapy.
Yalom, I. D. (2005). Schopenhauer Tedavisi Bugünü Yaşama Arzusu.

Mihaly Csikszentmihalyi

Juliet’in büyüsünden Verona’ya

1

Hiç kimse Verona’yı İtalya’nın en önemli turizm kentlerinden biri olacağını varsayamazdı. Bu 300 bin nüfuslu kenti önemli kılan sadece tarihi ve mimarisi değil, her sene yaz ayında düzenlenen opera ve tiyatro festivalidir. Verona; UNESCO Dünya Miras Listesine girmiş bir kenttir. Romanesk mimarinin en güzel örneklerinin sergilendiği açık hava müzesidir. Ölümsüz âşıkların Romeo ve Juliet’in öyküsüdür.

Verona’ya İstanbul üzerinden direk uçuş yoktur. Buraya Milano veya Venedik üzerinden ulaşabilirsiniz. Porta Nuova Tren Garı, Venedik veya Milano üzerinden gelenler için bir durak noktasıdır. 

Görmeden Gelmeyin:

Arena Di Verona: MS 1. yüzyılda Roma imparatorluğu tarafından Romanesk tarzda inşa edilmiş yapı İtalya’nın üçüncü en büyük amfi tiyatrosudur. 22 bin kapasiteli arena her yaz dünyanın en tanınmış opera festivallerine ev sahipliği yapar. Aida ve Carmen en çok gösterime girenler arasındadır. 1700 ortasında çıkan yangın sonucu tahribata uğrayan arena, restore edilerek Mozart, Donizetti ve Rossini gibi ünlü sanatçıları ağırlamıştır. En önemli operaları yerinde izlemek için Haziran-Eylül aylarında rezervasyonunuzu yaptırın.

Giriş Ücreti: 10 Euro

Casa Di Giullietta (Juliet’in Evi): Via Cappello üzerinde bulunan turistik ve romantik mekân bir zamanlar Cappelletti ailesinin ikamet ettiği yerdi. Ama bu aile ile Shakespeare’nin hikâyesindeki aile aynı değil. Kuşkusuz hikâyenin kahramanları Romeo ve Juliet’in ölümsüz aşklarını bilmeyen yoktur. 14. yüzyıldan kalma bu gotik mekânın Juliet’in evi olduğuna inanılıyor. Hatta bir balkonun binlerce turistleri çekmesi de müthiş bir pazarlama taktiği gibi gözüküyor. Evin avlusuna uzanan koridor âşıkların notları ile dolu. Romeo’nun sevgilisine serenat yaptığı balkona çıkmak da ayrı bir duygusal inanç. Avludaki yoğun kalabalığı gördüğünüzde şaşırmayın çünkü burada bronzdan yapılmış Juliet heykeli konumlandırılmıştır. Heykelin sağ göğsüne dokunmak şans getiriyormuş. Dokunmadan dönmeyin!

Giriş Ücreti: 6 Euro

Piazza Della Erbe: Via Capello istikametinden yürüyerek Erbe meydanına ulaşabilirsiniz. Burası en merkezi ve hareketli noktalardan biri. Eskiden Pazar yeri olan meydanda sizi sokak sanatçıları, heykeller, küçük mağazalar ve restoranlar karşılamaktadır. Meydandan açılan dar sokakları turlayarak Orta Çağ havasını soluyabilirsiniz.

Meydan çevresinde Torre Dei Lamberti yapısı, fresklerle kaplı Mazzanti Evleri, Belediye binası ve beyaz bir mermer sütun üzerinde St. Mark aslanı konumlandırılmıştır.

Meydanı turladıktan sonra Gelateria Amorino’da 3-5 Euro karşılığında İtalyan dondurmasını tadabilir ya da Teta de Giulieta’da lezzetli makarnalarını deneyebilirsiniz.

Torre Dei Lamberti: Eski roma forumu olan Erbe meydanında yer alan kule,  84 metre yüksekliği ile Verona’nın en uzun yapısıdır. Lamberti ailesinin talebi üzerine 1172 yılında inşaatına başlandı.1295 yılında Rengo ve Marangona adlı 2 çan eklendi. 1400’lerde yıldırım düşmesi ile tahrip olan yapı son görünümüne 1700’lerde kavuşmuştur. Muhteşem şehir manzarasını görmek için 368 basamaklı merdivene tırmanabilir ya da asansör kullanabilirsiniz.

Giriş Ücreti:8 Euro ( Modern Sanat Galerisi de dâhil)

San Zeno Maggiore Bazilikası: Romanesk mimarinin en güzel örneklerinden oluşan yapı 1135 yılında tamamlanmıştır. Ününü kısmen kendine has mimarisine ve Romeo ile Juliet’in evlilik merasimine borçludur. Binadan bağımsız duran 62 metre yüksekliğindeki çan kulesi 1178 yılında tamamlanmıştır. 6 adet çanı bulunan yapıda sadece 4 tanesi halen çalmaya devam etmektedir. 12. yüzyıldan kalma freskleri, rölyeflerle kaplı bronz kapıları ve bazı Azizlerin mezarları ile bazilika mutlaka görülmesi gereken listenin içerisinde yer almaktadır.

Giriş Ücreti: 2,5 Euro

Castelvecchio: Ortaçağ da şehri yöneten Scaliger ailesinin askeri yapısıdır. Adige nehri üzerine kurulu köprülerle çevrilmiş ve kırmızı tuğlalarla örülmüş kale, 7 kuleden oluşmaktadır. İnşaatına 1350’lerde başladığı sanılıyor. Venedik egemenliğine geçtiğinde kale birçok kez güçlendirilmiştir. Almanlar tarafından tahribata uğradıysa da 1949 yılında tekrardan restore edildi. İçerisinde ayrıca Romanesk mimarinin en güzel örneklerini sergileyen Castelvecchio müzesi de yer almaktadır.

Giriş Ücreti:6 Euro

Pietra Köprüsü: Romalılar döneminden kalma tuğla köprü ADIGE nehri üzerine kuruludur. Şehrin kalbine girmek için bu köprü üzerinden giriş yapmanız gerekmektedir. 

Piazza Bra: Verona’nın en büyük meydanı olan Bra hemen yanında konumlanmış Arena ile ilgi çekici noktalardan biri. Bu meydanı kullanarak MAZZINI sokağına ulaşın. Burası ünlü İtalyan markalarına ev sahipliği yapmaktadır. Sokak boydan boya pembe mermer ile döşenerek rengârenk evlerin ve mağazaların adresi olmuştur. Bu yolun sonu ise Juliet’in evinin olduğu sokağa ve ERBE meydanına ulaşmaktadır.

Bu Ortaçağ hikâyesinden fırlamış kenti mutlaka programınıza dâhil edin. Zaten konum olarak Milano’dan 2 saat ve Venedik’ten 1.5 saat uzaklıktadır. Metro ve tramvay yok bu kentte. Toplu ulaşım aracı olarak otobüs ve bisiklet kullanıyorsunuz. Şehir o kadar küçük ki yayan olarak 1 günde rahatlıkla bitirirsiniz. Özellikle ızgara planı mimarisi ile her sokak birbirine bağlanarak ulaşımda kolaylık sağlıyor. Eğer bir alışveriş çılgınıysanız Mazzini ve Capello sokaklarında cirit atabilirsiniz. Tarih ve sanat merakınız var ise yukarıda belirttiğim yapıları Verona Card ile doyasıya turlayabilirsiniz.

Yapmadan Dönmeyin:

  • Mutlaka Arena’da bir yaz operasına denk gelin.
  • Juliet’in evine asma kilit takın.
  • Lamberti kulesinde şehri gözetleyin.
  • Adige nehri kenarında yürüyüşe çıkın.
  • Dar ve renkli sokaklarda alışveriş yapın.
  • İtalyan mutfağını deneyimleyin.

Dünya boks şampiyonu Ünsal Arık alçakgönüllülüğü ve merhameti ile gönüllerin de şampiyonu

Kendi ülkesinden farklı bir ülkede doğdu ve büyüdü. Babası daima O’nun kahramanıydı. İnandığı değerler uğruna dimdik ayakta durdu ve düşüncelerini cesurca dile getirmekten asla çekinmedi. Disiplinliydi, çok çalışıyordu. Her ringe çıkışı başka bir başarı ile sonuçlanan bu demir yumruklu insan aslında kalbinde sonsuz bir merhameti barındırıyordu ve bir gün bütün dünya tarafından tanınması hiç de tesadüf değildi…

Dünya şampiyonu milli boksör sevgili Ünsal Arık kendisine yönelttiğim soruları samimiyetle yanıtladı. Kendisine buradan bir kez daha teşekkür ediyorum. Gelin Ünsal Arık‘ı daha yakından tanıyalım…

Merhaba Ünsal Bey, sizi dünya şampiyonu ünvanını almanızla tanıdık ve çok gurur duyduk. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

27 Ekim 1980’de Almanya’da doğdum. Rahmetli Annem (Ayşe) ve babam (Mustafa) burada tanıştılar ve burada evlendiler. Böylece bize de gurbette yaşamak nasip oldu.

Spor hayatınıza ne zaman ve nasıl başladınız?

Gençliğimde birçok genç gibi futbola düşkündüm ve Fenerbahçe’nin alt yapısında kadar yükselmiştim rahmetli Selçuk Yula hocamdı. Kariyerimi Almanya’da sürdürürken performansımı arttırmak için boksa başlayayım dedim. Şaka ile başlayan iş profesyonelliğe döndü.

Neden boksu tercih ettiniz?

Dediğim gibi aslında şaka ile başlayan boks hayatım ciddiye döndü. Boksta kendimi yeniden buldum ve kendime yeni hedefler koydum. Belirlediğim bu hedefler hayat tarzımı ve düşüncelerimi değiştirdi.

Spor hayatınızda yakaladığınız başarıyı neye borçlusunuz?

Başarılı olmak için bildiğiniz gibi çok çalışmak gerekiyor. Arkadaşlarım gezip, eğlenirken ben antremanlara giderdim. Bir hedefiniz olduğu zaman ona yüzde 100 odaklanmalısınız ve kendinize inanmalısınız. Ben bunu yaptım!

Çocukluğunuzdan bu yana kendinize örnek aldığınız bir rol modeliniz oldu mu?

Bugüne kadar hayatımda babam çok büyük bir rol oynadı. Bana hikâyesini her zaman anlatırdı. Almanya’ya borç alarak ve tek bir valiz ile geldiğini ve sonrasında bir yuva bir aile sahibi olduğunu dinlerdim O’ndan. Babam yabancı bir ülkede dil bilmeden bu zorluklarla başa çıkabildiyse ben de her şeyi başarabilirim dedim kendi kendime.

Dünya şampiyonu olmak size nasıl hissettirdi?

İnsanın başarılı olup hedeflerine ulaşması gerçekten de inanılmaz bir his! Ama benim için maçın en güzel anı başlamadan önce İstiklal Marşı‘nın çalmasıdır ve her dinlediğimde tüylerim ürperir.

Beslenmenin sporcular için ayrı bir önem taşıdığını biliyoruz. Bir dünya şampiyonu olarak siz nasıl besleniyor sunuz?

Zaten bana göre aslında sporun yüzde 70’i beslenmedir. Sağlıklı beslenmediğin zaman yaptığın sporun bir anlamı kalmaz. Yoğun idmanlarda ve maç hazırlıklarında her zaman vitamin ve protein oranı yüksek sebze, meyve ve tahıl ürünlerini tercih ederim. Bu arada çikolata, cips tarzı abur cubur yiyecekler ve gazlı, şekerli içeceklerin tüketilmemesi daha iyi olur.

Hayvansal ürünler kullanmadığınızı duyduk. Ne zaman ve nasıl vejetaryen & vegan oldunuz?

Ben 4 yıldır vejetaryendim ve uzun süren araştırmalarımın sonucunda yaklaşık 4 hafta önce vegan olmaya karar verdim. Oskar adında küçük bir köpeğim var. O’nun beni kayıtsız ve şartsız sevmesi hayvanlara olan sevgimi daha da arttırdı. Ondan sonra çok araştırıp okuyarak aslında insanların et yemesi gerekmediğini ve hayvansal ürünleri tüketmeden de sağlıklı yaşayabileceğimizi öğrendim. Doğa bize her şeyi sunmuş, ihtiyacımız olan her şey sebze ve meyvelerde mevcut.

Vejeteryan & vegan beslenme sanıldığı kadar zor mu? Sizin bu süreçte zorlandığınız anlar oldu mu?

Hayır, kesinlikle zorlanmadım. Çünkü aslında büyük bir değişiklik değil. İnsanlar araştırmadıkları ve bilmedikleri için proteinin sadece ette olduğunu düşünüyorlar. Aslında bir kase mercimek çorbasının protein deposu olduğunu tahmin etmiyorlar. Yine dediğim gibi doğada ihtiyacımız olan her şey var ve beslenmek için öldürmeye ihtiyacımız yok!

Vejetaryen & vegan beslenmenin performansınız ve sağlığınız üzerindeki etkileri nelerdir?

Vegan beslenmeye başladığım günden beri kendimi çok daha güçlü ve enerjik hissediyorum. Vegan olmanın bana göre en güzel yanlarından biri şüphesiz daha sağlıklı olmam ve daha az hastalanmam. Bir sporcu vegan beslenebiliyorsa bunu herkes yapabilir.

Gelecekte kendinizi nerede ve nasıl görmek istersiniz?

Spor kariyerimin yanı sıra birçok sosyal sorumluluk projesinde yer alıyorum. Mesela Çocuk Kalp alp Vakfı’nın büyük elçisiyim. Gelecekte daha çok insanı vegan beslenmeye teşvik etmek istiyorum. Hayvan özgürlüğü ve hakları kuruluşları ile iş birliği yapmayı çok isterim. Bu bana inanılmaz gurur verir.

Son olarak okuyucularımıza mesajınız nedir?

Lütfen daha çok araştırın ve okuyun.Her canlı bu dünyaya yaşamak için geliyor, tıpkı bizim gibi. Hayvanların dostlarımız olduğunu ve onların da bizler gibi atan bir kalpleri olduğunu unutmayalım. Benim inançlarım bana barış içinde yaşamayı öğretti, can almayı değil! En büyük hayalim hiçbir insanın ya da hayvanın eziyet çekmediği ve öldürülmediği bir dünyada yaşamak, barış dolu bir dünyada yaşamak…

“Silky”, uçamayan dört kanatlı dinozor

Çin’de, bütün kuşların ortak atasına oldukça yakın, tamamen tüylerle kaplı yeni bir dinozor türü olan Serikornis sungei fosili bulundu.

Serikornis sungei, başından kuyruğunun ve ayaklarının uçlarına kadar tamamen tüylerle kaplı küçük bir dinozordur. Uluslararası bir paleontolog grubu tarafından bulunan bu fosil, kalıntısını inanılmaz bir şekilde korumuştur. Serikornis sungei, Çin’in Liaoning eyaletinde ortaya çıkan yeni bir tüylü teropod türüdür, kökeni 160 milyon yıl öncesine dayanır.

Bolonya’daki Capellini Müzesinde paleontolog olan Andrea Cau’nun da yer aldığı uluslararası bir paleontolog grubu tarafından The Sicience of Nature dergisinde belirtildiği üzere, dinozor 50 santimetre uzunluğundaydı ve iri bir güvercinden daha hafifti. İpek kuşu anlamına gelen Serikornis’e, tamamen tüylerle kaplı evcil bir tavuk ırkı özelliğini anımsatan tüylerinden dolayı “Silky” (İpekten) adı verildi.
Dünyanın en ilkel kuşu olduğu düşünülen Serikornis, Archaeopterix lithographica’dan ve çağdaşı Aurornis xui’den 15 milyon yıl önce yaşamıştır”, diye açıklamakta Andrea Cau. “Bu yeni dinozor türüyle ilgili yapılan çalışmalar, kuşların tüylü küçük dinozorlardan geldiğini doğrular, ayrıca kuşların ve tüylerin evrimini anlamak için son derece önemlidir”.

Serikornis iskeleti.

Kuşların bir atası mı?

Serikornis, Archaeopterix’inkine nazaran daha ilkel tüylerle belirtilir ve uçma yeteneğinden tamamen yoksundur: Tüylerin orantısı, biçimi, dayanıklılığı uçmaya elverişli değildir ve tüyler öyle gürdür ki, bunların hayvanın kur yapması ya da çevreye uyum sağlaması (renk-şekil bakımından bulunduğu ortama uyma) gibi davranışlarında rol oynadığı yönünde araştırmacılar hipotez ileri sürmüştür. Bu son hipotez, yırtıcılardan saklanabilmesi için bu küçük hayvanın çevreyle kamufle olmasına izin verebilecek açık ve koyu çizgili bazı tüylerin varlığıyla desteklenir.

Serikornis, bize önceden Archaeopterix’in sunduğu kuşların evrimsel bir aşamasını gösterir; tüm kuşların ortak atası olması gereken dinozora oldukça yakındır”, diye açıklamakta Cau. “Yine de, bir dizi anatomik ayrıntı doğrultusunda, direkt olarak günümüz kuşlarının atası olduğu düşünülemez –ama çok yakın bir “kuzen”i olarak nitelendirilebilir- bu fosil küçük dinozorlardaki tüylerin uçmak için elverişli gerçek tüylere dönüşümünün nasıl olduğunu anlamamız için ipucu verir”.

“Silky” tüylerinden bir detay. Fotoğraf: Ulysse Lefèvre

Dört kanatlı kuşlar

Bilim dünyasında, kuşların, dört kanadını kullanarak uçabilen, kanatları ve bacakları uzun tüylerle kaplı, ağaçta yaşayan küçük dinozorlardan geldiği hipotezi uzun zamandır tartışıldı. Velociraptor ile akraba olan bu küçük dinozor fosilleri Çin’de bulunmuştur ve kökeni yaklaşık 120 milyon yıl öncesine kadar dayanır.

Serikornis’in keşfi, kuşların tarih öncesi akrabalarının dört kanatlı olduğunu doğrular, ancak kanatların uçmak için kullanıldıklarını reddeder”, diye açıklamasını tamamlar Cau. “Her ne kadar dört kanatlı ilkel bir şekle sahip olsa da, bu dinozor uçamıyordu: ağaçlarda yaşamaya elverişli bir yapısı yoktu, karada yaşıyordu”.

Kaynak: National Geographic

Eski çağlarda bayramlar-tanrıların gözüne girmek o kadar kolay mı? Hititlerde bayram kutlamaları-1

Eylül geldi, yeni çalışma dönemi başlamadan deyim yerindeyse son kez uzun bir bayram tatili geçirildi. Hayvanlar birçoğumuz için içimiz yana yana kurban edildi, Tanrı’ya kurban gittiler. Bu düşüncenin temellerine biraz daha inmek istedim. Bakalım bu kadar insan merkezci alışkanlıklar, inanışlar nasıldı, kısaca eski dönemde bayramlar nasıl kutlanıyordu?

Bayramlar kabaca söylemek gerekirse (elbette bu kadar basit değil) tarih boyunca “Tanrıların iyice gözüne girip gazaplarından kaçma” bir nevi “Veriyorum ki veresin” düşüncesiyle neredeyse hep hayatlarında vardı.

Hititler (ortalama MÖ 23. yüzyıl -12. yüzyıl) bildiğimiz üzere bin tanrılı ülke olarak anılırdı. O kadar çok tanrıya layık olabilmek için Hititler birçok bayram düzenlerlerdi. Bayramlar, Hititler için o kadar değerliydi ki krallar aynı zamanda başrahip oldukları için ilke olarak tüm bayramlarda yerini alması ve merasimin genel akışını idare etmesi gerekiyordu. Bu yüzden gerektiğinde generallerinden birini başkomutan olarak sefere gönderir, kendisi bayramlarla ilgilenirdi. Çünkü Hitit tasavvurunda bayramları ihmal ederek tanrıların gazabına uğramak, en az askeri yenilgiler kadar korkunç sonuçlar doğurabilirdi.

Mesela kral I. Šuppiluliuma, Hitit ordularını, Mısır, Mitanni gibi devrin büyük güçlerine karşı zaferden zafere koşturan kral, dini bayramları ihmal ettiği için tanrılar kızıp Hatti ülkesine saldıkları vebayla cezalandırmamış mıydı? Fakat çok nadir de olsa, zaman tasarrufu için ayrı ayrı kentlerde kralı temsilen kraliçe ve prensler yer alırdı. Ayrıca kral bayramları başkalarına emanet ettiğinde gözü arkada kalırdı. Çünkü sahtekar insanlara güven olmazdı. Kurban malzemelerini çalan, tanrılara ait kutsal nesne ve takılara göz koyan, nakil esnasında saraya ait besili hayvanları çalan insanlar, o dönemde de vardı.

Tanrı desteği almadan kazanılacak zaferlerin anlamsızlığını dile getiren bir diğer kral IV. Tuthaliya’nın duasında;

“Hanımefendim Arinna’nın Güneş Tanrıçasına karşı suç işledim ve hanımefendim Güneş Tanrıçasına hakaret ettim. Fal aracılığıyla bana yardım etmeni senden istediğimde, sunulması gereken bayramların ihmal edildiği ortaya çıktı. Hanımefendim, bana bayramlarla ilgili herhangi bir konuda kızdıysan, Eyyy Arinna’nın Güneş Tanrıçası! Hanımefendim, beni tekrar bağışla! Düşmanı yenmek istiyorum. Ey Arinna’nın Güneş Tanrıçası, eğer lütfedip bana dönecek olursan, o zaman düşmanlarımı yenebileceğim, günahlarımı itiraf edeceğim ve bayramları bir daha asla ihmal etmeyeceğim…”

Bu dua da “Fal aracılığıyla…” ifadesi dikkatinizi çekmiştir, “Fal” Hititlerde neredeyse en ince ayrıntısına kadar bayramların nasıl, ne şekilde kutlanması gerektiğine dair kayda geçirilen notlardır. Ayrıca şimdiye kadar tasnifi yapılmış 16500 Hititçe metnin, 6548 adedi yani üçte biri bayram tasviridir. Ama buna rağmen istatistiğin noksan ve yanıltıcı yanları da vardır. Metinlerdeki alt yazılara dayanarak tüm bayram tasvirlerinin ancak 1/11’inin elimize geçtiği sonucu çıkar.

Bayramların fazlalığı ve birçoklarının günlerce devam etmesi yüzünden, Hitit din takvimi en az Katolik Kilisesi takvimi kadar kalabalıktı. “Bayram Takvimi” olarak nitelendirilebilecek bazı kırık dökük metinler günümüze kadar ulaşmıştır. Şu ana kadar bilinen ve kutlanması gereken en az 170 bayram vardı. En uzun 3 bayram, sonbaharlarda kutlanan “Nuntariyašha Bayramı” 38 veya 42 sürdüğü düşünülüyor. “Çiğdem Bayramı (AN.TAH. ŠUM)” 38 gün ve “Toprak veya Bereket Bayramı (Purulli)” 32 gün sürüyordu. Yani kral her sene bu üç bayramı kutlamak adına en azından 103 gününü ayırmak zorundaydı. Bu bize, diğer işlerini ve diğer bayramları kutlaması için ne kadar çok efor harcadığını gösteriyor.

Bazı bayramların isimleri tanrılara adak sunularak ortaya çıkmıştır. Mesela kral “Ey tanrım , bana ‘güç’ verirsen, senin güç verme bayramını kutlayacağım” gibi benzetmeler vardır. Diğer bayramların adlarından bazıları; AYARU “Rozet Bayramı”, GURUN “Meyve Bayramı” , ŠAŠNUMAŠ ARNUMAŠ “Yatağa Götürme Bayramı” gibi bayramlardı. Ayrıca bayramların her yıl mı, yoksa belirli aralıklarla mı kutlandığı bilinmemektedir. Bazı fal sorularına dayanarak yedi veya dokuz yılda bir kutlanıldığı zannedilmekte veya bu yıllar kralın tahta çıkış yılları olarak görülmekteyse de, bu kesin değildir.

Yazının 2. kısmında görüşmek üzere…

Kaynakça: Ahmet Ünal’ın Hititlerde ve Eski Anadolu Toplumlarında Din, Devlet, Halk ve Eğlence kitabından…
Fotoğraflar: https://tr.wikipedia.org/wiki/Hititler ve https://www.hittitemonuments.com/ivriz/index-t.htm

“İyi bir komşu kimdir?”: 9 Soruda 15’inci İstanbul Bienali

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) düzenlediği 15’inci İstanbul Bienali, 16 Eylül Cumartesi günü başlıyor.

Elmgreen ve Dragset ikilisinin küratörlüğünde “iyi bir komşu” temasıyla düzenlenecek bienalde ev, komşu ve mahalle konuları ele alınıyor. Bienal 12 Kasım’a kadar farklı mekanlarda devam edecek.

9 Soruda İstanbul Bienali…

1. Bu yıl bienal kimlere emanet?

15. İstanbul Bienali’nin küratörlüğü bu yıl bir Kuzey Avrupalı bir sanatçı ikilisine, Elmgreen ve Dragset’e emanet edilmiş durumda. İstanbul Bienali’nin tarihinde ilk kez bienalin küratörlüğünü küratörler değil, sanatçılar üstlenecek.

22 yıldır birlikte çalışan Michael Elmgreen ve Ingar Dragset kışkırtıcı ve heybetli işleriyle sanat dünyasının yakından tanıdığı isimler.

2. Küratörler hangi işleriyle hatırlanıyor?

Teksas çölünün ortasına yerleştirdikleri Prada mağazasından, New York’ta Rockefeller Center’ın önüne “Van Gogh’un kulağı” adıyla yerleştirdikleri ters yüzme havuzu heykeline; Londra’nın en büyük meydanlarından Trafalgar Meydanı’na yerleştirdikleri oyuncak atında sallanan erkek çocuk heykelinden, Venedik Bienali’nde sergilenen bir havuzda yüzüstü yatan hayali bir koleksiyonerin evine kadar, izleyenleri şaşırtan ve düşündüren pek çok işleri var.

İstanbul’u ve Türkiye’deki sanat ortamını yakından tanıyan ikili önce daha önce üç defa İstanbul Bienali’ne de sanatçı olarak da katılmıştı.

3. “İyi bir komşu”dan amaç ne?

Bienalin bu yılki teması cevaplarla değil, “iyi bir komşunun kim olduğuna dair” sorularla oluşturuldu. “İyi bir komşu sizin gibi yaşayan birisi midir?’, ‘İyi bir komşu sizinle aynı gazeteyi mi okur?” veya “İyi bir komşu müzik dinlerken kulaklık mı takar?” gibi sorularla yeni bir tartışma ortamı yaratmak.

4. Hangi ülkeden kaç sanatçı var?

Bienalde 32 ülkeden 56 sanatçının ev, mahalle ve aidiyet kavramlarını tartışmaya açan işleri sergilenecek.

Küratörler tarafından geliştirilen 40 soru etrafında şekillen tema, yaşları 8’den 84’e uzanan 40 kişinin iyi bir komşu hakkında sorular sorduğu performansla aralık ayında tanıtılmıştı.

5. Elmgreen ve Dragset İstanbul Bienali’ni nasıl anlatıyor?

Küratörler bienal için şunları söylemişti: “Komşunuz sizden oldukça farklı yaşayan biri olabilir. Ancak umuyoruz ki siz, son dönemde dünyadaki pek çok politikacının aksine ‘öteki’korkunuzla etrafınıza çitler örerek baş etmiyorsunuzdur. 15. İstanbul Bienali’ndeki sanatçılar ev, mahalle, aidiyet ve müşterek yaşam hakkındaki fikirleri çeşitli perspektiflerden tartışmaya açıyor. İşlerden bazıları ev yaşamımızdaki hâl ve koşulların nasıl değiştiğini ve mahallelerimizin geçirdiği dönüşümü incelerken bazıları da günümüzün jeopolitik sorunlarının nasıl üstesinden geldiğimizi mikro ölçekte ele alıyor. Bienal sergiye davet edilen sanatçıların kişisel veya analitik ifadeleriyle biçimlenerek umutlarla hayallerin, hüzünle öfkenin, geçmişle bugünün birbirine karıştığı alanlar yaratıyor.

6. Bienal bu yıl hangi mekânlarda olacak?

Bienal bu yıl temasına da uygun olarak birbirine yürüme mesafesinde altı komşu mekânda ziyaretçilerini ağırlayacak.

Bienal sergileri bu yıl, İstanbul Modern, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, Pera Müzesi ve Küçük Mustafa Paşa Hamamı gibi daha önce de İstanbul bienallerine ev sahipliği yapan mekânların yanısıra, Cihangir’deki ARK Kültür ile Asmalımescit’te yer alan sanatçı stüdyosu gibi konut özelliği taşıyan mekânlarda gerçekleşecek.

7. Hangi eserler olacak?

Bienale katılacak sanatçılar temmuz ayında açıklandı, ancak sergilenecek işlerle ilgili henüz ayrıntı verilmedi. 56 sanatçıdan 30’unun bienal için özel olarak iş ürettiğini ve bu işlerin görücüye ilk kez çıkacağını biliyoruz. Onun dışında küçük ipuçlarımız var.

Bienalin ilk sürprizi Meksikalı sanatçı Alejandro Almanza Pereda’nın, betona batırılmış tablosuyla Pera Müzesi’nin koleksiyon sergisine yaptığı “müdahale” oldu. Pereda’nın, betona batırdığı manzara tablolarından ilki serginin açılmasına bir ay kala müzenin “Kesişen Dünyalar” isimli kalıcı koleksiyon sergisinin içine yerleştirildi.

Sanatçı Burçak Bingöl’ün seramikten ürettiği, Beyoğlu’nda yetişen çiçeklerle bezenmiş güvenlik kameraları da şehrin çeşitli noktalarına yerleştirilmeye başlandı.

Bienal boyunca da aralarında Kumbaracı 50, Pera Müzesi, Şimdi Cafe, LeBon Pastanesi gibi mekânların olduğu 20’yi aşkın noktada görülebilecek.

Ayrıca bienal mekanlarından ARK Kültür, kurmaca bir “müze eve” dönüştürülerek üç katta da tek bir sanatçının eserlerine ev sahipliği yapacak.

Yoğunluk Sanatçı Atölyesi ise Asmalımescit’te bir apartmanda yer alan stüdyolarını yeniden tasarlayarak ziyarete açacak. Belirli zaman aralıklarında, küçük gruplar halinde ziyaret edilebilecek stüdyoda, sanatçı kolektifinin bienal için özel olarak geliştirdiği bir enstalasyon yer alacak.

8. Bienalde sergilerden başka neler var?

Serginin yanısıra bienal süresince farklı alanlardan isimlerin katılımıyla gerçekleştirilecek ücretsiz etkinliklerle iyi bir komşu başlığı tartışılmaya devam edecek.

15. İstanbul Bienali Kamusal Programı katılımcıları arasında savaş ve yerinden edilmenin kadınlar üzerindeki etkisini araştırdığı çalışmalarıyla tanınan Shahrzad Mojab, liberal çokkültürcülüğe yönelik eleştirileriyle bilinen Joseph Massad, Siyasal Ekonomi profesörü Massimo de Angelis ve mekân pratikleri üzerine pek çok araştırması bulunan Yunan mimar ve akademisyen Stavros Stavrides gibi isimler yer alıyor.

Ayrıca avukat ve yazar Rita Ender komşuluk hakkını kanunlarda inceleyecek, araştırmacı Shahrzad Mojab savaştan bir kadın olarak kendi bedeninin etkilenmesi ve göç tecrübesi üzerine bir konuşma yapacak, Evrim Hikmet Öğüt Türkiye’deki göçmen müzisyenler ve Türkiyeli müzisyenlerle doğaçlama caz dinletisi düzenleyecek, Ezgi Tuncer yemeklerin yersiz yurtsuzluğuyla ilgili bir yemek şovu ve tartışma etkinliği hazırlayacak.

9. İstanbul sokaklarında gördüğümüz afişler ne anlama geliyor?

15. İstanbul Bienal bu yıl, İstanbulluları komşuluk ilişkilerine dair sorular soracak sergi afişlerini kendi evlerine asmaya davet ediyor.

Bienal boyunca “iyi bir komşu“nun farklı tanımlarını düşündüren soruların yer aldığı afişler şehrin sokaklarına, mahallelerine ve evlerine de yayılacak. Dükkânlardan kafelere, otobüs duraklarından evlerin camlarına kadar tüm şehirde iyi bir komşu soruları sergilenecek.

Afişler, İKSV ana gişe, Pera Müzesi ve belirli Biletix gişelerinden ücretsiz olarak edinilebilir. Kampanya kapsamında asılan afişler, #iyibirkomsu etiketiyle sosyal medyada paylaşılarak sanal ortamda da bir buluşma noktası sağlıyor.

Fotoğraflar: iksv.org

Alıntı: Diken