Ana Sayfa Blog Sayfa 259

1936 yılında Türkiye’nin ilk interrail rehberini hazırlayan ince ruhlu baba, aydın iş adamı: Hüseyin Hilmi Orak

Yıl 1936, dokuz ve onbir yaşlarında iki kız çocuğu, yanlarına yedi yaşındaki küçük kardeşleri de emanet edilerek, ceplerine bir miktar para ve babaları tarafından hazırlanmış bir defter konup ailesi tarafından Ankara Gar’ından bir yurt gezisine uğurlanıyor.

Bir başka anlatımla, 1936 yılında, 7-11 yaşlarındaki 3 çocuk tek başına, karne hediyesi olarak, babaları tarafından en ince ayrıntısına kadar organize edilmiş bir interrail seyahatine çıkıyor.

Baba Hüseyin Hilmi Orak, 1987 doğumlu bir Balkan göçmeni. Yaşamının ilk evrelerinde vatanperver bir subay, sonrasında ise Ankara’da bir süre Vehbi Koç ile de ortaklık ilişkisi olan başarılı bir sanayici, vatansever bir iş adamı.

Hüseyin Orak, aynı zamanda vatanseverliğini hayatının her alanına sirayet ettirmeyi başarmış cesur ve yenilikçi bir baba.

1936 yazında, ilkokul çağındaki iki kızının karne hediyesi olarak İstanbul’daki yakınlarının yanına gezmeye gitmek istemeleri üzerine, “Gerçekten bizde herhangi bir zaman hava almak, tatil devresini geçirmek veya istirahat etmek istenildi mi, eski bir görenekle hemen akla İstanbul gelir. Doğrusu İstanbul’umuzun tabii güzellik ve manzaralarına doyum olmaz. Fakat yurdumuzun daha ne güzel yerleri vardır da birçoklarımızın haberi yok veya gezilmesi zahmetlicedir. Lakin yeni hayata alışacak olan genç neslin külfetli olsa da memleketini, vatanını öğrenmesi ve bilmesi lazım değil midir?” diyerek demir yolunun gittiği her yeri kapsayacak şekilde, o zamanlar TCDD’nin “kombine bilet uygulaması” ile çocuklarını tek başlarına Türkiye turuna gönderiyor. Giderken çocuklarına verebileceği bir gezi rehberini kitapçılarda çok arıyor fakat bulamıyor. Hâl böyle olunca, iş başa düşüyor ve kendisi çocukları için bir defter tutuyor. Bu deftere ayrıntılı olarak gidecekleri ve görecekleri yerleri, kalacakları otelleri, inecekleri istasyonları not ediyor ve çocuklarına bir de güzel ödev veriyor: “Gittiğiniz yerlerde memleketin büyüklerini ziyaret ederek onlardan malûmat isteyeceksiniz ve bu suretle topladığınız bilgileri bu deftere yazacak ve defterinizi her yerde memleket büyüklerine imza ettireceksiniz. Bu defter size yurdun büyük bir hatırası ve ilerde sizin için bir rehber olacaktır.

Hüseyin Orak’ın 5 Temmuz 1936’da çocukları için hazırladığı defterin ilk sayfasına yazdıkları.(1)
Hüseyin Orak’ın 5 Temmuz 1936’da çocukları için hazırladığı defterin ilk sayfasına yazdıkları.(2)

1936 yılı şartlarında tüm dünya bir ateş çemberinde iken, ikisi kız, üç küçük çocuğun trenle yurt seyahatine çıkmaları büyük bir ilgi görmüş, “küçük seyyahlar” gittikleri yerlerde adeta halk kahramanları gibi karşılanmışlar, valiler, kaymakamlar, belediye başkanları ve şehirlerin önde gelenleri çocuklarla hususi olarak ilgilenmişler. Yaklaşık iki buçuk ay süren bu yurt seyahati sonrasında çocukları başbakan İsmet İnönü’de kabul etmiş ve seyahat esnasında tuttukları defteri şu sözlerle imzalamış: “Küçük seyyahları tebrik ettim. Seyahat sevmek bir memleket için çok eyi (iyi) bir şey, teşvik olunacak bir arzudur. 12.09.1936”.

Çocukların defterine İsmet İnönü’nün imzası.

Yıllar sonra, büyük kızı üniversiteye başladığında, ona ders kitabı ararken Hüseyin Orak’ın aklına yine bu türden bir rehber basılıp basılmadığı hususu gelir. Tüm aramalarına/araştırmalarına rağmen bulamaz. Bunu bir sosyal sorumluluk projesi ve yurduna karşı bir görev olarak kabul ederek, kendisi finanse ederek hazırlamaya/hazırlatmaya karar verir ve ortaya 1946 yılında “Türkiye Kılavuzu” adlı Türkiye’nin ilk turizm ve tanıtım kılavuzunun/rehberi ortaya çıkar.

II. Dünya Savaşı’nı müteakip gerçekleştirilen Türkiye Kılavuzu adlı çalışma bir büyük servete mal olmuştur. Hüseyin Orak’ın ülkenin her yanına harcırah ve masraflarını vererek gönderdiği ekiplerle gerçekleştirdiği bu eser umduğu ilgiyi bulmamıştır. Bir sosyal sorumluluk düşüncesiyle yola çıkılarak, büyük emek, masraf ve zamana mal olan bu eserin ancak birinci cildini yayınlayabilmiş, diğer ciltlerini ise yayınlayamamıştır.

“Türkiye Kılavuzu”nun önsözü (1)
“Türkiye Kılavuzu”nun önsözü (2)
“Türkiye Kılavuzu”nun önsözü (3)
“Türkiye Kılavuzu”nun önsözü (4)

Günümüzde çoğu gencin ailesini ikna etmesi gerektiği ve gerekli bütçeyi denkleştirmek için çok zahmetler çektiği interrail seyahatini, o yıllarda 3 küçük çocuğu için gerekli görüp onları ikna ederek hayata geçiren ve bu uğurda Türkiye’nin ilk turizm rehberini de hazırlayan Hüseyin Çorak’ın bu eseri ve arkasındaki düşünce dünyasını daha ayrıntılı keşfetmek isteyenler için, Prof. Zakir Avşar ve Mehmet Yüksel’in kaleme aldığı makaleler vardır;

Orak Kardeşlerin “Tren ile Türkiye Turu” ve 1936’ların Türkiyesi

Hüseyin Orak Adlı Bir Müteşebbis Türkiye Kılavuzu Adlı Bir Eser ve 1945 Yılı Burdur’u

 

*Beni böyle bir çalışmadan ve insandan haberdar eden Gamze’ye şükranla.

RENAIPSYANCE: Rönesanstan günümüze sihirli bir hatırlatma

1

Oxomo’nun (Kristal Güngörün) yeni toplama albümü 9 Eylül Cumartesi günü çıktı. Albümde dünyanın değişik uçlarından pek çok sanatçı yer alıyor. Rönesans ve psychedelic kelimelerini harmanlayarak albüme RENAIPSYANCE ismini veren Oxomo Geçmişten günümüz portallarını açan bir sihirli hatırlatma var!” diyerek yola çıkmış.

Albümü buradan ücretsiz olarak indirme imkânına da sahipsiniz. Eğer dinlemeye başladıysanız, gelin bir yandan bu işitsel dışavurumun manifestosunu Kristal Güngörün’ün dilinden okuyalım:

“VA Renaipsyance dünyanın değişik ülkelerinden producerları bir araya getiren ve yaşadığımız çağa dikkat çekmek isteyen, dark bir toplama albüm. Mexico’dan Popol Vuh Records tarafından desteklenen ve ücretsiz olarak yayınlanan bu albümde özellikle geçen yılki Mexico ve Guatemala seyahatinde birebir tanıştığım genç ve yetenekli producerların yanında, Kanada Amerika, İsviçre, Almanya, Macaristan, Lübnan ve İsrail gibi ülkelerden de sanatçılar bulunmakta. Oxomo olarak ikinci toplama albümüm olan bu proje için seçtiğim tema Psychedelic Rönesans. Albümün adı olan VA Renaipsyance aslında, 14-17. yüzyılları arasında İtalya’da ortaya çıkarak özellikle Avrupa’da yaygınlaşmış bir düşünce ve sanat akımı olan ‘Renaissance’ ve ‘Psychedelic’ kelimelerinin bir araya gelişiyle oluşturulmuş yeni bir kelime ve terimdir.

Rönesans’ın oluşmasını ve yayılmasını sağlayan birçok farklı faktör vardı. Bunlardan en önemlisi belki de coğrafi keşifler sayesinde eski ve yeni kültürle etkileşimin yanında kâğıdın ve matbaanın keşfi ile bilginin halka daha hızlı ulaşmasıydı. Tabii ki orta çağ, günümüzden çok farklı bir dönemdi, monarşi ile yönetilen ülkeler, Hristiyanlığın baskısı ile sürdürülmeye çalışılan sanat ve bilim, halkın bilgisiz ve kaba bilinç yapısı… Şu an içinde olduğumuz çağ, sahip olduğumuz sistem, bilgi ve teknoloji bakımından orta çağ ve Rönesans döneminden oldukça farklı olsa da, yaşanan teknolojik gelişim ve müzikle oluşturulan psychedelic bir bilinç yapısının – küçük de olsa bir kesimin- sanat ve yaşam algısını değiştirdiği bir aydınlanma çağı olarak görmek yanlış olmaz. Psychedelic trance kültürü farklı ülkelerden alternatif insanları, sanatçıları bir araya getirerek bilgi ve yaratıcılığın hızlı ve direk paylaşımına imkan tanıyor.

Şu an ileri bir teknoloji, sınırsız ve ücretsiz bilgiye erişimin internetle oldukça kolaylaşması, sosyal medya sayesinde dünyanın her yerine aynı anda ulaşabilmek ve müzikle esnettiğimiz hayal gücü ve zaman zaman bir araya gelerek toplu bir bilinç oluşturmaya çalıştığımız müzik ve doğa ritüellerimizle aslında yeni bir yaşam biçiminin ilk örneklerini verdiğimiz bir ortama sahibiz. Bu kadar hayalin olduğu bir ortamda yeni fikirlerin, yeni anlayışların, yeni sistemlerin ortaya oldukça hızlı ve çılgınca çıkacağına inanıyorum. Bilgi ve enerji, onu nereye kullanacağımızı bilmediğimiz zaman yığınlara dönüşüp anlamını kaybedebiliyor, fazlalık gibi birer ağırlığa ve karmaşaya dönüşüyor. İnsan oğlu bitmek bilmez bir keşfin içinde ancak bulduklarımızla ne yapacağımızı hâlâ bilmiyoruz ki, böyle bir teknolojiye ve bir bilgi çağına göre, genel olarak insan yaşamı ve kalitesi acınacak durumda. Genç nesil olarak bizlerin farklı açılardan bakabildiğimiz sisteme, dünya düzeni ve insan yaşam biçimlerine yeni alternatifler getirebileceğimize inanıyorum. Özellikle psychedelic kültür içinde sanatın birçok dalından amatör ve profesyonel sanatçılarla geleceğe sekil vereceğimize, hatta fikirlerimizle geleceğin tasarımcıları olacağımıza inanıyorum. Matbaanın ve kâğıdın keşfi bir aydınlanma çağı başlattıysa, müziğin teknik açıdan geldiği son nokta olan Psychedelic Trance sayesinde galaktik bir aydınlanmanın mümkün olduğuna inanıyorum. Bu albümün en büyük amacı bu aydınlanma çağını yeniden hatırlatmak ve farkına varan kişilerin yaratıcılığını müzik yolu ile hareketlendirmek. Adı Renaipsyance olsun olmasın, geniş bir perspektiften baktığımızda gelecekte bu çağın büyük bir aydınlanma çağının başlangıcı olduğunu göreceğiz. Geleceği yeşillendirecek tohumları bizden başkası atmayacaktır.

DarkPsy içinde farklı tarzlara sahip, farklı ülkeden producerlardan oluşan bu albümde ortak bir nokta belirlemek için yine temamız olan Rönesans’tan esinlendik. Tüm sanatçılar yaptıkları parçalarda Rönesans sonrası klasik müzik eserlerinden introlar, melodiler kullandılar. Sadece Varazslo, The Doors’ tan klasikleşmiş bir parça olan ‘Break on Through To the Other Side’ parçasının remix ini yaparak farklı bir klasik anlayışı getirmiş oldu. Albümün kapak tasarımını Voodoo Hoodoo Records’tan Otkun Atman tasarladı.Orjinali 15.-16. yüzyıllarında yaşamış olan Rönesans Ressamı Hieronymus Bosch’un ‘A Violent Forcing Of The Frog’ eserinin psychedelic bir reprodüksiyonu. Albümün mastering’ini ise Mexico’dan Arcek yaptı. Temiz ve profesyonelce yapılmış mastering sayesinde parçalar çok daha net ve dinlemeye hazır. Albüm 10 Eylül 2017’den sonra BandCamp sitesinden ücretsiz olarak indirilebilecek. Free Download linkleri için aynı isimli Facebook event sayfasından takip edebilirsiniz.

Çalıştığım tüm sanatçılar gerçekten büyük bir heyecanla bu albümde yer almaktan mutluluk duydular çünkü hepimiz yaşadığımız bu çağın farkına varmış, bunu hatırlatmak ve ilginç fikirlerimizi dünya ile paylaşmak isteyen sanatçılarız. Umarım bu albüm dinleyenlerde sanat ve fikir kıvılcımını yeniden alevlendirir. İnsanlık tarihi giderek siyahlaşan, karanlık bir geçmişe sahip. Bazı taşların yerine oturması, bazı duvarlarınsa tamamen yıkılması için şimdi olabildiğince sert olmak zorundayız. Dark ve oldukça hızlı bir zaman yolculuğuna hazır olun Sevgiler

Kristal Güngörün”

Tek bir bilincin içinde olmanın devrimsel farkındalığıyla size seslenen bu albüm, bizleri de kozmik bilincin içinde bir yolculuğa davet ediyor. Müziğin salt ritim olmaktan çıkıp bir yaşam felsefesine dönüştüğü noktada yer alan RENAIPSYANCE sanatçılarının çalışmalarının devamını diliyoruz.

Yumurta zehir mi değil mi?

Yumurtanın zehirli olup olmadığı tartışıladursun gelin, biz yumurtanın ve diğer hayvansalların vücudumuzda hangi süreçlerden geçtiğini konuşalım.

Yumurta, yüksek protein içeriği ile tanınan bir hayvansal gıda türü, tüm aminoasitleri bulunduruyor, ancak bitkisellerle de bütün aminoasitleri alabilir, böylece protein ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz. Proteinin azotlu bir bileşik olduğunu unutmamak, vücutta atılırkenki dönüşümleri iyi bilmek gerekiyor. Tüm bunların yanında içeriğindeki yüksek oranda bulunan kolinin vücudumuzda nelere dönüştüğüne gelin bakalım:

Vücudumuza aldığımız yararlı ya da zararlı her şey, bağırsaklarımızdan kan damarlarına verilir ve oradan gerekli organlara taşınır. Yumurta ve et, süt, süt ürünleri gibi hayvansalları yediğimiz zaman vücudumuza zararlı pek çok madde almış oluruz. Bu zararlı maddeler doymuş yağ ve kolesterolle de sınırlı kalmaz. Vücuda yumurta tüketimi ile kolin; et, süt ve süt ürünleri, enerji içecekleri ile karnitin adlı iki madde alınır. Bunlar bağırsaklarda ve karaciğerde belli maddelere çevrilir ve Trimetilamin N-Oksit (TMAO) denilen bir madde ortaya çıkar. Adından da anlaşılacağı üzere kısaltılmış adıyla TMAO, oksitlenme sonucu ortaya çıkan bir maddedir. Bu maddenin vücudumuza verdiği zararla ilgili çalışmalar 2011 yılından itibaren hız kazandı. O zamandan beri de konuya dair pek çok araştırma yapılıyor. Artık, kalp damar hastalıkları, inme, diyabet, kanser gibi hastalıklardan bahsedilirken TMAO maddesinden daha sık bahsediyoruz.

Peki, TMAO, vücutta nelere yol açar?

Pıhtılaşmaya neden olur, kalp krizi ve inme riskini arttırır.

Pıhtılaşma dolaşım sistemininin gerekli bir fonksiyonudur. Ancak, hayvansallarla alınan kolin ve karnitin, pıhtılaşmayı arttırıyor ve pıhtılar kalbi besleyen damarların tıkanmasına neden oluyor. Yüksek plazma TMAO seviyeleriile artan pıhtılaşma faaliyetleri nedeniyle 3 yıl içinde kalp krizi ve inme riski oluşuyor (1).

Prostat kanserini tetikliyor.

47.896 erkek birey üzerinde yapılan bir çalışmada yumurta tüketiminin prostat kanserini %70 arttırdığı ortaya kondu (2). Bir diğer çalışmada ise haftada 2.5 adet ve daha fazla yumurta yiyen erkeklerle haftada 0.5 ve daha az yumurta yiyenler karşılaştırıldı, haftada 2.5 ve daha fazla yumurta yiyen grup diğer gruba göre prostat kanseri açısından %81 daha riskli bulundu (3).

Şeker hastalığı ve kardiyovasküler hastalık riskini arttırır: 

14 çalışmanın derlendiği, 320.778 kişinin katıldığı yumurta tükeimi ile kardiyovasküler hastalıkların ve şeker hastalığı ilişkisini ortaya koyan bir metaanaliz çalışmasında, yumurta tüketimiyle şeker hastalığı ve kardiyovasküler hastalıklar arasında ilişki saptanmıştır. Ayrıca oluşan şeker hastalığı kardiyovasküler hastalıkları arttırmaktadır (4).

Diyabetten, prostat kanserinden, kalp krizinden, inmeden, dolayısıyla iltihaplanmadan korunmak istiyorsanız sizlere hayvansallardan uzak durmanızı öneririm. Hayvansalları bıraktığınızda, sadece bu hastalıklardan korunmakla kalmaz, vücut ağırlığı kontrolü sağlarsınız, kan yağlarınız düşer, bağırsaklarınız daha sağlıklı olur, antibiyotik, gereksiz büyüme ve stres hormonlarını vücudunuza almamış olursunuz.

Kaynaklar:

  1. Gut microbiota metabolite TMAO enhances platelet hyperactivity and trombosis risk, Cell. 2016 Mar 24;165(1):111-124
  2. Choline intake and risk of lethal prostate cancer: incidence and survival, Am J Clin Nutr. 2012 Oct;96(4):855-63. Epub 2012 Sep 5.
  3. Egg, Red Meat and Poultry Intake and Risk of Lethal Prostate Cancer in the Prostate-Specific Antigen-Era: Incidence and Survival, Cancer Prevention Research, September 19, 2011; DOI: 10.1158/1940-6207.CAPR-11-0354
  4. Egg consumption and risk of cardiovascular diseases and diabetes: a meta-analysis.

Kürt edebiyatının ilk romanı Şivane Kurmanca

0
“Kürt halkı, kendi yazarı Ereb Şamilov’un diliyle konuşuyor”
Maksim Gorki

Murasaki Şikibu tarafından 11’nci yüzyılda yazılmış olan Tale of Genji bilinen ilk roman örneklerinden sayılır. Modern anlamda ise yazılmış ilk roman Cervantes’in Don Kişot kitabıdır. 

Kürt Edebiyatında ise sözlü gelenek daha güçlü olmasına rağmen yazılı geleneğin ilk örnekleri arasında MÖ 3’üncü yüzyılda Baraboz tarafından yazılmış olan Bı Hevra adlı şiiri gösterilebilir (Feqî Huseyn Sağnıç, Dîroka Wêjeya Kurdî). MS 8’inci ve 9’uncu yüzyıllara gelindiğinde ise Eli Heriri, Ehmedê Xanî, Melayê Cıziri, Babe Tahirê Hemedanî, Feqiyê Teyran, Mele Ehmedi Batê, Molla Mahmud Beyazıdi gibi isimler yer alır. 13’üncü yüzyıl ve sonraki dönemlerde İslami etki görülür. 18’inci ve 19’uncu yüzyıl dönemlerine kadar devam eder ve Sovyetler Birliği içinde yaşayan Erebe Şemo (Arab Şamoeviç Şamilov) tarafından ilk modern romanı Şivane Kurmanca 1935 yılında yazılır.

Erebe Şemo ve Ekim Devrimi:

Osmanlı Devleti ve Rusya İmparatorluğu arasında imzalanan Ayestefanos Anlaşmasından sonra eyalet olan Kars’ta doğruyor, Erebe Şemo. Demir yollarında çalıştığı sırada Bolşeviklerle karşılaşıyor. Mitinglerden birinde yaptığı konuşma sebebiyle Sarıkamış hapishanesinde yatmak zorunda kalıyor. Hapishane çıkışı Kızıl orduya katılıp Kafkas Cephesinde savaşıyor.

Şemo Ekim devriminden sonra ise çeşitli faliyetlerine devam etti. Moskova’da eğitim hayatına devam edip doçentlik ünvanını hak etti. Ekim Devriminin ardından Sovyetlerde yaşayan tüm halkalara çeşitli haklar verilmeye başlandı. Kürtlere de eğitim ve sosyal haklar verilmesi için çalışmalar başlatıldı. Erebe Şemo ve Asuri Kürdolog İsak Marogulov okularda okutulacak kitaplar için Kürtçe alfabe çalışmaları başlattı. 1930 yılında ise Latin harfleriyle bir alfabe yapıp 1930 yılında yayın hayatına başlayan Reye Teze adlı gazetede ilk yayınlarını yaptılar. Tiyatrolar için piyesler, film senaryoları ve okullar için de Kürtçe kitaplar hazırlandı. Şivane Kurd Tiflis’te 1935 yılında yayımlanıyor. Tükiye de ise ilk 1977 yılında İstanbul’da yayımlanır.

Şivane Kurmanca:

Şьvane Kyrmança, Nəşra Hyķymate Rəwan, 1935 (Ereb Şamilov, Kürt Çoban, Erivan Hükümeti Yayınları, 1935)

Şemo topraksız yaşayan bir köylüdür, Türkiye sınırında bir köyde yaşamaktadır. Okuma yazma öğrenir ve çobanlık yapmaktadır. Şehre iş aramaya gider, şehirde Bolşeviklerle karşılaşır. Tanıştığı insanlar aracılığıyla farklı fikirleri duymaya başlar. Kitaplar okur ve kendini Komünist literatürün kitaplarını hatmederken bulur. Eylemler ve çeşitli olaylardan sonra Ermenistan Komünist Partisine üye olur. Köylere ve çeşitli etkinliklere katılır. Ağa, şeyh ve beylerle mücadele etmeye başlar. Köylerde söylevlerde bulunur ve birinde “Lenin dıxwest ku millete Kurd azad bibe, dı xweşiyeda bıjı u jı deste axa,beg u dewlemenda xılas bıbe/ Lenin istiyor ki Kürt milleti özgür olsun, özgürlük içinde yaşasın, ağa, bey ve zenginlerin elinden kurtulsun” der.

Ekim devriminin etkisiyle yazılmış ve özellikle kendi yaşadıklarını da aktarmıştır kitaba Erebe Şemo. Kafkasya’da yaşayan göçebe Kürtlerin de yaşamlarını anlatır. Kendi döneminde Rus klasikleri kadar popüler bir kitap haline gelir. Rus yazar Maksim Gorki Kürt halkı, kendi yazarı Ereb Şamilov’un diliyle konuşuyor der. Rusça ve Türkçe’den sonra Fransızca’ya da çevrilir.

Öğretmenlik ve yazarlığa devam edip, Kürt Dilinin İzafiyeti, 1933 (Kanat Кurdoev ve İ. Tsukerman ile), Kurdên Qefqasya (Kafkasya Kürtleri) – (1930), Ekim Devrimi’nden önce Kürtlerin sosyal durumu (1934), Berevok – (1976), Gotinên Pêşiyên Kurdan (Kürt Atasözleri), Derweşen Kurd (Kürt Dervişleri) – (1930) eserleri de aynı dönemlerde yazmıştır. 1937 yılında sürgüne Sibirya’ya gönderilir. 19 yıl sonra Sibirya’dan döner. Edebi çalışmalarına ve faliyetlerine devam eder. Milletvekili olur, 1978 yılında ise ölür, Erivan’daki Panteon mezarlığına gömülür.

Kaynak: İnsanokur

Kariyerini bir kenara bırakıp doğal tarım yapan Kutluhan Özdemir’den tavsiyeler

1

Kutluhan Özdemir bütün kariyerini ir kenara bırakıp doğal tarıma başlamış biri. Kendisini “Ayda 140 dolar ile dünyayı gezen genç Kutluhan Özdemir” başlıklı röportajımızdan hatırlayacaksınız. Bu yazı ile Kutluhan sizlere, doğal tarımdan çok az emekle ve neredeyse sıfır giderle kazandığı para, size derhal işi gücü bir kenara bırakıp gitme cesareti verecek:

Bütün kariyeri bir kenara bırakıp köye yerleşmek, artan ekonomik krizler ve insanlığın içinde bulunduğu duruma bakınca, bir an önce herkesin yapması gereken eylem olduğu aşikar.

Hiç sistem, kapitalizm vb. gibi konulara girmek istemiyorum olur da birkaç kişiye fikir verir diye birkaç şey yazmayı düşünüyorum.

Bir arkadaş 1500 badem ağacından bahsetmiş. Bilinen monokültür ve konvesiyonel tarımdan mümkün olduğunca uzak durun. Günün sonunda para kazananlar büyük tarım ilaçları şirketleridir, zavallı çiftçi ise sadece çalıştığıyla kalır.

Kaçıp kurtulmaya çalıştığınız sistem tarımı da ele geçirmiş durumda.

Bir adet tarlanız olduktan sonra sıfır maliyet ile kurabileceğiniz ve herhangi bir ilacı veya tarım aletini almak için ömrünüzü tarlada çalışarak geçirmek zorunda olmadığınız bir alternatif, çıkış yolu, felsefe var.

Daha somut örnek vermek gerekirse kendi tarlamdan bahsedeyim

– Küçük bir arazinin üzerinde yaşıyorum ve doğal materyallerden yapılmış evi biz yaptık.

– Elektrik ihtiyacını solar enerji ile karşılıyoruz.

– Sebze, meyve, yağ, sabun vs. gibi ihtiyaçlarımızı tarladan karşılıyoruz.

– Kışın ısınma için gerekli odun da aynı şekilde tarladan geliyor.

– Kuyumuz ve tarlanın kenarından geçen küçük bir ırmaktan suyu hallediyoruz.

– Arılarımızdan senede 5-6 kg. bal alıp, gerisini onlara bırakıyoruz.

– Tarlada yaz kış serbest halde gezen ve gece ağaçlarda uyuyan tavuk ve horozlarımız var.

– İnternet, telefon ve bazı diğer giderlerle beraber çiftliğin aylık maliyeti 100 euro civarında.

Gelelim en can alıcı kısmına

Senenin 6 ayı bahçe ile ilgileniyor ve ürünlerinizi satıyorsunuz kalan 6’da ise isterseniz sırt çantanızı alıp dünyayı gezebilirsiniz kazandığınız para ile çünkü herhangi bir gider yok. kira, fatura ve yemek gideriniz sıfır. Herhangi bir tarım aleti veya tarım ilacına da ihtiyacınız olmadığı için kazandığınız tüm para net kar.

Tabii bir de yiyebileceğiniz en doğal, en sağlıklı ve besleyici sebze, meyveler ile besleniyorsunuz her daim.

Birkaç kısa not yazmak istiyorum çiftlik ile ilgili

  • 120’den fazla çeşit meyve ağacı mevcut.
  • 100’ün üzerinde lokal yenilebilir meyveleri olmayan ağaç var.
  • Meyve ağaçlarının altında sebzelerimiz yetişiyor üstelik kendi kendilerini tohumluyorlar.
  • Ekme, biçme hatta sulamaya bile gerek yok ekstrem sıcak günler dışında.
  • Senede ortalama 80-90 ton meyve üretiyor bu çiftlik. Bunun yüzde 30’unu kuşlara ve diğer hayvanlara bırakıyoruz, bir kısmını eşe, dosta, komşuya dağıtıyoruz veya kendimiz yiyoruz, kış için kurutuyoruz vs…
  • Her bir meyvenin kilosu 2 euro. (hangi meyve olduğunun bir önemi yok, benim için 1 kilo üzüm ile 1 kilo şeftalinin üretim masrafı aynı ve sıfır) yılda ortalama sattığımız 40 ton meyveden elde edilen gelir 80 bin euro ve gider sıfır.

Uzun lafın kısası, içinde doğa aşkı olan ve doğaya dönüşü sadece sistemden bir kaçış yolu olarak görmeyen ve bunu, gerçekten doğayı sevdiği için yapacak olan kişilere ilham vermesi için yazıyorum.

Uğurlar olsun.

Kaynak: Ekşi

Kutluhan Özdemir’i Facebook’tan takip etmek için buraya, Instagram’dan takip etmek için buraya ve ekşi sözlük’ten takip etmek için buraya tıklayın.

ODTÜ ormanına TOMA ve çevik kuvvet polisleri eşliğinde iş makineleri girdi

0

ODTÜ ormanından geçecek yol projesi için Ankara Büyükşehir Belediyesi ekiplerinin akşam saatlerinde TOMA ve çevik kuvvet polisleri eşliğinde ormanda çalışmaya başladığı belirtildi.

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin tepki çeken yol projesi için ODTÜ ormanında akşam saatlerinde çalışmaların başladığı belirtildi.

Bölgede TOMA ve çevik kuvvet ekiplerinin konuşlandırıldığı ve ormana giren iş makinelerinin çalışmaya başladığı bildirildi.

36 hektarlık bir alanı kaplayacak yol projesi kapsamında binlerce ağacın kesileceği belirtiliyor.

Ne olmuştu?

Ankara Büyükşehir Belediyesi, geçtiğimiz yıl meclis kararıyla Bilkent Şehir Hastanesi ulaşım güzergâhlarına ilişkin plan değişikliklerini onaylamış, değişiklik yargıya taşınmıştı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ulaşım güzergâhlarına ilişkin 4 ayrı planın onaylanarak askıya çıkarılmasıyla ODTÜ arazisi içerisinden yol ve tünel geçirilmek isteniyor.

Plan değişikliğine göre, Eskişehir Yolu-Bilkent Kavşağı-İncek  Bulvarı güzergahında 2. derece doğal sit alanı statüsünde ODTÜ arazisinin 150-200 metre içerisinden 4,4 kilometre boyunca 50 metre genişliğinde bir yol geçirilecek.

2015 yılında onaylanan ODTÜ Koruma Amaçlı İmar Planı’nda yer alan, tünelin aç-kapa yöntemi kullanılmadan inşa edilmesi gerektiği yönündeki plan notu, bu plan değişikliği ile çıkarılmış, ODTÜ’lüler ve rektörlük bu değişikliğe karşı çıkmıştı. Ancak daha sonra Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve ODTÜ Rektörlüğü arasında protokol imzalanmıştı. 

Alıntı: İleri Haber

Ender yağan yağmurlardan sonra yüzlerce çiçek açan dünyanın en kurak çölü

1

Şili’nin kuzeyinde bulunan ve dünyanın en kurak çölü olarak bilinen Atacama çölü şu anda nefes kesici bir olay yaşıyor. Sürpriz şekilde gelen şiddetli yağmur fırtınalarından sonra çöl adeta binlerce renkli çiçek battaniyesi ile örtüldü.

Reuters Haber Ajansı’na göre; Atacama’nın öyle kuru bir iklimi var ki bilim insanları bu iklimi Mars’taki yaşamın ve yaşam koşulların tahmin edilmesi için kullanmakta.

Bu çarpıcı sahneye, desierto florido yani çiçek açan çöl deniyor ve genellikle sadece beş ila yedi yılda bir gerçekleşiyor. Weather Channel’a göre sonuncusu 2015’te bölge 12 saat içinde 7 yıllık yağmura eşit miktarda yağmur gördükten sonra gerçekleşmişti.

Bu kez, şiddetli yağışlar ağustos ortasında başladı ve toprağın içindeki tohumların çimlenmeye başlamasını sağladı.

Çöldeki manzara normalde şu şekilde:

MARTIN BERNETTI/AFP/Getty Images

Ve bu da çölün 200 farklı çiçek türüyle örtülmüş hali, turizm yetkilileri bu sayının önümüzdeki haftalarda daha da artacağına inanıyor.

AFP PHOTO / MARTIN BERNETTI

Bir fotoğrafçı, 26 Ağustos 2017’de Atacama çölündeki Huasco bölgesinde açan çiçeklerin fotoğrafını çekiyor.

MARTIN BERNETTI/AFP/Getty Images

26 Ağustos 2017’de Atacama çölündeki Huasco bölgesinde açan çiçeklerin görünümü.

MARTIN BERNETTI/AFP/Getty Images

26 Ağustos 2017’de Atacama çölündeki Huasco bölgesinde açan çiçeklerin görünümü.

MARTIN BERNETTI/AFP/Getty Images

27 Ağustos 2017’de Atacama çölünde açan çiçeklerin görünümü.

MARTIN BERNETTI/AFP/Getty Images

26 Ağustos 2017’de Atacama çölündeki Huasco bölgesinde açan çiçeklerin görünümü.

MARTIN BERNETTI/AFP/Getty Images

27 Ağustos 2017’de Atacama çölündeki Coplapo bölgesinde açan çiçeklerin görünümü.

MARTIN BERNETTI/AFP/Getty Images

İnsanlar, 26 Ağustos 2017’de Atacama çölündeki Huasco bölgesinde açan çiçekler arasında dolaşıyorlar.

MARTIN BERNETTI/AFP/Getty Images

26 Ağustos 2017’de Atacama çölündeki Huasco bölgesinde açan çiçeklerin görünümü.

MARTIN BERNETTI/AFP/Getty Images

26 Ağustos 2017’de Atacama çölündeki Huasco bölgesinde açan çiçeklerin görünümü.

MARTIN BERNETTI/AFP/Getty Images

Bir ziyaretçi, 26 Ağustos 2017’de Atacama çölünde açan çiçeklerin fotoğrafını çekiyor.

Fakat hiçbir sihir, sonuçsuz değil. Fırtına iki yıl önce geldiğinde, en az yedi kişi ölümüne ve ciddi bir hasara neden oldu.

Çiçek Kasım ayına kadar kurumamış olacak, yani eğer yakın zamanda Şili’ye seyahat etmeyi düşünüyorsanız, burayı kesinlikle ziyaret edin.

Bu yazı Jamie Feldman tarafından 31 Ağustos 2017’de Huffington Post için yazılmıştır ve Ezgi Kaplan tarafından Gaia Dergi için çevrilmiştir.

Her kadının bilmesi gereken yumurtalık kanseri belirtileri

1

Yumurtalık kanseri belirtileri, genellikle kanser diğer organlara sıçramadan ortaya çıkmıyor.

Meme kanseri belirtilerini nasıl fark edebileceğimizle ilgili internette birçok kaynak var. Kadınlar kendi kendilerine meme muayenesi yapabiliyor ve doktor randevuları arasındaki süreçte memelerindeki değişimleri gözlemleyebiliyor. Fakat aynı şey yumurtalık kanseri için söz konusu değil. Hatta erken evrelerde tanılanması zor olduğu için bu kanser türü “sessiz katil” olarak da anılıyor.

Cancer.org’a göre 2017 yılında 22 binden fazla kadına yumurtalık kanseri tanısı konulacak ve 14 bin kadın bu hastalık yüzünden hayatını kaybedecek. Kadınlar için en ölümcül beşinci kanser türü olan yumurtalık kanseri, diğer kadın üreme sistemi kanserlerinden daha fazla ölüme sebep oluyor. Peki yumurtalık kanseri bu kadar yaygınsa, teşhis edilmesi neden bu kadar zor? Bazı durumlarda erken uyarı sinyalleri olsa da bunlar çoğu zaman anlaşılması güçtür veya yanlış tanı konması kolaydır—hatta hiçbir belirti görülmeyebilir bile. Tüm vakaların sadece yüzde 20’si erken teşhis edilmiştir.

Hastalığın karın şişkinliği ve ağrısı, üriner semptomlar ve çabucak tok hissetmek gibi birçok değişik belirtisi olabilir. Bunların hepsi yumurtalık kanseriyle bağlantılı olsa da başka birçok hastalığın habercisi de olabilir. Bu yüzden de erken teşhis edilmeleri zordur. Üstelik bir kadın bu belirtilerle karşılaşana kadar kanser genellikle diğer organlara da sıçramış olur. Yumurtalık kanseri, idrar yolları enfeksiyonu veya önemsiz bir mide mikrobuyla aynı belirtileri taşısa da bu konuyla ilgili bilgi sahibi olmak hayati önem taşımaktadır. Eğer bu belirtileri birkaç haftadan uzun süredir her gün yaşıyorsanız ve genel sağlık doktorunuz sorunun kaynağını bulamıyorsa mümkün olan en kısa sürede jinekoloğunuza danışmalısınız.

Jinekolog konusu açılmışken, yıllık genel sağlık muayenesinin yeterli bir önlem olduğunu düşünüyorsunuz değil mi? Fakat, yumurtalıklar vücudun derinliklerinde yer aldığı için tipik pelvis muayenesi tümörü algılamada etkili değildir. Ses dalgalarını kullanan transvajinal ultrason veya pelvic CT taraması gibi daha ileri teknolojiler tümörü tespit etmede yardımcı olabilir; fakat tümörün kanserli olup olmadığı sadece biyopsiyle anlaşılır.

“Meme kanseri geni” olarak bilinen BRCA1 ve 2 gen mutasyonu taşıyorsanız yumurtalık kanseri olmanız daha olasıdır. Sigara kullanımı ve obezite gibi sağlık durumlarının yanı sıra, aile geçmişindeki yumurtalık veya diğer kadın üreme sistemi kanserleri de riski arttırmaktadır. Yaş ilerlemesi de önemli bir faktördür. Yumurtalık kanseri en çok 55-64 yaş arası kadınlarda görülmüştür.

İyi haber ise yumurtalık kanseri erken evrelerde teşhis edilirse ve olabildiğince hızlı bir şekilde tedavi edilirse hayatta kalma oranı yüzde 90’dan daha fazladır. Erken teşhis oranları çok düşük olsa da konuyla ilgili bilgi sahibi olmak çok önemlidir. Belirtileri ve aile geçmişinizi bilin. Eğer uzun süredir iyileşmeyen ve açıklanamayan sağlık sorunlarınız varsa, hemen jinekoloğunuza danışın. İşinizi şansa bırakmayın. Güvende olmak, ileri aşamada yumurtalık kanseriyle tanılanmaktan daha iyidir.

Kaynak: Simplemost

İşte insanlığın şimdiye kadar ürettiği plastik miktarı

“Size yalnızca tek bir kelime söylemek istiyorum. Sadece tek bir kelime. Dinliyor musunuz?
Plastikler.”

Bu replik 1967’de çıkan “Mezun” filminde söylendiği zamanlarda plastikler gerçekten de harika bir gelecek vaat ediyordu. Plastik üretimi yükselmeye devam ederken bu kelimeler bugün bile geçerliliğini sürdürüyor. Diş fırçaları, gösterge panelleri, kalemler, video oyun denetleyicileri vs. gibi günlük hayatımızda kullandığımız tüm kısa ömürlü eşyaların ağaç veya metalden yapıldığını hayal etmeyi deneyin, -plastikler kaçınılmazdır-.

Ucuz ve dayanıklı malzemelere olan iştahımız, şu ana kadar insanların 9.1 milyar ton plastik üretmesini sağladı. Yeni bir araştırmaya göre, bunların büyük çoğunluğu ya çöp sahalarında ya da dünyanın dört bir yanına dağılmış durumda.

Etrafınıza bir bakın!

Bu oldukça akıl almaz bir sayı. Öyleyse gelin bunu bir bağlam içinde örneklemeye çalışalım: Şu ana kadar yeterince plastik ürettik, üretilen plastikler 25.000 adet Empire States Binasının, 80 milyon balinanın ya da bir milyar filin kilosuyla eşit ağırlıkta. Bu plastikleri kullanarak yedi katrilyonluk Lego bloğu, 650 trilyon plastik su şişesi veya bir milyardan fazla ahtapotun bir düzine ömrü boyunca çevirebileceğinden fazla “stres çarkı” (fidget spinner) yapılabilirdi.

Bu plastiklerden çoğu ya yüksek yoğunluklu polietilen (plastik şişeler ve borular için kullanılır), ya polipropilen (ambalaj için kullanılır, ancak diğer birçok uygulama alanını da içerir) ya da polivinilklorür’dür (PVC boru tesisatı için kullanılır). Üretilen plastiklerin toplamının yüzde 42’si ambalajlamada kullanıldı ve ABD’de toplamın sadece yüzde 9’u geri dönüştürüldü. Bazıları yakıldı, ancak neredeyse yüzde 80’i atıldı, çoğunlukla çöp sahalarına atıldı. Dahası, 2,8 milyar ton ya da başka bir ifade ile toplamın yaklaşık yüzde 30’u şu anda kullanımda ve bu veri endüstrinin ne kadar hızlı büyüdüğünün bir göstergesi.

Yine de uzun süre kullanılmayacak. Plastiklerin çoğu, inşaat ve geliştirmede kullanılan ürünler haricinde, birkaç yıl sonra atılır. Ve bir kere atıldıklarında, her niyeyse etrafa çakılıp kalma eğilimi gösterirler. Plastiklerden kurtulmak gerçekten çok zor, o kadar zor ki pek çoğu daha küçük ve ondan da daha küçük parçalara ayrılıyorlar. Bu “nurdles” denilen minicik plastik parçacıkları okyanuslarda bir sorun haline gelmiştir, deniz canlılarının sindirim sistemlerinde birikiyor ve toksin yayıyorlar. Plastik topaklar gıda zinciri boyunca ilerledikleri için, bu sorun insanlara kadar ulaşıp onları da etkileyebiliyor.

Duracağına ilişkin hiçbir işaret yok

Bu istatistikler, California Üniversitesi-Santa Barbara liderliğinde yapılan ve Science Advances’de yayınlanan yeni bir araştırmaya ait ve şu an dışarıdaki plastik miktarını belirlemeyi amaçlıyorlar. Çalışmanın başlığı ise etkileyici  Şimdiye kadar yapılmış tüm plastiklerin üretimi, kullanımı ve kaderi“.

Araştırmacılar, çeşitli ülkelerden plastik üretiminin ham girdileri ile ilgili endüstriyel veri topladılar ve bir araya getirerek kullandılar. Verileri 1950’den 2015’e kadar uzanıyor ve 9.1 milyar tonluk toplam rakamın yanı sıra mevcut trendlerden yola çıkarak bazı projeksiyonlar sunuyor. Araştırmaya göre, şimdiki gibi devam edersek, 2050 yılına kadar neredeyse 38 milyar ton plastik üretmiş olacağız ve bunun 13 milyar tonu atık olacak. Bu miktarla ne kadar “stres çarkı oyuncağı” yapılabileceğini hayal etmeyi denemeyelim bile.

Krizin etkisini azaltmak için bazı yollar mevcut, geri dönüşüm ve biyoçözünür plastik kullanımı gibi. Fakat etkili olabilmesi için, geri dönüşümle üretilen plastiklerin bir gün atılacak olan toplam plastik üretimine katkıda bulunmak yerine yeni plastik üretimini önlemesi gerekiyor. Bazı plastikler yakıt üretmek için piroliz olarak bilinen bir süreçte yakılırlar veya ısı ile ayrıştırılırlar. Ancak bu yöntemler sera gazı gibi kendi çevresel tehlikelerini üretirler.

Biyoçözünür plastikler başka bir çözüm olarak karşımıza çıkıyor ancak araştırmacılara göre bugün üretilen miktar çok küçük, 4,5 milyon ton civarındadır. Bu tür plastikler üretmek, yiyecek arzı için kullanılan mısırın yön değiştirmesi ve daha fazla enerji harcanması gibi diğer dezavantajları da beraberinde getiriyor.

Plastikler, insan uygarlığı onları üretebildikleri sürece hayatımızın bir parçası olacak, yazarlar bunun farkındadır ve yüz milyonlarca plastik türünün çevreye dökülmesiyle başa çıkmak için mantıklı stratejileri savunmaktadır. Onlarsız yaşayamayız, bu yüzden onlarla nasıl yaşayacağımızı öğrenmeliyiz.

Bu yazı Nathaniel Scharping tarafından 19 Temmuz 2017 tarihinde Discover Magazine için yazılmış ve Ferdi Güçtekin tarafından Gaia Dergi için çevrilmiştir.

Kadın ne bilir?

1

Kadın ne ister sorusunu şuraya koyarken aklınızdan geçen belki de “kadın ne istemez ki…” olabilir. Yapmayın, önce bir düşünün.

Kadın denen bu dünyevi varlık daha nefes aldığı ilk gün istenmeyip sırf erkek olmadığı için insan sınıfına konulmayıp diri diri gömülmedi mi? Kadın denen masum varlık, daha masumluğunu kaybetmeden erkeklerin zoruyla bilmediği bir hayata çocuk yaşta itilip “artık orada yaşa, artık sen büyüdün” denilip bir gecede kadın, 9 ay 10 gün sonunda da anne olmadı mı?

Kadın denen bu haklı varlık, en büyük haklarından biri olan öğrenip dünyayı keşfetme, bir meslek edinip kendini değerli görme hakkını birkaç akıl yetimi kaba insan yüzünden kaybedip cahil kalmadı mı? Kadın denen bu bilgili varlık, bir şeyler konuşulduğunda kendi fikrinin sanki bir ucube gibi görüp söylemeye çekinmesi yüzünden bütün sözlerini içine ve ön yargı parmaklıklarına hapsetmedi mi?

Kadın denen bu güzel varlık, Allah’ın ona bahşettiği üstelik önceden isteme hakkı olmadan sahip olduğu iki göze, bir dudağa, bir tutam saça dünyanın en büyük kötülüklerini saklayan adamlar yüzünden hayatına bir bez parçasından bakmak zorunda kalmadı mı? Kadın denen bu namuslu varlık, bazı namus yoksunu zihniyetlerin zorlamasıyla sünnet olmadı mı?

Kadın denen bu vakur varlık, hayata geldiğinden beri başına gelenleri sorgulamadan belki de çaresizlikten başını önüne eğip geleceğini bilmedi mi? Kadın neyi bildi?

Biliyorum, her erkek aynı değildir, her kadın da. Ama her çocuk aynıydı. Bütün çocukların mutlulukları aynı, bizim mutsuzluklarımız apayrı… Nerede kaybettik masumiyetimizi?

İlkokula giderken artık erkek çocuklarla oynamamamız söylendiğinde mi yoksa ilk ruj sürdüğümüzde mi? Belki döngüdür bu, sürüp gidecek. Belki de değiştirebilecek kadar güçlü veya istekli değiliz. Belki böyle geldi, böyle gidecek diyoruz. Ama küçücük bir adım kadını ileri taşımaya, sahip olduklarına kavuşmaya, varlığını ve farkını bilmeye yeter de artar bile.

Eğer sen zihninin kuytu köşelerine sakladığın çocukluğunu ve masum hallerini hatırlarsan ben bugün senin yüzünden değil senin sayende yaşıyorum ve  mutluyum diyebilirim. Senin sayende!