Ana Sayfa Blog Sayfa 258

Dünyanın ilk tesettürlü modeli Halima Aden ile tanışın

1

Tesettürlü model Halima Aden’in mülteci kampından podyumlara uzanan başarı öyküsü.

19 yaşındaki Halima Aden yaklaşık bir yıl önce ABD’nin Minnesota eyaletinde düzenlenen güzellik yarışmasının organizatörlerinden Denise Wallace’ı arayarak tesettürlü yarışmacı kabul edip etmediklerini sormuş. “Fotoğrafı birden karşıma çıktı ve ‘Vayy, çok güzel bir kız’ diye düşündüm” diyor Wallace.

Somali kökenli Amerikalı genç kız, yarışmaya tesettür ve tesettür mayoyla katılan ilk kişi olarak uzun süre manşetlerden düşmedi. Bu cesur hareket Aden’in büyük bir modellik ajansıyla anlaşma imzalamak gibi birçok “ilkleri” başarmasına zemin hazırladı ve kariyerini yeni boyutlara taşıdı.

Aden, Kenya’daki Birleşmiş Milletler’e ait Kakuma mülteci kampında doğmuş ve yedi yaşındayken ailesiyle birlikte Birleşik Devletler’e taşınmış. Mülteci kampındaki ilk çocukluk dönemini, “Afrika’nın dört bir yanından birçok mülteci vardı; fakat biz yine de ortak bir zeminde buluşabiliyorduk” sözleriyle hatırlıyor.

Amerika’da çok başarılı bir öğrenci olan ve mezuniyet balosu kraliçesi seçilen Aden’in nihai hedefi ise Amerikalı Müslüman gençlere rol model olabilmek. “Tesettürü moda olduğu için değil, inancımdan ötürü takıyorum. Olduğum gibi davranıyorum ve diğer insanların bana karşı olduğunu düşünmek için bir sebebim yok. Sanırım bu yüzden benimle ilgili tartışmaların farkında değilim” diyen Aden, modellik sektörüne farklılık getirdiği için memnun olduğunu, fakat gelecekte Kakuma’ya dönüp mülteci çocuklarla çalışmayı umduğunu söylüyor.

İslam kültürünün en açık simgelerinden biri olan tesettür, geleneksel başörtüsünü farklı şekillerde kullanan reklamlar, medya devleri ve markalar sayesinde gittikçe popülerleşiyor. Nike’ın Müslüman kadın sporcular için ürettiği ve terletmeyen kumaştan yapılan ‘Pro Hijab’ adlı tesettürün bahar 2018 kreasyonunda yer alması bekleniyor. Gençlere hitap eden American Eagle Outfitters adlı giyim markası da Aden’i baş model olarak kullanarak kot kumaştan yapılmış bir tesettür modelini piyasaya sürdü. Bu yeni model bir haftadan kısa bir sürede internet satışında tükendi. Kendisi de melez olan Allure dergisi yazı işleri müdürü Michelle Lee, Aden’i “normal bir Amerikalı genç kız” başlığıyla derginin Temmuz sayısı kapağına taşıdı. Lee’ye göre Aden, herkese Amerika’nın nasıl çeşitli ırk ve ulustan insanların kaynaştığı bir yer olduğunu gösteren harika bir örnek.

Kaynak: The Straits Times

Nuriye ve Semih’in Ailelerinden ‘Sadece Adalet’ İçin 14 Eylül’deki Duruşmaya Çağrı

0

İktidarın hukuk dışı KHK’ları ile keyfi olarak işlerinden atılan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın başlattıkları açlık grevinin 168. gününde aileleri, Nuriye ve Semih’in hakim karşısına çıkacakları 14 Eylül günü için bir çağrı metni yayınladı.

Yüksel Caddesi’nde akademisyen Nuriye Gülmen’in tam 288 gün önce, hukuksuz bir şekilde üniversitedeki görevinden uzaklaştırılmasını protesto etmek amacıyla başlattığı oturma eylemi, 13 gün sonra öğretmen Semih Özakça’nın katılmasıyla büyümeye başlamıştı. Yüksel Caddesi’nde hemen her gün yaşanan polis saldırılarıyla engellenmeye çalışılan direnişin giderek büyümesinden endişe eden iktidar ise çareyi, 22 Mayıs 2017 tarihinde Nuriye ve Semih’in evlerine yapılan bir baskın ile gözaltına alınmasında bulmuştu. Sonrasında çıkartıldıkları mahkeme tarafından tutuklanan eğitimciler 92 gündür Sincan Hapishanesi’nde tutsak bulunuyor.

29 Temmuz günü yaşadıkları sağlık problemleri gerekçe gösterilerek hapishane hastanesine kaldırılan eğitimciler, burada ‘Zorla Besleme‘ tehditleri ve çeşitli işkencelerle karşılaşırken, ailesi, avukatları ile doktorlarının yoğun çabaları ve durumun basına da yansıması sonucunda, yaşadıkları olumsuz koşullar kısmen de olsa düzeltilmişti.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın aileleri tarafından kaleme alınan ve ‘Sadece Adalet‘ isteyen tüm yurttaşları 14 Eylül 2017 Perşembe günü saat 13:30’da Ankara Adliyesi’ne davet eden çağrı metni şu şekilde:

Nuriye ve Semih’in Davasına Davet

Değerli dostlar,

Bugüne kadar Nuriye ve Semih’in haklı mücadelesinde bizim yanımızda olduğunuz için müteşekkiriz. Sizler, ülkemizde hak arayan, adalet isteyen insanların yalnız olmadığını kanıtlamak için bizlere sayısız destek mesajı, video ve görüntü gönderdiniz. İmza kampanyalarımıza destek oldunuz. Bu destek Nuriye ve Semih’in iradesine ve direnişine sayısız katkıda bulundu, onların direnişini dünyaya taşıdı. Bu sayededir ki Nuriye ve Semih, şu anda hastane odalarında, tecrit içinde tecritteyken bile bu destek ve kuvvetle ayaktalar.

Türkiye’de kurulmak istenen kanun hükmünde kararname rejimine karşı, Nuriye ve Semih açlıklarıyla bir adalet mücadelesi veriyorlar. İşlerini geri istediği, bunun için açlık grevi yaptıkları için açlık grevlerinin 75. gününde tutuklandılar. Dosyalarında isnat edilen suçlar için hiçbir delil olmadan, tutuklanmazlarsa ‘adaletin işleyişine zarar verebilirler’ gerekçesiyle rehin alındılar. Tutuklu kaldıkları süre boyunca birçok hak ihlali yaşadılar. Tutuklu haklarından olan fotoğraf çekilme hakları dahi kullandırılmadı. Nuriye ve Semih’in yüzü unutturulmak istendi. Tutuklu kalmalarının sağlıklarına olumsuz etkilerine son vermek için AİHM’ e tahliye talebiyle bir başvuruda bulunuldu. Hapishanede kalmalarının hayati tehlike oluşturacağına dair doktor heyetinin raporuna rağmen, tahliye talepleri 2 Ağustos günü AİHM tarafından reddedildi. Bu karardan sonra Nuriye ve Semih’i hapishane hastanesinin havalandırması olmayan, güneş almayan odalarına kapatıldı. Hapishane hastanesine getirilirken açlık grevlerinin 142. günü olmasına rağmen darp edilerek getirildiler. Avukat görüşleri kısıtlandı, aile görüşleri kısıtlandı, telefon hakları kısıtlandı. AİHM kararında refakatçı ile kalmaları ve kendi doktorlarına muayene olmalarına izin verilmesi gerektiği ifade edilirken hastaneye getirildikten sonra 17 gün boyunca tek başlarına birer odada geçirmiş bulundular ve doktorlarıyla görüştürülmediler. 17 gün sonra ailelerinin ve avukatlarının mücadelesi sonrası refakatçı haklarını aldılar. Doktorları hapishane hastanesine sokulsa da muayene yaptırmalarına izin verilmedi, kendi doktorlarından ‘açlık grevini bırakma’ konusunda ikna etmeleri istendi. Hapishane hastanesinde sürekli zorla tıbbi müdahale ile tehdit ediliyorlar. Sabah yaşıyor musunuz, bilinciniz açık mı sorularıyla uyanıyorlar. Ayrıca AİHM kararından sonra isimleri herhangi bir protestoda anılması dahi yasaklanmış, haklı taleplerini dile getirmek için bir araya gelip; demokratik haklarını kullanmak isteyen destekçilere kolluk kuvvetleri tarafından orantısız şiddet uygulanmış, kimilerinin kolu kırılmış, kimileri ise ev hapsine mahkûm edilmiş, tutuklananlar olmuştur.

Gün itibarı ile işlerini geri isteme talebiyle yürüttükleri açlık grevi 168. gününde devam etmektedir. Yargı makamları dava gününü 14 Eylül olarak belirledi. Nuriye ve Semih tecrit içindeki tecrit hastane ‘odalarından’ bizlere sesleniyorlar! Onları bu davada yalnız bırakmayalım! Onlara destek verirken zarar görenleri, gözaltına alınanları ve hapsedilenleri yalnız bırakmayalım! Davaları Türkiye ve dünya halkları için demokrasi mücadelesinde tarihsel bir yerdedir. Gücümüze güç katmak, kamu emekçilerinin hukuksuz kanun hükmünde kararnamelerine karşı verilen bu direnişi büyütmek ve adalet talebimizin meşruluğunu dünyaya duyurmak için duruşma günü hep birlikte olalım!

Nuriye GÜLMEN ve Semih ÖZAKÇA’nın Aileleri

Alıntı: İnadına Haber

Havva Ana’ya Özgürlük!

0

Zindanlarla Dayanışma İnisiyatifi Ankara Temsilcisi Havva Özcan. Şehir şehir dolaşıp onlarca cezaevine gidiyordu. Cezaevlerinde incelemeler yapıyor, cezaevleriyle alakalı raporlar hazırlıyor, tutsakların sağlık durumlarıyla ilgileniyor, her hafta hasta mahpusların sesi oluyordu. 18 Mayıs’ta, yine bir hak ihlaliyle tutuklandı.

Yaklaşık 4 aydır tutuklu bulunan Özcan’ın mahkemesi, Yarın Eskişehir’de olacak.

Havva Özcan. Tutsakların, tutsak yakınlarının ve onun elinin ulaştığı herkesin tabiriyle, Havva Ana.

Ömrünü duvarlar arasına sıkıştırılmaya çalışılanlara el uzatmaya vermiş, hepimizin anası. Saçının akından öptüğüm, hepimizden genç, sıcacık kadın.

Toplumdan ve kendimizden sıkıldığımızda, bencillikten sıkılıp yine bir başımıza kaldığımızda, kimin neye neden üzüldüğünü eleştirip burnumuzun dikine devam ettiğimizde, kimin neye neden şöyle değil de böyle üzüldüğünü düşünüp burun kıvırdığımızda, yine insanlığımızın yüreğinden, yüreği hep tertemiz kalmış birileri tutar da yaşatır. Bencillik özümüze de bencilliktir ya, bencil olmayan yanımızı böyle geniş, böyle serin, böyle dopdolu yüreklere emanet ederiz. İyi yanımızı şahlandıran. Çok yaşasınlar ki iyi yanımız yaşasın.

Bu 4 ay değerli geçmiştir onun için. Tutsaklara daha sıkı sarılma imkânı bulmuştur. Bol bol sarılmıştır. Bol bol öfkelenmiştir bencile.

Sık sık anımsıyorum, birgün Havva Ana’yla çocuk cezaevinden tahliye olan bir çocuğu (ismini unuttum) cezaevi çıkışında beklemiş, sarılmıştık. Havva Ana çocukla uzun uzun muhabbet etmişti, evine götürmek için ne kadar uğraşsa da ikna edememişti. AŞTİ’ye ismini unuttuğum, Havva Ana’ya sürekli Ana diyen o çocuğu uğurlamaya gitmiştik. Çocuk arabadan eşyalarını çıkarırken bir torbanın içinden büyükçe, el emeği bir tabloyu Ana’ya uzattı. Üstünde çok güzel boyanmış kıpkırmızı bir gül vardı ve “canım anama” yazıyordu. “Bu senin” dedi. Havva Ana, anadır.

“Gül kokuyorsun, amansız kokuyorsun

Bu koku dünyayı tutacak nerdeyse

Gül, gül! diye bağıracak çocuklar bütün

Herkes, hep bir ağızdan: gül!”

Yarın gülümüze kavuşmak dileğiyle…

Hayat bir yolunu bulur: İmkânsızın olmadığı yerlerde yaşayan 25 ağaç

0

370 milyon küsür sene yaşayan ağaçlar ve onların nasıl bu kadar zaman ayakta kaldığını kanıtlayan enteresan fotoğraflar. Güçlü fırtınalara, yüksek kayalıklara, beton yapılara, bir ağacın yaşamasının imkânsız görüldüğü yerlere göğüs germiş, inadına yaşamaya devam etmiş hayatlar.

Bazen bir ağaç olmak isteriz ya hani, tüm uzuvlarımızla uzanmak sonsuza. Haklıyız; çünkü, konumuz ağaçsa, kökler bir yolunu bulur, dallar bir yolunu bulur; hayat bir yolunu bulur.

Şimdi hayat bulan ağaçların mucizevi dünyasına bir göz atalım.

Büyülü bir yer
Olimpik Milli Parkı, Washington
Bir döşeme üzerinde ağaç kökleri
Doğa kazanır
Gövde, daha iri gövde
Kaldırım serçesi
Pencere önü çiçeği
Bir ağacın yuvası başka bir ağaç olabilir mi? 
Leziz bir çit
Eski piyano ağacı
Balerin ağacın dalları
Neresi olursa olsun, yaşamaya devam
Taş duvar ağaçları, HK Forbes Caddesi, Kennedy
Kendi bahçesini yaratan palmiye
Yan sokağımda biten ağaç
Lezzetli bir bank
Bisiklet yiyen ağaç, Vashon Adası, Washington
Saksı gövdesinde ağaç
Bir ağaç salınır bir salda
Havuç gövdesinde ağaç
Dallarımda yürüyorum
Ağaç açar dallarında
Ağırlık kaldıran ağaç
Yıkılmadım ayaktayım
Bir ağaç ölür, iki ağaç büyür

Kaynak: Bored Panda

ODTÜ Mezunları Derneği Yönetim Kurulu’nun ODTÜ Mezunlarına Çağrısı

ODTÜ Mezunları Derneği Yönetim Kurulu, ODTÜ ormanının katledilmesi hakkındaki acil gündemi konuşmak için tüm ODTÜ mezunlarını 16 Eylül 2017 Cumartesi günü 14.00’da Vişnelik tesisinde yapılacak olan foruma katılmaya davet etti.

Değerli ODTÜ Mezunları,

8 Eylül’de basına yansıyan ODTÜ Rektörlüğü ve Büyükşehir Belediyesi arasında yapılması kararlaştırılan protokol ile ilgili haberlerin ardından, 9 Eylül akşam saatlerinde ODTÜ A7 kapısından kolluk kuvvetleri ve TOMA’lar eşliğinde kampüsümüze giren dozerler; bir gece içinde 4.5 km’lik bir orman şeridini yok etmiştir.

ODTÜ Mezunları Derneği olarak, ormanımızın katledilmeye başlandığı akşam saatlerinden itibaren kampüste neler yapıldığına şahit olduk. Orman alanı dümdüz edilerek, ağaçlar kamyonlar arkasında bilinmeyen bir yerlere taşındı. Görüntü almak isteyen, ne yapıldığını anlamaya çalışan öğrenciler, akademisyenler, mezunlar ise kim olduğu belirsiz kişilerce alandan uzaklaştırılmaya çalışıldı. İlk andan itibaren kamuoyu oluşturmak adına çalışmalar yaptık. Üyelerimizi bilgilendirdik, araziden canlı yayın yaptık, ulaşabildiğimiz medya kanalları ile Ankara milletvekilleri ile irtibata geçtik.

İlerleyen saatlerde, ODTÜ Mezunları Derneği Vişnelik Tesisleri’nde buluşarak gece boyunca neler yapabileceğimizi tartıştık. Bu tartışmaların sonucu olarak ertesi gün iki forum yapıldı. ODTÜ A7 kapısında öğrenciler ve çağrıcısı olduğumuz YeşilAnkara Platformu ile basın açıklaması gerçekleştirildi.

Aynı gün ODTÜ Bileşenleri ile Kırsal Çevre Derneği tarafından yapılan arazi incelemesinde; basına yansıtılandan çok daha vahim bir tablo ile karşı karşıya kaldığımız ortaya çıktı. Ön rapordaki bulgulara göre;

“1- Açılan yol genişliği 38 metre değil, 90-100 metre genişlikte orman arazisi açılmış, plana bile aykırı iş yapılmıştır.

2- ODTÜ ormanı bölünmüş, 270 metre orman bandı orman ekosisteminin dışına çıkartılmış.

3- Toplam orman talanı 45 hektar, bütünlüğü bozulan orman alanı ise en az 90 hektardır.

4- Ormanda kamyonların geçişi için fazladan servis yollarının açıldığı tespit edilmiştir.

5- İlgili kurumların hepsinin görevlerini yerine getirmediği görülmektedir.”

Üstüne üstlük, başlanan yolun Bilkent Şehir Hastanesi ulaşımına doğrudan bir katkısı olmadığı, yolun güney hattında açıldığı görülmüştür. Yol, İncek bölgesinde yapılan lüks konutlara çıkmaktadır. Bilkent bölgesine toplu taşıma altyapısı iyileştirilerek ulaşımın rahatlatılabilmesi sağlanabilecekken, ormanın katledilerek yeni bir yol yapılması hiçbir şekilde kamunun yararına olamaz!

ODTÜ Mezunları Derneği Yönetim Kurulu göreve başladığı 2016 Haziran ayından bu yana bulunduğu her ortamda arazi bütünlüğünün önemine dikkat çekmiştir. Beklenen yol projesi ile ilgili neler yapılması gerektiğini tartışmış ve tartıştırmaya çalışmıştır. 2013 yılında yaşadığımız ağaç katliamından edindiği deneyim ile tüm ODTÜ Bileşenlerini bu konuda uyarmıştır. Yine burada yapılan hataların tekrarlanmaması için olağanüstü çaba harcamış, ne yazık ki bu çabalar zaman zaman anlaşılamamış ya da yanlış anlaşılmıştır.

ODTÜ ormanlarına yapılan saldırı, sadece özerk ve demokratik üniversite mücadelemize saldırı değil tüm Ankara’ya ve ülkemiz değerlerine yapılan bir saldırıdır. Ağaçlar katledilerek inşa edilen yollar Ankara’da yaratılan yeni rant alanlarına çıkmaktadır. Şehir Hastanesine rahat ulaşımın sağlanması popüler bir söylemden öteye geçemez. Zira bahsi geçen Şehir Hastanesi’ne Sağlık Bakanlığı tarafından “25 yıl boyunca yıllık 340.6 milyon TL kira ödeneceği ve hastaneye yüzde 70 doluluk garantisi verildiği, bir bu kadar da, otoparktan kafeteryaya tüm gelir getirici hizmetler ile birlikte sağlık hizmetlerini de kapsayan 19 farklı kalem için hizmet bedeli ödeneceği” basına yansımıştır. Başkente yakışır bir toplu taşıma sisteminin yapıl(a)madığı şehrimizde, yeni yollar özel araç kullanımını özendirmekte, hava ve gürültü kirliliğine, sellere sebep olmaktadır. Çocuklarımız sokakta oyun oynamanın ne demek olduğunu bilemeden büyümektedir.

Bu süreçte, Protokolün içeriği konusunda bilgimiz ODTÜ Rektörlüğü’nün, Büyükşehir Belediyesi’nin ve Ankara Valiliği’nin yaptığı açıklamalarla sınırlı kalmıştır. Derneğimiz, protokolü resmi yazı ile Rektörlükten talep etmiştir. Yapılan toplumsal baskılar sonucu, protokolün içeriği, Rektörlük tarafından olmasa da,12 Eylül Salı akşamı Ankara Valiliği tarafından açıklanmıştır.

Protokol maddeleri ile daha önce taraflarca yapılan açıklamalar arasındaki çelişkili noktalar kaygı vericidir. 9 Eylül gece saatlerinde yapılan saldırı da bu endişeleri doğrulamaktadır. Ormanın bir parçası olan ağaçları dozerlerle katlettikleri bölüm, protokolde anlaşmaya varılan yol alanından çok daha geniştir. Protokol eki şemalar dışında, arazide yapılan herhangi bir etüt çalışması ne basına yansımış ne de konu ile ilgili ODTÜ Bileşenlerine bilgi verilmiştir. Hukuki gerekliliklerin yerine getirildiğine dair de elimizde herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

Değerli Mezunlarımız,

Bir gecede, sayısı 12 bini aştığı tahmin edilen ağacın bulunduğu orman alanını dümdüz ettiler; ama bu süreç bitmedi. Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan açıklamada “işbirliğinin artacağı ve Eymir’in rekreasyonu için birlikte çalışılacağına” dair ifadeler yer almaktadır. Bu ifadelerin ne anlama geldiğini hepimiz az ya da çok tahmin edebiliriz. Bu sürecin varacağı nokta bizim ne kadar bir arada durabildiğimize bugünden neleri örgütleyebileceğimize bağlıdır.

Tüm ODTÜ Mezunlarını, hepimizi derinden üzen ve ilgilendiren bu acil gündemi konuşmak üzere 16 Eylül 2017 Cumartesi günü mümkünse işlerinizi ertelemeye ve 14.00’da Derneğimiz Vişnelik Tesislerinde yapılacak olan Mezun Forumumuza katılmaya davet ediyoruz.

Saygılarımızla,

ODTÜ MEZUNLARI DERNEĞİ

29. Ankara Uluslararası Film Festivali’nin tarihi belli oldu!

29. Ankara Uluslararası Film Festivali 19-29 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek.

Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından düzenlenen ve her yıl Ankaralı sinemaseverlerle buluşan Ankara Uluslararası Film Festivali, 19-29 Nisan 2018 tarihleri arasında 29. kez gerçekleştirilecek. Ulusal uzun, belgesel ve kısa film yarışmalarını ilk yılından beri sürdüren festival, 29. yılına erkenden hazırlanmaya başladı. Festival, 2 Ocak 2018 tarihinden itibaren yeni başvurularını almaya başlayacak. Bu yıl ulusal uzun film yarışması kapsamındaki filmlerde festival tarihinden önce Ankara’da herhangi bir özel gösterimde veya başka festivallerde gösterilmemiş olma şartı aranacak. Geçtiğimiz yıl ilk kez düzenlenen ve ulusal uzun metraj film projelerine sağlanan proje geliştirme desteği de bu yıl da devam edecek.

Festival sinema sektörüne maddi katkısını bu yıl da sürdürecek. Bu çerçevede ulusal uzun film yarışması en iyi film ödülü 50.000 TL, en iyi ilk film ödülü 10.000 TL; ulusal belgesel film yarışmasında birincilik ödülü 20.000 TL, ikincilik ödülü 10.000 TL, üçüncülük ödülü 5.000 TL; ulusal kısa film yarışmasında birincilik ödülü 10.000 TL, ikincilik ödülü 5.000 TL, üçüncülük ödülü 2.500 TL olarak belirlendi. Ulusal uzun proje geliştirme desteği yarışmasında ise dereceye girecek olan iki film projesinin her birine 30.000 TL para ödülü verilecek.

Festival 29. yılında afişini belirlemek amacıyla tasarım yarışması düzenleyecek.

Deniz Ali Tatar’ın 28. Ankara Uluslararası Film Festivali değerlendirmesini buradan okuyabilirsiniz:

Sessiz Kalma! Sessiz kalmaman gereken durumlarda sesini çıkarmayacaksan sesinin olmasının faydası ne?

1

Karşınızdaki çarpıcı bir roman, okuyacaklarınız neredeyse her gün bir benzerine tanık olduğumuz olayları samimi bir bakış açısıyla anlatıyor. Genç bir kadın, bir polis tarafından haksız yere öldürülen arkadaşı için adaletin sağlanmasını istiyor ama sesini çıkarmaktan da korkuyor.

Starr 16 yaşında siyahi bir genç kadın. Kimilerinin “getto” yakıştırmasını yaptığı bir siyahi mahallesinde oturuyor ve beyazların gittiği “züppe” bir okulda okuyor. Mahallesindeki bütün çocuklardan başka bir okula gittiği için mahallesinde pek arkadaşı yok, mahallesindeki az sayıdaki arkadaşı da beyazların gittiği okula gittiği için onu “kendilerinden daha iyi olmakla” yargılıyor.

Solda kitabın kapağı. Orijinal adı “he Hate U Give” (TR: verdiğin nefret), kısaltması THUG (Thug Life). Sağda kitabın yazarı Angie Thomas.

Okul hayatı, aile hayatı, mahallesi ve arkadaşları arasındaki dengeyi çok çaba göstererek kurmaya çalışan Starr için dengeler, çocukluk arkadaşı Khalil’in öldürülmesi ile bozuluyor. Kitap boyu Starr’ın dengeyi kurmaya çalıştığı zıtlıklar kitabın kapağında karşımıza çıkıyor. Siyah beyaz renklerdeki kitap kapağı, dengelerin bozulduğu noktaların, yani şiddetin rengi kırmızı ile süslenmiş. İki dünya, fakirlik – zenginlik ve aydınlık – karanlık kitabın üzerinde durduğu zıtlıklardan.

Kitabın teması ırkçılık ve polis şiddeti ama topluma ve cinsiyetlere yönelik ağır eleştiriler de okuyabilirsiniz. Toplum, ahlak, adalet, etik ve hukuk üzerine düşündürücü yorumları 16 yaşındaki bir genç bir insanın ağzından okumak herkesi etkilemeli. Çünkü Starr, sevgi dolu ailesi ve çevresindeki herkesin katkısıyla doğruyu ve yanlışı öğrenmeye çalışıyor. Starr’ın karanlıkta ışığı bulması, onun isminin ve kitaptaki çoğu karakterin de hikayesi haline geliyor. Kitabın yazarı Angie Thomas okuyucunun da karanlıkta ışığı bulma hikâyesi olmasını temenni etmiş.

Angie Thomas’ın bu ilk romanı, Boran Evren tarafından Türkçeye çevrilmiş ve Yabancı Yayınları tarafından okuyucuya sunuluyor. Karakterleri, konuşma farklılıklarını, farklı kültürleri cümlelerine başarı bir şekilde aktaran Evren, bana kalırsa başarılı bir çeviri ortaya koymuş. Özenle örülmüş karmaşık ilişkiler, kişileri tip olmaktan çıkarıp karakter yapıyor ve romanı gerçekçi yapıyor. Thomas, Evren ve Yabancı Yayınları’na teşekkürlerimizi iletelim ve yazıya devam edelim.

O an: Khalil’in vurulması

Kitap Starr’ın bir partide yaşadıklarını anlatarak başlıyor. Partiye ait olmadığını hisseden Starr, bu durumun sebebini insanları tanımaması ve insanları tanımamasının nedenini ise farklı okulda okuması olarak belirtiyor. Ailesi ise çocukları için endişelenen pek çok sevgi dolu aile gibi, partilere katılmasını istemiyor, Starr da bu yüzden ailesine başka yerde olduğu yalanını söyleyerek partiye katılıyor. Partide bulunduğu süre boyunca okuduğu okulda “havalı siyahi kız” olduğunu ama bu partide “ezik” hissettiğini düşünüyor. Partideki sözde arkadaşları ise bu ortam için “fazla iyiymiş” gibi davrandığını söylüyor. Siyahi olmanın zor olana dek ne kadar havalı olduğunu düşünen Starr’ın düşünceleri ise uzun zamandır görmediği çocukluk arkadaşı Khalil’i görmesi ile bölünüyor. Ganster havasını yürüyüşünden hisseden ama gülümsemesi tanıdığı çocukluk arkadaşını gören Starr, mahallesindeki şartların insanları nasıl etkileyebildiğini fark ediyor.

Bu parti birinin vurulması ile dağılıyor. Orada bulunan kişiler silahla biten partileri o kadar kanıksamışlar ki, olaydan sonra herkes dağılıyor ve birbirlerine iyi olup olmadıklarını soruyorlar. Kimse; kim vuruldu, neden vuruldu, kim vurdu gibi sorularla meşgul olmuyor. Khalil, Starr’ı evine bırakmayı teklif ediyor ve Khalil’in nasıl öldüğü hikâyesi böylece anlatılmaya başlanmış oluyor.

Khalil, Starr’ı evine bırakma amacıyla yola çıkmışken arabası birkaç polis tarafından durduruluyor. Polislerle karşılaşınca endişelenen ve ailesinin kendisine öğrettiği “Ellerini görünür bir yerde tut. Ani hareketlerde bulunma. Sadece seninle konuşulduğunda konuş.” cümlelerini içinden tekrarlıyor. Khalil bu sırada vuruluyor. Arkadaşının vurulmasına tanık olan ve korkudan hareket edemeyen Starr, bu korkunç sahnenin her bir anını aklına kazıyor: Polisin yaka numarası, Khalil’in gözleri ve cebindeki saç fırçası, son sözleri…

Khalil’in ölümünün ardından, Starr’ın ailesi kızlarının olay yerinde olduğunu söylemeye çekiniyor, çünkü Starr’ın hedef haline gelebileceğinden endişeleniyorlar. Daha önce, böyle bir durumla karşılaşsa en yüksek sesin kendisinden çıkacağını iddia eden Starr, artık sesini çıkarmaya korkuyor.

Sessiz kalmaman gereken durumlarda sesini çıkarmayacaksan sesinin olmasının faydası ne?

Olaydan haberi olan az kişiyle konuşabilen Starr, ilk olarak çevresindeki pek çok kişinin hayatının bir yerinde böyle olaylara tanık olduğunu fark ediyor. Sanki bu korkunç ölümler artık kanıksanmış, rahatlıkla konuşup kabusların son bulacağından bahsediyorlar. İkinci olarak da, on yaşındayken benzer bir şekilde öldürülen arkadaşı Natasha için hissettiklerini daha şiddetli şekilde yeniden deneyimlediğini fark ediyor. Khalil öldürülen ilk arkadaşı değil, Natasha da öldürülmüş ama Starr o zaman henüz çocuk olduğu için sadece arkadaşını kaybettiğine üzülmüş. Khalil’in ölümüyle, hem Khalil hem Natasha için yas ve öfke birbirine karışmaya başlıyor.

Polislere ifade vermesi gerekirken, bir yandan adaletin tek bir kez olsun yerini bulmasını istiyor çünkü polisler haksız yere arkadaşını öldürdü, ama bir yandan da polislerle konuşacağı için çok endişeli ve polislerden korkuyor. Komik ki, yine de adaletin sağlanması için polislerle konuşmak zorunda. Düşünün, ilkokul öğretmeniniz en sevdiğiniz arkadaşınıza uygunsuz bir davranışta bulunuyor, adaletin yerini bulması için ilkokul çocuğu olan sizin yine öncelikle öğretmeninizle konuşmanız gerekiyor. Çok yerinde bir örnek olmadı, ama bu durumda Starr’ın kendisini de tehlike altında hissetmesine şaşmamak gerektiğini anlayabiliriz.

Starr’ın polislerle konuşması sürecinde bizi endişelendiren birkaç nokta var. Benim üzerinde duracağım endişe ise gözle görülür bir şekilde haklıyken haksız duruma düşmek. Bu endişeyi Starr’ın ailesi de taşıyor olacak ki, babası ona öğüt veriyor: Korkma, gerçeği söyle, söylemek istemediğin şeyleri söyletmelerine izin verme, başka şekilde düşünmeni sağlamasınlar, kendi beynini kullan. Bugün bu sözlere, kendimizi savunmamız gereken her alanda ihtiyacımız var. Giydiği giysilere karışılan, protestolarına tepki gösterilen ya da haksız yere işinden edilen herkes bu tür bir tavırla karşı karşıya kalıyor. Birazdan sadece olayla yakından ilgili kişilerin değil, olaylara seyirci kalan kişilerin de kendi beyinlerini kullanmalarının nasıl engellendiğinden de bahsedeceğim.

Adaletin yerini bulma süreci devam ederken, ailesi Starr’ı yaşamaya devam etmesi için yüreklendiriyor. Yaşadıklarından dolayı zor zamanlar geçiren Starr, normal Starr’a geçiyor. Beyin düğmesi ile okuldaki ve mahallesinde kişiliklerini birbirinden ayırdığını iddia ediyor. Okulda farklı, mahallesinde farklı biri: Okuldayken argo konuşmuyor, Rapçilerin söylediklerini beyaz arkadaşları tekrarlasa bile o tekrarlamıyor, çünkü böyle sözler beyazları havalı yaparken Starr’ı getto yapıyor. İnsanlar canını sıkınca sesini çıkarmıyor, çünkü öfkeli siyahi kız olduğunu düşünmelerini istemiyor. Kolaylıkla yanına yaklaşılabilen bir Starr var okulda, kavgacı değil ve getto yakıştırması yapılması için sebep vermiyor. Kendisine kızıyor ama bu şekilde davranmaya devam ediyor, siyahilerin beyazlar tarafından etiketlenmesi çok kolay ve beyazlara göre normal olmayan her şey kolayca etiketlenebilir.

Sonuç olarak, polislerle görüşmenin bir işe yaramadığını üzülerek belirtiyorum. Çünkü polisler daha büyük resmi görmek ve sözde adaletli bir karar vermek adına Starr’a ve Khalil’e olmadık suçlar yöneltiyorlar. Starr sordu, biz de soralım, resmin daha ne kadar büyük olmasına ihtiyacımız var? Resim ne zaman yeteri kadar büyük olur ve resmin büyüklüğüne kim karar verir? Bazen resim ne kadar açık olursa olsun, birileri yeteri kadar uzaktan bakmadığımız için büyük resmi görmediğimizi sanır. Oysa bu kişilerin fark edemedikleri şey, resme fazla uzaktan bakmanın resmin anlamını kaybettirdiğidir. Nitekim polislerin de bilinçli bir şekilde bunu yapmaya çalıştıklarını görüyoruz.

Starr, gördükleri ve düşündükleri ile nasıl yaşayacağını bilemezken, her gün uyanmaya ve hayatını isteksizce sürdürmeye devam ediyor. İki toplum arasındaki farklılıkları da gözlemliyor, yaşıtlarının danslarından flört edişlerine; söylediklerinden yediklerine…  Starr’ın erkek arkadaşı Chris’in evinde çalışan hizmetlinin Starr’a benzediği ve Chris’in beyaz olduğu ilk kez yer buluyor, Starr ise beyaz biriyle birlikte olduğu için kendisini suçlu hissetmeye başlıyor.

16 yaşındaki siyahi kız, içinde bulunduğu farklı ortamları yeni yeni ayırt etmeye başlamışken, bir anda ırkıyla ilgili düşünmeye başlıyor: Acaba okul müdürü kendisi de siyahi olduğu için mi bütün siyahi öğrencilerin adını biliyor? Yoksa bütün öğrencilerin adını biliyor mu? Buna hiç dikkat etmemiş daha önce, şimdi böyle düşüncelere kapıldığı için kızıyor kendine.

Gelelim, cinsiyetçilik ve feminizm eleştirilerine. Starr’ın okuldaki Hailey adındaki arkadaşı kendisine yönelik cinsiyetçi bir söz için kıyameti koparmaya hevesli, ancak Starr’ın Emmett Till’i anmak adına paylaştığı gönderiler yüzünden onu sosyal medyada takip etmeyi bırakıyor. Hailey’nin bu davranışları ne kadar tutarlı sizce? Sosyal medyadan takip etmeyi bırakmış, ne var? Çünkü sosyal medya hayatımızın her alanında kendine yer etmiş değil, kendimizi sosyal medyada ifade etmiyoruz ve sosyal medya hayatımızı hiç etkilemiyor değil mi? Tumblr’dan takip etmeyi bırakması da ne büyük mesele (!).

Bilmeyenler için biraz bahsedeyim, Emmett Till 14 yaşında ırkçı bir cinayete kurban giden siyahi bir çocuk. Vahşice öldürülmesinin ardından, bütün dünya ayağa kalkmış ve sivil hakların düzenlenmesi için çalışmalara başlamıştır. Bu sayfanın yanında yeni bir sekme açıp, Emmett hakkında bir iki sayfa okursanız eğer, mideniz bulanır ve varlığınızdan tiksinirsiniz. Kitapta, Hailey bu çocuk hakkındaki gönderileri görmekten sıkıldığı bahanesiyle Starr’ı takip etmeyi bırakıyor ve kendisine yöneltilen cinsiyetçi sözler karşısında çılgına dönüyor.

Emmett Till

Umuyorum, cinsiyetçilik ve feminizm üzerine olan bu küçük Hailey – Starr çatışması, çeşitli ideolojilerin en hararetli savunucularının birçoğunun hem ideolojiden hem de ahlaktan bihaber olduklarını fark etmenizi sağlar. Benzer şekilde, çeşitli ideolojiler ve din ile ahkâm kesen insanların samimiyetsizlikleri üzerine de böylece düşünmüş olursunuz.

Birazdan okuyacağınız paragraflar, bana göre kitabın en düşündürücü sayfalarından birkaçı. Peşin peşin belirteyim, bu paragraflarda okuyacaklarınızla yetinmeyip, kitabı da okumanızı diliyorum. Starr ve babası, “Biz kimiz?” diye başlayan bir konuşma yapıyor. Bu konuşmada fırsat yokluğu ve dünyanın her yerinde her dili konuşan çocuklara aşılanan nefret anlatılıyor kabaca. İnsanlara sevgiyi aktarmak bu kadar zorken, nefreti aktarmak ne kadar kolay, hayret ediyorum. Daha az hayret ettiren, Natasha ve Khalil’in ölümüyle bu nefretin istemeden Starr’a da aktarılması. Kişinin kendi yaşadıkları ile nefret dolması bir noktaya kadar anlaşılabilir olsa da, toplumun kendisi ve çevrenin de nefret aşılamada etkisi kesinlikle kabul edilebilir değil. Ne var ki, kitabın sonunda bu öfke ve nefretin nasıl geri döneceğini ve herkese nasıl zarar vereceğini, Starr’ın ağzından okuyabiliyoruz. Sadece okumakla kalmıyor, her gün haberlerde benzer olayları da görüyoruz, en çok da buna üzülüyorum.

Starr, kimsiniz siz? Kitaptaki gibi aktarıyorum; ezilenler, siyahiler, azınlıklar, fakirler, toplumun dibindeki herkes. Kısa çöpü çekenler de onlar, en çok korkulan da onlar. Hükümetlerin bu insanları hedef almasının sebebi, onlardan korkmaları. En büyük tehlike olarak da onlara eğitim verenler görülüyor, onları eğitip onlara güç veriyorlar. Ezilenlere güç verme taktiği Kara Panterler, 1831 Köle Ayaklanması’na kadar gidiyor.

Kara Panter Partisi

Kara Panterler, Kara Panter Partisi ya da Kara Panter Öz Savunma Partisi, ABD’de siyahi kişilerin haklarını savunan siyasi bir partidir. 1966’da kurulmuştur. 1831 Köle Ayaklanması ise Nat Turner liderliğinde yine ABD’de gerçekleşen tarihin en büyük köle ayaklanmalarından biridir. 1831 ve 1966 eski tarihler gibi geliyor, bu yazı boyunca kaç kez söyledim bunu bilmiyorum, bakın etrafınıza ve söyleyin: bu tarihler eski, ama kullanılan taktikler eskimiş mi? Devletler bugün hala halkları eğitimsiz bırakmaya çalışıyor ve eğitimcileri hedef alıyor.

1831 Köle Ayaklanması

Çocuklar eğitimsiz bırakılırken, bir yandan onlara ne aşılanıyor? Bazen ırkçılık, çoğunlukla sebepsiz bir nefret. Neden bazı bölgelerde insanlar uyuşturucu satıyor? Çoğunun paraya ihtiyacı var. Neden paraya ihtiyaçları var? Bu kadar parayla ne yapacaklar? Para kazanmak için başka yol yok mu? Paraya ihtiyaçları var, çünkü yaşıyorlar. Fırsatları yok, iş olanakları yok, kimse bir hevesle onları işe almıyor, liseden mezun olanlar bile yeterince nitelikli olmuyorlar. Starr’ın babasından alıntı yapmaya devam ediyorum: Bu tarz yaşam şartlarında uyuşturucu bulmak, iyi bir okul bulmaktan kolay olabiliyor. İyi bir okul bulduysanız da, para bulmak kolay olmuyor.

Starr’ın babası, uyuşturucu meselesiyle ilgili şu konunun da üstünde duruyor: Kimsenin özel jeti olmadığı halde bu uyuşturucular nasıl geliyor? Uçaklarla. Uyuşturucu bir yerden geliyor ve toplumu çökertmeye başlıyor. Bazıları uyuşturucu olmadan yaşayamıyor, bazıları da uyuşturucu satmadan yaşayamıyor. Sıradan bir uyuşturucu kullanıcısını düşünelim, kendilerini temizlemeden iş bulamazlar ve işi olmadığı için rehabilitasyon merkezine de gidemezler. Çok geçmeden yeniden uyuşturucu kullanmaya dönebilirler. Uyuşturucu satıcısı olarak da zavallı Khalil’i düşünelim, eğer yakalanırlarsa ya hapishaneye gidecekler ya da iş bulamayıp tekrar uyuşturucu satmaya başlayacaklar. Starr’ın babası bu düşünceleri şöyle bitiriyor: Aşılanan nefret bu, Thug Life bu.

Thug Life

Thug Life’ın protestolara ve ayaklanmalara uygulanması elbette zorlu bir süreç. Söz konusu polis memurunu ele alalım, masum birini vuruyor, siyahi biri sırf siyahi olduğu için öldürülüyor. Polis memurunun yargılanmaması herkesi sinirlendiriyor, ama bu şekilde yargılanmayan ilk kişi de değil. Diyebiliriz ki, nefret aşılanmaya devam ediyor ve herkes bir yerde bu nefretten zarar görüyor.

Khalil bir çeteye üye miydi ve bir ganster miydi emin değiliz, ama biliyoruz ki, Khalil bir uyuşturucu satıcısıydı. Khalil neden uyuşturucu satıyordu? Sahip olduğu hayat tarzı değiştirilebilir miydi? Kitapta bu soruların cevabı başka bir karakter ile verilmiş: DeVante isimli genç bir erkek. Hikâyenin başındaki partide ismi geçen DeVante, bu sırada kötü çocuk imajı ile akılda kalıyor. Ama kısa süre içinde, acınası bir halde babasının dükkanına geliyor. Bir çete üyesi olan ve uyuşturucu satan DeVante, birkaç hafta içinde dövülmekten vücudunda ezikler olan, aç, parasız, zavallı bir insan olarak yardım istiyor. Starr ve ailesi çok geçmeden DeVante’nin ve Khalil’in aslında aynı kişi olduklarını fark ediyor, aralarındaki fark ise Khalil’in bu hayat tarzına kurban giden gençlerden biri olması.

Thug Life’ı ben seçmedim. Thug Life beni seçti.

Buraya kadarki kısımda Khalil’in ve Khalil’i vuran polisin izlenimlerini Starr’ın gözünden edindik ve bunlardan bahsettik. Bundan sonra bu kişileyin medyadaki yansımalarından bahsedelim. Khalil, uyuşturucu ve şiddet ile kötü nam salmış bir mahalledeki bir çetenin üyesi ve uyuşturucu satıcısı, bu mahalleden bahsedilirken televizyonda gösterilen görüntüler yerleşimin en kötü kısımları. Polis ise gülümseyerek poz verdiği fotoğrafı, babasının verdiği röportaj, ailesi ve çocuklarıyla ile ilgili bilgiler, bir rahip ile yakınlığı ile gösteriliyor. Babası, polis oğlunun insani özelliklerinden bahsediyor, can havliyle hareket ettiğini belirtiyor. Khalil’in de bir ailenin oğlu olduğu özellikle belirtilmediği gibi, sahiden kimse de bu gerçeğin üzerinde durmuyor. Kimsenin yerinde olmadığın sürece kimseyi yargılayamazsın, ve bazı kişilerin durumlarında böyle bir hayata düşmek böyle bir hayatın dışında kalmaktan kolaydır.

Medya

Khalil’i vuran polisi, sahip olduğu karakter özellikleri ve ailesiyle birlikte tanıyoruz. Diyoruz ki, bu polis bir insandır ve can havliyle hareket etmiş olabilir. Khalil insan mı, hayır, bir insana yönelik bir tehdit. Khalil’in tanıtılırken onun insan kimlikleri yerine, suç ya da tehlike içeren nitelikeri belirtilir. Polis olan bey ise birinin oğlu, küçük bir çocuğun babası, güzel bir kadının kocası, birilerinin iş arkadaşı, kiliseye giden ve dinine bağlı biridir. Medya, kişileri dilediği gibi tanıtabiliyor ve bu durum medyanın ulaşabildiği herkesin fikrini etkiliyor. Medyanın bu yönünü her gün her fırsatta eleştiriyoruz, acaba bir konuda önyargılı olduğumuzu bile bilmezken, halkın zihninde bu kez kimin kimliği elinden alınıyor diye düşünüyor muyuz? Düşünmeliyiz. Tanımadığımız biriyle ilgili fikirlerimiz benzer yöntemlerle değiştiriyor mu? Siz de hiç, genç bir erkek size medya tarafından tehlikeli biri olarak tanıtıldığı için onun da birinin oğlu olduğunu unuttunuz mu?

Starr okulda bir süredir kimi arkadaşlarının söylediklerinden rahatsız olduğunu fark ediyor, şimdi düşünelim, Starr bir durumdan rahatsız olduğunu nasıl yeni yeni fark edebiliyor? Sorgulamaya başlıyor çünkü, acaba bu arkadaşları hep mi böyle şakalar yapıyordu? Yoksa Starr yeni mi rahatsız olmaya başladı? Starr ırkçı biri mi olmaya başladı, ya da yaşadıkları yüzünden hassas bir dönemden mi geçiyor? Sorular daha da gülünçleşmeden cevaplamaya başlayalım. Starr’ın kelimeleriyle aktarıyorum; şöyle ki, birileri başka birilerinin bir şeyleri söylemesine izin veriyor, sonra bunu o kadar sık söylüyorlar ki, sözün hedefi kişilerce bile normal olarak algılanmaya başlıyor. Kitabın burasında Starr kendine ve dolaylı olarak herkese bir soru yöneltiyor: Sessiz kalmaman gereken durumlarda sesini çıkarmayacaksan, sesinin olmasının faydası ne? Biz yukarıdaki can alıcı soruyu düşüneduralım, ben burada ikinci bir soru yönelteyim: Sesinin olması ne demek?

Sesinin olması ne demek?

İki farklı dünya arasında bölünen, zıtlıkları gözlemleyen ve bu zıtlıklar arasında dengeyi kurmaya çalışan Starr için hayat yeterince zorken, yaşadıklarının etkisiyle herkesin aynı nasıl da aynı göğü paylaştığına ve aynı Tanrı’ya inandığına hayret ediyor. Aslında, okuyucu olarak Starr için üzülmemiz sorgulanacak bir durum. Bugün bir haber kaynağına bakınca nasıl aynı Allah’a inanabildiğimizi sorgulamamız gereken pek çok yazı okuyoruz, garip ki, bir kitapta okuyana kadar kimsenin aklını kurcalamıyor bu mesele.

Çoğu zaman aynı inanca sahip olduğumuz aklımıza gelmiyor da, her an başımızı kaldırıp görebildiğimiz göğü paylaştığımızı da fark etmiyoruz. Hepimiz güneşin etrafında sayısı belirsiz turları atmak anlamına gelen gizemli bir yolculuğa çıkıyoruz, ama nedense sadece bazılarımız bu yolculuğun hepimizin ortak paydası olduğunu fark ediyor. Kimilerimiz, ne yazık ki çoğunluğumuz, “insan”ın üzerinde düşünemiyor ve bu kelime belirli harflerin sıralanışı olmaktan ileri gidemiyor.

Olaydan 8 hafta sonra

Olayın üzerinden 8 hafta geçtiğinde Starr artık bu olayın sadece kendisi ya da Khalil ile ilgili olmadığı anlamış ve sesini çıkarmaya kararlı. Kitap boyu sessiz kalmanın etkilerini düşünen Starr, okulda yaşadığı bir tatsızlık ile susmak ve susmamak ayrımını yapmaya başlıyor. Kışkırtıcı laflar sarf eden bir arkadaşı ile tutuştuğu kavga sonucunda okuldan kısa süre için uzaklaştırılıyor. Kışkırtıcı davranan saldırgan insanlara karşı tutumu ne olmalıydı? Bir süredir yaşadıklarını içinde tutuyor, hislerini ifade etmeye çekiniyordu. Her gün Khalil ile ilgili duyduklarına sustu, hisleri birikti ve içini öfkeyle doldurdu. Sesini çıkarması gereken durumlardan birinde sesini yanlış bir şekilde çıkardı, sesinin olmasının faydası ne diye sorgularken kimi zaman susmanın yerinde bir davranış olduğunu öğrendi.

Jürinin kararı

Jüri ile konuşan Starr, içinde adaletin yerini bulacağını umudunu beslese de jürinin kararı beklenen yönde olmuyor. Starr’ın günler içinde yaşadığı öfke bir anda herkesin öfkesi haline geliyor, böyle de olması gerekirdi, sonuçta bugün tanık olduğumuz bir olayın gelecekteki bir benzerinde biz de kurban olabiliriz. Kitaptaki kişiler bunun farkındalar ve jürinin kararıyla birlikte seslerini şiddetle çıkarıyorlar. Birbirlerini acımasızca öldürebilen farklı çetelerin üyeleri bile birlik oluyor, ortak paydaları olan öfkeleri sonunda zarar vermeye başlıyor.

Kitapta okuyacağınız şeyler genç bir kadının başından geçenler olabilir, ama 16 yaşındaki Starr’ın yaşadıkları ve olayları aktarış şekli nefretin evrensel olduğunu gösteriyor. Sadece ırkçılık ve polis şiddeti anlatılmıyor; kültüre, topluma ve kadınlığa dair pek çok eleştiri de söz konusu. Kitabın en hareketli kısmını paylaşıyorum ancak sonu böyle bitmiyor. Sonunu lütfen siz okuyun, okuduklarınızı düşünün ve düşündüklerinizi paylaşın. Çevrenize aktardığınız duygu nefret değil, sevgi olsun.

Keyifli okumalar.

24. Uluslararası Adana Film Festivali başlıyor!

Bu yıl 24’üncüsü düzenlenecek olan Uluslararası Adana Film Festivali’ne geri sayım başladı. 25 Eylül-1 Ekim 2017 tarihlerinde düzenlenecek olan festival, sevilen oyuncular, usta yönetmenler ve sektörün önemli isimlerinin katılımıyla gerçekleştirilecek.

Sinemanın en iyileri, Adana Film Festivali’nde!

Türk Sineması’na uzun yıllardır en büyük katkıyı veren Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması, Uluslararası Kısa Film Yarışması, Uluslararası Öğrenci Filmleri Yarışması, Adana Kısa Film Maratonu… Her bir yarışma kategorisinin farklı dallarıyla birlikte, eserler toplam 30 dalda Altın Koza Ödülü’nü kazanmak için jürinin ve halkın beğenisine sunulacak.
24. Uluslararası Adana Film Festivali’nin afişi hazır. Öncelikle sosyal medya mecralarında kamuoyuyla paylaşılan afişte, estetiği, üretkenliği ve bereketi simgeleyen kadın figürü tema olarak alındı. Kadının üzerinde ışık saçan pamuk kozası, çevresinde ise sinema sanatını simgeleyen film şeridi var.


“Hümeyra’ya Onur ödülü verilecek!”

Adana Film Festivali’nde 5 ana kategoride Altın Koza Ödülleri dağıtılacak. Festivalde yeni yarışma kategorileri yer alacak, var olanların kapsamı genişletilecek. Türk Sinemasına destek geleneği kapsamında Ulusal Uzun Metraj Yarışması, bu yıl da ülke sinemasının ayakta kalması ve uluslararası alanda rekabet gücünün artması için önemi korunarak hayata geçirilecek. Festivalin bu yılki Onur Ödülleri ise yine sinemanın usta isimlerine verilecek. O usta isimler ise şöyle: Temel Gürsu, Hümeyra, Sami Şekeroğlu, Şemsi İnkaya ve Arif Keskiner.

Akdeniz ülkelerinden 4 filmin Türkiye prömiyeri, Adana’da!

Ayrıca festivalde, Akdeniz ülkelerinden 4 filmin Türkiye prömiyeri yapılacak. Bu Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerin filmleri, “Akdeniz Ötesi Bölümünde” buluşacak. Bu bölümde Filistin, İtalya, Fas ve Tunus’tan dört filmin, Türkiye prömiyeri yapılacak.

Filistinli yönetmen Raed Andoni’nin yönettiği, 2017 Berlin Film Festivali’nde “En İyi Belgesel Ödülünü” kazanan “Ghost Hunting”, Moskobiya’nın Ramallah’taki kıyımını yeniden kurguluyor. 2017 Cannes Film Festivali’nden Label Europa Cinemas ödülü ile dönen yönetmen Jonas Carpignano’nun “A Ciambra” filminde, genç bir çingenenin gözünden İtalyan mahalle yaşamı anlatılıyor. 2017 Berlin Film Festivali’nde çok beğenilen yönetmen Hicram Lasri’nin eleştirel filmi “Headbang Lullaby” filmi, Fas sinemasını temsilen Adana’da gösteriliyor. 2017 Cannes Film Festivali’nde “Belirli Bir Bakış” bölümünde gösterilip tartışma yaratan, Khaled Walid Barsaoui ve Kaouther Ben Hania’nın yönettiği “Beauty and the Dogs” filmi, Akdeniz Ötesi bölümündeki son film olarak Adana izleyicisiyle buluşacak.

Kraliçe Victoria ve Hintli tezgahtar Abdül’ün filmi Adana’da

Yine dünya festivallerinden bir film sıcağı sıcağına, Adana’da izleyiciyle buluşuyor.

Victoria ve Abdül, 2017 Venedik Film Festivali ve 2017 Toronto Film Festivali’nden sonra Adana Film Festivali’nde Türkiye prömiyerini yapacak.
Sinema tarihinde sayısız kez yer bulan Kraliçe Victoria’nın hayatı bu kez yönetmen Stephen Frears kalitesi ile beyaz perdeye yansıyor. Kraliçe Victoria’nın kendinden genç Hintli tezgahtar Abdül’le yaşadığı tuhaf arkadaşlığın konu edildiği filmde Kraliçe Victoria rolünde Oscarlı oyuncu Judi Dench, tezgahtar Abdül rolünde ise Hintli oyuncu Ali Fazal var.

Dünyanın neden tepesi attı?

0

Arktik küresel ısınma açısından hassas. Kürenin genelinde meydana gelen bir derecelik sıcaklık artışı bölgede iki kat etki yaratıyor. Örneğin son yüzyılda kürenin geneli 0.7 derece sıcaklık artışı yaşarken bu Kanada’nın Arktik bölgesinde 2-3 derece olarak karşılık buldu. Bunun bir derecelik kısmı son 15 yılda gerçekleşti. İvmesi, radikalliği, tundra ikliminin kendini geç onarması gibi sebepler göz önüne alındığında pamuklara sarılması gereken bir bölge Arktik.İstanbul’da bu yaz meydana gelen sel baskınları, “neden böyle oluyor?”, “neden biz?” gibi sorulara ve “nerede bu devlet, nerede bu belediye?” isyanına neden oldu. Kimileri “doğanın intikamı”, kimi “insanın rant kavgası”, kimi de “hiç metrekareye düşen damla sayısına baktın mı?” dedi. Benzer biçimde ABD, son 10 günde Harvey Kasırgası’yla gündemde. ABD gibi okyanus kıyısı bir ülkede bu tür kasırgalar alışılan gerçekler. Ancak basit ekonomik göstergeler bile her kasırga maliyetinin bir öncekinden yüksek olduğuna odaklanıyor. Yani felaket gün geçtikçe büyüyor. Peki dünyaya ne oluyor, neden tepesi atmış da önüne neyi katarsa alıp götürecek gibi davranıyor?

Kürenin kızgınlığı İstanbul özelinde betonlaşma, plansız yapılaşma gibi karşımıza çıkan sebepler, küresel anlamda ekonomik kâr ve jeopolitik üstünlük için devletlerin ve şirketlerin rekabetinden kaynaklanıyor. BM ve pek çok çevre örgütünün haklı olduğu bir gerçek var: İklim değişikliği ve küresel ısınma. Bunun yüzde 90’dan fazlasının insan kaynaklı olduğu da söylenmeli.

Küresel (dünyanın yuvarlak olduğunu varsayıyoruz tabii ki) ve çevresel kaygıların hissedildiği pek çok bölge var. Ancak Arktik bir başka noktada yer alıyor. Buradaki bir felaketin maliyeti ekonominin sınırlarının ötesinde. Bu hafta yönümüzü Arktik’teki hassas ekolojik dengeye, ona zarar veren tehditlere çeviriyoruz.

Zenginliğin kaynağı Arktik 

Arktik, nüfusu dört milyonu bulan yerli halka (Indigenious) ev sahipliği yapıyor. Ayrıca kutup ayıları, Arktik tilkisi, balinalar, deniz aygırı gibi pek çok farklı tür yine bölgenin sakinleri arasında. Deniz gergedanı ve şekil olarak tek boynuzlu ata benzetilen balık türüne de sadece burada rastlanıyor. Nadir tür olmasa da besin değeri yüksek olan balık türleri ve deniz canlıları Kuzey’in soğuk sularında bulunuyor.

Buradaki buzullar dünyadaki temiz suyun yüzde 10’unu kapsıyor. Üstelik buzullar, ışığın yansıtılması, deniz suyu sıcaklığının korunması ve soğuk su, canlılar için hayati önemde. Arktik’in canlı çeşitliliği, iklim yapısı ve özellikleri bölgeyi doğa bilimlerinin bilgi birikimi ve çalışmaları açısından vazgeçilmez yapıyor.

Arktik’in yukarıda sıralanan özellikleri en büyük zenginliği olsa da “zenginlik eşittir para” yaklaşımının da karşılığı var. BP ve ABD Enerji Bilgi Dairesi raporlarına göre bölge küresel petrol rezervinin yüzde 13’üne ve doğal gazın yüzde 30’una sahip. Zaten büyük kıyamet senaryosu bu noktada billurlaşıyor. Arktik’i felakete götürebilecek başlıca tehditleri:

Kulağımı tıkarım petrolüme bakarım 

Exxon Valdez sızıntısı, 1989

Arktik’in enerji rezervleri, ulusal ve uluslararası enerji şirketleri arasında bir yarışa dönmüş durumda. Peki, bölge için bu ne anlama geliyor? Arktik dendiğinde akla gelen en korkulu senaryo, petrol sızıntısı ve bunun maliyeti. Bu korkunun temelinde doğanın kendi dengesi değil, insanların yine doğaya hükmetme ve bunun ekonomik bir artığa dönüştürme gayreti yatıyor.

Statoil, Rosneft, Gazprom gibi ulusal şirketler Arktik’te petrol çıkarma faaliyeti yürütüyor. “Petrol sızıntısı olursa ne olur?” sorusuna şirketler yılların deneyimini gösterme ve çok dikkatli olduklarını söylemenin dışında elle tutulur bir yanıtı veremiyor. Oysa hem 1989’da Alaska’da hem de 2010’da Meksika Körfezi’nde bölgesel bir felakete neden olan petrol sızıntısının müsebbipleri Exxon ve BP gibi deneyimli enerji şirketleriydi. Deneyiminin getirdiği aşırı özgüvene yaslanan şirketlerinin Arktik’teki bu değeri kendinden menkul yanıtı yalnızca “işimiz size kaldıysa…” umutsuzluğuna ve Greenpeace’in protestolarıyla sınırlı kalıyor.

Uzmanlara göre Greenpeace başta olmak üzere Arktik’teki protestolar ve ifşalar iki etki yaratabilir. Birincisi, şirketlerin daha şeffaflaşarak arama ve çıkarma çalışmalarını denetime açması. İkincisi ürkütücü. Daha da içe kapanarak alternatif baskı mekanizmalarıyla faaliyetlerini örtbas etmeleri. Ancak küresel gündem ve yorumlar denetim mekanizmaları ve süreçlerinden ziyade Greenpeace protestocularının korsanlık faaliyetlerine odaklanmış durumda. Oysa bilim insanları, petrol çıkarma faaliyetlerinin bu şekilde devam etmesi durumunda sızıntıya kesin gözüyle bakıyor.

Burada felakete neden olan önemli bir paradoksa dikkat çekmek gerekiyor. Bilindiği gibi küresel ısınmanın en önemli nedenlerinden birisi karbon salınımı. Karbon salınımına neden olansa hidro-karbon, yani petrol, kömür ve doğal gaz. Arktik’te dünyanın enerji ihtiyacını gidermek için tüm küreyi riske atan petrol çıkarma işlemleri, tüketimi perçinlediği için küresel ısınmayı artırıyor. Özetle insanlık kâr hırsıyla kamçılanan şirketlerle “çevre ve kürenin geleceği sizin kârınızla kıyas kabul etmez” diyenler arasında ayrışmış durumda.

BP Meksika Körfezi sızıntısı, 2010

Felaketin yeni rotası: Kuzey Hattı 

Rusya ve Norveç için müjde niteliğindeki Kuzey’in uluslararası gemi taşımacılığına açılması Arktik’in yerli nüfusuna, hayvanlara ve bitki örtüsüne tehdit oluşturuyor. Halihazırda Kuzey rotasının önemi üzerine bir araştırma yapıldığında raporların geneli, kısalan mesafe, kıyıdaşların transit geçişten alacağı ücrete ve jeopolitik kazanımlara odaklanıyor. Peki bölgenin dengeleri?

Gemi ticareti hızlandığında bunun buzulların erimesinin artacağı aşikâr. Benzer biçimde belirli bir hızla ilerleyen bu araçların bölgenin alışkın olduğunun üstünde dalgalanmaya neden olacağı biliniyor. Ayrıca bu ticaret rotası için gerekli donanım, teçhizat, bataryalar ve deniz altına döşenecek kablolar düşünüldüğünde tehdit katmerleniyor.

O silah patlarsa ne olur?

Tiyatroda bir oyun sahnelendiğinde eğer sahnede dolu bir silah gösterilirse onun oyun içinde mutlaka patlayacağı söylenir. Arktik de diğer yazılarda da ele alındığı üzere nükleerinden konvansiyoneline silah deposuna dönüşmüş durumda. Ya o silah patlarsa? Silahın patlaması bir yana halihazırdaki yarış dahi bölgenin dengesini bozuyor. Füze rampası, radar istasyonu inşası, yüksek desibelli savaş uçakları, askeri üsler, hava üsleri, buz kırıcılar, nükleer deniz altılar, savaş gemileri; ses, dalga ve nüfus açısından hassas olan bölgeye zarar veriyor. Silah patlarsa da kıyametin kapıları açılmış olacak.

İnsanlığın yeni vebası: Küresel Iısınma

Arktik küresel ısınma açısından hassas. Kürenin genelinde meydana gelen bir derecelik sıcaklık artışı bölgede iki kat etki yaratıyor. Örneğin son yüzyılda kürenin geneli 0.7 derece sıcaklık artışı yaşarken bu Kanada’nın Arktik bölgesinde 2-3 derece olarak karşılık buldu. Bunun bir derecelik kısmı son 15 yılda gerçekleşti. İvmesi, radikalliği, tundra ikliminin kendini geç onarması gibi sebepler göz önüne alındığında pamuklara sarılması gereken bir bölge Arktik.

Duruma ilişkin diğer çarpıcı bir öngörü daha var. 2050’ye kadar karbon salınımı bu haliyle devam ederse, Rusya ile Norveç’in kıymetlisi Barents Denizi’nin tüm buzulları erimiş olacak. Buysa halihazırda belirli bir soğukta ve buzul kaplı habitatta yaşayan kutup ayıları başta olmak üzere deniz ve kara canlılarının türlerinin tükenme tehlikesi demek. Ayrıca artan nüfus, çevre kirliliği nükleer atıklar, gizli nükleer denemeler ve endüstriyel balıkçılık bölgeyi felakete götürebilecek diğer unsurlar.

Arktik yazı dizisinin son yazısı, aktörleri değişmekle birlikte maliyetinin tüm dünyaya mâl olacağı/olduğu bir gerçeği açık ediyor. Ekonomik getiri, jeopolitik rekabet hedefiyle kıyıdaşlar elinden geleni ardına koymadan birbirine meydan okuyor. Açıktır ki meydan okunan kürenin ve insanlığın geleceği. Özetle felaketin büyüğüne hazır mısınız ve bunu önlemek için ne yapıyorsunuz?

Alıntı: Gazete Duvar – Mühdan Sağlam

Çin benzinli ve dizel yakıtlı araçları yasaklıyor

1

Araç satış rakamları bakımından dünyadaki en büyük pazara sahip olan Çin, küresel endüstri için önemli bir politika değişikliğine gidiyor.

Fransa ve Birleşik Krallık’tan sonra Çin de benzinli ve dizel yakıtlı araçların satışını durdurmayı planlıyor. Hükümet kaynaklarına göre sanayi bakanlığı yakıtlı araçların üretimini ve satışını sonlandırarak daha temiz bir enerji türü olan elektrik enerjiisiyle çalışan araç modellerini yaygınlaştıracak bir program hazırlıyor.

Shanghai

Sanayi bakanı yardımcısı Xin Guobin geçtiğimiz Cumartesi günü yaptığı açıklamada bakanlığın geleneksel enerji türleriyle çalışan araçların üretimini ve satışını durdurmak için bir program üzerinde çalıştığını söyledi. Henüz belli bir tarih olmasa da yasada ve vergilerde oluşacak değişim, dünya çapındaki araba üreticileri için büyük bir zorluk oluşturabilir.

Komünist liderler de petrol ihracatını sınırlayarak öncüsü olabilecekleri elektrikli araç endüstrisine yönelmek istiyor. Çin geçen yıl dünyanın en büyük elektrikli araç pazarına sahip olarak Birleşik Devletler’i geride bırakmıştı.

Fransa ve Birleşik Krallık geçtiğimiz Temmuz ayında hava kirliliğini ve karbon salınımını azaltmak için benzinli ve dizel yakıtlı araçların satışını 2040’a kadar durduracaklarını duyurmuştu.

Kaynak: The Independent