Yaşar Kemal seyahat burs programı, 2016 yılında sosyal girişimci Önder Cırık tarafından başlatıldı. Projenin amacı, üniversite çağındaki gençlerin o güne kadar okulda öğrendikleri “Akdeniz’de kışlar ılık ve yağışlı, yazlar sıcak ve kurak geçer” kabilinden teorik bilgileri yaşayarak pratiğe dökmelerine katkı sağlamak.
Bu seyahat bursu aynı zamanda gençlerin üretimini desteklemeye yönelik olduğundan, başvuracak adayların bursu kazandıkları takdirde seyahat sonunda ortaya bir ürün/proje çıkarmaları gerekmekte. Ancak program, ortaya koyulması gereken sonuç bakımından gençleri kısıtlamıyor: kitaptan kısa filme, röportajdan müzikal derlemeye kadar bursiyerin ortaya koymak istediği her türlü sanatsal, fikri veya bilimsel üretime açıklar.
Bursun başvuru koşulları ise şu şekilde:
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmalıdır.
01.01.1994 ile 31.12.1999tarihleri arasında doğmuş olmalıdır.
Seyahatini yurt içinde bir yere ya da yerlere yapmalıdır.
Sağlık durumu seyahat etmeye elverişli olmalıdır.
Seyahatini en geç 31 Aralık 2018 tarihinde tamamlayacak şekilde planlamalıdır.
Burs başvurusunun kabulü halinde burs veren ile sözleşme imzalamalıdır.
Program, 2017 yılında en fazla 3 üniversite öğrencisine 1500 TL tutarında seyahat bursu verecek. Her ne kadar başvuru koşullarında seyahatin yurt içinde yapılması gerektiği belirtilse de, yurt içi seyahatlerini seçici kuruldan geçerek başarıyla tamamlamış olanlar, bir sonraki yıl için yurt dışı seyahat bursuna başvurabiliyorlar. Bu bursun tutarı ise 1500 Euro.
Son olarak, siz de ”İyi güzel de niye Yaşar Kemal?” diye merak ettiyseniz, projenin ana sayfasında aynı soruyu soran sekmeye bir tıklayın deriz. Oldukça güzel açıklamışlar ilham kaynaklarını. Sadece bu değil, her türlü detaylı bilgiye yine sitedenulaşabilirsiniz.
15 Eylül saat 23:49’a kadar başvuru formunu doldurmayı unutmayın!
“Aynı ırmağa girdiğimizde, girmeyiz, biziz, değiliz” Heraklitos‘un bu sözleri “Bizi” biz olma durumu üzerine yazılmış şahane bir eser olan Zamyatin’in 1920’lerde yayınladığı insan davranışları üzerine arketipsel göndermeli eseri olan “Biz’e” yaklaştırıyor mu? Bakalım yaklaştırıyor mu? French Presslere basın, kalkıyoruz!
Greklerden Rusyaya doğru gittik geldik bir an’da. Zaten bir an’ değil mi olay? Eintein abimiz sağ olsun, (ki şu anda kendisi National Geographic’te hayat buldu, iki boyutlu olarak görsek de) geçmiş ve gelecek şimdi’nin içindedir dedi Biz‘e. Peki, kozmosun kaydını tuttuğu ya da bize tutuyormuş gibi geldiği, beyin hücreleri varlıklarımızın da etkisiyle idrak etmeye çalıştığımız “geçmiş” denilen şey ne? Başlangıç olduğu an son da oldu diyen bilgelerin algısını ne yapacağız? Heraklitos, kırık taşlarda biraz inisiyatik konuşuyor, kendini belli ediyor. Mesela Logos’tan bahsediyor, Bir’in yasası diyor. Baba almış demi gelmiş Yunan diyarına. Dönelim Gorki tayfasına.
Ütopya albenisinin (bu albeni sizin için yer de olabilir gökyüzü de olabilir, içinde cennetleri (?) de anlatabilirsiniz ya da yeri, egoyu, alma arzusunun olduğu bir şeyi de anlatabiliriz (Norman‘nın Gor eserleri mesela)) tam tersi nitelikte bu eser insan doğasındaki özgür iradenin, kişilerin kendi realitelerine göre algılamalarını ortadan kaldırıp, tamamen öngörülür bir sistem içinde akmasını isteyen ve bunu kısmende başaran toplumdaki ilişkileri konu alıyor.
Toplumda yaşayanlar mevcut konumlarına göre numaralandırılıyorlar, isimlerden ziyade. Benliklerin ya da biricik, özel, değerli olduğunuzu hissettiren benlikler açısından güzel bir ıslah yönetimi gibi gözükse de, bireyin ışığını söndürmek için dizayn edilmiş. Ego olmasaydı meyve olgunlaşır mıydı? Nayno, önce olgunlaşmayı istemesi lazım, suyu, mineralleri şahane aromaları alması lazım. Daha sonra da olgunlaşınca yukarıdan birilerinin gelip toplaması lazım.
Şu anda insanlık ailesi olarak toplanma aşamasına girdik. Topladığımızı “ışığı” hasada gelecekler ve biz de son ıslah aşamasındayız. Öyle ya da böyle, ıstırapla yaklaşıyoruz zaten bu tarafa doğru. Distopya’da diğer bir konu, belli bir alan içinde çevrilmiş olması ve bu alanın dışında yaşayan insanların olması. Oradakiler özgür tercihlerine göre “yabani” olarak yaşarken, duvarların içindekiler “medeni” olarak yaşıyorlar. Güzel bir gönderme daha bizimle, kişinin arabasının olması, evinin olması mı onu medeni yapıyor ya da kişi başına düşen geliri mi? Duygularımızı samimi olarak ifade edebiliyor muyuz? Alma arzumuzun derinliğini görebiliyor muyuz? Verirken nelere dikkat ediyoruz? Tamda burada, sistem kişinin göreceli alma/verme dengesinde kalmadan otomatik bir üleştirme yapmış. Üleştirilen konulardan birisi de mekanik cinsellik. Haftanın belli zamanlarında belli kişiler kurayla ya da belli bir matematiksel döngüyle bir araya geliyorlar ve “çiftleşiyorlar“.
Hikâye tam da burada alevleniyor zaten çünkü, aralarında duygular başlıyor. Cinsellik ve duygu oluşması acaba bizim izlenimlerimizi doğru yere düşürmediğimizden mi oluşuyor? Birisi eğer mekanik olursa hareket merkezinin işi diğeri ise duygusal merkezin işleri. Bu konuda objektif gözlemlerim yok, gelen izlenimlerin de nereye düştüğünü entelektüel olarak söyleyebiliyorum şimdilik ki, onunda Biz‘e pek bir faydası yok.
Mekanik ve çoğunlukta otomatik olarak yaşayan kişiler uykudaki kişiler olarak tanımlanır ve bu uykununda bitmesi gerekir, gerçek olana biraz da olsun yaklaşmak istersek. Bu gereklilik kişinin kendi içinde hissettiği bir şey, kişinin varlığı ve planlar zaten günlük mekanları yaratıyor neyi alması gerekiyorsa. Her ne kadar uykuda da olsak içerde bir yerlerde günde 10 dakika da olsa uyanık kalmaya çalışan bir parçamız var. Gözlerin arkasındaki demir parmaklıklardan bakar senin yaptığın mekanik olaylara, özdeşleşmelerine bakar, kendini düşürdüğün duruma bakar, ne kadar unuttuğuna bakar.
Zamyatin Biz’den çıktık yine kendimize geldik, yol dışardan içeri sanırım. Daha sonrada içerden dışarı, dostlara doğru, bir başkasına doğru gidiyor. Kitapla ilgili söylenecek bir çok var tabiki, bir girişgah yapmak istedim, aşağıdaki linklerde bulabilirsiniz.
DVVI Xchange Programı: Hafıza Mekânları hafıza ve hatırlama konularına ilgili, içinde yaşadıkları toplumun hatırlama ve unutma pratiklerine eleştirel yaklaşabilen, hafıza ve vicdan mekânlarının demokratik topluluklar oluşturabilme gücüne inanan çeşitli disiplinlerden profesyonellerin, öğrencilerin, aktivistlerin dünyadaki başka deneyimlerden yararlanmalarını teşvik etmek amacıyla DVV International Türkiye ve Hrant Dink Vakfı iş birliği ile yürütülmektedir. “Hrant Dink Hafıza Mekânı” projesi kapsamında hayata geçirilen bu program toplamda 20 katılımcıya, 4-8 hafta süreyle, yurt dışındaki hafıza ve vicdan mekânlarında / müzelerde deneyim kazanma imkanı sağlıyor.
Program kapsamında, Ağustos 2017-Aralık 2017 tarihleri arasında sekiz, Ocak 2018 – Aralık 2018 tarihleri arasında on, Ocak 2019 – Mart 2019 tarihleri arasında iki kişi olmak üzere, başvurular arasından seçilecek yirmi katılımcının tercih ettiği hafıza mekânlarında deneyim edinmeleri amaçlanıyor.
Programa başvuracak adayların
18 yaş üstü olmalarını;
Tercihen gidilecek ülkenin dilini ya da o ülkede yaygın olan yabancı dillerden birini konuşuyor olmalarını;
Hafıza alanı / hafızalaştırma üzerinde çalışmış / çalışan veya bu alana katkı sunmayı hedefleyen kimseler olmalarını gerekli görüyoruz.
İmkan eşitliğini savunan bu programda her türlü etnik, cinsel, kültürel kimlik ve inanç çeşitliliğini sağlamayı hedefliyoruz ve programın Türkiye’nin tüm çeşitliliğini kapsamasını gözetiyoruz. Bu nedenle, İstanbul, Ankara ve İzmir dışından gelecek başvurulara; herhangi bir yurt dışı deneyimi olmayan kimseleri cesaretlendirmek için genç katılımcılara; toplumsal cinsiyet farkındalığını gözetebilmek için kadın katılımcılara öncelik vereceğimizin bilinmesini istiyoruz.
Programa katılmak isteyen adaylar motivasyon mektupları, gerekçeli tercihleri, en az bir adet referans ve öz geçmişleri ile buradan başvuru yapabilirler.
Motivasyon mektubu en fazla iki sayfa uzunluğunda, Türkçe ve gidilecek ülkenin koşullarına uygun bir dilde (ülkenin dili, yaygın konuşulan yabancı dil- örneğin İngilizce) hazırlanabilir; Referans bir kurum ya da bir kişi tarafından verilebilir. Adaylar en fazla üç tercihte bulunabilir. Adayların tercihini / tercihlerini sıralayıp neden bu kurumu / kurumları seçtiklerini açıklamaları gerekmektedir.
Katılımcıların tüm vize, seyahat sigortası, yurt içi ve yurt dışı gidiş-dönüş ulaşım, konaklama masrafları ile temel ihtiyaçlar için gerekli olan harcırah program kapsamında karşılanacaktır.
Başvuru öncesinde tüm adayların programın amaç ve katılım koşullarının yer aldığı program esaslarını okumalarını tavsiye ediyoruz.
Dilge Güney’in naif diliyle küçük bir çocuğun ağzından yazdığı Annemin Çocukluğu Nerede? kitabını okuyunca, annemin çocukluğu aklıma geldi…
Annem hep anlatıp dururdu, “Oyuna asla doyamazdım üstelik doğru düzgün oyuncağımız bile yoktu.” Sonra kendi çocukluğumu düşündüm. Gece yıldızlar görününceye kadar sokaklarda oynamamı, annemin bizimle kovboyculuk oynayıp kasabayı haydutlardan kurtarmamızı, salonun ortasına koltukların süngerleriyle ev yapmamız ve evcilik oynamamız. Ben şanslıydım çünkü annem hemen hemen her oyunumuzda vardı, bize katılamasa bile süngerlerin yerde ne işi var demezdi.Yatağa yattığımızda okuduğu masalların, romanların kahramanlarını seslendirirdi. O artık bir anneanne ama hala torunları ile evin içinde saklambaç oynuyor, bazen süper güçlerini kullanan bir kahraman, kimi zaman bir kedi, bazen kendi uydurduğu bir canlı oluyor.
Peki ama ya annem öyle olmasaydı? Benimle oyun oynamasaydı? Kendi çocukluğunu unuttuğu gibi benim de çocuk olduğumu unutsaydı? Tıpkı, küçük Ze’nin annesi Jülide gibi.
Kitabın girişinde, sabah kahvaltısında yumurtasını bitirirse, Ze’nin odasında Zürafa hanım ve Kuş hanımla vereceği çay partisine katılacağına söz veren anne Jülide çay partisinde varlığını gösteremiyor. Hayal kuramıyor, oyun oynayamıyor; aklı akşam giyeceği elbisede. Ze’nin annesi ve babası meşguller; hep meşguller! Zürafa hanım ve Ze konuşmaya başlıyor:
“Annen oyun oynamayı bilmiyor!”
“Bu çok saçma! Oyun oynamayı herkes bilir.”
“Hayır!” dedi Zürafa hanım kaşlarını çatarak, “Annen çocukluğunu kaybetmiş. Böyleleri oyun oynayamaz!”
Bu sözlerin ardından Ze’nin annesinin çocukluğunu aramaya başlıyorlar birlikte. Elbise dolabına bakıyorlar, dolaptaki karnavala katılıyorlar, kilitli odaya bakıyorlar. Bir yerlerde olmalı, mutlaka yakınlarda bir yerde ama nerede? Annesinin çocukluğunu bulursa kendisi ile oynayabileceğini düşünüyor. Ne kadar zarif bir anlatım ve ne kadar duygusal ve çocukça bir yaklaşım öyle değil mi?
Modern hayatın koşturmacası içinde, iş ile ev arasında mekik dokuyan yetişkinler, ellerinde cep telefonları ile sosyal medyada vakit harcayan anne-babalar, sıra çocuklara gelince hep yorgunlar, hep işleri var. “Şimdi olmaz kızım sonra!” “Haftasonu oynarız oğlum çok yorgunum!” “Al tableti sen biraz oyna ben işimi bitirince bakarız!” Dürüst olalım, bu sözler çok tanıdık ve belki de zaman zaman bizler de kullanıyoruz.
İşte Dilge Güney, bu konuda bir çocuk kitabı yazmış ama en çok da annelere babalara seslenmiş. “Duyuyor musunuz?” diyor Dilge Güney, “Çocuklarınız oynamak, okumak, oynarken kire çamura batmak, minicik fincanlardan hayali çaylar içmek, Kuş Hanım yükseklerde uçmaya devam ederse sıcaklardan pişer mi diye endişelenmek istiyor, çocuklarınız sizinle oynamak istiyor!”
Dilge Güney’in, Annemin Çocukluğu Nerede? kitabını yazmasından, kendisinin, çocuk kitaplarının bir iletisi olması gerektiğine inandığını tereddütsüz söylemeliyim. Öyle olması gerektiğine de inanıyorum. Üstelik Dilge Güney bunu, hikayenin içine yedirerek, okura parmağını sallamadan yapıyor. Kurgusu su gibi akıp gidiyor. Siz de kendinizi Ze ile birlikte, onun annesinin çocukluğunu arıyorken bulacaksınız. Belki son sayfayı kapadıktan sonra, çocuğunuzun yanağına bir öpücük kondurup onunla oynamaya başlayacaksınız. Bizlerden ilgi ve sevgi bekleyen çocuklarımızı, başımızdan savmak için bağırıp çağırdığımızda onlarla oyun oynamadığımızda, belki de kaplerinde yeni bir pencere açılıyordur ve bu pencere canlarını acıtan bir rüzgarla hızla çarpıp duruyordur. Tıpkı Ze’nin annesinin ona bağırdığında Ze’nin hissettiği ve söylediği gibi.
Kitabı, Berna Erözkan Akan resimlemiş öyle ki küçük Ze’nin saçlarını okşamak gelecek içinizden.
Unutmamalıyız, mutlu ve oyuna doyulmuş bir çocukluk, onların geleceğinin sağlıklı temelleri demektir.
Düşünüyorum daaa, bugünlerde havalar çok sıcak! Güneş uzun boylu olanları daha çok yakıyor. Acaba yükseklerden uçan Kuş Hanım da sıcaktan rahatsız mı?
***
Annemin Çocukluğu Nerede?
Yazan Dilge Güney
Resimleyen Berna Erözkan Akan
Yaş Grubu 7+
55 sayfa karton kapak
Yakın Kitabevi
Okaliptus, Sıtka ladini ve Japon karaçamı gibi bazı yüksek ağaç türlerine doğru yukarıya bakarsanız, eşsiz bir doğal olay ile karşılaşabilirsiniz: En üstteki dallar birbirine dokunmaz. “Taç utangaçlığı” olarak bilindiği üzere bu doğal fenomen, ağaçların göz alıcı silüetlerini mükemmel bir biçimde özetler şekilde görünen, ormanın gök kubbesinde çatlak benzeri desenler meydana getirir.
Bilim insanlarının ilk olarak 1920’lerde konu üzerinde çalışmaya başlamasından itibaren, dünyanın dört bir yanındaki aynı ve farklı türlerdeki ağaçlar arasında taç utangaçlığı gözlemlendi. Ağacın türü ve çevre fark etmeksizin, taç utangaçlığı daima, kıvrımlı yollar, zikzak çizen çatlaklar ve dolambaçlı nehirleri andıran boşluklar ile nitelenen, aynı estetiğin doruklarına yükselir. Bazı ağaçların bu eşsiz davranışı neden sergilediğinden kimse emin değilken, pek çok bilim insanı tarafından birkaç hipotez sunuldu. Bir ihtimal, ağaçların dallarının (özellikle çok rüzgârlı bölgelerde) birbirine çarptığında gerçekleşmesidir. Bir diğer önerilen açıklama, uzun ömürlü bitkilerin fotosentez için en uygun ışığı almasının sağlanmasıdır. Bununla birlikte, belki de en dikkat çeken teori boşlukların istilacı böceklerin çoğalmasını engellediğidir. Bu büyüleyici ağaç eğiliminin arkasındaki sebep ne olursa olsun, taç utangaçlığının fotojenik bir fenomen olduğu gayet açık!
Fotoğraf: Patrice78500 (Own work) [Public domain], via Wikimedia CommonsDoğal bir şekilde ortaya çıkan bir fenomen olan taç utangaçlığı, ağaçların tepesinde çatlak benzeri boşluklara neden olur.
Ülkemizdeki bir kent daha, film festivaline kavuştu. Bu yıl ilki düzenlenen Trabzon Uluslararası Film Festivali, 16-26 Ağustos 2017 tarihleri arasında gerçekleşti. Festival, İstanbul Trabzon Federasyonu (İTF) ve Anadolu Eğitim Kültür ve İrfan Derneği (ANADER) işbirliğiyle ve Trabzon Valiliği tarafından desteklenerek düzenlendi.
Ben de festivali 21-26 Ağustos tarihleri arasında mekânında takip eden sinema yazarları arasındaydım. Öncelikle nazik davetleri ile beni bir hafta Trabzon’da konaklatan festival ekibine çok teşekkür ediyorum. Bir yandan festivali takip ederken, bir yandan da yıllar önce bebekken yaşadığım ama hakkında hiçbir şey bilmediğim Trabzon’u gezip görmek çok güzeldi. Ayasofya Müzesi, Atatürk Köşkü, Kadınlar Pazarı, Trabzon Müzeleri, Uzun Sokak, Arsin; yöresel lezzetleri Kuymak ve Kaygana… daha birçok güzel şey öğrenmek güzeldi. Trabzon’un yemyeşil doğasında her şeyi tadımlamak çok güzeldi.
Festivale gelecek olursak; çok konuşuldu, arkasından birçok kişi iyi-kötü şeyler söyledi. Ama kısacası, her hale tanık olabileceğimiz bir festival süreci yaşadık. Bir kere büyük çapta bir organizasyon düzenlemek zor ve riskli bir iştir, hele ilk ilk defa yapıp, elinizi taşın altına koyuyorsanız.
Bir kere film festivali olmayan kente festival düzenleme fikri çok muhteşem. Halkı, sinemayla ve basın ile sinema emekçileriyle buluşturmak çok güzel. Trabzon gibi adı sıkça kültürüyle duyulan bir şehre, film festivali yapma hazırlığı bile çok önemli. Bu yıl ilki olmasına rağmen güzel organize edilmiş de diyebileceğimiz, olmamış da diyebileceğimiz birçok şey mevcut. Ben yazım boyunca tarafsız bir bakış açısı ile her türlü fikri sunmaya çalıştım. Güzel olanı tebrik etmek, kötü olanı da daha iyisi olması için desteklemek çok önemli.
Festival ekibinin, gelecek yıllarda da festivali yapmak ve ileriye götürmek fikirleri var ise, bence dikkat etmesi gereken fazlaca unsur var. Bu sene yurtiçi ve yurtdışındaki bütün film festivalleri kesinlikle takip edilmeli, edilmeli ki eksiklikler görülsün ve önlem alınsın. Bir festival ödül töreni akşamıyla sona ermez, ertesi gün halkın festival görüşleri, konukların görüşleri ve evlerine sağ salim varıp varmadıklarının da teyidinin yapılması önemli.
Gelen konuklara festival kimliği ile içinde festival için hazırlanan katalog, eşantiyon ve gerekli eşyaların bulunacağı bir festival çantası da yapılması, gelen insanı da mutlu eder. Festivalin gösterim programı ise gerçekten karışık hazırlanmıştı. Bir gösterim çizelgesi maalesef yoktu. Sadece festival kapsamında yer alan filmler hakkında bilgi ve altlarında gösterim yerleri ve tarihleri yer alan küçük bir kitapçık vardı. Bu kitapçık da güzel hazırlanmış, ama maalesef takip edenin kafasını karıştırmamak adına çizelge şart durumda. Festivale daha çok sinema yazarının davet edilmesi de çok önemli. Bunlar küçük detaylar olsa da, dikkat edilmesi bence önemli.
Bir kere Trabzon’un çeşitli alanlarına Açıkhava sineması kurulması çok ama çok güzel bir düşünce olmuş. Halkın bu Açıkhava sinemasına gösterdiği yoğun ilgi de cabası. Ama halk, keşke bu ilgiyi festivalin yarışma filmlerinin gösterildiği sinema salonlarına da fazlaca gösterebilseydi. O sinema salonlarında biz konuklar olarak daha kalabalıktık. Festival bu konuda şehrin birçok yerinde duyuruda bulunmuş, ama halk gelecek yıllarda ilgiyi biraz daha artırabilirse daha şahane görüntüler ortaya çıkabilir. Bu konuda festivalin de halkın da çabası önemli. Gelecek yıllarda tarihler biraz daha üniversitelerin açık olduğu tarihe denk gelirse, öğrencilerin de ilgisini kazanabilecek bir hale gelebilir festival.
Yarışma filmlerinin ekiplerinden gelen insanların bir ikiyi geçmesi, çok güzeldi. Yönetmen ve oyuncuların da festivale gelip film gösterimi sonrası konuşması iyi ki planlanmış. Hele ki gösterimler öncesi gala planlaması güzel fikir. Ama bazı filmler için söyleşi planlaması sıkıntılı geçti, her galada en azından bir festival temsilcisinin bulunması çok daha güzel görünebilirdi. En çok hoşuma giden şey ise; “Kalandar Soğuğu” filminin gördüğü ilgi oldu.2015 yılında Tokyo’daki dünya prömiyeri ile festival süreci başlayan, hatta televizyonda gösterilen filme, kendi memleketinde gösterilen yoğun ilgi muhteşemdi. Ayrıca yurtiçi ve yurtdışından bir çok ismin de festivale gelmesi çok güzel. Özellikle İran sinemasının tanınan ismi Afsaneh Pakroo’yu görmek çok güzeldi.
Festivalde Ulusal seçkiye gösterilen ilginin yanında Uluslararası seçiye gösterilen ilgi de beni şaşırttı. Kartal Avcısı’nın Kızı, Red Garden ve Lesson gibi farklı kültürlerden gelen filmler izleyenlerde farklı başık açıları yaratan ve keyif veren yapılar olarak akılda kaldı. Rüya, Kalandar Soğuğu, Genç Pehlivanlar ve Mavi Bisiklet gibi daha önceki festivallerde gördüğümüz filmleri buradaki izleyiciyle buluşturma fikri çok güzel. Son Kuşlar, Kasap Havası, Mor Ufuklar, Bütün Saadetler Mümkündür, Bulutların Ardında ve Aşık gibi belirli bir teması ve doğası olan yapılarımız da bu seçkiye yakıştı. Ödül töreninde ise başarılı filmlerin ödüllendirilmesi, sinemamız adına daha başka sevindirici bir hadise. Jüri tarafından adaletli sonuçlandırma, sinemacılara yeni filmleri için ayrı destek yüklemiş oldu.
Sonuç olarak keyif aldığımız zamanları düşünerek bu festivali hatırlamak çok daha güzel olacaktır. Çok değerli ve hayatım boyunca muhabbet edebileceğim insanlarla tanıştım. Ve, bizimle festival boyunca her gün ilgilenen, koşturan ve rahatımızı düşünen sevgili Zeynep Aydın’a; desteğini hep hissettiren ve festival sonrası durumumla ilgilenen sevgili Sera Akça’ya ve ulaşım, konaklama konusunda yardımcı olan sevgili Erdem Pişkin’e ayrıca teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Daha da büyük, daha çok kalabalık, daha başarılı ve dinamik bir 2. Trabzon Uluslararası Film Festivali’ni görebilmek dileğiyle…
2015 yılı Azerbaycan yapımı “Lesson” ilkokul yıllarında gençlerin arasında, okulda sıkça rastladığımız dışlanma hikayesine odaklanıyor. Yapım, başka bir ülkenin yapımı da olsa, bizleri ilkokul yıllarına götürmeyi başarıyor. Müzikal tadındaki finaliyle ve çocuk oyuncuların performansıyla Lesson’u izlerken eğlenmemek mümkün değil.
SON KUŞLAR / 2016 / Yönetmen: Bedir AFŞİN
Üç kısa filmi ve bir belgeseliyle sinemaseverlerin tanıdığı yönetmen Bedir Afşin’in ilk uzun metrajlı filmi Son Kuşlar, festival filmleri arasında yer aldı. Son Kuşlar; şehir hayatından bunalan Bekir’in ailesinin yanına memleketine tatile geldikten sonra, av mevsimi olmadığı bir vakitte av yapıp daha sonra bunlardan gelen uğursuzluklara inanan köylüler arasındaki çatışmasını merkezine alıyor. Görüntü yönetmenliğindeki başarısı göze çarpan yapım, başarılı senaryosuyla da farkını belli ediyor. Fatma Öney’in muhteşem oyunculuk performansı, filmin belirgin noktalarından bir tanesi. Filmde yer alan gerilim, dram, aksiyon ve komedi sahneleri de izleyenlerde güzel anlar bırakıyor.
KASAP HAVASI / 2015 / Yönetmen: Çiğdem SEZGİN
Çiğdem Sezgin’in yurtiçi ve yurtdışı birçok festivali dolaşan filmi Kasap Havası’nı nihayet izleyebilme şansı buldum. Şenay Gürler ve İnanç Konukçu başta olmak üzere bütün oyuncuların başarılı performansları, filmi kurtarır nitelikte. Hikayede yaratılan başarılı çatışmalar, senaryoya hafif aksaklıklarla dökülmüş durumda. Sıkıntılar kendini yer yer gösterdiğinden dolayı, film için oyuncu performansı filmi diyebiliriz.
MOR UFUKLAR / 2017 / Yönetmen: Olgun ÖZDEMİR
Daha önce belgeselleri ile Vicdan Ağacı ve Nene Hatun filmleriyle tanıdığımız Olgun Özdemir’in Mor Ufuklar’ı, görücüye çıktı. Mor Ufuklar’da ülkelerindeki iç savaştan kaçan Suriyeli mültecilerin yaşadıklarını, hayatta kalmayı başaran fakat ailesini arayan baş karakterimiz Meryem’in gözünden bir hikâye izliyoruz. Başarılı senaryosuyla meramını doğru şekilde anlatan filmin akıllı ilerleyen bir senaryosu var. Zeynep Sevi Yılmaz’ın inandırıcı performansı filmde adeta parıldıyor. Adem Yılmaz ve Ece Özdikici de başarılı performanslara sahip. Filmde fazla müzik ve fazla ağırlık yapan sahneler yer almakta. Onlardan kurtulduğunda film, başarılı bir yolda ilerleyen durumda.
BÜTÜN SAADETLER MÜMKÜNDÜR / 2017 / Yönetmen: Selman KILIÇASLAN
36. İstanbul Film Festivali’nde de gördüğümüz, Selman Kılıçaslan’ın ilk uzun metrajlı filmi “Bütün Saadetler Mümkündür” ü de Trabzon’da izleme şansı buldum. Film, Kılıçaslan’ın kuzeni Ali ile lise yıllarına dayanan hatıralarından esinlenirken, aşk hikâyesi ile başlayan ama esasında bir maneviyata doğru ilerleyen bir hikayeyi ele alıyor. Öncelikle bu filmi Trabzon’da izleyebildiğim için çok mutluyum. Filmin o kadar akıcı ve başarılı bir senaryosu var ki, senaryosu için bile sadece değer verebilirsiniz filme. Belki filmi izlemesi ağır gelebilir, belki birazcık süresi de uzun olabilir. Ama Kemal Uçar’ın oyunculuk performansının dramada, bu filmle birlikte yükseklere çıktığını söyleyebiliriz.
Birçok kısa filmi bulunan Trabzon’lu yönetmen Kaan Atilla Taşkın, ilk uzun metrajlı filmiyle yurtdışının ardından ilk kez kendi ülkesinde ve kendi memleketi Trabzon’da izlendi. Bulutların Ardında, Karadeniz’in yaylalarında doğayla iç içe geçen bir çocukluk aşkı hikâyesi anlatıyor.
Küçük bütçelerle, desteksiz, ailesi ve arkadaşlarıyla bu filmi çeken Taşkın’ı sinemaya bu kadar aşık ve bağlı olduğu için yürekten kutlamak gerek. Taşkın’ın bu filmde anlatmak istediği bir hikaye var ve Takın bunu başarılı şekilde anlatmayı başarıyor. Filmin büyük kahramanı Emre, hakikatten değme oyunculara taş çıkartan cinsten karakterini canlandırıyor, keza Aleyna da öyle. Kardeşleri ile kısa filmlerde de çalışan Taşkın, onları o kadar güzel eğitmiş ki, performanslar filmde hiçbir şekilde sırıtmaya neden olmamış. Belki filmin senaryosunda bazı aksamalar var, belki tek müzik olması biraz boğuyor olabilir, belki renkler tam istenilen şekilde olmamış olabilir. Ama bu filmde o kadar güzel cümleler ve o kadar büyük emekler var ki, bunları yabana atmamak lazım.
AŞIK / 2016 / Yönetmen: Bilal BABAOĞLU
Usta şair Aşık Veysel’in hayatından bir kesiti anlatan “Aşık” filmini de vizyona takip edememiştim. Trabzon vesilesiyle bu filmi de izleme şansı buldum. Bir çok dizinin senaryosunda kalemi bulunan Bilal Babaoğlu’nun ilk uzun metrajlı filmi olan “Aşık” ın çok bilinmeyen hikayesine tanık oluyoruz. Aynı köyde aşık olduğu Esma ile hikayesi o kadar narin, o kadar samimi anlatılmış ki, çok keyif alarak istedim. Ta ki bu büyü bozulup Esma kaçana kadar. Aşık Veysel’in deyişleri o kadar güzel serpiştirilmiş ki filmde, sanki biraz daha türküleri filmde olsaydı demeden edemedim içimden. Filmdeki mağara sahneleri de güzel bir sinematografik hava katmış durumda filme. Babaoğlu, Aşık Veysel’in hayatından bu bölümünü ya başarıyla araştırmış ya da çok başarılı kalemiyle güzel bir şekilde resmetmiş. Çünkü hikaye gerçekçi ve filme de çok yakışmış durumda. Veysel’i canlandıran Emirhan Kartal’ın ilse oyuncu değil sanatçı olduğunu öğrendiğimde de çok şaşırdım. Kartal’ın sesi de çok başarılı, ayrıca Veysel’i de layıkıyla canlandırıyor. No name bir isimle çalışmak, iyi bir fikir olmuş.
Festival hakkında neler söylediler?
En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alan “Mor Ufuklar” filminin başrol oyuncusu Zeynep Sevi Yılmaz: “Bir oyuncu olarak ilk uzun metraj filmimle bir festivalde ödül almış olmak gerçekten çok güzel bir hatıra ve mutluluk verici. Uluslararası festival yapmak elbette çok zahmetli bir süreç, Trabzon’da böyle bir atılım yapılmasının sinema sektörü için önemli olduğunu düşünüyorum. Umarım festivaller çoğalır ve yeni yönetmenler yeni oyuncularla seyircileri buluşturur.”
Ödül alan “Bulutların Ardında” filminin yönetmeni Kaan Atilla Taşkın: “Festivalde çok değerli arkadaşlarımız oldu. Festivali düzenleyenlerin emeğine sağlık. Böyle zor bir işi yapmak cesaret ister. Emek verenleri gönülden kutluyorum.”
En İyi film ödülünü alan “Kalandar Soğuğu” filminin başrol oyuncusu Haydar Şişman: “Uluslararası bir festival yapmak çok zor bir iş, hele ki daha önce deneyiminiz yoksa. Festival, sadece jüri ve festivalin başındaki kişilerle yürümez. O festivalin düzenlendiği kentin halkı ve misafirlerinin de desteği çok önemli. Bu da festivali düzenleyenleri motive der ve bir sonraki sene daha da iyisi ortaya çıkar.”
Ödül alan “Aşık” filminin yönetmeni Bilal Babaoğlu: “Sanat organizasyonu olarak yetersiz kalan bir festivaldi. Bu yıl ilki olmasına rağmen, daha tecrübeli ve profesyonel festival organizatörleri tarafından yapılmalıydı. Sinemacıya, festivalciye daha kıymet verilen bir festival süreci geçirmeyi isterdim. Sinemacı ile Trabzonlu izleyiciyi buluşturma sağlanamadı. Dilerim ki, ikincisi ve sonrasında bu eksiklikler giderilir. Buna rağmen ödül töreninde, jürinin değerlendirmesini hakkaniyetli buluyorum. Aşık filmimle aldığımız ödüller için de mutluyum tabii ki.”
Ödül alan “Mor Ufuklar” filminin yönetmeni Olgun Özdemir: “Aldığımız ödüller için çok mutluyuz. Henüz yeni doğmuş bir festival olarak, işinin ehli iyi bir ajansla çalıştıklarında, bol sinema eleştirmeni davet ederek, Yeşilçam’ın duayenleri ile sinemanın yeni neslini hep iç içe tutarak, daha ses getirecek ve uzun soluklu bir festival olacağını düşünüyorum, hayli ümitliyim. En önemlisi halk, festivallerde mutlaka Yeşilçam’ı görmek istiyor. Bunu Adana ve Antalya’daki halktan da defalarca işitmiştim. Yeşilcam bizim temelimiz ve çıkış noktamız.
Ağustos sıcağında açık hava gösterimleri halk tarafından teveccüh görsede kapalı alan gösterimleri diğer festivallerde olduğu gibi maalesef istenilen düzeyde olmadı. Ama bundan sonra, iyi bir programlama ile Türkiye’nin önemli festivallerinden biri olacağına inanıyorum.
Ve son olarak ben festivallerde bizzat sektörde yönetmenlik yapan biri olarak hayli başarılı bulduğum ve zevkle takip ettiğim sinefilleri de görmek istiyorum. Bu sadece benim değil diğer meslektaşlarımında isteği.”
Trabzon Film Festivali ve Trabzon’dan görüntülerin yer aldığı videoyu buradan izleyebilirsiniz:
Cezaevindeki çocukların 140’ı bir yaşında, 124’ü iki yaşında, 117’si üç yaşında, 77’si dört yaşında. Beş yaşındaki 44 çocuk ve altı yaşındaki altı çocuk da cezaevinde…
12 yaşından itibaren cezaevine atılan çocukların yanı sıra cezaevlerinin çok daha küçük zorunlu konukları var, bebek mahkûmlar, anneleri ile hapse atılan çocuklar… Çocuklar birçok sebepten ötürü cezaevine atılabiliyor. Bu sebepler arasında, “suç işlemiş bir anne”nin çocuğu olmak da var. Anne karnında, doğar doğmaz, doğduktan bir gün sonra ya da 6 yaşında cezaevine giren çocukların sayısında her geçen gün artış yaşanıyor. Annesi ile cezaevine girmek zorunda kalan beş yaşındaki Barış’ın gözünden yaşananların anlatıldığı “Uçurtmayı vurmasınlar” filminin ardından dikkati daha fazla çeken bu çocuklar, tıpkı kendilerinden birkaç yaş büyük olan ve farklı “suçlardan” cezaevine atılan ağabeyleri ve ablaları gibi çok küçük yaşta tanışıyor “adalet” kavramı ile.
Devletin haberi yok
Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı verilere göre, Türkiye’de en az 668 çocuk annesi ile birlikte kapalı ceza infaz kurumlarında tutuluyor. 344 erkek, 324 kız çocuğundan 149’u bir yaşını bile doldurmamış bebekler….
Cezaevindeki çocukların 140’ı bir yaşında, 124’ü iki yaşında, 117’si üç yaşında, 77’si dört yaşında. Okul öncesi eğitime başlaması gereken beş yaşındaki 44 çocuk ve altı yaşındaki altı çocuk cezaevinde annesi ile birlikte yaşam savaşı veriyor. CHP İstanbul Milletvekili Gamze Akkuş İlgezdi’nin önergesini yanıtlayan Adalet Bakanlığı, tıpkı kaç yaşında olduğunu bilmediği 11 çocuk gibi, cezaevinde doğacak kaç çocuk olduğunu da bilmediğini itiraf etti: “Cezaevindeki hamile tutuklu sayısını bilmiyoruz.
Türkiye cezaevlerine çocuğu ile birlikte giren pek çok annenin büyük hikâyeleri var. Bunlardan biri de Alman vatandaşı gazeteci-çevirmen Meşale Tolu ve çocuğu Serkan. Eşi kendisinden önce tutuklanan Etkin Haber Ajansı çevirmeni Meşale Tolu, cezaevine girdikten sonra çocuğuna bakacak kimse kalmadığı için üç yaşındaki oğlu Serkan’ı yanına alır. Burada oğlu ile birlikte tutukluluk hayatını yaşayan Tolu’nun koğuşunda ise o günden itibaren yeni bir “Uçurtmayı Vurmasınlar”başlar… Bakırköy Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda Tolu’nun koğuşundaki 19 kadın, artık Serkan’ın yeni 19 annesi olur. Koğuşta yapılan bir toplantı sonrasında Serkan’a nasıl bakılması gerektiğini tartışan kadın mahkûmlar, nöbetçi ‘’ikinci anne’’ olarak Tolu ile birlikte annelik görevini üstlenir. İşte o toplantının ardından Bakırköy’de Serkan, üç yaşında başladığı tutukluluk hayatında 19 yeni anneye kavuşur.
***
KHK ile kapatılan Gündem Çocuk Derneği kurucularından Ezgi Koman: Çocuk cezaevleri kapatılsın
Her zaman söyledik: Kapalı kurum, doğası gereği şiddet üretir. Zaten bir dizi hak ihlaline uğramış çocukları kapattıkça, kapatıldıkları yerlerde de daha ağır hak ihlallerine maruz bıraktıkça, sonuç olarak karşımıza nasıl gerçekleştiğini dinlemekten utanacağımız şiddet yaşantısı çıkar. Ve şiddetin faili genellikle çocuktan sorumlu görevliler olur. Zaman zaman da kapatılmanın doğası gereği üretilen bu şiddet ya çocuklar tarafından diğer çocuklara ya da 2003’te Kars’ta 14 yıl içinde defalarca başka yerlerde, son olarak da 18 Ocak günü Adana Kürkçüler Cezaevi’nde olduğu gibi, kendilerine yönelir.
İşte bu yüzden bu alanda çalışan sivil toplum örgütleri, Türkiye’nin de taraf olduğu BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni temel alarak, bıkmadan usanmadan talep etti: Çocuk Cezaevleri Kapatılsın! Ama olmadı… Çocuk tutukluluğu sona ermediği gibi çocukların yaşadıkları ihlaller gün geçtikçe derinleşti. Örneğin CHP Milletvekili Gamze Akkuş İlgezdi’nin verdiği soru önergesine verilen yanıta göre Türkiye’de 2009 yılından Mart 2017 tarihine kadar hapishanelerde 18 çocuk yaşamını yitirmiştir. Bu 18 çocuktan 5’i son 7 ayda, kendi bulundukları oda/koğuşta yangın çıkartmaları sonucunda hayatlarını kaybetmiştir.
Hatırlar mısınız acaba?
2012 yılında AİHM Türkiye hakkında bir karar vermişti. 16 yaşındaki Bilal hakkındaydı bu karar. Bilal, 2003 yılında Kars Cezaevi’nin çocuk koğuşunda tutukluyken intiharı denemiş, infaz koruma memurlarının yetişmesiyle kurtarılmış ve kaldığı koğuşa geri gönderilmişti. Olayın ardından cezaevi müdürü ile konuşan Bilal, ‘cezaevi yaşamına uyum göstermekte zorlandığını ve psikolojik sorunlar yaşadığını’ anlatmıştı ancak bu konuda cezaevi yönetimi herhangi bir destek geliştirmemişti. İntihar girişiminde bulunduğu için hakkında disiplin soruşturması başlatılan Bilal’e, disiplin kurulu tarafından herhangi bir ceza uygulanmaz ama “diğer mahkûmlara kötü örnek olduğu” söylenmiş ve “söz konusu şeyleri” tekrarlaması halinde daha ağır bir muameleye tabi tutulacağı hakkında uyarıda bulunulmuştu.
Bilal 19 Ocak 2004 günü tekrar intiharı denemişti. Bu kez de kurtarılmış ve tedavi için hastaneye kaldırılmıştı. İntihar denemesinden dokuz gün sonra yani 28 Ocak tarihinde ise Erzurum Cezaevi’ne nakledilmiş, 9 Şubat günü ise Erzurum Cezaevinde kalan diğer çocuklardan biri cezaevi müdürüne, Bilal’in “garip davrandığını”, kendini asmaktan söz ettiğini ve davranışlarının çocuk koğuşundaki diğer çocuklara kaygı verdiğini söylemişti. Bunun üzerine Bilal, aynı gün çocuk koğuşundan yetişkin koğuşuna nakledilmişti.
Bilal’in nakli resmi kayıtlara “Bilal, kimliğinde on yedi yaşında olduğu görünmesine karşın, aslında daha yaşlı olduğunu ve bu nedenle bir yetişkin koğuşunda tutulmayı talep etmiştir” şeklinde yer almıştı. Ancak olaydan sonra öğrenilmişti ki, 16 Şubat günü Bilal Cezaevi Müdürüne başka bir koğuşa nakledilmek istediğini, koğuşundaki kişilerle anlaşamadığını söylemiştir.
Bilal’den 22 mektup
27 Şubat ve 10 Aralık tarihleri arasında Bilal kişisel sorunlarını görüşmek üzere cezaevi müdürünü acilen görmesi gerektiğini ifade eden, “22 mektup” yazmış ve cezaevi müdürü ile Savcı’ya göndermişti. Taleplerine birkaç kez olumlu yanıt verilen Bilal, cezaevi müdürüyle görüşebildiğinde başka bir koğuşa nakledilmek istediğini anlatmıştı. Ayrıca ailesinin kendisini düzenli olarak ziyaret edemediğini, hiç parasının olmadığını ve para kazanmak için cezaevinde çalışmak istediğini de belirtmişti. Hapishane görevlileri tarafından hazırlanan bir rapora göre; “15 Aralık tarihinde Bilal, Müdür Yardımcısı ile görüşmüş ve başka bir hücreye nakledilme talebini bildirmiştir. Talebi reddedildiğinde ise “tıraş bıçağı ile bir cezaevi görevlisine saldırmaya çalışmış, hücresindeki lavaboyu tekmeleyerek kırmış ve yatağını ateşe vermiştir.”
Cezaevi yetkilileri tarafından hazırlanan diğer bir rapora göre de 17 Aralık günü saat 10.00 civarında Bilal, arka arkaya birkaç kez başını hücre duvarlarına vurarak kendini yaralamış ve tedavi edilmek üzere revire götürülmüştü.
Günün ilerleyen saatlerinde Bilal tek başına bir hücreye yerleştirilmiş, aynı gün saat 13.30 civarında ise hücrede bulunan yatak çarşafıyla kendini hücresinin demir çubuklarından asarak yaşamına son vermişti. Bilal’in ölümü aileye 13 gün sonra söylenmişti.
2004 yılında gerçekleşen bu olayın ardından Bilal’in anne ve babası Erzurum Savcılığı, Adalet Bakanlığı, Erzurum İdare Mahkemesi ve Danıştay’dan yetkililerin oğullarının yaşam hakkını koruyamadıkları için cezalandırılmasını talep etmiştir. Ancak olayla ilgili Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü oğullarının intiharını ailesine bildirmeyen cezaevi yetkilileri hakkında disiplin soruşturmasının başlatıldığını bildirirken ailenin talep ettiği ceza soruşturması, ilgili savcı tarafından sona erdirilmiş yani olay cezasız kalmıştır. Bunun üzerine aile ulusal yetkililerin “oğullarının yaşam hakkının ihlal edildiği, oğullarının kasten öldürülmüş olduğu, yetişkin koğuşuna nakledilmesinin hukuka aykırı olduğu, etkin bir soruşturmanın gerçekleştirilmediği, cezaevi otoritelerinin oğullarının ölümü ile ilgili olarak ihmalci davrandığı, dolayısıyla yetersiz ve başarısız oldukları, özellikle bu ihmalin oğullarının Kürt olmasından kaynaklandığı’’iddiası ile AİHM’e başvurmuştur. AİHM başvuruyu kabul etmiş ve 2012 yılında verdiği kararda; “tutuklu kişilerin savunmasız bir durumda olduğu ve yetkililerin bu kişileri koruma görevi bulunduğunu” vurgulamıştır.
Bilal hakkında verilen bu karar bugünlerde bir kere daha açığa çıkan çocuk cezaevlerinde yaşanılanlara ilişkin çok fazla şey söylüyor…
Çocuklara özgü adalet
AİHM Bilal’le ilgili kararı verirken Avrupa Cezaevi Kuralları’nı, BM Çocuk Hakları Komitesi’nin yorumlarını, CPT’nin Türkiye raporlarında yer alan çocuk cezaevlerinin durumuna ilişkin kaygılarını temel dayanak olarak alıyor. Bu dayanakların ortak ilkesi elbette 18 yaşından küçük bireylerin özgürlüklerinden yoksun bırakılmalarının en son ve sadece çocukları korumak için başvurulması gereken bir uygulama olması gerektiği. Alıkonduğu durumlarda ise çocukların sadece çocuklarla birlikte kalması gerektiğinin altına çiziyor ve bu çocuklara yönelik devletin pozitif yükümlülüklerinden söz ediyor.
AİHM’in vermiş olduğu bu karar; -bu yazının dikkat çekmek istediği konu olan- devletin cezaevlerindeki çocuklara ilişkin pozitif yükümlülüğüyle ilgili ise şöyle diyor:
»Tutuklu çocuklar savunmasız durumda bulunurlar. Yetkililerin bu çocukları koruma görevi bulunur. Bu nedenle tutukluluk esnasında meydana gelen yaralanmalara açıklama getirmek devletin sorumluluğundadır.
»Yetkililer cezaevlerindeki çocukların yaşamına ilişkin gerçek ve ani bir riskin varlığın olup olmadığını bilmesi gerekmektedir. Bunu bildiğinde de bu riskin ortaya çıkışını engelleyecek tedbirleri almak durumundadır.
»Cezaevi yetkilileri çocukları koruma görevlerini onların hak ve özgürlüklerine dokunmayarak yerine getirmelidir.
»Yetkililer cezaevlerinde kalan çocukların ihtiyaçlarını ve statülerini dikkate alan özel düzenlemeler yapmalıdır.
»Devlet; kasıtlı ve hukuka aykırı öldürmeden sakınmanın yanı sıra özellikle kendi yetki alanında bulunan kişilerin yaşamlarının korunmasına ilişkin uygun tedbirleri alma yükümlülüğünü yerine getirmelidir.
Bizler, çocuk hakları savunucuları olarak bu sorunları tartışabilmek için Adalet Bakanlığı’nı, çocuk adalet sistemi ile ilgili çalışan sivil toplum örgütleri, akademisyenler, meslek odaları ve bağımsız araştırmacılarla bir diyalog zemini oluşturmaya çağıyoruz.
Ne dersiniz bu çağrıya yanıt gelir de bu kez de çocuklara özgü “adalet” sağlanır mı?
Ankara ahalisi ODTÜ ve yol yapımı gündemini tartışırken yepyeni bir platform kuruldu. Yeşil Ankara Platformu, mevzunun sadece ODTÜ olmadığı hatta bunun birçok açıdan iyi bir maske olarak kullanıldığından yola çıkarak “Ankara’yı ranta kurban etmeyelim” başlıklı bir açıklama yayınladı.
Kent yaşamına dair birçok şeyin bütüncül olduğunu vurgulayan platformun açıklaması şöyle:
“Bir gece ansızın saldığı rant dozerleriyle bayramı ağaç katliamına döndüren zihniyet bir kez daha gözünü Ankara’nın akciğerlerine dikti. ODTÜ’nün ormanları ve Atatürk Orman Çiftliği’nin bir tutam kalmış yeşili yeni talan projeleri ile karşı karşıya şimdi.
Bütünlüklü bir planlamadan yoksun, yeşile ve çocuklarımızın geleceğine zerre kadar değer vermeyen, bir avuç çıkar çevresi dışında ne Ankara’nın trafik sorununu çözen ne de sağlığına hizmet etmeye yeten bu projeler, başta güzergâh üzerinde yaşayanlar olmak üzere tüm Ankara’yı tehdit ediyor. 50 metre genişliğinde açılacak yollar ne gecekondulara ulaşacak ne yoksul semtlerin kıyısından köşesinden dolaşacak ama kişiye özel rezidansların, lüks alışveriş merkezlerinin önünü ardına kadar açacak.
Planların yapılma ve askıya çıkma sürecinde çeşitli usulsüzlüklerle kendi isteklerini dayatma yöntemine başvuran Belediye, trafiği azaltma ve Bilkent’te inşa edilen şehir hastanesini kente bağlama bahanesiyle ODTÜ arazisinden üç yeni yol geçirilmesi hedefleniyor.
Yollardan biri Kampüsün kuzey istikametinden Eskişehir Yolu’na paralel bir şekilde açılıyor ve 100. Yıl Çukurambar bölgesinde kapasitesi zaten çok sınırlı olan Öğretmenler Caddesi’yle birleşerek ODTÜ’yü bir kez daha ikiye bölüyor. Üstelik bu kez geçmiş planlarda yer alan “aç-kapa tünel olmayacak” ifadesi de kullanılmıyor. 4.8 kilometre uzunluğunda 50 metre genişliğinde ya da 24 hektar büyüklüğünde bir orman sadece bu bir tek yolla yok ediliyor. Haberlerde işittiğimiz ve yüreğimizden bir parça götüren orman yangınları rant dozerlerine binip geliyor; ama hiçbir yetkili ah vah demiyor.
Daha önce planlarda bile görünmeyen bir diğer yol ise var olan bir yola paralel olarak Şehir Hastanesi’nden İncek’e doğru uzanıyor ve ODTÜ arazisinin içine yaklaşık 250 metre girerek ne amaçla kullanılacağı söylenmeyen; ama acı deneyimlere dayanarak tahminde bulunmak için kahin olunması gerekmeyen 94 hektarlık bir alanı, vadideki su yoluna konulmasından kaynaklı sel ve taşkın riskleri yaratarak kampüsten koparıyor.
Üçüncüsü ise ikinci yolun bir uzantısı olarak Turan Güneş Bulvarı ile Güney Çevre Otoyolu’nu, 30 metre genişliğindeki bir yol ile Eymir arazisinde viyadük üzerinden bağlıyor. Bu yolun iki tarafından bulunan açık alanlar orman ve doğal sit alanlarıdır; bölge Gölbaşı Özel Çevre Koruma (ÖÇK) Bölgesinde yer almaktadır. Bu genişlikte bir yol ve viyadük yapımı ÖÇK ve sit statüsünde bulunan bölgede doğal alanın tahribatına yol açacaktır.
Ana resimden bağımsız olarak kamuoyuna ODTÜ yolları olarak sunulan ve kasıtlı olarak yanlış bir zeminde tartışmaya açılan bu yolların esas amacı, 2038 Ankara Çevre Düzeni Planı incelendiğinde açıklığa kavuşmaktadır. Çözüm diye sunulan bu yollar, 100. Yıl, Çiğdem, Çukurambar, Çayyolu, Öveçler, Dikmen başta olmak üzere pek çok semt ve mahalleyi doğrudan etkileyecek bir biçimde şehirlerarası trafiği şehir merkezine taşırken rant alanlarını birbirine bağlayacaktır.
Toplu taşımayı verimli ve etkin bir şekilde düzenlemeyenler, çözüm diye sundukları devasa yollarla özel araç kullanımının artışına neden oluyor ve dolayısıyla artan trafik yoğunluğu da yeni yol ihtiyacı doğuruyor. Bu kısır döngü ise her seferinde kent ve doğa katliamı faturasıyla Ankaralının karşısına çıkıyor. Sonuçta oturduğu semtlerde papatya bile görmemiş çocuklar havaalanı genişliğinde yol manzaraları ve beton yığınları arasında nefes almaya zorlanıyor.
Çok iyi biliyoruz ki bugün bir de yetmez üç tane diyenler biz hayır demediğimiz müddetçe yarın çok daha fazlasını isteyecekler, sonra bir de bakacağız ki ODTÜ’nün ormanları da tıpkı Ankara’nın bağları gibi, tıpkı Ankara’nın kedisi, keçisi, tavşanı gibi, tıpkı Atatürk Orman Çiftliği gibi yok oluşa sürüklenecek. Kaydı ilk kez ODTÜ’de tutulan Çiğdeci kuşu da, başka bir coğrafyada mumla arayıp bulamayacağınız Akkaşlı Kirazkuşu da, elli çeşidi ülkemizde sadece bu ormanlarda yetişen yedi yüz bitki türü de fotoğraflarda kalacak. Yerlerinde ise oluşumuna tırnak ucu kadar katkıda bulunmamış; ama yürü ya kulum denilerek yarım yüzyılın emeğine, göz nuruna bir oldu bittiyle konan rant babalarının çoğu yabancı kelimelerle isimlendirilmiş ucube beton yığınları yükselecek.
İşte bizler, aşağıda yer alan kurumlar olarak, içinde yaşayanları hiçe sayan bu projeleri doğru bulmuyoruz. “Ya yapılacak, ya yapılacak” tarzında bir dayatmayı asla kabul etmiyoruz.
Kentimizi griye boyayacak her türlü proje ile mücadele edeceğimizi bir kez daha bildiriyoruz.
Griye karşı yeşili; rant için dökülmüş betonlara karşı ağacı, ormanı, doğayı; ölüme karşı yaşamı savunacağız!”
Avrupa’da Fipronil adlı haşere ilacının bulaşmasıyla zehirli hale gelen yumurtaların tespit edildiği ülke sayısı 40’ı buldu. Bu ülkeler içinde Türkiye de var.
Zehirli yumurta salgınından henüz etkilenmemiş dört AB ülkesinin Litvanya, Portekiz, Kıbrıs ve Hırvatistan olduğu belirtilirken, ABD, Rusya, Güney Afrika ve Türkiye de zehirli yumurtaların bulunduğu ülkeler arasında yer alıyor.
Milyonlarca zehirli yumurta Avrupa’da market raflarından kaldırılırken bazı yetkililer zehirli yumurtaların bisküvi, salata ve pastalar gibi işlenmiş yiyecekler aracılığıyla çoktan besin zincirine girmiş olabileceğini söylüyor.
Reuters’ın aktardığına göre AB üyesi ülkelerden tarım bakanları, duruma karşı önlem almak için bugün Estonya’nın başkenti Talin’de toplanacak.
Hollandalı ve Belçikalı yetkililer, haşere ilacının kaynağının Hollanda’da kullanılan bir temizlik ürününe dayandığını tespit etmişlerdi. Chickfriend adlı hayvan barınaklarının temizliğiyle ilgilenen şirketin başında bulunan iki Hollandalı geçen ay tutuklanmıştı.
Fipronil, hayvanlardaki pire ve keneleri temizlemek için kullanılıyor. Ancak kümes temizleme amacıyla besin zincirine girmesine izin verilecek şekilde kullanılması kesinlikle yasak.
Kitaro ya da Lorennaya çift tıklayıp, kaset çalardan reload dinleyenlerin uzaya çıktığı zamanlardan bahsediyoruz. Belki “kayıp” Mu ve Atlantisten önceki zamanları. Yoga, ezoterizm ve kabala zamanları. Ekmeğin glütensiz olduğu zamanlar. Avcı ve toplayıcı olmadığımız zamanlar. Evet, çok spiritüeliz, çayımızı kahvemizi bile öyle içiyoruz. Varlığımızın ihtiyacı için nefes alıp veriyoruz. Haydi hep birlikte bir “nefes” atalım gençler.
Kuşum Aydın’dan çıkamıyoruz bir türlü. İki ünite kan versem de, pazarlama ağzıyla, kanımızda olan bu spiritüelliği değiştirmek hayli zor. Anlamak değişimdir diyen üstadın, yoğurdu yemesindeki ahenge selam olsun. İki kaş arasındaki toplanma noktasının tam tersi lokasyondaki toplanma noktası, bir çeşit şehirlerarası otobüs terminali gibi olabiliyor bazen. Halka açık tuvaletler toplumsal ahlakımızı korumaya anbean devam ediyor. Değer farklarıyla çevrelenmiş bu 783.562 km²lik alan içindeki Asli Tesirleri anlamaya çalışmak için daha ne kadar yürümek gerekiyor(?)
Aile ziyaretlerindeki kurbanlık durumuna düşen “hayvan” İbrahim Peygamber’den bu yana yapılan “eski antlaşma”nın bir sonucu mu yoksa? Erkekler sünnet olup, kan ile yukarıya bağlanırken, yukarıya kurban olmak isteyen İshak’ın fedakârlığını ne yapacağız? Son zamanlarda, (soon (?)), yeni antlaşmadan gelen taze bilgilerle harlıyorum ateşi ve şöyle bir şey tezahür ediyor krallığa “Yasaya uymak bizi Baba’nın yanında yaşamımızı sağlamaz, iman sağlar.” Uff, birileri hedefi 12’den vurdu. Sting’in “I’m a english man in Newyork” versiyonu ile söylersek “Bulls Eye“. GOT ya da Game of Thrones’ta da Arya böyle demişti 7. Sezon 6. Bölümde. Bölümler aynı değil mi? Abiniz İzlandaya gitmeden GOT’u yaşıyor ve izliyor. Ahh ahh, İzmir’de gizli bir oyuncu var, kimsecik bilmez, kimsecikler ellemez.
Olsun, Yesod’un ve suların bana verdiği ve yıllardır peşimde sürüklediğim çembersel döngünün de gücüyle ben ellerim, merak etmeyin. Akşam suyuna bir tutam karbonat atınca su alkali oluyor gençler. Bu ham bilgiyi indirin cebe, sonra yaparsınız pvpyi. Bu arada GOT demişken biliyorsunuz seneye bitiyor hadise. Jon ve Fırtınada doğan, zincir kıran ablamız takılıyor. Hem de gemidee, Vuhhu! Bizdeki yerli gemi versiyonlarında konu böyle değil tabiİ. Erkan Can abimizin fena oyunculuğunu görmeden geçemeyelim. New Age gençler kült ötesi filmi bir izleyin derim. Tabii malzemeniz olsun yanınızda.
Kafalara geri dönelim gençler. Bu iş, kutsal iş. Alt takımlara benzemez, 12’den sonra ebeveynlerin yatmasını gözleyen ergen işi değil bu. Gece 12 ve öğlen 12’de de aynı yemeği ister. Neden mi? Babalar ya da Amcalar, bize yolun rengini vermiş, tonunu vermiş. Ton diyince nereye gitti kafalar? Gri mi Siyah mi Vişne mi… Yahu, nasıl krallığı kuracağız sizde böyle kafalar varken. Motoru soğutun biraz. Peki, bir balgam çekin konu ciddi.
İşte size bir sır açıklıyorum. Hepimiz ölmeyeceğiz; son borazan çalınınca hepimiz bir anda, göz açıp kapayana dek değiştirileceğiz. Uyanık kalın, imanda dimdik durun, mert ve güçlü olun. Her şeyi sevgiyle yapın.
Evet, durum bu. Her şeyi sevgiyle yapın. Sevgi bizim kapsama alanımızı genişleten daha fazla varlıkla bir olmamızı sağlayan bir şey. Sevgi bizi daha sakin uyumlu ve “iyi” yapan bir şey. “Şikayet eden şey egonuzdur” onu öldürmeyin, maddeyi tanımlamada kullanılan bir kutsal ayraç yapın, haydi bakalım.Çuf Çuf!