Ana Sayfa Blog Sayfa 27

Maviş Ümit- Karşılaşma | Öykü

Ayrılmışlardı. İki yıl olacaktı birkaç saat sonra. Ayaklarının ucunda uzanan orman manzarasına bakıyordu epeydir.

“Şimdi koltuğunda otuyordur Gülşen,” diye gayri ihtiyari mırıldanırken aniden etrafına göz gezdirdi. Bakışları derin bir uykudan uyanmış gibi sersem sepelekti. Yeni evinde yeni karısıyla beraberdi. Yeni karısı, Selma, az önce evden çıkmıştı, gecikmeyeceğini mesaj atmıştı. Çıktığını bile hatırlamıyordu ki… 

Arkasına yaslandı. Soğumaya yüz tutmuş kahvesinin son yudumunu yuvarladıktan sonra o da evden çıktı. Sarısı kırmızısına karışan orman havasına ihtiyacı vardı. Şehir merkezine gitmek için yürümeyi tercih etti Ferit. Yaşadığı bölgeyle şehir merkezi nehirle ayrılıyordu. İki tarafı birleştiren köprüden geçmek istedi bugün. Gülşen’le boşanmalarının ikinci yıldönümünde bundan daha iyi bir “kutlama” düşünemiyordu. Yarasına tuz basmak istedi. Saatine baktı, bugünün tarihi ekranda yanıp söndü. Daha dört yıl var unutmaya dedi kendi kendine. Gülşen’in o gün verdiği formüle göre hesaplamıştı süreyi,

“Ayrılığın acısını unutmak için geçmesi gereken süre birlikte geçirilen sürenin yarısı kadarmış.”

O sabah durduk yere bunu söylemişti. Kasım ayının soğuk, keskin rüzgarı, karı kocanın ayaklarına, bacaklarına dolanıyordu. Arkası dönüktü ve acılı menemen yapıyordu Gülşen. Yazdan depoladığı domateslerle kışın hafta sonları menemen yapardı Gülşen. Acılı ve bol tereyağlı. Ferit için bu asla vazgeçemeyeceğini düşündüğü bir alışkanlıktı bu. Boşandıktan sonra ülke değiştirmiş, yeniden evlenmişti. Bu sayede üzerindeki yükleri attığını, kendini yenilediğine inanıyordu. Gülşen’den kalan iki şeyi unutamadığını kabul etmek zorunda kaldı. İlki ayrılık acısı unutma formülü ikincisi babasının cesedine bakarkenki gülümsemesi…

Köprünün başına gelmişti.  Menemenden kalanları ekmeğin köşesiyle sıyırırken,

“Ara tatilde Prag’a gidelim mi?” diye sormuştu bu sefer de… 

“Gidelim.” demişti Ferit ikiletmeden. Gülşen’in geceler boyu Prag’ın köprülerine yerleştirilen kamera görüntülerini neden gözünü kırpmadan izlediğinin cevabını bulduğunu düşünmüştü çünkü Ferit. Evin taksitleri bitmişti nihayet. Artık seyahat planları yapabilirlerdi elbette. Ağzında çevirmekte zorlandığı lokmayı yutmayı başardığında Gülşen’in elini tutmuş

“Gideriz tabii..” demişti bir kere daha. Beklediği sevinci görememişti sabık karısının yüzünde. Kırık, mütereddit bir gülümsemeyle yetinmek zorunda kalmıştı Ferit. 

“Babamı da götürsek olur mu?”

Bunu beklemiyordu Ferit. Bayramdan bayrama ziyaret ettikleri kayınpederinin bu gezide ne iş olacağını anlayamamıştı.

“İstiyorsan gelsin tabii ki,” dedi sadece.

“Sağ ol.” dedi Gülşen. Bakışları donuk, yüzü kıpırtısızdı.

“Annen ne yapacak peki?”

“Nurten kalacak onunla. Öyle anlaştık” 

Kayınvalidesi on beş, belki yirmi yıldır kapı dışarı çıkmıyordu. Hiç görmediği bir kayınbiraderi vardı Ferit’in. Adı geçince herkesin sus pus olduğu… Hakkında kendisine tek söylenen bir gün ansızın çekip gittiği ve bir daha ondan haber alınamadığıydı. Kayınvalidesi de oğlunun gittiği günden bu yana evden çıkmamıştı. “Peki babanla niye görüşmüyosunuz?” diye soracak olmuştu. 

“Bayramlarda Nurten’le elini öpmeye gidiyoruz ya işte,”  demişti cevap olarak. 

Nurten ve Gülşen erkek kardeşlerinin kaybolduğu günden sonra ayrı ev tutup birlikte yaşamaya başlamışlardı. Zaten Gülşen’le de bu sayede tanışmıştı. Dayısının dükkanına kiralıkları sormak için giren bu soluk, uzun boylu ve alto sesli kadına ilk gördüğü anda aşık olmuştu. Dayısı Gülşen’in babasını tanıyordu. İki evine ve bir dükkanına kiracı bulmuştu. Nişan merasimi sırasında dayı yeğen sigara içmek için balkona çıktıklarında Ferit’e doğru iyice sokulmuş, sigaranın dumanını halka halka yaparak üflerken 

“Ne kirli çıkıdır bunun babası bir bilsen yeğenim… Ama evlatlarına kuruş koklatmaz namussuz herif.”

“Bana ne dayı bunlardan. “

“Bir şey demedik be oğlum… Düştün bir varyemeze.”

Sigarasını bitirmeden ayağının altında ezmiş, alaycı gülüşünün ardından gelen balgamlı öksürüğünü tuta tuta içeri girmişti. Ferit dayısının  yaptığı bu dedikoduyu  ikisi ev borcu altında ezilirken çok sık düşünmüştü. 

Köprünün ortasına gelmişti bile… Toprak rengi akan nehre, nehrin iki yakasında alabildiğine uzanan meşe – gürgen ormanına baktı. Ayaklarının altındaki köprü kim bilir ne zaman yapılmıştı? Araştırmak için içinde heves bulamadı. Unutmazsa yeni karısı Selma’ya sorardı. Ne de olsa buralarda doğmuş büyümüştü. Dikkat ettiği tek bir şey vardı;  bu köprüden ne zaman geçerse geçsin üzerinde hiç dilenci görmemişti. Prag’daki o köprüde ise her daim dilenciler vardı. Yarı secde konumunda kollarını uzatarak, hiç hareketsiz saatler boyu öyle çıt çıkarmadan duruyorlardı. Bir haftalık tatilleri boyunca her gün sabah ve akşam otele dönerken o köprüden geçtikleri için yeterince gözlemlediğine kaniydi. Kayınpederi ikinci defa geçerken acı çeken İsa ve Meryem heykellerine tiksinti ve küçümsemeyle bakmış,

“İçim kıyılıyor bu gavur taşlara bakarken,” dediğinde Ferit gülmesini saklamak için başını çamur gibi akan nehre çevirmişti. Gülşen’se hiç umursamamış, duvar diplerinde dilenenleri pür dikkat incelemeye devam etmişti. Öteki yakaya geçtiklerinde Ferit’e ve babasına dönüp,

“Yarın tekrar gelelim buraya.” demişti. Babasının la havlelerini duymazdan gelmişti. 

Ne olduysa ertesi gün olmuştu zaten…

Şehir, aslında kasaba demek daha uygundu, merkezine gelmişti. İnsanlar sessiz, mesafeli ve güler yüzlüydüler. Meydandaki küçük fırından yayılan taze kurabiye kokusuna dayanamadı Ferit. İki tane damla çikolatalı “cookie” ve vanilyalı kahve aldı. Yorulmuştu. Uzaktan gözüne kestirdiği bankı kimse kapmasın diye acele ederken ayağı kaldırım taşının arasına takıldı. Dengesini korumak kahvesinin yarısının dökülmesine mal olmuştu. Banka oturduğunda sırtı buz kesmiş, nefesi düzene girmemişti hâlâ. Kayınpederinin taşa çarpan kafasının sesi yankılanıyordu içinde. Bedeni bilincinden daha hızlı tepki vermişti. 

Gülşen en önde, babası onun arkasında, kendisi en geride yürüyorlardı o köprünün üzerinde gene… Kayınpederi elindeki şekerleme dolu poşetten çıkardığı drajeleri üçer beşer ağzına atıp köprü çilesinin dolmasını bekliyordu Ferit gibi. Prag’ta en sevdiği şey bu şekerlemelerdi. Ne damadı ne de kızı şekerin zıplayacak diye çemkiriyordu. Gülşen arayı iyice açmıştı. Omuzları düşüktü. Ertesi gün döneceklerdi. Umudunu kaybetmek üzere olduğunu Nurten hariç kimse bilmiyordu. Ferit nehirin kıyısındaki teknelerden yükselen müziği ve ölçülü kahkahaları duymuş, aşağıya bakıyordu. Tam o anda durgun suya düşen yusyuvarlak kocaman bir taşın çıkarabileceği o sesi duydu herkes. Başını arkaya çevirdi. Kayınpederi boylu boyunca yerde yatıyordu. Kulağından kan sızıyordu. Yanı başında ise bir dilenci vardı. Gülşen de Ferit de koşarak gelmişlerdi adamın başına. Dilenci her ikisine de bakıp Türkçe,

“Kazaydı… Vallahi kazaydı… Koluma takılıp düştü…” demişti.

Ferit bir an kendini nefret ettiği sanat filmlerinden birinin setindeymiş gibi hissetti. Gülşen babasından önce dilenciyle ilgilenmişti. Adamı çenesinden tutup yüzüne yarı zorla bakmıştı. Masmaviydi gözleri. Ferit, Gülşen’in yüzünde o güne kadar görmediği kadar güzel, içten, tertemiz bir gülümseme gördü. Gördükleri karşısında kanı donmuştu. Onları orada öylece bırakıp İstanbul’a döndü. Gülşen’le tek kelime konuşmadan boşanma davası açtı ve tek celsede boşandılar. 

Bankta oturuyordu hâlâ. Ceketinin cebindeki telefon mesaj bildirimi yüzünden titredi. Selma’dır diyerek bıkkınlıkla ekrana baktı. Bilmediği bir numaraydı.

“Köprüdeki o adam benim kardeşimdi. Maviş Ümit’imdi.” yazıyordu.

Ferit mesajı hemen silmeyi düşündü ilkin ama vazgeçti…

4 Ekim Hayvan Hakları Günü Kutlu Olsun

Hazırlayan: Veteriner Hekim Bülent Dölen

İnsanlığın hayatı paylaştığı canlıların başında hayvanlar gelir. Çok kere onların yaşam alanını istila ederek yerinden yurdundan ettiğimiz, kendi menfaatlerimiz için kullandığımız, her seferinde eziyet haberleri ile vicdanımızı sızlattığımız hayvanları ne kadar koruyoruz?

Tüm dünyada ve tarih boyunca hayvanlara yapılan eziyete karşı direnen hayvanseverler ilk kez 1882 yılında İngiltere’de Hayvanlara daha iyi koşullar sunmak, onları korumaya çalışmak ve insanların hayvanlara daha iyi davranmasını sağlamak için Hayvanları Koruma Birliği’ni kurdular. 1931 yılında Floransa’da toplanan bu kuruluş dünya üzerinde yok olma tehdidi altında bulunan hayvan türlerine dikkat çekmek üzere 4 Ekim’i Hayvanları Koruma Günü ilan etti.

O tarihten bu yana 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü olarak kutlansa da; aslında kutlamadan daha ziyade bir hatırlatma ve etkinlik günü havasında geçmektedir. UNESCO tarafından hazırlanan Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi, 15 Ekim 1978 tarihinde 14 madde olarak hazırlanmış ve yayınlanmıştır.

Tüm canlıların fiziksel ya da psikolojik şiddetin karşısında olan ve yaşam hakkına saygı görme, acı çektirmeden muameleye tabi tutma ana ilkesi ile şekillenen maddeler sırası ile şöyle:

1. Bütün hayvanlar yaşam önünde eşit doğarlar ve aynı var olma hakkına sahiptirler.

2. Bütün hayvanlar saygı görme hakkına sahiptir. Bir hayvan türü olan insan, öbür hayvanları yok edemez. Bu hakkı çiğneyerek onları sömüremez. Bilgilerini hayvanların hizmetine sunmakla görevlidir. Bütün hayvanların insanca gözetilme, bakılma ve korunma hakları vardır.

3. Hiçbir hayvana kötü davranılamaz, acımasız ve zalimce eylem yapılamaz. Bir hayvanın öldürülmesi zorunlu olursa, bu bir anda, acı çektirmeden ve korkutmadan yapılmalıdır.

4. Yabani türden olan bütün hayvanlar, kendi özel doğal çevrelerinde karada, havada ve suda yaşama ve üretme hakkına sahiptir. Eğitim amaçlı olsa bile özgürlükten yoksun kılmanın her çeşidi bu hakka aykırıdır.

5. Geleneksel olarak insanların çevresinde yaşayan bir türden olan bütün hayvanlar uyumlu bir biçimde türüne özgü yaşam koşulları ve özgürlük içinde yaşama ve üreme hakkına sahiptir.

6. İnsanların yanlarına aldıkları bütün hayvanlar doğal ömür uzunluklarına uygun sürece yaşama hakkına sahiptir. Bir hayvanı terk etmek acımasız ve aşağılık bir davranıştır.

7. Bütün çalışan hayvanlar iş süresi ve yoğunluğunun sınırlandırılması ve güçlerini artırıcı bir beslenme ve dinlenme hakkına sahiptir.*

8. Hayvanlara fiziki ya da psikolojik bir acı çektiren deneyler yapmak hayvan haklarına aykırıdır. Tıbbi, bilimsel, ticari ve başkaca biçimlerdeki her türlü deneyler için de durum böyledir.

9. Hayvan beslenmek için yetiştirilmişse de bakılmalı, barındırılmalı, taşınmalı, ölümü de acı çektirmeden ve korkutmadan olmalıdır.

10. Hayvanlardan insanların eğlencesi olsun diye yararlanılamaz, hayvanların seyrettirilmesi ve hayvanlardan yararlanılan gösteriler hayvan onuruna aykırıdır.

11. Zorunluluk olmaksızın bir hayvanın öldürülmesi yaşama karşı suçtur.

12. Çok sayıda yabani hayvanın öldürülmesi demek olan her davranış bir soykırım, yani bir suçtur.

13. Hayvan ölümüne de saygı göstermek gerekir. Hayvanın öldürüldüğü şiddet sahneleri sinema ve televizyonda yasaklanmalıdır.

14. Hayvanları koruma ve savunma kuralları, hükümet düzeyinde temsil olunmalıdır. Hayvan hakları da insan hakları gibi yasayla korunmalıdır.

Hayvan dostlarımızın daha iyi beslenmesini amaç edinmiş, sağlık problemi yaşayan hayvanlara yardım eli uzatan bir çok Hayvanları Koruma Derneği bu özel günde çeşitli aktiviteler yaparak ilgiyi bu konuya çekmektedir.

Birçok okulda 4 Ekim etkinliklerinde Barınaklara kedi maması ve köpek maması bağışları yapılmakta böylece çocuklara hayvan sevgisi aşılanması amaç edinilmektedir.

Tüm dünyada evcil hayvan malzemeleri satışı yapanlar da bugünde kayıtsız kalmayarak sattıkları evcil hayvan ürünlerine indirimler yaparak kedi ve köpeklerin daha iyi beslenmelerini amaç edinmişlerdir.

Hayvanların da insanlar kadar kaliteli yaşam haklarına sahip olduğu bir dünyada yaşamak hepimizin arzusu olsa gerek. Bunu yaşayabilmek için birkaç küçük öneriyle yazımızı sonlandıralım.

-Çocuklarınıza hayvan sevgisini bebeklikten itibaren aşılayın.

-Av ve avcılığın bir spor olmadığını çevremize yayalım.

-Sokaklardaki minik dostlarımıza mutlaka su ve mama ikramında bulunalım.

-İmkanımız var ise mutlaka sokaktan bir kedi yada köpek sahiplenelim.

-Onlara eziyetin bir suç olduğunu çevremize öğretelim ve böyle bir olay başımıza geldiğinde mutlaka kolluk kuvvetlerine bilgi verelim.

  • *Gaia Dergi hayvanların çalıştırılmasına her koşulda karşıdır. Yayımlanan yazılar tümüyle Gaia Derginin görüşlerini yansıtmayabilir.

Bir Öğrencinin Ağıdı

Zaman herkes için farklı işliyor. Saatlerin tik tak sesini işitebilenler için bir okul kurulmalı ve bu okul da edinilen bilgi ile zamanın ruhu yakalanmalı. Zaman benim için ”kafkaesk.”
Saatler beni gösteriyor, utanıyorum ve yeterince uyuyamıyorum. Bugün yaşamanın ne kadar güzel olduğundan bahsedecektim öğretmenim, konuşamadım ve bir köşeden olup bitenleri izledim. Şu yaşıma kadar izledim öğretmenim ama konuşamadım. Belki de konuşurken tükettiğim milyarlarca kelimeden korktum. Yazdıklarımdan binde birini konuşuyor olsaydım; Dante’nin Araf’ından ve Nazım Hikmet’in yaşama olan hasretinden bahsedecektim. Öğretmenim aba altından yöneticilerin hırslarını ve dar ağaçlarında sallanan yazarları gösteriyordu. Gökyüzünün ihtişamından tutun da denizlerin o eşsiz güzelliğini seziyordum. Zamanın bu denli hızlı akmasına karşılık bir formül geliştirmek vardı aklımda, olduğum yerde sabit bir şekilde duracaktım. Nesneler ve özneler gözlerimin önünden akıp gidecekti ya da bir mağaranın eşiğinden Zerdüşt misali seslenecektim benim Tanrım olan Tanrıya.

Her şey düzgün gidiyordu da ben miydim yanlış olan. Hiç bir zaman tam olamadım mesela aşkta yarım kaldım, başaramadım, kitap okuyacak oldum bir türlü bitiremedim. Yıllarca sigara içtim ama bağımlı olamadım. Hep bir tarafım eksik kaldı. Ne görünür ne de görünmez oldum. Onlar bir oktav yukarı çıkarken ben ‘uk” notasında kalıyordum ve kalmakta diretiyordum. Değişmekten mi korkuyordum? Azla yetinen biri için bir oktav yukarı çıkmak caiz değildi. Şimdi sekizinci sanattan bahsediyor kuramcılar, ne korkunç bir durum. Yedincisinin tadına varamadan sen kalk sekizinciye atla. Elimi cebime attım meteliksiz kalışıma güldüm. Kaç el sığardı bu cebe? Kapitalistlerin cebimde ne işi vardı? Bu tiyatrocular neden kendi ceplerinden çıkıp yine kendi ceplerine giriyorlardı?

Öğretmenim elindeki sopayı uzatarak yanan şehirleri gösteriyordu bana. Düşünüyor muydum gerçekten yoksa benim yerime düşünüp beni mi kandırıyordu yöneticiler. Her şey yapay ve sahte bir noktaya doğru evriliyor ve bu evrim öncekilere hiç benzemiyor. Öyle bir çağ ki bu çağ, insanı yapay bir düzleme taşıyor. Gerçek bilginin ortadan kaybolduğunu düşünmekteyim. Bilmenin mümkün olamayacağını düşünmeye başladım, içselleşmemiş bilginin ne değeri olabilir,” dedim ve sıranın  arkasına oturdum ya da hep oradaydım da bütün bunları içimden mi konuşmuştum? Karanlıkta oturan bir takım insanlar vardı ve hezeyanla izliyorlardı sahnede acı çeken oyuncuyu. Oyuncunun sermayesi çektiği acılarıydı.

­’Neden bu sahnedeyim? Bana mı bakıyor insanlar? Aman Allah’ım ne korkunç bir haldeyim, bir elimde hançer diğer elim de babamın cesedi. Kaybedişimin yirminci yıl dönümünde dönüyorum dolunay kurtları gibi kendi etrafımda. Herkes bilir şu hançerin lanetini, lanetlilere selam olsun ve bende lanetliyorum sizleri. Beni tanıyorsunuz ama yeterince derinleşemiyor ve sığ lağımlar da yüzü koyun yüzüyorsunuz. Başka bahara ertelemeli bu cinayeti yoksa kraliçe anlayacak gerçeği. Seyirciler bir hiyerarşi ile oturuyordu, yöneticiler sahnedeki oyunu seyrederken anlıyormuş gibi başlarını sallıyor ve ağızlarından salyalar akıyordu. ‘’Halkımızla kucak kucağa tiyatro seyretmenin keyfinden bahsediyorlardı.’’ salyalarını akıtarak. Biçimsel olarak sanatkar görünmelerine karşılık içsel olarak yöneticileri andırıyordu. Sahnedeki oyuncu kan revan içerisinde rolünü oynarken, yöneticiler puan veriyor ve verdikleri her puan insanlığa bir küfür niteliği taşıyordu. Ne çeşit bir insan sahnedeki insanın insanlığını ölçüp biçebilirdi? Orta koltuk da oturanlar, koltuk sevdalısı bir grup iş insanıydı, biçim olarak öğrenci olmalarına karşılık içsel olarak yöneticilerin salyalarına yakın bireylerdi Boş konuşmaktan çeneleri hafif aşağıya doğru meyletmiş, atıp tuttukları, tutup yuttukları her şey sanat içindi. ”Sanatımız tuttuklarımız la ilerliyor, bizler kapitalist sanatçılarız.” diye içlerinden geçiriyorlardı.

Canım öğretmenim ben neden böyleyim? Neden birbiri içine girmiş yollarda yürüyorum. Macbeth’i oynarken hissettiklerim karşısında korkuyorum. Anneme Macbeth’i anlatırken ”Allah kurtarsın,” diyor ben ise küfürlere başvuruyor, cadılara bağırıyorum. Beni sizden sizi benden uzaklaştıran içimizdeki cadılara. Şimdi bir ateşin başında oturmuş bir gölge oyunu seyrediyorum, gölgeler büyüyor ve gökyüzünü kaplıyor, üstüme doğru çöreklendiğini duyumsuyorum. Canım öğretmenim ben neden böyle hissediyorum? Bizi bizden ayıran kapitalizme lanet olsun. Düşünmekten başıma ağrılar giriyor! Dostlarla oturup kahve içiyoruz ve geçim derdimizin tiyatroya olan etkisinden bahsediyoruz. “Türk tiyatrosunun ekmeğe ve bir de çorbaya ihtiyacı var.” teşhisini yaptıktan sonra herkes evlere dağılıyor. Eğer bir şeyler kötü gidiyorsa ona ‘’dur’’ demek günah oldu son günlerde. Yayımlanan yasalar eşliğinde düşünmek zorunda bırakılıyoruz. Ne yazılanlar bizi anlatıyor ne de yasalardaki maddeler bizi doyuruyor.

                                                  YALNIZLIK   

Bu derde bir çare bulmak gerekiyor. Bir tarafım deliler gibi yalnız kalmak istiyor diğer tarafım insanlarla iç içe yaşamak. Ders biter bitmez kendimi bir avuç ağacın altına atıyorum bir sigara yakıyorum uzaklara dalıp gidiyorum. Zihnimin içerisinde oyunlar oynuyor ve kitaplar okuyorum, gözüm bir kedinin hareketlerine takılıyor onu gözlemliyorum. Dostlar geçiyor yanı başımdan ‘’Allah’ım beni görmezler umarım. Her birinin derdi başından aşkın benim yalnızlığımla yoğrulmasın yürekleri,’’ diyorum içimden. Ülkemizin hüzün dolu öğrencileri mezun olduktan sonra evlerine ekmek götürmenin düşünü kuruyor. Bende bir şeylerle uğraşayım diyorum dönüp dolaşıp kendime tosluyorum. Ters giden bir şeyler var öğretmenim. Ben kendim gibi hissetmiyorum. Bu derde bir çare bulmak gerekiyor öğretmenim. Artık eskisi gibi gülemiyorum, ağlayamıyorum da. Bana tavsiye edebileceğiniz bir kitap olursa çok sevinirim. Kozasına sıkışıp kalmış tırtıl gibi hissediyorum, biraz daha kalırsam çürüyeceğimden korkuyorum. Bir günlük ömrüm dahi olsa kelebek olup uçmak istiyorum öğretmenim.

Öğretmenimi bahçede görür görmez içimden konuşmaya başlamıştım yanına gidecek cesaretim yoktu olsaydı da bu yazdıklarımı nasıl anlatacaktım. Belki o da yalnız kalmak istiyordu, yalnızlığının keyfini kaçırmak istemem, ne kadar kötü bir şey olduğunu biliyorum. Hem keyif verir yalnızlık hem de insanın içini acıtır ve zamanla o acıda keyfe dönüşür. Yalnızlık bağımlılık yapar, fazla yalnız kalan kişiyi kimse görmez bir nevi görünmez olur o kişi. Yalnızın kalbi atıyordur, nefes alıyordur, umutları yerli yerindedir. Bu kısa süreli bir kaçıştır belki de daha iyi geri dönebilmek için kaçması gerekir. Son zamanların gelmiş geçmiş en yalnız insanına ödül verecek olsalar öğretmenimle paylaşabilirim o ödülü.

Yalnızlığıma burada son vererek okuldaki gerçek benliğime dönmek istiyorum sevgili okuyucu. Canım okuyucu bu satırları okuyorsan başta sen ve ailen olmak üzere sevgilerimi iletiyorum. Son zamanlarda kimse okumaz oldu. Okuyan birilerini bulunca da insan hüzünleniyor ama sen sakın hüzünlenme sadece anlamın peşine düş, duygusal değil de bilimsel yaklaş her şeye. Duygusal dehlizlere giren çıkamıyor, bir çeşit hastalığa sebebiyet veriyor duygular. Ne yap ne et, zihninle duygunun arasına bir köprü inşa et.

İzmir +1 Fest’in Ardından İzlenimler

İzmirli müzikseverler uzun süren bir salgının ardından müziğe ve festivallerine kavuşmuşken Eylül ayında +1 Fest’le Ceza, Göksel, Adamlar, Bulutsuzluk Özlemi, Kalben, Gaye Su Akyol, Bülent Ortaçgil ve Evdeki Saat’i bir yanı deniz olan çimlerde oldukça konforlu bir ortamda dinleme fırsatı buldu. Karşıyaka Yasemin Kafenin Çim Alanı’nda gerçekleşen festivalin bütün konserlerini dinlediğimi söylemeliyim. Festivalin ardından da bir yazıyla izlenimlerimi paylaşmak istedim.

Eylül’ Başlangıç

İzmir +1 Fest, Ceza’nın oldukça başarılı performansıyla açıldı. Hayran kitlesi şarkılara eşlik ederken, “Yerli Plaka,” ve “Beatcoin,” in en sevilen parçalar olduklarını gözlemlemek mümkündü. Ertesi gün sahne alan Göksel’in beni neredeyse çocukluğuma götürdüğünü söylemeliyim. Sahnede oldukça nazik ve sıcakkanlı bir hanımefendi vardı. Merak edip öğrendim; Göksel en son albümünü altı yıl önce yapmış. Görünen o ki dinler kitlesi kendisine bir Göksel parçasını almış ve o parçayla sanatçıyı eş kılmış. Seyirciyle iletişimi göz dolduran Göksel, canlı parçalar söylemeyi repertuarına aldığını söylese de dinleyenlerini kıramadı ve pek sevilen hüzünlü parçaları da kulaklarımızla buluşturdu.

Adamlar ve Bulutsuzluk Özlemi

İlk albümleri “Eski Dostum Tankla Gelmiş’”den beri severek dinlediğim Adamlar, sahnede her zamanki gibiydi yani oldukça iyi. Adamlar’dan yeni albüm bekleyen bir ben değilimdir diye belirterek ertesi günün konserine Bulutsuzluk Özlemi’ne geçmek istiyorum. Her yaştan izler dinler kitleyle buluşabilmiş bir müzik grubu olarak Bulutsuzluk Özlemi parçalarıyla dinleyene adeta bir zaman yolculuğu yaptırdı. Türkçe sözlü rock müzik grubu olarak 1986’dan beri kendini yaratmış olan grubun yıllarla sevenlerini kendine iyiden iyiye bağladığını, yeni ve genç dinleyenlerle de buluştuğunu görmek oldukça hoştu. 

Kalben ve Gaye Su Akyol

Kalben, görünen o ki gencecik, capcanlı, şarkılarına coşkuyla eşlik eden bir dinler kitle yaratmış. Üstüne yazmayı istediğim performanslardan biriydi Kalben’inki. Sanırım ilk şarkılarını dinlemiş ve epey sevmiştim. Parçalarını yakından takip etmediğim için konserde kim üzdü bu kızı böylesine ve tabii şarkılarına tutkuyla eşlik eden dinler kitle nasıl bu kadar acı çekti diye düşünmeden edemedim. Aynı zamanda sahnedeki Kalben mi Akış Ka mı diye aklımdan geçmedi dersem yalan olur. Anladım ki bu coğrafya ve ilişkileri çocukları erken büyütüyordu. Duruşuyla da fark yaratan Kalben’i ve dinler kitleyi incitenlere bir alay laf söylemek mümkün lakin ben sonraki konsere Gaye Su Akyol’a geçmek istiyorum. Performansı da muhteşem olan Gaye Su Akyol, sahnede de söylediği gibi tıpkı bir holograma benziyordu. Tarzı, performansı ve o muhteşem sesiyle büyüleyiciydi. Eminim geniş hayran kitlesinden konseri dinleyenler de benimle aynı fikirdedir. Buraya da bir parçasını bırakmak isterim.

Son Seride

İlk albümü “Benimle Oynar Mısın?”la çıkış yapan ve naif tarzıyla kendi müziğinin sevenlerini yaratan Bülent Ortaçgil konserin başında üşüdüğünü söylese de sürekli çekim yapan videocuyu uyarsa da her zamanki gibiydi. Belki de bu nedenle sahneden ayrılınca da geri dönmedi. Dinler kitle de onun bu haline alışmış olmalı ki bis de olmadı. Sakince dinleyen tutkunları, konser bitiminde sıcak yataklarına yine sakince dönüyordu.

Son konser Evdeki Saat’indi. Kendi tarzlarını ve kitlesini yaratan grubun “Uzunlar,” parçası inanılmaz sevilmişti. Seyirci ısrarıyla defalarca söylediler. İyi de yaptılar.

Konserden sonra yapılan after partydeki performans da oldukça keyifliydi. Giriş güvenliğinden, alanda görevli olanların nezaketine, oturma yerlerindeki seçenek bolluğundan, temizliğine kadar her şeyiyle hoş bir festival geride kalırken nicelerine diyerek yazımı bitirmek istiyorum. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

“Barış, Ben ve Tiyatro” – Kolektif Öğrenme Deneyimi

Tiyatro, hikayelerimiz için bir araç olabilir mi? Toplumsal cinsiyet, kimlik ve hafıza üzerine hem fiziksel hem de çevrimiçi alanlarda gerçekleşecek “Barış, Ben Ve Tiyatro” kolektif öğrenme deneyimine davetlisiniz!

Hikayelerimiz nasıl başlar?

Nasıl biter?

Biter mi?

Hepimizin hikayesinde bir benzerlik var mı? Hikayelerimiz nerede ayrılır, bizler hikayelerimizi nasıl anlatırız ya da anlatamayız? Tiyatro bunları düşünmek için bir araç olabilir mi? Hikayelerimizle barışmak mümkün mü?

Bu soruları ve daha nicelerini hep birlikte deneyimlemek, barış hakkında düşünmenin anlamlı olduğu 10 Ekim haftasında toplumsal cinsiyet, kimlik ve hafıza üzerine bedensel, sözlü ve yazılı olarak paylaşım yapmak üzere sizi Beraberce Akademi’nin kolektif öğrenme deneyimine davet ediyoruz. Gelin hep beraber soruları genişletelim, kolektif ve demokratik bir öğrenme ortamında hikayelerimiz üzerine konuşalım.

Başvuru Formu: https://forms.gle/TLekyzhe1PoGY1h56 

Son başvuru: 1 Ekim Cuma

Değerlendirme ve sonuçların duyurulması: 2 Ekim Cumartesi

Program Gün ve Saatleri: 

3 Ekim Pazar, 11:00-14:30 (Fiziksel buluşma)

8 Ekim Cuma, 14:00-17:30  (Çevrimiçi Buluşma)

14 Ekim Perşembe, 11:00-14:30 (Fiziksel buluşma)

Oturumlarımız birbirinin devamı ve tamamlayıcısı niteliğinde olduğu için, grup dinamiklerini de dikkate alarak, katılımcıların programın tamamına katılımını bekliyoruz.

Programımız 20 yaş üzeri kadın ve LGBTİ+ katılımcılara açıktır.

Katılmak için başvuru formunu 1 Ekim 18:00’a kadar doldurunuz.

Kolektif öğrenme deneyimimizin kontenjanı 12 kişi ile sınırlıdır.

Kuir sinemanın öncü isimlerinden Monika Treut 10. Pembe Hayat KuirFest için İstanbul’a geliyor!

7. Pembe Hayat KuirFest’te gösterilen Cinsiyet Kimlikleri filminin yönetmeni Treut için film yapımının tüm aşamaları çok özel… Her sürecin kendine özgü bir heyecanı olduğunu dile getiren ünlü yönetmen Cinsiyet Kimlikleri, Zona Norte, Of Girls and Horses, Ghosted gibi pek çok filmin yönetmenliğini üstlenirken, yine bir çok filmin senaristlik ve yapımcılık gibi bölümlerinde de yer alıyor. Aynı zamanda oyuncu olarak kamera karşısı deneyimi de bulunan Treut’un Lesbian Nation ve Domenica oynadığı filmlerden!

Bu senenin kÜLT seçkisinde yer alan Cinsiyet Kimlikleri, Toplumsal Cinsiyet şablonunun ikili cinsiyet açıklamasının diğer tüm cinsiyetleri yok saymaktan başka bir şey olmadığını söylüyor bize. Kadın çalışmaları, Erkeklik çalışmaları ve toplumsal cinsiyet çalışmalarının tıkandığı ve çağ dışı kaldığı nokta da bu. Alman yönetmen Monika Treut’un 20 yıl önceki filminin en büyük başarısı tüm cinsiyetlere kapsayıcı yaklaşımı. Paris Yanıyor, Erkekler Ağlamaz gibi 90’lar yeraltı ve ana akım kuir sinemasının filmlerine de selam yollayan filmi görenler tekrar görsün, ilk kez görenler de tartışmaya katılsın. Filmdeki gendernautlardan öğrendiğimiz en önemli şey  dünyada norm ve normal diye bir şey yok, tıpkı 2 tane parmak izi olmadığı gibi…

1999 yapımı Cinsiyet Kimlikleri’nin ardından filmin devamı niteliğindeki Cinsiyet Jenerasyonları ile seyircisiyle buluşan Treut, bu filmde gendernautların 20 yıl sonra ne yaptıklarını ve nerede olduklarını anlatıyor. Herkes için hayatta kalmanın çok zor olduğu hatta tek amaç olduğu günümüzde 54-83 yaş arasına gelmiş karakterleri görmek mutluluk verici. Üstelik sadece hayatta kalmamışlar, oldukça güzel şeyler yapmışlar. Kuir camiada aynen diğerleri gibi gayet yaş ayrımcı; o yüzden yaş almış ama aldıkça da güçlenmiş karakterleri görmek oldukça olumlu hissettiriyor.

Bu sene iki filmiyle festival programını coşturan Treut’u İstanbul’da ağırlama heyecanımız 1 Ekim Cuma günü Institut français’te düzenlenecek söyleşi ile ikiye katlanıyor! 16.30’daki Cinsiyet Jenerasyonları (Genderation) gösteriminin ardından düzenlenecek Q&A’da bir araya geliyoruz!

Ayrıca 2 Ekim Cumartesi günü 15.00’da Feminist Mekan’daki Cinsiyet Kimlikleri filmi gösteriminin ardından Treut yeniden bizimle oluyor ve dünya kuir sinemasının kültlerinden sayılan filmin üzerine söyleşiyoruz!

Kaçırma lubunya!

#Gönlüm10dadır

KuirFest Pavyon 30 Eylül’de!

Pembe Hayat KuirFest ve Jilet Sebahat işbirliği ile organize edilen KuirFest Pavyon 30 Eylül’de, baş sanatçı ise Güllü!

KuirFest İstanbul’u büyük bir etkinlikle açıyor. Jilet Sebahat işbirliği ile düzenlenecek olan KuirFest Pavyon, birçok sanatçıyı ağırlıyor. Komalı Gömlek, Babykilla, Kika ve Ecrin Bolkar’ın sahne alacağı gece de bir de sürpriz bir isim bulunuyor: Güllü!

90’lı yıllardan bu yana fantezi ve arabesk müzikleriyle müzik sektöründe önemli bir yeri olan ünlü sanatçı Güllü, festival sahnesinde lubunya dinleyicileriyle buluşacak!

Garsonundan sahnesine… Herkes lubunya!

Festival ve Jilet Sebahat’in hazırladığı gece lubunya emekçileri bir araya getiriyor. Garsonundan diğer tüm departmanlarına lubunyaların oluşturduğu gece, gerçek bir lubunya pavyonu yaşatmayı vadediyor!

30 Eylül Perşembe
19.00
Shelby Etiler

3. Zeliş Deniz Kuir Sinema Ödülü Metin Akdemir’e verildi!

Geçtiğimiz gün (23 Eylül) Goethe-Institut Ankara’da düzenlenen açılış resepsiyonunda bu senenin Zeliş Deniz Kuir Sinema Ödülü Metin Akdemir’e takdim edildi. 

LGBTİ+ hakları mücadelesine sanat aracılığıyla ifade alanları yaratan, kuir kültürü ve dayanışmayı güçlendirmeyi hedefleyen Pembe Hayat KuirFest, mücadelenin ortak bir zemini olan kuir sinemayı güçlendirmek, kuir sinemanın tarihlerine sahip çıkmak, kuir sinemada emeği olanların yanında olmak ve tıpkı 2015 yılında hayatını kaybeden Zeliş Deniz gibi “dert bizde, derman bizde” diyebilmek için bu yıl üçüncü kez Zeliş Deniz Kuir Sinema Ödülü verildi.

Geçtiğimiz sene oyuncu Ayça Damgacı’ya verilen ödül, bu sene kuir sinemaya emek veren yönetmen Metin Akdemir’in oldu. Ödülü takdim etmek üzere sahneye çıkan Damgacı, yaptığı konuşmanın ardından Metin Akdemir’i sahneye çağırarak ödülü takdim etti.

Habibitch ile Vogue Atölyesi 3 Ekim’de!

Dansçı ve aktivist Habibitch, 10. Pembe Hayat KuirFest’in İstanbul ayağındaki Vogue Atölyesi için İstanbul’a geliyor! 

60’ların sonlarında New York’ta doğan voguing, sistemik ırkçılığa karşı direnişteki siyah ve Latin LGBT topluluğun bizzat kendileri için yarattıkları, balo kültürünün dans biçimi. Çeşitli yapısal baskıların kesiştiği noktada, balo kültürü, kendine daha güvenli bir değer biçme, intikam alma, kutlama, onaylama, yaratma ve tabii ki dayanıklılık mekânı inşa etti. Bugün bu kültürün sürdürdüğü aynı politik ruh, renkli* LGBTQ bireylerin parlamasına adanmış bir mekân ve zaman! Uluslararası Gorgeous Gucci Evi’nin Parisli vaftiz annesi Habibitch ile birlikte, artık « Oldway » şeklinde adlandırılan « Pop Dip and Spin » kategorisi olan orijinal voguing biçiminin temellerini öğreniyoruz!

Tarih: 3 Ekim Pazar
Saat:
14.00-18.00
Yer:
The Circle

Habibitch

Birden fazla disiplinin ve kimliğin kesişim noktasında duran, Cezayir doğumlu, Paris’te yaşayan, na-ikili, femme patron dansçı ve aktivist Habibitch, kendisine en az kendi kadar woke (ırkçılık karşıtlığı başta olmak üzere sosyal eşitsizliğin tüm türlerine karşı başkaldıran) bir sanat pratiği inşa ediyor. Kuzey Afrikalı kuir na-kolonyal benliklerini ifade etmek için balo kültüründen feminist ve kurumsal sahnelere kadar çeşitli mekânlar kullanan Habibitch’in performansları ve sözleri her zaman kesişimseldir ve gittiği her yerde dans pistini sömürgesizleştirir. Politikalarını dans etmek ve danslarını politikleştirmek – işte bu İsviçre çakısı keskinliğindeki sanatçının yaşam sloganıdır.
 

Etkinliğe katılmak için başvuru formunu doldurmayı unutmayın!

* Özellikle ABD’de 1960 sonrası bir arada antikolonyalist/antisömürgeci mücadele veren etnik olarak ‘beyaz olmayan’ bireylerin (Asya, Afrika, Güney Amerika gibi) kullandığı şemsiye bir terim olan ‘people of color’ Türkçe literatürde tam bir karşılık bulunamadığı için ‘renkli’ olarak çevrilmişti.

#Gönlüm10dadır

3. Zeliş Deniz Kuir Sinema Ödülü 23 Eylül’de sahibini bulacak!

10. Pembe Hayat KuirFest kapsamında üçüncüsü verilecek Zeliş Deniz Kuir Sinema Ödülü 23 Eylül’de sahibini bulacak!

#Gönlüm10dadır

Pembe Hayat KuirFest, sekizinci yılında duyurduğu Zeliş Deniz Kuir Sinema Ödülü’nü bu yıl üçüncü kez LGBTİ+ mücadelesini sanat aracılığıyla yükselten bir isime verecek. Mücadelenin ortak bir zemini olan kuir sinemayı güçlendirmek, kuir sinemanın tarihlerine sahip çıkmak, kuir sinemada emeği olanların yanında olmak ve tıpkı Zeliş Deniz gibi “dert bizde, derman bizde” diyebilmek için verilen ödülü geçtiğimiz yıl oyuncu Ayça Damgacı’ya verilmişti.

Ödülü Ayça Damgacı takdim edecek

Her yıl ödülü kazanan kişiye önceki yılın ödül sahibinin takdim ettiği Zeliş Deniz Kuir Sinema Ödülü’nü alan kişiye Ayça Damgacı takdim ediyor olacak. 10. Pembe Hayat KuirFest Ankara’nın açılış resepsiyonunda verilecek olan ödül acaba bu yıl kime gidecek?

23 Eylül Perşembe günü düzenlenecek açılış resepsiyonu kapalı davetle düzenlenecek olup, gece boyu festival sosyal medya hesaplarında canlı yayınla aktarılıyor olacak!