Geçtiğimiz gün (23 Eylül) Goethe-Institut Ankara’da düzenlenen açılış resepsiyonunda bu senenin Zeliş Deniz Kuir Sinema Ödülü Metin Akdemir’e takdim edildi.
LGBTİ+ hakları mücadelesine sanat aracılığıyla ifade alanları yaratan, kuir kültürü ve dayanışmayı güçlendirmeyi hedefleyen Pembe Hayat KuirFest, mücadelenin ortak bir zemini olan kuir sinemayı güçlendirmek, kuir sinemanın tarihlerine sahip çıkmak, kuir sinemada emeği olanların yanında olmak ve tıpkı 2015 yılında hayatını kaybeden Zeliş Deniz gibi “dert bizde, derman bizde” diyebilmek için bu yıl üçüncü kez Zeliş Deniz Kuir Sinema Ödülü verildi.
Geçtiğimiz sene oyuncu Ayça Damgacı’ya verilen ödül, bu sene kuir sinemaya emek veren yönetmen Metin Akdemir’in oldu. Ödülü takdim etmek üzere sahneye çıkan Damgacı, yaptığı konuşmanın ardından Metin Akdemir’i sahneye çağırarak ödülü takdim etti.
Dansçı ve aktivist Habibitch, 10. Pembe Hayat KuirFest’in İstanbul ayağındaki Vogue Atölyesi için İstanbul’a geliyor!
60’ların sonlarında New York’ta doğan voguing, sistemik ırkçılığa karşı direnişteki siyah ve Latin LGBT topluluğun bizzat kendileri için yarattıkları, balo kültürünün dans biçimi. Çeşitli yapısal baskıların kesiştiği noktada, balo kültürü, kendine daha güvenli bir değer biçme, intikam alma, kutlama, onaylama, yaratma ve tabii ki dayanıklılık mekânı inşa etti. Bugün bu kültürün sürdürdüğü aynı politik ruh, renkli* LGBTQ bireylerin parlamasına adanmış bir mekân ve zaman! Uluslararası Gorgeous Gucci Evi’nin Parisli vaftiz annesi Habibitch ile birlikte, artık « Oldway » şeklinde adlandırılan « Pop Dip and Spin » kategorisi olan orijinal voguing biçiminin temellerini öğreniyoruz!
Tarih: 3 Ekim Pazar Saat: 14.00-18.00 Yer: The Circle
Habibitch
Birden fazla disiplinin ve kimliğin kesişim noktasında duran, Cezayir doğumlu, Paris’te yaşayan, na-ikili, femme patron dansçı ve aktivist Habibitch, kendisine en az kendi kadar woke (ırkçılık karşıtlığı başta olmak üzere sosyal eşitsizliğin tüm türlerine karşı başkaldıran) bir sanat pratiği inşa ediyor. Kuzey Afrikalı kuir na-kolonyal benliklerini ifade etmek için balo kültüründen feminist ve kurumsal sahnelere kadar çeşitli mekânlar kullanan Habibitch’in performansları ve sözleri her zaman kesişimseldir ve gittiği her yerde dans pistini sömürgesizleştirir. Politikalarını dans etmek ve danslarını politikleştirmek – işte bu İsviçre çakısı keskinliğindeki sanatçının yaşam sloganıdır.
* Özellikle ABD’de 1960 sonrası bir arada antikolonyalist/antisömürgeci mücadele veren etnik olarak ‘beyaz olmayan’ bireylerin (Asya, Afrika, Güney Amerika gibi) kullandığı şemsiye bir terim olan ‘people of color’ Türkçe literatürde tam bir karşılık bulunamadığı için ‘renkli’ olarak çevrilmişti.
Pembe Hayat KuirFest, sekizinci yılında duyurduğu Zeliş Deniz Kuir Sinema Ödülü’nü bu yıl üçüncü kez LGBTİ+ mücadelesini sanat aracılığıyla yükselten bir isime verecek. Mücadelenin ortak bir zemini olan kuir sinemayı güçlendirmek, kuir sinemanın tarihlerine sahip çıkmak, kuir sinemada emeği olanların yanında olmak ve tıpkı Zeliş Deniz gibi “dert bizde, derman bizde” diyebilmek için verilen ödülü geçtiğimiz yıl oyuncu Ayça Damgacı’ya verilmişti.
Ödülü Ayça Damgacı takdim edecek
Her yıl ödülü kazanan kişiye önceki yılın ödül sahibinin takdim ettiği Zeliş Deniz Kuir Sinema Ödülü’nü alan kişiye Ayça Damgacı takdim ediyor olacak. 10. Pembe Hayat KuirFest Ankara’nın açılış resepsiyonunda verilecek olan ödül acaba bu yıl kime gidecek?
23 Eylül Perşembe günü düzenlenecek açılış resepsiyonu kapalı davetle düzenlenecek olup, gece boyu festival sosyal medya hesaplarında canlı yayınla aktarılıyor olacak!
Başak/Balık eksenine hala maruz kalmak sanırım tepki oluşturuyor. Tepkinin kaynağı, neden hala buradayız üreticisi, ancak söz konusu bu üretici tepki yaratmalı mı? Sonuçta dünyada ilkel kabilelerden yüksek inisiyelere kadar geniş bir yelpazede insan üniteleri bulunmakta. Hayatlar boyu elde ettiğimiz en yüksek inisiyasyon derecesine bakarsak bunu anlayabiliriz sanırım. Bir dakika birileri geçmiş hayatlarını mı hatırlıyor yoksa?
Şimdi şu tepkiyi konuşalım.
Önceki uygarlıklarımız ya da atalarımız ışığa talimat veriyorlardı. Kök ırk ve alt ırk konusunda da şunları söyleyeyim hemen, Beşinci ırkın ilk alt ırkları Hindu-Pers / Mısır-Maya / Arap-Sami / Keltik-Latin / Tötonik. Dördüncü kök ırkı hepimiz biliyoruz Atlantis, üçüncü Lemurya öyle gidiyor. Bu varlıklar Işığı manipüle ediyorlardı. Şimdi biz, Aryan ırkının son aşamasına yaklaşmışlar olarak kendimizi aradan çekelim, benim değil O’nun iradesi olsun şemsiyesinin altında yağmurdan korunuyoruz.
Bu çocuğun abisine ya da annesine söylemesi gibi değil mi? Sen büyüyeceksin, aradan çekileceğin doğru zaten aradan çekilmezde kendi istediğini yaparsan sol ele doğru gidersin. Burada eksik olan şey, tepkinin üretildiği şey şu “Aradan çekiliyorsun, yukarının iradesi olsun diyorsun ancak iradeyi nasıl uyguluyorsun?” İşte burada boşluk var. İradenin ne olduğunu çalışmazsan bu lafın etkisi görünmeyene nasıl yardım eder acaba?
Doğanın yani, görünen Tanrı’nın arkasında, kısaca yaratımın arkasında yasalar var, kanunlar var, ışık bu kanunlara göre akıyor, form alıyor, değişiyor. Biz, bunları kullanmayı bilmiyoruz ve kendimizi aradan çekiyoruz, peki bunu yapıyorsun ama hangi kanunla Tanrı’nın yaratımına destek oluyorsun? İnsanın yeri Tanrı’nın yanı diye geçmiyor mu Kutsal yazılarda? İnsan birimleri yönetici olmak, hiyerarşideki yerlerinin almak için yetiştiriliyor. Neden bu mavi gezegen okulundayız? Kendimizi aradan çıkarmak ve kanunları bilmeyip, sen gel yap demek için mi yoksa kendimizi aradan çıkarıp, kanunları, yasaları onun iradesi için uygulamak mı?
İşte bu insan gelişiminin iki ucu. Birinde mistisizm var diğerinde aklın alevleri var. Pasif bir insan ırkı, yaratıma dahil olmayan bir insan ırkının gelişmesini istememek sanırım ortak bir anlayış değil. Sen ışığa talimat vermezsen ya da ışığı anın ihtiyacına göre yönlendirmezsen, bunu sevgi ve yüksek akılla yapmazsan kim yapacak? Her şeyi Dünya Rabbi mi gelip yapacak? Eğer o yaparsa biz nasıl gelişeceğiz? Bizden önceki uygarlıkların ışığa nasıl talimat verdiği çok açık değil mi? Mısır var en yakınımızda, orada ışığı şekilden şekle soktular. Şimdi biz maddeye indik ve buradan çıkıştayız. Çıkış için elimizde sağlam iplerin olması gerekiyor. Ben aradan çıkayım dersek, yerine koyacağımız şey yüksek aklın alevi olmalıdır. Bir önceki dönemin realitesiyle, suyla, adanmışlıkla, kendini aradan çekme olmamalıdır. Bu dönemin altın buzağını ne zaman göreceğiz acaba?
Gelişmiş insan psişesinin, daha da gelişmesi, yaratımın yasalarını öğrenmesi gerekiyor. Ancak bunu yapmak çok zor. Nerede bu yasalar? Gizlide duruyor, biz gizlidekinin almayalım, uğraşmayalım – çünkü bu bir yerde objektif spiritüel bilimdir ve subjektif adanmışlık realitesi içinde yorumladığımız yol, yolculuklar, Tanrı ve yaratılış değildir- bunun yerine yorumlamayalım ve konu daha da subjektif hale gelsin.
Hiyerarşi insanlık ailesini korur, Hiyerarşiyi de Dünya Rabbi ve onun yüksek inisiyeleri korur. Dünya Rabbi ve onun yüksek inisiyelerini de daha yüksekteki yüce varlıklar korur. Ancak kimsenin başkasını işini gelip senin yerine yaptığını sanmıyorum. Hiyerarşiden, melek krallığından ve diğer yardımcılardan destek alabilirsiniz ancak her şey sizin gelişmeniz için verilmiş durumda. Böyle bir durumda kendini aradan nasıl çıkarabilirsin? Yasaları öğren, objektif bilimine çalış, konuyu duygularla ferdi anlayışlarla kişiselleştirme, kaynak-referans belli, hiyerarşi dağıtımını yapmış. Diğer türlü illüzyon içinde, gizemler olarak tanımladığın pratikler içinde ışığın farklı seviyelerini manipüle etmiş oluyorsun bunu da büyük iyiliğe bağlıyorsun? Sürekli boyama kalemleriyle oynayan çocuklar gibi. Ateş nerede dostlar?
Pratik okültizmdeki dostlar elinde gizemler tuttuğu doğrudur, kıymetlidir ortada büyük emekler vardır. Ustalar, ehli olanlar, yogiler, yoginler, Lamalar, Rinpoçeler, Tulkular, büyük ruhların enkarnasyonları kısaca realitenin farklı hallerindeki uygulayıcıların çatıları hiyerarşi ve Dünya Rabbi olması dünya insanlığını nasılda geliştirirdi? Yine de öyledir bir yerde, ben burada da görünür olmasından bahsediyorum. Bütün bu bilgimizle eğer beyaz olanı ve karanlık olanı tanımlayamıyorsak ve karanlık olanla, insanlığın/dünyanın aydınlanması için savaşmıyorsak bilginin, tecrübelerin ne anlamı var?
Öğretiler içinde farklı farklı tanımlar yer almış olabilir ancak onlar birbirlerini anlarlar. Steiner’ın Ahriman, Lusifer dediği güçler, diğer taraflarda karanlık kardeşlik olarak anılabilir. Önemli olan bunlarla mücadele yönetimidir. Sonunda inisiyenin hedefi buradaki bahçeyi inşa etmektir. Dünya Rabbinin planı altında çalışmak, o plana hizmet etmektedir. Bu şu an çok büyük gibi görünse de, zaman içinde planı içinizde hissettiğiniz ölçüde, ki bu bir süre sonra objektif hale gelecektir, o planlarla bağlantılı Üstatları tanıdıkça, onların Işınlarını ve Aşramlarını anladıkça netleşecektir.
Şu anda maddenin en derin yerindeyiz ve buradan çıkıyoruz. 1875 ve 1950 arasındaki ezoterik/okült dağıtım bize gerekli olanı verirken bunların bütünleşmesiyle devam edelim. Işık, bizden talimat almak, irade uygulayıcısı insan ünitelerine cevap vermek üzerine kendi hazırlığı içindedir. Bunu tesirini aldığımız Yedinci Işında görmekteyiz, eterik doğa krallığı buna hazırlanırken insanlık ailesi ilkokul seviyesinde kalmaktadır. Çünkü ya kendini aradan çıkarır ya duygusal moda girer ya Tanrı ile kavuşmak ister ya ona bakıp hallenir, ya erimek ister, yok olmak ister … Ancak çok az kişi, ona, onun planına ortak olmak, onun yaratımını güçlendirmek ister. Bunun için yasalarını, akışın, kompleksin nasıl işlediğini görmemiz, çalışmamız kısaca inisiye olmamız gerekir.
Master DK’nın 1919-1950 arasında Alice A. Bailey ile çalışmasından bizlere kalan çok kıymetli eserler vardır. Bilgi, referans oradadır. Oradaki ışığı görenler burada çalışmaktadır.
Malatya’da bulunan İnönü Üniversitesi tarafından düzenlenen, İletişim Fakültesi ile Sinema Topluluğu tarafından organize edilen İnönü Üniversitesi Uluslararası Kısa Film Festivali, 13. yılında çalışmalarına başladı. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün destekleriyle gerçekleştirilen festival bu yıl, 26-28 Ekim 2021 tarihleri arasında izleyicilerle buluşacak.
Kısa bir süre içerisinde sinemaseverlerle buluşma heyecanı yaşayacak olan İnönü Üniversitesi Uluslararası Kısa Film Festivali; genç sinemacıları desteklemeyi ve sinema kültürüne katkı sunmayı amaçlıyor. Festival kapsamında Ulusal ve uluslararası belgesel ile kurmaca film dallarında yarışmalar düzenlenmesi planlanıyor. Yarışmalarda toplam 20 bin TL para ödülü dağıtmayı hedefleyen festival; Ulusal kategoride birinci filme 5 bin, ikinciye 3 bin, üçüncüye ise 2 bin Türk Lirası para ödülü verecek.
Ayrıca festival kapsamında özel bir ödül de sunulacak. 19 Ağustos 2021 tarihinde aramızdan ayrılan İnönü Üniversitesi Kısa Film Festivali kurucularından Prof. Dr. Kadir Beycioğlu anısına da bir filme de “Kadir Beycioğlu Özel Ödülü” verilecek. Festivale kısa filmleriyle katılmak isteyen yönetmenler, 15 Ekim 2021 tarihine kadar başvuruda bulunabilecek. Festival hakkında daha fazla detaylı bilgiye ve başvuru formuna http://www.inonu.edu.tr/festival adresinden ulaşılabiliyor.
Bu yıl benim için de mesleki açıdan büyük bir motivasyonla sezonu açmamı sağlayan Başka Sinema Ayvalık Film Festivali, dördüncü yılında izleyicisiyle buluştu. Büyük bir heyecanla başlayan ve aynı heyecanla gelecek sene de buluşacağımızı bilerek sonuna geldiğimiz festival hakkında geldik ikinci yazıma… İlk yazım“Özlem giderten sinema coşkusu: Başka Sinema Ayvalık Film Festivali”nde festivalden canlı canlı yaşadıklarımı yazmış, izlediğim filmlerden bahsetmiş ve Ayvalık’ta gezdiğim yerlerden notları sunmuştum. Bu yazımda ise festivalin son günlerindeki gözlemlerimi, izlediğim diğer filmleri, Ayvalık’ın gözde mekanı Cunda Adası’nda gezdiğim yerleri yazdım. Ayrıca yazının finalinde, festivalin direktörü Azize Tan ile bir röportaj gerçekleştirirken, festivalin son gününde ufak bir değerlendirme yaptık.
Festival, Ayvalık’ta dikkat çekti!
Ayvalık halkı, festivale sahip çıkmış ve özlemiş bir görüntü çizdi her şeyden önce. Çünkü her üç gösterim alanında da salonlar doluydu ve herkes merak içinde festival alanlarındaydı. Mesela Ayvalık sokaklarını gezmeye çıktığım bir gün; yakamda festival kartımı gören her esnaf, halk ve turist, festival hakkında benden bilgi almaya çalıştı. Demek ki herkes bu festivalin farkında ve Ayvalık kentinin bir anda dolmasına da çok sevindiklerini belli ediyorlar. Festivalin geçen yıl kullanılan mekanlarından olan “Sanat Fabrikası” da, bu yıl açık hava gösterimlerinin olduğu saatlerde fırtına olması nedeniyle yeniden kullanıldı. Ayvalık’ın önemli mekanlarından bir tanesi olan yerde “Dirlik Düzenlik” filmi izledim ve keyifli vakit geçirdim. Vural Sineması’nda film izlemek, muazzamdı. Ayrıca açıkhavada Amfitiyatro’da film izlemek müthiş bir deneyimdi.
Festival kapsamında yapılan “Süheyla Doğan ile İklim Krizi, Ekoloji ve Kadın Olmak” adlı söyleşiye de katıldım. Birbirlerinden farklı gibi görünseler de dertleri çok yakın olan konular üzerine konuşulan söyleşide, gündem maddesi Kaz Dağları’nda yaşanan ağaç katliamı oldu. Bu durumun iklim krizini de bir anda hatırlattığı gerçeğiyle yüzleşirken, aslında bu sayede yeniden gündeme gelen ‘ekofeminizm’ konusu da dikkat çekti.
“Beni Sevenler Listesi” filminden yönetmen Emre Erdoğdu ve oyuncu Hayal Köseoğlu’ndan görüşler
“Beni Sevenler Listesi” filminin yönetmeni Emre Erdoğdu: “Sevgili Azize ve ekibi çok güzel bir festival hazırlamıştı. İlk yılında da bu festival gelmiştim ve festivalin o akademik yanını gördüğümde çok hayran kalmıştım. Sektörden bu festival sayesinde tanışmış olduğum çok güzel insanlar var, o yüzden de yer ayrı. Bu yıl “Beni Sevenler Listesi” filminin gösterimi hava nedeniyle sinema salonunda yapıldı ve filmin sinema salonundaki ilk gösterimi burada olmuş oldu. Bu yıl çok verimli bir Ayvalık Film Festivali geçirmiş olduk.” dedi.
Bu yıl festivalde rol aldığı hem “Beni Sevenler Listesi” hem de “Bir Nefes Daha” filmleriyle bulunan oyuncu Hayal Köseoğlu: “Bana hem tatil hem de sinema zevki yaşattı Ayvalık Film Festivali. İki film ekibiyle de bir arada olmayı çok özlediğimi fark ettim festival sayesinde. Festival kapsamında “Beni Sevenler Listesi” filmini de ilk defa sinemada izlemiş oldum, her zaman açık havada izlemiştim ama sinema salonunda izlemek ilginç bir deneyim oldu. Benim için şahane geçen bir festivaldi.” dedi.
Hangi filmler izlendi?
Buz gibi bir film hissi, Cannes Film Festivali’nde prömiyer yapan Memoria filminde yer almakta. Apichatpong Weerasethakul’un yönetip kaleme aldığı film, sürekli sesler duyan ve Kolombiya’ya kardeşini ziyaret için giden Jessica adlı bir kadını anlatıyor. Bu sesin peşine giden Jessica karakterinin yaşadıklarını izlediğimiz film, rüyalardaki metafor çözümlemeye çalışan ve gaipten gelen sesler konusunda tezat bir sessizlik koyarak türevlerinde fark atacak bir dilin peşine düşüyor. Bir anlamda birçok ruhun birbirlerine geçerek Jessica’da vücut bulduğu hissini anlamak güzel bir deneyimdi. Fakat filmi anlamak hakikaten zor, çünkü birkaç kez daha izlemeniz gereken ve deneyimlemesi zor filmlerden bir tanesi aslında Memoria… İkonik olmayan görüntüleriyle hafızaları zorlayan ve ses deneyimi konusunda kulakların pür dikkat olması gereken Memoria, başarılı sinematografisiyle de değerini ortaya koyuyor. Tilda Swinton’un karaktere karşı inançlı bir performans sergilediğini görebilmek mümkün. Filmi tek başına sırtlıyor bile diyebiliriz.
Zürcher kardeşlerin yeni filmi Örümcek ve Kız, bir taşına hikayesi üzerinden insan ilişkilerini ve arzular evreninde ilginç bir yolculuğa çıkarıyor. Örümcek imgesini içinde bolca yayan film, şarabı da özümseyerek farklı bir tat yakalama çabasında. Mimari çizimleri de bünyesine katarak aslında dil inşasına farklılık katan film, bir süre sonra süresinin uzadığı hissine kapılmamızla bir anda hızını düşürüyor. İnsan iletişimi üzerine metotlar ve inceleme zamanı sunan film, samimi duygular peşine düşüyor. Film, Henriette Confurius’un güçlü oyunculuk performansıyla öne çıkıyor.
Berlin Film Festivali’nden ‘Altın Ayı’ ödülüyle dönen Kaçık Porno filmi, Radu jube’un yönetmenliğiyle karşımıza çıkıyor. Film izleyicide üç bambaşka duygu bırakıyor, benim hissim öyle en azından. Korkunç, sarkastik ve şaşırtıcı hisler… Bir kadının gündelik hayatına odaklandığımızı düşündüğümüz film, bir süre sonra ilginç olaylar silsilesine sürüklüyor izleyeni. Başlangıcını adeta ‘porno film’ olarak başlatan ve bir süre boyunca cinsel ilişki izleten film, izleyicinin algılarıyla oynuyor. Filmin orta bölümü, toplumsal sorunlar ve tarihi olayların dolduğu bir halle ilginç bir anlatı sunuyor. Ki bu sahnelerdeki birçok olay, filmin gereksiz yere uzatıldığını anlatıyor. Final bloğu ise tamamen vicdan ve akıllara oynuyor: ‘Bir öğretmenin ayyuka çıkan cinsel ilişki kaydı, onu sorgulamaya yeter mi?’ Peki bir öğretmenin eşiyle yaşadıkları kimi ilgilendirir? Videoya yorum yapmak o velilere düşer mi? İşte bu tarz vicdanı sorgularla filmi bir şekilde farkını koyuyor. Üç farklı final ise, izleyeni tatmin edebiliyor mu biraz muallak kalıyor bende…
İlk filmi ‘Toz Ruhu’nun bendeki yeri ayrı olan başarılı yönetmen Nesimi Yetik, ikinci filmi Dirlik Düzenlik ile karşımıza çıktı. Aile çatışmasının düzensizliği üzerine bir aşk şiiri tadında olan film, bir çok konuyu bünyesinde işleyerek farklı bir sinema dili yakalıyor. Film; kardeşlik ilişkisi, anne-kız ilişkisi ve bunun üzerinden toplumsal sorunlara da göndermeleri de bulunan ironik bir düzen içeriyor. Anne Dudu’nun evlenme kararı konusunda cesur hali, ancak kızlarının bu denli olmayışı durumu da dikkat çekici durmakta. Hepimizin içinde bir Hicran var aslında; kendini kanıtlama çabası içerisinde olan, karşısından nefret görmüş birine saldırma hali ve ailesini istemese de bir yandan onlardan kopmak istememesi durumu… Karakterler oldukça empati kurulası bir şekilde yazılmış. Asiye Dinçsoy, muhteşem bir performansla filmde yer alıyor. Betül Esener ise güçlü performansıyla adeta yeni dönem oyuncuları kervanına katıldığını bu filmle kanıtlıyor. Dinçsoy ve Esener, muhteşem oyunculuklarıyla birbirilerine bağlanıyorlar adeta. Dudu Yetik’in de tatlı bir tat bırakan, içten ve hayattan bir performansla filmde yer alması çok cesurca bir hareket. Yetik’in performansı, Pelin Esmer’in “11’e 10 Kala” filminde Esmer’in amcası Mithat Esmer’e verdiği gerçekçi rol performansını hatırlatıyor. Bu durum filme, bir yandan da gerçeklik hissi ve belgesel tadı da bırakıyor…
Çağıl Bocut’un ilk uzun metrajlı filmi olma özelliği taşıyan ve oyuncu kadrosunun yanı sıra hikayesiyle de dikkat çeken Sardunya filmi, Anlık kararların ve eş geçmelerin hayatta nasıl etkiler yaratabileceği üzerine bir düşünme seansı sunuyor. Bir ilk filme göre başarılı ve teknik anlamda da süre geçtikçe iyi hale gelen bir film izliyoruz aslında. Git gide sarsıcı bir hal alan ve bir anda kriminalleşme yoluna giden bir hikayeye vardığımızda, aslında ne kadar didaktik ilerlemiş bir senaryoyu izlediğiniz fark ediyorsunuz. Bu hikayenin bazı kısımlarının gerçek hikayeden alıntı olduğunu öğrenmemiz ise, şok etkisi yaşatıyor. Performansıyla ödül alan genç oyuncu İlayda Elhih, güçlü bir genç kız portresi çizerek başarılı bir performans sergiliyor. Ali Seçkiner Alıcı’nın güçlü performansı filme hücre hücre yayılırken, Ahsen Eroğlu’nun filme kattığı renk fark edilesi tatta. Ayrıca Evren Duyal dikkat çekici performansı da dikkat çekerken, filmin bir sahnesinde yer alan ve bir önceki filmi ‘Hemşire’ ye gönderdiği selam da fark edilmedi değil…
Cunda Adası, Ayvalık’ın ‘zümrüt taşı’ değerinde bir mekanı…
Festival devam ederken verdiğim kısa molada, Ayvalık’ın önemli bölgesi olan Cunda Adası’nı da gezme şansını buldum. Tüm teknelerin sırayla dizili olduğu bir sahil ve sahilde bulunan cıvıl cıvıl mekanlar selamları beni ilk olarak. Daha sonrasında ise ara sokakta bulunan hediyelik eşya dükkanlarına daldım, tabii ki magnetlerimi burada buldum. Ve arka sokaklarda bulunan Rum evlerine daldım; birçoğunda doğal yaşam devam ederken, birçoğunda ise terk edilmişlik hissi hakimdi. Ama her bir sokak fotoğrafik ve gezmelikti… Ara sokakları dolduran meyhaneler, lor tatlıcıları ve şarap evlerini geçtikten sonra ise, yokuşa doğru yürümece devam etti.
Aradaki otelleri geçtikten sonra, karşınıza Rahmi Koç Müzesi çıkıyor. Aslında burası eskiden bir kilise imiş ve Rahmi Koç tarafından harabe olmaktan kurtarılarak müzeye çevrilmiş. Müzede ufak bir tarih kokusu aldıktan sonra, yokuş yukarı yürümeye devam ediyorsunuz. Bir süre sonra bir yol ayrımı çıkıyor. İlk yolda Sevim Ve Necdet Kent Kütüphanesine çıkıyorsunuz. Bin bir çeşit kitaba ulaşabildiğiniz kütüphane, bolca fotoğraflık alan da bulunuyor. Bir yandan şirin kafesinde de Cunda manzarası izleyebilme şansına sahipsiniz. İkinci yol ise, tarihi yel değirmenine çıkıyor. Bolca fotoğraf çekebileceğiniz alan, aslında Rahmi Koç’ın evi olarak da biliniyor. Adanın biraz daha ilerisinde bulunan ve denize de girebileceğiniz Mola Beach Cunda, keyifli dakikalar yaşatıyor. Festival ekibiyle keşfettiğimiz ve mini bir kokteylle tattığımız mekan, herkese tavsiyedir. Kısacası Cunda adası, bol gezme yerine sahip ve keyifli vakit geçirebileceğiniz bir merkez olarak dikkat çekiyor…
Azize Tan: “Genç bir festival olduğumuzu her zaman söylüyoruz”
Bu yılki festivalin kendilerini çok mutlu ettiklerini belirten Başka Sinema Ayvalık Film Festivali DirektörüAzize Tan: “İtiraf etmek gerekirse, bu yıl festivali yapmak çok zor oldu. Biz genç bir festival olduğumuzu her zaman söylüyoruz. Bu yıl dördüncü yaşımız ve ilk iki yılımız pandemisiz herkesin bir arada olduğu festivaller olarak geçti. Üçüncü yılımızda pandemiden ötürü online bir festival yaptık. Bu yıl festivali fiziki yapabilmek bizim için çok önemliydi, çünkü Ayvalık gibi bir yerde festivali çevrimiçi yapmanın bir anlamı yok. Gelen konuklar anlıyor aslında burada nasıl bir festival yapıldığını ve bu festivali ‘festival’ yapan en önemli şeylerden birisi Ayvalık çünkü. Altı tane filmi kapsayan çevrimiçi gösterimimizin yanı sıra, her sene verdiğimiz “KAV Yılın Yönetmeni” ödülümüzü de verdik üçüncü yıl. Aslında bunu yaparken ‘hala devam ediyoruz, biz buradayız’ mesajını vermeyi amaçladık. Ayrıca İstanbul Film Festivali ile de bunu yaparak bir festival dayanışması içerisinde girdik. Ama önceliğimiz bu festivali fiziki olarak devam ettirebilmekti, o yüzen bu yıl festivali bu coşkuyla yapabildiğimiz için çok mutluyuz.” dedi.
Konukların festivalden çok memnun olduğu konusunda geri bildirimler aldıklarını belirten Tan, Ayvalıklı izleyicilerden de olumlu dönüş aldıklarını söyledi. Festival kapsamında öğrencilerle bir atölye programı yaptıklarını da söyleyen Tan: “Festivali atölye programında çalışan gönüllü öğrencilerimizle beraber yapıyoruz. Bu hem onlar açısından hem de bizim açımızdan çok iki bir durum oldu. Pandemi nedeniyle bu yıl festivalimizin ölçeğini küçültmek durumunda kaldık. Bir mekanımız daha az olurken, filmlerimiz biraz daha az ve konuklarımız da sınırlı oldu bu nedenle. Karantina kuralları nedeniyle uluslararası konuk davet edemedik bu yıl, ama buna rağmen dolu dolu bir festival geçirdik. Ancak festivalin kısa bir zaman içerisinde sağlam bir temele oturduğunu görürken, izleyicisi tarafından da benimsendiğini keşfettik. Hem sinema sektörünün hem de izleyicinin beğenisini kazanarak bir anlamda testi geçti festivalimiz.” dedi.
Ayvalık’taki izleyicinin de bir yıllık aranın ardından festivali özlediğini hissetiklerini belirten Azize Tan, festival mekanları olan Amfitiyatro ve Vural Sineması’nın izleyicilerle dolu olmasının herkesi çok mutlu ettiğini söyledi. Festivale gele konuklardan da ilginç geri bildirim aldıklarını söyleyen Tan[H1] : “Ayvalık esnafının da festivale meraklı olduğunu gördük. Konuklarımız kenti gezerken, yakalarında bulunan festival kartı sayesinde esnafında halkında çok ilgili ve mutlu olduğunu böylece anlamış olduk. Biz burada herkesin kendini iyi hissettiği, sinema seyrettiği, konuştuğu, bir araya geldiği bir ortam yaratmaya çalıştık ve amacımıza ulaştığımızı gördük. Festival kapsamında öğrencilere ve çocuklara da alan açmaya çalıştık. Çocuklar için gösterdiğimiz bir film oldu ve çocukların ağaçların üstüne çıkmış bir şekilde film izlediği halleri gördük.” dedi.
Festival kapsamında filmleri yarıştırmadıklarını söyleyen Tan, sinemaya destek olması açısından Kariyo-Ababay Vakfı tarafından bir yönetmen ödül verildiğini belirtti. Dördüncü kez verilen “KAV Yılın Yönetmeni” ödülünün bu yıl Fikret Reyhan’ın alması konusunda ise Tan, bu ödülün Türkiye’de güvenilir ve prestijli bir ödül haline geldiğini söyledi. Bir danışma kurulu tarafından ödülün verildiğini söyleyen Tan: “Kurul, 3 film yönetmenini Kariyo-Ababay Vakfı’na önerdi. Vakıf da bu yıl “Çatlak” filminin yönetmeni Fikret Reyhan’ı bu ödüle değer buldu. Benim için de “Çatlak” filmi bu yılın; hem senaryosu, yönetimi ve ansambl oyuncu kadrosuyla beraber çok sevdiğim filmlerden bir tanesi oldu. Oyuncu kadrosundan bir kişiyi çıkarsak domino taşı gibi dağılacak hissi var ve her biri birer dişli bir makinanın parçası gibi önemleri eşit derecede. Fikret Reyhan’ın ödül almasına çok sevindim ve kendisi, üçüncü filminin çekimleri esnasında festivale gelerek ödülünü aldı. Bu ödül çekimler esnasında onlara hem motivasyon oldu, hem de festivalse filmi olan diğer yönetmenlere de ilham kaynağı oldu bu durum.” dedi. Son olarak bu yılki festivali çok mutlu bir şekilde geçirdiklerini söyleyen Azize Tan: “Her şeye rağmen bir şeyler yapabildiğimizi gördük festival sayesinde ve hepimizin benzer düşünceleri, dertleri ve kaygıları olduğunu hissettik. Ama bir araya gelince bunların azaldığını ve bir şeyleri yapabilme ihtimalimizin her zamankinden fazla olduğunu hissettik hep beraber.” dedi.
Ne demek istemişti? Irmağın kıyısında yürüyorduk. Buzların çözüldüğü, kıyıda köşede kalmış kristallerin üzerinde güneşin dansa benzer ışıltılar saçarak bize eşlik ettiği, serin sayılabilecek bir akşamüstüydü. Neredeyse günlerdir evden dışarıya çıkmamıştım. Mitler ve efsaneler üstüne çalışıyordum.
Kalın perdelerinden güneş sızmayan evimden çıktığımdan beri soluduğum temiz hava, ciğerlerimde, parlak ışık gözlerimde, bir bayram etkisi yaratmıştı. Bir şeyler daha söylemesini bekledim. Devetüyü kabanının yakasını kaldırıp ellerini cebine soktu. Sanki biraz önce zamanla ilgili o cümleyi eden kendisi değilmiş gibi çitlerin gerisindeki sürüye bakıyordu.
Buraya daha önce gelmemiştim. Bir yere kadar arabayla gelmiş sonra koyu gövdeleriyle göğe doğru yükselen ağaçların arasındaki bir patikadan geçmiş ve nehir boyuna çıkmıştık. Nehre eşlik eden toprak, dar bir yolda; ikimiz de aynı anda, aynı hızda, aynı uzunlukta adımlarla yürüyorduk. Bu uyuma dikkatimi verip üstüne bir şeyler söyleyecekken aramızda oluşan eşzamanlılık da bozulmaya başladı. Demek ki, içimde bu uyuma dikkatini veren güçle bu uyumun devamına engel olan güç aynıydı. Belki zamanın esnemesiyle ilgili söylediklerini duymazlıktan gelip bundan bahsetmeliydim. Oysa konuşacak bile halim kalmamıştı. Ayaklarımın altı o kadar zaman evden çıkmadıktan sonra bu kadar uzun bir süre yürümeye isyan eder gibi zonkluyordu. Bu durumda en iyisi biraz dinlenmeyi önermek olacaktı. Bir bank görünce, “Şurada biraz oturalım mı?” diye sordum.
Sadece başıyla onayladı. Keşke zamanın esnemesini de böyle tek bir hareketle anlatabilseydi. Ayaklarımı uzatınca rahatladım. Güneş ağaçların arkasına çekilmişti. Gölgeleri ve nehrin suyunu hafifçe okşayan ayaz, serinliğini iyiden iyiye hissettiriyordu.
“Ne yani! Zamanın uykusu mu gelmiş? Esnediğine bakılırsa bir de ninni istiyor galiba!”
Gülümseyerek baktı. “Tek bildiğim zamanın esnemiş olduğu,” dedikten sonra saati sordu. Saati sorarkenki gülümsemesi nedense ensemden içime sızan havadan bile daha ürpertici geldi.
Yola çıktığımızdan beri iki saat geçmiş olmalıydı. Telefonumu çıkarınca gördüğüm rakamlarla hayrete düştüm. Sadece kırk beş dakika geçmişti. Bu nasıl olabilirdi? Zamanın esnediğini söylerken bildiği bir şey mi vardı? Hayretle gözleri nehrin sularına dalıp çıkan karabataktan başka bir şeyi görmeyen arkadaşıma baktım.
“Şu zamanın esnemesi meselesini biraz açsana.”
Yine o ürpertici gülümseme yayıldı yüzüne ama en azından bu sefer sessizlik uzun sürmedi. Hafifçe bıyığını okşarken, “ne olduğunu bilmiyorsun ama benim bunu anladığıma eminsin, öyle mi?” dedi. Büyük bir hevesle beklediğim cevap yerine sadece bana yönelen bir soru bulmuştum. Hoşnutsuzluğumu belli eden bazı sesler çıkararak hayıflandım. Aklımdan görüşmeyeli kendini Sokrates sanmaya başladı herhalde diye geçti bile. Yerden elips şeklinde hafif taşlar topladım ve onları suda sektirmek için yanından kalktım. Birkaç denemeden sonra vazgeçtim. Daha kararlı bir sesle, “Zamanın esnediğini söyleyen sensin. Ben de saate bakınca bunun doğru olduğunu anladım. Şimdi bana neler olduğunu anlatmak ister misin?” diye sordum.
“Peki.” dedi. “Sana uzun süredir söylemek istiyordum. Senin bunları duymak için hazır olup olmadığınındansa emin değildim. Kimseye hazır olmadığı bir bilgiyi veremezsin ama madem cevabı duymayı bu kadar çok istiyorsun söyleyeyim. Ben bir zaman ustasıyım.”
Hayretle ona döndüm. “Zaman ustası mı?” diye haykırdım.
En yakın dostumun bilmediğim doğaüstü güçleri vardı ve ben bunu şimdi duyuyordum. İçime kaygı, hayranlık, kıskançlık benzeri duygular üşüştü. Onu, hissettirmemeye çalıştığım yeni bir dikkatle süzmeye başladım. Hayır, görüşmediğimiz günlerde onda değişen hiçbir şey olmamıştı. Her zamanki gibiydi. Gözlüğü burnunun ortasında bir yerlerde, alnında heyecanlandığında kabaran damarı belli belirsiz şakaklarına doğru uzanan, saçları aynı uzunlukta, belirsiz kıvrımlarla kulaklarının arkasına tutturulmuş, birkaç perçemi yüzüne dökülmüş, bacak bacak üstüne atmış oturuyordu. Belli ki zaman ustası olmak onu zerre değiştiştirmemişti. Belki benim bile ilk anda fark etmediğim bir şeyler vardı.
Şaşkınlığım geçen dakikalarla azalacağına gittikçe artığından, onu silkeleyip sarsmak, bana her şeyi anlatması için çılgınca sözler söylemek isteği duymaya başladım. Bu isteği, dizginlemek ya da bir şeyler söylemek arasındaki kararsızlığımı, “Demek öyle! Bilmediğim başka şeyler de var mı? Sen bir zaman ustasısın ve bunu bana şimdi mi söylüyorsun?” diyerek yendim.
“Hey sakin ol.” diye konuşmaya başladı. Nasıl sakin olabileceğime dair en ufak bir fikrim yoktu. Belirsiz bir kırgınlık yüzümü yaladı. Böyle bir şeyi heyecanla karşılamayıp da ne yapacaktım?
“Aslında her şey çok basit.” diye söze başladı. “Uzun süredir evden dışarıya çıkmamıştın. Bu nedenle yaptığımız bu tempolu yürüyüşte çok zaman geçtiğini düşünmen gayet doğaldı. Saatine hiç bakmayınca, olmayan bir kavram uydurup seni kandırdım. Tamam mı? Senin olmayan bir şeye neredeyse içgüdüsel olarak, hiç sorgulamadan, inanmaya hazır olarak atlaman beni biraz şaşırttı. Öyle ki, daha fazla uzatırsam seni aksine ikna edemeyeceğimden bile korktum. Bu kadar kolay olacağını düşünmemiştim. İşin aslı daha fazlasını uydurmam da mümkün değildi. Kızmadın ya?” dedi.
Şimdi gülümsemesinin beni neden ürperttiğini anlamıştım. Dudakları gamzelerine doğru çekilirken, küçük yemlerle kafese çekilen zavallı bir kuşun avcısının hissettiği tadı alıyor olmalıydı. Açık söylemeliyim ki bozulmuştum. Oysa şimdi, uzun yıllara dayanan dostluğumuza bakınca onun gerçekten bir zaman ustası olduğunu düşünüyorum. Benim gibi pek çok kişi, oltasına taktığı yemlere kapılmıştır ve o hepimizi sözlerinin oltasından çekip avucuna almış sonra da canhıraş kuyruk sallayıp tuhaf tuhaf ağzını açıp kaparken denize atmıştır.
Ne zaman, bir cerrah titizliğiyle saçtığı oltalara kapılanlarla ilgili bir şeyler anlatsam kahkahalarla güler. O zaman, bunların hepsini içinde sakladığını ve hatırladığını anlarım. Diğer yandan o hiçbir zaman bunlardan bahseden olmaz.
Kabil asıllı yazar Taqi Akhlaqi, Taliban’ın işgali esnasında ülke dışındaydı. Kendisi içini kemirip durmakta olan suçluluk duygusuna ve ilerleyen süreçte neler yapılabileceğine dair bir yazı yayımladı:
Her hikayenin bir sonunun olduğu elbette kaçınılmaz bir gerçektir; ne var ki Afganistan‘ı beklemekte olan sonun bu kadar trajik, yıkıcı, şoke edici olabileceği aklımın ucundan geçmezdi. Eğer bütün bu yaşamakta olduklarımız bir anlatıdan ibaret olsaydı senaryoyu baştan sona dikkatlice inceleyebilmek adına gereğinden fazla zaman ayırır; yazarın bizlere aktardığı her ufak ayrıntı karşısında adeta büyülenirdim. Büyük bir ihtimalle yazarın Franz Kafka, Edgar Allan Poe ve Stephen King’den esinlenmiş olabileceği kanısına varırdım.
Sorun şu ki söz konusu senaryo anlatı olmaktan çok uzakta. Gözlerimizin önünden akıp gitmekte olan bir gerçeküstü gerçekliğin tam ortasındayız. Üstelik gözlerimizi ne kadar kapatacak olursak olalım; mevcut durum değişmeyecek.
28 gün önce, ailece Delhi’ye doğru yola çıktığımız gün, Kabil’de her şey yolundaydı. Kentin yakın gelecekte değişikliğe uğrayacağına dair herhangi bir bulgu söz konusu değildi. Bizler, yakın zamanda Afganistan’a döneceğimizi göz önünde bulundurarak eşyalarımızı, evimizi olduğu gibi geride bırakmıştık. Gelmiş olduğumuz noktadaysa adeta önümüzü göremez bir haldeyiz. İlk etapta, gelişmeleri bulunduğumuz noktadan takip ettiğimiz sürecin başında, alabildiğine iç karartıcı bir hikayenin içerisinden ara ara umudu da mutluluğu da seçebiliyorduk; fakat günümüzde siyah dışında herhangi bir şey göremez ve seçemez olduk.
Geceleri yalnızca birkaç saat uyuyor, sürekli olarak haberleri takip ediyor; bunun dışındaysa Kabil’de yaşamakta olan anneme, babama, kız ve erkek kardeşlerime, arkadaşlarıma ulaşmaya çabalıyorum. Haber akışını her fırsatta yeniliyor, olumlu bir gelişmeye denk gelmek umuduyla telefonun ekranını aşağıya doğru kaydırıp duruyorum. Güzel haberler alabilmek neredeyse imkansız; aksine, internette ne kadar uzun süre gezinirsem o kadar çok olumsuzluk beni buluyor. İnsanlar çaresiz, öfkeli, korku dolu, şaşkın, hayal kırıklığına uğramış vaziyette. Bense burada ayrı bir panik yaşamaktayım; nihayetinde arkadaşlarım her an yanlış bir harekette bulunabilirler (örn. kendilerini hava alanında pistte koşarken bulabilir; uçakların üzerine tırmanabilirler). İnsanın kolaylıkla bilincini yitirebileceği, karar alma yetilerinden uzaklaşabileceği bir ortam söz konusu. Bu yüzden arkadaşlarımla iletişim halinde kalmam, onları sakin kalmaya ikna etmem, durumun gidişatına dair değerlendirmelerde bulunmam büyük önem taşıyor.
Kabil Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan bir arkadaşım bir kadın öğrencisinin geçenlerde kendisine son derece acı, inanılması güç bir soru yöneltmiş olduğundan bahsetmişti: “Taliban üyeleri bizleri evlerimizden almak için kapılarımıza dayandıklarında, bizlere tecavüz ettiklerinde veya seks kölesi olarak kullanmaya kalkıştıklarında intihar etmek bir seçenek olarak görülebilir mi? Allah böyle bir günahı işlememiz halinde bizi affeder mi?”
Afganistan’ın batısında yer alan Herat kentinde hayatını sürdürmekte olan bir başka genç kadın ise blog’u aracılığıyla ailesiyle yaşadığı bir tartışma anını aktarmış: “Benim babam muhafazakar bir birey. Taliban’ın evimizi basmasından; annemi ve beni alıp götürmesinden çok korkuyor. Böyle bir durumun oluşması halinde bizleri kendi elleriyle öldüreceğinden bahsedip duruyor. Onun gözünde hepimiz için en iyisi bu. Çekmecesinde bir süredir silah bulundurmakta.” Pek çok internet sayfasında benzer hikayelere rastlamak mümkün.
Kabil’de yaşamakta olan biri 13 diğeriyse 16 yaşında iki kız kardeşim var. Bu hikayelerden birkaçını okumuş olmalılar ki geçenlerde aralarından bir tanesi bana şunu yazdı: “Burada yaşadığımız sürece bizler için herhangi bir gelecek söz konusu değil. Neyse ki sen kendini kurtardın.” Bu cümleleri Taliban’ın Kabil’e girdiği gece göndermişti. Mesaj sonrası telefonda kardeşimle uzun bir konuşma gerçekleştirmiş; azıcık kalan umudunu olabildiğince körüklemeye çabalamıştım. Annem, babam ve erkek kardeşlerimin durumu da kız kardeşleriminkinden pek farklı sayılmaz. Gözlerine uyku girmiyor, perişan haldeler. Afganlar son günlerde Taliban’ın beyaz bayrakları, evlerini terk etmek ve dışarda kamp kurmak durumunda kalmış aileler, boş sokaklar ve hava alanına doğru akın etmekte olan insan sürüleri dışında herhangi bir şey görmez oldular.
Ben Delhi’de köşeme çekilmiş rahat rahat bunları yazarken elbette kendime yönelttiğim kimi sorular da mevcut: “Delhi’de ne işin var? Ülken batmakta, ülkendeki insanlar acı çekmekte; sen ise halen burada oturmuş yazı mı yazıyorsun?” Evet, yazıyorum ve tam da şu anda ülkem ve insanları bana ihtiyaç duyarken orada bulunamamanın utancını yaşıyorum. Duyduğum utanç aynı zamanda güvenli bir bölgede bulunmamdan kaynaklı. Aklımda “Titanik” filminin sahnesi canlanıyor: Gemi bir taraftan batarken diğer taraftan yolcular kendilerini suya atarak canlarını kurtarmaya çabalıyorlar. Tam da o anda kemancı kemanını çıkarıp «Nearer My God to You» şarkısını çalmaya başlıyor. Acaba Afganistan battı da ben burada yalnız başıma, tıpkı o kemancının yaptığı gibi, yalnızca kelimelerle mi oynuyorum? Peki bunun dışında neler yapabilirim? Sanırsam görmüş olduğum onca fotoğraf ve yaşadığım stresten kaynaklı artık sağlıklı düşünemiyor, durum değerlendirmesinde bulunamıyorum.
“Düşmek” kelimesi ve insan üzerinde yarattığı etki
Son iki haftadır sıklıkla duyduğum, her yerde okuduğum, çokça kullandığım ve beni derinden yaralayan (üstelik beş duyumla hissettiğim) bir adet kelime mevcut: “Düşmek”. Yüzlerce bölge ve otuzun üzerinde il art arda düşmüş vaziyette; bulunduğum odada sürekli olarak “düşmek” kelimesi yankılanıyor. Bir yerden sonra “Artık duymak istemiyorum!” diye yalvardığımı hatırlıyorum. Yalvarmam işe yaramamıştı tabii; ülke öyle büyük bir hızla düşüyordu ki durdurmak mümkün değildi. Kabil’in düştüğü gazeteciler tarafından aktarıldığında adeta yıkıldığımı hissetmiştim. Birkaç dakika boyunca öylece hareketsiz kalakalmıştım.
Dedikodular ve komplo teorileri öylesine yayılmış durumda ki gerçeği yalandan ayırt etmek gitgide daha da zor bir hal alıyor. Bölgelerin teker teker düşüyor olduğunu duydukları anda askerlerin görev yerlerini terk ettiklerine dair söylemler mevcut. Kimi insanlar Eşref Gani’nin planlı bir biçimde barışçıl yollarla yönetimi Taliban’a devrettiği kanısında. Başkalarının bakış açısı ise Gani’nin müttefikleri tarafından yönlendirildiği yönünde. Bana kalırsa tek gerçek var: Daha fazla, daha derine “düşmeyi” göze alamayız ve eğer Amerikan uçaklarına tutunabileceğimize inanır, onlara güvenirsek şüphesiz ki düşmeye devam edeceğiz.
En umutsuz anımızda bile adımlarımızı sıklaştırmalı, yolumuza devam etmeliyiz. Kim bilir; belki de tünelin ucunda bizleri beklemekte olan bir ışık vardır. Mevcut durum bana “Yüzüklerin Efendisi – Kralın Dönüşü”nü anımsatıyor; Frodo’nun son dakikada yüzüğü yok edişi ve dünyayı kurtarışı gözlerimin önünden gitmiyor. Acaba bizler de yüzüğü lavların arasına fırlatabilir; günümüzde yaşanmakta olan bu trajediden mutlu bir son yaratabilir miyiz?
Afganistan İslam Emirliği geçmişte yozlaşma ve yolsuzlukla dolu bir lağım çukurunun içine düşmüş, sonrasındaysa kendisini kurtaramamış; aksine hızla batmaya devam etmişti. Uzun yıllardan beri çeşitli bölgelerde “hayalet öğretmenler”in varlığından haberdardık; fakat zaman içerisinde adım adım hayalet öğrencileri, okulları, hastaneleri, doktorları, hastaları ve – en tehlikelisi – hayalet askerleri keşfeder olmuştuk. Acaba gerçekten de 350.000 civarı askerimiz olduğu doğru muydu? Bunlardan kaçı hayattaydı, kaçının ismi mevcut listede yer almaktaydı? Bu koskoca hayalet orduyu finanse edenler kimlerdi? Ordunun zamanla yozlaşmış olan her bir mensubunun tek derdi maddiyattı; bu yüzden de ceplerini her daim parayla doldurmak noktasında son derece başarılıydılar. Zamanla bu tavırları güvenlik sektöründe yer alan başka bireylere de sıçramıştı. Ceplerini parayla doldurmaya doyamayan bu bireyler zamanla yalnızca Afgan halkını rehin almakla kalmamış; aynı zamanda dört bir yandan gelen uluslararası desteği de kötüye kullanmaya başlamışlardı – destekte bulunan ülkeler her ne kadar her şeyin farkında olsalar da günün birinde etkili bir reform gerçekleştirecekleri umuduyla bu duruma göz yummakta karar kılmışlardı. Her geçen gün biraz daha çıkmaza doğru sürüklenmekte olduğumuz su götürmez bir gerçekti. Bunca yolsuzluk… Her ne kadar sabrımızın bir sınırı olsa da açgözlünün gözü doymak bilmiyordu. Afganistan İslam Emirliği‘nin o dönem kağıttan bir evden farksız olduğunun ayırdına yeni yeni varmış bulunmaktayız. Oysa o zamanlar daha ilk fırtınada yerle bir olmuşlardı.
Güçlü bir altyapının getirisi
Elbette anlattıklarımdan çok sayıda ders çıkarılabilir; fakat öncelikli olarak yapmamız gereken, izleyeceğimiz yola yönelik karar almak. Karar almak oldukça zor. Saat işliyor, zaman daralıyor. Afganistan için yepyeni bir dönem başlıyor; tarih kitaplarına bu yeni bölümü ekliyor olduğumuz şu esnada ortaya güzel bir bölüm çıkarabilmek adına en güzel kelimeleri hep birlikte seçmek de bizim elimizde. Bana kalırsa henüz Afganistan’ı kaybetmiş değiliz; çabalarımızın ve yatırımlarımızın hiçbirisi boşa değildi. Seneler boyu güzel bir altyapı oluşturduk ve mevcut altyapı savaşla yerle bir edilemedi. Üstelik elimizde evlerden, köprülerden ve yollardan çok daha değerlisi var: Bizlere özgürlüğümüzü, haklarımızı savunmayı öğreten bir neslin evlatları olmak.
Olumlu bir gelişme üzerine
Nüfusun yarısından fazlası 11 Eylül öncesi varolan Taliban rejimini anımsamıyor; internet sitelerine ve sosyal medyaya da erişimleri var. Ben, genç bir Afgan yazar olarak, sizlere her daim minnettarlık duyacağım. Sayenizde Kabil’de seneler boyu kendimi geri çekebileceğim; sakince kitap okuyup yazabileceğim bir alana sahip olma fırsatına eriştim. Bunu asla unutmayacağım, sizleri asla unutmayacağız.
Taliban’ın dünya genelinden bağımsız bir politika izlemek istemediğine dair pek çok bulgu mevcut. Bu son derece olumlu bir haber. Taliban diğer ülkelerle nasıl bir ilişki içerisinde olmak istediğini her fırsatta açıkça belirtmekte. Bu noktada söz konusu ülkelerin birlik olması Afganistan‘da azınlık haklarının, kadın haklarının ve insan haklarının onayı açısından büyük önem taşıyor. Siyasi açıdan yenilikçi, kapsayıcı, şeffaf, işe yarar bir sistem oturtulabilmesi adına ülke üzerinde diplomatik baskı uygulanması şart. Ancak bu şekilde barış ve refah üzerine kurulu bir ortam oluşturulabilir ve bu ortam Afganistan’dan başlayarak dünyanın tamamına yayılabilir.
Afganlar da yüzyüze ve sosyal medya üzerinden son umut kapısı olarak genellikle bu çıkış yolunu tartışmaktalar. Kabil’de yaşamakta olan ve hayatlarından endişe duymakta olduğum ailem ve arkadaşlarımla paylaştığım düşüncelerim de bu yönde. Bahsini etmiş olduğumuz bu çıkış yolu, Afganların mevcut korkularını aza indirger nitelikte; bir çıkış yolunun varolduğunu bilmek onları bir miktar rahatlatıyor. Eğer birlik olursak Frodo’ya destek olabilir, yüzüğün yok olmasını sağlayabilir, iyilerin kazanmasına vesile olabiliriz. Ne dersiniz?
Her kitap, her hikaye bir keşfediştir aslında. Bazen okuduğunuz kitaptaki baş karakterin yerine geçer bazen de salt bir okuyucu olarak sadece hayal edersiniz. En keyifli anlar kitapların sayfalarını çevirdiğiniz o eşsiz zamanlarda başlar. Nerede olduğunuz önemini yitirir çünkü ruhunuz asla bulunduğunuz yerde kalmaz o çoktan kanatlarını açmış farklı diyarlarda bilinmeyen yolculuğuna başlamıştır. Michael Ende’nin Bitmeyecek Öyküsünü okurken de tam olarak bu duyguları hissettim. Peki ya sizin hiç elinizden bırakamadığınız, kendinizi tamamen dış dünyadan soyutlayarak maceraya atıldığınız kaç kitap oldu? Belki sadece bir belki de yüzlerce….
Bitmeyecek Öykü, küçük bir çocuğun hayallerinden, dileklerinden ve yaşadıklarından çok daha derin anlamlar taşıyor aslında. Kitabın baş karakteri Bastian asosyal ve masum bir çocuk. Kendini güçsüz ve yalnız hissediyor. Bir gün tesadüf eseri girdiği kitapçı dükkanından çaldığı kitapla büyülü yolculuğuna adım atıyor. Kimi zaman kendi olmaktan çıkıyor, yolunu kaybediyor ama bambaşka bir serüvenin içine dalıyor. Her keşfediş insanı gerçeklerle yüzleştirir, olgunlaştırır ve büyütür.
Kitabın ana teması: “Bir şeye inanıyorsan önce onu gerçekleştirebilmek için istemen, hayal kurman ve onun için mücadele etmen gerekir. ” düşüncesi üzerine kurulu. Hepimiz zaman zaman ütopik şeyler isteyebilir ya da hayal kurabiliriz. Bunu en çok da çocukken yaparız. Zaman ilerledikçe bir şeylerin değişme ya da olma ihtimali bize uzak ve imkansız görünür. Zannederiz ki hayal kurmak gerçek dışı, çocukça yapılan bir eylem. Oysaki en büyük yanılgıya burada düşeriz. İçimizdeki çocuk hayallerini söndürdüğünde dünya resmen karanlığa bürünür. Ve nedense komik bulduğumuz o gerçekleşmesi güç hayaller en büyük isteklerimize giden yokuşlu yollarda karşımıza çıkan demir gibi sert kapıları aşmamıza yaracak sihirli anahtarlarımızdır.
Sahip olduğumuz güç bazen bize zarar verebilir. Hırs ile atılan her adım o an için her ne kadar galibiyet gibi gözükse de en büyük çöküşün başlangıcıdır aslında. Kitap, taşıdığı derin anlamlar ile bir çocuk kitabı olmaktan çok yaşamı sorgulatıyor okuyucusuna. Mesela tutunduğun bir hayalin peşinden giderken ya geçmişini unutman gerekse? En yakınlarını bile… Yine de o büyülü kapıdan geçmeyi seçer misin? Ya okuduğun her öykünün içine fark etmesen de bulunduğun kimlikle giriş yapıyorsan? Ya farkında bile olmadan bütün dağarcığını, bilinçaltını yönlendiriyorsan?
Kitap aslında derin düşünmemizi küçücük bir çocuğun masum ve hırçın duyguları ile anlatıyor. Yazar Micheal Ende’nin en bilinen kitabı her ne kadar Momo olsa da Bitmeyecek Öykü fantastik kurgusu, zihin açıcı olay örgüleri ile okuyucuyu düşündürüyor. Gerçek bir deneyim yaşarken fantastik bir dünyanın kapılarını aralıyor. Kitap bittiğinde hissedeceğiniz muhtemel duygu acaba ben hangi hikayenin içine daldım, Hangi romanın içinde kimlerle arkadaşlık ettim de ruhumu besledim oluyor.
Yazarın Momo kitabını da okumanızı tavsiye ederim ama Bitmeyecek Öykü kesinlikle ilk sıranızda yer alsın.
Kolajen, sadece hayvansal kaynaklardan elde edilebilen bir proteindir. Bitkisel kolajen tabirini kullanmak bu açıdan doğru değildir. “Collagen booster” olarak bilinen bitkisel takviyeler sadece vücudunuzdaki kolajen artışına katkıda bulunabilir. Vejetaryen ve vegan dostu olan bu ürünler, hem beslenme stillerinde hem de cilt bakımında tercih edilebilir. Ancak vücudunuzun ihtiyaç duyduğu kolajen takviyelerine yalnızca hayvansal ürünler aracılığıyla ulaşabilirsiniz.
Bitkisel Kolajen Nedir?
Artan yaşla birlikte vücuttaki kolajen miktarı azalmaya başlar. Bazı hastalıklar da kolajenin azalmasına neden olabilir. Bu durumda kolajen içeren besinleri tüketmeye özen gösterebilirsiniz. Daha pratik çözüm için saflaştırılmış kolajen takviyelerinden de yararlanabilirsiniz.
Özellikle vegan ve vejeteryan yaşam tarzına sahip olanlar, kolajen takviyesi yapabilmek için bitkisel ürünlerin arayışı içerisine girebilirler. Ne var ki bitkisel ya da vegan kolajen diye bir şey bulunmamaktadır. Amino asit dizilerinden oluşan ve vücutta yeni kolajen üretimini uyarmaya yardım eden yapısal bir protein molekülü olan kolajen takviyeleri, hayvansal kaynaklıdır. Kolajenin vücuda alınması için kolajen yönünden zengin hayvansal gıdalar (kelle paça çorbası, kemik suyu, balık derisi ve kılçıkları vb.) tüketilmesi ya da tüketime hazır takviye olarak kullanılması gerekir.
Bununla birlikte vücutta yeni kolajen üretimi, bitkisel takviyelerle de desteklenebilir. Kolajen içeren bitkisel yağlar bulunmamakla birlikte bitkisel içerikler kolajen sentezini belli bir oranda artırabilir. Bu ürünlerden yararlanarak kolajen artışı için destekleyici adımlar atabilirsiniz. Roka, ebegümeci, adaçayı, nane, ısırgan otu, ıspanak ve lahana gibi yeşil yapraklı sebzeler ile soya içerikli ürünler içeriklerindeki vitaminler ve amino asitlerle kolajen sentezini artırmaya yardımcı olabilir. Hem cilt bakımında hem de diyetlerde pek çok bitkisel kaynaktan yararlanılabilir. Zengin içerikli bitkiler ile hazırlanmış kolajen artırıcı ürünleri kolajen takviyelerine destek olması için kullanabilir, vücudunuzdaki kolajen miktarının artmasına katkıda bulunabilirsiniz. Aynı zamanda vitamin ve mineral bakımından da zengin olan bu kaynaklar cilt sağlığınızı korumaya yardımcı olur.
Bitkisel Kolajen Nasıl Elde Edilir?
“Kolajen hangi bitkilerde var?” diye merak ediyorsanız bitkilerin kolajen içermediğini bilmelisiniz. Dolayısıyla bitkisel kolajen elde edilemez ancak daha çok yeşil yapraklı sebzeler tüketerek vitamin desteğiyle vücudunuzdaki kolajen sentezini destekleyebilirsiniz. Kolajen sentezini artıran bitkisel kaynakların yağ bakımından zengin seçeneklerini salata gibi yiyecekler ile tüketmeniz mümkün.
Kolajen azalmasına bağlı olarak ciltte meydana gelen sarkma, kırışıklık ve mimik çizgileri gibi görüntüleri hayvansal kaynaklı kolajen takviyeleri ile kontrol altına alabilirsiniz. Yapılan klinik araştırmalar sindirime katılan kolajen takviyelerinin cilt katmanlarına ulaştığını gösteriyor. Böylece sağlıklı ve canlı görünen bir cilt dokusuna kavuşmanıza yardımcı olabilir. Hayvansal kaynaklardan elde edilerek kapsül, toz ve sıvı gibi formlarda satışa sunulan kolajen takviyelerinden yararlanarak cilt, eklem, kas ve iskelet sisteminiz için sağlıklı adımlar atabilirsiniz. Kas ve eklem rahatsızlıklarında doktorunuzun önerisiyle kolajen takviyelerinden destek alabilirsiniz. Bu takviyeler iyileşme sürecine de olumlu katkılarda bulunur. Organ, kas, kemik ve damar yapısında bulunan kolajenin hareket sistemindeki rolü büyüktür. Eklem hasarları ve cilt esnekliğinin azalması gibi problemleri en aza indirmek için kolajen takviyelerinden yararlanabilirsiniz.
Bitkisel Kolajen Gerçek Mi?
“Kolajen hangi bitkilerde bulunur?” sorusuna yanıt arıyorsanız bitkisel kaynakların kolajen proteini içermediğini unutmamalısınız. Dolayısıyla doğal kolajen içeren bitkiler bulunmaz. Kolajen sadece hayvansal ürünlerden elde edilebilen bir protein türüdür. Ancak isterseniz kolajen artıran bitkilerden yararlanabilirsiniz. Kolajen üretimini destekleyen bitkileri beslenme düzenine dahil etmek vücut sistemlerinizin sağlıklı işleyişine katkıda bulunur.
Hayvansal kaynaklı gıdaların sağladığı besleyici ve zengin içerikler sayesinde sağlığınız için çok yönlü etkiler elde etmeniz mümkündür. Supra Protein’in ürün yelpazesinden ulaşabileceğiniz kolajen çeşitleri ile vücudunuzun ihtiyaç duyduğu zengin içerikleri karşılayabilirsiniz. Supra Protein ile farklı formlarda tercih edebileceğiniz kolajen çeşitlerinin yanı sıra vitamin ve mineral takviyelerini de hemen satın alabilirsiniz.