Ana Sayfa Blog Sayfa 26

Niteliksiz Adam Üzerine

Robert Musil’in Niteliksiz Adam eseri, başından sonuna kadar insanı büyüleyen ama bir yandan da dönemin çelişkilerini ironik bir dille ifade eden bir başyapıt olmasının yanı sıra benim için önemli bir değere daha sahip. O da Türkçeye çevrilmesi neredeyse imkansız diye bakılan bu eseri bize kazandıran Sevgili Ahmet Cemal’i bu vesileyle tekrar anabilecek olmamdır. Üniversite sıralarında derslerine katıldığım, sonrasında Moda’daki evinde fırsat buldukça bir araya gelerek sohbet ettiğimiz ve 2017 yılında kaybettiğimiz Ahmet Cemal’in yaklaşık on sene gibi bir sürede çevirisini tamamladığı Niteliksiz Adam eseri bu yüzden benim için fazlasıyla değerlidir.

Ahmet Cemal

Niteliksiz Adam ile ilgili birkaç noktaya değinmeden önce Robert Musil’i kısaca anlatmakta fayda olacaktır. 

Robert Musil, 1880 yılında doğan Avusturyalı bir yazardır. Aynı Kafka gibi tüm eğitim hayatını babasının istediği gibi planlamış ve makine mühendisi olmuştur. Daha sonra ise Berlin Üniversitesi’nde felsefe, psikoloji, matematik ve fizik okuyarak psikoloji alanında doktora yapmıştır. Edebiyatta ilgileri üzerine henüz 26 yaşında iken çeken Musil, hayatı boyunca kitaplarından edindiği gelirle geçimini sağlamakta zorlanmıştır. Modern edebiyatın kurucularından biri sayılan Musil, ne bilime karşıdır ne de felsefeye ama çağının birer dogma haline getirdiği saplantıları nedeniyle bu iki ışığın onları artık körleştirdiğini savunurcasına topluma eleştiri oklarını savurur.  Örneğin; bilim ve felsefe alanlarında kapsamlı bir eğitim almış olan Robert Musil bunu “çok yönlü bilgisizlik” olarak değerlendirir. 

Musil, eleştiri oklarını sadece bilime, felsefeye değil aynı zamanda topluma ve devlete de sıkça savurur. Örneğin; 1919 yılında Musil, bir denemede şöyle yazmıştır: “Kapalı gözleriyle halklarının nöbetini tutan bu uykulu devlet, gerçek anlamda sertlik ve zorbalık rejimi bunalımları geçirmekteydi; ipin ucunu her kaçırışında ve hiçbir çare bulamayışında durum böyle oluyordu.

Ve bir keresinde de şöyle yazar: “İnsanın başından aşmış olan, yalnızca devlet mekanizması, ekonomik ve politik iktidar gruplarının, anonim bir aygıtın artık ne olduğu anlaşılmayan, uygulamada denetlenebilir olmaktan çıkmış gücü değildi; demokrasi bir yanılsamaya dönüşmüştü, artık bireyin gerçekte oyuyla belirleyebileceği hiçbir şey yoktu.

Musil’in bu düşünce ve tutumunu ise Niteliksiz Adam’ın satırlarında oldukça fazla görebiliriz. 

Niteliksiz Adam eseriyle ilgili de kısaca bilgi verecek olursak; Niteliksiz Adam, modernizmin roman alanındaki birkaç başyapıtından biri sayılmaktadır. Yirminci yüzyıl romanının kurucuları arasında yer alan Musil, 1921 yılından başlayarak ölünceye kadar Niteliksiz Adam üzerinde çalışmış, romanın ilk iki kitabı 1930’da, üçüncü kitabı ise 1933’te yayımlanmıştır. Tamamlanmadan kalan dördüncü ve son bölümün yayımlanması ise ancak aradan neredeyse yirmi yıla yakın bir süre geçtikten sonra gerçekleşebilmiştir.

Niteliksiz Adam eseri çağın alegorisidir.

Niteliksiz Adam eseri bir çağın alegorisidir. Çünkü tarihteki bir dönüm noktasını işlemekle kalmamış, aynı zamanda akıl çağını her yanıyla sorgulamaya çalışmıştır. Örneğin; bunu romandaki “Adına Yeni Çağ Denilen Saçmalık” adlı bölümde şu şekilde dile getirmiştir: “O sırada öne çıkan kişiler arasında etkin bir ruhtan yana eğilim vardı; beyniyle çalışan insanın yalnızca midesini düşünen insanı yönetme yetkisini ele geçirme görevinin bilincine varmıştı.” 

Aslında Musil’in sadece bu cümlesi değil, neredeyse romanın tamamı çağı eleştiren, sorgulayan cümleler ve diyaloglarla doludur. Zaten Musil’in romanda kurguladığı ülke İmpkralya da bunun temsilidir. 

Musil tarafından “İmpkralya” diye adlandırılan, gerçekte 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında artık çöküş sürecine girmiş olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu simgeleyen bir ülkede Musil, modernizm sürecindeki bir toplumun ve bireyin tüm çalkantılarını sergilemeyi amaçlar. Bu arada İmpkralya çevirisi ile ilgili Ahmet Cemal özellikle şunu belirtmiştir: “Avusturya- Macaristan İmparatorluğu, Avusturya İmparatorluğu ile Macaristan Krallığı’ndan oluşan bir monarşi niteliğini taşıdığından, resmî adında Kaiserlinch und Koniglich (kısaltılmışı K.u.K) sıfatlarını taşıyordu. Musil, Niteliksiz Adam romanında bu imparatorluk için sıfatların baş harflerinden bir mizah öğesi olarak Kakanien adını türetmiştir. Ben, aynı adı Türkçeye çevirirken, aynı sıfatların Türkçelerinden yararlanarak İmpkralya adını kullandım.”

Musil ile Zweig için geçmiş zamandaki Avusturya bir ütopya mıdır?

Musil ile hemen hemen aynı dönemde yaşamış Avusturyalı yazar Stefan Zweig, Dünün Dünyası adlı otobiyografik eserinde, çocukluğunun Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dönemini anlatırken hüküm süren aristokrat kültürün kalitesinden, toplumun kültür ve sanata verdiği önemden bahsederken o günleri özlemle anar fakat ilerleyen yıllarda başlayan yozlaşmanın kültüre ve topluma verdiği zararları da üzülerek belirtir. Musil de aynı Zweig gibi kültürde ve toplumda başlayan yozlaşmadan rahatsız olur ve Niteliksiz Adam eserinde bu yozlaşmayı ironik bir dille eleştirir. 

Stefan Zweig

Niteliksiz Adam bir nihilist midir?

Niteliksiz Adam aslında Nietzsche’nin görüşlerinin çoğunun romanlaşmış hali gibidir. Yozlaşma, değersizlik, hiçlik, ruhsuzluk, yazgı, ahlâk, yeni ve eski gibi birçok kavram aslında Nietzsche’nin düşüncelerini yansıtır. Bu da insanı ister istemez şu düşünceye götürmektedir: Acaba Musil, Nietzsche’den mi fazlasıyla etkilenmişti yoksa Nietzsche’nin toplum ve kültür yapısıyla ilgili gelecek öngörüsü mü gerçekleşmişti?

Niteliksiz Adam’ın baş kahramanı Ulrich kendini niteliksiz olarak tanımlar. Hatta romanın bir cümlesinde tek niteliğinin niteliksizlik olduğunu ifade eder. Romandaki şu cümle de bu görüşü fazlasıyla desteklemektedir: “Ulrich, bu düşünceler karşısında ansızın, kendinin bir karakteri olmamasına karşın, gene de bir karakter olduğunu gülümseyerek itiraf etmek zorunda kaldı.”

Niteliksiz Adam “hiçliğin” romanıdır.

Romanın konusu ise oldukça tuhaftır. Aslında tuhaf denebilecek kadar da basittir. Konusu hiçliktir. Roman, bir araya gelen bir sürü aristokrat insanın onca şeyden sonra hiçbir şey yapamaması üzerine kuruludur. Konuyu biraz daha açarsak; Ulrich’in de (babasının zoraki teşvikiyle) içerisinde bulunduğu bir grup aristokrat, İmpkralya’nın 60. yılını kutlamak amacıyla tasarlanan “Paralel-Eylem” komitesini kurarak, bu konudaki etkinliklerin ne olacağı üzerine derin düşüncelere gömülür ve sık sık kendi aralarında yahut bir araya geldikleri büyük toplantılarda bu konuyu enikonu tartışıp dururlar. Romanda çok sayıda karakter, olay ve diyalog vardır. Fakat hiçbiri aslında konuyu çok fazla etkilemez. Musil, bu karakterleri o çağın insanlarının düşünce, davranış ve tutumlarını sergileyecek, böylece ana konuyu ayakta tutacak sütunlar gibi kurgulamıştır.  Romanda birçok farklı insan ve düşünce biçimleri olmasına rağmen hepsinin ortak özellikleri çağın hastalığına yakalanmış olmalarıdır. O hastalık da hiçlik ve eylemsizliktir.

Musil romanda özellikle Ulrich’in düşüncelerinde ve romandaki diğer serbest çağrışımlarında sıkça Nihilizmden bahseder. Romanda adına sıkça rastladığımız Nietzsche sadece Musil’i değil, o dönemin insanlarını da etkilemişti ya da Nietzsche’nin üstün önsezisi yakın gelecekte toplumun dönüşeceği şeyi tahmin etmişti. Keza Nietzsche’nin sıkça bahsettiği ve bir yazgımız olduğuna inandığı yozlaşma sorununu, Musil bu roman ile içerisinde bulunduğu çağdan yola çıkarak ele almaya çalışmıştır. 

Nietzsche

Aynı zamanda Musil, Nietzsche’nin Zerdüşt eserinde kullandığı ve daha sonraları çok popüler olan “Tanrı öldü!” sözüne de şu şekilde bir gönderme yapmaktadır: “Söylediğine göre, ruh, kilisenin çöküşünden beri, yani tahminen burjuva kültürünün başlangıcında, bir sığlaşma ve yaşlanma sürecine girmişti. O zamandan beri Tanrıyı kaybetmişti; sağlam değerleri ve idealleri kaybetmişti, ve bugün artık insan, ahlâktan, ilkelerden, hatta aslında yaşantılardan yoksun yaşamakta olduğu bir noktaya varmıştı.”

Akıldışı akıl çağında insan, aklını mı kaybetmiştir?

Musil’in akıldışı bulduğu akıl çağı ise insanın giderek tinsellikten uzaklaşması, ruhunu yitirmesi ve bir makineye dönüşmesidir. Akıl çağında aklına çok fazla güvenen insanın sonunda aklını yitirme noktasına geldiğini, değerlerini kaybetmeye başlayıp anlamsızlığa ve hiçliğe gömüldüğünü, saçma sapan fikirlerin kıskacında debelendiğini, söylemden eyleme bir türlü geçemediğini ve bu yüzden de ilham, hayal, yaratıcılık, amaç, tutku gibi birçok olumlu davranışından vazgeçmeye başladığını fark eder Musil. Bunu romanda sıkça dile getiren Musil’in cümleleriyle ifade edecek olursak: 

“İnsanlık gerçekliği kazanırken düş denilen şeyi yitirdi. İnsan artık bir ağacın altına uzanıp, ayağının başparmağı ile ikinci parmağı arasından gökyüzünü seyretmiyor, fakat bir şeyler yaratıyor; ayrıca becerikli olmak isteyen insanın aç kalmasına ve düşlere dalmasına izin yok; o, biftek yiyip yerinden kımıldamak zorunda.”

“İnsanın ruhunu satabileceği şeytan hikayesine belki bu insanların hepsi inanmıyor olabilir; ama din adamı, tarihçi ve sanatçı olarak ruhun sırtından iyi paralar kazandıkları için ruhtan biraz anlamak zorunda olan herkes, bunun matematik tarafından yıkıldığına ve matematiğin insanı bir yandan yeryüzünün efendisi kılarken öte yandan da makinenin kölesi yapan kötü bir aklın kaynağı olduğuna tanıklık ediyor.”

Eski ve yeni arasında sıkışıp kalan çağın insanları, her şeye rağmen zaman denen tekerleğin peşinden sürüklenip gider.

Ulrich, sık sık eski ve yeni kavramları arasında sıkışıp kalır. Eskiyi özlemekte ama yeniyi kabul etmektedir. Eskiyi daha iyi bulurken, yeniye doğru yelken açmaktadır. Eskiye olan özlem Nietzsche’de de sıkça karşımıza çıkmaktadır. Örneğin; Nietzsche gerçek felsefeyi İlkçağ Felsefesi olarak kabul eder ve gerçek filozofların da ilkçağ filozofları olduğunu belirtir. Ona göre felsefeye akıl dahil edildiğinde felsefe aklın felsefesi haline gelmiş, akıl da filozofların körlüğü haline gelmiştir. Aklın körlüğü noktasına ulaşmış bir felsefe de Nietzsche’ye göre felsefenin yozlaşmasından başka bir şey değildir. 

Musil, çağdaşlarının çok savunduğu o ilerlemenin de aslında gerçek anlamda bir ilerleme olmadığını savunur. Çünkü ona göre artık bulunacak yeni bir şey kalmamıştır. Eskiden insan bir sürü bilinmezlikle baş başa iken keşfedecek, icat edecek, yaratacak çok şey vardı. Şimdiyse insanlık, sanayi ve teknoloji sayesinde tamamen mekanik bir hale bürünmeye başlamış ve artık yeni bir şey söylemenin olasılığı bile kalmamış gibidir. Bu yüzden de Musil, çağın insanlarını birer makine gibi görmeye başlamıştır. Ruhunu kaybetmiş, anlamı yitirmiş, ilerlemeye çalışırken aslında yerinde saymaktan öteye gidemeyen çağdaşlarını sıklıkla yermiştir. 

“Yeni ve mekanize bir toplumsal ve duygusal yaşamın epopesini daha başlangıçta Stendhal, Balzac, Flaubert yaratmıştı, alt kesimlerden yükselen uyarıyı ise Dostoyevski, Strindberg ve Freud gözler önüne serdiler: Bizlere, yani bugün yaşayanlara gelince, içimizde sanki bütün bunlar bağlamında artık yapacak hiçbir şeyimiz kalmamış gibi derin bir duygu var.”

“Büyük bir düşünce, günümüzde çok fazla sayıda direnişle karşılanıyor; büyük düşünceler, artık ancak insanların birbirlerini kötüye kullanılmaktan korumalarına yarıyor, bizler, deyiş yerindeyse eğer, düşüncelerle silahlanmış bir ahlâkî barış durumunda yaşamaktayız.”

Kötülüğün yaratıcısı da insanlardır.

Romanda sanki Musil’in aslında en sevdiği karakter Moosbrugger’dir. Moosbrugger bir canidir; azılı bir katil, bir canavardır. Musil’in çağın canavarı olarak karakterize ettiği Moosbrugger romanda, gerçek anlamda eylemde bulunan tek insandır. Evet, bu insan kötüdür. Fakat neden kötüdür? İşte, Musil’in amacı da bize bu soruyu sordurtmaktan ziyade (ki romanda zaten bunu kendi sorar ve cevaplar) bu gerçeğe okuyucunun dikkatini çekmektir. Çünkü Moosbrugger’in kötü olmasının tek nedeni yine toplumdur. İnsanların maskeli yüzlerinin ardına gizlediği ve bu kötülüğü eyleme dökebilecek kadar cesareti bile olmayan bir toplumun yarattığı canavardır Moosbrugger. Kötü bile olsa inandığı şeyler adına eyleme geçebilen tek insandır. 

Belki de Musil, Moosbrugger ile yozlaşmayı ete kemiğe büründürüp, bununla çağın tek eyleminin yozlaşma olduğunu ve bunu da aslında toplumun yarattığını ifade etmek istemiştir.

Aynı Nietzsche’nin “Tanrı öldü!” dediği Zerdüşt eserinin sonunda mağaradaki insanların tanrılarını kaybettiklerini anladıkları an, bir tanrı yaratmaları gerektiği hissine kapılıp, eşeği Tanrı ilan etmeleri gibi…

* Niteliksiz Adam – Robert Musil – Yapı Kredi Yayınları – Çeviren: Ahmet Cemal

Aslı Akdağ, Bekleyiş’i anlattı: “Yaptığımın doğruluğundan şüphe duymadım!”

Karşımda pırıl pırıl, gencecik ve hem avukat hem de sinemacı bir kadın var: Aslı Akdağ! Sevgili Aslı ile tanışmamız, aslında 52. Antalya Film Festivali’ne dayanıyor. 7 yıl geçmiş bile, hepimiz bu sektörde birçok yol kat etmişiz… İlk tanıştığımızda sevgili Aslı yapım ekibinde yer aldığı “Genç Pehlivanlar” belgeselini temsil ederken, ben de ilk şehir dışı festivalimi deneyimliyor ve sektöre adım atmaya çalışıyordum. Aslı bu kez yönetmen koltuğuna geçmiş ve “Bekleyiş” adlı ilk uzun metrajlı belgeselini çekmişti. Biz de tam 7 yıl sonra 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “Bekleyiş” vesilesiyle bir araya geliyoruz. Hamile olduğunu öğrenen genç bir kadının yalnız başına çocuk büyüme hikayesine takın oluyoruz filmde… Sizler daha fazla bekletmeden, bu belgeselin öyküsüne bir bakış atalım diyoruz. Bu arada bizi bir araya getiren Bkz İletişim’den sevgili Hande Harmandalı’ya da ayrıca teşekkür ediyorum…

“Belgeselde belirli bir senaryoya bağlı değilsiniz, biraz daha keşif tarafı fazla”

Aslında sen bir hukukçusun, ama sinemaya 2016 yılında “Genç Pehlivanlar” belgesel filminin yapımcısı olarak adım attın. Senin için belgesel sinema ne anlam ifade ediyor?

Belgesel sinema benim çok geniş bir anlatı imkanı sunan ve gerçekliği kimi zaman kurmaca olarak da sunmanıza olanak sağlayan bir alan. Uzun metraj bir filmin gerçek bir hikayeye dayandığını bilsek dahi kurmaca bize sonuçta senaryoya dayalı bir evren sunuyor. Bekleyiş gibi bir sürenin takibiyle yapılan belgesellerdeyse belirli bir senaryoya bağlı değilsiniz; biraz daha keşif tarafı fazla, sürprizi olabilen çalışmalar ve bu bana çok keyif veriyor.

Yönetmenliğini üstlendiğin ilk film olan “Bekleyiş” Antalya Altın Portakal’da Belgesel dalında “Jüri Özel Ödülü” aldı. Filmde aslında kendi hayatından bir dönemi anlatıyorsun. Hamilelik dönemini belgesel yapma fikri nasıl ortaya çıktı?

Gerçekten çok iyi yapımlarla birlikte Antalya’daydık bu çok umut verici bir durum belgesel sinemaya dair. Böylesi bir seçkide aldığımız bu ödül çok onurlandırıcı oldu. Anlatmak istediğimin izleyiciye geçtiğini görmekse paha biçilemez bir deneyimdi.

Bu fikrin ortaya çıkış noktası derdimi anlatma ihtiyacı. Önce Aren’e anlatmaktı ihtiyacım; büyüdüğünde süreci onunla paylaşmak isteğiyle yola çıkarken görsel bir günce tutmaya başlamıştım. Ardından burada derdin çok daha büyük olduğunu ve de benim gibi hikayeleri olan benzer kadınların varlığını gördüm; yaşadıklarımı daha kapsamlı bir izleyiciye ulaşabileceğim bir belgesel şeklinde dökümante etmek istedim.

Aslında anlattığın hikaye, bir birey için hem mahrem hem de özel diyebileceğimiz derecede zor bir hikaye diye düşünüyorum. Belgeselde yaşadığın birçok şeyi tüm çıplaklığıyla görüyoruz aslında. Bu hikayeyi anlatmak, seni ne derecede zorladı?

Tabi, zor olduğuna katılıyorum. Ancak tek başına girdiğim bir sürecin zorluğu gibi bir yere takılıp kalmak yerine böyle bir misyonla yola çıkıyor olmak bana güç verdi. Manevi olarak beni zorlayan daha çok insanların anlayışsızlıkları oldu. Kendilerinin sizin için planladıkları geleceği size dayatmaları ya da kendi doğrularından yola çıkarak benim adıma karar vermeye çabalamaları. Halbuki ben kendi kararımla kendi yolumdayım. Bu gibi boş laflar yorucu olabiliyor ancak o noktada da dış dünyayla bağımı kesebildim neyse ki.  İstediğim kişilerle dilediğim kadar muhatap oluyorum artık hayatta.

Çekimlerin en zor tarafıysa bu gibi anları yakalayabilmek oluyordu. İnsanların kafasında hep şu var; “İstanbul’da, modern çevredeki bir kadın neden zorluk yaşasın?” Hayır ama öyle değil, ülkenin gerçekleri hiç de öyle değil ve benim belgeselimde aksettirebildiğim yaşadığım zorlukların ancak onda biridir.

“Sürekli kendi içsel sorgulamamı yaşadım.”

Film boyunca biz aslında Aren’i bekliyoruz, beklediğimiz süreçte de aslında babasız çocuk büyüten bir annenin yaşadığı sorgu suale de tanık oluyoruz? Kimi zaman duygusallaşabiliyorsun da. Senin için nasıl bir başa çıkma süreci oldu?

Elbette, bu çok insani bir durum. Sanırım belgeselin izleyiciye geçme nedeni de bu. İnsan olarak iniş çıkışlarım; kendimi sorgulamalarım da oldu. Bu çok doğal. Her şeyden evvel kendi kararı dışında dünyaya getirdiğiniz bir çocuk var ve onun için en doğrusunu, en iyisini yapabilmeyi arzu ediyorsunuz.

Toplumdan soyutlanarak yetişmiş bireyler değiliz günün sonunda. Bu toplumun dinamikleriyle büyüyen kişilerden birisi olarak ben de sürekli kendi içsel sorgulamamı yaşadım. Ancak bu insanların beni manipüle etmesine izin vereceğim bir duygusal karışıklık değil. Ben duygularımdan, yaptığımın doğruluğundan, kararımdan şüphe duymadım. Ama keşke dediğim anlar oldu; ya da neyi nasıl çözmem gerektiğini bilemediğim zamanlar…Bu gelgitleri aksettirme nedenim de biraz da şundandı; “toplum olarak dayattığınız değer yargılarıyla ne kadar zorlayıcı, insanın varoluşuna aykırı hassasiyetler yarattığınızın farkında mısınız? diye de sormak istiyorum diğer taraftan topluma. Çünkü toplum bir bireyin başına gelebilecek en doğal olayları dahi kutsallaştırdığı normları korumak adına dışlıyor ve de görmezden geliyor.

Film boyunca girip çıkan ve senin hayatında yer edinmiş insanlar, birer karakter olarak beliriyor. Birkaç kamerayı garipsiyor aslında ama bir süre sonra alışıyorlar. İnsanlara kamera ve belgesele konu olduklarını söyleme sürecinde nasıl bir yol izledin?

Yakınlarım, arkadaşlarım izlediğim yoldan haberdardılar. İlk olarak bu fikrimi kadın yönetmenler buluşmasında hem cinslerimle paylaştım ve sonra Banu Sıvacı bir anlamda yoldaşım oldu tüm süreçte. Ailemle de paylaştım ancak bunu sadece ev içinde izlenecek bir belgesel olacak gibi hayal etmiş olabilirler.

Daha uzak olanlar ya da kameradan çekinebilecek olanlarlaysa bunun Aren için hatıra olduğunu paylaşarak çekimlere başlıyordum. Ancak çekim bitince belgesele dönüştüreceğimizden de bahsederek onaylarını bu bilgi dahilinde alıyordum.

“Banu’nun varlığı çok kıymetliydi.”

Genel olarak sen filmi izlediğinde dışardan bir izleyici olarak neler hissettin? Çevrendeki insanlar nasıl yorumlarda bulundu?

Filmi çok dışarıdan izleyemiyorum korkarım. Prömiyer gününde de biraz panikledim açıkçası izleyiciye geçmezse diye. Elbette anlamayanlar da var, olacak…Herkes görsel bir dünyadan kendi anlamak istediğini alacak. Fakat vermek istediğim mesajı kimseye geçiremediğimi görsem çok üzülürdüm. Neyse ki bu korkumun da yersiz olduğu anlaşıldı gösterim sonunda. Hiç beklemediğim insanlardan çok olumlu dönüşler aldım. Misal, yadırgar mı dediğim uzak bir akrabam “benim hikayemi anlatmışsın.” Dedi. Çünkü onun da bambaşka ancak benzer dinamiklerle büyüdüğü bir süreci olmuş ebeveynleriyle.  İşte o zaman insan iyi ki diyor. İyi ki yaptım.

Biraz da “Bekleyiş” in yapım ekibinden bahsedelim, “Güvercin” filmiyle tanıdığımız genç sinemacı Banu Sıvacı ile beraber çalışıyorsunuz, adeta bir kadın dayanışması var filmde…

Evet belirttiğim üzere ilk projeyi paylaştığım andan itibaren bana destek olan çok güzel sinemacı dostlarım oldu etrafımda. Ve özellikle Banu’nun varlığı çok kıymetliydi. Gücümün olmadığı, vazgeçtiğim anlarda onun da desteğiyle yeniden yola koyulabilecek cesareti buldum.

Ailemden bahsetmiyorum çünkü onlarla sürecim zaten belgeselde yer alıyor. Belgesel de olsa fazla spoiler olmasın…

“Aren için güzel bir anı olacak”

“Bekleyiş” in Antalya Altın Portakal’da Belgesel dalında “Jüri Özel Ödülü” almasıyla beraber çok şahane bir an yaşadın. Sahnede Aren’in ödülü alma çabasını hala gülümseyerek hatırlıyorum. Sen neler hissettin?

Gerçekten çok keyifli bir andı. Aren bu işin mimarı olan kişi olarak yanımda olsun çok istiyordum. Tabi şu anda pek bir şey anlamadı belki ama onun için güzel bir anı olacak eminim. Ödül zaten dolayısıyla da onun ödülü, anladı da almaya çalıştı diye düşünüyorum. Neler hissettim? Heyecan, mutluluk, gurur…değdi diyebilmek ne kadar da güzel bir hismiş! Mikrofonu da ona uzatmadığıma hayıflandım sadece sonradan, eminim beylik laflar ederdi.

Bekleyiş, şimdi ise 32. Ankara Film Festivali’nde yarışacak. Filmin ilerleyen festival süreci hakkında nasıl bir plan var?

Filmimizin Uluslararası Prömiyeri halen yapılmadı. Daha evvel Antalya Film Forum’a da Bekleyiş ile katıldığımız için burada filmi açmak önemliydi benim için. Yurt dışından da Work In Progress platformlardan kabul aldığımız ama maalesef pandemiyle iptal olan platformlar oldu. Halen net şurası var hedefte diyemiyorum ancak Avrupa’dan çok filmin Asya ve Afrika’da istediğimiz etkiyi yaratabileceğine inanıyorum.

Sinemada bundan sonra nasıl hikayelerle yol almak istiyorsun? Belki hukuk okuduğun için o alanla ilgili bir belgesel de izleyebiliriz senden?

Hukukla ilgili olabilir tabi neden olmasın. Şu anda bir uzun metraj kurmaca bir hikayeyi geliştiriyorum. Korku türünün farklı bir örneği olacak. Belgeseller için de yine karakter odaklı hikayeler seçtiğim için uzun ön çalışma süreçleri bizi bekliyor. Çok teşekkürler.

Feminist özsavunma atölyeleri başlıyor!

Şiddet her yerde; evde, sokakta, iş yerinde, otobüste. Bizlerse özgür ve özerk kadınlar olarak yaşamak; kendi hayatlarımızın, kendi kararlarımızın, kendi bedenlerimizin ve kendi geleceğimizin sahibi olmak istiyoruz.

Bunun için önce şiddetin kaynağını saptamalı; güvenliğimizi pekiştirecek yeteneklere sahip olduğumuza inanmalı ve bu yetenekleri geliştirmeliyiz. Cinsiyetçi yaklaşımları saptayabilir, fark edebilir ve reddedebiliriz.

Feminist öz-savunma atölyemiz, hayatımızı denetim altına almaya çalışan erkek şiddetine karşı feminist öz-bilinç, öz-saygı ve özerklik bilincimizi ve yeteneklerimizi öz-deneyimlerimizden yola çıkarak geliştirmeyi hedefleyen kişisel, zihinsel ve pratik çalışmaları kapsayan 2 günlük bir içeriğe sahip olacaktır.

Atölyemiz ücretsizdir ve 2 gün boyunca katılıma özen gösterilmelidir.

23-24 Ekim günü, saat14.00-17.00 arası Ankara Mor Mekan’da buluşuyoruz.
Ankara Mor Mekan: Kızılırmak Cd. No:5/2

Katılım için lütfen kayıt formunu doldurunuz: https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLSf2X4fHW2k6MwS0c0wuVPWb1EqmaBRminpohC9Cp_Y48StblQ/viewform

Avrupa’daki her beş kuştan biri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya

Kuşların tehlike kategorilerini belirleyen ve neden yok olduklarını ortaya koyan, Avrupa Kuşları Kırmızı Listesi Güncellendi. Dünya Kuşları Koruma Kurumu, Avrupa genelinde 54 ülke ve bölgeden binlerce uzman ve gönüllünün desteğiyle detaylı bir rapor hazırladı. Avrupa’daki her 3 kuştan 1’inin nüfusu son yüzyılda ciddi ölçüde yok oldu, her beş kuştan 1’i yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

Raporda, kuzeyde Grönland, İzlanda ve Svalbard, güneyde Kanarya Adaları, Malta ve Kıbrıs, batıda Azorlar, doğuda Kafkasya ve Ural Dağları arasında kalan bölgede yaşayan 544 kuş türü için kırmızı liste kategorileri yeniden değerlendirildi.Bu rapor kapsamında her türün kırmızı liste kategorisi güncellendi ve nesillerinin tükenme riski değerlendirildi. Rapordaki veriler, ulusal ve uluslararası doğa politikaları ve yerelden koruma çalışmaları için önem taşıyor.

Raporun dikkat çektiği sonuçlar şöyle: Avrupa’daki kuşların %13’ü yani 71 kuş türü yok olma tehlikesi altında.

Avrupa’daki her 3 kuştan 1’inin nüfusu son yüzyılda ciddi ölçüde yok oldu.

Avrupa’daki her 5 kuştan 1’i yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

Avrupa’da en hızlı yok olan grupların başında ördekler ve kıyı kuşları (%40), deniz kuşları (%30) ve yırtıcı kuşlar (%25) geliyor.

Tarlakuşları, örümcekkuşları ve kiraz kuşları gibi açık habitatların yaygın türleri de hızla yok oluyor; ayrıca ördek ve kıyı kuşlarının sayıları da ciddi olarak azalıyor.

Büyük ölçekli arazi kullanım değişikliği, tarımsal uygulamaların yoğunlaşması, altyapı projeleri, deniz kaynaklarının yoğun kullanılması, iç suların kirlenmesi ve yaygın olarak kullanılan ormancılık uygulamaları, Avrupa habitatlarında gözlenen kuş popülasyonu düşüşlerinin başlıca nedenleri. 

Tarlakuşları, örümcekkuşları ve kiraz kuşları gibi açık habitatların yaygın türlerinde devam eden nüfus düşüşleri ve yaşam alanlarının daralması, genel olarak doğanın bütün bileşenlerinin yok olması ve artan tarımsal kimyasal kullanımının etkisini açıkça gösteriyor. Bazı yırtıcı kuş türleri, yasal koruma ve hedeflenen koruma faaliyetleri nedeniyle son zamanlarda popülasyonlarını geri kazanmış olsa da besin için açık habitatlara (mera ve çalılık alanlara) bağımlı birçok yırtıcı kuş türü sayısı hala azalıyor.  

Kırmızı Liste güncellemesi hakkında açıklama yapan Doğa Derneği Biyoçeşitlilik Araştırma Koordinatörü Şafak Arslan “Bir yandan kuşların yaşam döngüsü hızla yok ediliyor, bir yandan da elmabaş, patka ve üveyik gibi tehlike altında olan türler ava açılıyor. Bu durumu tersine çevirmek için var olan politikalar ve uygulanan eylemler yeterli değil. Kuşların yaşam döngüsünün sürmesi için bir doğa hukuku ve bu hukuk çerçevesinde yeni düzenlemeler olması gerekiyor.” dedi.

Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz:

https://www.birdlife.org/wp-content/uploads/2021/10/BirdLife-European-Red-List-of-Birds-2021.pdf

Açık havada yeni filmler izlemek: 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali

Türk sinemasının yeni filmlerini müjdeleyen ve sinema sektörünü bir araya getiren Antalya Altın Portakal Film Festivali, yılın sinema olmayı olmaya 58. yılında da devam etti. İlk kez bir Altın Portakal’da, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nın bütün filmlerini izledim. Geçtiğimiz yıl pandemi nedeniyle takip edemediğim festivali, bu yıl izlediğim filmler üzerinden değerlendireceğim. Ancak festivalin ödül töreni hakkında birkaç cümle etmeden geçmemek olmaz.

Ödül töreninde kesin ödül alır dediğim birçok filme ödül gitti, fakat görülmediğini ve ödüle değer olduğunu düşündüğüm de birçok film vardı. Diyalog ve Birlikte Öleceğiz filmlerinin ödülsüz dönmesi, çok üzücü oldu. Ayrıca ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülüne kesin kavuşacağına inandığım Nihal Yalçın’ın ödül alırken yaşadığı durum, festivalin ‘En İyi Film’ ödülü sahibi olan Okul Tıraşı’nın zaferinin önüne geçti. Bence festivalin en başarılı filmlerinden biri olan ve herkesin üstünde buluştuğu “Okul Tıraşı” filminin başarısı ve ödül kazanan diğer filmler, gecenin en çok konuşulan konusu olmalıydı. Daha önce izleme şansı bulduğum film, Doğunun bembeyaz soğuğunda yüze adeta bir darbe indiren güçlü bir gerçekçi hikaye anlatıyor. Filmin verdiği mesajlar çok önemli, öğretmenlerin revire girdiklerinde kaymaları gibi… Oyuncu kadrosundan her bir oyuncu, özellikle filmin küçük kahramanı Samet Yıldız’ın olağanüstü performansı da dikkat çekici. Güçlü bir senaryoya imza atan Ferit Karahan ve Gülistan Acet’i kutlamak gerek…

Hangi filmleri izledim?

Yönetmenliğini Selman Nacar’ın üstlendiği İki Şafak Arasında filmi, işverenlerle çalışan arasındaki adaletsiz denge üzerine orta derecede başarılı diyebileceğimiz bir film olma özelliğini taşıyor. Ailesiyle beraber başında durduğu fabrikanın sorunları bir yana, sevdiği kızla kurduğu hayaller arasında sıkışık kalan Kadir’e odaklanan film, bir karakterin saf ve masumluğunun git gide nasıl sömürülebileceği konusunda önemli bir senaryo farkı atıyor. Yer yer kahkaha attıran yer yer düşündüren ve detaylarıyla üzerine yoğunlaşılmış bir film olduğunu gösteriyor. Yönetmenin yakaladığı kamera açıları umut verici.

İşçi-işveren ilişkisinin noktasına parmak basan filmde; Nezaket Erden’in canlandırdığı karakterin o parayı bir türlü istememesi, korkutulmasına rağmen istememeyi diretmesi ve akrabalar konusunda da bu istek ile ilgili bir çatışmanın tam kurulaması, izleyicinin kafasını karıştırıyor. Ayrıca filmin bir türlü finale varamayışı, filme eksi katıyor. Çünkü vardığımız nokta, izleyiciyi oldukça zorluyor ve bir şekilde o noktanın biraz daha erken bir zamanda diliminde olmasını diliyoruz. Nezaket Erden karakteriyle büyük bir uyum yakalıyor. Tamamen doğru bir cast seçimi olduğunu düşündürten karakterin yanı sıra; ayrıca Erdem Şenocak, Ali Seçkiner Alıcı, Gülçin Kültür Şahin ve Cihat Süvarioğlu’nun canlandırdığı karakterler de olukça kıymetli. Filme ayrı bir dinamizm ve karakteristik bir özellik katan bu 4 karakter, oldukça iyi performe edilerek karşımıza çıkıyor.

Zuhal

Nazlı Elif Durlu’nun yönetmenliğini üstlendiği Zuhal filmi; duyduğu kedi sesi üzerinden travmatik bir durum yaşayan şehirli kadının yaşadığı sıkışmışlığına, absürt bir bakışla farklı bir izleti sunuyor. Yönetmenin söyleşide verdiği bilgiye göre, aslında bu hikayenin gerçekten bir esinlenme olduğunu duymamızın ötesinde film gerçekçilik hissi de taşımakta. Paranoyaksızlığın kanıtlanma çabası, cesurluk ve bitki ile kedi üzerinden kurulan imge çatışması da bir hayli ilgi duyulası. Yönetmenin ilk filminde bu derece titiz çalıştığını görmek, gerçekten de dikkat çekiyor.

Gerçekten çok temiz, pürüzsüz ve derdini izleyicisine çok iyi anlatan bir film izliyoruz. Fakat biraz daha kısa bir sürede de anlatılabilir, çünkü film varmaya çalıştığı noktaya gelene kadar zorlanıyor. Bu durumda da anlıyoruz ki aslında bu film bir kısa film olsa, tamamen mükemmel olurdu. Belki de bazı sahnelerin daha dolu dolu olması, filmin uzun yapılması isteğine bir merdiven sağlayabilirdi. Nihal Yalçın, karakterine sağlam iplerle bağlanmış bir şekilde karakterini canlandırıyor. Adeta filmi sırtlıyor ve absürtlük abidesi olarak gönül çeliyor. Filmin büyük bir avantajı ve artısı…

Diyalog

Ali Tansu Turhan’ın yönetmenliğini üstlendiği Diyalog, film çekimleri öncesi yönetmen ve oyuncu buluşmaları, ardından ilerleyen sinema yolculuğu üzerine türevlerinden farklı bir film olmuş. Audition meselesine bakışı oldukça düşündürücü bir hal alan film, yönetmenin giriş için tasarladığı karışık görüntü kurgu tekniği ile de dikkat çekiyor. Filmin içinde film izleme duygusunu da yaşadığımız filmin uzayan bazı yol yürüme sekansları, izleyiciyi biraz sıkabiliyor. Ancak vardığı noktada bir sürprizle karşılaşabiliyoruz aynı zamanda. Aslında film boyunca yer alan merak unsuru, çok uzun süreç sonrası cevabını buluyor ve film izleyiciyi bir yandan da kıvrandırıyor bir bakıma. Filmdeki karakter Ushan ve Hare’nin karakterlerine yaklaşımları üzerine de bir düşünce seansı sunulan filmde, aslında beklediğimiz değil de beklemediğimiz bir yolculuğa çıkıyoruz. Ses olarak var olan yönetmenin oyuncusuna yaklaşımı her ne kadar tartışılır olsa da, iki farklı hikayenin bir filmdeki varlığı birbirleriyle çarpışmadan ve kafa yorulmadan ilerliyor, aslında filmi başarılı kılan bir unsur da bu. Yalnızca filmin yer yer uzayan sekansları oldukça fazla, bu da bir dezavantaja yol açıyor.
Filmde her iki karakterin sivri sinekler ve aptal insanlardan nefret etmesi, çok gerçekçi bir his katıyor. Ve sektörün bazı kötü yanlarına da işaretler ediyor. Ushan Çakır, kendinden beklenen oldukça başarılı bir bir performansla karşımızda. Hare Sürel ise karakteriyle bağ kurmada son derecede iyi bir çalışma yapıyor. Özellikle sesini kullanırken titretmeyi gerçekçi yapan Sürel, Çakır ile beraber uyumlu bir ikili de olmayı başarıyor. Ses olarak filmde var olan Funda Eryiğit, muhteşem sesiyle bile filme muazzam bir artı katıyor.

Cemil Ağacıkoğlu’nun Tarla sonrası yeni uzun metrajlı filmi olan Kafes, eski polis memuru olan ama şimdilerde köhne bir otelde çalışan Hasan’a odaklanıyor. Film, arkadaşlığın intikam duygusuna dönüşmesi üzerine ama bunu anlatırken basit yoldan değil de dolambaçlı yollardan geçmeyi seçen ve bunun yanında abi-kardeş, iş arkadaşlığı ve birçok konuyu içinde barındırarak bulanık bir film olarak karşımıza çıkıyor. Festival seçkisinin en zayıf filmi olduğunu kanıtlayan Kafes, İlona ve Hasan’ın ilginç ilişkisine de bakış atıyor. Belki Özay Fecht ve Tarhan Karagöz’ü filmden ayrıca değerlendirmek gerek, çünkü ödüle kavuşan bu iki performansın başka bir değerlendirilmesi durumuna ihtiyaç var gibi görünüyor. Filmdeki yaşlı fahişeler ve eski polis girdabı da ilginç görünse de ekrana yansımada sorun var. Sinemamızda yol alınamadığının acı bir kanıtı sanki film. Anlattığını anlatamayan, uzun süreyle kaplayan bir boşluk yığını gibi. Filme diyebileceğim en güzel şey, belki de Murat Kılıç’ın oyunculuğu ve Görkem Yeltan’ı ilk defa farklı bir karakterle görebildiğimiz olabilir…

Anadolu Leoparı

Emre Kayış’ın ilk uzun metrajlı filmi olan Anadolu Leoparı, hikayesini gerçek bir Ankara hikayesinden alıyor. Ankara’nın unutulmuş olan havyanat bahçesinin geçmişine giden film, Türkiye’nin yeni çağa geçişi üzerinden müdür Fikret’in içine kapanmış olan hayatında yaşadıklarına odaklanıyor. Aslında yakın zamandan herkesin çok da iyi bildiği bir olay üzerinden yola çıkıp, merak edilesi bir fikri anlatan film, Hayvanat bahçesinin lunaparka dönüştürülmesi hikayesi ve Ankara motifi ile dikkat çekiyor. Fakat bu konunun senaryoda ilerlemesi ne yazık ki başarılı olamıyor. Çünkü anlattığı meseleden farklı noktalara da kayan film, izleyicinin kafasında soru işaretleri bırakıyor. Filmin başından sonuna kadar koyuluk ve griliğin yanı sıra sisin etkisini de hissediyoruz. Aslında Ankara’yı betimleme çabasını hissediyoruz, ama izleyicide büyük bir buhrana sebebiyet veriyor bu durum bence. Ancak buna rağmen Uğur Polat, başarılı oyunculuğu ve attığı tiratlarla filmde yer alıyor. Polat’ın performansı, özellikle Tansu Biçer ile olan teke tek sahneleri, müdür-savcı girdabı meselesi üzerinden hem performatik hem de sahne dinamiği açısından başarı sağlıyor.

Usta yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun sekizinci uzun metrajlı filmi olan ve Bağlılık üçlemesinin ikinci halkası olan Bağlılık Hasan filmi; Doğa, bürokrasi ve din motifinin farklı hikayelerle bir araya geldiği ilginç bir hikaye yakalıyor. Her koyunun kendi bacağından asılması meselesi, filme nüfus nüfus yayılıyor. Doğa ve insan ilişkisi üzerine bir ton yakalamaya çalışan ve bunu doğanın her bir hücresini de üzerine alarak başaran film, elektrik direği mevzusu üzerinden bürokrasiyi eleştirmesiyle de dikkat çekiyor. Fakat hac mevzusunun filme dahil olması, konuyu bir anda savuruyor ve bir sarmal haline geliyor. Kaliteli bir görüntü yönetimi ile kendini kanıtlayan film, özellikle başrol ikilisinin başarılı performanslarıyla da dikkat çekiyor.

Necip Çağhan Özdemir’in yönettiği Bembeyaz, dindar babasıyla fotoğrafçılık yapan ama hayatında sırlarla yaşayan Vural’ın hayatına odaklanıyor. İnsanın kendiyle sorgu sorguya gelmesi üzerine bir deneme olarak karşımıza çıkan Bembeyaz, yalancılık ve suçluluk üzerine vicdanı bir sorgulama yapıyor. Fakat bir televizyon filmi olmaktan öteye geçemeyen filmin suç gerilimi duygusu da çok basite indirgenerek anlatılmış. Ancak senaryosunda aslında ekmek kırıntısının yenmesi gibi hayattan detaylar da filme artı kazandırıyor. Mert Fırat’ın uzun zaman sonra iyi oyunculuğa şahit olmak güzeldi. Ayrıca Ece Çesmioğlu ve İnanç Konukçu da oldukça başarılı performanslar sergiliyor.

Birlikte Öleceğiz

Belki de benim için festivalin en sürpriz filmi, Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu’nun yönetmenliğini üstlendiği Birlikte Öleceğiz oldu. Uzun zaman sonra Türk sinemasında bu kadar yenilikçi ama yabancı sinemadan da esinlenen ilginç bir film görebilmek, oldukça nefes aldırdı ve beni çok şaşırttı. Sürprizlerle dolu olan hayat, belki de hiç yaşayamayacağımız durumlar ve insanlarla buluşturuyor bizi. Dünya dönüyor, yaşam sürüyor ve kendimizi o akışa bırakarak sürdürüyoruz hayatımızı. Ruhumu dinlendiren, kendime de benzettiğim ama bir süreliğine de olsa neden yaşadığımı unutturan bir film oldu Birlikte Öleceğiz… Kimsenin cesaret edemeyeceği derecede bir anlatıma sahip ve fark yaratan bir dili var filmin. 161 dakikalık süre zarfında senaryosunda birçok gebeliği barındırıyor film ve hiç bir şekilde çakışma yaşatmıyor. Nostaljik esintiyi de barındıran Birlikte Öleceğiz, aslında aşk üzerine ölmeye doğru giden bir şiirler bütünü halinde sunuluyor.

Sevgili karakterimiz aslında Bergman ve Malick filmlerinden fırlamış esintiler sezdirseler de, bir bakıma filmin ana karakterlerinden bir tanesi de İstanbul oluyor. Özgür Emre Yıldırım, adeta yıldız gibi parlayan performansıyla filmin başrolünde. Mazhar’ın yaşadığı aşk girdabı, arkadaşlık ilişkileri ve doktor olarak çalıştığı hastanede yaşadığı mobbing meselelerini Yıldırım, adeta kendi yaşıyormuşçasına izleyicinin bağ kurmasını sağlıyor. Özellikle muazzam araba sahnesinin de es geçilmemesi gerektiğine vurdu yapmak gerek. Ece karakterini canlandıran Su Kutlu ise, oyunculuğunda önemli bir adım attığını bu performansıyla kanıtlıyor. Özellikle rahmetli Süleyman Turan ile anahtar üzerine olan sahnede o kadar muazzam ki, aslında karakterinin dönüşümü üzerine olan o sahnede Kutlu, o duygu hissederek filme devam edebilme başarısı yakalıyor. Bulunduğu her projeye renk katan Nazlı Bulum da, filme büyüleyici bir his katıyor.

Kerr

Usta yönetmen Tayfun Pirselimoğlu’nun yedinci uzun metrajlı filmi olan Kerr, aslında Pirselimoğlu’nun kendi kaleme aldığı aynı adlı romanından ilhamla bir film olarak karşımıza çıktı. Babasının ölümü sonrası onun yaşadığı kasabaya ayak basan Can’a odaklanan film, karakterin kendini ait hissetmediği bir coğrafyada bir anda içine sıkışan haline, ilginç bir mübalağa yapıyor. Distopik ama günümüz pandemisine de benzer nitelik yakalayan, güçlü bir Tayfun Pirselimoğlu rejisi izliyoruz. Dozajında absürtlüğün yanı sıra, yer yer gördüğümüz çukurlar da anlamlı. Pirselimoğlu, yönetmenliğince güçlü bir sıçrama yaptığını ve günümü teknolojine ustaca bir yaklaşımla sinemadan asla kopmayacağını kanıtlıyor. Ayrıca Rıza Akın ve Erdem Şenocak’ı daha önce hiç görmediğimiz tiplemelerle bu filmde görmek, oldukça akıllıca bir hareket. Genelde izleyicinin güzünü absürt bir şekilde gülümseten Şenocak’ın bu filmdeki performansı, dikkat çekici ama izleyici için alışması zor bir performans. Rıza Akın’ın özellikle saç ve makyaj konusunda dikkat çekici bir tasarımla filmde yer alması da önemli. Özellikle birçok eleştirmen olarak katıldığımız durum, ”No Country for Old Men” filminde Javier Bardem’in canlandırdığı ‘Anton Chigurh’ karakterini andıran halleri, ilgi uyandıcı kılmış filmi…

Uluslararası Yarışma’dan ise iki filmde buluşabilme şansı buldum. İlki, festivalde “En İyi Yönetmen” ödülünü de kazanan “Aurora” oldu. Faz Fabrega’nın yönettiği film, lisedeyken hamile kalan genç bir kız ve kadın olan öğretmeni ile kurduğu bağ üzerine bir hikayeye daldırıyor. İlginç açılar ve yakaladığı kaliteli senaryoyla izleyicisini filmde bağlayan Aurora, genç yaşta hamile kalmanın ve taciz mevzusunun derinine inerek, psikolojik bir çatışmayı başarıyla anlatıyor. Nitelikli bir anlatım diline sahip film, gıcık karakterlerin de dahil olmasıyla farklı bir noktaya ulaşıyor. Yönetmenliğini Levan Koguashvili’nin üstlendiği 4. Sokaktaki Pansiyon yani Brighton 4th ise, eski bir boksörün kalan son ömrü üzerinden, baba-oğul ilişkisi çatısı üzerinden bir hikaye sunuyor. Levan Tediashvili’nin enfes performansıyla dikkat çeken film; borçlu-alacak, insan zaafları ve hırslar üzerinden şehirler ve hayatlar haritası çıkarıyor. Göçmenlik ve güçlü olanın altında ezilmek üzerine de vurgularda bulunan film, gri ve soğuk hissi barındıran görüntü diliyle de aslında temasına uyumlu bir izleti sağlıyor.

4. Sokaktaki Pansiyon – Brighton 4th

Sekiz dakika yirmi saniye | Öykü

0

“Anlamayacaklar nasıl olsa,” diyerek iç geçiren adam, düştüğü yerden kalkıp kalabalığa karışırken, kamera gökyüzüne yükseldi ve mavi ekranda “Son” yazısı belirdi. Sinema salonunun maviyle aydınlanan karanlığında, seyircilerin son sahneye şaşkın bir şekilde bakan gözleri de net bir şekilde seçilebiliyordu artık. Film bittiğinde, salon tamamen aydınlandı ve salondaki kalabalık dışarı çıkmak için hızla toparlanmaya başladı.

Gri dağınık saçları, tıraş olmadığı için uzamış sakalı ve yorgun yüzünde artık eğreti duran donuk mavi gözleri ile Özgür, arka koltuklardan birinde oturmaya devam ediyordu. Salondan çıkan insanların aceleci halleri, birilerini dikizleyen insanların yakalanma korkusuyla, aniden kendilerine çeki düzen vermesini anımsatmıştı ona. O ise salondan çıkanlar için, aynı filmi izleyerek bir sırrı paylaşan, birbirine yabancı onlarca insandan biriydi. Bir bakıma görünmezdi. Salon giderek tenhalaşırken, gözlerini kısa bir an için kapattı.

Salondan sert ve ağır adımlarla yürüyerek çıkan birinin ayak sesleriyle aniden uyanıp Kadıköy kalabalığına karıştı. Bahariye caddesinde yürürken, akordeonda “Dünyanın Sonu” şarkısını çalan küçük bir çocukla göz göze geldi. Çocuğun neşeli güzelliği ile çaldığı şarkıdaki tezat onda yavaşlama ve biraz daha, bu durumu izleme isteği uyandırdı. Şarkı hiç bitmiyordu sanki! Aynı hüzünlü ezgi ve aynı neşe sonsuza kadar birlikte sürüp gidecek gibi duruyordu. Bir süre çocuğu izledikten sonra, önünde duran kutudaki bozuk paralara bir yenisini ekleyerek yürümeye devam etti. Akordeonun sesi artık giderek ondan uzaklaşıyordu.

Parti bayraklarının arasından beliren, “Değişime oy ver!” afişinin yanından geçip Beşiktaş iskelesinin önüne geldiğindeyse, yaklaşan seçim nedeniyle, parti standlarından gelen gürültü de yoğunlaşıyordu. Parti liderinin fotoğrafının olduğu bayrağı sıkıca tutarak, çalan parti marşına eşlik eden genci dikkatle izlerken; “su ister misiniz?” diyen yaşlıca bir kadının sesiyle duraksadı ve “teşekkürler,” dedikten sonra bir şeyler arayan birinin acelesiyle denize doğru hızla yürüdü.

Moda sahiline geldiğinde bir kayaya oturdu ve gökyüzüne baktı. Bu sahilin Özgür için, sokağın gürültüsünü dışlayan bir güzelliği vardı. Güneş batmak üzereydi. Uzakta yaprakları dökülmüş ağacın arasından güneşe bakınca, her şey ulaşılabilir görünmüştü ona. Özelikle de geçmiş… “Güneş ile dünya arası mesafe,” demişti Uygar, “yüz elli milyon kilometre. Bu süreyi ışık hızı ile hesap edince güneş ışınlarının dünyaya ulaşması sekiz dakika yirmi saniye. Bu yüzden bizim gördüğümüz güneş, o andaki güneş değil; onun sekiz dakika yirmi saniye öncesinin hali. Yani gördüğümüz şey, bir bakıma, sekiz dakika yirmi saniye önce çekilmiş bir fotoğraf.”

“Sekiz dakika yirmi saniye…” insan hayatında ne uzun ve ne kısa bir süre! Oysaki güneş bizim için ne kadar ulaşılmaz. Tıpkı, sekiz dakika yirmi saniye öncesinde çekilmiş bir fotoğraftaki an’a, asla ulaşamayacağımız gibi!” demişti Özgür, Uygar’a.

Oturduğu o taş, baktığı ağacın hemen ardındaki güneş ve Moda’ya kadar yürüdüğü yolda zihninde çarpışan dilsiz kelimeler ordusu… Neyi anımsadığını bilmeden, hızla denize doğru gitme isteği… “Dünyayı kurtaracak,” insanı bulmanın anlamsız coşkusuyla, elindeki bayrağı sıkıca tutarak, parti marşına eşlik eden o genç… “Değişimi” fazla renkli bayrakların ardından vaat eden afişteki o sıkıcı yüz… Akordeon çalan çocuğun “Dünya’nın Sonu” şarkısını söylerken, ona eşlik eden neşesi… Sinemada onu uyandıran sert adımlar ve kısacık derin uykusundan önce gökyüzünde biten o film… Hiçbirini, sekiz dakika yirmi saniye önceki haliyle algılayamayacaktı!

“Anlamayacaklar nasıl olsa!” demişti filmde ona dayatılan her şeyden kurtularak, gerçek arayışının peşine düşen adam. Onun bu cümlesinin suretine bürünen Uygar, yeniden bakmıştı sanki Özgür’e. Ardından, Özgür tüm uykusuzluğunu bir köşeye itmiş; unutmak ya da bir şeyleri gerçekten anımsayabilmek için, bir dakikalığına da olsa derin uykuya dalabilmişti. Onu, zihnine vururcasına uyandıran, o sert adımların sesi olmuştu Uygar. Sonra akordeon çalan çocuğun neşeli sesinden: “Dünya’nın sonu gelse de, buradan geçip giderken, aynı neşeyle yürüyeceğim,” demişti sanki.
Sokağın gürültüsü her şeyi bastırmaya çalışsa da; Özgür, aslında Uygar’ın sesiyle gülmüştü tüm bu anlamsızlığa. Ardından gerçek susuzluğunu anımsar gibi hızla yürümek istemişti. Şimdi ise, tam burada, batan güneşi izlerken o, Uygar onun yeniden yanındaydı.

“Gökyüzü hala çok güzel ama sen sadece görmemeyi seçiyorsun artık.” diyerek gülümsüyordu ona Uygar.

“Görmemeyi seçmek mi?” Böyle bir yeteneğim olsaydı eğer, biliyorsun şu an yanımda olmazdın! ”

“O gün gerçekten “Gitme!” deseydin, şu an yanında olurdum.”

Özgür içini çekip, yavaşça gözden kaybolan güneşe bakarak, “Geçmişi” dedi, “her an zihnimde değiştiriyorum. Şimdi ve geleceği, sadece o birkaç dakikalık anı geriye alabilmek ve değiştirebilmek için geçmişe savurmaya çalışıyorum. Sana, daha ne kadar “gitme” diyebilirim?”

“Şu an, sen ve ben, sadece zamanda donmuş bir fotoğraf karesiyiz ve bu andan başka gidebileceğimiz yer yok, biliyorsun. “Gitmek” şu an bir eylem değil; artık, içinde bulunduğumuz an.”

“Bir fotoğraf karesindeysek eğer, neden tüm sokaklara senin sesinden haykırıyorum ve neden tüm sokak -her şeyiyle- senden ibaret olmasına rağmen, sesimi duyuramadığım sadece sen oluyorsun? Sessizliği seçmek istediğimde, yaşamım neden seyircisiz bir salonda oynayan ve bitmekte olan bir filme dönüşüyor?

“Gözlerini kapat ve filmi geriye sar. Hiç konuşmadan sadece izle.” Tek seyircisi sensin ve bu film zaten yalnızca senin için.

….
O gece eve geldiğimde abilik rolünü hızla üzerine geçirip “Saatin kaç olduğunun farkında mısın?” demiştin önce. Ardından “Yine leş gibi içki kokuyorsun! Ne zaman bu aylaklığı bırakıp düzgün bir hayat seçeceksin kendine?” diyerek, gözlerinin en uzak yerinden bakmıştın bana.

Hiçbir şey demeden odaya gitmiş ve üzerimdeki ceketi çıkarıp kendimi yatağa atmıştım. Sen, “Tanıdığım en zeki insansın. Yarıda bıraktığın okulu şu an bitirmiş olsaydın her şey çok farklı olabilirdi hayatında!” diyerek bağırmaya devam ediyordun. Ben ise, seni duymamak için, o an uykuya dalabilmenin benim için en büyük özgürlük olduğunu düşünüyordum.

Uykudan vazgeçip, yatağın hemen yanı başındaki pencereden gökyüzüne bakıyordum o an. Sen, düzenli ve iyi bir hayatın altın kurallarını ezbere sıralarken, aklıma gökyüzüne bakmanın aslında hiç ulaşamayacağımız geçmişe bakmak olduğu gelmişti. İmkanım olsaydı eğer, geçmişte değiştirebilmeyi istediğim şeyler gerçekten var mı diye kendime sorduğumda; cevap, “büyük patlamadan sonra olan her şey!” olabilirdi. Fakat “big bang sonrası büyük yalnızlık bilinmeyeni” içinde olduğumuz için, zaman yoktu aslında ve biz sadece zihnimizde ileri ya da geri gidebiliyorduk.

Hukuk okumayı bıraktığımda, sinemayla ilgilenmek istiyordum sadece. Ne senin gençliğini verdiğin o partinin bir şeyleri değiştirebileceğine, ne de dediğin gibi “doğru” tercihlerin, her zaman geleceği belirleyebileceğine inanıyordum.

“Bir boktan haberin yok, hala ergenlikten çıkamamış gibisin. Paran bittiğinde gelip, yiyip içip uyuyacağın yer değil burası!” dediğin an ise “mutlu yuvandaki” misafir yatağında asla uyuyamayacağımı fark ederek, gitmek istemiştim.

“O berbat hayatında, her şeyi anladığını sanıyorsun! ‘Kendinden’ bir kez olsun geçip gitmeden, sana öğretilen “doğru” ve “ yanlışı” birbirinden ayırabildiğini sanıyorsun değil mi?

“Defol git buradan o zaman!”

Sana son kez bakarak, “Hiçbir zaman anlamayacaksın!” demiş ve hızla kapıyı çekip, gitmiştim. O gece, beyaz tavşanı takip ettim. “En yüksekte olduğum anın, düşüşe en yakın an olduğu” konusunda beni uyarsa da, onu yine de takip etmeye devam ettim. Alice gibi, yükseldim ve düştüm.
,,,
Dur, biraz lütfen! Filmi yeniden geri sarmaya ihtiyacım var Uygar.

Sen, sert adımlarla merdivenden hızla inerken, arkandan öylece bakmıştım. Öfkenin ilk anında zaman duruyor. Öfkeden birkaç saniye ileri ya da geri gitmenin boş bir çaba olduğunu, öfkenin kollarındayken anlıyorsun. O an, nefes alan bir canlı olmanın ötesinde, bir sese ya da bir düşünceye dönüşüyorsun sadece.

Sen gittikten sonra, yine de nefes alabilen bir canlıya dönüşebilmek için öyle çok çabaladım ki! Geceyi izledim önce. Güneş gecenin karanlığını içine almaya başladığında; ben, bir şeylerin geçip gitmesini hâlâ bekliyordum. O kapıdan geri gelmediğin her an, zamanı zihnimde geri aldım ve sana “Gitme!” dedim.
Zamanın hiç durmadan ilerlediğini, sabah gelen telefonla anladım. “Kardeşiniz Uygar Güneş’i otel görevlisi odasında ölü buldu maalesef, başınız sağ olsun Özgür Bey,” cümlelerini duyduğumda, kendi filmime seyirci koltuğundan bakmaya başladım sadece. Yalnızca, senden oluşan bir kalabalık, filmin tam içinden gözlerime “anlamayacaksın!” diyerek bakıyordu sanki.

“Kardeşim! Uygar… Kardeşim…” diyebildim telefonda yalnızca.

Senin gidişinin ardından “doğru” ve “yanlışın” içinden -ikisi de anlamını yitirene kadar- milyonlarca kez geçtim zihnimde. Anların sonsuzluğa özlemini ya da mahkûmiyetini anladığımda o geceyi defalarca yaşadım ve her seferinde “Gitme!” dedim sana. “Gitme Uygar!” Sen her seferinde gittin. Oysa ben, o andan ileri ya da geri gidemedim ve “değişim” partide çalışırken haykırdığım bir slogandan ziyade yaşamımın mecburi adı oldu.

“Filmler ya da kitaplar” demiştin, bir şeyleri asla tamamen değiştirmeyecek. Sadece biz onları gerçekten hissedersek, içimizdeki “ben” dediğimiz her şeyi, üstelik bilinçli bir çaba olmaksızın dönüştürmeye başlayacak ve yaşamlarımız değişimin adı olacak.

Bense, tüm bunları, sana sarılırcasına gittiğim, adlarını bile hatırlamadığım onlarca filmde; derin uykuya kavuşmayı beklediğim anlarda anımsıyorum. Her an, “gör beni, yaşa beni ve her saniyede bilinçli olmanın huzursuzluğunu, yorgunluğunda hisset!” diye çekiştirirken sen; geçmekte olan her anı, seni zihnimde susturmaya çalışarak, daha keskin bir biçimde algılıyorum sanki.

Dediğin gibi gözlerimi kapattım ve filmi geriye sardım. Fakat, “son” yazısını görmek için kaç kere daha izleyeceğim her şeyi? Zaman, filmde ileri doğru giderken, filmin başını özlediğim için, kaç kere daha her şeye “dur!” demek isteyeceğim?

Hiçbir şeye, aynı gözlerle geri dönemeyeceksin Özgür! Yine de, gözlerin hep açık olsun. Çünkü her şeyin sonuna daha yakınsın artık!”
“Gitme Uygar!”
….
Gökyüzü kızıl renginden koyu maviye dönüyordu artık. Gün, tüm renklerinden geçip, karanlığa doğru ilerlese de; sahilde bir şeyler içerek, neşeli şarkılar söyleyen insanlar için yeni başlıyor gibiydi. Onların sesiyle kısacık bir düşten aniden uyandırılmış gibiydi Özgür. Kendine geldiğindeyse, sevdiği eski bir fotoğrafa uzun süre baktıktan sonra, onu yerine tekrar koymuş gibi hissediyordu.

İzlediği filmin bir sonraki seansı başlamak üzereydi ve filmi kaçırmayı istemiyordu. Sinemaya zamanında yetişebilmek için, geldiği yolu hızla yürürken, partinin seçim standının çoktan dağılmış olduğunu gördü. İşçiler yerdeki parti bayraklarını temizlerken, “Sokaklar, gece yaklaşırken gerçek sahiplerine hazırlanıyor.” diye düşündü Özgür. Bir süre sonra, Bahariye Caddesi’ne vardığında, “Dünyanın Sonu” şarkısının çoktan bittiğini, şarkıyı söyleyen küçük çocuğun akordeonunu bir kenara koyup, kutudaki paraları büyük bir ciddiyetle cebine attığını gördü.

Sinemadan içeri girdiğinde, gişedeki kadın, Özgür’ü tanımıştı. Ona biletini verirken, “film başlamak üzere.” diyerek gülümsedi ve Özgür de ona gülümseyip, bileti alarak, hızla salona doğru ilerledi. İçeride birbirine sarılarak oturan bir çift ve o vardı sadece. Filmi birkaç saat önce izlemiş olmasına rağmen, film ilerledikçe bambaşka bir şeyi izliyormuş gibi hissediyordu. Filmdeki karakter, İstanbul sokaklarını “tutunacak” gerçek bir şeyleri bulmanın umuduyla yürüyordu.

Filmin sonunda “Anlamayacaklar nasıl olsa!” diyerek, düştüğü yerden kalkarken, Özgür de, oturduğu koltuktan karakterin omzuna dokunup, ona sarılmak istercesine “… ve bunun bir önemi yok artık.” diyerek fısıldadı ve film biterken salonun maviye dönen karanlığında gülümsedi. Salondan ağır adımlarla çıktıktan sonra, gecede, sokakları bir yabancı gibi, meraklı ama tanıdık bir şeyler arayan gözlerle yeniden yürüdü.

ODTÜ’lüler 15 Ekim’de gerçekleştirilen eylemde, rant yoluna ”Hayır!” dediler

Mansur Yavaş; 2017 yılında Melih Gökçek’in bir gece ODTÜ ormanını yüzlerce iş makinesiyle katlederek başlangıcını yaptığı fakat ODTÜ’lülerin ve tüm yaşam savunucularının direnişi sayesinde yürütmesi durdurulan Bilkent-İncek Yolu ve Niğde Otobanı Bağlantı projesini, nam-ı diğer Rant Yolu Projesini devam ettirmekte ne kadar hevesli olduğunu ortaya koydu. Ancak, Yavaş, siyasi süksesi  içinihtiyaç duyduğu yeşili gözeten siyasetçi imajını korumaya da önem verdiği için, onunla aynı ekolojik katliamı gerçekleştirmek için çalıştığı halde, yeşil badanacılığa Gökçek’ten daha çok başvuruyor.Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin rant yoluyla ilgili 25 Eylül tarihli açıklamasında karşımıza çıkan, yolungenişliğinin azaltılması, bir kısmının tünel olarak inşa edilmesi, ekolojik(!) köprü gibi revizyonlar hep bu yeşile boyama amacına hizmet eden girişimler. Oysaki 17 Eylül’de ODTÜ Mezunları Derneği Vişnelik Tesisleri’nde Mansur Yavaş ve Ankara Büyükşehir Belediyesi yetkilileriyle ODTÜ bileşenleri arasında söz konusu yol projesi hakkında yapılan görüşmede, bu yolun teknik revizyonla yapılması durumunda bile ne denli büyük bir ekolojik tahribata sebep olacağıgayet anlaşılır bir şekilde nedenleriyle Mansur Yavaş ve beraberindekilere açıklamış. Ayrıca, yolun vereceği ekolojik zararın sadece ODTÜ kampüsü ekosistemleri ile sınırlı olmadığı, aynı zamanda son derece önemli ekolojik değerlere sahip Gölbaşı Özel Çevre Koruma Bölgesini ve bölgedeki tarım alanlarını şiddetle tahrip edeceği de aynı açıklıkla ifade edilmişti. Durum buyken, Yavaş ve ABB, adına ekolojik denip yeşile boyandığında bu yolun sebep olacağı ekolojik yıkımın ortadan kalkıp, onun üzerinde kuşların yuva yapıp, tilkilerin dolaşacağı, doğayla son derece uyumlu bir yapı haline geleceğine inanmamızı bekliyor. Bilinsin ki, kararını çoktan bir başlarına almış oldukları ve tüm itirazlara rağmen hayata geçireceklerini açıkladıkları bir projeyle ilgili ortak akıl ve istişare ile katılımcı bir şekilde karar alma süreci işletme hikayesi anlatan Mansur Yavaş’ın demokrasi tiyatrosuna kanmayan bizler onun yeşil badanacılığına da kanmıyoruz! 

ABB, yapmış olduğu açıklamada yaklaşık 750 metre uzunluğundaki bir tünel ve iki adet adına “ekolojik” dedikleri köprü aracılığıyla 93 hektar orman arazisini ODTÜ’ye tekrar kazandıracaklarını ileri sürmektedir. ABB’nin açıklamasında pek ekolojik bir şey ve büyük bir marifetmiş gibi sunulan tünel, yolun sebep olacağı ekolojik zararların önüne geçmeyecek olmasının yanı sıra yeraltı ekosisteminin de katliamı anlamına gelmektedir. Yapılan açıklamada “ekolojik köprü” denilen şeyinise, adında “ekolojik” kelimesi geçmesi dışında ekolojik olmakla bir alakası yoktur. Söz konusu tünel ve ekolojik(!) köprü revizyonları yolun yaratacağı ekolojik tahribatı önlemeye ve bölgede 2017 yılında oluşmuş olan ekolojik zararı rehabilite etmeye yarayacak önlemler ve çareler değil; yapılacak ekolojik katliamın üzerini örterek toplumun içini rahatlatmaya yönelik yeşil badanacılık hamleleridir. Konya yolu gibi son derece yüksek trafik akışına sahip bir yolun alternatifi olması hedeflenen bir yolun bir kısmının tünel şeklinde inşa edilmesi ile ekolojiye verilecek zararın önüne geçileceğini öne sürmek ya ekolojiden hiç anlamamak ya da toplumu manipüle etmek maksadı ile yalan söylemektir. Yolun tünel yol olarak inşa edilecek kısmında tünel aracılığıyla trafik gürültüsünün önüne geçileceği bir an için kabul edilecek olsa bile, yolun açıkta kalan kısımlarının sebep olacağı trafik gürültüsü ve ortaya çıkacak diğer kirlilikler zaten büyük bir ekolojik tahribat yaratmaya yetecektir. Ayrıca, meramımızın ısrarla anlaşılmamasından ötürü bir kez daha ve üzerine basarak belirtmek gerekir ki, ABB’nin bahsettiği revizyon önerilerinin ODTÜ kampüsü ekosistemlerinin uğrayacağı tahribatı önlemeyecek olmasının yanı sırabu yolun yaratacağı ekolojik tahribat, asla ODTÜ kampüsünün barındırdığı ekosistemlere vereceği zararla sınırlı değil; ODTÜ ormanının yanı sıra Gölbaşı Özel Çevre Koruma Bölgesinden de geçmesi planlanan bu yol, oldukça büyük bir ekolojik öneme sahip bu bölgedeki ekosistemlere de, hem doğrudan hem dolaylı etkileriyle, son derece büyük zararlar verecektir.

Yavaş ve ABB, bu yolun acil ve çok mühim bir ihtiyaç olduğunu ileri sürmektedir. Acil ihtiyaç, dedikleri, ODTÜ ormanını işgal etmekte olan davalıkyeni yargıtay binasının ulaşımıdır. Yolu olmayan veODTÜ ormanını işgal eden bir yere yapılmış, üstelikdavalık durumda olan bu binanın varlığını gerekçeolarak ileri sürerek bize “Ne yapalımartık bina inşaedilmişyolunu da yapmak durumundayız,”demektedirler. Acil ihtiyaçtan anladıkları, AKP’ninmega projesi olan Bilkent Şehir Hastanesine müşteriulaşımının sağlanmasıdır. Yavaş, yapmaya çalıştığışeyin halka hizmet götürek olduğunu ileri sürmektedir. Oysa ki, ulaşımı merkezde düğümlenen bir kent olanAnkara’nın merkezinde bulunmakta olup hem yoksullarhem de Ankara kenti sakinlerinin geneli için çok dahaulaşılır olan Sıhhıye sağlık kampüsünün ev sahipliğiyaptığı hastaneler, Mansur Yavaş’ın pek sahiplendiğiBilkent Şehir Hastanesine müşteri garantisi sağlamakiçin kapatılmıştır. Bilkent-İncek Bulvarı Yolu projesi, yap-işlet-devret modeli ile icra edilen Ankara ŞehirHastanesi ve İncek mahallesi arasında bir erişimsağlamayı hedeflemektedir ve Ankara’nın özelliklekuzeyinde kalan ilçelerine hiçbir hizmetsunmamaktadır. Dolayısıyla kentleşmeyi Ankara güneyine kaydıracak ve bu bölgedeki İncek, Kızılcaşarvb. gibi tarım alanlarını tahrip eden büyük spekülatifrant alanlarına hizmet edecektir. Büyük oranda boşkonut stoğu barındıran ve dolu olanlarda ise üst gelirgrubunun yaşadığı bu alanların Bilkent ŞehirHastanesine’sine özel araca dayalı bir biçimde erişiminiteşvik eden bu yol, Kentin Sincan, Keçiören, Altındağ, Mamak gibi alt gelir grubunun ikamet ettiği alanlarınahiçbir biçimde hizmet sunmamaktadır. Olmayan birnüfus için sürekli konut üretilerek üst gelir grubuna rant devşirilen ve hakkında pek çok davanın olduğuyapılaşma alanlarına hizmet, ‘halk için hizmet’ sloganıile pazarlanmaktadır.  Üstelik, bu yolun yine yap-işlet-devret modeli ile yapılan ve geçerken para ödemekdurumunda olduğumuz Niğde Otabanı ile bağlanmasıprojelendirilmiştir.

Tüm bunlar göz önünde buludundurulduğunda,Yavaş’ın ve ABB’nin, AKP’nin yürütücüsü olduğuneoliberal politikalara uygun bir şekilde hareket ettiğikendisini aşikar etmektedir. Her ne kadar Türkiye’deuzunca bir süredir neoliberalizm kelimesi AKP ismiile özdeşleşmiş olsa da, söz konusu rant olduğunda, CHP’li Ankara Büyükşehir Belediyesi, neoliberal ekonomi politikaları doğrultusundaki projeleringerçekleştirilmesi için AKP ile iş tutmakta tereddütetmemektedir. 

Ama bilinsin ki, bütün darbe karşıtı söylemlerine söylemlerine karşılık 12 Eylül’ün ürünü olduğunu çok iyi bildiğimiz AKP’nin neoliberal kent ve doğa politikalarına, anti-ekolojik saldırılarına karşı savunduğumuz gibi, bütün AKP karşıtı söylemlerine karşılık rant ve çıkar söz konusu olduğunda AKP ile büyük bir uygunluk içerisinde hareket edenlere karşı da kampüsümüzü, ekosistemi, kenti ve müştereklerimizi kararlılıkla savunacağız!

ABB rantınGökçek’inAKP’ninsermayeninyolundan gidiyorsakarşısında Ahmet Atakan’ın yolundan giden ODTÜ’lüleri bulacağını da iyibilmelidir. Rant yolu projesinin topyekûn iptaledilmesini isteyen bizleriptal edilmemesi halinde, 2013 ve 2017’de Gökçek’in yollarına karşıKavaklık’ta  KYK yurduna karşı ve Kavaklık’ıkorumak için direndiğimiz gibidirenmekten geridurmayacağımızı ilan ediyoruz! Biz bu yoluistemiyoruz ve yaptırmayacağız!  

Lily’nin Küpesi

“Peder, kitleleri hiç ihtiyaçları olmayan ve faydalı da olmayan bir şeyi almaları için şartlıyorum.”

“Tamam da ne diyebilirim kızım!?”

“Peki, siz de bir şey söylemeyin. O zaman, bugün kiliseye bahşiş mahşiş yok peder.”

Lily, pederin kayıtsızlığına sinirlenmiş, hızlı adımlarla yürüyordu. Topuklu ayakkabılarının sert zeminde çıkardığı sese eşlik eden kornaları duyunca Martin’in kampanya çekimleri için onu almaya geldiğini anladı. Kiliseden çıktığında parlak güneşle kamaşan gözlerini korumak için çantasından gözlüğünü çıkardı. “Güneş gözlüklerim bile rayban, ben bu insanlara hiçbir şey anlatamıyorum.” diye kendi kendine hayıflanırken, ani bir frenle asfaltta iz bırakan lastikler, yanından geçerken yavaşlayıp, durdu. Arabanın camını indiren Martin’in kendisine seslendiğini duydu.

“Hollo.”

“Wood selam.” 

Lily, Martin’in bazı hareketlerinin Robin Hood’u andırdığını düşündüğünden ona Wood, demeyi severdi. Şansı yaver gitse Wood, Hood olacak ama diye geçirirken aklından arabaya bindi. O gün taktığı küpeyi birazdan arabada düşüreceğini henüz bilmiyordu. Anlatacaklarımız Lily’in küpesinin hikayesidir ama önce biraz Martin’i tanıyalım.

Martin o kadar şanssız bir adamdır ki gökten altın yağsa kafasına fil düşer. Karikatürlerde muz kabuğuna basıp düşenlere gülmek ister ama ne zaman bir muz kabuğu görse daha önce yere yapışmalarını hatırlayıp muz kabuğundan canavar görmüşçesine kaçar. Herkes onun şansızlığını bilir. En yakın arkadaşı Adam bu nedenle yerde bulduğu ve tramvay raylarında ezerek kendisine şans parası yaptığı beş peniyi Martin’e hediye etmiştir. Şans parasının yanında Martin’in en büyük hayali olan bekarlığa veda tatili için gitmeyi düşlediği Amsterdam’a bir uçak bileti de vardır.

Martin, uzun yıllardır gelmeyi hayal ettiği kente bu uçak biletiyle gelir. Amsterdam’a gelmiş olmasının heyecan ve şaşkınlığıyla havaalanından çıkar çıkmaz bir cankiye yirmi dolar kaptırmasını hiç önemsemez. Onun kadar şansız biri düşünüldüğünde bu gerçekten önemsiz bir detaydır. Ertesi gün kiraladığı bisikletle kenti gezerken mevsim normallerinin üstünde seyreden sıcaklar yüzünden ıstakoza dönmesini de umursamaz.

Martin’in hayatını Adam’ın verdiği şans parasıyla değiştiren olaylar zinciriyse şöyle başlar: Kaldığı hostelde saatlerin epeyce ilerlediği vakitlerde erkeklerden biri Martin’e asılır ama Martin söylemenin tam sırası: Tam bir heteroseksüeldir. Orada bulunan herkese göre, basit bir öpüşme talebine verdiği korkunç tepki onun kesinlikle homofobik olduğunu gösterir. Martin bu suçlamadan kurtulmak için önce herkese bira ısmarlar. Bu ortamı biraz yumuşatır. Ardından içi biraz rahatlayan Martin, sempati toplamak için Michael Jackson taklidi yapmaya başlar. Tıpkı onun gibi olduğunu hissedince cebinden çıkardığı bozukluğu müzik kutusuna fırlatır. Yıllardır çalışmayan müzik kutusunun anlamsız bir kaç tıkırtıdan sonra çalışması herkesi ama en çok da Martin’i şaşırtır. Çünkü müzik kutusuna fırlattığı para Adam’ın ona verdiği şans parasıdır. Müzik kutusunun çalışmasıyla havaya yayılan eğlenceli tınılara aldırmadan müzik kutusundan Adam’ın hediyesini çıkarmaya çalışan Martin başarısız olunca kendini içkiye verir. Herkesin gecenin başındaki gerilimi unuttuğu ve Martin’in kendini sihirbaz gibi hissettiği bir anda kendisine Rusların selamlaşırken dudaktan öpüştüğünü hatırlatıp, hayatında ilk defa bir erkeği öper. Öptüğü kişi orada kaldığı günler boyunca peşini hiç bırakmayacaktır. Martin ne zaman bir kızla flört etse kıskançlık kavgaları çıkaracak, Martin bunu sevgilisinin lanetine bağlasa da yakınlaştığı her kız bu nedenle yanından kaçacaktır. Martin, sıkıldığı bu saçmalıktan kurtulmak için ne bulduysa içer. Amsterdam’a dair son hatırladığı, tekila şat bardaklarını ardı ardına yuvarladığı ve bunun ardından gelen günlerin birbirinin içinde eridiği olur.

Dönüş yolunda, uçakta, kendine gelmeye başladığında cebinde taksi parası bile kalmadığını anlayınca cüzdanında bir yere sıkışmış üç beş papeli ararken onu tamtakır cüzdanından bile daha çok şaşırtacak bir şeyle karşılaşır. Bu şey, Martin’in bulur bulmaz yırtarak kendini kurtarmaya çalıştığı, kaçtığını sandığı adamla yılın çifti yarışmasını kazandıklarına dair öpüşürken çekilmiş bir kutlama fotoğrafıdır. Martin’in o sıralar henüz bilmediği gerçekse yılın çifti fotoğrafının bir ay boyunca, kentin en işlek caddesinde bir billboardda sergilenecek oluşudur.

Martin’in bu gerçeği öğrenmesine gelirsek, sevgilisine evlenme teklif ettiği ve parmağına yüzüğü taktıktan hemen sonra sevgilisinin bu anın fotoğrafını çekmek için telefonunu çıkarmasıyla olur. Sevgilisinin gözü bir an için kuzeninin sosyal medya yayınına takılınca billboarddaki yılın çiftini görür. İfşayı dehşetle izler. Ardından biraz önce parmağına taktığı yüzüğü Martin’in yüzüne tükürür ve Martin’in yüzüne bile bakmadan, bir bardak şarabı Martin’in üstüne boca edip, masayı terk eder.

Martin’in şöhretinde bu ifşanın mı yoksa yılın çifti olarak lanse edilmesinin mi daha çok payı olduğu hâlâ tartışma konusudur. Martin’in terk edildikten sonra teselliyi instagramda sağanak halinde bastıran hayran takiplerinde bulduğu da hikayemizin bir köşesinde dursun. Onun, erkeklerin kendisine kur yapmasına artık fazlasıyla alıştığını da bilmelisiniz.

Gelelim Lily’in küpesine, Lily’in Martin’de ne bulduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz şu ki; en yakın arkadaşının Amsterdam’da yıllardır çalışmayan bir müzik kutusunu çalıştırdığı söylenen bozukluktan yaptığı küpeyi Lily’e hediye ettiği gün, Lily, Martin’le çalışacağı işin teklifini alır. Kampanya toplantısında Martin’le tanıştıklarından beri Lily kendisini Martin’den alamamaktadır. Aynı zamanda Lily, tüm arkadaşlarıyla bütün yakışıklıları erkeklere kaptırdıklarıyla ilgili mizah yapmaya da o gün başlar.

Lily, inanılmaz gereksiz bir ürünün tanıtım yüzü Martin’in kendisiyle neden bu kadar ilgilendiğini bir türlü anlayamaz. Ne de olsa herkesin bildiğini o da bilmektedir: Martin erkeklerden hoşlanır. Kampanyanın son iş günü yani Martin’in arabasına bindiği o sabah da arabada tam bunları düşünürken, her düşünceli anında yaptığı gibi elini istemsizce kulak memesine götürür. Küpesinin düştüğünü bile fark etmeden arabadan iner.

Reklam kampanyasının büyük bir sükse yarattığını biliyoruz. Bir de Martin’in, Lily’nin kaybettiğini söylediği küpeyi arabasında bulduğunda ona açılmaya karar verdiğini. Nedense küpe ona yeni kimliğine alışmadan, bu kimliğiyle kadınların tüm gizli sırlarını onlardan biriymiş gibi öğrenmeden, yanında hemcinsi olduğunu düşünerek soyunan kadınlara dostça gülümseyip, çaktırmadan kendini tuvalete atmaya başlamasından öncesine dair bir şey hatırlatır.

Martin, küpeyi Lily’e geri vermeden önce zarifçe okşar. Onu terk eden ve şimdi başka bir adamla evli olan eski sevgilisini hatırlar. Hayatında ilk defa kendini şanslı saymaktadır ya da belki de şöyle söyleyebiliriz: Martin’in şansı Lily’in kulağına küpe olmuştur. Kim bilir, belki de küpe onlara hâlâ şans getiriyordur.

Jamaika’dan Ankara’ya uzanan bir müzik yolculuğu: Goril Reggae Band

“İşittiğimiz ve öğrenmeye başladığımız, ilk andan itibaren kopamadığımız ve yaşadığımız topraklarda yaygınlaşması gerektiğini düşündüğüm reggae müzik ve rasta kültürü, ona emek vermekte olan “elçileriyle” emin adımlarla büyümeyi sürdürüyor. Bu güzel, bilinci ve barışı telkin eden kültürün yayılması adına çaba sarf eden herkesle aynı yolun yolcusu olarak aile halini almış durumdayız.
Goril de başkentimizde kültürümüzün sağlam bir elçisi olarak dimdik duruyor, hepimize umut veriyor. Biz bir aileyiz ve daha beraber yapacak çok işimiz var!
İyi ki varlar! Big up Goril! Nuff love!”
Koray Sürücü – Bosphoroots

“Müziğin kendisi aşktır. Goril Reggae Band’de de o aşk mevcut. Yalnız çocuklar fazlasıyla alçakgönüllü. Alçakgönüllülüğü bir kenara bırakır biraz daha inat ederlerse harika işler çıkaracaklarına eminim; çünkü o potansiyel onlarda fazlasıyla var. Goril’i seviyoruz!” Orçun Sünear – Sattas Reggae Band

Ankara müzik dünyasının başarılı isimlerinden ve sayılı reggae gruplarından biri olan Goril Reggae Band’in vokali Umut Tanılkan ve bas gitaristi Ahmet Can Altunsaray’la keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Pandemi döneminde kısa süreliğine müzik icra etmeye ara veren grup üyeleri, günümüzde büyük bir hızla çalışmalarını sürdürmekte.

Öncelikle hoşgeldiniz. Röportaja sizleri tanımadan önce farklı bir soruyla giriş yapmak istiyorum: Reggae müziğin kökenleri hepimizin bildiği üzere Jamaika’ya dayanmakta. Peki sizlerin reggae müzikle tanışma süreci nasıl oldu?

U: Hepimizin reggae müzikle tanışma süreci elbet farklıdır; fakat kendi açımdan konuşacak olursam kuzenimle birlikte küçük yaşlarda internet üzerinden müzik dinlerken keşfettiğimiz bir tür oldu. O dönemler yeniliklere çok açıktım; aynı zamanda müzikal bağlamda bir arayış içerisindeydim. Başlarda her ne kadar seyrek dinlemiş olsam da lisede daha sık reggae dinler oldum; üniversitedeyse en sık dinlediğim müzik türü halini aldı.

A: İlk etapta etkilendiğim müzik türleri her ne kadar funk, jazz ve blues olmuş olsa da belirli bir noktadan sonra bir bas gitarist olarak reggae müziği de son derece ilgi çekici bulmaya başladım. Müthiş bir hissiyatı var. Grubun eski basçısı vesilesiyle Goril Reggae Band’e dahil oldum ve bu konuda çok mutluyum; bana kalırsa her şey çok güzel ilerliyor.

Goril Reggae Band nasıl oluştu? Niçin “Goril”?  Ankara’da varolan sayılı reggae gruplarından birisiniz. Ankara’daki dinleyici kitlesi kuruluşunuzu nasıl karşıladı? İlk konserinizle ilgili güzel anlarınızı bizlerle paylaşmak ister misiniz?

U: Grubun eski basçısı Arda Altunluoğlu ve ben, Ankaralı müzisyenler arasında bu kadar sık reggae dinleyen nadir tayfadandık. Ortak arkadaşlar sayesinde tanıştık. Kendi aramızda sohbet ederken reggae müziğe dair bir şeyler yapma kararı aldık.
İlk etapta isim bulma noktasında epey zorlandık. Günün birinde evde otururken konu en sevdiğimiz hayvanlardan açıldı, ikimizin de en sevdiği hayvanın goril olduğunun farkına vardık.

A: Ben gruba Arda’dan sonra katılan bas gitaristim; fakat ilk konserim, bana kalırsa, Goril Reggae Band’in en güzel konserlerinden bir tanesiydi.
Ankara’da iyi müziğe, sevdiği müziğe her daim bir kapı açık bırakan bir dinleyici kitlesi söz konusu. Sevdiği müzisyenleri takip etmeyi asla ihmal etmiyor. Ankara’da reggae grupları on parmağı geçmediğinden ötürü insanlar bizleri büyük bir mutlulukla karşıladı.

Ülkemizde sahne sanatlarına, müziğe, güzel sanatlara verilen değer ortada. Peki sizler bu noktada ne tür zorluklarla karşılaşmaktasınız? Pek çok müzisyen arkadaşımız sevdiği müzik türünü icra edemiyor; çok farklı yönlerde ilerlemeye mecbur bırakılıyor. Sizler de reggae dışında herhangi bir müzik icra etmekte misiniz?

A: Ben reggae müzik dışında bir müzik tarzı daha icra ediyorum; lakin maddi bir kaygı içerisinde değilim. Grubun kuruluş amacı da tüm gelirleri müzik üzerinden karşılamak değildi; iyi müzik yapmak, keyif almak, keyif vermek, beraber eğlenmek ön plandaydı.
Bunun dışında sahne sanatlarına ülkede verilen değer belli; fakat bizler buna çok odaklanmadan müziğimizi icra etmekteyiz. İyi müziğin her zaman yolunu bulacağına inananlardanız.

Reggae sizler için ne anlam ifade ediyor? Bana kalırsa üç kelimeyle başkaldırı, özgürlük, mutluluk. Özgürce dans edebildiğim tek müzik türü. Sizlerden de  birkaç kelime rica etsem?

U: Bende de hemen hemen aynı şeyleri hissettiriyor. Kesinlikle özgürlük, kesinlikle dünya barışı.

A: Temelini kalp atışında aldığından ötürü öncelikle yaşam, felsefesinden dolayı pozitivite ve insanlara bir şey aktarmak. 

Kendi besteleriyle de ismini duyurmuş olan Sattas, Bosphoroots, Komik Günler gibi reggae band’ler ülkemizde mevcut. Sizler de daha fazla beste çıkarmayı; bunun üzerine yoğunlaşmayı düşünüyor musunuz?

U: Elbette düşünüyoruz. Pandemiden ötürü her ne kadar bir yavaşlama dönemine girmiş olsak da en kısa zamanda tekrardan çok daha hızlı bir biçimde üretim sürecine geçmeyi planlamaktayız. Yaklaşık bir ay içerisinde yeni bir teklimiz çıkmış olacak. “Koş”u da yeniden kaydediyoruz; çalışmalarımız devam ediyor.

Sözleri açısından ve müzikal açıdan gerçekten severek dinlediğim bir besteniz mevcut: “Koş”. “Koş”un ortaya çıkış sürecini; sizler için anlamını bizlerle kısaca paylaşabilir misiniz?

U: “Koş”, Arda’yla birlikte çaldığımız dönem ortaya koyduğumuz bir parçaydı. Ben sözleri yazdıktan sonra stüdyoya girme kararı aldık. İlk parçamız olduğundan dolayı “Koş”a karşı ayrı bir sevgi besliyorum; ne var ki parçayı yeniden kaydetme durumu oluştu. Birkaç eksikliği mevcut; yeni kayıtla birlikte bu eksikliklerin giderilmiş olacağı kanısındayım.

A: Umut’un sözlerine şunu da eklemek isterim; icra etmekte olduğumuz müzik tamamıyla protest değil. Yine de müziğin içerisine protest bir şeyler katmak, bunları müziğin içerisinde dile getirip insanlara bir şeyler aktarabilmek çok değerli. Her zaman her şeyi her mecrada dile getiremesek de müzik bizler için bir yol; umarım buna benzer çalışmaları sürdürürüz.

Konserlerinizden gözlemlediğim kadarıyla coverlar açısından geniş bir repertuar söz konusu. Geneli reggae parçalarından oluşmakta; fakat aralarında bir de Barış Manço’dan “Dönence” var. Bunca şarkı arasından Barış Manço’yu seçmiş olmanızın altında özel bir sebep yatıyor mu? Coğrafyamızda Barış Manço kadar ses getirmiş başka isimlerin eserlerini de yorumlamayı düşünüyor musunuz?

U: Grubun ortak olarak çok sevdiği bir karakter olduğu için seçimimiz Barış Manço’dan yana oldu. Saygı, sevgi ve selam çerçevesinde “Dönence”yi yorumlamakta karar kıldık. Başka isimlerin eserlerini de belki önümüzdeki süreçte yorumlayabiliriz; fakat şu an için bu yönde bir plan mevcut değil. Şu aralar besteler üzerinde yoğunlaşmayı amaçlamaktayız; yine de zaman içerisinde bir müzisyenden ziyade bir şairin sözleri eşliğinde bir şeyler üretebiliriz.

Savaşlar, pandemi, kapitalist düzen, doğa katliamları… Dünyanın savrulmakta olduğu nokta ortada. Bana kalırsa sanat dünyayı değiştirebilecek bir güce sahip. Sizce bu noktada müzisyenler açısından nerede durmaktasınız?

U: Henüz Türkiye ve Ankara çapında çokça bilinen bir grup değiliz; fakat grubu bir bakıma kendi fikirlerimizi insanlara aktarma amaçlı kurmuştuk. Dinleyici sayımız arttıkça bu noktada etkimizin artacağına inanıyorum. Diğer müzisyenler de bu açıdan çok değerli bir yere, büyük öneme sahip.

A: Esas gelir kaynağı müzik olsun veya olmasın, her müzisyenin durduğu bir nokta ve söyleyeceği bir söz vardır. Sesini duyurmakta ısrarcıdır; bizler de bu konuda ısrarcı olmayı sürdüreceğiz.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mıdır?

U: Umarım daha fazla dans edeceğimiz, daha sık bir araya geleceğimiz ve daha kalabalık eğleneceğimiz günler yakındır. Herkese bu kaotik ortam içerisinde barış dolu, sevgi dolu günler diliyoruz.

A: Hep beraber ayakta kalmaya devam edeceğiz.

(Bu röportaj Gazete Solfasol adına gerçekleştirilmiştir.)

Barış, Ben ve Tiyatro Atölyesi’nin ilk buluşması gerçekleşti

Beraberce Derneği’nden Barış Eğitimcisi Derman Gülmez ve İrem Aydemir’in hazırladığı üç oturumluk Barış, Ben ve Tiyatro Atölyesi’nin ilk oturumu tamamlandı. Pazar günü gerçekleşen oturum ile atölyenin ilk yüzyüze buluşması, Mülkiyeliler Birliği’nde gerçekleşmiş oldu. Yaklaşık 15 kadının bir arada olduğu ve deneyimlerini paylaştığı atölyenin ikinci buluşması ise 7 Ekim’de gerçekleşecek.

Dopdolu içerikler ve iyi organize edilmiş etkinlikler

Atölyede; resimden dansa, kendini ve çevreni farketmekten gözleme, deneyim ve fikir paylaşımından imge tiyatrosuna kadar birçok etkinlik gerçekleştirildi. Kadınların geçmişten bugüne kendiyle, çocukluğuyla, bedeniyle barışmasını; hafızasını canlandırmayı ve kendine değer verip, sahnelemesi üzerine güzel bir kompozisyonla örülmüş bu etkinlikte kendimizi sevmek için büyük bir adım attık. Anlamak, fark etmek, kabul etmek ve barışmak. Önce kendimizle, sonra ise çevremizle. Etkinlikte zaman su gibi aktı geçti. Herkes kendi hikayesinden bir parçayı birbiriyle paylaştı. 

Barış, Ben ve Tiyatro Atölyesi İkinci Buluşması

Atölyenin ikinci buluşması, 7 Ekim  Perşembe Günü, online olarak gerçekleşecek. Bu buluşmada ise ezilenlerin tiyatrosu, feminist tiyatro, imge tiyatrosu  ve hikayeler üzerine, daha çok teorik bir bilgilendirme yapılacak. Etkinliğin üçüncü ve son buluşması ise 14 Ekim Perşembe Günü, yüz yüze gerçekleşecek.