Ana Sayfa Blog Sayfa 272

Regl hakkında insanlara söylemekten vazgeçmemiz gerekenler

1

Cinsel sağlık hakkında yazan bir yazar olarak, regl günlerimle ilgili ya da insanların bunu nasıl hayal ettiğiyle ilgili fazlasıyla kişisel e-postalar alıyorum.

Menstrüal rahatlama ürünlerini tanıtan bir halkla ilişkiler çalışanının bana göndermiş olduğu bir e-postada kan ve gözyaşı yığınında yatan bir kadının fotoğrafı ve şu sözler vardı: “Birazcık benim gibiysen, ayda bir kere sen de bu durumdasın.”

“Ağlamanıza sebep olacak kadar şiddetli kramplar hissettiğiniz ama işte sıkışıp kaldığınız oldu mu hiç?” diyordu bir diğeri.

“Dürüst olalım, regl hiç de eğlenceli değil,” diyor bir başkası. “Ne zaman geleceğiyle ilgili endişelenmekle, yeme alışkanlığınızın kontrolden çıkışını izlemek ve fazlasıyla duygusallaşmayla, etrafınızdaki herkesin de o pis kokuyu alacağından endişelenmek arasında bir yer.”

Bu insanlar muhtemelen adıma ya da Twitter fotoğrafıma dayanarak kadın olarak tanımlandığımı ve vajinam olduğunu varsayıyorlar ve muhtemelen benim tam olarak regl olmadığım hiç akıllarından geçmiyor.

Ayrıca, reglin herkesi duygusallaştırdığını düşündükleri için bazı zamanlarda regl olduğumda vajinamdan kan çıkmasından başka bir belirti yaşamıyor olmam muhtemelen onları şaşırtırdı.

Biraz daha iyi olansa, regl-pozitif markalar var. Fakat bazen onların da kendilerine göre birtakım varsayımları oluyor.

Onların felsefesine göre benim reglim; beni kadın yapan, beni diğer kadınlara ve doğa anaya bağlayan ve benim “feminen” sezgimi, yaratıcılığımı ve değişkenliğimi sağlayan şey.

Bu fikirlerin çoğu, kadınları güçlendirme amaçlı. Muhtemelen çoğu, bazı kadınları güçlendiriyor da. Fakat bilinmeyen nedenlerden ötürü yılda yalnızca birkaç kez adet gören ve cinsiyetin kadın-erkekten ibaret olduğuna inanmayan bir insan olarak, bu büyülü kız kardeşliğe dahil değilim.

Ve ben bunun bir parçası olmak da istemiyorum.

Regl konusundaki özcü ve cissexist anlayışlara başvurmadan vücutlarımız, regl dönemlerimiz ve toplumsal cinsiyetlerimiz/cinsiyetsizliklerimiz hakkında iyi hissedebiliriz.

İşte güçlendirme adına söylemekten vazgeçmemiz gereken birkaç şey; zira bunlar bir çoğumuzu güçsüz kılıyor.

1. “Regl Sizi Kadın Yapar”

Şunu ilk ve son kez açıklığa kavuşturalım: Regl olmak sizi bir kadın yapmaz.

Trans erkekler regl olurlar. Kendisini kadın ya da erkek olarak tanımlamayan insanlar regl olurlar. Çocuklar regl olurlar. Ve regl olmaya başladıkları anda yetişkin olmazlar.

Regl olmaya başlamış çocuklara kadına dönüştüklerini söylemek rahatlatmayı amaçlıyor; fakat aslında onları güçsüz kılıyor. Çünkü kimliklerini belirleyen şeyin onların kontrolü dışında olduğuna işaret ediyor.

Bir çocuğa, “Artık kadınsın,” dediğinizde aslında ona, “Kim olduğunu söylemek sana düşmüyor,” demiş oluyorsunuz.

Onlara, “İstesen de istemesen de, toplum, senin kim olduğuna vücudunun yaptığı bu tek şeye dayanarak karar verecek,” diyorsunuz.

Bedeniniz sizin iznini vermediğiniz şeyleri yaptığı için -özellikle de bedeninizin yaptığı şey, sizin özdeşleşmediğiniz cinsiyetle ilişkili ise- ergenlik yaşayan bir çocuk olmak zaten yeterince korkutucu.

Bu konudaki tek teselli, bedeninizdeki değişimin hiçbir şey ifade etmek zorunda olmadığıdır. Memeler feminen olmak zorunda değildir. Sakallar maskülen olmak zorunda değildir. Bu nitelikleri dilediğiniz gibi barındırabilir ve sahiplenebilirsiniz. Diğer insanların onlar hakkında düşündükleri tarafsız gerçeklik değildir.

Kadın kelimesinin bir anlamı olmak zorunda değil ve kimsenin yerine bu kavramı tanımlamaya çalışmamalıyız.

2. “Regl Kadınları Birbirlerine Bağlar”

Regl olan her bireyin kadın olduğunun iddia edilmesine ek olarak insanlar bazen tüm kadınların regl olduğunu ve bu nedenle bütün kadınların arasında özel bir bağ olduğunu iddia ederler.

Birine ne derece bağım olduğuna karar verirken kendime şu gibi sorular soruyorum: “Benimle ne kadar ilgililer?”, “Birlikte neler atlattık?” ve “Feminizm teorisi hakkında benimle birlikte bilgiçlik taslayabilir mi?”

Aklımdan geçmeyen şey ise “Vajinalarından benimle aynı sıklıkta kan çıkıyor mu?” oluyor.

Elbette regl size hakkında konuşulacak bir şeyler verir. Ama herkesi birbirine bağlıyor demek biraz abartılı. Bunlar “kız kardeşlik” bir yana, kesinlikle arkadaşlığa dahil ilkeler değillerdir. (Ayrıca bu beyanı örnek alarak, birbirleriyle arkadaş olan kişilerin regl dönemlerinin birbirleriyle eşleştiği kanısı da yanlış olabilir.)

Reglin kadınları birbirlerine bağladığı fikri kadınlığı özel bir kulübe dönüştürüyor. Yalnızca na-trans kadınlar girebilir ve benim gibi herhangi bir sebeple regl olmayan kadınlar da giremez.

Trans kadınlar regl olmadıkları için daha mı az kadınlar? Eğer cinsiyetinizin bacaklarınız arasında olan şeye dayandığı yanlış fikrin taraftarıysanız, evet.

Peki ya sürekli doğum kontrol hapı kullanan ve na-trans kadınlar? Döngüsünü ortadan kaldıran geçerli bir seçim yaptığı için diğer kadınlarla olan bağı daha mı zayıf?

Peki ya histerektomi (rahim alma ameliyatı) geçirmiş olan bir kadın? Rahmi alındığı için diğer kadınlarla olan bağı daha mı zayıf?

İnsanların regl olup olmamasının ardındaki tüm farklı nedenlere baktıktan sonra, hayali regl kız kardeşliğinin ardındaki mantık çökmeye başlıyor.

Reglin tüm kadınların ortak noktası olduğunu söylediğimizde, kadını “regl olan kimse” diye tanımlamış oluyoruz. Ve tekrar ediyorum, bir başkasının cinsiyetini ya da cinsiyetsizliğini tanımlamak bizim işimiz değil.

3. “Regl Sizi Dişil Yapar; Tıpkı Doğa Ana Gibi”

Regl kadınlarla ilişkilendirildiği için insanlar regl kavramında birçok dişil nitelik öngörüyor. Bu niteliklerin kadınların daima değişen, dünyevi, duygusal ve içgüdüsel doğasını kapsadığı düşünülüyor.

Ve bunlar sözüm ona Ay ile bağlantılılar (bir başka muhtemel yanlış iddia).

Bunlara, regl takip cihazları ve diğer regl ürünlerinin pazarlamasında çokça rastladım. Reglin uyum yeteneğimizin, yaratıcılığımızın ve anaçlığımızın kaynağı olduğunu varsayıyorlar.

Eğer uyum sağlayan, yaratıcı ve anaç bir insansanız ve regl olmak size bunu hatırlatıyorsa, süper.

Fakat bu da bu öznel bir durum. Ve bunun nesnel olduğu düşüncesi, zararlı basmakalıp inanışlara dayanıyor.

Eski zamanlardan bu yana, kadınlar daha çok bedensel cinsiyet ile bir düşünülüyorlar ve regl olmaları da bunun kanıtı olarak kullanılıyor. Aristoteles, babaların çocuğun ruhunu temin ettiğini ve regl kanının da bebeklere fiziksel biçim verdiğine inanırdı. (Bu konu hakkında Susan Bordo’nun Unbearable Weight adlı kitabında daha fazla şey okuyabilirsiniz.)

Bu fikirler cinsiyetçiliği meşrulaştırmak için kullanıldı. Bugüne dek, erkekler akla dair bir yaşama uygun görüldü, kadınların ise bedenleri tarafından kısıtlandığı düşünüldü. Regl ve doğumun buna bağlı süreci, tartışmalarda kadınların iktidara gelmesi konusuna karşı kullanıldı.

Bu durumun ardındaki mantık, bizlerin bedenlerimiz ve doğayla daha bağlantılı olduğumuz; akıl ve yönetim, ofis gibi insan yapımı şeylere daha az uyduğumuz yönündedir. (Bu arada, bunlar yanlış ikiliklerdir fakat nasıl düşündüğümüzü şekillendirirler.)

Regli doğa ana ve diğer dişil kavramlarla bağdaştırmak, kadın olarak tanımlanmayıp regl olan insanları ve bu belirli niteliklerle özdeşleşmeyen kadınları gayrimeşru kılıyor.

Birine reglin onu kadın yaptığını ya da reglin onu dişil yaptığını söylemek, kim olduklarına karar verme gücünü ellerinden almaktır.

4. “Herkes PMS (Adet Öncesi Sendromu) Zorluklarını Yaşar”

Gelen kutumu istila eden mesaj seli, ağrılı ve ıstırap verici reglin normalleştirildiğini kanıtlıyor. Ay boyunca bedenin rahat olması olasılıksız olarak düşünülüyor.

Bu muhtemelen ciddi bir üreme rahatsızlığı olan, endometriyozise sahip insanların neden yıllarca yardım almadığını açıklıyor.

Doğrusu, regl sürecinizdeki şiddetli ağrılar, endometriyozis ya da premenstrüel disforik rahatsızlık gibi hastalıkların işareti olabilir.

Seks esnasında acı çekmek gibi regl esnasındaki ağrıyı normalleştirmek de insanları, sağlıklı olmak için gerekli önlemleri almaktan alıkoyuyor.

Reglin katlanılamaz olması gerektiği beklentisi, vajina sahibi olmanın acıyla birlikte geldiği klişesini destekliyor. Bu bakış açısı kadın düşmanlığına katkıda bulunuyor ve vajina sahibi insanların ömürleri boyunca başlarına gelen kötü şeyleri kadere bağlamalarına sebep oluyor.

Regl olan her insanın regl öncesi sendromu (PMS) çektiği düşüncesi da bizleri geçersiz kılmak için kullanılıyor. İnsanlar, kadınların sözde mantıksız, havai ve çalışmaktan aciz olmalarının sebebi olarak regl öncesi sendromuna işaret ediyorlar.

Diğer zamanlarda, regl öncesi sendromu regl olan insanlar arasında halden anlamak ya da yoldaşlık kurmak adına sempatik bir biçimde konuşulur. Ama bu yalnızca, hükümsüz kılan fikirlere katkıda bulunuyor.

Birkaç yıl önce, iki yıllık ilişkimizi bitirdikten sonra, eski sevgilimin benim için çaldığı şarkı Starbucks’ta çalmaya başladı. Ev arkadaşıma, “Starbucks’ta ağlamaya başladım çünkü bizim şarkımız çalıyordu,” diye mesaj attım. “Iyk, regl.” diye cevap verdi. Daha evvel beni eve tampon getirirken görmüş.

Ama regl olduğum için ağlamıyordum. Kalbim kırık olduğu için ağlıyordum. Regle bağlı duygu değişimleri yaşayan biri olsam bile mesajım gayet açıktı.

Eski sevgilimi unutmak için aradığım destek yerine işe yaramaz bir karşılık aldım.

Hiç kimse döngüleri esnasında duygusal değişimler yaşamıyor, demiyorum. Ama, insanlara alakasız sorunlarının hormonsal olduğunu söylemek, zorluklarının kafalarında olduklarını söylemek kadar güçsüz kılıcı.

5. “Regl Kutlanmalı”

Bedenlerimiz için minnettar olmamızı sağlayacak şeyler bulma yolundayım ve regl hakkında birçok havalı şey var. Mesela sizi hamile olmadığınıza ikna etmek ve eğer istiyorsanız hamile kalmanıza yardım etmek gibi.

Çoğumuzun arzusu bu olsa da insanlara bedenlerini sevmelerini söylemememiz gerektiği gibi onlara regl olmayı sevmelerini de söylememeliyiz.

İnsanlara nasıl hissedeceklerini söylemek, bağımsızlıklarını zayıflatır ve kadınlara halihazırda yüklediğimiz zoraki olumlamayı saptırabilir.

Ayrıca, insanlara regli kutlamalarını söylemek reglden doğan sıkıntıyının da üstünü kapatır.

Trans erkeklere ve non-binary insanlara bedenlerinin basmakalıp bir şekilde kadınlarla ilişkilendirilen bir şeyi yaptığı hatırlatılırsa, bundan rahatsızlık duyabilirler. Ayrıca, regl olmalarını zora sokan tıbbi bir durumda olan insanların da bu süre zarfında mutlu olmamak için geçerli bir sebepleri olabilir.

Reglin ataerkil sistem tarafından atfedilen negatif anlamı dışında bir anlamı olduğunu düşünebilmemiz önemli. Bunu bildikten sonra, bedenlerimizi deneyimlerimiz doğrultusunda neyin iyi hissettirdiğine dayanarak nasıl anlayacağımıza biz karar verebiliriz.

***

Birçok feminist bu yazdıklarımdan pek hoşlanmayacak. Daha önce de demeçlerim bazı popüler feminist açıklamalarından dışlanmıştı.

Arsız regl külotu reklamlarından, regl kanı sanatına kadar regl olumlama şu sıralar son derece popüler. Buna ihtiyacımız var. Fakat bunun daha iyi bir versiyonuna ihtiyacımız var.

Reglin ne ifade ettiği ya da bununla alakalı olsak da olmasak da bu şeyleri kutlamamız söylendiğinde, reglimizin ve bedenimizin yaptığı her şeyin bize ne ifade ettiğine karar verme gücüne sahip olmalıyız ve ne hissettiğimizi dile getirmeliyiz.

Bedenlerimiz ne yaparsa yapsın, doğa ve diğer insanlarla ay döngüsü veya senkronize kanama kadar şairane ve güzel bir bağ kurabiliriz.

Alıntı: Farazi Dergii / Yazar: Suzannah Weiss – Çeviri: İkbal Kökkaya – Kaynak: Everyday Feminism 

Modaya değil “Son Akşam Yemeği”ne davet: Milano

0

Kuzey İtalya’nın ticaret, sanat ve tasarım kenti olan Milano, 1.5 milyon nüfusu ile İtalya’nın en kalabalık şehirlerinden biri. Kuşkusuz Avrupa’nın da en gelişmiş ve zengin metropolit şehirlerinden. Burası aslında “en”lerin buluşma noktası…

MÖ 400’lerde Keltlerin bir kolu tarafından kurulan kent, MÖ 200’lerde Roma hâkimiyetine girecektir. MS 300’lerde Hristiyanlığın resmi din sayılması ile Milano önemli yapıların merkezi olacaktır. Orta Çağ döneminde Ostrogotlar (Cermen Kabilesi) ve Lombardlar tarafından ele geçirilir. Milano yükselişini 1270’lerde asil Visconti ailesinin gelmesiyle yaşayacaktır. 1400’lerde ise Sforzalar başa geçerek Rönesans kültürünü kente uyarlayacaktır. 16’ncı ve 17’nci yüzyıllarda Fransa, İspanya ve Avusturya egemenliğine geçerek modern kent planı örneğini yansıtırlar. İtalya Krallığı‘nın kuruluşu ile de kent ülkenin başkenti olur.

Floransa yazımda belirttiğim gibi, kenti şaha kaldıran aile Medici, Milano’yu “top” seviyeye yükseltenler ise Sforza ailesinden Dük Ludovico Sforza’dır. Bu aileler için Rönesans’ın en önemli figürleri diyebiliriz.

  • Dünyanın ilk alışveriş merkezi Galleria Vittorio Emanuele’dir.
  • Avrupa’nın dördüncü en büyük katedrali Duomo Katedrali’dir.
  • Dünyanın en ünlü opera binası La Scala’dır.
  • Dünyanın en önemli freski “Son Akşam Yemeği“, Santa Maria Dele Grazie’dedir.

Milano’da ulaşım oldukça gelişmiş. Metro, otobüs, tren ve tramvay kullanarak ulaşımınızı sağlayabilirsiniz. Kırmızı, yeşil ve sarı hatlardan oluşan metro sistemi ile daha hızlı ve daha az maliyet ile yararlanabilirsiniz. Konaklayacağınız tesis ise Duomo ya da Navigli’de olabilir.

Milano’nun en ünlü meydanı Duomo’dur.

Duomo Di Milano

Gotik mimarinin en güzel örneklerinden biri olan katedralin yapımı tam 500 yıl sürdü. 1905 yılında açılan yapı, Avrupa’nın en büyük eserleri arasında dördüncü sırada yer almaktadır. Göz kamaştıran yapısı ve ince işçiliği ile katedral 40 bin kişinin aynı anda ibadet yapmasını sağlayacak kapasitededir. Üzerinde 3500’den fazla heykel barındırıyor, ki bunlardan en önemlisi Bakire Meryem Ana heykelidir. Helikopter ile bile çalınmaya kalkışılmış ve başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu heykeli önemli kılan unsur ise 3 tonluk som altından yapılmasıdır. İçerisinde yer alan fresk ve tabloları mutlaka dikkatle inceleyin.

Duomo meydanına gelmek için Kırmızı hattı kullanarak Duomo durağında inebilirsiniz. Milano Katedrali; St. Charles Türbesi, Arkeolojik Alan, St. Stefano Vaftizhanesi ve terastan oluşmaktadır. Mutlaka terasa çıkıp fotoğraf çekin.

Giriş Ücreti: Katedral – 3 Euro, Teras – Yürüyerek 9 Euro ve asansör ile 13 Euro

Galleria Vittorio Emanuele

İtalyanların burayı dünyanın en eski alışveriş merkezi olarak tanımlıyor. Bu konuda haksız da sayılmazlar, çünkü tarihi 1867 yılına dayanmaktadır. Galleria, İtalya Krallığı’nın ilk kralı olan Vittorio Emanuele’nin adını taşımaktadır. Burası öyle bir simgesel yapı ki, iki ünlü meydanın kesişme noktasında. Yapı, muhteşem cam tonoz çatısı ve sütunlu kemerleri ile en şık kafe, restoranlara ve ünlü mağazalara ev sahipliği yapmaktadır.

Duomo meydanında, Milano Katedrali’nin sağına düşmektedir.

  • Milano’da yenilecek en güzel şeylerden biri Risottodur. Uğrak noktanız ise La Locanda del Gatto Rosso veya Ratana olmalı.

La Scala

1778 yılında Veronalı müzisyen Salieri’nin operası ile açılışını yapan bina 2 bin 250 kişi kapasitesi ile sadece İtalya’nın değil Avrupa’nın enler listesine adını yazdırmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda bombalardan hasar görerek restore edilmiştir. Madam Butterfly, Otello, Nabucco, Norma gibi dünya çapındaki eserlere ev sahipliği yapan opera binası, artık sadece gösteri dünyasına değil eğitim hayatına da hizmet etmektedir. Ayrıca içerisinde bir müze de barındırmaktadır. Gösteri izleyebilir veya müzeyi ziyaret edebilirsiniz. Duomo meydanına 400 metre mesafededir.

Giriş Ücreti: 9 Euro

Santa Maria Delle Grazie

Bol bol Bakire Meryem heykelleri görüp gına geçirmekten bıkmadıysanız Santa Maria kilisesi sizi davet ediyor. Aslında buraya artık bıkkınlık veren Madonna heykelleri için değil, dünyanın en ünlü freski olan Son Akşam Yemeği‘ni görmek için gidiyoruz. Tabii ki burada bir freske bakıp çıkacağım, ziyaretim kısa sürecek gibi düşüncelere girmeyin. Çünkü yapı bilet sömürgeciliğinin bir numaralı adresi. İki ay öncesinden biletinizi rezerve etme veya her gün sitesini kontrol etmeniz gerekir. Ya da benim gibi “mesleki” çıkarcılığınızı kullanmanız gerekir.

Dük Francesco Sforza, daha eski olan bir şapel üzerine Kutsal Meryem’e adanması için bir Gotik mimarili manastır ve kilise yapılmasını emretti. 1490 yılında tamamlanan kilise, Sforza ailesi için de mezar görevi gördü. Ludovico’nun eşi Beatrice, bu kilisede gömülmüştür. Kilise duvarları Ferrari’nin Crucifixion freskleri ile süslenmiştir.

UNESCO Dünya Miras Listesi‘ne adını yazdıran kilisedeki en önemli eser Leonardo Da Vinci’nin Son Akşam Yemeği freskidir. 1495 yılında manastırın yemekhane duvarına yapılan resim sandığınızdan daha büyük. Da Vinci, bu resminde farklı bir teknik kullandı fakat zamanla yıpranan fresk 19 yıllık bir restorasyon sonucu yeniden sergilendi. Ama artık orijinalliğinden eser kalmadı.

Giriş Ücreti: 36 Euro (Bulabilirseniz)

Castello Sforzesco Kalesi

Pek çok savaşa tanıklık eden kale, 15’nci yüzyılda Sforza ailesi için yapılmıştır. Bir suikast sonucu ölen Barnabo Visconti’nin mezarı da buradadır. Kale içerisinde yer alan Eski Sanatlar Müzesi gerçekten ilgi çekici. Michelangelo’nun Pieta Rondanini heykeli göz alıyor. Kaleyi ziyaret etmek ücretsiz, lakin içerisinde yer alan birçok müze ücrete tabidir. Metro ile 1 nolu kırmızı hattı kullanarak Cadorna ya da Cairoli durağında inebilirsiniz.

Giriş Ücreti: 5 Euro (Müze)

Navigli Bölgesi

Eğer Duomo çevresinden sıkıldıysanız hareketli gece hayatı ile Navigli’ye geçebilirsiniz. Buranın popüler olmasının sebeplerinden biri kanal üzerine kurulu olması. Milano’nun karasallığından sıkılan kesim su kenarına taşınarak sosyal hayatlarını burada değerlendirmektedir. Birçok kafe, restoran, bar ve gece kulübü ilerleyen saatlere kadar hizmet vermektedir. Akşam yemeğiniz için Civi&Co restoranı tercih edin. Kanalın sağ yürüyüş yolunda konumlanmıştır.

Alışveriş merkezi

Merkezde bir yer arıyorsanız Duomo meydanında Galleria’nın yanında çok katlı LA Rinascente’ye uğrayabilirsiniz. Burası hem yemek yiyebileceğiniz hem de kozmetikten giyime birçok şeyi bir arada bulabileceğiniz bir store. Outlet mağazalarına ulaşmak isterseniz de Segrate Outlet Village‘ı ziyaret edebilirsiniz.

Milano tekstil dünyasını elinde tutmaktadır. Bu da Milano’yu moda devi yapmakta. Eğer hiç yorulmadan mağazaların çoğuna tek yerden ulaşmak istiyorsanız Duomo’nun yukarısından Galleria’ya kadar yürüyebilirsiniz. Fiyatlar Türkiye’ye göre haliyle düşük. Özellikle ünlü İtalyan markalarını yarı yarıya temin edebilirsiniz.

İtalya turunun olmazsa olmazlarından biri olan Milano, artık sadece moda kenti değil tarihi, mimarisi, müzeleri ve yemek kültürü ile Avrupa’nın en sükseli ve önemli şehirlerinden biri. Özellikle ulaşım ağının multi olması ve her yerin birbirine yakınlığı bir avantaj. Bu avantaja sanat, tarih, moda, gastronomi ve gece hayatı da eklendiğinde şehirden keyif almamak imkansız hale geliyor.

Yapmadan Dönmeyin

  • Son Akşam Yemeği freskini mutlaka yakından görün.
  • Risotto’nun yanına bir kadeh şarap yada Menabrea marka bira tercih edin.
  • Galleria ve çevresindeki mağazalara uğrayın.
  • Avrupa’nın ünlü futbol takımlarına ev sahipliği yapan San Siro stadını görün.
  • Tarihlerinizi ayarlayabilirseniz Milano Moda Haftası’na denk gelin. (Şubat)

Erkan Tunç: “Senaryon iyiyse, oyuncu da hikâyeyi sevdiyse filmi çekersin”

1
36. İstanbul Film Festivali ve 28. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde, bir film birçok kişinin dikkatini çekti. İlk filmiyle bir yönetmen, kadro yıldız dolu… Enteresan bir film izleyeceğimiz baştan belli olmuştu. “Martı” festivalin ilgi çekici filmlerinden bir tanesi oldu. Filmin enteresan senaryosu, karakterlerin beklenmedik değişimleri, benim kendi keşfettiğim farklı metaforlar, oyunculuklar… Kısacası farkı olan, farklı duygu geçişleri yaşatan bir filmle karşı karşıya kaldım.

Birçok dizi ve filmde yardımcı yönetmenlikten sonra ilk uzun metrajlı filmiyle sinemaseverlerin karşısına çıkan sevgili Erkan Tunç ile bir araya geldik. İrem Sak, Onur Buldu, Öner Erkan ve Sahra Şaş gibi oyuncuları buluşturan “Martı” filmiyle festivallerin ardından izleyicinin karşısına çıkacak olan Tunç ile ilk uzun metrajlı filmine, film çekimlerine, sinema sektörüne, festivallere ve yeni projelerine dair uzunca bir sohbet gerçekleştirdik.

Vizyona girdiğinde mutlaka takip etmeniz gereken filmlerden bir tanesidir Martı, notunuzu alın. Şimdi Erkan Tunç ile filmi konuştuğumuz sohbetimize hızlıca başlayalım…

“Beni bu yolda güçlü hissettiren, çevremdeki insanlar oldu.”

“Martı” ilk uzun metrajlı filminiz, ellerinize sağlık öncelikle. Daha önce pek çok dizide yardımcı yönetmenlik yaptınız. Peki sizi yönetmen olmaya götüren süreç nasıl başladı ve ilerledi?

Çok teşekkür ederim. İşin içinde olunca, film çekmek istiyorsun zaten. Filmi de size çevreniz çektirir gibi geliyor bana. Benim çevremde de oyuncu arkadaşım çok olduğu için benim içimde film çekme isteği hep vardı. Birileri bir şeyler yaparken, sen de bir şeyler yapmak istiyorsun ve varsa bir yeteneğin yapıyorsun. Tek başıma olsaydım, çevremde bu kadar insan olmasaydı belki de yapamazdım. Beni bu yolda güçlü hissettiren bir çevrem oldu. Onların desteğiyle de filmi yapmak istiyorsun zaten. Senaryon varsa ve iyiyse, oyuncun da hikâyeyi sevdiyse, filmi çekersin. Zaten yapımcı da bir şekilde her şey tamamsa “okey” der.

Martı’nın hikâyesi nasıl ortaya çıktı?

Bir gazete haberi okumuştum. Ama o haber biraz farklıydı tabii. Üçlü bir ilişki vardı ve o çiftlikte çalışan diğer adamı öldürme mevzusu ile ilgiliydi. Filmin hikâyesini de o haber üzerinden oluşturdum. Ama senaryoyu yazarken bir yerde takıldım. Filmdeki “Nurgül” karakterini o hikayedeki karakter gibi yazmadığımı ve üçlü ilişkiye götüremeyeceğimi fark ettim. O sırada kümese bir martı girdi ve işler değişti aslında.

Filmde sıkıcı hayat yaşayan iki karakterin yanına, bir anda iki eğlenceli karakter geliyor. Bu sırada da birçok yüzleşmeye şahit oluyoruz. Filmin bu noktasında insan ilişkilerine ve insanların sınırlarını aşması gerektiğine bir vurgu var mı?

Çok basit düşündüm orayı açıkçası. Biri gelir ve hayatı değiştirir mevzusundan yola çıktım. O kişinin de beklenen kişi olması ya da olmaması ayrı bir sürpriz. Ama dediğiniz şey çok doğru, oraya ufak bir vurgu var.

Oyuncunun, o rol ile ilgili kafasında bir şeyler canlandırmış olmasına güvenirim.”

Film hazırlığında en sıkıntılı süreçlerden bir tanesi de oyuncu seçimi. Çevrenizdeki oyunculardan bahsettiniz ama rollere uygun oyuncuları seçerken nelere dikkat ettiniz?

Filmin senaryosunu seven ve filmde oynamak isteyen oyuncu, en iyi oyuncudur bence. O rol ile ilgili kafasında bir şeyler canlandırmış olmasına güvenirim. O güvenim, bu filmdeki oyuncular için boşa çıkmadı. Hikâyeyi yazdıktan sonra ilk okuyanlardan birisi Öner Erkan‘dı. Okurken “Rıza karakterini kim oynayacak?” diye sordu. Ben onun kafasında bir şeyler döndüğünü anladım ve “Rıza’yı sen oynayacaksın.” dedim. Öner, Rıza olarak kaldı ve filmin yapım sürecinde de hep birlikteydik. Film için beraber ne yapabiliriz diye düşündük. Bir taraftan diğer karakterler kim olsun diye bakındık. O sırada “Yakup” karakteri için Onur Buldu’ya ve “Nurgül” karakteri için İrem Sak’a okuttuk senaryoyu. Onlar da sevince o karakterler onların oldu. Ardından diğer oyuncular da filmin hazırlığında belli oldular.

Onur Buldu ve Öner Erkan ile okuldan arkadaşlığınız da varmış sanırım.

Öner ve Onur oyunculuk, ben yazarlık bölümündeydim. Ortak derslerimiz vardı. Çok iyi arkadaştık ve beraber bir şeyler yapmak istiyorduk. Arkadaşlık bağımız olmadığı için birbirimize iş ilişkisi olarak bakmadık hiç. Ama bir süre sonra beraber de bir projemiz olmasın mı, olsun dedik.

Yakup ve Nurgül karakterleri daha ön plana çıkan karakterler gibi. Onlar için nasıl bir uğraşınız oldu?

Filmin asıl çıkış noktası Mediha karakteri aslında. Hikâyede tam değişim gösteren Mediha oluyor. O üç karakter, Mediha’nın değişimine yol açacak aslında. Ama Nurgül bana daha yakın bir karakter olduğu için daha ön planda görünüyor, hikayesi ve diyalogları olsun.

Beni de en çok etkileyen karakter oldu Nurgül. Sevgili İrem Sak da çok iyi oynamış. Nasıl bir çalışma yaptınız oyuncularla?

İrem sinsi sinsi çalışmış Nurgül’e. (Gülüyoruz) Her oyuncuyla ayrı ayrı çalıştık zaten. Oyuncu koçlarıyla birer hafta çalışabildiler. Ama oyuncu milleti alttan alttan çalışır zaten. İnsan işiyle yargılanır sonuçta. Onlar da işlerine iyi asıldılar, keyifli çalıştık. Oyuncu olmak çok zor bir şey bence. İşin yoksa, oynayamıyorsun. Normal hayatta mutlaka bir karışıklık çıkar. Bir şekilde oynama isteği oluyor içlerinde. Boş ve işsiz kaldığımız dönemleri biliyorum. Her şey şova dönüşüyor, çünkü oyuncusun ve gösterme eğilimin oluyor. Nurgül karakteri zaten oyunculuk yapıyor ama bırakmış. Nurgül karakterinin oyuncu olması inandırıcılığını artırıyor.

O şiir sahneleri de çok güzel olmuş. İrem hanım yine o sahnelerde muhteşem. Fragmanda da “Sevdadır” şiiriyle başlangıç çok güzel olmuş.

Teşekkürler. Arkadaş Zekai Özger’in “Sevdadır” şiiri güzel yakıştı. Fakat o dizede “Seni ben her yerinden öperim, bunu unutma.” orası aslında. Biz beni unutma yaptık. Hatırasından özür diliyorum kendisinin.

Cahit Koytak’ın Futbol Oynayan Çocuklar şiirini okuduğu bir sahne var İrem’in. O sahnede motosikletin sesi de var ve ben o sahnede yüksek sesle okuyacağını düşünmemiştim. İstem dışı geliştiği için planladığım gibi olmadığını düşünmüştüm. Ama izlerken onun o sahneye çok yakıştığını düşünüyorum. Oyuncuya alan açmak, filmin menfaatinedir. Mesela Çehov’un Martı oyunundan tirad sahnesi var. Bir kadın oyuncu Nina’yı oynamak ister. Nina olursa, oyuncuyu kazanırsın. Ben senaryo ve oyuncu performansı olarak gördüm filmi daha çok.

Filmin gerçek müziği Bolero’dur.”

Filmde bir buz pateninde kayma sahnesi var. Nerede olduğunu söylemeyelim, sürpriz olsun. O sahnenin filmle olan bağlantısını nasıl oluşturdunuz?

Bolero’dan dolayı kullandım o sahneyi. Ama çocukluğumda da unutmadığım bir bale gösterisine de ithaf var. Filmin gerçek müziği Bolero’dur. Tek bir melodinin farklı enstrümanlarla çalınması gibi. Kadına dair bir beste olduğu için hikâyeye çok uygun geldi. Yazarken de beni çok rahatlattı.

Filmin hikayesinin geçtiği tavuk çiftliğini bulmak çok zaman aldı mı?

Prodüksiyon maşallah hemen buldu orayı. Enteresan şekilde, senaryoda olduğu gibi üç tane kümes, iki ev, iki aile ve bostan vardı. Bir diğer enteresan şey de ilk gün gittik, mekânı gezerken radyoda Bolero çalıyordu. Dedim ki, burası bizim için, kesinlikle çekeriz bu filmi. Her şeyin denk gelmesi, çekimi yapabileceğine daha da inandırıyor insanı.

Kocaeli-Karamürsel’de o çiftlik. Ben İzmir-Torbalı’ya daha önce akrabamızın yanına gitmiştim. Oradaki resim aklımdan hiç çıkmadı ve hikâyenin geçtiği yer olarak orayı seçtim.

O ağacın olduğu yeri ben hastane metaforu olarak düşündüm aslında, Yakup karakterinin şifahanesi gibi…

Evet onu çok söyleyen oluyor, filmde de hikâye biraz o yönde. Yakup çok tuhaf bir karakter. Türkiye’de o kadar çok var mı o karakterden. Erkekler çok saklar, gizler. Kadın bırakır gider mesela, söyler lafını. Kadınların kafası çok farklı çalışıyor. Erkeklerde de olabilse o kafa keşke.

Senarist olan yönetmenler bana daha yakın geliyor.”

Çekim süreciniz nasıl geçti?

Kümes çekimlerinde koku olduğu için o biraz bizi zorladı. Ama iç çekimleri 2 gün içerisinde hallettik. Dış çekimleri 10 günde çektik. Tek mekan olduğu için bir karavanımız vardı. Zaten küçük bir ekiptik. Herkes birbirini tanır hale gelince rahat bir çekim ortamımız oldu.

Genç bir sinemacı olarak, tarzını örnek aldığınız veya sevdiğiniz yönetmenler var mı?

Senarist olan yönetmenler bana daha yakın geliyor. Akira Kurosawa’yı çok severim. Herkesin sevdiği bir yönetmen ama Woody Allen’a hayranım. Çok ilginç bir adam. 80-90 yaşında ve hala aşkla film çekiyor. Ne yaparsa yapsın, kötü olamaz.

Gergin bir sinemamız var ve o gerginlikten çıkmamız gerekiyor.

Yeni dönem Türk sineması nasıl gidiyor sizce?

Bir şeylerin değişeceğine inanıyorum. Bizde ilginç bir şekilde festival filmi ve gişe filmi ayrımı var. Ama ben kulağımı, gözümü kapayıp her zaman senaryomu yazayım, ne kadar yeteneğim varsa, oyuncularımı bulayım ve güzel bir film çekelim diyebiliyorum. Buna festival mi der, gişe mi derler beni ilgilendirmez. Filmde de aslında bu klişeyle biraz dalga geçtik. Bir dakika top yuvarlıyoruz, ama o topu bir yere bağlıyoruz. Bu seçenek tabii, herkes istediğini yapmakta özgür. Ama ben klişe sıkıntılara gelemiyorum. Gergin bir sinemamız var ve o gerginlikten çıkmamız gerekiyor gibi geliyor bana. Eğlence de olsun içinde.

Kürt kökenli biri olarak söyleyeyim. Çok o toplara girmedim. Kürt filmi yapmayı düşünüyorum, inşallah polisiye olur. Kürtlerin komik insanlar olduğunu düşünüyorum. Bütün kürtler ezilen insanlar değil. Ben değilim şahsen, babam da komik biridir. Köyümüz yakıldı, o da filmlerimde olacak.

Dizilerde de yardımcı yönetmenlik yapmış biri olarak, sinema ve dizi arasındaki zorlukları nasıl ayırt edebilirsiniz?

Dizi her zaman daha sıkıntılı bir iş. Çok severek yaptım o işi de. Ben sabaha kadar da sette çalışırım, sete aşık biriyim. Sendikalarla da pek işim olmaz. Filmin menfaati en önemlidir. Yaptığımız iş temiz ve güzel çıksın. Herkes işini hakkıyla, temiz yapsın; daha sonra hakkımızı arayalım, eğer hakkımız verilmiyorsa. Bu algı bizde bence çok yanlış gidiyor.

Bu sektörde yer almak veya yönetmen olmak isteyen gençlere, ilk filmini çekmiş bir yönetmen olarak ne önerirsiniz?

Ne yapabilirlerse sonuna kadar yapsınlar. Biraz da yapımcıların açık olması lazım. Çok fazla insan var ve yapabilip yapılamama durumuna göre elenmesi gerekenler var. 15 sene yapmak isteyenler var mesela, ama yapamıyor. Ama istemeye hala devam ediyor, yapamadığı için. O filmi yapmasına şans tanınsın, yapamadığını görsün ya da yapabiliyorsa yapmaya devam etsin. Film yapmanın giderek zorlaştığı bu dünyada, biraz daha kolaylaşması lazım.

En İyi Senaryo ve İrem Sak ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülü aldığınız “28. Ankara Uluslararası Film Festivali” hakkında neler dersiniz?

Güzel bir seçki oluşturulmuş. İyi isimler ve iyi filmler buluşmuş. Jüride kaliteli isimler bir araya gelmiş. Ama Ankara halkının biraz daha ilgi göstermesi lazım festivale, çünkü güzel bir iş yapılıyor ve değer verilmesi lazım. Yurt dışından daha çok konuk gelmesi güzel olabilir. Filmimizle ilgilenilmesi güzel bir şey, güzel bir söyleşi yaptık. Ödüle değer görenlere de çok teşekkür ederiz.

Martı’nın vizyon tarihi belli mi, başka festivallere de gitmeyi düşünüyor musunuz?

Birkaç festivale daha başvuracağız. Yurt dışından bir festivalden de istediler, görüşme aşamasında. Vizyon için Eylül-Kasım 2017 civarı düşünüyoruz, çok fazla değişim olmazsa.

Netleşen yeni projeleriniz var mı?

Başka senaryolar da var, yeni projelerimiz de var. 8 bölümlük bir dizi işimiz var, internette olacak. Yine bizim ekip olacağız. Sonbahara doğru çekmek istediğimiz bir şey var, onu da yapabilirsek şahane olacak. Basit ve etkili olmaya çalışıyoruz. Kendimizi çok yormadan ama güzel de bir iş çıkararak bir şeyler yapacağız. Onu yapma gücü var ama, o fırsatı bulmak zor oluyor bazen.

Endüstriyel düğün kompleksi nedir ve “aşk” algımızı nasıl zedelemektedir

0
Eğer insanlar birden düğün yapmaya son verseydi düğün organizasyonu yapanlara ne olurdu?

Geçtiğimiz günlerde Instagram’da gezinirken bu düşünceye takıldım. Düğün organizasyonu yapan bir arkadaşım, yakın zamanda organize ettiği bir düğünün fotoğraflarını paylaşmıştı. Bu düşünceyi hızlıca kafamdan savuşturdum. “Herkese evlenmeyi istemeleri öğretildiği için düğünler her zaman olacak” diye düşündüm. Daha sonra kafama dank etti: Birçok insanın işi, evlenme üzerindeki baskıya bağlı.

Evlilik endüstrisi, çeşitli iş alanlarını kapsamaktadır: Düğün planlamacılığı, danışmanlık şirketleri, kıyafet tasarımcıları, kuyumcular, çiçekçiler, yiyecek dağıtımcıları, mobilyacılar, oteller ve düğün mekânları, DJ’ler, fotoğrafçılar, video grafikerleri, kuaförler, makyözler, güzellik terapistleri, gelinlik dergileri, dergi yayıncıları ve dahası. Balayı ve hediyelik eşya şirketlerini saymıyorum bile. Tüm bu işler, bizlerin evlenmeye zorlanmasından faydalanmaktadır. Ve bu yüzden, tüm bu işler endüstriyel düğün kompleksinin birer parçasıdır. Peki endüstriyel düğün kompleksi tam olarak nedir ve sosyal adaletle ilişkisi nedir?

“Endüstriyel kompleks” nedir?

Endüstriyel kompleks terimi politika yapanlar (genellikle hükümet) ile çeşitli iş alanlarının bir endüstri içerisindeki karşılıklı çıkar ilişkilerini ifade etmektedir. Askeri endüstriyel kompleks muhtemelen en çok tartışılan endüstriyel komplekstir. Bu, devletin silahlı kuvvetleri ile silah satışından kâr yapan özel kuruluşları arasındaki ilişkiyi ifade etmektedir. Bu oluşumlar arasındaki ilişki çıkar odaklı ilişkilerdir çünkü hükümet silah almaktan yararlanmakta ve silah endüstrisi de silah satarak kâr sağlamaktadır. Bu ilişki, kamu politikasını etkilemekte ve savaşı teşvik etmektedir.

Cezaevi endüstriyel kompleksi de başka bir örnektir ve bunu sık sık sosyal adalet çevresinde tartışıyoruz. Özel cezaevi şirketleri, hapishanelerdeki mahkumlar üzerinden kâr sağlamaktadır. Ne zaman ki hükümet bu şirketler tarafından etkileniyor, o zaman daha çok insanın hapishanelere gitmesiyle sonuçlanan politikaları onaylamak için teşvik ediliyor. Bu durum, cezaevlerinde nüfus patlamasıyla ve hassas grupların – ten rengi farklı olan insanlar, yoksullar ve göçmenler – yasal zorlamalarla hedef haline gelmesiyle sonuçlanır.

Endüstriyel kompleksin diğer örnekleri medikal endüstri kompleksi, eğitim endüstrisi kompleksi, spor endüstrisi kompleksi ve STK endüstrisi kompleksini içermektedir.

Tüm bu örneklerden hareketle, izlenilen politikalar – hükümet politikaları ya da diğer politikalar – bazı insanlardan faydalanarak kâr elde eden endüstrilerden etkilenmektedir.

Endüstriyel düğün kompleksinin diğer komplekslerle ilişkisine görece zararlı olduğu görülebilmektedir. Buna karşın evlenmek için yapılan baskının insanları hapsetmek veya bir savaş başlatmak kadar zararlı görünmemektedir. Ancak endüstriyel düğün kompleksi bazı güç algılanan fakat birçok sonuç doğuran etkilere sahiptir. Bunun sebebi, ilişkilere bakışımızı şekillendiren amatonormatifliği destekliyor olmasıdır.

Endüstriyel düğün kompleksi amatonormatiflik ile nasıl bağlantılı?

Amatonormativite birkaç yıl önce karşılaştığım kullanışlı bir terim. Bu sözcüğü türeten Elizabeth Brake‘in tanımıyla amatonormatiflik; Merkezci ve özel aşk ilişkileri insanlar için evrensel bir amaç olduğundan ve böyle bir ilişki normatif olduğundan, diğer ilişki tiplerine tercihen amaç edinilmesiyle normal olan bir varsayımdır.

Evlenmek genellikle büyük bir başarı ve herkesin arzu etmesi gereken bir şey olarak görülmektedir.

Peri masallarında ana karakter genellikle evlendikten sonra kendini “sonsuza dek mutlu” olarak görür. Çiftlerin ilişki içerisindeyken birkaç yıl sonra nişanlanacaklarına dair bir beklentileri vardır. Bize doğru kişiyi buluncaya ve onunla evleninceye kadar asla mutlu olmayacağımız söylenmektedir. Evlenenler için ise boşanmak genellikle başarısızlık olarak görülür. Eşiniz fesada temayül eden biri olsa da ve sizden ilişki için çabalayan taraf olmanız beklense bile…

Oysa amatonormatiflik, evlilik için sosyal baskı altında kalmış olmak demek değildir. Bu baskı hem yasal hem de politiktir. Dünyada çoğu yerde, evlat edinmek evli çiftler için bekarlar ve evli olmayan çiftlere göre daha kolaydır. Hastane ziyaret saatleri eşler için daha genişletilmiştir. Ancak yakın arkadaşlara bu esneklik seyrek olarak uygulanmaktadır. Göçmen hakları eşler için daha geniştir. Çoğu ülkede, sağlık hizmeti ve sağlık güvencesinden eşinizin yararlanması evli olmadığınız partnerinizin yararlanmasından – size bağlı olsa bile – daha kolaydır.

Bunlar politikaların evli insanlara nasıl belirli imtiyazlar sağladığının örnekleridir. Buna amatonormatiflik denmektedir.

Amatonormatiflik, kendimiz ve başkaları için sağlıksız ilişki beklentileri kurmaya sebep olduğundan zararlıdır. Ayrıca aromantik, tek eşli olmayan ve en basitinden evlenmeyi istemeyen insanları içeren birçok zümreye ciddi zararlar vermektedir. Amatonormatiflik, Endüstriyel düğün kompleksini güçlendiren sosyal bir olgudur. Düğün endüstrisi; evliliğin mutlu ve tatmin edici bir hayatın temeli olduğu düşüncesine zorlayarak amatonormatifliği sürdürmektedir. İki sistem de bize kötü bir mesaj vermek için birlikte çalışır: İyi bir hayat için evlenmek zorundasınız. İyi bir evlilik için mükemmel bir düğün ile yola çıkmalısınız. Mükemmel bir düğün için bir sürü para harcamak zorundasınız.

Bu; bireysel çiçekçiler, makyözler veya yemek yapanların kişisel olarak aromantik insanlara veya herhangi bir zümreye baskı kurulmasından sorumlu olduğu anlamına gelmemektedir. Ancak amatonormativitenin güçlendirdiği daha büyük bir sistemin parçasını bu işler oluşturmaktadır.

Endüstriyel düğün kompleksi bizi nasıl etkiler?

Tamam da ne olmuş yani?” diye düşünebilirsiniz. Düğün endüstrisi, amatonormatiflikten yararlanmaktadır ancak bu bize tam olarak nasıl zarar vermektedir? Amatonormatiflik ve endüstriyel düğün kompleksi birkaç baskıcı düşünceyi devam ettirmektedir. Ben şahsen düğünleri doğası gereği cinsiyetçi bulmuyorum. Aslında oldukça feminist ve toplumsal olarak bilinçli bir karar olabilir. Ancak düğün endüstrisi, oldukça cinsiyetçi olan birçok sorunlu geleneği devam ettirmektedir.

Babanın gelini teslim etmesi, eşine verilmek üzere koridordaki gelin yürüyüşü gibi pek çok batılı düğün ritüeli, gelinin verilecek bir obje olduğunu ima etmektedir. Ayrıca kadınları erkeklerden daha çok evliliğe zorlayan bir şey daha var. Evlilik bir erkeğin beklentisiyken, kadının üzerindeki baskı daha kuvvetlidir. Örneğin, evlenmemiş erkekler üniversite mezunudur. Öte yandan, evlenmemiş kadınlar evde kalmış olarak nitelendirilir. Ayrıca gelenekler, eğer bir partner kadınsa diğerini erkek olarak varsaymaktadır. Bu, eşit evlilik söylemine meydan okumaktadır: Dünyadaki tüm queer topluluklarda, özellikle ABD’dekilerde, “evlilik eşitliği” queer topluluklarındaki diğer meseleleri gölgede bırakmaktadır.

Sakın beni yanlış anlamayın. Tabii ki evlilik eşitliği iyi bir şey. Fakat queer ve trans gençlerin evsiz oluşu gibi daha çok ilgi gerektiren meseleler bulunmaktadır. Buna ek olarak, queer bireylerin polisin barbarlıklarına karşı mücadele etmesi ve sağlık olanaklarına yeterli erişim talep etmesi de gerekmektedir. Kapımıza dayanan bu meselelere rağmen, kaynakların büyük bir bölümünü evliliğe karşı mücadele etmeye ayırmaktayız. Bunun nedenlerinden biri de amatonormatifliktir.

Evlilikler gerekli gösterildiği için daha makul bir talep haline gelmektedir. İnsanlar yoksulluğun haksızlık olduğunu ya da Amerikan polis gücünün beyaz üstünlüğü için bir araç olarak kullanıldığını kabul etmek istemez ancak herkes iyi bir düğünü sever. Bir başka sebep ise toplumdaki savunmasız insanları korumak kârsızken düğünlerin daha kârlı olmasıdır. Ayrıca düğün endüstrisi belli cinsiyet rollerine dayanmaktadır. İkili cinsiyet sisteminde olmayanı yok etmektedir: İki gelinin iki elbise, iki bekarlığa veda partisi ve iki buket ihtiyacı olduğu düşüncesini benimsetebilirsiniz ancak ikili cinsiyet sistemini dışındaki insanlar için cinsiyete dayalı gelenek oluşturmak daha zordur.

Buna ek olarak, daha önce de belirttiğim gibi amatonormatiflik aseksüel ve aromantik olan insanları dışlamaktadır. Aseksüel insanlar, evlilik konusunda herkesin aynı cinsel çekiciliği deneyimlediği düşüncelerini devam ettirdiğimiz için dışlanırken; aromantik insanlar, romantik aşka verilen önem sebebiyle dışlanmaktadırlar.

Düğün sektörünün bize benimsettiği normatif fikirlere bir göz atmakta fayda var. Engelli, kilolu, ikili cinsiyet sistemine dâhil olmayan ve yoksul insanlar düğün fuarlarında ve gelin dergilerinde çok nadir temsil edilir. Bu temsil eksikliği bize çok şey anlatmaktadır. Asla mükemmel bir düğün yapamayacağımızı, devamında iyi bir evlilik ve mutlu bir hayat sürdüremeyeceğimizi ima etmektedir.

Diyet endüstrisi, özellikle kadınları düğünde mükemmel bir formda olmak için cesaretlendirerek düğün endüstrisi tarafından desteklenmektedir. Her nedense kilo vermek düğün öncesi rutinlerde başlıca mesele olarak görülmektedir. Bunlar endüstriyel düğün kompleksinin birkaç sorunu. Ne kadar çok üzerine düşünürseniz, düğün endüstrisinin romantik aşkın zararlı temsiline dayanan, toplumumuzun en savunmasız insanlarını zedeleyen amatonormativiteye nasıl bağlı olduğunu o kadar çok ortaya çıkarabilirsiniz.

Kaynak: Everday Feminism

Tezekevleri’nden Gündönümü Çiftliği’nde Doğal Sıva Atölyesi

0

Doğal/ ekolojik binanın önemli bir parçası olan sıva, hem teorik bir temele sahip olmayı hem de çok ince ve usta bir işçilik gerektirir.

Bu bir haftalık atölye çalışmasında, tadelakt suya dayanıklı kireç sıvaları, toprak/ saman kaba sıva katlarını, renkli final ince sıvaları, kil boyaları, sgrafito tekniğini, taban son kaplamaları vs. dahil olmak üzere birçok tekniği keşfedeceğiz.

Tıpkı geçen sene olduğu gibi bu yıl da İstanbul yakınlarındaki Gündönümü Süt Çiftliği bizi 2016’da başlayan Tezekevleri doğal bina projesinin bir parçası olarak misafir ediyor. Atölyemiz boyunca, daha önceden çiftlikte inşa ettiğimiz saman, toprak ve ahşap gibi doğal malzemelerden yapılmış gerçek evler üzerinde çalışacağız.

Atölye içeriği

“Ekolojik binalarda sıva” üzerine yoğunlaşmış bir eğitim olarak bu atölye, hem pratik hem de teorik bilgileri içermektedir. Tipik bir gün, sabah ve öğleden sonra olmak üzere 6 saat boyunca sahada pratik çalışmayı ve öğleden sonra gerçekleşen 1-2 saatlik teorik sunumları kapsar. Atölyede ele alınan başlıca teknikler şunlardır:

    • Toprak testi
    • İç cephe toprak sıvası
    • Tadelakt su geçirmez kireç sıva
    • Toprak sıva için doğal dengeleyiciler
    • Dış cephe katı toprak/ saman kalın sıva
    • Kil boyaları
    • Dekoratif teknikler (sgraffito gibi)

Katılımcılar, 3-4 kişilik gruplara bölünecek ve her grup belli bir tekniğin üzerinde yarım gün boyunca çalışacaktır. Bu şekilde, belirlenen konuları, her bir katılımcı kendi ritmi ve hızıyla deneyimleme şansına sahip olacaktır.

Sunumlar

Pratik çalışma ve şantiye boyunca verilen bilgilerin yanında, sıvalarla ilgili konular ve genel olarak aşağıdaki temalar gibi doğal yapılar hakkında sunumlar yapılacaktır:

  • Toprak nedir?
  • Kil bir bağlayıcı olarak nasıl çalışır?
  • Toprağı nasıl test edeceğim?
  • Hangi amaç için hangi tip toprağı tercih etmeli?
  • Toprak sıvaları
  • Kireç sıvaları
  • Biyo-iklimsel tasarım
  • Doğal yapı teknikleri
  • Geleneksel bina örnekleri

Konaklama

Çadır

Başvuru formunda çadır seçeneğini seçen katılımcılar kendi çadırlarını getirip, çiftlikte çadır için ayrılmış alanda kalabilirler. Çadırlar, katılımcılar tarafından getirilir; çiftlik tarafından temin edilmez.

Otel:

Otelde kalmayı tercih edebilirsiniz, konaklama ücreti atölye fiyatına dahil değildir.

Gündönümü Çiftliği’nin Şartları:

Yemek

Kahvaltı, öğle ve akşam yemekleri Gündönümü Çiftliği tarafından sağlanır. Ayrıca aralarda, çay, kahve ve atıştırmalıklar sunulacaktır. Yemekle alakalı bir alerjiniz varsa, lütfen bunu başvuru formunda belirtin.

Tuvaletler ve duşlar

Kamp alanında birçok kuru tuvalet ve duş alanları bulunacaktır.

Çocuklar

İş güvenliği nedeniyle malesef bu yıl çocukları ve 18 yaşından küçük genç katılımcıları kabul edemiyoruz. 

İnternet

Maalesef çiftlikte internet ortak kullanıma açık değildir.

Ne getirilmeli?

Çalışma alanında, kirlenebilecek kıyafetlere, çalışma için uygun ayakkabılara (sandalet uygun değildir), çalışma eldivenlerine, bir şapka ve güneş kremine, bir deftere, termosa/su şişesine, toksik olmayan bir sabuna/şampuana ve yüksek bir moda ihtiyacınız vardır.

Ayrıntılı bilgi ve başvuru için lütfen tıklayın.

Sınırların olmadığı bir dünya düşleyen yazar: Stefan Zweig

Sürgündeki yazar Stefan Zweig, Nazizmin verdiği umutsuzlukla kendini öldürmüştü. Ancak bunu yapmadan önce, Zweig’ın, Brezilya’nın kendi hayalindeki Avrupa gibi olduğunu söylediğini yazıyor Benjamin Ramm.

75 yıl önce, Şubat 1942’de, Avrupa’nın en meşhur yazarı Viyana’dan 10.000 km uzaklıktaki Brezilya kasabası Petrópolis’te bulunan bir bungalovda intihar etti. Ölümünden önceki yıl, Stefan Zweig birbirinin zıttı iki eserini tamamladı. Bunlar savaşla tüketilen bir medeniyete bir ağıt niteliğinde olan Dünün Dünyası: Bir Avrupalının Anıları ve iyimser bir yeni dünya portresi çizen Geleceğin Ülkesi: Brezilya eserleridir. Bu iki kitabın ve onları yazan mültecinin hikâyesi, milliyetçilik tuzağını ve sürgün travmasını gözler önüne seren bir rehber niteliğinde.

Zweig, 1881 yılında Avusturyalıların, Macarların, Slavların, Yahudilerin ve daha birçoğunun iç içe yaşadığı çok uluslu Habsburg İmparatorluğu’nun başkenti Viyana’da varlıklı ve aydın olan Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Hükümdarları çok dil konuşabilen I. Franz Joseph idi. Franz Joseph, 1867’de tahta ilk çıktığı zaman şu fermanı okuttu: “İmparatorluğun bütün ırkları eşit haklara sahiptir ve her ırk, kendi milletini ve dilini korumakta tartışmasız bir şekilde hak sahibidir.”

Franz-Joseph, kibirli bir otokrattı ve saltanatı kesinlikle romantize edilemezdi. Ancak şüphesiz ki Avrupa kendi kendini milliyetçilikle bitirirken, Zweig’a bir tür kültürel çeşitlilik ortamı sağlamıştı. Biyografisini yazan George Prochnik, Zweig’ın Avrupa’daki her büyük başkentte uluslararası bir üniversite kurmak için çağrıda bulunduğunu ve gençlerin başka dinler ve etnik kökenlerden insanlarla tanışmaları için bir değişim programı önerdiğini belirtiyor.

Zweig, Rio de Janeiro’nun kuzeyinde yer alan, adını Brezilya’nın son imparatoru II. Pedro’dan alan Petrópolis’e yerleşmişti.

Zweig, Dünün Dünyasını kendi memleketinin Nazileşeceğini düşündüğü için 1934’te Avusturya’yı terk ettikten sonra yazmıştır. İlk taslağını 1941 yazında New York’ta tamamladı ve eşi Lotte Altmann tarafından yazılan son halini de ikili intihar etmeden önce yayıncıya gönderdiler. O zaman, Habsburg İmparatorluğu’nun yok edildiğini ve Viyana’nın bir Alman kasabası statüsüne düşürüldüğünü yazmıştı. Zweig artık vatansız olmuştu ve bunu “Artık hiçbir yere ait değilim, artık her yere yabancı, en fazla bir misafirim” diyerek dile getirdi.

Zweig’ın anıları, sürgünün karmaşık doğasına bir ışık tutuyor. Zweig’ın bir zamanlar takdir gördüğü şehirlerde kitapları yakıldı; güvenlik, refah ve konfor devri yerini devrime, ekonomik iktidarsızlığa ve milliyetçiliğe, “Avrupa kültürünün çiçeğini solduran bir kıran“a bıraktı. Tarih kendini yok ediyordu: “Bugün, dün ve hatta dünden önceki gün arasındaki bütün köprüler yıkılmıştı.”

İz bırakmadan

Zweig’ın en büyük korkularından biri dilinin kaybolmasıydı. Nazi ideolojisinin Almanca’yı dönüştürdüğü son halini gizli ve acı verici bir utanç olarak nitelendiriyordu. Paris’te intihar eden şair Paul Celan gibi Zweig da Schiller, Goethe ve Rilke’nin dilinin Naziler tarafından işgal edildiğini ve telafi edilemez bir şekilde bozulduğunu düşünüyordu. İngiltere’ye taşındıktan sonra kendini “kullanamadığı bir dilin içinde hapsolmuş” gibi hissetmeye başlamıştı.

Zweig Dünün Dünyası kitabında 1914’den önce Hindistan veya ABD’yi vize veya pasaporta ihtiyacı duymadan sınırların olmadığı bir şekilde gezmenin kolaylığını tasvir ediyor. Fakat bu tabii ki sürekli savaş ortamında yaşayan bir nesil için alışılmadık bir durumdu. Artık o da bütün mülteciler gibi beceriksizce işlenen bürokrasi ile karşı karşıyaydı. Zweig, göç idaresi memurlarının kimlik için daha ayrıntılı bilgi ve kanıt istemelerini edindiği yoğun “bürokrasi fobisi” olarak betimliyor. Mesleği için bir tanım istediklerinde ise bir başka mülteci arkadaşına şaka yollu şunu diyor: “Bir zamanların yazarı, şimdinin vize uzmanı.”

Hitler Avrupa’yı boylu boyunca ele geçirmeye çalışırken, Zweig Bath’daki (İngiltere) konutundan Ossining, New York’a taşınmıştır. Orada onun kadar bağlantıları ve maddi rahatlığı olmayan ve müthiş cömertliğine şaşıran yakın mülteci arkadaşları dışında neredeyse hiç kimse onu tanımıyordu. Zweig, Amerika’da hiç evinde gibi hissedemiyordu. Amerikalılaştırmanın I. Dünya Savaşı sonrası Avrupa kültürünü yok eden ikinci etken olduğunu düşünüyordu. 1936’da bir konferans için geziye gittiği Brezilya’ya geri dönmeyi umut ediyordu.

Brezilya: Geleceğin Ülkesi kitabı, güzelliği ve cömertliği Zweig’ı derinden etkileyen bir millete lirik bir övgü niteliğinde. Yazar bu ülke karşısında şaşırmış ve ezilmişti; Avrupalılara özgü küstahlığı ve cehaletinden ötürü kendine çok kızmıştı. Zweig, bu kitapta Brezilya’nın tarihi, ekonomisi, kültürü ve coğrafyasından bahsediyor. Ama kitabın iç yüzünde Zweig’ın Avrupa hakkında edindiği bakış açısı yatıyor.

Zweig’ın anlattığına göre, Brezilya’da onun Avrupa’da olmasını istediği her şey var: Duygusal, entelektüel, sakin, materyalizm ve militarizme zıt bir ülke. Hatta Zweig, Brezilyalılarda garip bir şekilde Avrupalıların spora olan tutkusunun olmayışından bahsediyor. Brezilya, Avrupa’nın ırk fanatiklerinin, kahramanlara tapınmanın verdiği kendinden geçmişliğin, aptalca milliyetçiliğinin ve materyalistliğinin ve intihara sürükleyen öfkesinin olmadığı bir ülke onun gözünde.

Wes Anderson, yazarın ilham verdiğini söylediği Büyük Budapeşte Oteli filminin kapanış jeneriğinde Zweig’a hürmetlerini sunuyor. Fotoğraf: Fox Searchlight

Brezilya bütün ahengi ve renkleriyle Zweig’ın baskı altındaki Habsburg Viyanası imajından tamamıyla farklı bir yer; bu melez benliği güzelliği Zweig’ın bakış açısını doğruluyor gibi. Brezilya’da Afrikalı, Portekizli, Alman, İtalyan, Suriyeli ve Japon göçmenlerin torunları özgürce birbirlerine karışmış durumda: “Bütün bu farklı ırklar, olabilecek en uyumlu şekilde yaşıyorlar” diyor Zweig. Ona göre Brezilya sözde medeni Avrupa’ya medeniyeti öğretiyor: “Bizim eski dünyamız her zamankinden daha çılgın bir şekilde köpekler ve yarış atları gibi safkan üremeye odaklananlar tarafından yönetilse de, Brezilya ulusu yüzyıllardır özgür ve baskısız bir melezleşme prensibi üzerine kurulu… Her renkte çocuk var – çikolata, süt, kahve tenli – okuldan kol kola geliyorlar… Ayrım, engel, küstah sınıflandırmalar yok… Burada kim safkan olmakla övünebilir ki?”

Cennet

Zweig’ın bu sevgisi, halk arasında da popülerleşti ve binlerce Brezilyalı ders konuları bütün büyük gazetelerde yayınlanmasına rağmen Zweig’ın derslerine şahsen katılmaya başladılar. Ne var ki kitap eleştirmenler tarafından topa tutuldu: Prochnik’in söylediğine göre, Brezilya’nın öncü bir gazetesi, üç gün art arda Zweig’ı yeren eleştiriler yayınladı ve onu ülkenin sanayici ve modern yeniliklerini görmezden gelmekle suçladı.

Zweig’ın Brezilya’ya övgüler yağdırması onu burada da popüler kıldı ve birçok yere onun adı verildi. Fotoğraf: Eduardo P

Zweig’ın Brezilyalı diktatör Getúlio Vargas’ı övmesi ise en çelişkili durumlardan biriydi. Vargas, 1937’de otoriter Portekiz ve İtalya rejimlerinden etkilenerek yeni hükümeti ilan etti. Brezilya meclisini devre dışı bıraktı ve solcu entelektüelleri hapis cezasına çarptırdı. Bunların bazıları Zweig’a Vargas’ı övmesi için para ödendiğini, en azından vize teklif edildiğini düşünüyorlardı. Vargas hükümeti, ırksal sebeplerden ötürü Yahudi göçünü durdurdu ama ününden dolayı Zweig için bir istisna uyguladılar.

Bu sıkıntılı dönem, Zweig’ın politik iyi niyetliliğini ortaya çıkardı. Doğuştan pasifist ve uzlaşmacı biri olarak, Zweig hayati bir anda amansız bir düşman kazanmaktan korkmuştu. (Vargas Ocak 1942’de Almanların karşısında, Müttefiklerin yanında taraf olmuştu.) İnzivaya çekilmek umuduyla, Stefan ve Lotte Rio’nun 64 km dışında, önceden Alman yerleşkesi olan Petrópolis’e yerleştiler.

Alplerin yemyeşil manzarasını “cennet” diye tanımlıyordu Zweig: “Almancadan tropik bir dile çevrilmiş gibi.” Eski kitaplarını ve arkadaşlıklarını unutup içsel özgürlüğe ulaşmaya çalışıyordu. Fakat tam da Rio Karnavalı‘nda, Nazilerin Ortadoğu ve Asya’daki ilerleyişinden haberdar oldu ve üzerine bir kasvet çöktü. Hiçbir zaman özgür olamayacağını ve bu korkudan kurtulamayacağını hissetti. “Nazilerin gerçekten buraya kadar gelmeyeceğini mi düşünüyorsunuz? Onları hiçbir şey durduramaz” diye yazmıştı.

Zweig, sınırların ötesinde bir dünyaya inandı ama sonunda sınırlarla tanımlanır oldu: “İçsel krizlerime kendimi pasaportsuz tanımlayamıyor oluşum da dahil”. Bu düşünce Zweig’a musallat olmuştu (“Yalnızca hayaletiz, ya da birer anı” diyor bunun için). İntihar mektubunda uzun yıllar süren bu evsiz avarelikten yorgun düştüğünü yazmış. Stefan ve Lotte bu duruma birlikte teslim oldular: “Bugünümüz de geleceğimiz de yok… Bu kararı aldık, birbirimize aşkla bağlıyız ve birbirimizi asla terk etmeyeceğiz.”

Petrópolis’te Avusturya Soykırım Anma Servisi’nde görevli olan Tristan Strobl’un söylediğine göre “aktif” bir müze olan Zweig’ın bungalovunu ziyaret ettim. Tristan bana 1933 ve 1945 yılları arasında Brezilya’ya gelen mültecilerin katkılarını gösteren interaktif bir sergi gösterdi. “O dönem Avrupa’daki entelektüel yaşamın sonuydu. Ama Brezilya’nın ve diğer ülkelerin sürgündekileri kabul etmesi oldukça olumlu bir şeydi” diyor Tristan. Eski dünyanın en karanlık çağı, yenisine aydınlık getirmişti.

Kaynak: BBC

Sıradan bilim kurgu romanlarından sıkılanlar için: Dönüş

“İnsanlar evrenin ne kadar büyük olduğunu ve insan yaşamının da ne kadar kısa olduğunu anladıklarında, kalpleri isyan ediyor.”

Geçtiğimiz aylarda Burak Kara’nın çevirisi ile Dönüş Üçlemesi’nin ilk kitabı Dönüş, İthaki Yayınları tarafından basıldı. Dönüş romanı, ele aldığı konular bakımından birçok bilim kurgu romanını gerisinde bırakıyor. Stephen King’in “eşsiz bir yazar” dediği Robert Charles Wilson, bu kitabı ile Hugo En İyi Roman Ödülü’nün de sahibi oldu. Dönüş, milenyum sonrası ögeler barındıran hikayesinde yalnızca ütopik bir olay anlatmakla kalmıyor, bizlere toplumsal ve psikolojik unsurlar da sunuyor.

Gökyüzünde meydana gelen değişiklikler ile Ekim Olayı‘na tanık olan üç gencin yaşadığı olayları içeren bu kitapta, ana kahramanların dışında bu olayın etkisini gören ve etki edenlerin de hikayesine tanıklık ediyoruz.

Dönü adını verdikleri bu olay; artık devlet adamlarının, teknoloji gücünü elinde tutanların, sıradan halkın yaşayışını alt üst ediyor ve hayatın merkezine oturuyor. Bundan sonra teknoloji yalnızca Dönü etrafında gelişiyor, devlet adamları tüm kaynaklarını bu olayı aydınlatmak ve bu olaya çözüm bulmak için kullanıyor. Tüm bunlar olurken, yayın yasakları ve bilgilerin sınırlı paylaşımı halkı bir süre uyutmaya yetiyor. Fakat tüm olanlardan uzak tutulan halkın, bir süre sonra olan biteni anlasa bile insanlık tarihini tehdit eden bu olay karşısında etkisiz hale geldiğini görüyoruz. Bu tehlikeye yavaş yavaş alıştırılmış insanların başına gelenleri okurken, milenyum sonrasını anlatan bir romanda bile günümüzden izler görmek kaçınılmaz oluyor…

Dönü, insan türünü yok edecek kadar tehlikeli bir hal alırken politik savaşlar, ego çatışmaları, çıkarlar ve rekabet artıyor. Toplumda bozulmalar, yozlaşmalar kaosa sebep oluyor. Ölümlü olduğunu bilen insan, türünün yok olacağını kabullenmekte zorlanıyor. Bu felaketi farklı anlamlandıran gruplar ortaya çıkmaya başlandığında ise yine yabancısı olmadığımız bir durumla karşılaşıyoruz. Tüm yaşananları din ile bütünleştirip boyun eğenler, kabullenip yaşayanlar hatta kutsal görenler ve kendini bilime adayanlar…

Yeni bir hayat kurma çabası, uzay hakkında yapılan keşifler, siyasi, sosyal, dini hayatta yaşanan değişimler… Bu olayların arasında aşk, arkadaşlık ve aile ilişkileri de romana ayrı bir tat veriyor diyebiliriz.

Yazarın akıcı anlatımıyla gizemini sonuna kadar koruyan bu serüven, önümüzdeki aylarda çıkacak serinin diğer kitaplarında devam edecek.

Maymunlar Gezegeni: Savaş mı?

0
“Bir uygarlığı niteleyen nedir? Olağanüstü dehası mı? Hayır, bu her zaman olan bir şey… Hım! Zekânın hakkını yemeyelim şimdi. Bunun öncelikle sanat ve edebiyat olacağını kabul edelim. Birkaç sözcüğü bir araya getirme yeteneği olan üstün zekâlı maymunlarımız için bunları gerçekleştirmek zor mu peki? Edebiyatımızı oluşturanlar nedir? Şaheserler mi? Bir kez daha hayır. Ancak özgün bir kitap yazıldı mı –bir çağda zaten bir iki tane çıkar- yazarlar bunu taklit eder, yani yeniden yazar, basılan yüz binlerce kitap aynı konudan bahseder, sadece başlıkları ve cümle şekilleri farklılık gösterir. Bu, doğuştan taklitçi olan maymunların başarabileceği bir şey, hele bir de dili kullanabiliyorlarsa”
Maymunlar Gezegeni, s.164

Kendi türümüzü yok etmemizi ne engelleyebilir? Ya başka türleri?
Maymunlar Cehennemi: Savaş gösterimde. Serinin üçüncü filminde, Andy Serkis’in canlandırdığı Ceasar’ın maymundan insana evrimini daha belirgin bir şekilde görüyoruz. Albay (Woody Harrelson), maymunları sonunda korkunç kayıplar verecekleri bir savaşa kışkırtıyor. Ceaser kendi karanlık tarafıyla mücadele ederken, bir yandan da ırkını korumak için harekete geçiyor. İlkini Tim Burton’ın yönettiği bu serinin son iki filmi Matt Reeves tarafından yönetilmiş. Serinin gişede yakaladığı başarı, unutulmasını engelleyebilir mi bilinmez ama gişeye oynadığından seyirciyi çekmeyi başaracak gibi gözüküyor. 1968 yılında çekilen Maymunlar Gezegeni (Planet of the Apes) ise özellikle o meşhur final sahnesiyle hâlâ hafızalarımıza kazınmış durumda.

Gelelim tüm bunların başladığı yere: Pierre Boulle’un La Planète Des Singes ya da Maymunlar Gezegeni’ne. Bilimkurgu serisine bu klasiği ekleyen İthaki yayınları yoluna devam ediyor. Boulle, Maymunlar Gezegeni’nde insanın yabancı topraklarda kendini bulduğunda yaşayabileceği ruh hallerini derinleştiren bir konuyu romanlaştırmış.

Boulle, Maymunlar Gezegeni’nde iki türün kesişim noktasında duruyor: Savaş Hikâyeleri ve bilimkurgu. Boulle, gizli bir ajan olarak İngilizlerin yanında görev aldığından savaşı, esareti, kendine yabancılaşmayı ve özellikle esareti altında olduğu kültürün normlarını belli bir noktaya kadar anlamayı başarmış bir yazar. Bu çalkantılı hali yine aynı adlı romanından uyarlanan 1957 yapımı Kwai Köprüsü’nde (The River of the Bridge Kwai) oldukça net bir şekilde ortaya koyuyor. Aslında bilimkurgu tür olarak savaş hikâyelerinden genelde çok uzak değil. Sınırlarımız zorlandığında insani reflekslerimizin ve değişimin hikâyeleri, savaş teması üzerinde sıklıkla bilimkurgunun konusu haline geliyor.

Maymunlar Gezegeni, bilimkurgunun vazgeçilmezi olan savaş temasını, romanın kahramanı Ulysse’nin dünyasında daha derine ve uç bir noktaya sürüklemeyi başaran bir roman. En kestirme haliyle “Söylediğimiz şeylerin anlamlı olduğunu düşündüğümüz bir dünya yerine, yapısal olarak benzer fakat kelimelerimizin hiçbir anlam ifade etmediği yeni bir dünyada yaşamak zorunda kalsaydık ne yapardık?” sorusunu soruyor roman.

Cevap, “Kendimizi ifade etmeyi öğrenirdik.” Fakat bu net cevabın altında bir sürü ayrıntı yatıyor ve bu da öğrenme, adapte olma şansımızı değiştiriyor. Kendi yeteneklerimiz, inancımız, içgüdülerimiz ve daha birçok etken tarafından kuşatılmışken aynı etkenler tarafından kuşatılmış başka varlıkların dünyasında yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Ki bu günümüz dünyasında eskiye göre daha normal, daha gündelik bir hal almış durumda.

İşte bu Profesör Antelle ile Ulysse’nin yolculukları arasındaki farkı yaratan temel değişim/değişmeme halini yaratıyor. İşin garibi şu ki değişen, insanlığını kendince koruyan profesör genel bir bakış açısıyla anlamsız ve yararsız bir varoluş haline bürünse de, aslında kendi gerçekliğini başka bir kültürün yaratmasına bir anlamda izin vermeyen kişi olmayı da başarıyor. Son senelerde oldukça revaçta olan doğaya dönme, köylerde yaşama, kendi günlük ihtiyaçlarını karşılayacak kadar üretme, hatta hiç üretmeden sadece doğanın sunduklarıyla yetinmeyi tercih eden insanlar gibi, profesör de kendi iç huzurunu tercih ediyor. Bunun bir kaçış mı, bir direniş mi yoksa doğayla ya da evrenle bir olma hali mi olduğunu ise yine o varlığımızı oluşturan milyonlarca ayrıntı belirliyor.

Maymunlar Gezegeni, Maslow’un ünlü piramidinin sadece iki boyutlu olduğu bir evrende yaşayan, değişik anlamlarda güç arzulayan karakterlerle dolu olsa da, üçüncü boyut ve kısır döngüye gebe, başka bir türe yaklaşma çabalarının piramidin en üst kısmından kaynaklandığını düşündüren ana karakterler bizi romanın kendi sürpriz sonuna hazırlıyor. Değişimin hem ışık hızında hem de statik doğası aynı anda ortay çıktığında piramit dağılıp bir gökkuşağına dönüşüyor. Anlamlandırma çabası yerine o anda durup keyfini çıkarmak kalıyor geriye.

Ülkede onca sorun varken hayvan hakları meselesi

2010 yılıydı. İzmir’in Bornova ilçesinde bir büfe önünde kartondan yuvasında uykuya dalan bir kedinin gecenin bir vakti üniversite öğrencileri tarafından bir köpeğe parçalatılmaya çalışılması, ardından ayağı takılıp düşen üniversiteli genç tarafından defalarca tekmelenerek can vermesi, kaldırımda akan kanları ve kamuoyunun bu olaya geniş tepkisi… Üzerinden 7 yıl geçti, 7 yılda nice benzer katliam yaşandı; tıpkı öncesinde de yaşandığı gibi. Bu olay da zaman içinde unutuldu gitti, niceleri gibi!

Onca sorun varken evet, hayvan hakları

Ülkede onca sıkıntı yaşanırken; terör, işsizlik, kadına, çocuğa, yaşlıya şiddet gibi onlarca sorun dururken hayvan hakları! “Önce insan” diyenlerin sayıca fazla olması, dünyaya insanların egemen olmasına karşın insana dair sorunların hala çözülememiş olması çoğu insan için hayvan haklarını önemsiz kılıyor olabilir.

Korkmayın hanımlar!
Korkmayın beyler!

Hayvan haklarını savunmak, ülkedeki sorunları yok saymak demek değil. Rahatsız olduğunuz sorunların çözümü yine sizde bitiyor. Harekete geçin, evinizde oturup sıcak çayınızı yudumlarken izlediğiniz haberlere, şahit olduğunuz adaletsizliklere kahrolmanız ya da hayvan hakları için mücadele eden insanlara “Hayvanlarla uğraşacağına aç insanları doyur” gibi tepkiler vermeniz çözüm değil. Her insanın bir yaşam amacı olması, her insanın bir sorunun çözümü için aktif bir çaba içinde olmasıdır aslolan. Topyekûn bir haklar mücadelesidir dünyayı daha yaşanabilir kılacak olan.

Şimdi izninizle konumuza dönelim.

Hayvan hakları

90’lı yıllarda hayvan hakları denildiğinde akla sırtında kürkü, elinde fifisi; ağlayan, cırlayan sağa sola saldıran kırk yaş üstü kadınlar gelmekteydi; belki birçoğunuz için hâlâ öyledir. Basının da desteklediği haber programlarına, dizilere, karikatürlere konu olan bu imajdan da en büyük zararı hiç şüphesiz yine hayvanlar gördü.

Günümüze geldiğimizde ise hayvan haklarından çok kedi köpek haklarından bahsetmemiz mümkün. “Kapının önüne bir kap su bir kap yemek koy“, “Satın alma sahiplen“, “Hayvan sevmeyen insan da sevmez“, “Terk edilmek tüm canlılara aynı acıyı verir” artık sıklıkla gördüğümüz, gözümüze, kulağımıza aşina olan sloganlar. Toplumu bilinçlendirmek adına etkili oldukları da aşikâr. Fakat hayvan hakkı savunmak için yeterli denilemez.

Türkiye’de kedi-köpek popülasyonunun fazla olması, insana yakın yaşamaları sebebiyle hayvanseverlerin belki yüzde 90’ı kedi köpeklerin sorunlarından başlarını kaldırıp diğer hayvanların yaşadıkları problemlere eğilemiyor. Ve bu hayvanseverlerin genel görüşü: “Kedi köpeklerin doğal yaşam alanlarını bozduk, onlara yaşayacak yer bırakmadık; bu yüzden biz bu hayvanları beslemeli, korumalıyız.”

Besleme ve koruma kısmına katılmakla beraber son yıllarda sıklıkla dile getirdiğim bir konu var: Biz kedi köpeklerin doğal yaşam alanını bozmadık, kedi ve köpeklerin doğallığını bozduk. İnsan olarak doğaya verdiğimiz zarar malum. Bununla birlikte bu zararı sadece kendimiz vermiyoruz; doğrudan ya da dolaylı olarak mevcut ekosistemlere dâhil olmasına sebep olduğumuz canlılar da doğaya zarar veriyor.

Kedi, köpek de bunlardan biri. Hayvan haklarını savunurken kedi ve köpeğin kısırlaştırılması gerektiğini söylememizin temel sebebi de aslında bu. Yapay seleksiyonlarla yabanıl formlarından uzaklaştırılan, dünyanın birçok yerine insan eliyle taşınan ve sonrasında kontrolsüz üremeler, çeşitli bahaneler, kaçmalar, kaybolmalar ile sokaklarda yaşayıp üremeyi başaran; zehirlemeler, trafik kazaları, insan şiddeti, ormanlara, otobanlara, çöplüklere atılmalar, barınaklara tıkılmalarla yüreğimizi burkan kedi ve köpeklerin kısırlaştırılması bir hak ihlali değildir. Tam aksine ait olmadıkları bir dünyada onları korumanın tek yolu popülasyonlarını kontrol altına almaktır.

Hayvanat bahçeleri, hayvanlı sirkler, yunus gösterileri, yumurta ve et, kürk endüstrisi, hayvan deneyleri gibi birçok önemli mesele kedi köpek kadar dikkat çekmiyor. Oysa can söz konusuysa hepsi can taşıyor. Mesele bir canlıya yakın olmak ya da onu sevmek de değil. Mesele saygı duyabilmek. Acı çekebilen bir canlının hakkını savunmak için o canlının ille de insan olması ya da insanlarca sevilen bir hayvan olması gerekmiyor. En basitinden ülkemizde her yıl sırf insanlarla karşılaştı ve insanlar korktu diye binlerce yılan öldürülüyor.

Yasalara gelecek olursak, mevcut 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu belediyelere “bakımevi yapacaksın, kısırlaştırma, aşılama yapacaksın, hasta yaralı bakıma muhtaç hayvanlardan sen sorumlusun” diyor, fakat bunu yapmayan belediyelere kesilecek cezadan bahsetmiyor. Hayvan Koruma Yasasını yetersiz bulmayan hiçbir hayvan korumacı yok 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu bile belki de birçok bakımdan 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’ndan daha iyi hayvan koruyor.

Buna karşın, daha da beterinin çıkması korkusu 5199’uma dokunma eylemlerine sebep olmakta. Bakanlığın yeni bir yasa çıkarmadan, önce Hayvan Korumacıları ikna etmesi gerekiyor.

Mardin’de bulunan Sirkhane Sosyal Sirk ve Sanat Okulu birçok yerli ve göçmen çocuğun özgüvenlerini kazanmalarına yardımcı oluyor

0

Kâr amacı gütmeyen ve gönüllülerin desteğiyle projeler yürüten Her Yerde Sanat Derneği, Mardin’de yaşayan ve farklı ülkelerden, dillerden, dinlerden gelen çocuklara ve gençlere bir terapi yöntemi olarak sirk eğitimi veriyor. Çoğunluk Suriyeli olsa da Afganistanlı, Iraklı ve yerli yüzlerce genç de bu eğitimlerden faydalanıyor.

Organizasyonun kurucularından Pınar Demiral, programın amacının savaştan etkilenen çocukların yaşadıkları travmayı atlatmalarını sağlamak ve onları mutlu etmek olduğunu söylüyor: “Çocuklar mutlu olmayı ve çocukluklarını yaşamayı hak ediyor. Çocukluklarını olması gerektiği gibi yaşamaları için de bir alana ihtiyaçları var.

Burada kavga dövüş yasak çünkü yapmaya çalıştığımız şey dünyada olan biten her şeye karşı. Çocukların burada yeni arkadaşlar edinmelerini, kavga etmeyip birbirlerini incitmemelerini istiyoruz. Böylesine huzurlu bir ortamda oyunlar oynayarak öğrenmelerini istiyoruz.

15 yaşındaki Suriyeli mülteci Khaled Kasım önceden burada eğitim almış ve şimdi de öğrendiklerini yeni gelenlerle paylaşıyor: “Başlarda bu okulu fazla ciddiye almıyordum. Kendimi böyle bir şey için hazır hissetmiyordum. Bir gün bir arkadaşım okulda birçok güzel şey olduğunu söyledi ve ben de denemeye karar verdim. O günden beri de buradan hiç ayrılmadım.

Çocuklar burada ip üzerinde yürümeyi, jonglörlük yapmayı, tahta bacak üzerinde yürümeyi ve daha fazlasını öğreniyor.

Sirkhane Sosyal Sirk ve Sanat Okulu Suriye sınırına arabayla yarım saat uzaklıkta olmasına rağmen buradaki çocukların yüzlerindeki o neşeyi ve işlerini ne kadar severek yaptıklarını gördüğünüzde Suriye’nin aslında çok uzaklarda olduğunu fark ediyorsunuz.

Kapısı herkese açık olan okul sirk eğitiminin yanı sıra müzik, resim, dans ve Türkçe gibi birçok farklı alanda da eğitim imkânı sunuyor. Çocuklar ve gençler haftanın dört günü bu eğitimlerden tamamen ücretsiz olarak faydalanabiliyor. Kâr amacı güdülmediği için de bu gençlerin yeteneklerini geliştirmelerine ve yeni bir hayata entegre olmalarına yardım edebilecek gönüllüler aranıyor. Birçok dünya vatandaşının gönüllü olarak gelip eğitim verdiği bu merkeze maddi veya manevi destek olmak için web sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.

Kaynak: Al Jazeera