Ana Sayfa Blog Sayfa 369

“Siyahlı Adam çölde kaçıyordu. Silahşor da peşindeydi.” Kara Kule

1

Yazar Adı: Stephen King
Çeviri: Gönül Suveren
Yayınevi: Altın Kitaplar
Seri Adı: Dark Tower / Kara Kule

Seri Sıralaması:
1. Silahşör / The Gunslinger
2. Üç’ün Çekilişi / The Drawing of the Three
3. Çorak Topraklar / The Waste Lands
4. Büyücü ve Cam Küre / Wizard and Glass
4,5. Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar / The Wind Through the Keyhole
(Seriden yıllar sonra çıkan ekleme)
5. Calla’nın Kurtları / Wolves of the Calla
6. Susannah’ın Şarkısı / Song of Susannah
7. Kule / The Dark Tower

Başlıkta geçen ve aynı zamanda kitabın başlangıç cümlesi olan sözlerin, Stephen King‘in Kara Kule serisini okuyanların, hafızalarına kazındığını söyleyebilirim. Stephen King’in bu serisi, diğer eserlerinden çok daha farklı ve özel. Diğer eserlerinde kullandığı yazım dili, korku öğeleri ve popülerlik bu seride pek karşılacağınız şeyler değil.

Kitabın konusuna değinecek olursak, Stephen King’ in yarattığı, fantastik bir paralel evren olan orta-dünyada, son silahşor Roland‘ın artık yok olmaya yüz tutmuş dünyanın, kötü gidişatını durdurmak için, varlığın merkezi olan Kara Kule‘ye yaptığı yolculuğu konu edinir. Başta yalnız çıktığı Kara Kule yolculuğunda, yanına birkaç yoldaş daha edinen Roland, çeşitli mekânlardan ve zaman tünellerinden geçerek, büyülü ve sıra dışı dünyalarda birçok savaşa girer.

Kitabın, “fantastik kurgu” türüne ait olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak bol aksiyonlu, iyilerin kazandığı klasik türlerden hoşlanıyorsanız, bu kitap biraz size farklı gelebilir. Kitap, oldukça sağlam bir felsefi altyapıya ve buna bağlı olarak aklınızda doğabilecek tartışmalara ve sorgulamalara yer açabiliyor.

Serinin bir diğer özelliği; aslında Stephen King’in başından beri düşündüğü şekilde, diğer kitaplarının temelini oluşturacak şekilde kurgulanması… Şöyle ki; diğer romanlarındaki baş karakterlerin bir kısmı, Kara Kule’de karşımıza zaten yan rollerde çıkmış kişiliklerin, daha iyi betimlenmiş halleri sadece. Bu karakterlerin yer aldığı kitapları listeleyince bile işin boyutunu algılayabileceksiniz;

Kemik Torbası (Bag of Bones)
Ejdarhanın Gözleri (Eyes of the Dragon)
Mahşer (The Stand)
Sis (Skeleton Crew)
Hortlak/Korku Ağı (Salem’s Lot)
Düzenleyiciler (The Regulators)
Yaratık (Desperation)
O (It)
Uykusuzluk (Insomnia)
Buick 8 (From a Buick 8)
Maça Kızı (Hearts in Atlantis)
Eluira’nin Küçük Hemşireleri/Karanlık öyküler (The Little Sisters of Eluria)
Tılsım (The Talisman)
Kara Ev (Black House)
Çılgınlığın Ötesinde (Rose Madder)

Stephen King’in seriyi yazması oldukça uzun sürmüştür. Serinin ortasında verdiği ara, yıllar alır. Bu sürenin sona ermesini kendi sözleriyle şöyle açıklar:

“Sanırım her zaman, bir süre sonra bu diziyi tamamlayacağımı düşünüyordum. Belki Tanrı bana belirlenen saatte, ‘Haydi iş başına Stephen, Kule’yi tamamla’ diye telgraf bile yollayabilirdi. Her neyse, buna benzer bir şey gerçekten oldu. Tabi şarkılı telgraf yerine bir Plymouth minivan ile beklenmedik şekilde karşılaşmak beni harekete geçirdi. Eğer o gün bana çarpan araç, biraz daha büyük ya da biraz daha hızlı çarpsa, okurlarım yasa boğulacaktı. Ve de Roland’ın arayışı ebediyen sona ermeyecekti, en azından benim tarafımdan sona erdirilemeyecekti.”

Bu kaza sonrası King, seriyi bitirmeye karar verir ve 2001’de tekrar yazmaya başlayarak 1970’de başladığı seri, tam 33 yıl sonra, yani 2003 yılında sona erer.

Kara Kule (The Dark Tower), aslında İngiliz yazar, şair Robert Browning‘in “Childe Roland to the Dark Tower Came” isimli* 34 altılık dizeden oluşan şiirinden yola çıkılarak yazılmış bir seri. Aynı zamanda doğal olarak, Yüzüklerin Efendisi serisinin de büyük etkilerini gözlemlemek mümkün, sunuş kısmının başı, “On dokuz yaşımdayken Hobbit’ler muazzamdı… (ve onlardan bazıları şu okuyacağımız öyküleri de etkiliyordu.)” şeklinde başlamakta ve sunuş kısmının koca bir bölümü, Tolkien üzerindeki esinlenmeye değinmektedir.

Seri başta Mısır mitolojisinden esinlenerek çıkardığını düşündüğüm “ka” ve “ka-tet” kavramları ve onların felsefi alt yapısı ile oldukça orijinal kavramlar kattı hayatıma. Öyle ki omzumun arka kısmında “ka” içeren bir Kara Kule dövmesi mevcut. Bu kitabın insana ve düşünce yapısına oldukça fazla şey kattığını düşünüyorum. 4000 sayfalık bir seriyi bitirme gücüne sahip olduğunuzu düşündüğünüz an başlamanızı tavsiye ederim.

 

*Childe Roland to the Dark Tower Came;

i.
her sözünün yalan olduğuydu ilk düşüncem,
o kır saçlı ve gözü, yalanının, gözlerim üzerindeki
etkisini beğenmeyerek habisçe bakan sakatın
ve o neşeyi gizlemekte nadiren başarılı dudakları,
her yeni kurbanla gerilip bükülürdü.
ii.
başka ne için hazırlanmış olmalı, asasıyla?
yalanlarıyla pusuya yatmak, ona burada rastlayan
ve yolu soran tüm yolcuları tuzağa düşürmekten başka?
o kafatası gülüşünün neye yol açacağını, mezar kitabemin
üzerinde ne yazacağını tahmin ettim bu tozlu yolda.
iii.
onun nasihatiyle, herkesin kara kule’yi sakladığına
hemfikir olduğu o uğursuz toprağa
dönersem sırtımı. ama boyun eğerek 
gösterdiği yöne döndüm, ne gurur ne de
sonda canlanan umut önceden haber verebilirdi
bazı sonlarla gelen mutluluğu.
iv.
yıllar süren arayışımın, bütün dünyayı
dolaşmamın sonunda ortaya çıkardığı umudum
başarının getireceği o ele avuca soğmaz neşeyle
baş edecek kadar güçlü olmayan bir hayalete döndü
kavramakta başarısız olan kalbimin
coşkulu sıçrayışını engellemeye çalıştım.
v.
ölüm döşeğindeki çok hasta bir adam
ölmüş gibi görünür ve gözyaşlarının başlayıp
bitişini hisseder ve her bir dostuna veda eder
birinin diğerine git dediğini duyar, dışarıda
özgürce nefes alsın diye, (“her şey bittiğine göre,” der,
“hem inen darbeyi yas tutmak telafi edemez.”)
vi.
biri diğer mezarların yanında buna yetecek kadar
yer olduğunu tartışır ve cesedi bayraklar, şallar ve
şiirlerle, özenle taşıyacakları gün gelip çatar
ve adam yine de her şeyi duyar ama kalıp da 
istemez böylesi bir sevhiyi utandırmak.
vii.
bu yüzden, bu yolculukta çok acı çektim
başarısızlık kehanetlerinin söylenip yazıldığını
“çete” arasında pek çok kez duydum
kara kule’nin arayışının adımlarına yön verdiği
şövalyelerden -onlar gibi başaramamak
en doğrusu gibiydi- biri olmaya uygun muydum?
viii.
böylece umutsuzluk kadar sessizce sırt çevirdim.
yoldan ayrılan patikayı gösteren nefret dolu sakata
pek kasvetli geçmişti bütün gün ve loşlaştı
sonu yaklaşırken. yine de düzlüğün başı boş olanı
yakalamadığını görmek için
sert, kızıl bir bakış fırlattı.
ix.
hedef için! kendimi düzlükte bulduğum
bir iki adımdan sonra duraksayıp
baktım arkama güvenli yol üzerinden
son bir kez ve gördüm yok olmuştu; her yer gri düzlük:
ufuk çizgisine dek uzanan bir boşluk
yola devam edebilirim, kalmadı yapacak şey.
x.
gittim böylece. galiba daha önce 
böylesine açlık çekmiş, alçak bir doğa görmemiştim.
çiçekler bile bitmiyordu, bırak bir sedir korusunu!
ama karamuk, sütleğen kendi kanunlarınca
üreyebilirler şaşırmasın kimse
bir tohum, olabilir bir define sandığı.
xi.
hayır! yoksulluk, tembellik ve hoşnutsuzluk
tuhaf bir biçimde oluşturmuştu toprağı. “gör
veya kapa gözlerini,” dedi tabiat huysuzca
“hünerle ilgisi yok, elimden gelmiyor bir şey:
son hüküm’ün ateşi sağaltmalı bu yeri
yakmalı topraklarını ve özgür bırakmalı mahkûmlarımı.”
xii.
saçaklanmış bir diken sapı
arkadaşlarından daha yukarı uzunarısa, kafası koparılır.
yoksa sert otlar ksıkanırlar. labadanın
sert ve kara yapraklarını, bütün yeşerme
umutlarını kıracak kadar ezen
onları delip yırtan nedir? bir hayvan
yine hayvanca bir niyetle yürümek ister
ve onları ezerek öldürür.
xiii.
çimlere gelince, cüzzamlı deri üzerindeki saç gibi
yavaşça uzarlardı; kanla yoğurulmuş görünen
çamırda biten incecik, kuru yapraklar.
bir sıska kör at, her kemiği sayılan
oraya gelmiş, aptalca duruyordu
yaşlanınca atılmış şeytanın ahırından!
xiv.
canlı mı? bir deri bir kemik hali
kızıl, etsiz, incecik boynu ve pas rengi
yelesinin altındaki perdeli gözleriyle ölü gibiydi;
böylesi iğrençlik böyle bir elemle nadiren
bulunurdu bir arada; hiç bir hayvandan nefret etmemiştim bunca
büyük bir kötülük yapmış olmalıydı katlanmak için bu acıya.
xv.
kapadım gözlerimi ve onları kalbime taşıdım.
bir adamın dövüşmeden önce şarap içmesi gibi
eski, mutlu günlerden bir esinti istedim.
doğru yapabilmek için burada üzerime düşeni.
önce bu, ardından dövüş, askerin sanatı:
eski günlerden bir tat, herşeyi doğru kılar.
xvi.
o değil! cuthbert’ün altın sarısı
kıvırcık bukleler altında kızaran yüzünü hayal ettim.
sevgili dost, beni yerimde tutmak için kolunu 
hep yaptığı gibi benimkine doladığını
neredeyse hissettim. yazık, bir gecelik utanç!
yeni ateşi kalbimi terk edip buz gibi bıraktı.
xvii.
giles, onurun ruhu, duruyor orada
on yıl önce şövalye olduğu günü gibi dürüst,
hangi cesur adam onun cesaret ettiğine cesaret edebilir
iyi -ama sahne yükselir- pöh! hangi celladın elleri
iğneler göğsüne bir parşömen? kendi yoldaşları
okur onu. zavallı hain, üzerine tükürülüp lanetlenen!
xviii.
öyle bir geçmişe yeğdir bugün:
o yüzden döndüm tekrar kararan yoluma!
hiç ses yok, bir boşluk hâkim göz alabildiğine.
gece gönderecek mi bir baykuş veya yarasa?
diye sordum: o korkunç düzlükte bir şey
düşüncelerimi tutuklayıp akışlarını değiştirmeye çalışınca.
xix.
küçük bir nehir kesti yolumu aniden
bir yılan gibi beklenmedik anda çıkarak karşıma.
kasvete uygun tembel dalgaları yok;
köpürerek akıp geçen bir banyo adeta
iblisin parlayan toynağı için, kara girdabının
gazabının köpürerek tükürülmesiyle doğan.
xx.
ne kadar önemsiz, bir o kadar da kinci! çalı gibi, kavruk
akçaağaçlar yol boyunca önünde diz çökmüş;
kurumuş söğütler dilsiz bir umutsuzluk
ve ölüme meyilli bir kalabalıkla eğilmiş baş aşağı:
hepsini mahveden işte bu nehir
akan her ne ise bir nebze bile yılmıyor.
xxi.
karşıya geçerken sularından… iyi azizler, nasıl da korktum
ayağımı ölü bir adamın yanağına basmaktan
veya sığlıkları bulmak için sapladığım mızrağımın
saçına veya sakalına dolanmasından!
bir su sıçanıydı belki mızrağımı sapladığım
ama uh! sesi farksızdı bir bebek çığlığından.
xxii.
karşı yakaya geçtiğimde nasıl da memnundum
daha güzel topraklar umuduyla. beyhudeymiş ümit!
kimdi mücadele edenler, hangi savaşın içindeydiler
kimin vahşi çiğneyişi soğuk toprağı
çamura çevirmişti? zehirli bir tanktaki kurbağalar
veya kızgın, demir bir kafesteki vahşi kediler…
xxiii.
savaş ovada olup bitmişti mutlaka, ne tıkmıştı onları
buraya, seçilecek onca düzlük varken?
bu korkunç kafese giden ayak izi yoktu,
çıkan da görünmüyordu. şüphesiz beyinler
çılgın içkilerde bulanmıştı, türklerin eğlence için
kışkırttığı kadırga köleleri gibi, hristyanlara karşı yahudiler.
xxiv.
ve dahası -iki yüz metre ötede- işte, orada!
hangi kötü gaye için o makine, o tekerlek
ya da fren, tekerlek değil, insanların bedenini
ipek gibi yarmaya uygun o tırpan?
tüm havasıyla, farkında olmayan toprak üzerinde
veya paslı dişlerini keskinleştirmek için getirilmiş olan.
xxv.
sonra ağaçlar belirdi toprak üzerinde, önce bir orman
sonra bir bataklık görünüşe göre ve şimdi de sadece
umutsuz, işi bitmiş bir toprak parçası; (bir budala böyle bulur neşeyi,
bir şey uydurup sonra bozar ruh hali değişip
terk edene kadar!) batak, balçık, moloz, kum
ve kapkara, çıplak yokluk yolunda.
xxvi.
şimdi yaralar iltihaplanıyor, gri ve sert,
toprağın verimsizliğinin yosuna veya çıbana benzer
maddelere döndüğü yerlerde;
sonra felçli meşe geldi, kenarlarından ayrılan eğri büğrü,
ölüme doğru açılan bir ağza benzeyen içindeki yarık
geri çekilirken öldü.
xxvii.
ve sondan olabildiğince uzakta!
uzakta akşamdan başka hiçbir şey yok, adımımı
daha ileri atabileceğim hiçbir şey yok! bu düşünceyle
cehennem zebanisinin göğsündeki dostu, koca bir kara kuş
geçti süzülürcesine, şapkama değen ejder kanatlarını
açarak, belki oydu aradığım yol gösterici.
xxviii.
yukarı bakınca her nasılsa fark ettim
alacakaranlığa rağmen düzlüğün sonunda 
dağlara ulaştığını, çalınıp görüş alanına girmiş
çirkin tepeler ve yığınları şereflendirecek böylesi bir isimle.
bu yüzden beni nasıl da şaşırttılar… çöz bunu!
onları aşmak kolay görünmüyordu.
xxix.
yine de kötü, haince numarayı
hayal meyal hatırlar gibiyim, tanrı bilir ne zaman
belki kötü bir rüyada başıma gelen. burada son buldu,
sonra kendi yolunda ilerledi. tam bir kez daha 
pes etmek üzereyken bir tuzağın kapanması gibi
bir ses oldu, içindesin mağaranın.
xxx.
yakarcasına geldi hepsini birden,
burasıydı işte! sağdaki o tepeler bir kavgada
boynuz boynuza birbirine kenetlenmiş boğalar gibi;
ve solda çıplak, yükselen bir dağ… ahmak,
bunak, uyukluyor şu anda,
bu manzara için yolculukla geçirilmiş bir ömürden sonra!
xxxi.
ortada kule’nin kendisinden başka ne olabilir?
bir budalanın yüreği gibi kör, yuvarlak, alçak,
kahverengi taşlardan inşa edilen, tüm dünyada 
bir benzeri daha olmayan kule. fırtınanın alaycı cini
ancak tahtalar kırılmaya başladığında 
denizciye işaret eder çarptığı, görünmez kayayı.
xxxii.
görmemek mi? belki gecedir sebep? gün,
geri gel bunun için! terk etmeden önce
ölmekte olan günbatımı bir yarıktan parladı:
tepeler, avlarını daha iyi görebilmek için
çenelerini ellerine dayayıp yatan ava çıkmış devler gibiydi,
“şimdi bıçağı sapla ve sonunu getir yaratığın!”
xxxiii.
duymamak mı? oysa gürültü her yerdeydi! bir çanın sesi gibi
giderek artarak yükseliyordu. kayıp serüvencilerin, yoldaşlarımın
isimleri kulaklarımda. ne kadar güçlü ve ne kadar cesur
ne kadar şanslı ama her biri eskide kaldı
kayboldu, kayboldu! bir dakika elem dolu yılların kara habercisi oldu.
xxxiv.
orada durdular, tepe eteklerinde sıralanıp
sonumu görmek için buluşup bir başka resim için
yaşayan bir çerçeve! alev perdesinin arasında
hepsini gördüm hepsini tanıdım. ama yine de
korkusuzca götürdüm boruyu dudaklarıma
ve üfledim. “childe roland kara kule’ye geldi.”

Kendilerine has bir anlayışla sanat yapan, kalplere dokunan bir müzik grubu: Yekpare

1

Tesadüfen dinlediğim Nyra parçalarıyla beni etkileyen bu müzik grubunu araştırdım ve diğer parçaları da dinleyince hem bu müziği gerçekleştiren insanlarla tanışmayı hem de onları size tanıtmayı ve daha önce müziklerini dinlemeyenlere de duyurmak istedim. Bunun için de Yekpare grubunun üyelerinden Burak Malçok ile Yekparenin oluşumu ve onların müzik anlayışıyla ilgili bir görüşme yaptım. İşte huzurlarınızda Yekpare ve onların gözünden müzik.

Burak Malçok ney çalan, Sekan Alkan elektro gitar çalan iki arkadaşlar. 2011 yılında Genç Klasikçiler Festivali ile sahnede doğaçlama diyebileceğimiz bir müzik performansı sergilediler. Bu sahne sonrasında çok fazla olumlu tepki alıp, büyük bir ilgiyle karşılaşınca beraber müzik yapmaya devam ettiler. Çelloyu klasik batı tarzının yanında farklı bir stilde çalabilen Gülşah Erol‘un ve perküsyonist Oray Yay‘ın da katılımıyla Yekpare kendini var etmeye başladı ve 2013 yılında Yekpare albümünü yayınladılar.

Grubun bütün üyelerinin ilgilendikleri enstrümanlar farklı, kendi hayata bakış açıları farklı fakat onları biraraya getiren, zihinlerini ve kalplerini birbirine bağlayan müziğin yaşattığı his onları yekpare yapan şey. Albümleri yayınlandıktan sonra Yekpare olarak Bulgaristan’a davet edildiler ve orada bir sahnede performanslarını sergilediler. Devamında Cihangir’de bir drama müzikal sahnesinde birkaç ay belirli aralıklarla enstrümanlarının dillerini insanlara dinlettirip hissettirdiler. Albümün ve sahne etkinliklerinin dışında 2015’te Umay Umay ve Barış Demirel’le Nazar Duası singılını çıkardılar.

Yekpareye göre sanatın dalları arasında hisleri, duyguları en şiddetli ve etkileyici şekilde kalplere aktarabilen dal müziktir. Onların yaptıkları müziğin sözsüz olup da bu kadar kalbe işleyebilmesi ve insanlara kelimelerle bir şey anlatmadan da aynı hisleri yaşatabilmesi, enstrümanlarının dilini, müziğin insanları birleştirmedeki, biraraya getirmedeki gücünü bize gösterir.

Herkes için farklı bir çağrışım

Albümdeki parçaların isimlerinin Syma, Udon, Care gibi belirli kalıplaşmış şeyleri çağrıştırmaması, tamamen ritmi duyduğunda sana yaşattığı hissiyat neyse onu, o müziği dinleyen herkes için farklı bir çağrışımı uyandırmasındandır.

Yani Yekpare sözcükler olmadan kendileriyle bütünleştirdikleri enstrümanlarının dilleriyle, ritimleriyle insanların ruhuna girip, kalplerine dokunuyor. Müziklerini ney, elektro gitar, çello, elektronik altyapılar ve perküsyon kullanarak sunan Yekpare böylelikle farklı müzik türlerinin bir sentezini oluşturuyor.

Grubun üyeleri albüm çıkartırken herhangi bir ticari kaygı duymadan, sanat adına müzik yaptıkları için ikinci albüm hakkında kesin bir çıkış tarihi veremiyorlar. Kendilerini sınırlamadan doğaçlama, akışına bırakarak, istedikleri uyumu yakaladıklarında parçalarını oluşturuyorlar. Grubun bütün üyelerinin kendi solo çalışmaları da devam ediyor.

Serkan Alkan, sahne sanatları, sinema ve televizyon gibi görsel mecralara müzik üretirken, Burak Malçok’un bu yılın Mayıs ayında çıkardığı “Saklı Nefes” albümü Ağustos ayında World Music Charts listesine dördüncü sıradan girdi.

Çello ile yurtdışında birçok farklı sahnede müziğini duyuran Gülşah Erol ise yine tiyatro, sinema filmi gibi farklı alanlarda da çalışmalarını devam ettiriyor.

Bize de yaptıkları müziği keyifle dinlemek kalıyor.

Tetikçi Yeni Akit’in hedef gösterip işten attırdığı doktor: Abuzer Meral

Geçen hafta, ana akım medyada yer almayan haberde, Yeni Akit gazetesi, yine bir hedef gösterme operasyonuna girişmişti. Hedeflerinde; Yalova’da özel bir sağlık kuruluşunda doktorluk görevini yürütmekte olan Abuzer Meral vardı. Öyle ki, “Bu Nasıl Doktor!” başlığıyla çıktıkları haberde, Abuzer Meral’in bütün sosyal medya hesapları didik didik edilip eleştirel gönderileri, suç unsuru içeriyormuş gibi lanse edilmişti. Hâl böyle olunca “yukarılardan” bir telefonla din düşmanı ilan edilen doktorun görevine son verildi. Bu süreçte Abuzer Meral, sosyal medyada durumu ve sebeplerini anlatmaya çalıştı. Olaylar Abuzer Bey’in, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde, oğluna uygulamalı namaz eğitimi verilmesine itirazı ile başlıyor. Bu uygulamayı, sosyal medya hesabından eleştiren bir yazı kaleme alması sonucu, okuldan bazı öğretmen ve yöneticilerin tehditlerine maruz kalan Abuzer Bey, son olarak Yeni Akit Gazetesinin tetikçiliğine havale ediliyor.

Bizimle röportaj yapmayı kabul eden Abuzer Bey’den kısaca bahsetmek gerekirse; kendisini “özgürlükçü, çoğulcu, hümanist, doğa ve çevre dostu” olarak tanımlıyor. Trekking ve doğa aşığı olan Abuzer Meral; 4 çocuk babası, işinde başarılı ve sevilen bir doktor. Ayrıca kendi Radikal Blog’unda da, gazete kapanıncaya kadar, okunma oranı yüksek yazılar yayımlayan bir entelektüel.

Öncelikle bizimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz, Abuzer Bey. Medya da takip ettiğimiz üzere; çocuğunuzun, din kültürü ve ahlak bilgisi dersinde, uygulamalı namaz eğitimi görmesine karşı çıkmanız üzerine bir karalama kampanyasına maruz bırakıldınız. Böylesi insani bir talebin, bu çapta bir karalamaya dönüşebileceğini düşündünüz mü?

Vakit ayırdığınız için ben teşekkür ederim. Sosyal medya hesabım ağırlıklı olarak birebir her görüşten tanıdığım dostlardan, tanıdıklardan oluşuyor. Çok özel durumlar dışında, tanımadığım insanları, popülizm açısından kabul etmiyorum. Paylaşımlarım, genelde arkadaşlarımla sınırlı olsa da, arkadaşlarımın paylaşma isteklerinden dolayı, bazılarını “herkese açık” yapıyordum.  Bu son olayda, okuldaki uygulamalı namaz dersi hakkındaki yazımı, herkese açık olarak paylaştım. Bunun başıma gelebileceğini kestirmedim. Blog yazılarımda, seviyeli akademik bir dil kullansam da, Facebook ve Twitter’da, sosyal medya manyaklığı diye tanımladığım, argo ve alaycı dili zaman zaman bende kullandım. Ancak sosyal medyada, ağır hakaret içeren hiç bir paylaşımım olmadı. Bu olayda, başıma böyle bir sorunun geleceğini kestiremedim. Milyonlarca insanın, benden daha ağır bir dil kullandığı bir ülkede, okyanusta bir balık olarak değerlendirdim. 10 yıllık facebook maceramda, şu ana kadar sadece bir paylaşımım Facebook tarafından kaldırıldı ve uyarı aldım. Ama yazılarıma ve paylaşımlarıma gelen hakaretlerin hiçbiri bloke olmadı. Yalova küçük bir yer, bende ekli olan AKP tandanslı arkadaşların, muhtemelen yazının muhataplarını bilgilendirmesi sonucu yazıyı okuduklarını düşünüyorum.

Üzülerek öğrendik ki bu kampanya sonucu işinize son verildi. Bu durumu mahkemeye taşıyacak mısınız?

Çalıştığım hastanede ve Yalova’da çok sevilen bir hekimim. Hastanemiz, kapasite artırımı için yeni binasına taşınma öncesinde.  Meslek hayatım boyunca zevke çalıştığım tek kurumdu. Ortakları olan doktor arkadaşlar ile 5 yıldır beraber çalışıyoruz. Standartların üzerinde etik bir hastane. Yeni binalarına taşınma arifesinde idiler. Ve bu hafta, Sağlık Bakanlığı tarafından, ruhsatlandırma aşamasındaydılar. Tetikçi Akit haberinden dolayı, Ruhsatlandırma komisyonu tarafından, “icabına bakılması” konusunda bana bilgi verdiler. Çok sevdiğim hastane ve çalışanların mağdur edilmemesi açısından, bu yaşadıkları tehdit karşında ortak bir karara vardık. Özlük haklarımı ödemek koşulu ile beraberliğimize son verdik. Burada sorun hastane değil, hastane üzerinde baskı  uygulayan iktidardır.

Ülkemiz, sizinde söylediğiniz gibi, bir korku imparatorluğuna dönüştü. Böyle bir ortamda artık fişli sayılırsınız. Geçiminizi nasıl sürdüreceksiniz? Sizi işten attıran üst merciler, yüksek ihtimal peşinizi bırakmayacaktır.

Ben çalışmayı seven, işini ideal şekilde yapan bir hekimim. Yaşadığım bu linç ortamında, ülkenin her tarafından destek aldım. Onurlu ciddi sağlık kuruluşlarından iş teklifleri var.  Çok ciddi baskılar olmadıkça, Yalova’da bile iş sorunum olmaz. Halk beni seviyor. İlişkilerim iyi. Ailemin ekonomik durumu iyi. Bu süreçte bana yapılan ciddi maddi destekleri dâhi kabul etmedim. Abartmıyorum, tahminen 10 bini bulan destek ve arkadaşlık mesajı aldım. Destek mesajlarının büyük çoğunluğunu okuyamadım hala. İlk gün gelen ağır hakaret ve tehdit mesajlarından ikisine, dava açacağım ve bunu kamuoyuna yansıtacağım. Eğer bu ülkede çalışamayacak düzeye gelirsem ki, sanmıyorum, bu süreçte yaşadıklarımdan dolayı beni kabul etmeyecek ülke yok gibi.
Bu arada, bir “İslam düşmanı” olarak, sokak ortasında Hrant gibi bu konjonktürde katledilme olasılığımı unutmuş değilim.

Bu korku imparatorluğu tanımlamasını, yazılarımda ve sosyal hesabımda çok kullanıyorum. Faşizmin en önemli argümanlarından biri, korku imparatorluğunu inşa etmektir. Bu gün, bu ülkede yaşanan süreçte budur. Örneğin, düşünce ve ifade özgürlüğünü kullanan insanlar göz altına alınıyor, tutuklanıyor. Bu durumu, medya aracılığı ile herkes öğreniyor. Daha sonra bu insanların büyük çoğunluğu, ilk duruşmada serbest kalıyor, sonrasında da beraat ediyorlar. Ama bunu kimse bilmiyor. İlk gözaltına alınma süreçlerinin yankısı, korku imparatorluğunu besliyor. Şu an için, korku imparatorluğu amacına ulaşmış durumda. Sistematik şekilde insanlar göz altın alınıyor. Sesini yükselten aydınlar, gazeteler, kamu emekçileri, Fetö ve PKK ile yakından uzaktan ilişkili olmayan on binlerce insan tutuklanmış durumda. Bu örgütler ile ilişkisi olmayan veya yıllar öncesinde bağları olan, tutuklanan, işinden olan hak mağduriyetlerine maruz kalan binlerce insan var. Bir kısmı görevlerine iade edilmeye başlandı. Tek bir örnek vermek istiyorum. Çok sevdiğim, yakından tanıdığım Fetö ile yakından uzaktan ilişkisi olmayan doktor arkadaşım, Fetöcü diye adlandırılan bir hastanede çalışan eşinin, banka hesabına maaşını virman ettiğinden dolayı, kamudaki görevinden atılmış durumda. Buna benzer binlerce örnek var.

Korku imparatorluğu ülkeyi esir almış durumda. Kendi yaşadığım soruna dönersek, din dersinde yapılan uygulamaya karşı olan iki veli, yaşadığım saldırı karşında birlikte hareket etmekten vazgeçmiş durumda. Düşük bütçeli bu aileler, “Doktora bunu yapan bize ne yapmaz?” diyerek, meşru bir duruma şahit olmaktan vazgeçtiler.

Mesleğinizle dini görüşünüzü kıyaslayan Yeni Akit, dinsiz olduğunuz savıyla size, “Bu Nasıl Doktor!” haberiyle yüklendi. Peki sizce bu anayasa ile güvence altına alınan, din ve vicdan özgürlüğü ilkesine ters değil mi?

Türkiye politik sürecinde, Yeni Akit’in özel bir konumu var. Onları da izliyorum, İslamofaşizmin şu an için sembolik temsilcisi konumunda. 30 bin tirajlı olmasına rağmen, iktidarın çevreleri üzerinde büyük etkileri var. Yazarlarının okunma oranları, sosyal medyada binler ile ifade ediyor. Ama çıkardığı gürültü ve etki yüksek. Tetikçi bir işlevi var. Avukatların yaptığı araştırmaya göre, basında en çok dava açılan bir çevre. Ama çok enteresandır, haklarında açılan davaların ezici bir çoğunluğu “düşünce ve ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmiş. Bu kadar cüretkar davranmalarının nedeni de böylelikle anlaşılıyor. Ama biz yine de hedef gösterme, linç kampanyasına sebep olması nedeni ile suç duyurusunda bulunacağız.  Cumhurbaşkanına hakaret etme suçlamasında takipsizlik ve beraat kararı çıktığı anda, maddi ve manevi kayıplarım için tazminat davası açmayı düşünüyorum. AHİM’e kadar götürmeyi düşünüyoruz.  Adli sicillerine bir dava daha eklemek, bizim için onurdur.

Aynı pencereden bakacak olursak, sizce dini olmayan (laik) devletin, uygulamalı namaz dersi vererek, bir dini ve hatta mezhebi çocuklara dayatması, anayasa ihlali değil midir?

Zorunlu din dersleri uygulaması, üyesi bulunduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından geçersiz sayıldı. Bu konuda karar var. Ama iktidar bu karar üzerine, din kültürü ve ahlak bilgisi kitaplarına, göstermelik olarak Hristiyanlık, Musevilik ve Alevilik inançlarını kapsayan bir kaç ekleme ile “Biz bütün dinleri müfredata ekledik.” diye, alınan kararı etkisizleştirmek yoluna başvurdular. Mevcut din dersleri kitaplarında, birkaç sayfa ile geliştirdikleri Alevilik ve diğer inançların dışında, yüzde 99 Sünni İslam bilgileri ve ibadet ritüelleri ile eğitim müfredatına devam ediyorlar.
Nüfus cüzdanlarında “İslam” yazan Aleviler, bu düzenlemeden muaf sayılmadılar. Kafalarındaki Aleviliği, İslam içi saymayan zihniyet, bu konuda Aleviliği, “İslam içi bir mezhep” olarak tanımlayarak, Alevi çocukların zorunlu din derslerine katılmasını zorunlu kıldılar.

Sosyal medyada yansıyan haberlere göre; çocuklarını din derslerinden muaf tutmak isteyen laik, seküler yurttaşlar, çocuklarının din hanesine çok kolay bir düzenleme ile Hristiyan yazdırarak, bu sorundan kurtulma yoluna başvuruyorlar.

Peki bu süreçte, Türk Tabipler Birliği ile bir görüşmeniz oldu mu? Desteklerini sundular mı? Ya da herhangi bir demokratik kitle örgütü yanınızda oldu mu?

Üyesi olduğum İstanbul Tabip Odası ile iletişime geçtim. Yönetiminde, kişisel olarak tanıştığım insanlar var. Bilgilendirdim. Sürecin takipçisi olduklarını ifade ettiler. Bunun dışında, CHP içinde değer verdiğim birkaç milletvekili, kişisel ilişkilerim ve ülke genelinde CHP yerel örgütlerinden bireysel olarak destek aldım. Bireysel destekler kapsamında, birkaç milletvekilinin araması veya benim aramam  sonucunda süreci takip edeceklerini, meclis gündemine getireceklerini söylediler. Ama Yalova CHP teşkilatı bu konuda  sınıfta kaldı.

Çocuğunuzun bilimsel eğitim alma hakkı için bunca baskıya katlanıyorsunuz. Peki oğlunuzun eğitim hayatını, bundan sonraki süreçte nasıl planlayacaksınız? Belki sizin gibi problemler yaşayan ailelere de örnek teşkil edebilirsiniz.

Bu süreçte eşim ve çocuğum çok yıprandı. 12 yaşında ama her şeyin farkında. Okula gitmek istemedi. Büyük bir anksiyete yaşadı. İkinci evliliğimin, aslında çokta kullanmak istemediğim, eşimin ilk evliliğinden olma, benim için öz evladım. Bana baba diyor. İlk evliliğimden iki çocuğum daha var. Onların da maddi manevi sorumlulukları benim üzerimde.

En büyük kızım özel üniversitede okuyor. Ondan küçük olan lise sonda, devlet okulunda okuyor. Bu süreç yaşandıktan sonra, travmaya maruz kalan oğlum, o okula gitmek istemedi. Okula bir türlü gönderemedik. Eşimin arzusu üzerine, başka bir okula nakil yaptırıyoruz. Benim fikrim, aynı okulda devam etmesiydi. Ama eşimin ve çocuğumun yaşadığı anksiyete nedeni ile okulunu, ailemin desteği ile değiştirdim. Ben sevilen, çalışkan, işini seven ve layıkı ile yapan biri olarak, ailemin desteği ile de çok zorlanacağımı sanmıyorum.

Son olarak; 48 yaşında bu ülkeyi seven, çocuklarım ve bu ülkedeki tüm çocukların özgür, demokratik, laik bir hukuk devletinde yaşamasını istiyorum.
Tetikçi gazetenin, beni hedef gösterirken kullandığı “İslam düşmanı” suçlamasını kabul etmiyorum.

Bu süreç ile ilgili spontane gelişen laik eğitim ve zorunlu din dersleri konusunda yarattığım hassasiyetin, bundan sonraki muhatapları ve takipçileri siyasi partiler ve kurumlardır. Kahraman, öncü olmak gibi bir misyonum yok. Yaşam, benim için sadece siyasetten ibaret değil. Ve aslında siyaseti sevmiyorum. Ülkenin içinde bulunduğu gerilim, herkesi siyasetçi, ekonomist yapmış durumda.

Özgürlükçü, çoğulcu, doğa dostu bir yurttaş olarak, eşit yurttaşlık temelinde, bu ülkenin tüm azınlıkların, etnik kökenlerin, inançlarının bir arada karşılıklı saygı ve sevgi çerçevesinde, devlet mekanizmasının tarafsız bir şekilde düzenlediği bir ülkede, barış ve huzur içinde yaşamalarını diliyorum. Ya bunu başaracağız ya da bu ülke, iç savaşlara, mezhep çatışmalarının kana bulayacağı, karanlık, orta doğu benzeri bir ülkeye dönecektir.
Özgür demokratik laik bir Türkiye dileği ile…

Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Tekrar geçmiş olsun diyorum, Abuzer Bey. Güzel günleri hep birlikte görmek dileğiyle.

Desteğiniz ve iyi dilekleriniz için teşekkürler Gaia Ailesi.

Önce Demokrasi girişiminin düzenlediği panelde Anayasa değişikliği tartışıldı

1

“Bu ortamda anayasa yapılamaz, önce hukuk ve demokrasi” sloganıyla faaliyetlerini yürüten “Önce Demokrasi” girişiminin düzenlediği “Anayasal Geleceğimiz” başlıklı 14. panel, önceki akşam Kadıköy Belediyesi Nikah Dairesi’nde gerçekleşti.

Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği, Kadıköy Sivil Toplum Örgütleri ve Kadıköy Belediyesi desteğiyle gerçekleşen panelin moderatörlüğünü Sevil Becan üstlenirken, açılış konuşmasını CHP eski Milletvekili Önce Demokrasi Girişimi Sekretarya üyesi Melda Onur yaptı. Önce Demokrasi girişiminin kuruluşuna değinen Onur, gündemde olan anayasa tartışmalarına dikkat çekti. Melda Onur’un ardından söz alan Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu ise sipariş ile anayasa oluşturulmak istendiğini ifade etti. Yaklaşık üç saat süren etkinlikte, ülke gündeminde yer alan yeni anayasa metni tartışıldı. Panelin sonunda ise dinleyicilerin, anayasa değişikliğine ilişkin soruları yanıtlandı.

“AYM kendi kendini işlevsizleştirdi”

Açılış konuşmalarının ardından panelde ‘OHAL uygulaması ve denetimi’ konu başlığı ile ilk sözü Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu aldı. “Anayasa Mahkemesi (AYM) kendi kendini işlevsizleştirmiştir” diyen Korkut Kanadoğlu, “Yeni bir anayasa yapılsa dahi şu an yaşadığımız olağanüstü hal durumundan farklı bir durum ortaya çıkmayacak. Etkisizleştirilmiş bir yargı, tüm yetkilerin tek elde toplandığı, yasamanın devre dışı bırakıldığı, kişiselleşmiş bir iktidarı ortaya çıkarmaktan başka bir amacın taşınmadığı bu anayasa değişikliği ile yeni bir şey çıkmayacağını söylemek şimdiden mümkündür. Geçmişten bugüne kazanımlarimizin ne kadar gerisinde kaldığımızın, olağanüstü bu döneme ilişkin bu döneme ait görüşmelerle aslında ne kadar geriye gitmekte olduğumuzu ve gideceğimiz yöne ilişkin rejimin ne olduğunu bu anayasa değişikliği ile beklenen ortam bize çok açık ve net bir şekilde gösteriyor.” açıklamalarında bulundu.

“Başkanlık rejiminde siyasal şiddet ölümleri artar”

Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu’ndan sonra söz alan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ise “Rejim arayışı gerçek ve sanal gündemimiz” başlığını taşıyan bir konuşma yaptı. Yeni siyasal rejimin başarılı olup olmayacağına bazı temel ilkelere bakarak karar verdiğini söyleyen Kalaycıoğlu o ilkeleri şöyle açıkladı:

İlk olarak yapılması gereken yeni anayasa bir siyasal rejim olarak uygulandığında genel anlamda bizim için uygun, yerinde, adil ve hakça olup olup olmadığına bakmaktır. İkinci aşamada o anayasa ile siyasal uzlaşmayı ne kadar çözebileceğimize bakmalıyız. Üçüncü olarak da hükümet kurumlarının çalışmasında hükümetin, devletin ajanlarının yönetimde ne ölçüde yönetme maliyeti olduğuna bakabiliriz. Dördüncü ölçüt olarak da anayasanın başarısı kısmen siyasal rejimin kısmen iktisadi etkinliklerle birlikte ürettiği kamu mallarının ne derece etkili olarak üretilebildiği ve kullanılabildiğine bakılmalıdır.

Bu dört ölçüte bakarak evet ya da hayır oyumuzu kullanabileceğimizi söyleyen Kalaycıoğlu, ayrıca yıllara göre milyonda kaç oranda siyasal şiddetten ölüm olduğunu içeren bir araştırma bulgusunu da paylaşarak, başkanlık rejimini seçtiğimiz takdirde siyasal şiddet yüzünden ölümlerin artacağını kabul etmemiz gerektiğinin altını çizdi.

“OHAL Kaldırılmadan anayasa değişikliği yapılamaz”

“Anayasal kazanımlar ve geleceğimiz” konu başlığıyla son konuşmayı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu yaptı. Kabaoğlu, Başbakan’ın geçen hafta yaptığı “OHAL sırasında referandum olmaz” açıklamasını hatırlatarak, “İyi güzel de, Sayın Başbakan sen ki, anayasa sana hiç böyle bir yetki tanımadığı halde anayasa ile uğraşıyorsun, anayasa ile yatıp kalkıyorsun. Rusya’dan bile anayasa konusunda ahkam kesiyorsun. Geçte olsa OHAL’de anayasa yapılamayacağını dillendirdin tamam da, peki anayasa süreci nasıl yürütülecek OHAL döneminde? Şu anda kapalı kapılar arkasında yapılan görüşmeler hakkında nasıl bilgi sahibi olacağız ve medyaya serbest giriş hakkını ne zaman sağlayacaksınız? İnsanlar sokaklarda coplattırılmadan, polisimize tekmelettirilmeden, şiddet görmeden anayasa gösterisini ne zaman yapabilecekler?” ifadelerini kullandı. Anayasanın aceleye getirildiğini söyleyen Kaboğlu, 12 eylül yöneticilerinin bile anayasa için 2 yıl 2 ay sabrettiklerini dile getirerek tepkisini “Peki siz neden 2 hafta, 2 ay sabretmiyorsunuz? Nedir aceleniz?”diye sorarak dile getirdi.

Yerinden edilen ve mülksüzleştirilen Sur sakinleri evlerine geri dönebilsin!

Diyarbakır’ın tarihi merkez ilçesi Sur’da zorla yerinden edilen yaklaşık 24 bin kişinin evlerine ya da sürekli yaşadıkları yerlere geri dönme hakları güvence altına alınsın. Uluslararası Af Örgütü’nün imza kampanyasına destek vermek için tıklayın!

Arka plan

2015 yılının Temmuz ayında kırılgan barış sürecinin son bulmasını takip eden on ay boyunca, silahlı çatışmalar, on yıllardır sürüp giden çatışma sürecinin önceki dönemlerinin tersine, kırsal alanlarda değil, il ve ilçe merkezlerinde yaşandı. Güneydoğu’nun farklı bölgelerinde yaşanan şiddet olayları, geniş çaplı yıkımlar ve devam eden sokağa çıkma yasakları sonucunda zorla yerinden edilenlerin sayısının en az yarım milyona ulaşmış olması muhtemel.

Sur sakinlerinin yerinden edilme koşulları, başta yeterli konut hakkı olmak üzere devam eden hak ihlalleri Aralık 2016’da yayımladığımız “Yerinden edilen ve Mülksüzleştirilenler: Sur Sakinlerinin Evlerine Geri Dönme Hakkı” başlıklı raporumuzda belgeleniyor. Sur sakinlerinin evlerine ya da önceden yaşadıkları ilçeye geri dönebilmelerinin gitgide daha da uzaklaşan bir ihtimal olduğu da rapordaki vurgulardan biri.

Bölgenin farklı il ve ilçelerinde olduğu gibi Sur’da da, PKK ile ilişkili kişiler hendekler kazıp, barikatlar kurup, “öz yönetim” ilan ettiler. Hukuka ve kamu düzenine karşı ciddi ve zorlu bir durum yaratan bu fiillere cevaben Türkiye yetkilileri süresi belirsiz ve kesintisiz sokağa çıkma yasağı kararlarını uygulamaya geçirdi. Nihai olarak 11 Aralık 2015 tarihinde, halen devam eden, daimi sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Sokağa çıkma yasağı altındaki diğer kentsel alanlarda olduğu gibi, askeri güvenlik operasyonlarında ağır silahların kullanılması, geniş çaplı yıkımlara ve birçok kişinin ölümüne sebep oldu. Orantısız öldürücü güç kullanımı ve sık sık yaşanan su ve elektrik kesintileri ile birlikte sokağa çıkma yasağı koşullarında hayatta kalmanın zorluğu, Sur’un sokağa çıkma yasağı altındaki altı mahallesinde yaşayan, yaklaşık 24,000 mahalle sakininin tamamının ya da hemen hemen tamamının evlerini terk etmesine neden oldu. Raporun yayımlandığı Aralık 2016’da, dâhi bu mahallelerin büyük bir bölümü halen boş ve sokağa çıkma yasağı devam ediyor.

Silahlı çatışmalar, Sur’da Mart ayında, sokağa çıkma yasağının ilan edildiği diğer bölgelerde ise Haziran 2016’da son buldu. Güneydoğudaki gelişmeler, önemli ölçüde, Türkiye yetkililerinin 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası verdiği tepkiyle şekillendi. Yetkililer, olağanüstü hal uygulaması altında muhaliflere yapılan kapsamlı ve sistematik saldırıların bir parçası olarak, Kürt medya organlarını kapatma, gazetecilerini tutuklama, bölgenin farklı yerlerinde, seçilmiş yerel yöneticilerin yerine kayyum atama ve sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerine kitlesel bir biçimde son verme suretiyle muhalif Kürtleri de hedef aldılar. Kentte yaşayan yerinden edilmiş ailelere destek sunan iki önemli aktör, Sur ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyeleri’nin eşbaşkanları yerine hükümet tarafından kayyum atandı ve yine yerinden edilenlere doğrudan insani yardım ve destek sağlayan sivil toplum örgütleri kapatıldı.

Bu ortamda, yerinden edilen ve evleri ellerinden alınan ailelerin hakları ihmal ediliyor. Sur’da, sokağa çıkma yasağının ilan edildiği esas bölgede yaşayan ailelerin büyük çoğunluğu hâlâ zorla yerinden edilmiş durumda. Yetkililerin sunduğu destek ve yardımlar önemli ancak yetersiz ve de mevcut ihtiyaçların tümüne cevap vermekten uzak. Birçok yerinden edilmiş aile yeterli barınma imkânlarına ulaşabilmiş değil. Çocukların eğitim hakkı gibi diğer haklar ise yine yeterli düzeyde tesis edilmiyor. Yerinden edilen ilçe sakinlerinin evlerine ya da yaşadıkları yerleşim yerine geri dönme hakkı da, devam eden sokağa çıkma yasakları, tahribata uğramış ya da yıkılmış altyapı ve konutlar ve de devam eden konut yıkım çalışmaları nedeniyle ciddi tehlike altında. İlçe sakinleriyle istişare edilmeden geliştirilen ve ilçe sakinlerinin Sur’dan uzak semtlere taşınmasını öngören kentsel yenileme projesinin önünü açmak için de Sur ilçesinin en az yüzde 60’ı tamamen kamulaştırıldı.

Bir bütün olarak bakıldığında, bu süreç, altyapıdaki değişiklikler ve nüfus transferi vasıtasıyla güvenliği sağlamak için söz konusu yerlerde ikamet eden kişileri yerinden etme, ve bu yerleri yıkıp yeniden inşa etmeye yönelik önceden tasarlanmış bir planın olduğu izlenimini veriyor.

Bu büyük kriz karşısında yetkililerin Sur’da yerinden edilenler ve bölge genelinde sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı ilçelerde yerinden edilen yüz binlerce insan için somut bir plan oluşturması gerekiyor. İlçe sakinleriyle tam istişare içerisinde geliştirilecek bu tür bir plan, hızlı bir şekilde oluşturulmalı ve yerinden edilen kişilerin haklarına erişimini sağlamalıdır. Daha da önemlisi bu plan ile devlet, ülke içinde yerinden edilen kişilerin, kendi istekleri ile evlerine ya da sürekli yaşadıkları yerlere geri dönmelerini sağlayacak gerekli koşulları oluşturmalı ve gerekli imkanları sağlamalıdır.

Kampanyamız da bu süreçte Diyarbakır’ın tarihi merkez ilçesi Sur’da yaklaşık 24,000 kişinin zorla yerinden edilmesi ile birlikte yaşadığı hak ihlallerine odaklanıyor ve Sur sakinlerinin evlerine ya da sürekli yaşadıkları yerlere geri dönmeleri için gerekli koşulların oluşturulmasını talep ediyor.

Daha fazla bilgi için: www.zorlayerindenedilenler.org

Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye Yetkililerine Tavsiyeleri:

  • Ülke içinde yerinden edilen kişilerin, kendi istekleri ile, güvenli ve insan onuruna yakışır biçimde, evlerine ya da sürekli yaşadıkları yerlere geri dönmeleri veya yine kendi istekleriyle, ülkenin başka bir bölgesine yerleşmeleri için gerekli koşullar oluşturulmalı ve gerekli imkanlar sunulmalıdır;
  • Sokağa çıkma yasağı daha fazla gecikmeksizin kaldırılmalı ve mümkün olduğu kadar çok kişinin derhal evlerine geri dönmesi, işyerlerinin açılması ve olağan ekonomik yaşamın yeniden tesis edilmesi için adım atılmalıdır;
  • Evinin hasar görmüş olması, kamulaştırılması ya da devam eden sokağa çıkma yasakları nedeniyle, evinde ikamet etmesi mümkün olmayan tüm ilçe sakinlerine, konut sorununa uzun vadeli bir çözüm bulunana kadar, yeterli konut dahil temel sosyoekonomik ihtiyaçlarını karşılayacak adil ve yeterli finansal destek verilmeli ve bu kişilerin yeterli kamu hizmeti ve altyapıya erişimleri sağlanmalıdır;
  • İlçe sakinlerinin belirlenen tazminat bedelleriyle ilgili itirazlarını bağımsız bir merci önüne taşıyabilecekleri bir mekanizma oluşturulmalıdır;
  • Sur’un yenilenmesi ve Sur sakinlerinin yerinden edilmelerine ivedilikle son verilmesi için atılacak adımları özetleyen detaylı önergeler derhal yayınlanmalıdır; yeniden inşanın yönünü belirlemek üzere Sur sakinleri samimi bir istişare sürecine dâhil edilene kadar proje durdurulmalıdır;
  • Yerinden edilen kişilerin geri dönme, yeniden yerleştirme ve yeniden entegrasyon planlama ve idaresine tam katılımı güvence altına alınmalıdır;
  • Hem ev sahipleri hem de kiracılara yeniden inşa projeleri tamamlandıktan sonra Sur’a geri dönme seçeneğinin sunulması güvence altına alınmalıdır;
  • Bu doğrultuda, proje dahilinde inşa edilecek binaların, hem ev sahibi hem de kiracı Sur sakinleri için yeterli sayıda, erişilebilir ve yeterli hizmet ve altyapıya sahip olması sağlanmalıdır;
  • Sur sakinlerine kamulaştırma kararlarıyla ilgili bilgi verilmeli, ilçenin geleceğine dair kararlar almadan ve somut adımlar atmadan önce mahalle sakinleriyle samimi istişarelerde bulunulmalıdır;
  • Kamulaştırma kararlarına itiraz etmek isteyen bireylere bağımsız hukuki yardım sağlanması güvence altına alınmalıdır;
  • Güvenlik operasyonları sırasında ortaya çıkan insan hakları ihlalleri kapsamlı olarak soruşturulmalı, hakları ihlal edilen, sokağa çıkma yasağı süresince ve sonrasında alınan idari tedbirler sonucu ayni ve nakdi zarar gören Sur sakinlerinin yasal başvuru yollarına etkin erişimi güvence altına alınmalıdır.

Nefeslerin buluşması: Ney ve Yoga

Nefeslerin buluşması ile Mevlevi müziğinin simgesi haline gelmiş ney ile kadim bir öğreti olan yoga bir araya geliyor

Nefes hem ney hem de yoga için kilit noktada. Nefestir neye can veren. Bedenimizin canı da nefestir. Yoga felsefesinde yaşam enerjisi (prana) nefes ile taşınır ve nefes anda kalmak için en önemli aracımızdır.

Ses ile zihin, yoga ile bedeni kapsayan bu çalışma ile nefesler bir araya geliyor. Burak Bilen eşliğinde yoga dersi boyunca Tevfik Bilen enstrümantal mevlevi müziğinden örnekler ve makamsal müziklerle atölyeye eşlik ediyor ve kaçırılmayacak bir deneyim ortaya çıkıyor!

Bir süredir yoga yapan ya da yogayla hiç tanışmamış her yaştan herkese açık bir etkinliktir.

Tarih: 10 Aralık 2016 Cumartesi

Saat: 14.30-15.45
Yer: Kavaklıdere/Ankara

Atölyeye katılmak ve detaylı bilgi almak için Burak Bilen’e 05076290919 numaralı telefondan ya da [email protected] adresinden ulaşabilirsiniz.

“Yogada her duruş, her nefes sana bir şey söyler, sana senin hikâyeni anlatır. Neyde her üflediğinde bir başka sen olursun, evrende, sonsuzlukta dolaşırsın.

Duruşu ya büyük bir keyifle, tutkuyla yaparsın, her anından sonsuz bir mutluluk duyarsın, ya da beklersin ne zaman bitecek diye anlamsız. Neyi üflerken ya sadece notalar çıkar, ya da sen ney olursun bütünleşirsin neyle, sanki o da senin bir organın bir uzantındır. O zaman sesler anlam kazanır.”

Facebookta açılan etkinlik sayfası için lütfen tıklayın.

Kaynak: Ben biz hepimiz 

Birileri gri dese de, rengarenk Ankara için: “Ankara Güzeldir” yayına başladı

“Ankara güzeldir” yayına başladı!

“Ankara Güzeldir” diyerek yola çıkıyoruz. Ankara’daki etkinlikleri duyuracağımız, Ankara kent kültürüyle ilgili yazılar, röportajlar, tanıtımlara yer vereceğimiz bir rehber olmasını murad ediyoruz Ankara Güzeldir’in.

Ankara’daki kültürel, sanatsal, sportif, bilimsel, politik eylem ve etkinliklerini; kolay ve hızlı takip edilebilecek bir sistem içinde paylaşacağız. Dinamik ve zengin içeriği birarada görebilmek için, öncellikli olarak internet sitemizin kullanımını öneriyoruz. Ancak sosyal medyanın etkililiğini bildiğimiz için de, Facebook, Twitter, Instagram ve Telegram hesaplarımızla; her etkinliğe, yazıya ve röportaja ulaşmanız mümkün olacak. Sosyal medya hesaplarımızdan Instagram hesabı, Ankara Güzeldir çalışmalarının duyurulduğu kurumsal hesap olarak kullanılacakken, diğer tüm hesaplarımızdan etkinlikleri takip edebileceksiniz.

Mekanlarda ya da sokaklarda biraraya gelmenin daha da değer taşıdığı bugünlerde, Ankara’nın güzelliklerini birlikte paylaşalım istiyoruz. Herkesin birbiriyle paylaştığı, birlikte ürettiği kolektif bir sistem Ankara Güzeldir. Bizler ve sizler diye ayrılmıyor, Ankara’da yaşama duygusunu, kıymetini üreten ve yaşayan herkesin parçası olduğu bir kolektifin adı Ankara Güzeldir.

Çünkü biliyoruz ki, Ankara bir anılar toplamı. Birlikte paylaşabilmek, güzel anılar bırakabilmek dileğiyle…


Ankara Güzeldir

Maruz kaldığınız eğitim sistemini sorgulatıcı bir film: Captain Fantastic

1

Bir filmin açılış sahnesi, ilk gösterilen öğeler, kahramanın ilk göründüğü an ve filmin ilk 10 dakikası, izleyicinin o filme ait duygularını oluşturur. Filmin “nasıl gideceği”ne dair fikirlerin ortaya çıktığı zaman dilimidir ilk sekans…

Captain Fantastic’in açılış sahnesinde yüzü çamurla kamufle olmuş yarı çıplak genç bir çocuğun bıçakla geyik avlamasını seyrederiz. Geyik öldükten sonra yavaş yavaş ortaya, diğer çocuklar ve baba çıkar. Vahşi bir doğada, yaban hayat süren yerlilerin ayinlerine benzeyen bir atmosferde geyik avcısı geyiğin kalbini yer ve babası tarafından “yetişkin bir erkek” olduğuna dair kutsanır. Böyle bir açılışla gördüğümüz karakterlerin, doğada sistem dışında yaşayan, dış dünyadan bihaber, avcılıkla hayatlarını sürdüren insanlar olduğu çıkarımını yapabilir seyirci… Hatta daha da ileri gidip “modern hayat” içinde yaşayanlar olarak, karakterleri “ilkel” olarak nitelendirebilir. Devam eden filmin hikâyesinde hiç de öyle olmadığını anlayacaktır.

Düzene baş kaldırmak

Baba Ben Cash (Viggo Mortensen), Pasifik ormanlarının derinliklerinde 6 çocuğu ile birlikte medeniyetten uzak, kapitalizme karşı izole olmuş bir hayat yaşamaktadır. Çocuklarının tüm bedensel ve entelektüel eğitimini, eşiyle beraber kendileri üstlenmiştir. Okulun çocuklara dayattığı ezberci sistemin aksine, bu ailenin çocukları her şeyi okuyup anlayarak, tartışarak öğrenirler.

Film, annelerinin ani ölümüyle -ki bu bir spoiler değil- yola çıkan ailenin, dış dünyayla yaşadıkları zorlukları anlatır. Kurdukları düzenin bir bir yıkılışına şahit olan bir baba ve kendi öğrendikleri doğruları sorgulayan çocuklar vardır artık. Tanıdıkları ve ailesi Ben’in çocukları eğitim tarzını kıyasıya eleştirirken, aynı zamanda ona alternatif bir yol da sunmazlar. Çünkü barizdir ki, çocuklar, normal bir okul eğitimi alan ve sosyal olan çocuklara göre daha donanımlıdır.

Ben, çocukları dinin dogmalarının dışında bilimsel bir eğitime tabi tutar. Her şeyi sorgulayarak, tartışarak ve hiçbir sansür olmadan öğrenirler. Tüm dünyanın Noel’i kutlamaları bir şey ifade etmez. Onlar Amerikalı düşünür, aktivist Noam Chomsky (tıpkı peygamberlerini kendileri seçmiş gibi) gününü kutlamaktadır. Semavi dinlere yapılan göndermeler, faşizmin bir çocuk tarafından tanımı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi önemli konular her fırsatta dile getirilir filmde. “Mutlu aile”nin devamını sağlayan “baba” karakterleri sunan Amerikan film endüstrisinin aksine Ben, çocukları için büyük mücadeleler vermez. Çünkü onlar aldıkları temel eğitim sayesinde filmin devamında kendi kararlarını verip, yollarını çizebilirler.

Yönetmen Matt Ross’un, dünya prömiyerini Sundance’ta yapan ve hemen ardından gösterildiği Cannes Film Festivali’nden “En İyi Yönetmen” ödülü ile dönen filmi Captain Fantastic, bir yol ve büyüme hikayesi olarak seyirciye keyifli dakikalar vadederken, din, insan ve yönetim biçimleri gibi konularda sizi sorgulamaya itiyor.

Bir yol ve dönüşüm hikâyesi

Hayatlarını değiştiren bir yola gitmeleri bakımından izleyicide Little Miss Sunshine etkisi yaratan Captain Fantastic’in kuşkusuz en iyi sahnesi kilisede düzenlenen tören sahnesi. Dini özellikle kilise gibi bir yerde sorgulayarak cesaretli bir tavır sergileyen film, “Dini inanışı olmayan bir insan, neden toplum baskısı sebebiyle dini bir törenle uğurlanır?” “Bir insanı ‘iyi’ yapan dini inancı mıdır, yoksa yaşadığı süre boyunca yaptığı ve hatırlanmasını sağladığı şeyler mi?” gibi sorulara cevap arıyor.

Karısı Leslie gömülmek değil yakılmak istiyor, üç semavi din gibi uydurulduğunu düşünmediği Budizme inanıyor. Küllerinin halka açık, nüfusu fazla olan bir yerin tuvaletine dökülüp, üzerine sifon çekilmesi son vasiyeti. Fakat Leslie’nin anne babası, hem böyle vedaya hem de damatları ve onun “hippi” tavırlarına karşıdır. Ben ve çocuklar, toplumsal normlarlarla tekrar yüzyüze gelecektir.

“Where do we go now?”

Filmin çözüldüğü ve bir sona bağlanışı, herkesin toplanıp bir şaman ayini gibi şarkı söyleyip dans ettikleri sahneyle oluyor. Güzel bir Guns’n Roses coverı ile “Nereye gidiyoruz?” diye soruyorlar. Viggo Mortensen’in doğal ve bir o kadar göze çarpan oyuculuğu, ondan aşağı kalır yanı olmayan çocuk oyuncular filmi izlerken ekstra keyif veriyor.

Captain Fantastic, mükemmel olmasa da son yıllarda izlediğim en ilginç filmlerden. “İlginç bir kelime değil, daha spesifik olmalı. Kendi cümlelerinle anlatmalısın…” Film böyle söylüyor. Filmin sonunda, Ben, kapitalist düzene yenilecek midir, yoksa onunla kendi bildiği yolla mı yaşayacaktır, burası yorum açık.

Sanatçının yarattığı bedava kitap dağıtan tank: Toplu bilgilendirme silahı

Arjantin’in, Buenos Aires kentinde yaşayan ve aykırı bir sanatçı olan Raul Lemesoff, tanka benzeyen, tuhaf biçimli bir “Toplu Bilgilendirme Silahı” (Arma de Instruccion Masiva) yarattı. Bunu tasarlamasının amacı ise cahilliğe karşı savaşmak ve bilgiyi yaymak. Lemesoff, 1979 Ford Falcon marka arabayı, tanka benzeyen bir araca dönüştürdü. Bu araç; mil etrafında dönen bir başlık, çalışmayan bir tank silahı ile tankın içine ve dışına 900 kitabın sığabileceği büyüklükte bir alandan oluşuyor.

7Up’ın yaptığı projeyle alakalı bir videoda, sanatçının Buenos Aires sokakları boyunca tankını sürdüğünü ve gençlere, yaşlılara kitap dağıttığını görüyoruz. Sanatçının tek isteği dağıtılan kitapların okunmasına dair insanların söz vermesi. Videoda, “Çok tehlikeli görevlerim var” diyen sanatçı ekliyor: “İnsanlara iyi ve eğlenceli bir şekilde saldırıyorum.”

Kaynak: Bored Panda

Daha fazla bilgi için: sites.google.comFacebookMy Modern Met

Çocuklarda her daim umut var: Mavi Kuzu Fanzin

“Kuzunun Kendi Kopardığı Ot Tatlı Olur”

Şu hayatta sevgi çok önemli
Sevgi olmazsa küs kalırdık
Sevgi en önemli şey
Sevgi en değer şey
Feyza Nur Mencik 6-A

Yeryüzünün kucak açtığı, güzellikler içinde yaşıyoruz. Bu güzellikler, günden güne insanlık tarafından harap ediliyor. Yeşilin de mavinin dde eğerini henüz anlamış değiliz. Elimizde olanın tüketildiği, gelecek kuşakların ellerine bırakabileceğimiz emanetlerimiz yok olmaz üzere. Çocuklar, doğanın yeşilliğine ve denizin mavisine kucak açabilecek mi? Biz her ne kadar tüketmeye devam etsek de çocuklar üretmeye devam ediyor. Çocukların istediği, hayal ettiği bambaşka bir dünya var. Şimdi, onların düşüncelerini dinleme vakti.

Çok uzak değil, Antalya’nın Kumluca ilçesinde olan Mavikent Ramazan Abacı Ortaokulu’na gidiyoruz. Çocukların birer umut parçacığı olduğu bu okulda; şiir, doğa, hayat, arkadaşlık, deniz ve sevgi tüm kentlerin insanlığına uğramaya başladı bile. Mavikent Ramazan Abacı Ortaokulu’nda Türkçe öğretmeni olan Abuzer Gülpınar, öğrencilerle beraber en güzel çalışmaların odak noktasında bulunuyor. Kumluca’nın yeşil doğasının ve mavi denizinin eşlik ettiği yepyeni bir fanzin, çayırlara doğru koşuyor: Mavi Kuzu Fanzin

Mavi Kuzu Fanzin, ortaokul öğrencilerinin çıkardığı bir şiir fanzini. Dokuz ve on yaşındaki öğrenciler, umut dolu şiirleriyle adeta kırlarda koşuyor. Onların seslerine kulak verelim. Yeryüzüne bizden daha iyi sahip çıkabilecek birileri varsa onlar da çocuklardır.

İlk sayıları olan Mavi Kuzu’da on beş şiir bulunuyor. Feyza Nur Mencik’in “Sevgi” şiiri, Sudenaz Karabaş’ın “İstek” şiiri, Ünzile Çetiz’in “Okul Aşkı” şiiri, Sena Nur Akyol’un “Bayrak” şiiri, Gökhan Şen’in “Atam” şiiri, Dilek Mencik’in “Ailem” şiiri, Fatma Zehra Oduncuoğlu’nun “10 Kasım ve Bizi Seven Öğretmenim” şiiri, Tuğba Çetiner’in “Saygı” şiiri, Cemile Taşkent’in “Deniz” şiiri, Tuana Mencik’in “Tavşanım” şiiri, Ervanur Karabaş’ın “Hepimiz İnsanız” şiiri, Berra Özyer’in “Temiz Dünya” şiiri, Ayşegül Aydoğdu’nun “Bayrağım” şiiri ve Murat Demir’in “Sen” şiiri Mavi Kuzu Fanzin’in dünyasını oluşturuyor.

DENİZ

Yaz geliyor, deniz şenleniyor
Deniz, “çocuk çocuk!” diye bağırıyor
Çocuklar bu sese kulak veriyor
Onlar da ailelerine “deniz deniz!” diye bağırıyor

Lütfen, büyükler denizi kirletmeyin
Çocuklar denize girecek
Hem deniz üzülüyor hem biz
Kötüler, uzak durun denizimizden

Cemile Taşkent 5-C

HEPİMİZ İNSANIZ

Siyah, beyaz ne fark eder
Hepimiz insan değil miyiz?

Biz güleriz onlar da güler
Hepimiz insan değil miyiz?
Kimsenin kimseye karışma hakkı yok

Ervanur Karabaş 6-A

SEN

Masmavi uçuyor gökyüzünde,
Uçurtmalarla beraber,
Rüzgarda saçların

Hayata küskün beni,
Tek sen anlarsın

Murat Demir 6-C

İSTEK

Her gün güneşli olsa ne olur?
Her yuva her gün neşeyle dolsa

Her yer mutlulukla dolsun
Dünya neşeli bir yer olsun

Sudenaz Karabaş 6-A

Mavi Kuzu Fanzin, yeryüzünün tüm çocuklarına ve insanlığına armağan olsun. Çocuklar, toprağın içinden yeniden filizlenerek gün yüzüne çıksın. Çocukların bilinçlenmesini destek olup her daim yanlarında olan Abuzer Gülpınar gibi öğretmenler var olsun. Var olsun ki neşelensin, güzelleşsin dünya.

El sallayalım Mavi Kuzulara…

Fotoğraflar: Abuzer Gülpınar