Ana Sayfa Blog Sayfa 370

Ankara ve İstanbul’da okur atölyeleri: Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay

İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliği’nin, Özgür Gündem gazetesini kapatma kararı sonrası, gazetenin yayın danışma kurulu üyeleri, yazar Aslı Erdoğan 19 Ağustos’ta, dilbilimci Necmiye Alpay  ise 31 Ağustos’ta tutuklanmıştı. Daha sonra devletin birliğini bozma suçundan tahliye, örgüt üyesi oldukları iddiasıyla da tutukluluklarına devam kararı verildi. Tutuklu gazeteci ve yazarlarla dayanışmak için, ülkenin çeşitli yerlerinde eylemler gerçekleştirildi. Bu eylemlerden birini de, Ankara’da ve İstanbul’da, tutuklu yazarların, düşünce özgürlüğüne sahip çıkma amacıyla okurları gerçekleştiriyor.

Ankara / Spartaküs Kültür ve Sanat Derneği

Her cuma, edebiyat dünyasından bir konuk öncülüğünde Erdoğan ve Alpay’ın çok yönlü eserleri hakkında konuşmak için bir araya gelecek olan okurlar, Ankara’da Spartaküs Kültür ve Sanat Derneği’nde buluşuyorlar.

Her cuma saat 18.00- 20.00 arasında yapılacak olan etkinliğin ilk 5 haftasında, Aslı Erdoğan’ın eserlerinin okuması yapılacak. Tutuklu dilbilimci Necmiye Alpay için yapılacak etkinliğin detayları ise belli olunca duyurulacaktır. İlk etkinlik, 9 Aralık Cuma günü Spartaküs Kültür ve Sanat Derneği’nde.

Etkinlik programı şöyle:

9 Aralık: İnci Gürbizatik – Mucizevi Mandarin

16 Aralık: Süreyya Köle – Kabuk Adam

23 Aralık: Tekgül Arı – Kırmızı Pelerinli Kent

30 Aralık: Hayatın Sessizliğinde – Ahmet Ergül

6 Ocak: Fulya Bayraktar – Taş Bina ve Diğerleri

Spartaküs Kültür ve Sanat Derneği Adresi: Karanfil Sokak, 14/9 Kızılay / ANKARA

İstanbul /  Akademi 1971 Kitabevi

3 Aralık 2016’da sekizinci buluşmalarını gerçekleştiren okurlar, her cumartesi saat 18.00 da 1971 Akademi Kitabevi’ nde buluşuyorlar. 26 Kasım 2016’da Nil Sakman’ın “Kabuk Adam’da Ötekilik: Kişisel’in Politik Niteliği” başlığındaki sunumunu dinleyen okurlar, 3 Aralık 2016’da Orhan Kahyaoğlu ile “Necmiye Alpay’ın Dergicilik Serüveni ve Şiir” başlığı altında bir söyleşi gerçekleştirdiler.

10 Aralık 2016 saat 18.00- 20.00 arası ise yazar ve şair Muazzez Uslu Avcı ile “Necmiye Alpay ve Barış” hakkında konuşulacak.

Ankara ve İstanbul'da okur atölyeleri: Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpayİstanbul irtibat için; 

e-posta: [email protected]

Telefon: 0530 151 7921

Kitabevi adresi: Caferağa Mahallesi, Sakız Sokak, No 12, Kadıköy, İstanbul. Telefon: 0216 700 1971


Erdoğan ve Alpay’ın eserleri ile tanışma,  eserlerini daha yakından inceleme fırsatı edinmek isteyen herkes, atölyeleri ücretsiz ziyaret edebilir. Tanımak, anlamak, anlatmak ve dayanışmak için; ya hep beraber ya hiç birimiz.

Tutuklu gazeteci ve yazarlarla dayanışma etkinlikleri için facebook sayfasını takip edebilirsiniz.

Dayanışmayla…

Renkli, aydınlık ve eğlenceli: Geleceğin okulu Finlandiya’da açıldı

1

Ebeveynlerin bir okuldan başlıca beklentisinin güvenli bir çevreyle birlikte kaliteli bir eğitim olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Fakat özellikle okula yeni başlayan çocukların açısından bakarsak önceliklerin değiştiğini görürüz. Onlar için renkli, aydınlık ve eğlenceli bir sınıf her şeyden önemlidir.


Çocuk psikologları uzun zamandır eğitime yaklaşımımızı değiştirmenin çocukların okulu sevmelerine büyük ölçüde yardımcı olabileceğini tartışmaktaydı. Hepimiz henüz okula başlamamış çocukların, sırtlarında çantalarıyla sıralarına koşup öğretmenleri ve arkadaşlarıyla keyifli vakit geçirmek için sabırsızlandıklarını duymuşuzdur. Aslında bizler de okula ilk adım attığımızdaki o heyecanı hatırlarız. Fakat pek çok çocuk daha ilk günden karşılaştıklarıyla büyük hayal kırıklığı yaşıyor ve eğitim öğretim hayatına istediği gibi bir başlangıç yapamıyor.

gelecegin-okulu-2
Finlandiya’nın güneyindeki Espoo şehrinde bulunan Saunalahti okulunda bu problemin üstesinden gelmek için harika yöntemler geliştirmişler. Sadece okul binasına bakarak buranın bir okul olduğunu tahmin etmeniz pek mümkün olmayacaktır. Çünkü inanılmaz aydınlık ve canlı görüntüyle bu bina, bir okuldan çok bir modern sanat müzesini andırıyor. 
Verstas Mimarlık’tan uzmanlar hepimizin bildiği ve asla katlanamadığı sıkıcı ve soğuk okul tasarımından tümüyle kaçınmışlar.


10 bin 500 kilometrelik alanda ilkokul, ortaokul, anaokulu, gençlik kulübü, tiyatro, kafeterya, kütüphane, spor salonu ve daha bir çok şey bulunuyor. Öğrenim sakin ve huzurlu br ortamda gerçekleşiyor: Çocuklar istedikleri yere, istedikleri şekilde oturmakta özgür bırakılıyor ve sınıf içinde birbirleriyle sürekli iletişim ve tartışma halinde olmaları teşvik ediliyor. Öğrenciler minyatür ofis sandalyeleri ile sınıf içinde dilediğince hareket edebiliyorlar. (Sırf izinsiz ayağa kalktığımızda maruz kaldığımız o azarlamaları hatırlarsınız.)
Eğer isterlerse bilgisayarlarını bir iskemle üzerine yerleştirip kanepeye geçip uzanabiliyorlar. Okulda bildiğimiz yazı tahtası görevini dahi laptop bilgisayarlar üstleniyor. Derslerin çoğu takım çalışması konseptiyle işleniyor.


Kafeteryayı öğrenme sürecinin birer parçaları olarak görebileceğimiz öğrenci ve öğretmenlerin buluştukları yer olarak tanımlamak mümkün. Burada bir de sahne bulunuyor. Yemekhane, performanslar, toplantılar ve kutlamalar için değerli bir alan görevi görüyor. 
Okulun açık alanları çocuklara yürüyüş yapabilecekleri bir yer sağlamak için özel olarak dizayn edilmiş. İlkokul ve ortaokul öğrencileri için iki ayrı bölgeye ayrılmış.
Okul akşamları çevredeki tüm vatandaşların kullanabileceği bir spor merkezi haline geliyor. Spor salonu ve hırdavat atölyeleri maksimum verim almak için kullanılıyor.


gelecegin-okulu-3Mimarlar binanın iç ve dış dekorasyonunda, sıcak ve rahat bir atmosfer yaratmak amacıyla doğal materyaller kullanmış. Dış cephedeki tuğla işleri farklı inşa yöntemleri ve rastgele desenlerle yapılmış ki çocukların öğrenme sürecine destek olsun. Çocukların dinlenip oyun oynadığı alanlar ise aydınlık renklere boyanmış. Her sınıfın koridoru farklı renklendirilmiş böylece çocukların sınıflar arasında kaybolma olasılığı ortadan kaldırılmış.


Okulun açık alanları, iç koridorlara ve her bir yaş grubu için ayrılan bölgelere özenle bağlanmış. Aynı zamanda okulun tüm alanları bağlantılı bir bütünün parçasını oluşturacak şekilde inşa edilmiş. Tasarımcılar herhangi bir çit ya da bariyerin öğrencileri sınırlamalara karşı isyana teşviğe sürükleyeceğini düşündüğünden tüm alanı açık bırakmışlar. Güvenlik kameraları mevcut fakat güvenlik önlemleri asla göze çarpmayacak şekilde sağlanmış.

gelecegin-okulu-1
Okulun caddeye bakan geniş pencereleri çocuklara dış dünyayla bağlantıyı koparmadıkları hissiyatını veriyor. Böylece çocuklar bir hücreye bırakılmış gibi hissetmiyorlar.
Geleneksel eğitim modelinin yanından bile geçmeyen, tamamen “öğrenci” odaklı bu tür okullarda çocukların zihin gelişimlerinin daha hızlı olduğu gözlemlenirken sık sık tecrübe ettikleri psikolojik problemlerdeyse azalma gözlemleniyor. Ayrıca böyle modern okullar çevre halkını da tümüyle değiştirebiliyor çünkü yerel halk pek çok aktiviteye katılabilme imkânı buluyor.

Kaynak: Bright Side

Rum Diyamandi’nin Dilinden Mevlana ve Şebi Arus

Her sene 7 – 17 Aralık tarihleri arasında tüm dünyada Mevlana Celaleddin Rumi’yi anma etkinlikleri düzenlenir. 17 Aralık 1273 tarihinde bu dünyaya gözlerini kapayan Mevlana Celaleddin Rumi, öldüğü günü ölüm yıldönümü olarak anılması yerine, “Şebi Arus” yani düğün gecesi olarak anılmasını rica etmiştir. Ve şöyle eklemiştir: “Öldüğüm gün tabutumu götürürken bende bu dünya derdi var diye düşünme. Arkamdan ah vah etme! Cenazemi gördüğün zaman ayrılık deme, beni toprağa verirken elveda deme, zira buluşmam işte o zamandır.

1900 tarihinde bir Rum – Ortodoks olarak eğitim gören Diyamandi ismindeki genç çocuk, Rüştiye’deki Farsça dersinde öğretmeninin Mevlana Hazretlerinden ve Mesnevi’nin ilk beyitlerinden biri olan;

Kez neyistân ta mera bübrideend
Ez nefirem merd ü zen nalideend
Dinle neyden ki hikayet  etmede
Ayrılıklardan şikâyet etmede

Beyitleri tahtaya yazmasından sonra “Öğretmenim yanıyorum” diyerek fenalaşan Diyamandi, daha sonra Mevlana Hazretlerine duyduğu aşk ile Yaman Dede ismini alır ve Mevlevi Dede’si olur. Diyamandi’ye seneler boyu Yaman denilse de o içerisine düşen ilk bu kıvılcıma hitaben kendisine “Yanan Dede” ismini vermiş ve birçok şiirinde de bu mahlası kullanmıştır.

17 Aralık 1954 günü Yaman Dede’nin katıldığı bir konferansta Mevlana ve Şebi Arus üzerine yaptığı muhteşem konuşmanın metni günümüze kadar saklanmıştır. İşte Yaman Dede’nin o meşhur konuşması:

“Mevlana’dan bahsetmek ne kadar zordur! Ummanı bir damlada göstermek mümkün olabilir mi? Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi merhum Osman Dede bu yoldaki derin vukufuna rağmen, Mevlana’yı tamamıyla anlatmaktaki imkânsızlığı şöylece ifade etmiştir; “İnsan bütün ömründe onu okusa, onu anlamış olmaz. Yalnız ömrünü boş yere sarf etmiş olur…”

diyamandi-yaman-dedeCambridge Üniversitesi profesörlerinden Reynold Nicholson, bundan 18-20 sene kadar evvel Konya Müzesi Müdürü Erdoğan Erol Bey’e yazmış olduğu mektupta şunları söylemiştir; Mevlana, derinliğe ulaşılamayan bir fikir zenginliğine sahiptir. Molla Camii de şu neticeye varıyor: “Peygamber değil, amma kitabı vardır.”

Onun kitabı Mesnevi’de Musevi Musa’sını bulur, İsevi İsa’sını bulur. Demir, ateşte kızdırılır fakat çamaşır, ateşe atılmaz. Ateşin ısıttığı havada kurutulur. İşte O’nu okuyan onu anlayamamakla beraber, ondan bir şeyler alır. Ne alır peki? Alan da bilmez. Bilmez lakin sezer. Fakat hiçbir zaman tahammülünden fazlası verilmez, verilecek olsa başı döner. Bu endişeyi Mevlana kitabının bir yerinde şöyle anlatır: “Fazla söyleyemiyorum, herhangi bir gönlün kaymasından korkuyorum.”

Mevlana söylüyor ve Hüsameddin Çelebi kaleme alıyordu. Mesnevi böyle oluşuyordu. Bir yerinde şöyle yazdırdı:

Subh şüd ey subhra püş-ü penah
Özr mahdumi Hüsameddin bihah
Sabah oldu, ey sabahın dayandığı ve sığındığı Zat-ı İlahi, mahdumum Hüsameddin’den özür iste!

Tüyler ürperten inceliğe bakın ki, Mesnevi’nin kâtibi olmak gibi bahtiyarlığın en yüksek mertebesine ulaştırdığı Hüsameddin Çelebi’yi gece geç saatlere kadar çalıştıkları için mahcubiyetle özür dilemek istiyorlar ve buna da yüzleri olmadığından bu beyiti nakşediyorlar.

Mesnevi tam yedi senede tamamlanıyordu. Üzerinde düzeltmeler yapılıyor, gece gündüz okunuyor ve altı ciltlik eser böylece bitiyordu. Zamanı geldiğinde ise Mevlana ansızın hastalanmıştı. Ateşi oldukça yüksekti buna rağmen gazeller ibda ediyordu. Hastalığının ağırlaşması ve ölümünün yakınlaşmasını gören yakınlarından biri “Ne olurdu Hüdavendigar 300-400 sene daha yaşasaydı da manalarla doldurmaya devam etseydi hepimizi” dediğini duydu ve; “Niçin, niçin? Biz Firavun muyuz Nemrud mu? Bizim bu âlemde ne işimiz var ki ikamet ve karar edelim? Bizim bu dünya zindanında mahsubiyetimiz birkaç mahbusu kurtarmak içindir, yakında elbet sonsuzluğa kavuşuruz.”

mevlana-1Nihayet o sonsuzluğa kavuşma 17 Aralık 1273 Pazar günü gurub vakti meydana geldi. Ertesi sabah misli görülmemiş bir cenaze alayı başladı. Konya adeta mahşerden bir numune olmuştu. Her milletten her sınıftan insanlar cenazeyi takip ediyordu. Musevi ve Hristiyan din adamları kendi kitaplarından bölümler okuyarak cenazeyi takip ediyorlardı. Kalabalığın dehşet şekilde çok olmasından; yarım saatlik mesafe; sabahleyin alınmasına rağmen cenazenin akşam namazına yakın bir saatte musalla taşına konulduğu ve tabutunun altı defa yenilendiği bilinmektedir.

İşte o kadar muazzam cenaze alayı ki, bu kubbenin altında misli ne görülmüş ne de görülecektir.

O ne derin bir tesir ki; haham kendini unutuyor, papaz kendinden geçiyordu. Mevlana bütün kâinatı bağrına basmak iştiyakıyla yanmış tutuşmuştur. Şimdi de bütün kâinat ona ağlıyor, onun hicranıyla yanıyordu.

İşte Şebi Arus O’nun âşıklarını ağlatıyor, dünyanın her tarafındaki âşıkları başlarını eğmişler, onu düşünüyorlar ve O’nu anmak değil anlamaya çalışıyorlardır.

Bu ulvi ve muhteşem ayin bitmiyor. Kendimi bildiğim andan beri o tabutun arkasındayım. Sonsuzlukları içine alan bir tabut. Tabutun arkasında bir sel gibi akıp giden insanların hicran elemiyle inleyen musikisi…

Hayır! Sende ölüm yok, sende ölüm nerede ey Mevlana!”

Twitter’da hashtaglerde vegan kelimesi 2016’da üçüncü sırada

1

Dünyada yaşanan her olayın eş zamanlı konuşulduğu sosyal medya platformu Twitter, 2016 yılı boyunca dünyanın en çok konuştuğu konuları paylaştı. Verilere göre; Rio Olimpiyatları, ABD seçimleri ve Pokemon Go, 2016’da Twitter’a damgasını vurdu.

Dünyada en çok konuşulan ilk konu Rio Olimpiyatları olurken ikinci sırayı yılın son aylarına denk gelen ABD seçimleri aldı. 2016 yılında Hillary Clinton ve Donald Trump arasında kıran kırana geçen seçimi kaybeden taraf Hillary Clinton’ın veda konuşmasından alıntılanan Tweet’i 1 milyondan fazla kez beğenildi ve en çok Retweet’lenen üçüncü Tweet oldu:

İzleyen tüm küçük kızlara şunu söylemek isterim: çok değerli ve güçlü olduğunuzdan ve dünyadaki her fırsatı hak ettiğinizden asla şüpheniz olmasın.”

Ülkemizde de kitleleri kasıp kavuran, üstünde toplu etkinlikler düzenlenen Pokemon Go oyunu ise 2016’da Twitter’da en çok konuşulan üçüncü konu oldu.

Dünyada 2016 yılı boyunca Twitter’da en çok konuşulan konuların tam listesi şöyle:

1.Rio2016

2.Election2016

3.PokemonGo

4.Euro2016

5.Oscars

6.Brexit

7.Blacklivesmatter

8.Trump

9.RIP

10. GameofThrones

2016’da birinci üçüncü vegan 

En çok konuşulan yemek listesi ise hayli ilginç. Beyonce’nin “Lemonade” adlı albümü sebebiyle en çok konuşulan yiyecek/içecek listesinde başı limonata çekse de, bu yıl insanlar Twitter’da kahvesiz bir hayatın mümkün olmadığını söyledi. Kahve, 2016’da en çok konuşulan ikinci içecek. Üçüncü sırada ise “vegan” hashtagi bulunuyor.

vegan1

Katy Perry en çok takip edilen ünlü oldu

2016 yılının en çok takip edilen ünlüsü ise Katy Perry (@katyperry) oldu. Perry’nin Twitter’da 94,5 milyon takipçisi bulunuyor. 90 milyon takipçiye sahip Justin Bieber (@justinbieber) ise birinciliği az bir farkla kaçırmış görünüyor.

Dünyada en çok takip edilen 10 ünlü ismi ise şöyle:

1.Katy Perry

2.Justin Bieber

3.Taylor Swift

4.Rihanna

5.Lady Gaga

6.Ellen DeGeneres

7.Justin Timberlake

8.Kim Kardashian West

9.Britney Spears

10.Selena Gomez

Leonardo DiCaprio Oscar’ı aldı, Twitter’ı salladı

Leonardo DiCaprio Türkiye’de de hatrı sayılır bir hayran kitlesine sahip. DiCaprio’nun Türkiye ve dünyadaki hayranları, aktörün 2016’ya dek Oscar ödülü alamamış olmasını mesele haline getirmiş; hakkında Tweetler, görseller paylaşmıştı. DiCaprio bu sene Oscar alınca aktörün Twitter’daki hayranları, mutluluklarını Twitter’da DiCaprio’nun “teşekkür” Tweet’ini Retweetleyerek gösterdi. Film alanında en çok Retweet edilen Tweet, Leonardo DiCaprio’ya ait.

Mezopotamya’nın sessiz dili, bazen sağlık ve bazen güç: Deq ya da dövme

Dövme geleneği vücuda hem sağlık hem güzelik açısından resim yapmakla başlamıştır. Dövme yapma geleneği hayli eskidir. MÖ 2000’lerde Antik Mısır toplumunda dövmenin yapıldığı mumyalardan anlaşılmıştır. Mısırlıların dışında Britonların, Galyalıların ve Trakların da dövmeleri vardı. Antik Yunanlar ve Romalılar, “barbarlara özgü bir uğraş” saydıkları dövmeyi suçlular ile kölelere yaparlardı. Mezopotamya bölgesinde ise dövme Kürtler ve Farslarda Deq, Araplarda Wesm olarak adlandırılmıştır. Kürtler, Araplar, Ezidiler, Süryaniler, Türkmenler, Aleviler tarafından hem sağlık hem güç sembolu olarak kullanılmıştır.

Buz Adam Ötzi’nin dövmeleri:

Avusturya-İtalya sınırındaki Ötztal Alplerinde 1991 yılında keşfedilen Ötzi’nin bundan yaklaşık beş bin yıl öncesine ait olduğu ortaya çıkmış ve Ötzi’nin vücudunda 60 tane dövme keşfedilmiştir. Bu dövmelerin güzellik için değil sağlık açısından yapıldığı tahmin edilmektedir.

buz-adam-otsiMezopotamya’da dövme

Mezopotamya coğrafyasında yaşayan tüm halklar dövmeyi hem güç sembolü olarak hem aidiyet olarak kullanmış kimileri de sağlık için kullanmıştır. Ermeniler, Türkmenler, Süryaniler, Kürtler, Ezidiler ve bölgedeki diğer insanlar tarafından kullanılmıştır. Kürtler, Ezidiler, Zazalar, Aleviler, Süryaniler Deq, Araplar Vesm veya Nevş, Türkmenler “dögme” olarak adlandırmıştır. Deqleri genelde Çingeneler, Qurbetler, Mıtrıplar göçerlik yaparak ve para karşılığı yapmışlardır. Dövme yapan erkeğe “dekkak”, bayana “dekkake”, dövme yaptıran erkeğe “medkuk”, kadına “medkuke” denilmektedir. Deqlerde çeşitli semboller kullanılır. Deqlerdeki bitki motifleri özellikle doğurganlık ve verimliliği sembolize ediyor.

Her dövmenin bir anlamı var

Ayaklara işlenen halhal sadakati ifade ediyor, makas kısmeti, ceylan mutluluk ve şansı, haç ise kötülükleri kovduğuna inanıldığı için vücuda işlenmiştir ve özellikle bölgedeki Süryaniler tarafından Kudüs’e ziyarete gidenlerin hacı olduğunu belirten bir ifadedir haç. Yapmak mecburidir hem dini bir sembol hem de kişinin hangi topluma bağlı olduğunu bildirmek için yaptırılır. Diğer yandan her aşiretin kendine mahsus dövmeleri vardır…

tattoos_19.JPG
Kaynak: National Geographic

Bu dövmelerin bedende işlendiği yerler ve figürler aşiretten aşirete göre değişir. Hiçbir aşiret veya kişi bir diğer aşirete ait sembolleri kullanamaz. Bu savaş nedeni sayılır. Aşiret dövmesi taşımak hem aşirete bağlılığı hem de kendini güvende hissetmeyi sağlar. Hem de soyluluk işareti olarak taşınır. Bunlar dışında aşirete ait dövme taşımanın günlük pratik yararları da mevcuttur…

Savaşlarda ölen veya yaralı düşen birinin, kaybolan birinin, hırsızlık ve benzeri kötü bir iş yapan birinin hangi aşiretten olduğu dövmesinden tespit edilebilir. Dövmeler kurumdan ve anne sütünden yapılır. Bazen de keçi veya koyun safra kesesi sıvısından da yapılmaktadır. Semboller, deri üzerine çizilir ve sonra dikiş iğnesiyle bir dizi küçük delik açılır. Karışım daha sonra kabuk bağlayan ve dövme bırakan tasarımın üzerine yaydırılır. Bu uygulama genellikle 8 ile 12 yaş arasında yapılır. Gün geçtikçe dövmelere rağbet dini sebeplerle azalmıştır. Mardin Kırkılar Kilisesi Pederi Gabriyel Akyüz “dövme geleneği aslında Süryani kültüründe yoktur. Tahmin ediyorum bu kültürü civar komşulardan aldık. Araplardan veya Kürtlerden almış olduk. Tarihçesini de tahmin ettiğim kadarıyla Kölelik devrinden gelen bir gelenektir. Mühür gibi, bu köledir artık demek için.Dinsel anlamda hiçbir anlamı yoktur bizde, fakat Kudüs’e giden ziyaretçiler o ziyaretin anısına bir haç yapıyor”. İslamiyet içinde durum benzerdir, pek tasvip edilmese de Kuran’da yasaklandığına dair herhangi bir ayet (net ayet) yoktur. (Kuran’da vücudunuzda değişiklik yapılmamasından bahseder ama insanlar sağlık için de bunu yapar.)

Kaynak: National Geographic

Başlık Görseli: National Geographic Jodi Hilton

70’lik delikanlılardan roll’lamaya devam: Rolling Stones

1

Dünya müzik tarihinin en büyük gruplarından biri olan Rolling Stones 2016’yı pas geçmedi. Önce geçtiğimiz aylarda Küba’da verdiği tarihi konserin albümünü çıkaran grup, 2016’nın son ayında ise blues coverlarından ulaşan yeni albümü “Blue&Lonesome”ı yayınladı.  

Rolling Stones dünya müzik tarihine baktığımızda bu devasa geçmişin belki de en önemli kilometre taşlarından birisi. 60’lı yıllardan bu yana varlığını sürdüren grup, yaşlarının ortalaması 70’i bulsa da halen konserlerine devam ediyor. Grup, bu yılın başında 10 Latin Amerika şehrini kapsayan bir turneye çıkmıştı. Ve özellikle ABD ve İngiliz rock gruplarının konser vermeyi başaramadığı Küba’ya, Havana’ya da uğramış, unutulmaz bir konser vermişti.

Rolling Stones, 2016’da ilk olarak yaşanılan bu eşsiz deneyimi albümleştirmiş ve albümü piyasaya sürmüştü. 25 Mart gecesi verdikleri konser “Havana Moon” adıyla bir konser albümü haline getirildi. Turneyi konu alan Paul Dugdale imzalı film “Ole Ole Ole: A Trip Across Latin America” da yine Kasım’da grubun hayranlarına sunuldu.

Blues klasiklerine Rolling Stones yorumu

Rolling Stones, “Havana Moon”un ardından bu kez yeni albümleriyle 2016’nın son ayında müzik dünyasının gündemine oturdu. Yeni albüm “Blue&Lonesome” grubun 11 yıl aradan sonra yayınladığı yeni albümleri. Grup, en son 2005’te “A Bigger Bang” adını verdikleri bir stüdyo albümünü çıkarmışlardı.

indir

Yeni albüm “Blue & Lonesome”, Willie Dixon’dan Buddy Johnson’a, Memphis Slim’den Otis Hicks’e kadar tam 12 blues klasiği diyebileceğimiz parçanın Rolling Stones yorumunu içeriyor. 1985 yılında hayata veda eden blues gitaristi Eddie Taylor’ın elinden çıkan “Ride ‘Em On Down” da albümde yer alan klasiklerden ve albümün ilk klibi de bu şarkıya çekildi. Cardigans’ın “ My Favourite Game” klibini hatırlatan çalışmada başrolde tanıdık bir isim, Kristen Stewart var.

Rolling Stones, İngiltere’nin başkenti Londra’da 1962’de kurulmuştu. Grubun şu anki kadrosu; Mick Jagger, Keith Richards, Charlie Watts ve Ronnie Wood’dan oluşuyor. Grup, şimdiye kadar 29 stüdyo albümü ve 18 canlı konser kaydı yayınladı, albümleri dünya genelinde 250 milyondan fazla sattı.

Dansı ve rüyaları Doğu’ya ait bir kadın: Leyla Bedirhan

1

Ben La Scala’da dans eden ilk Kürt dansçıyım. Bana, Siz Doğulu bir kadın mısınız? diye soruluyor. Mısır başta olmak üzere, çocukluğumu geçirdiğim ve çocukken gördüğüm hiçbir ülke ve bu ülkelerdeki hiç bir şey bana uzak değil” diyor Leyla Bedirhan, kendisiyle konuşulurken. O gerçekten de bir Avrupa ülkesinde yaşamanın avantajına sahip olmakla birlikte, Doğulu bir kadın olarak da önyargıların giderilmesinin mücadelesini veriyor her zaman.

1903-bu tarih için 1908’i kullananlar da var- yılında İstanbul’da doğan Leyla Bedirhan, dönemin tanınmış aristokrat bir ailesine mensuptu. Annesi Henriette Hornik Bedirhan, başarılı bir Yahudi kadındı, dişçiydi. Babası Abdürrezak Bedirhan, o coğrafyanın hatırı sayılır bir Kürt beyiydi. Zorunlu bir göç sonucu aile Mısır’a geçince Leyla’nın çocukluğu da burada geçti. Babasının ölümünün ardından annesiyle birlikte Viyana’da yaşamaya başlayan Leyla Bedirhan için burada yepyeni bir hayat başladı ve dans dünyasına ilk adımını attı.

Bale eğitimi almaya başlayan Leyla Bedirhan, ilk dans gösterisini Viyana Operası’nda sahneye çıkarak gerçekleştirdi. Adım attığı dans serüveni sonucu, modern dans yapan ilk Kürt kadını oldu. Tabi ilk olmanın bir bedeli vardı. Bir kadının dans etmesi kabul edilemeyecek bir durumdu. Yakın çevresi dans etmesine karşıydı, bir sansür uyguluyordu hatta. Dünya basını ondan bahsederken Bedirhan ailesinin çıkardığı gazetede onun hakkında tek bir satıra bile yer verilmiyordu. Buna rağmen o, içindeki tutkunun, idealinin peşini bırakmadı. Kadın kimliği nedeniyle vermesi gereken savaşın bilincinde olarak yolunda ilerleyen Leyla, bu vazgeçmeyişin etkisiyle hayatına pek çok başarı sığdırdı.

Dans tutkusunun peşinden giden kadın

Viyana’da bale eğitimi alan Leyla Bedirhan ya da Avrupa’da kullandığı ismiyle Leila Bederkhan, Henri Touache ile yaptığı evlilik sonucu çok istediği Fransa’ya taşındı. Burada başarısını arttırdığı bir sürece girdi. Sahnede başarılı bir Kürt kadını olan Leyla, Asur ve Mısır dans stillerinden esinlenerek oluşturduğu modern dans programı ile Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde gösteriler yaptı. Koreografisindeki tarihsel kökeni vurgulamak amacı ile performansını gerçek bir mekân ile bir araya getirdi ve Mısır’da Giza’daki büyük Sfenks’i arkaplan olarak kullandığı bir dans gösterisi gerçekleştirdi.

Günümüzde de ününü koruyan, dünyanın en tanınmış opera binalarından olan Milano’da bulunan La Scala’da 23 Ocak 1932 tarihinde ilk gösterimi yapılan ve koreografisi Léonide Massine’ye ait, Ottorino Respighi’nin Belkis, Regina di Saba (Saba Melikesi Belkıs) balesinde, Belkıs rolünde dans etti. Rol arkadaşı balet David Lichine, Salomon rolündeydi. Saba Melikesi Belkıs balesi 1930’ların sanat dünyasında sahnelenmiş en iddialı eserlerden biri oldu. Sitar gibi, klasik Batı müziği orkestrasında o zamana kadar kullanılmamış enstrümanlara yer verilmiş, trompetler orkestradan çıkarılarak sahnenin arkasında çalınmış ve dekor tekniğinde rüzgâr makinaları gibi o zaman için yeni sayılan yöntemler uygulanmıştı. Milano Kent Arşivi’nde La Scala’daki prömiyerle ilgili bulunan belgelerde, basında yayımlanan ilk kritiklerde ve daha sonra da sanat tarihçilerinin analizlerinde Saba Melikesi Belkıs balesi için, La Scala Tiyatrosu tarihindeki en önemli oyun olduğu görüşü dile getirildi.

leyla-bedirhan-1Leyla’nın başarıları bununla sınırlı kalmadı. Dürzi Dansı, Pers Damgası, Hiyeroglifler, Dîlan, Kürt savaşçısı, Tef, Fellahine gibi eserler sahneleyen Bederkhan, dünya basınında önemli bir yer edindi. Kürt Prensesi Leila Bederkhan ile başlayan haberler, gazeteleri doldururken bu başarılı Doğu’lu kadın tüm dikkatleri üzerine çekti. Ayrıca sanat dünyasından pek çok dost edindi. Bu dostlarından biri olan ressam Jean Target, dans eden kadın figürünün yer aldığı tablosuna, “Leila Bederkhan bir Kürt dansı yaparken” ismini vermişti. Bir başka yakın arkadaşı dönemin ünlü fotoğrafçısı olan Madame d’Ora ise onu fotoğrafladı. Bu isimlerin dışında da onu resimleyen sanatçı dostları vardı. Avrupa’daki serüveni başarıyla süren Leyla, her röportajında kimliğini de vurguladı. Ayrıca coğrafyasından da hiçbir zaman uzaklaşmadı. Bir parçası olarak gördüğü, doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği coğrafya için sosyal sorumluluk çalışmalarında yer aldı. Bu çalışmalardan biri, 1940 yılında yer aldığı 1939 Erzincan Depremi mağdurları için yapılan galaydı.

Tıpkı diğer kadınlar gibi, erkeğin tarihi Leyla Bedirhan’ı da tarih sayfalarının dışında tuttu. Fakat 1986’da yaşamını yitiren Leyla’nın dansıyla başlattığı mücadele, ışığını bugüne aktardı. Bir kadının ışığı, tüm kadınlara değdi, ilham oldu. Tutkunun peşinden gitmenin yolunu gösterdi aynı zamanda. Onun aydınlatıcı olmaya devam eden ve pek bilinmeyen hayatı ise 2015 yılında bir kez daha hatırlatıldı. Mezopotamya Dans, ilk gösterimini Kasım 2015’de İstanbul Moda Sahnesinde yaptığı Leyla adlı dans gösterisiyle kırk dakika boyunca, Leyla’nın hayatını sahneledi. Hakkında daha önce yazılmış bir biyografi ile birlikte böylece Leyla, bir kez daha anıldı. Fakat elbette bu yeterli değil, daha fazla yazılmalı, anlatılmalı. Çünkü Leyla, kadınlara vazgeçmemeyi, mücadeleyi, tutkunun peşinde koşmayı öğütlüyor.

Kaynak: Jacqueline Robinson, Modern Dance In France An Adventure 1920-1970, trans. Catherine Dale, Harwood Academic Publishers, Amsterdam, 1997., Leyla Safiye’den aktarılan bilgi İstanbul Kadın Müzesi 

Direnişçiler kazandı, gazi askerler Kızılderililerden af diledi: Standing Rock

1

Amerika devleti, petrol  transfer etmek için bir boru hattı tasarlayıp inşaatına başlamıştı. Bu boru hattı, Kızılderililerin kültürel ve doğal anlamda yaşam alanlarını ve kutsal mekanlarını yok edecek ya da tahrip edecek ve çevreye zarar verecekti. Kızılderililer de direnişe geçti. Sonuç olarak geçmişten bu yana, ABD devleti tarafından soykırıma ve sistematik soykırıma maruz kalıyorlar. Daha sonra da destek büyüdü. Ünlüler de destek verince, durum ABD çapına yayıldı. Desteğe, destek geldi ve çatışmalar sürdü.

Direnişle ilgili güzel bir klip ve şarkı da yapıldı:

Aslına devletlerin doğayı para için katletmesi, her zaman her yerde görülen bir durumdur. Dikkat ederseniz Türkiye Devleti de baraj, HES, Termik santraller yaparak suyu yok etmekte, tarihi eserleri baraj sularına gömmekte, insanları topraksızlaştırmakta, hayvanların ve ormanların suyunun akmasını engelleyerek ormanın ve ormanda yaşayan hayvanların da ölmesine sebep olmakta, köylülerin tarlalarını yok edip sürmektedir. Yani ABD’de olan olay; aslında Türkiye’de Hopa, Gerze, İğneada, Alakır (Antalya) gibi birçok yerde doludizgin sürmektedir.

Dakota petrol boru hattı direnişi sırasında, çok hoş bir olay da yaşandı

Yaklaşık 2000 gazi, Standing Rock direniş alanına gelerek, geçmişte kabilelere karşı işledikleri savaş suçları yüzünden af dilediler. Özür açıklamaları şu şekildeydi:

“Birçoğumuz ve ben, sizlere zarar verdik. Yıllar yılı size saldırdık. Ülkenizi elinizden aldık, anlaşmalar imzaladık ve onları kendimiz ihlal ettik. Kutsal  dağlarınızdan mineraller gasp ettik. Ve gene sizin kutsal dağlarınıza, bizim liderlerimizin yüzlerini kazıdık. Sonra çocuklarınızı elinizden aldık. Dilinizi ve kültürünüzü yok edip asimile etmeye çalıştık. Tanrının ve yaratıcının size vermiş olduğu dili. Size saygısızlık yaptık. Toprağınızı kirlettik, sizleri birçok şekilde üzdük. Fakat gene de özür dilemeye buraya geldik. (Bu sırada tüm gaziler diz çöküyor.) Ve sizden bizi affetmeniz için yalvarıyoruz.”

Kızılderili çığlıkları başlıyor ve ardından da bir şef konuşma yapıyor:

“Dünya barışı için bir adım attık. Bizler Lakota Bölgesi halkı, biz bir halktık ve hala bir halkız. Hala konuşacak bir dilimiz var, hala birer bekçi gibi yerimizde duruyoruz, bizim ülkemiz yok. Biz ülkenin kendisiyiz.”

Video

Direniş sırasında, çok daha hoş olan, bir başka olay 

Çatışmaların sürdüğü sırada, yakınlardan devasa bir bizon (buffalo) sürüsü geçti. Kızılderililer için kutsal olan bizonların oradan geçmesi onlar için kutsal bir işaretti. Bizon sürüsünün mucizevi bir şekilde ortaya çıkıp tüm gücünü göstererek direnişi “selamlaması” direnişçilerin gücüne güç kattı ve onları coşturarak, zenginlerin maşası polislerin moralinin bozulmasına neden oldu.

Sonuç olarak; direnişe ve dünya kamuoyu baskısına dayanamayan ABD devleti, zenginlerin değil, halkın sözünü dinlemek zorunda kaldı. 5 Aralık itibari ile boru hattının inşaatının durdurulduğuna dair açıklama yapıldı. O bizonlar, devletin zenginlerle bir olup doğaya saldırısına karşı bir semboldür.* Oralarda yaşayanlar var ve bu insanlar, para ve güç hırsı ile tutuşan zayıf insanlardan (zenginlerden) çok daha fazla yaşamayı hak ediyorlar.

Bizonların geçiş videosu:

*Devlet her zaman zenginlerin tarafındadır, çünkü devlet sistemin arayüzüdür. Sisteme zenginler sahiptir. Zenginler halkla direkt muhatap olmazlar, çünkü öldürülme ihtimalleri vardır. Bu yüzden halk ile devleti muhatap ederler. Ölecek ya da işinden olacak olan olursa bunlar zenginler değil, siyasetçiler olur. İşte böyle bir rezilliktir siyaset sahnesi. Zenginleri, tehlikeli durumlarda devlet temsil eder. Halk ile zenginler asla karşı karşıya gelmezler. 

Ayrıca ABD’nin bir çok bölgesinde, çeşitli doğa alanlarına, devlet ve zenginler tarafından saldırılar sürüyor ve destek bekliyor. Dakota ne ilkti, ne de son olacak.

Standing Rock direnişinin ön saflarındaki Amerikan yerlileri

Ali İsmail Korkmaz Vakfı için bisiklet turu

1

Don Kişot Bisiklet Kolektifi‘nin, Ali İsmail Korkmaz Vakfı‘yla (ALİKEV) dayanışma için gerçekleştireceği bisiklet turu 11 Aralık Pazar günü yapılacak. Kadıköy Rıhtım’dan başlayacak olan simgesel bisiklet turu Göztepe Parkı’nda sona erecek.

Ülkenin her yanına yayılan cemaat, tarikatların olduğu bir dönemde kurulan ALİKEV, gençlere nefes olmakta ve onlara özgür bir dünya olma yoluyla ortaya çıktılar. Don Kişot Bisiklet Kollektifi yapacakları bu aktivitenin amacını ise şöyle açıklıyorlar;

Don Kişot Bisiklet Kolektifi olarak istedik ki bizimde çorbada tuzumuz bulunsun. Hayatı sermaye çerçevesinin dışında bir şekilde tanımlamaya çalışan bizler, ilk defa bağış mantığıyla bir tur organize edeceğiz ve tek kuruşuna dokunmadan bu güzel derneğe bağışlayacağız.

Bağışları direk ALİKEV’e kredi kartıyla veya havaleyle ulaştırabilir, gün içinde elden de destek olabilirsiniz. Minimum bağış tutarını 20 TL, miktarı gönlünüzce artırabilirsiniz. Tur sonunda toplanan bağış miktarını hesaplamak için açıklama kısmına “dkbk” yazabilirsiniz.

Daha 19 yaşında, düşlerinde özgür dünya!

Terörle gelen felaket: Asit yağmuru

1

Geçtiğimiz aylarda IŞİD’in çıkardığı yangınlar sonucu, ülkemizde asit yağmuru paniği başladı. Terörün yaptığı eylemin, bir felaketi tetiklemesi söz konusu olunca, özellikle yerel basın haklı olarak konuyu çeşitli şekillerde halka duyurdu. Bu konuda meteoroloji uzmanları farklı açıklamalarda bulundular.

Asit yağmurlarının tehlikesi ve olası sonuçlarını tartışanların yanı sıra; duruma en olumlu yaklaşan Meteoroloji Genel Müdürlüğü oldu. Bu olumlu açıklamalar, sistemin ülkemizin lehinde gelişeceği ve ülkemizde asit yağmuru gözlemlenmeyeceğiydi. Fakat terörün yaptığı eylem, bu açıklama ile ekolojistleri pek de rahatlatmayacak.

Asit mi yağıyor?

Asidik olma, asitlik parametresi olan pH değerinin yediden küçük olmasıdır. Bu parametre doğrultusunda yağmurların doğal bir asitliği vardır ve bu değer genellikle beş ila altı arasındadır. Yani, herhangi bir kirleticiye maruz kalmamış yağmur bile az da olsa asidik özelliktedir.

Beşeri faaliyetler olan endüstri, fosil yakıt kullanımı veya doğal oluşan volkanik faaliyetler sonucu yağmurun asitliği ciddi derecede düşebilir ve etkileyici hale gelebilir. Bu durumlarda atmosfere ulaşan özellikle kükürt ve azot içeren gazlar bir dizi kimyasal döngüden sonra nitrik asit ve sülfürik aside dönüşür. Bu asitlerin, herhangi bir yağış şekliyle birleşmesi ve yağışın ph’ı yaklaşık dört gibi bir değer ile yeryüzüne ulaşmasına asit yağmurları denir. Yani, yağan asit değil; asidik özellik taşıyan yağıştır.

asit-yagmuru-ajans-haber
Fotoğraf: Ajans Haber

Fakat, ekolojistleri rahatsız edecek konulardan birisi: Bu kirleticilerin, iki ila yedi gün kadar havada kalarak rüzgârlar ile uzun mesafeler alabilmesidir. Ayrıca, bu kirletici maddelerin yeryüzüne illa ki yağışlarla düşmesi gerekmiyor. Asidik özelliği kazanan maddelerin, atmosferdeki ufak ve zerrecik halindeki katı tozlara tutunarak da yeryüzüne ulaşması mümkündür.

Bu durumlar özellikle söz konusu bölgeyi ve yakın çevresinde mutlaka zarara yol açmaktadır. Doğal yaşamda, sucul canlıları ve ormanları olumsuz etkilerken; tarımı ve insan sağlığını da etkilediği bilinmektedir. Ayrıca şehir veya antik yapılarda da deformasyona sebep olan bu durum, doğal gerçekleşmesinin yanında en azından beşeri faaliyetlerle desteklenmemelidir.

Son durum nedir?

Ani etkisini görmediğimiz bu olaydan, çevre mutlaka etkilenmiş durumda. Bu tarz eylemler siyasete ve teröre alet olmaya devam ederse; beşeri faaliyetler ile hava kirliği desteklenecek olursa önümüzdeki yıllarda problemler bekliyor demektir. Gelecekte, doğal yaşamdaki problemler, tarımsal sorunlar veya kültürel açıdan eksiklikler gözlenecek olursa; bu günlerde yaptığımız eylemler bunarın sorumlularından bazıları olacak.

Kaynak: Yerel basın ve www.mgm.gov.tr