Ana Sayfa Blog Sayfa 368

Vegan böbrek hastaları için pratik bir lezzet: Baharatlı mini milföy çubukları

Böbrek hastalıkları, epidemiyolojisi temel alındığında toplumumuzda sıkça görülen bir olgu olmakla beraber ölümcül sonuçlara sebebiyet verecek rahatsızlıklardandır. İlk başta ilaç tedavisi ön görülürken eğer geç kalınmış bir böbrek rahatsızlığı vakası ile karşı karşıya kalınmışsa diyaliz uygulaması ile kanın temizlenme işlemi sağlanmaktadır.

Diyaliz işlemi, iki şekilde sağlanır: Periton diyalizi ve hemodiyaliz. Periton diyalizi, karın boşluğuna küçük bir ameliyat ile yerleştirilen silikon kateter sayesinde kan transfüzyonunun yapılmasıdır. Karın boşluğuna diyaliz sıvısının verilmesi ise yerçekimi ile gerçekleştirilir. Bu işlem günde 4-5 kez tekrarlanır ve sürekli ayakta periton diyalizi diye de geçer.

İkinci diyaliz yöntemi ise hemodiyalizdir. Burada damara kateter takılarak kandaki atık maddelerin uzaklaştırılması sağlanır. Son dönem hastalarında kullanılan yöntem, bu yöntemdir.

Böbrek hastalarında başlıca görülen bulgular; fosfor, potasyum yüksekliğidir; bunun yanı sıra bu hastalarda sodyum alımına da dikkat etmek gerekir. Bunun nedeni de hastalarda genel olarak idrar çıkışı az olup ödem görülmesidir.

Son dönem kronik böbrek yetmezliği hastalarında protein kaçağı –idrardan protein çıkması- durumu da sıkça gözlenmektedir. Bunun nedeni de böbreğin iyi emilim yapamamasıdır. Onun için besinsel destek ayarlanırken verilecek protein miktarına da dikkat edilmektedir.

Bugün sizlere içinde herhangi bir hayvansal ürün bulundurmayan vegan bir yemek tarifi sunacağım. Tabii bunu böbrek hastaları için fosfor, potasyum ve sodyum miktarlarını da belirterek yapmaya çalışacağım.

Baharatlı mini milföy çubukları (4 Porsiyon)

Malzemeler:

  • 400 gram milföy hamuru
  • 1 çay kaşığı kimyon tohumu
  • 1 çay kaşığı kırmızı biber
  • 1 çay kaşığı susam
  • Öğütülmüş karabiber

Yapılışı:

Hamurun üzerine baharatları serpin. Baharatlı hamurları üst üste dizip buzdolabında on beş dakika kadar bekletin. On beş dakika sonra çıkardığınız hamurları bir santimetrelik kalınlıklarda ince ince kesin, fırın tepsisine yerleştirin. Önceden 240 derecede ısıttığımız fırına hazırladığımız hamurları dizerken fırın sıcaklığını 200 dereceye alıp sekiz dakika kadar kızartın. Çıkarıp servis edin.

Tarifin besinsel değeri: (1 porsiyon için)

Potasyum: 85 mg, Fosfor: 35 mg, Sodyum: 452.0 mg

Reuters’tan 2016 yılına damgasını vuran 100 fotoğraf

1

Dünya çapında, gazetelere ve uydu yayınlarına yolladığı haber raporları ile tanınan, merkezi Londra’da bulunan Reuters, 2016 yılına damgasını vuran fotoğrafları yayınladı. Türkiye’den ise darbe sürecinde çekilen sadece bir fotoğrafı listede görebiliyoruz. Fotoğraf 19 Temmuz 2016 tarihinde, kırık bir otomobilin penceresinden çekilmiş. Fotoğrafı çeken ise Reuters fotoğrafçılarından Baz Ratner.

Diğer fotoğraflar:

Kaynak: Reuters

Modern dünya çatışmaları: Mentawai kabilesi

Hint Okyanusu’nda bulunan Endonezya’ya bağlı Siberut adası Mentawai Adaları’ndan biri.

Siberut adasında yaşayan Mentawai kabilesinin üyeleri Teu Kapik Sibajak (solda) ve Aman Aqwi Sakkukuret.

Bu ada Mentawai halkı için önemli bir ev olmuş. Kendi dilleri ve gelenekleri var. Birçoğu bot yapmada ya da avcılıkta yetenekli. Ev yaşantılarından bahsedecek olursak, birkaç aile aynı evde yaşayabiliyor. Evler tahta istiflerin üzerinde duruyor ve penceresizler. Mentawaililer doğa ruhlarına tapınıyor, hayaletlerin ve ruhların varlığına inanıyorlar. Doğa ruhlarının en başında gökyüzü, deniz, orman ve dünya geliyor. Gökyüzü ruhları en ilham verici olarak kabul ediliyor, ayrıca iki tane de nehir ruhu var. Tüm cansız objelerin bir kinası yani onlara hayat veren bir ruhu var. Ruhun ölürken sonsuz terk edişini gerçekleştirmeden önce farklı zamanlarda bedeni terk ettiğine inanılıyor. Örneğin onlara göre hastalık ruhun geçici eksikliğinin bir sonucu ve rüyalar ruhun gezdiğinin işareti.

Endonezya’nın daha doğrusu hükümetin baskıları nedeniyle uzun saç, diş sivriltme ve benzeri birçok gelenekleri yasaklanmış ve yasak her ne kadar çok zorlayıcı olmasa da halkın çoğu bugünlerde modern modayı takip etmekte. Bu farklılıklar da çatışmalara neden olmakta.

Yaşlı adam sadece bir peştamal giymiş, onlarca yıldan beri yağmur ormanında derin bir yaşam sürmekten gerilmiş kaslarını ve köseleşmiş tenini sergiliyor. Tıpkı kabilesinin diğer üyeleri gibi, o da baştan aşağı dövmelerle kaplı. Her ne kadar güçlü görünse de, aşikâr bir kamburu var ve çok sigara içmekten öksürüyor.

Teu Kapik Sibajak sabah baltasına sarılıyor ve sagu palmiye ağacı kesmek için ormana doğru çıkıp gidiyor. İşi zor diye nitelendiriyor. Yine de çaba sarf etmeye değer: Ağacın yaprakları onun ağaçtan yapılmış uzun evine çatı görevi görüyor; karbonhidratlı içi pişirilebilir ve yenebilir, ya da evin domuzlarını, ördeklerini ve tavuklarını besleyebilir.
Mr. Kapik ve eşi, Teu Kapik Sikalabai, Siberut adasındaki bir ormanın derinliklerinde geleneksel bir yaşam sürerek yaşayan son Mentawai insanları arasındalar.

Onlar ve onlar gibiler, onlarca yıldır ormana bağlı yaşayan yerli grupları eski geleneklerini terk etmeye, hükümet onaylı bir dini kabul etmeye ve hükümet köylerine taşınmaları konusunda baskı yapan Endonezya hükümeti politikalarına direniyor. Bu, modern dünyanın onların çocukları için sunduğu kaçınılmaz cazibenin yanı sıra, Mentawai’nin kuşakları arasında büyük bir ayrışmaya yol açtı.

Kapik tavuklarına ve domuzlarına bakıyor. 42 yaşındaki oğlu Petrus Sekaliou, Batı kıyafetleri giyiyor ve ormanın eteklerindeki bir köyde yaşıyor.

Günümüzde yaklaşık 60 bin kişi barındıran Mentawai kabilesi, 2 bin yıldır Hindu, Budist ya da Müslüman akımlarından etkilenmeyen nadir bir Endonezya kültürü. Bunun yerine, onların gelenekleri ve inançları 4 bin yıl önce Tayvan’dan bu geniş takımadaya gelen Austronesian göçmenlerininkine son derece benzemekte. Eğer kabilenin kültürü yok olursa, Endonezya’nın eski yerleşik halkının son bağları da onunla birlikte yok olacak.

Onların fiziksel koşul gerektiren yaşamları çocukları için zorluk yaratıyor. “Zaten çok yaşlı olmalarına rağmen çalışmak zorundalar, ta ki daha fazla çalışamayıncaya kadar” diyor Petrus Sekaliou, Kapik’in oğlu hakkında. Sekaliou, Batı kıyafetleri giyiyor ve ebeveynlerinin aksine milli dil olan bahasa Endonezcesi ile akıcı olarak iletişim kurabiliyor.

42 yaşındaki Sekaliou, ormanın eteklerinde bulunan ve ebeveynlerine yürüyerek 90 dakika mesafede olan Mongorut köyünde yaşıyor. Hayvancılık yapıyor ve her hafta ailesini ziyaret etmeye çalışıyor.

Anne ve babası artık kendi başının çaresine bakamayacağı zaman Sekaliou’nun planı çocuklarını eşine bırakmak ve ebeveynleri ölünceye kadar ormana geri taşınmak. Ailesini motorsikletlerin vınladığı ve gençlerin telefonda laklak ettiği köye taşıma alternatifi bu yaşlı zamanlarında onlar için üzücü olabilir. “Onlar ormanda mutlu, tüm bildikleri bu orman” diyor.

Babası Kapik, Sikkerei olarak bilinen, şamanlar, orman şifacıları ve Mentawai’nin animist inanç koruyucularını içeren özel bir sınıfın parçası. O ve eşi hiçbir yere gitmeyecekleri konusunda ısrarcı. Eşi “Buradan asla taşınmayacağım” diyor.

Teu Kapik Sikalabai (solda) Silumang Sipelege için geleneksel ilaç hazırlıyor.

2 bin yıl önce Siberut adasına gelişten bu yana, Mentawai insanlarının dış dünyada sınırlı deneyimi bulunuyor. Endonezya 1945’te bağımsızlığını kazandığında ve yeni ülkenin liderleri bu adayı ortak dilli ve kültürlü bir ulus haline çevirme yolu izlediğinde Mentawai kültürü dönüştürülmeye başladı. Hukuken, Endonezya’nın bütün vatandaşları Endonezya’nın resmi olarak tanınmış dinlerinden birini kabul etmek zorunda kaldı: İslam, Hristiyanlık, Katoliklik, Hinduizm, Budizm. Ancak Mentawai halkı, tıpkı diğer Endonezya animist kabile insanları gibi, devletin tanıdığı bir dini benimsemedi.

1954’te Endonezya polisi ve diğer devlet görevlileri Siberut’a bir ültimatom getirmeye geldi: “Mentawai halkının Hristiyanlığı ya da İslam’ı dinleri olarak seçmek ve pagan olarak kabul edilen geleneksel ibadetlerine son vermek için 3 ayı vardır.” Mentawaililerin çoğu İslam domuzu yasakladığı için ve domuz yetiştirmek onların kültürünün merkezinde olduğu için Hristiyanlığı seçti.

Kapik ailesi devletin saldırılarından kurtulmak için ormanın derinliklerine kaçtı. Anne Kapik, polis amirinin bir keresinde nasıl onlara dövme yaptırmayı ve dişlerini sivrileştirmeyi yasakladığını anlatıyor. Bunların ikisi de Mentawai halkı arasında gelenektir. Özellikle diş sivriltmek olarak bilinen bu eski gelenek ön dişleri üçgen şeklinde sivriltmeye deniyor. Ruhani nedenleri olsa bile günümüzde bu estetik amaçla yapılmakta. Örneğin Bali’de bu geleneğin uygulanma nedeni dişlerin öfke, kıskançlık ve benzer duyguları yani kötü birtakım duygu durumlarını temsil ediyor olmasıymış. Başka birçok topluluğun da gelenekleri arasında yer almaktadır.

1960’ların sonlarında, anne Kapik yasağa aldırmayacağını ve bacaklarına dövme yaptırmaya karar verdiğini söylüyor. Polis amiri Nikodemus Siritoitet, Kapik’lerin ormandaki evine yaptığı bir ziyarette yeni dövmeleri fark ediyor ve onu ücretsiz olarak bir hafta boyunca sıcak güneşin altında toprağı işlemeye zorlayarak cezalandırıyor. “İçler acısıydı, bir daha asla tekrar dövme yaptıracak kadar cesur olamadım” diyor.

Mentawai halkı binlerce yıldır Siberut yağmur ormanlarında yaşıyor.

Batılı turistlerin 1990’larda orman insanlarını ziyarete başlaması yerel hükümetin geleneksel Mentawai halkının özgürce yaşamasına izin vermenin ticari avantajlarını anlamalarını sağladı.

Silumang Sipelege (arkada) Siberut’daki evinin girişinde köyden bir akrabasıyla birlikte.

Mentawai antropoloğu Juniator Tulius’a göre bugün sadece yaklaşık 2 bin Mentawai insanı geleneksel ibadetlerini yerine getiriyor.

Eski ve yeni arasındaki çatışma köylerde devam ediyor. 2014 yılında, Endonezya hükümeti tek ödemeli evrensel bir sağlık hizmetleri sistemi kurdu. İki yıl önce ormanın kenarında bulunan Saibi Samukop isimli bir köyde herkese ücretsiz sağlık hizmeti sağlayan bir klinik kuruldu. Fakat orada 26 yaşında bir doktor olan Winda Anggriana, birçok yardımcı hekimin onun ormandaki şamanlara danışma önerisini reddettiğini söylüyor. Ayrıca birçok köylünün hala inandığı geleneksel Mentawai animist inancıyla nasıl baş edileceği konusunda kiliseler arasında keskin bir bölünme su yüzüne çıktı.

Siberut’da bir rahip Pazar Ayini yaptırırken. Mentawai halkının birçoğu son 10 yıldır Katolik inancını benimsiyor.

Mentawai geleneğini yeniden yaşatma girişimleri başladı. Aktivistler, Mentawai kültürünü yerel ilkokul ders programlarına ekletmeyi başarıyla gerçekleştirdi. Bugün, Mentawai yaşlıları diledikleri şekilde ibadet edip giyinebiliyor. Hâlâ daha birçok Mentawai insanı onlarca yılı aşkın süren hükümet baskısının onlara kaybettirdikleri konusunda üzgün. “Çocuklarım kültürlerini hiç tanımıyor” diyor Sekaliou. Kasabadaki hayatı onu hayal kırıklığına uğratan Sekaliou, “Ormanda yaşamayı tercih ederim. Orada daha mutluyum. Her gün iş bulma konusunda stres yapmak zorunda değilim” diyor. Domuzlarını beslemekten dönen babasını izlerken ekliyor: “Eski nesil bizden daha mutlu.”

Fotoğraf telifleri Sergey Ponomarev’e aittir.

Kaynak: NY, Wikipedia, Christina Feldt

Adil ve etik moda: Ne giyiyorsan o’sun!

Ticaretin adili modanın etiğine şiddetle ve hızla ihtiyacımız olan şu günlerde bu iki kavramı moda alanındaki küresel bazdaki gelişmeleri ile irdeleyelim istedik. İşin yapılış şekli ya da ürünün ortaya çıkma süreci kullanmaya başladığımız andan itibaren ürün ile beraber hayatımıza giren bir hikâye sunuyor.

Hikâye sağlık, huzur ve mutluluk ile yazılabileceği gibi acı, hüzün ve keder ile de yoğurulabilir. Bir ürüne sahip olurken getirdiği faydanın yanında hayatımıza katacağı etkiyi seçmek, Dünya’nın nasıl bir parçası olmak istediğimizi ve Dünya’nın nasıl bir yer olacağını belirleyecek.

Adil ve etik kavramlarının moda için önemini daha iyi anlamak için modanın karanlık yüzüne biraz yakından bakalım. Sürdürülebilir Moda Merkezi’nin 2016 etik ve sürdürülebilirlik raporuna göre, tekstil sektörü Dünya’daki kirliliği yaratan ikinci büyük sektör.

Veriler bu şekilde iken ürün tasarımında estetik, fonksiyonellik gibi sadece klasik teoriye göre belirlenmiş kriterler ile tasarım yapmak halen mümkün mü? Bu ilkelere yeni değerler eklemek gerekli mi? Bilinçli bir ürün yaratmak için eklenmesi gereken yeni değerler neler olmalı? Sürdürülebilirlik, tek başına yeterli mi? Üretimde kullanılan hammaddenin elde edilme biçimi, üretilirken harcanan enerji, kullanım süresi, üretiminde katkı sağlayan kişilerin sosyal haklarının sağlanması konuları güncel moda tasarımı uygulamalarında ne kadar yer alıyor?

Londra’da bulunan Sürdürülebilir Moda Merkezi yaptığı çalışmalar ile bu sorulara endüstriden, politikadan ve üniversitelerden profesyoneller ile oluşturulacak ağ üzerinden cevap üretmenin yollarını arıyor. Karşılıklı etkileşimi ise aşağıdaki diagram ile açıklamış.

Thakara Bubble’ın aşağıdaki sözleri ise tasarımcıların bu konudaki sorumluluğunu sadelikle dile getirmiş:

İşbirlikçi yeniliklerin çağında, tasarımcılar (sadece) binaların ya da objelerin bireysel yaratıcıları olmaktan, (rollerinin farkında olarak) büyük insan gruplarının değişiminin kolaylaştırıcıları olmaya doğru evrilmek zorundalar.
Thakara, J. In the Bubble – Kompleks Bir Dünyada Tasarım (2005)

Adil ticaret kavramı etik moda anlayışının işçi hakları ve sağlığı hakkındaki değerlerin oluşturulması ve belirlenen kuralların uygulanarak belgelendirilmesi ile ilgili kısmıdır. Fair Trade organizasyonu dünya çapında bir çok ürünün yanında tekstil üretiminde ticaretin adil olarak yapılabilmesini yani üretici ile tüccarın adil standartlarda buluşabilmesini sağlıyor, bu konudaki standartları belirlerken uygulanmasını sağlamak için düzenli kontrollerde bulunuyor. Tekstil ürünlerin etiketlerine Fair Trade ifadesini bulunduran markalar bu yöntem ile üretimlerini gerçekleştirmektedir.

Sektörel bazda etik moda ile ilgili bir gelişme Berlin’de 17-19 Ocak tarihleri arasında düzenlenen Etik Moda Fuarı, sürdürülebilir ve etik tasarım anlayışı ile ürün sunan markaları biraraya getiriyor. Katılımcı markaların koleksiyonlarının yüzde 70’i sürdürülebilirlik kriterlerine uymak zorunda, bunun yanında ekolojik alanda yenilenebilir hammaddelerin kullanımı, üretim esnasında atık ortaya çıkarmaktan kaçınılması, toksik maddelerin kullanımından kaçınılması ve çalışma sosyal haklar konularındaki gerekliliklerin yerine getirilmesi gibi esaslarda markaların tasarım ve üretim alanındaki temel ilkeleri arasında yer alıyor.

Etik moda markaları adil ticaret ve etik değeleri temel alarak koleksiyonlar hazırlıyor, anlayışı markanın temel değerleri haline getiren öncü markalar arasında Nudie Jeans, Huit Denim, Loomslate Prana, Ecolaf bulunuyor.

Etik moda hareketleri, bu alanda diğer bir yeni akım, sivil toplum örgütlenmeleri anlayışının sosyal medya desteği ile büyüyen bir yeniliği, öne çıkan hareketlerden birisi, Fashion Revolution, Who Made My Clothes, hareketin odaklandığı konu işçilerin çalışma şartları ve bunun sosyal medya üzerinden belgelenebilmesidir. Ethical Fashion Forum ise etik alanda üretim yapmak isteyen marka ve üreticilere, tedarik, tasarım ve pazarlama alanlarında veri tabanı sunarak biraraya getiriyor.

Türkiye’de ve Dünya’da adil ve etik moda anlayışının daha hızlı gelişebilmesi ve yayılabilmesini sağlamak amacı ile konu ile ilgili daha çok bilgi paylaşımının yapılması, sorumluluk alan kurum ve kuruluşların artması ve toplumsal bilincin artarak, bireysel seçimlerde bu alandaki talebi arttırmasını diliyoruz. Ne giyiyorsan o’sun!

http://sustainable-fashion.com/

http://www.fairtrade.net/

http://bettercotton.org/

http://www.bossa.com.tr/en

http://www.ethicalfashionforum.com/

http://ethicalfashionshowberlin.com/en/

http://fashionrevolution.org/

Arşivini seven gelsin: Takas pazarı bu haftasonu!

Paranın en üstün ahlaki değer olarak kabul gördüğü şu günlerde bunu reddeden bir organizasyon: Takas Pazarı!

Daha çok Metal, Rock, Punk gibi müzik tarzlarına odaklanan Takas Pazarı’nın yeni etkinliği bu haftasonu düzenleniyor. Takas pazarı yeraltı kültürüne odaklanmış bir organizasyon. Burada fanzinler, cd, kaset, plak, patch (yama), kitaplar, t-shirt ve çizgiromanlar bulmak da mümkün oluyor, tabi organizasyona katılan bazı arkadaşlar ev yapımı yiyecek şeyler yapıp getirebiliyor bazen, takas veya satış için.

Takas pazarının en önemli özelliği kendi içinde parayı ortadan kaldırıp yalnızca takas ile yeraltı metal ve punk kültürünü yaşamak, kişiler bunu yaşayınca kültür de otomatik olarak ayakta kalmış oluyor. Zaten bu yeraltı kültüre odaklandığımızda göreceğiz ki bu kültür yıllardır bu şekilde ayakta kalıyor. Hala binlerce insan başka ülkelerden takas yöntemi ile CD, Plak vs. edinerek analog materyallerden oluşan arşivlerine yeni üyeler kazandırmakta. Fakat takaslık şeyleri olmayanlar için satış mevcut.

Fanzinler yasaların denetiminden uzaktır, yayıncılara bağlı değildir, editörler ne küfürleri ne de devletin korktuğu gerçekleri yazmamıza karışır. Hatta bir çoğunda editör diye bir şey zaten yoktur. Bu yüzden korkmadan yazarız, fanzinler edebiyatın yeraltı dünyasıdır. Yeraltı yer üstünden (legalin ve uslunun) sanal bir sınırdan ayrılır gibi durur yani yeraltı yer üstünde yapılamayan veya yapılması uygun görülmeyen faaliyetler içindir. Bazen ise yer üstünde elitler tarafından beğenilmeyen eserler ya da performanslar yeraltına itilir. Bu nedenle yeraltı eseri ve performansı yer üstündekinden (piyasadakinden) daha saf, daha gerçek ve daha az çıkarcıdır. Yeraltını öldürmek mümkün değildir çünkü denetime tabi değildir, kayıtlarını tutan yoktur, paraya ve devlete mecbur değildir. Yeraltı kültürünü destekleyen kişiler oldukça yeraltı da var olacaktır. Piyasa ölse bile yeraltı devam eder.

Şöyle bir örnek verelim, Sex Pistols piyasa bir gruptu ve çok tanındı, arkasında şirketler vardı ve bugün geldiğimiz noktada çoktan görkemini yitirmiş durumda fakat Crass’a bakacak olursak tamamen yeraltı kültüründe kendini güçlü biçimde var ettiği için Sex Pistols’tan çok daha sağlam bir yere sahiptir ve çok daha fazla saygı ile söz edilir. Yeraltı edebiyatı denen şey ise ne yeraltında ne de üstünde olan kimseler tarafından oluşturulmuş sanal bir kimlik alternatifidir, bir çok yeraltı edebiyatı eserinin aslında edebi değeri yoktur. Fanzinlerde gerçeklerden bahsedilir, direkt konuya girilir.

Bugün ekstrem müzik ile ilgilenen kişiler bunun maddi hiç bir getirisinin olmayacağını biliyorlar. Fakat üretim böyle bir şey değildir. Üretim içinde başlar ve dışarı taşar. Eğer ekstrem sanat ya da müzik üretiyorsan bu da seni daha az kitleye hitap etmeye zorlayacaktır. Çünkü ekstrem müziğin dinleyicisi azdır. Bu noktada ekstrem müzikle ilgilenmek akılcı gibi görünmeyebilir ama herşeyin maddi karşılığını beklemek akılsızlıktır. Üretim kişileri ayakta tutar, köle ve robot olmaktan kurtarır. Kişi sanat ürettikçe, spor ve bilimle ve felsefeyle uğraştıkça ya da doğanın tadını çıkardığı derecede kendisi olabilir. Bunun dışında kalanlar robotlaşmaya ve köleleşmeye mecburdur. İşte bu organizasyondaki kişiler, maddi götürülerine rağmen üreten kimseler. Çünkü hala yaşıyorlar ve hayattalar. Onlar var olduğu sürece gerçek yeraltı da yaşamaya devam edecektir.

Sağ kesimden neden sanatçı çıkmadığını da sanırım anlamışsınızdır. Sağcılar üretimden uzak kimselerdir, sorgulama yeteneklerini çoktan  iktidarlara feda etmiş birer ‘uslu’ çocuktur sağcılar. Faşizm her zaman nedensellik bakımından sanata, felsefeye katalizör olmuştur. Sağcılar faşizmin uygulayıcısı geri kalan ve üreten kimseler ise faşizmin baskısından sanat sayesinde geçici olarak özgür kalmaya çalışan kimselerdir. Takas pazarı da bu özgürlük ortamlarından yalnızca biridir. 

Takas Pazarı ekstrem müzik tutkunlarını bu cumartesi Rasputin bardaki etkinliğe bekliyor: Arşivini seven gelsin!

Facebook etkinlik sayfası için lütfen tıklayın.

Börtüböcek Galeri’de ilk sergi heyecanı: Selin Saygılı

0

Son iki yıldır Ankara’nın sanat hayatına değer ve üretim katan Atölye Börtüböcek, bundan sonra kendi mekânında düzenli olarak gerçekleştireceği sergiler ve sanatsal etkinlikler ile hem sanatçılara hem sanatı sevenlere hem de daimi dostlarına yeni bakışlar kazandırmak için yeni bir oluşuma giriyor.

Yeni galeri 16 Aralık akşamı Selin Saygılı’nın kişisel sergisi ile açılıyor.

Sergi hakkında

“Asıl Bu Bir Terk Ediştir”

Her gün gidiyoruz.
Her gün herkesi ve her şeyi
o an terk ediyoruz.
Ölerek ya da yaşayarak.
Sadece üzerinde pek durmuyoruz.

Selin Saygılı

Selin Saygılı hakkında

1986 yılında Ankara’da doğdu. 2008 yılında Doğuş Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı bölümünü tam burslu olarak kazandı ve 2012 yılında bölümü ikincilikle bitirdi. Öğrencilik döneminde fotoğraf, illüstrasyon, grafik, stop motion ve tiyatro alanlarında çalışmalar yaptı.

2012 yılında, T.C Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle çekilen Türkiye’de Şekspir Olmak adlı belgesel filmin yönetmen yardımcılığını, grafik tasarımları ve uygulamalarını yaptı. 2013 yılının ilk yarısını yabancı dil eğitimi almak için yurtdışında geçirdi. Aynı yıl, reklamcılık alanında çalışmalar yaptı ve “Soyutlama ve dışavurumcu eğilimli olarak geometrik formları kullanan ve bu formlar dışında harflerden, sayılardan yararlanarak yapıtların isimleriyle mizahi anlayışı benimseyen yapıtlar” şeklinde tanımlanan resimlerini üretmeye devam etti.

2014 yılında Sıfırdan Yayınları’nın konsept tasarımını yaptı ve çizer kimliği ile yayınevinin kurucuları arasına katıldı. Sıfırdan Yayınları ve başka yayınevleri için kitap kapakları ve resimli kitaplar tasarladı, çizdi. Bu çalışmalarına hala devam etmektedir. 2015 yılında Ankara’ya döndü ve Zerrin Saygılı ile birlikte Tosca Art&Desing’ı kurdu.

Düşünmeye, tasarlamaya ve uygulamaya artık Tosca Art&Desing’da devam ediyor…

Oxford Üniversitesi, cinsiyetsiz zamir kullanımına başlamamış!

Dildeki cinsiyetçilik, erkek egemen toplumun, görünmez kalkanlarından birisi haline gelmiş durumda. Pek çoğumuz, farkında olarak ya da olmayarak, ayrımcılığı, cinsiyetçiliği ve homofobiyi, dilimizle besleyebiliyoruz. Dildeki ayrımcı yapı, insan bilincine etki ettiği kadar, iletişimin her veçhesinde, düşündüğümüzden çok daha büyük bir etki yaratıyor. Bu etki, erkek egemen sistemin, kendisini ve bütün kurumlarını defalarca yeniden üretmesini, farkında olmadan desteklememize sebep oluyor.

Daha önce İngiliz Independent gazetesini kaynak olarak almış ve gazetenin, Oxford Üniversitesi tarafından güncel olarak hazırlanmış bir çalışması olduğunu, daha önce de Tennessee Üniversitesi’nin, bu kullanımla alakalı bir kılavuz dağıttığı bilgisini, yine aynı gazeteyi kaynak olarak kullanarak vermiştik. Ancak Independent gazetesi, yayımlandıktan sonra bu haberin Oxford Üniversitesi’ndeki ilgili öğrenci kuruluşu tarafından yalanlandığını yazdı.

İngilizce’de, tıpkı diğer Latince kökenli diller gibi, cinsiyet belirten zamirler kullanılıyor. Erkek için “he“, kadın için “she” zamirleri, Türkçedekinden farklı olarak, kişilerin sahip olduğu cinsiyetlere bağlı olarak değişiyor. Bu kullanım, kutsal metinlere dahi geçmiş durumda, yakın bir zaman önce, Tanrı için “he” zamirinin kullanılmasına karşı çıkanlar da olmuştu. İşte Oxford Üniversitesi öğrenci birliğinin, bu duruma alternatif geliştirmeye yönelik bir çalışması olduğu bilgisi, öğrenci kulübü tarafından, trans öğrencilere karşı ayrımcılığı yok etme amacı bulunmakla birlikte, yalanlandı. Ancak Toronto Üniversitesi, Tennessee Üniversitesi gibi okullarda, bu zamir kullanımına yönelik bir çaba bulunuyor. Bazı akademisyenler, bu kullanımı yürürlüğe sokmak için çaba gösterdiklerini söylüyorlar.

Aslında, bu zamirlerin yerine geçmesi düşünülen yeni zamir “ze” olarak belirlenmişti. İnternette de bulunabilecek grafiklerde, bu düzenleme ile ilgili bilgiler mevcut. Oldukça yenilikçi potansiyele sahip olan bu çalışma, henüz faal olarak kullanıma geçmiş değil. Bunun yanında, kullanılacak yeni zamirin, cinsiyete bağlı ayrımcılığın dildeki kullanımının önüne geçmesi hedefleniyor.

Aslında, bu tablonun içinde de, bahsedilen amaçla ilgili düşünüldüğünde, bir mantık hatası göze çarpıyor. “Cinsiyete dayalı tanımlama”yı kaldırmayı amaçlayan çalışmada, İngilizce’deki “he” ve “she” şeklinde, kişiyi kast etmek için cinsiyetle hitap etmek şeklindeki uygulamaya alternatif yaratmak isteniyor. Ama bu sefer de “hir” ve “zir” gibi, yine iki tane birincil tekil şahıs zamiri bulunuyor. Zaten belli belirsiz tanımlanan bu değişikliğe dair tabloda, bir de böyle bir tezat bulunması, biraz da garip kaçıyor.

Independent gazetesinin, daha sonra tekzip ettiği habere göre, cinsiyetsiz zamirler, daha öncesinde, Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Tennessee Üniversitesi’nde zaten kullanılmaya başlanmıştı. Ayrıca geçen yaz döneminde, okulun yatılı öğrenci topluluğu, öğretmenlere, cinsiyetçi dil kullanımından kaçınmaları için, bir kılavuz verdiler. Ancak bahsi geçen gazete, bu bilgiyi, üniversitedeki ilgili öğrenci grubunun yalanladığını bildirdi.

Daha çok “xe” veya “ze” şeklinde okunan bu zamir, yukarıda bahsedilen kılavuzda, “zie” şeklinde de kullanılabilecek ve “zie” şeklindeki kullanım, daha çok trans öğrencileri tanımlayacaktı. Bu şekilde, tıpkı “nigger” kelimesinin siyahi insanlar için çoğunlukla ötekileştirici bir tabir olarak kullanılması gibi, cinsiyet temelli dilin de, bazı cinsel yönelimlere veya kadınlara yönelik ayrımcı bir şekilde dolaşımda bulunmasının yarattığı ayrımcılığı önlemek amaçlanıyor.

Kaynak: Independent

2017 Pirelli Takvimi, bedene değil, duygulara odaklandı

Pirelli, 1872 yılında Milanoda Giovanni Battista tarafından kurulmuş bir lastik firması. Bu firma, 44 senedir çeşitli temalar belirleyip dünyaca ünlü kadınlarla fotoğraf çekimleri gerçekleştirerek, ünlü Pirelli Takvimi’ni hazırlıyor. Her yıl dünyaca ünlü şehirlerde basına tanıtılan takvimin, 2017 yılı basın tanıtımı ise Paris’te yapıldı.

Çekimleri, Alman fotoğrafçı Peter Lindbergh gerçekleştirdi. Dünyanın en iyi fotoğrafçıları arasında gösterilen Peter Lindbergh, üçüncü kez Pirelli Takvim çekimlerini gerçekleştiren ilk ve tek fotoğrafçı olma özelliğine sahip.

Çekimler için pek çok farklı şehir ve mekan kullanıldı. Berlin, Los Angeles, New York, Londra ve Fransa’daki Le Touquet Sahili gibi… Toplamda 40 fotoğraf çekildi. Dünyaca ünlü kadın oyuncular Peter Lindbergh’e poz verdi. Bu kadınlardan bazıları: Nicole Kidman, Helen Mirren, Penelope Cruz, Robin Wright, Uma Thurman, Kate Winslet…

Her sene farklı bir temayla çıkan Pirelli Takvimi’nin 2017 teması ise “duygusal” oldu. Kadınlara dair toplumda oluşturulmuş olan güzellik kriterleri, 2017 Pirelli Takvimi’nde dikkate alınmadı. Önceki yıllarda yapılan çekimlerde, genç kadınlarla çalışılmıştı. Bu kadınlar makyajlı ve çıplaktı. Çekilen fotoğraflar renkliydi ve photoshop kullanılarak hazırlanmıştı. Ancak 2017 için Pirelli, şimdiye kadar gerçekleştirdiği çekimlerin dışında bir çekim gerçekleştirdi. Öncelikle kadınlar yaş olarak geniş bir skaladan seçildi. Örneğin; Helen Mirren, 71 yaşında. Bir diğer farklılık, bu kadınların makyajsız halleriyle Peter Lindbergh’e poz vermeleri. Photoshop da yine bu takvimdeki kadınların fotoğraflarında kullanılmadı. Ayrıca fotoğraflar renkli değil, siyah beyaz.

Peter Lindbergh, alışılmış Pirelli Takvimi tarzından bu sene uzaklaşıp farklı bir tema ve bakış açısıyla çektiği fotoğraflarla ilgili şunları söyledi; “Amacım kadınları farklı bir şekilde fotoğraflamaktı. Bunun için hayatımda önemli bir rol oynayan aktrisleri çağırdım ve fotoğraflarını çekmek için onlara olabildiğince yaklaştım. Bir sanatçı olarak, kadınları ebedi gençlik ve kusursuzluk fikrinden kurtarma sorumluluğunu üzerimde hissediyorum. Toplumun yücelttiği, mükemmel güzellik ideali, kesinlikle ulaşılamayacak bir şeydir.”

Fotoğrafların anlatmak istediğine baktığımızda, kadınların kusursuz bedene sahip olmaları gerektiği düşüncesini yıkmak ve kadınların metalaştırılan bedenlerinin ötesinde olduklarını göstermek için çalışıldığını görüyoruz. Ön plana çıkarılmak istenen şey, kusursuz kadın bedeni değil, duygular… Bedene değil, duygulara odaklanan 40 fotoğraf Pirelli 2017 Takvimi’nde bizleri bekliyor olacak.

Uma Thurman
Robin Wright
Penelope Cruz
Nicole Kidman
Lupita Nyong’o
Kate Winslet
Julianne Moore
Jessica Chastain
Helen Mirren

Kaynakboredpanda

Sezaryen doğumlar insanın evrimi üzerinde etkili olabilir

1

Bilim insanları annelerin sık sık sezaryen doğum yapmayı tercih etmelerinin insan evrimini etkilemeye başladığını duyurdu.

Bebekler, normal doğum yolu için fazlasıyla büyük olduğunda ya da diğer sağlık problemleri söz konusuysa sezaryen doğumları (ya da C-doğumları) hayat kurtarıcı olabilir. Fakat Proceedings of the National Academy of Sciences‘da yayımlanan yeni bir araştırmaya göre; sezaryen doğumları aynı zamanda da insanın nasıl evrimleştiğini etkileyebilir.

Geçmişte, büyük vücutlu bebekler ve dar pelvis büyüklüğüne sahip annelerin her ikisi de doğum sancısından ölebiliyorlardı. Sezaryen doğumuyla, artık bu sancıdan kaynaklı ölüm oranı da azalmış durumda. Sezaryen doğumla birlikte; bu durum, dar pelvis kemiği yapısına sahip annelerin “risk” altındaki genlerinin de gelecek nesillere taşınması anlamına geliyor.

Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine göre ABD’de C-kesimleri artık tüm doğumların yüzde 30’unu oluşturuyor. Ancak 1970 yılında bu rakam yüzde 5 civarındaydı. C-kesitleri sadece birkaç nesildir annelere yaygın şekilde erişilebilir durumdaysa da, bilim adamları prosedürün insan evrimini etkilediğini düşünüyorlar.

İnsanın evrimi büyük başları ve küçük kalçaları tercih etti. Bu, koşmak ve düşünmek için mükemmeldir. Doğum için daha az idealdir.

University of Vienna’dan araştırmacılara göre, bebeğin doğum kanalına sığmadığı vaka sayısı; 1960’lı yıllarda 1000 doğumda 30 iken, bu sayı bugün sezaryen doğumundan kaynaklı 1000 doğumda 36’ya ulaşmış durumda.

Ekip, tahminlerine ulaşabilmek adına pelvis kemiğinden kaynaklı sorunlu doğum verilerine dayalı bir matematiksel model kullandı. Yapılan araştırmada leğen kemiğinin dar olması nedeniyle sezaryen doğumu tercih eden kadınların sayısının arttığı görülüyor.

Eskiden dar doğum kanalına neden olan genler anneden çocuğa geçemiyordu. Çünkü çoğu vakada anne de bebek de doğum sırasında hayatını kaybediyordu. Avusturya’daki araştırmacılar annelerin sezaryen doğumu tercih etmeye devam edeceğine inanıyorlar. Ancak bunun normal doğumu tamamen ortadan kaldıracağını düşünmüyorlar.

Credit: Wellcome Library, London. Wellcome Images

Viyana Üniversitesi Biyoloji Kuramı Bölümü’nden Doktor Philipp Mitteroecker, “Neden bebeğin doğum kanalından sığamadığı bu kadar çok vaka var?” diye soruyor.

Dr. Mitteroecker’a göre, tıbbın dar doğum kanalı sorunlarına çözüm bulmadığı durumlarda sonuç ölümcül olabiliyor ve bu da evrim kuramı kapsamında doğal seleksiyon olarak kabul ediliyor. Mitteroecker, “Leğen kemiği dar olan kadınlar 100 yıl önce doğumdan sağ çıkamazlardı. Artık rahatça doğum yapabiliyorlar ve dar leğen kemiği genini kızlarına geçiriyorlar” diyor.

Araştırmacılar, dünya çapında bebeğin doğum kanalına sığamaması durumuna bin doğumda 30 defa rastlandığını söylüyor. Son 50-60 yılda bu oranın yüzde 3’ten yüzde 3,3-3,6 gibi bir orana yükseldiğini belirtiyorlar.

Gelecekte ne olacak?

Dr. Mitteroecker, “Sürekli sorduğumuz soru, gelecekte ne olacağı. Ben evrimsel sürecin devam edeceğini düşünüyorum ama belki biraz daha yavaş bir şekilde. Bunun da bir sınırı olacaktır. Bir gün bütün çocukların Sezaryenle doğması gerekeceğine inanmıyorum” diyor.

Smithsonian Paleoantropolog Dr. Briana Pobiner, Gelişmekte olan dünyada çok değişen sezaryen bölüm oranını etkileyen biyolojik ve kültürel birçok konu” bulunduğunu söyledi.

Bir doğum uzmanı ve Kraliyet Koleji sözcüsü olan Daghni Rajasingam diyabet ve obezite gibi faktörlerin sezaryen sayısını etkilediğini söyledi. Sanırım evrim sorununun içine almak için önemli olan şey, diyabet gibi şeylerin daha genç yaşlarda görülmesi çünkü diyabet hastası olan daha çok üreme çağındaki kadın görüyoruz” ve Bu, sezaryen alanına ihtiyaç duyulup uyulmamasına bağlı olarak sonuç doğuruyor. Ayrıca, obezite oranları giderek artmakta ve üreme çağındaki kadınların vücut kitle indeksleri daha fazla ve bu da sezaryen oranları üzerinde etkili olmaktadır ” diyor

Kaynak: BBC, Vox

Başlık görseli kaynağı

Unutmayın, unutturmayın: Erdal bize bakıyor hâlâ!

“Ankara adı kara
Bu yara başka yara
On yedi yaşındaydı
Kıyılır mı Erdal’a?”

 

25 Eylül 1961’de Giresun’a bağlı Şebinkarahisar’da doğdu. Daha sonra, 1970’li yıllarda ailesiyle birlikte Ankara’ya yerleşen Erdal, Ankara Yapı Meslek Lisesi’nde okumaya başlar ve burada devrimci mücadeleyle tanışır. O sırada Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği üyesi ve ODTÜ’lü Sinan Sümer, duvarlara slogan yazarken, dönemin MHP’li bakanı Cengiz Gökçek‘in koruması tarafından vurularak öldürülür.

(Cengiz Gökçek, Melih Gökçek’in yakınıdır ve belediye başkanı kadrosuna getirilmesinde önemli rol oynar. Milliyetçi Cephe Hükümeti – 31 Mart 1975’te, Süleyman Demirel’in başkanlığında kurulan bir koalisyon hükümeti –  Döneminde Sağlık Bakanı ve MHP içinde sevilen Gaziantep milletvekili Cengiz Gökçek, Ankara’da bulunan birçok ülkücü ismi bir araya getirerek, Melih Gökçek’in yakını olduğunu ve mutlaka belediye başkanı seçilmesini, kadronun da ülkücülerden olacağını söyleyecektir.)

2 Şubat 1980 günü, Sinan’ın ölümünü protesto etmek için toplanan 2 bin kişi arasında Erdal da vardır. O gün inzibat timiyle göstericiler arasında çıkan çatışmada bir inzibat askeri vurularak ölür. Yakalanan Erdal’ın yanında silah olduğu için cinayet onun üstüne kalır. Oysa otopsi raporunda da askerin Erdal’ın bulunduğu tarafa koşarken sırtından vurulduğu belirlenmiştir. Ankara merkez Komutanlığı’na götürülen Erdal şiddetli işkenceden geçirilir.

Bir hücreye konulur ve idamla yargılanmaktadır. Erdal, duruşmada, “Benim hakkımda peşin bir yargılama yapıldığı son derece açıktır. Nitekim benimle ilgili olayın ertesinde, Genelkurmay Başkanı’nın ‘Çoktandır idam olmuyor, bazı kişilerin idam edilmesi gerek.’ şeklinde demeç vermesi, benimle ilgili idam kararıdır. Ve size de bu konuda ulaştırılan emirlerin açıkça dışa vurulmasıdır.” der. Söz konusu Genelkurmay Başkanı, “Asmayalım da besleyelim mi?” cümlesini tarihe yazdıracak olan Kenan Evren’dir.

Yine savunmasında Erdal şu sözleri sarfedecektir: “Bugün devrimcileri ve onların bir parçası olan beni, aldığınız emirlere uygun olarak yargılayabilir ve ölüm cezası verebilirsiniz. Fakat bu ilelebet sürmeyecektir. Bir gün mutlaka sizin yerinizde halkımız olacak, sizi ve koruduğunuz düzeni yargılayacak ve doğru kararı verecektir.”

Askeri, Erdal’ın öldürdüğü iddiası çok zayıftır, deliller yetersizdir. Erdal doğduğunda babası 1962 yılının mart ayında doğmuş olan oğlunu, okula erken gidebilmesi için 6 ay büyük yazdırmış. 20 Kasım günü toplanan askeri Yargıtay Genel Kurulu, Erdal’ın idamına ilişkin kararını onar.

Erdal’ın duruşmalarda kendisine işkence yapıldığını belirtmesi de mahkeme başkanı tarafından “Bunların dava ile ilgisi yoktur.” sözleriyle karşılanır.

13 Kasım 1980 günü idam sehpasına götürüleceği zaman ceketini giyerken bir asker yardım etmek istedi. Erdal, “Kendim giyerim” der. Kelepçe vurulmasını istemez sadece. Son isteğini sorduklarında; sigara, der.

Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi‘nde infaz edilecek olan Erdal, son anlarında bile neşeli ve soğukkanlıdır. Gülümseyerek avukatına bakar ve göz kırpar. Sonra, tıpkı duruşmalarda olduğu gibi yine dimdik olarak sehpaya yürür. Saat sabaha karşı üçe on kala Erdal’ın boynuna ipi geçirilir. Ortamın sessizliğini Erdal’ın gür sesi bozar: “Faşizme ölüm, halka hürriyet” diyerek ayağının altındaki sehpayı tekmeleyen Erdal, arkasında kısa ama tertemiz bir yaşamın anılarını bırakır.

Erdal mektuplarında hep babasına güçlü olmasını yazmıştı. Ancak babası, olamadı ve idamdan sonraki bir yıl içinde öldü.

Erdal’ın Avukatı Nihat Toktay, davanın düzmece olduğunu şöyle ifade etmiş:

“Dava sürecinde olay yerinde keşif yapılmadı. Erdal’ın yaşının belirlenmesi için kemik incelemesi istedik, ama yapmadılar.

Olay yerinde birlikte tutuklanan 24 sanık da tanık olarak dinlenmedi. Ölen askerin üzerinden çıkan elbiseler Adli Tıp’a gönderilmedi.

Kurşunun mesafesine ilişkin bir inceleme yapılmadı ve yakın mesafe atışlarında meydana gelen etteki yanığa açıklama getirilmedi.

Olay yerinde kullanıldığı iddia edilen silahlar ile askerlerin silahlarının balistik incelemesi yapılmadı.

Tanık olarak dinlenen askerlerin ifadeleri arasındaki çelişkiler giderilmedi. Erdal’ın üzerinde bulunduğu 3,5 metrelik yükseklik ile askeri öldüren kurşunun giriş açısı ve yönü çelişiyordu. Ancak otopsiyi O.Ç. isimli bir stajyere yaptırdılar. Ancak bu isimde birinin varlığını tespit edemedik.”

Huriye Gül,  Bursa Haber Gazetesi’nde yayınlanan yazısında, O.Ç isimli o doktorla ilgili anısını şöyle kaleme alıyor:

“Sanırım 1993 yılıydı, iyi tanıdığım bu doktora gittim ve gözlerinin içine bakarak sadece ‘Neden yaptınız?’ diye sordum… Öylece baktı, soruyu tekrarladım… Anladı…

‘Çok yoksulduk, liseye lastik ayakkabıyla gittim’ dedi, sonra kendi kendine konuşurcasına ekledi: Çok korkmuştum.’

‘Hiç mi vicdanınız sızlamadı’ diye soracakken, lafı ağzımdan aldı; dedi ki: ‘Çok gençtim, önceleri değil, ama sonraları çok koydu.’

‘Oğlunuz dünyaya geldikten sonra mı?’ diye sordum, ‘Evet’ dedi.

‘Şimdi korkmuyor musunuz?’ diye sorduğumda ise hep korktuğunu söyledi.”

Huriye Gül yazısında doktor O.Ç’nin ölümünü ise şöyle anlatıyor:

“O.Ç. yine bir Aralık ayında felç geçirdi ve yatağa düştü…  Artık yürüyemiyor ve doğru dürüst konuşamıyordu…

Uzun süre yatalak yattı, bilenler çok çektiğini, yatak yaralarının açıldığını söylediler..

O.Ç. çok çekti, çeke çeke öldü… Epeyce sonra öğrendim, Aralık ayında öldüğünü söylediler…”

Erdal’ın annesine mektubu:

Sevgili Anneciğim!..

Uzun zamandır mektup yazamadım. Kusura bakma.

Ancak Salı günkü Demokrat Gazetesi’nde yayınlanan bir devrimcinin mektubu, cezaevindeki tüm devrimcilerin yaşamlarını, duygularını yansıttığından bu mektubu size gönderiyorum.

Mektup şöyle:

“Ana!..

Neden mi burdayım? Neden mi evimde değilim? Neden istediğim zaman yatıp kalkamıyorum? Niye istediğim kitabı, evdeki kanepeye oturup okuyamıyorum, düşünemiyorum, yazamıyorum? Ne mi arıyorum dört duvar arasında?

“O sözler ki kalbimizin üstünde dolu bir tabanca gibi ölüp ölesiye taşırız. O sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan, uğruna asılırız.”

Baharın, karın altından fışkırdığı bugünlerde içeride olmak, çiçek kokusunu alamamak, geniş yeşilliklerin güzelliğini görememek insanda anlatılması zor bir duyguyu yaratıyor. Ama bu duygu öyle karamsarlığın, yılgınlığın, bitkinliğin ve vazgeçmişliğin bir belirtisi olmuyor.

Aksine, bu duygu beni daha biliyor, daha hırçınlaştırıyor, bir yerlerden uzaklaştırıyor, bir yerlere yakınlaştırıyor. “Ne yapmalı?” “Nasıl savaşmalı?” sorusuna cevaplar arıyorum günlerce.

Sizi de düşünüyorum. İçeriye düşmeden önce anlatmak istediklerimi ama anlatamadıklarımı herhalde şimdi daha iyi anlayacaksınız. Bizi anlamayan analara, babalara, bacılara, eşe, dosta, herkese ama herkese anlatın daha vakit varken.

Henüz geç kalmamışken. Vaktim az da olsa var ve eğer biz değerlendirmesini bilirsek yeter de artar bile. Bu işi hep beraber yürütürsek ancak kazanabiliriz.

Omuz, omuza, bir birinden güç alarak, bir birine güç vererek. Ve anam, bu savaşı ne pahasına olursa olsun kazanmalıyız, kazanacağız. Kazanacağız ki çiçekli, mutlu günleri hep beraber görelim, senin torunların görsün ve torunlarının çocukları görsün.

Biz karşımızdakiler gibi bir avuç değiliz. Biz halkız. Bak sana bizden olanları iyiyi, güzeli, haklarını isteyenleri sayayım. Ben varım, babam var, sen varsın, kardeşlerim var, ablam bacım var, sonra köydeki dayılarım, şehirdeki amcalarım ve onların akrabaları, komşuları var, onların arkadaşları, onların oğulları, kızları, benim okul arkadaşlarım, onların arkadaşları, onların akrabaları, amcaları, dayıları var ve yine onların… saymakla bitiremeyeceğim kadarız biz.

Gördün mü ak saçlı boncuk gözlü anacığım saymakla bitiremiyorum. Yeter ki omuz verelim birbirimize. Yeter ki destek olalım ortak mücadelemizde.

Gelecek görüşte bana özgürlüğü, özgürlüğün tohumlarını getir. Ve demir parmaklıklara bütün bu yazdıklarımı düşünerek gözyaşlarını, mahzun bakışlarını bırakmadan git. Boynun bükük olmasın. Giderken gözün arkada kalmasın. Arkana bakma. Dışarıda da hep öyle ol.

Sana ve soranlara devrimci selamlar.”

Anne. Benim anlatmak istediklerimin hemen hemen hepsi bu mektupta var. Bu da cezaevindeki tüm devrimcilerin düşüncelerinin, yaşamlarının ve mücadelelerinin aynı olduğunu gösterir.

Bu yazdıklarımın yanı sıra sağlığınıza da dikkat edin ki yaşamın zorluklarına göğüs gerebilesiniz.
Size, akrabalara ve tüm arkadaşlara devrimci selamlar. Ellerinizden öperim.

Erdal

Son mektubu

“Sevgili annem, babam ve kardeşlerim,

Sizlere bugüne kadar pek sağlıklı mektup yazamadım. Ayrıca konuşma olanağımız ve görüşmemiz de olmadı. Zaten dışarıdayken de birbirimizi anlayacak şekilde konuşamadık. (Bu konuda sizlere karşı büyük oranda hatalı davrandım. Ancak bunu size karşı saygı duymadığım, bu nedenle böyle davrandığım şeklinde yorumlamamanızı dilerim) bu nedenle sizlere anlatacağım, konuşacağım çok şey var. Ancak olanak yok. Düşüncelerimi bu mektupla anlatmaya çalışacağım. Şu anda ne durumda olacağınızı tahmin ediyorum. Ama çok açıklıkla söylüyorum ki benim moralim çok iyi ve ölümden de korkum yok. Çok büyük bir ihtimalle bu işin ölümle sonuçlanacağını çok iyi biliyorum. Buna rağmen korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmıyorum ve devrimci olduğum, mücadeleye katıldığım için onur duyuyorum. Böyle düşünmem, böyle davranmam, halka ve devrime olan inancımdan gelmektedir. Ölümden korkmadığımı söylemem, yaşamak istemediğim, yaşamaktan bıktığım şeklinde anlaşılmamalı. Elbette ki hayatta olmayı ve mücadele etmeyi arzularım. Ancak karşıma ölüm çıkmışsa, bundan korkmamam, cesaretle karşılamam gerekir. Biliyorsunuz ki bu ceza işlediğim iddia edilen suçtan verilmedi. Asıl amaçlanan böyle bir olayla gözdağı vermek ve mücadeleyi engellemek hedefine dayalıdır. Bu nedenle sizinde bildiğiniz gibi, kendi hukuk kurallarını çiğneyerek bu cezayı verdiler.

Cezaevinde yapılan (neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. O kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. İşte bu durumda ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. Böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi işten bile değildir. Ancak ben bu durumda irademi kullanarak, ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm. Hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile. Sizlere bunları anlatmamın nedeni yaşamaktan bıktığım ya da meselenin önemini, ciddiyetini kavramadığım gibi yanlış bir düşünceye kapılmamanız içindir. Bütün bu yapılanlar, başımdan geçenler, kinimi binlerce kez daha arttırdı ve mücadele azmimi körükledi. Halka ve devrime olan inancımı yok edemedi. Mücadeleyi sonuna kadar, en iyi bir şekilde yürütmek ve yükseltmekten başka amacım yoktur. Mesele benim açımdan kısaca böyle. Ancak sizin açınızdan daha farklı, daha zor olduğunu biliyorum.

Anne, baba ve evlat arasındaki sevgi çok güçlüdür, kolay kolay kaybolmaz. Ve evlat acısının da sizin için ne derece etkili olacağını biliyorum. Ama ne kadar zor da olsa bu tür duygusal yönleri bir kenara bırakmanızı istiyorum. Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. Bunlardan daha niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek, ama yok olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında yaşayacaklar. Sizlerden istediğim bunu böyle bilmeniz, daha iyi kavramaya çaba göstermenizdir. Zavallı ve çaresiz biriymiş gibi ardımdan ağlamanız beni yaralar. Bu konuda ne kadar güçlü, ne kadar cesur olursanız, beni o kadar mutlu edersiniz. Hepinize özgür ve mutlu yaşam dilerim.

Devrimci selamlar, oğlunuz Erdal.”

Gencecik bir çocuğun soğukkanlılıkla katledilmesi, diktatörlüklerin aslında bir küçük çocuğun sessiz bakışıyla bile inanılırlıklarını yitirilebileceğini gösterdi bize. Biz şimdi siyah beyaz fotoğraflardaki o çocuğun bakışıyla bakıyoruz hayata. Unutulmasın ki katledilen o fidanın kökleri derin ve başka başka isimlerle yeniden yeşerecek hep.  Berkin Elvan, Ali İsmail Korkmaz , Mehmet Ayvalıtaş, Ethem Sarısülük , Abdullah Cömert,  Ahmet Atakan… “Özgür olmak istiyoruz.” demenin meşruluğu evrenseldir. Selam olsun düşünene, sorgulayana, biat etmeyene, sesini yükseltene…

Kaynak: bianet, bursahaber, t24, Radikal