Tahterevalli Müzik Grubu, kadın mücadelesinin sembol günlerinden 8 Mart için “Ayağa Kalkıyoruz!” isimli şarkısını yayınladı. Çeşitli sosyal medya kanalları ve çevrim içi müzik platformlarında dinleyicisiyle buluşan şarkıyı, İzmir’den 10 kadın seslendirdi.
Şarkıyı besteleyen Tahterevalli Müzik Grubu, “toplumsal düzenin günlük hayatımızdaki izlerinin peşine düşen şiirleri ezbere alıp kimi zaman şiirin bir satırını kimi zaman şiirin fikrini kimi zaman da dizelerini” bestelediklerini belirtiyor.
Şarkıyı; hem kadınların hem siyahların hak savunuculuğunu yapan Maya Angelou’nun, 1978’de yayınlanan ve Faris Kuseyri çevirisiyle Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Kafesteki Kuşun Şarkısı” kitabındaki “Ayağa Kalkıyorum” şiirden hareketle oluşturduklarını ifade eden grup, açıklamasında “…kitabını okuduğumuzda bizi en çok etkileyen şiir “Ayağa Kalkıyorum” oldu. Bu şiiri, bir esin kaynağı ve hareket noktası olarak alıp şarkının sözlerini oluşturduk. 8 Mart günü için yola çıkan bu şarkıyı, sokaklarda eşit ve özgür bir yaşam için mücadele eden tüm kadınların mücadelesine, Maya Angelou’nun adalet için çaldığı bir ıslık olarak iletiyoruz ve büyüyen kadın mücadelesine alanlarda eşlik etmesini diliyoruz.” sözlerine yer verdi.
Önümüzdeki günlerde yeni bestelerini yayınlayacaklarını da duyuran grup, isim tercihlerini şu sözlerle ifade ediyor: “Tahterevalli’yi, Bertolt Brecht’in ünlü şiirinde geçen ve mevcut sömürü sistemi içindeki uzlaşmaz çelişkilerin anlatımına yeni bir metafor katmış olduğu ‘bütün düzen bir tahterevalli aslında’ sözüne atfen taşımaya çalışıyoruz.”
“Ayağa Kalkıyoruz!” şarkısının sözleri şöyle:
Beni tarihe kaydedebilirsiniz Acı sözlerle yalanlarla Beni yerin dibine batırabilirsiniz Ama uçuşan bir toz gibi Ben yine ayağa kalkıyorum
Beni sözlerinizle vurabilirsiniz Gözlerinizle yaralayabilirsiniz, beni Nefretinizle öldürebilirsiniz Ama hava gibi su gibi Ben yine ayağa kalkıyorum
Korkulu geceleri geride bıraktık Utanan tarihin evinden çıktık Acıdaki geçmişten şafaklara doğru Biz yine ayağa kalkıyoruz
Günümüzde 200 milyondan fazla insanın genital mutilasyon ile yaşadığını, her yıl 4milyonun risk altında olduğunu, Covid-19 sebebiyle kapanan okullar, iptal edilen sağlık ve kalkındırma projelerinden dolayı bu yıl daha fazla kişinin risk altına girdiğini, mutilasyonun genellikle 15 yaş altı çocuklara uygulandığını, bu uygulamanın gerçekleştiği 30 ülke olduğunu, mutilasyonun gerçekleştiği toplumlarda; kadınlık/ olgunluk/ saygınlık gibi temel sosyal normlara uyma inancı, erkek cinsel zevkini arttırma, mutilasyona uğramazsa penis boyuna ulaşacağı efsanesi, cinsel organın kirli ve çirkin bulunmasından ötürü hijyenik ve estetik açıdan güzelleştirme gayreti, evlilik öncesi bekareti koruma düşüncesi, sosyal ortamdan dışlanma korkusu, kadın cinselliğinin kontrol altına alma, evliliğin ve yapay almanın ön koşulu gibi pek çok farklı sebeplerle uygulandığını biliyor muydunuz?
Genital mutilasyon nedir? Ne değildir?
Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) tanımı pek çok kaynak tarafından kabul gördüğü için onu paylaşmak istiyorum. ‘‘female genital mutilation/cutting (FGM/C) is a traditional harmfulpractice that involves the partial or total removal of external female genitalia or otherinjury to female genital organs for non-medical reasons’’ (WHO, 2020). Serbest çeviriyle, kadın genital mutilasyonu, kadın cinsel organının bir kısmı ya da tamamı olacak şekilde tıbbi olmayan sebeplerle çıkartılması ya da başka türlü zarar görmesidir, geleneksel ve zararlı bir uygulamadır.
Genital mutilasyon? Kadın sünneti? Genital Kesme? Değiştirme?
DSÖ, UNICEF, UNFPA gibi Birleşmiş Milletler (BM) bağlantılı organizasyonlar ya da BM fonlu dernekler, vakıflar bu uygulamayı genellikle kadın genital mutilasyonu olarak tanımlasa da, akademide terim anlamında henüz bir fikir birliği yok. Bazı makalelerde ”female circumcision” kadın sünneti, bazılarında ”female genital cutting” kadın genitalinin kesilmesi, bazılarında ise ”ritual female genital modification/alteration” törensel biçimde kadın genitalinin değiştirilmesi olarak da geçebilir. Örneğin, İstanbul Sözleşmesi’nin 38 maddesinde bu konu Kadın Sünneti olarak ele alınmış. Bu teriminin kullanımı yaygın olsada dini, tıbbi vb. nedenlerle de uygulanan erkek sünnetiyle karıştırılmaması için çoğu kaynakta terim uygun bulunmuyor. Yeri gelmişken hiçbir tıbbi faydası ve hiçbir dinle ilgisi olmayan bir uygulama olsa da meşrulaştırmak için dini sebep olarak kullanan topluluklar olduğunu söyleyebilirim. Küresel Sağlık dersim için bir proje üzerinde çalışırken terim üzerinde çok durmuş ve sonrasında uygulamadan etkilenmiş bireylerle iletişime geçilirken kültürel olarak daha hassas olmamız ve yargılayıcı olmamamız gerektiğini düşündüğümüz için mutilasyon (sakatlama) yerine ”genitalin kesilmesi” terimini kullanmayı uygun görmüştük. Ama bu yazıda yeri geldiğinde terimi kısaltma gereksinimi açıklayıcı olacağını düşündüğüm mutilasyon ile devam edeceğim.
İnsan Hakları İhlali
Genital mutilasyon, vücut bütünlüğünü ve sağlık haklarını ihlal ettiği için İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi tarafından insan hakları ihlali olarak kabul ediliyor. DSÖ tarafındanda kız çocuklarına ve kadınlara karşı şiddetin bir biçimi ama aynı zamanda şiddetin diğer biçimlerinden de farklı olarak tanımlanıyor. Çünkü bu şiddet türünde, genellikle bireyin de uygulamaya katılımı söz konusu. Bir sosyal bilimciyle yaptığımız görüşmede yine terimler üzerine tartışmış ve ”şiddet” vurgusuna yönelik endişelerini dile getirmişti. Örneğin; bir kalkınma görevlisinin uygulama altında yatan sebepleri anlamadan şiddet vurgusuyla toplulukla bir iletişim kurmasının, uygulamanın şiddet olarak görülmediği topluluklarla çalışırken etkili olmayacağı görüşünü paylaşmıştı. Ve yine bu sebeple makalemizde şiddetin üzerinde durmamıştık. Çünkü amacımız daha çok İsviçre’nin genital mutilasyondan etkilenen kişilere nasıl ve hangi aktörlerle hitap ettiğini görmek, ne gibi önlem faaliyetleri aldıklarını incelemek ve diğer gelişmiş ülkelerle karşılaştırmaktı. Bana ulaşırsanız sizinle o makaleyi paylaşabilirim. Sonuç olarak oldukça hassas olan bu konunun tartışıldığı bağlama göre farklı şekillerde ifade edilebileceğini anlatmaya çalıştım.
Uygulanan Başlıca Ülkeler
Dünyanın her yerinde farklı topluluklarda genital mutilasyon uygulanıyor. Yoğunluğun en çok olduğu ülkeler Somali (%98), Cibuti (%93), Mali, Mısır, Eritre, Sudan, Sierra Leone, Burkina Faso, Etiyopya, Gambiya gibi Afrika’daki ülkelerken Asya’da Hindistan, Malezya, Pakistan, Sri Lanka ve Orta Doğu’da da Umman, Yemen, Libya Irak… Ayrıca Rusya, Gürcistan, Panama, Peru, İngiltere, Amerika, Avustralya, Kanada vb. içerisinde bazı topluluklarda rastlamak da mümkün (UNFPA, 2020).
Bir ülke üzerinden örnek vermek gerekirse, 2016 yılında UNICEF’in araştırmasına göre Mısırlı 15-49 yaş aralığındaki kız çocuğu ve kadınların %87’sinin bu uygulamayı geçirdi. Mısır’da 2008 yılında kanunla yasaklanmasına rağmen geçen yıl Haziran ayında 3 çocuğunu covid-19 aşısı olacaksınız diye hastaneye götüren ama onun yerine bayıltılıp ameliyat ettiren babanın haberine belki denk gelmişsinizdir.
Genital mutilasyon çeşitleri
Klitorisin veya derisinin tamamen veya kısmen vücuttan çıkartılması, klitorisle birlikte labia majoranın (dış dudaklar) veya labia minoranın (iç dudaklar) kısmen veya tamamen kesilmesi (bir toplumdan diğerine alınan doku miktarı da değişir), infibülasyon olarak daadlandırılan vajinal deliğin daraltılması genital mutilasyonun 3 ana yöntemidir. Infibülasyonda klitoris çıkartılabilir ya da çıkartılmayabilir. Ayrıca cinsel ilişkiye veya doğuma izin vermek için darlaştırılan alan kesilerek tekrar açılır ve sonrasında tekrar dikilir. Kesme, delme, iğneleme, kazıma, yakma gibi diğer tüm yöntemler de 4 kategorinin altında yer alır. Son olarak bireyin yaş, etnik köken, ülke, sosyo-ekonomik durumuna göre bu yöntemler farklı şekillerde uygulanabilir.
Genital mutilasyonun maliyeti
Hiçbir faydasının olmadığı kanıtlanan bu uygulamanın aksine ölümü de içeren bireyin zihinsel, fiziksel ve üreme sağlığını tehlikeye sokan riskleri var. Şok geçirme, aşırı kanama, tutulma, dokularda yaralanma, idrar problemleri, HIV riski, enfeksiyonlar, depresyon, anksiyete, travma, kısırlık, seks ve doğum sırasında zorluklar gibi. Ayrıca genital mutilasyona maruz kalmış çocuklar okulu bırakma, erken yaşta veya zorla evlendirilme gibi riskler de taşıyorlar (Unicef, 2020). Genellikle toplumda fotoğraftaki gibi gelenekselciler tarafından yapılsa da son zamanlarda uygulama Mısır, Sudan gibi ülkelerde sağlıkçılar tarafından da gerçekleştirilerek meşrulaştırılıyor. Tıbbileşmesiyle birlikte daha temiz araç gereçlerin kullanımı ya da ağrı kesici gibi ilaçların temini olduğu için acı, enfeksiyon gibi bazı riskler azalsa da uzun dönemli riskler hala geçerlidir. Bu yüzden DSÖ genital mutilasyonun hiçbir zaman güvenli ve sağlıklı olmayacağını, savunuyor.
Leila Hussein
Genital mutilasyon üzerine bir yazı yazmışken bu alanda çalışan Leila Hussein’i anmadan bitirmek istemedim. Kendisini ilk kez aşağıda önerilerde de paylaştığım ”Female Pleasure” belgeseliyle tanımış ve gösterimin hemen ardından söyleşide dinleme fırsatı bulmuştum.
(Pandemi öncesi olduğu için hala büyük salonlarda kalabalıkla maskesiz filmler izleyebildiğimiz sonrasında söyleşilere katılabildiğimiz, konuşmacıların farklı ülkelerden gelebildiği zamanlar…) Leila Hussein de söyleşi için İngiltere’den gelmişti. Genital mutilasyona son vermek, kurtulanlara psikolojik ve fiziksel destek sağlamak, maruz kalan bireyleri ve uygulamanın yaşatıldığı toplumları güçlendirmek için çalışmalar yürüten Dahlia Project’in kurucusu, psikoterapist ve aktivist. Bu belgeselle Leila Hussein’i ve yaptıklarına yakından şahit olabilir, onun dışında 4 farklı güçlü kadınla da tanışabilirsiniz.
Institut français Türkiye, 8 Mart Dünya Kadın Hakları Günü çerçevesinde Fransa Büyükelçiliği’nde « Engel Tanımayan Kadınlar » adlı bir söyleşi düzenledi. Etkinlikte Fransa Büyükelçisi Hervé Magro, Mersinli tiyatro yazarı ve yönetmen Ümmiye Koçak, Kars Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği Başkanı Zümran Ömür ve Uçan Süpürge Vakfı kurucu üyesi ve danışman Ürün Güner ile bir araya geldi.
Söyleşinin videosunu Türkçe olarak Institut français de Turquie YouTube kanalında izleyebilirsiniz.
Türkiye’de her biri alanlarında başarı kazanmış olan Ümmiye Koçak, Zümran Ömür ve Ürün Güner kendi hikayelerinden, karşılaştıkları zorluklar ve başarılarından yola çıkarak kadın – erkek eşitliği ve kadının ekonomik olarak özgürleşmesi konularına bakış açılarını paylaştılar. Fransa Büyükelçisi Hervé Magro da söyleşiye katılarak, konukların hikayelerini ayrı ayrı çok etkileyici ve ilham verici bulduğunu ifade etti.
Fransa Büyükelçisi Hervé Magro, kişisel olarak da duyarlı olduğu kadın – erkek eşitliği konusunun Fransa’nın diplomatik önceliklerinden biri olduğunu hatırlatarak, Fransa’nın, BM Kadın birimi ile ortaklaşa düzenlenecek Eşitlik Jenerasyon Forumu’na Meksika ile birlikte başkanlık edeceğini söyledi. Fransa Büyükelçisi Hervé Magro, Fransa’nın, gelecek Temmuz ayında Paris’te devlet ve hükümet başkanlarının katılacağı bir zirve düzenleyeceğini, uluslararası sivil toplum kuruluşlarından 5.000 temsilcinin de zirveye katılacağını ifade etti. Zirve aynı zamanda kadın haklarına ilişkin bugüne kadar düzenlenmiş en büyük konferans olan Pekin Konferansı’nın 25. yılına denk gelecek.
Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Hervé Magro, Fransız Avrupa ve Dışişleri Bakanlığı’nın sözcülüğünde ve feminist diplomasi çerçevesinde Fransa’nın çok oyunculu bir yaklaşımla sahada somut bir şekilde sorumluluk üstlenme arzusunda olduğuna işaret etti.
Kadın hakları proje çağrısı
Fransa’nın feminist diplomasi uyguladığını belirten Hervé Magro, bu çerçevede, ilk defa, kadın-erkek eşitliği için ve kadına karşı şiddetle mücadele eden sivil toplum kuruluşlarını desteklemek amacıyla bir proje çağrısında bulunduklarını, çağrının kadın hakları konularında çalışan tüm sivil toplum kuruluşlarına açık olduğunu duyurdu.
Kadın Hakları proje çağrısı Eşitlik Jenerasyon Forumu tarafından da ele alınacak 3 konuda yapılıyor :
Kadına karşı şiddetle mücadele
Adalet, ekonomik haklar ve kadınların eğitime erişimi
Öz bakım ürünlerine erişim dahil olmak üzere, cinsel sağlık ve üreme sağlığı ile ilgili hakların korunması ve tanıtılması
Proje çağrısı toplam 30 bin Avro’dan oluşan bir desteği içeriyor. Jüri kararıyla belirlenecek üç ila altı proje en fazla 10 bin Avro kadar destek alacak. Proje çağrısına son başvuru tarihi 30 Nisan 2021 olup detaylı bilgi Institut français Türkiye’nin internet sitesi ifturquie.org adresinden ulaşılabilecek.
Geçtiğimiz aylarda Exxen platformunda yayınlanmaya başlayan Hükümsüz adlı dizinin oyuncu kadrosunda Burçin Terzioğlu, Hande Doğandemir, Alican Yücesoy ve İsmail Hacıoğlu yer alıyor. Yönetmenliğini Ömer Faruk Sorak’ın yaptığı dizi, toplumumuzun şimdiye kadar unutup unutup hatırladıklarını işliyor. İlk bölümü “Çatlak Fanus” ile birlikte üç farklı erkek tarafından önce şiddete ardından tecavüze maruz bırakılan 15 yaşındaki bir çocuğun hikayesini, Hande Doğandemir(Filiz) aracılığıyla anlatıyor. Her ne kadar kimliksel ve bu zamana kadar işlenen olayları kurguluyor olsa da, kadınlar her gün tecavüze ve şiddete maruz kalıyor. Türkiye’nin toplumsal düşünce yapısını davalar üzerinde ortaya koyan yapım, hepimizin giderek alıştığı sayılara bir de gerçek hikayelerinden bakmamızı sağlıyor. Her bölümünde farklı kadın cinayetlerini işleyen dizi “Şahsiyet” adlı yapımla benzerlik taşıyor.
Kadınlar yaşamak istiyor
Hükümsüz, kadınların bedenleri ve değerleri üzerinden “bir hataya kurban gittikleri” söylemiyle ne denli değersizleştirildiğini gösterirken, tam da bu günlerde artan kadın cinayetleriyle gündemimize tekrar oturması gereken İstanbul Sözleşmesi hakkında da mesajlar içeriyor. Öldürülen kadınların ardından söylenen “küçüktü, kendisi istedi, bağırmadı, sevgiliydik.” gibi kelimelerin kullanılması, birçok bilirkişi tarafından benzerlerinin söylenmesiyle giderek kadını değersizleştiriyor.
Yapım, her bölümüyle “kadın ve şiddet” olgusunu aktarırken, tecavüz sahnesinde üçüncü şahıs kişinin televizyon sesini açmasıyla hepimize bir mesaj veriyor; görün. Belki de hepimiz evlerimizde, iş yerlerimizde, okulda, sokakta bu şiddetin birer parçası oluyoruz. Kurtarmak istediklerimiz için görmezden gelmek ve korkmak yetmiyor. Korkumuz, hukuk sisteminde gördüklerimiz nedeniyle yeterli olsa da, şiddete uğrayan her canlı için bağırmamız gerekiyor.
Hükümsüz, beşinci bölümünde Bursa’da yakılarak öldürülen başka bir kadının konusuna da yer veriyor. Dizide konusu işlenen kadın, haberlerde ve sosyal medyada her gün gördüğümüz ataerkil ve kadın kimliğini kalıplaştıran sözlerle başlıyor. Kadının iffeti ve namusu üzerinde tecavüzü meşru kılmaya çalışan “tecavüzcüler” kendi dünyalarında oluşturdukları akıl almaz erkeklik(!) olgusunu yermemek için kadını benzin dökerek yakıyor. İşin en az bunun kadar acı olan kısmı, davanın mahkemede görülmeden önce yakılarak öldürülmeye çalışan kadının söyledikleri.
Bu sözleri hepimiz her gün ya tweet atıyor ya da sokaklarda söylüyoruz. Ama unutuyoruz, koruyamıyoruz; “Üç gün önce yakılarak arabadan atıldım, katillerimden şikayetçiyim. Şimdi karşınızdaki adam takım elbisesini giymiş kravatını takmış iffetten ve namustan söz ediyordur.” Türkiye’de özellikle kadına şiddet davalarında iyi hal hususları gerekli merciilerdeki kişiler özelinde, engellenemeyen cinayetleri oluşturuyor. Kamu ve vatandaşın kimi zaman bilerek kimi zaman bilmeden kullandığı bazı terimler; töre, namus, iffet vb. sadece kadına özgü kavramlar olarak cinayetleri ya da tecavüzü meşru hale getiriyor. Tam da bu bölümde bu zamana kadar adaletin yerini bulması için açılan tüm pankartlar, tivitler, protestolar, gücü ancak bize yetenler tarafından alıkonmalar ve dahası özetliyor; #kadınlaryaşamakistiyor
Sessizlerin Adaletini İstiyoruz
Zihinsel engelli kadınların maruz kaldıkları taciz, tecavüz ve şiddetin anlatılmasına katkıda bulunan yapım, hepimizin hatırlayacağı on binlerce engelli mağduru işliyor. Özel eğitim kurumlarında ya da benzeri yerlerde tacize uğrayan engelli bireyler, maruz kaldıkları durumu daha zor anlarken “taciz ve tecavüzcüler” durumu kişinin noksan taraflarından yararlanarak “bağırmadı, engelli” şeklinde savunmalar yaparak normalleştirmeye çalışıyor.
Medya organları tarafından kullanılan belli başlıklar, kişilerde fark etmeden “asla yapılmaması gereken ya da normalleştirici durum” algısı yaratıyor. Öldürülen kadının anne olması, engelli olması, çocuğunun önünde öldürülmesi gibi durumlar medyanın izlenmek için kullandığı trajedi vurgusu olurken araştırmalarda “kişinin aldığı rol nedeniyle maruz kalmaması gereken durum” niteliğini taşıyor. Bir kadın ölmemek için hiçbir role ve statüye ihtiyaç duyamaz, bu ve benzeri durumları pelesenk haline getiren kitle, suçu işleyen kişiyle aynı taraftadır. Sekizinci bölümde kopya muamelesi nedeniyle canice katledilen öğretim görevlisine yer veren dizi, dava sahnesinde kadın cinayetlerinin son bulamama nedenini bir kere daha ortaya koyuyor; kadınların bedenleri üzerinden metalaştırılması ve erkek hegomanyasının çocuk yaşta iyi eğitim veremeyen ailelerle başladığı gösteriliyor. Çocuklarımızı renkler, bedenleri ve nesneler üzerinden eğitirken onlara “değer” kelimesi aşılamayı öylesine unutuyoruz ki, birlikte oldukları kadınlarla ilişkilerinde giderek egemen statüsüne bürünüyorlar oysa cinsiyet fark etmeksizin hayır, hayırdır. Mavi pembe, elbise ya da kravat bir insanın cinsiyet kimliğini ölçemeyecek kadar önemsizdir.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününde, son veriler 65 günde 67 kadının erkek cinayeti tarafından kurban edildiğini gösteriyor. Bizler her gün sosyal medyada ya da sokakta farklı eylem çeşitleriyle bu cinayetleri durdurmaya ve katillerin adalete teslim edilmesini talep ediyoruz. Biz, demokratik olduğu söylenen bir ülkede yaşam hakkı talep ederek var olduğu gösterilen makam araçlarının görevlerini yerine getirmesini bekliyoruz. Belli politik değerler yüzünden uygulanmayan İstanbul Sözleşmesi, mobil acil butonlarından ve siyasi kişi söylemlerinden çok daha önemli bir yer taşırken, kadın ölümleri hala devam ederken, görmezden geliniyor. Sayılar giderek sembolikleşirken, adını bile hatırlamadığımız onlarca kadına yenileri ekleniyor. Katil zanlıları ellerini kollarını sallayarak gezerken, hak ve adalet isteyenler, insanlığa uygun olmayan şekilde göz altına alınıyor. 8 Mart Dünya Kadınlar gününde karanfil değil, yaşamak istiyoruz.
Yeni nesil için geri dönüşüm yeniden tanımlanıyor. Bir zamanlar atık dediğimiz şeyin saf, değerli ve geri dönüştürülebilir plastik, cam veya metal ürünlere sıkıştırabileceğini hayal edin. Lasso, geri dönüştürülecek ürünlerin çöp sahalarına veya okyanuslarımıza ulaşmasını engeller. Size ve gezegene geri dönüş sağlayan geri dönüşüm çözümü…
Çöp ve çöp alanlarından oluşan çevresel kötü manzaramızı bitirmeye son verdiği bir dünya hayal edin. O dünya sandığınızdan daha yakın! Onu tarif etmek için geri dönüşümü kullanmalıyız. Ancak bunu başarabileceğimiz sürece henüz geçemedik. Dünyanın her yerinde insanlar kullanılmış malzemelerini kağıt, cam ve metali geri dönüştürüyorlar. İnanılmaz bir şekilde, bunu çevreyi korumak ve gezegeni sürdürmek için ve büyük bir teşvik olmadan yapıyorlar. Dünyanın her yerinde yerel konseyler, kurumlar ev sahiplerine ve firmalara geri dönüşüm için sistematik malzeme toplama sağlayarak bu sürdürülebilirliği desteklemiştir. Ama burada gerçeklik bitiyor. Toplanan geri dönüştürülebilir malzemenin büyük bir çoğunluğu yeniden işleme tesislerine değil, çöp sahalarına gidiyor. Neden? Toplama süreci o kadar verimsiz olduğundan, atık ayırma o kadar kusurlu ve dağıtım sistemleri o kadar sorunlu ki, hiçbir paydaş geri dönüşüm uygulamasından kar elde etmeyi umut edemez. Gezegenimiz, insanlar tarafından yavaş yavaş kendi atıkları için bir çöplüğe dönüştürülüyor ve bu atıklar uzun süre hayatta kalmaya mahkum ediliyor. Yani, alışkanlıklarımızı değiştiremezsek beklentilerimizi değiştireceğiz. Düşüncemizi, evsel atık üretmekten, evsel kar elde etmeye doğru değiştireceğiz.
Bu nasıl başarılabilir? Şimdi, bir bulaşık makinesinden daha büyük olmayan, ev sahiplerinin geri dönüştürülebilir malzemelerini üretirken içine yükledikleri bir ev aleti hayal edin. Bu makinenin onları sihirli bir şekilde ayrı, temiz ve bir zamanlar atık dediğimiz şeyi saf, değerli ve geri dönüştürülebilir plastik, cam veya metal ürünlere sıkıştırabileceğini hayal edin. Daha sonra makinenin bu sıkıştırılmış ürünleri ayrı olarak bir ürün saklama kabında aldığını ve dolduğunda makineden kolayca çıkarılıp toplanmak üzere ayda bir veya üç kez ön kapınızdan teslim edildiğini hayal edin. Saklama kabının makineden çıkarıldığında, toplama hizmetine otomatik olarak bir mesaj göndererek, toplanmaya hazır olduğunu bildirdiğini hayal edin. Ayrıca, ayrılmış ürünleri yerel bir geri dönüşüm aktarma istasyonuna teslim edilmek üzere araçtaki ayrı haznelere mekanik olarak aktarmak için özel bir araç gelecektir. Yüksek kaliteli, temiz ve ayrılmış malzemeler ayrı ayrı toplanacak ve daha sonra değerli bir hammadde olarak doğrudan üreticilere gönderilecektir. Bu işlemin karbon nötr veya hatta karbon negatif olduğunu, işlenmemiş hammaddelerden yeni ürünler üretmekten çok daha uygun maliyetli olduğunu, ev sahipleri, nakliyeciler ve geri dönüşüm transfer istasyonları için kâr ürettiğini hayal edin. Daha az çöp sahası ve zamandan, enerjiden ve rahatsızlıktan tasarruf ederken ev sahibi için bir yatırım kârı oluşturdu. Dünya her yıl sadece plastikte 80-120 milyar dolar israf ediyor. Bunun bir kısmı senin ve geri alabilirsin!
Lasso’nun genel amacı, değerli kullanılmış kaplarınızı ve malzemelerinizi kapalı döngüde geri dönüştüren yeni bir akıllı evsel geri dönüşüm sistemi sunmaktır. Şişeleri, tenekeleri, plastikleri ve kağıtları bir arada karıştıran mevcut belirli noktalardaki geri dönüşüm noktalarındaki kutunuzun aksine, Lasso endüstriyel kuzenlerinden çok daha yüksek kalitede geri dönüştürülmüş malzemeler üretir. Kullanılmış cam, plastik ve metaller daha sonra aynı veya benzer değerde mallar haline getirilebilir. Bu, kapalı döngü geri dönüşümdür. Şık ve gerçekten kullanışlı bir ev aletidir. Evlerde bulunan Lassolar, dünyanın en iyi geri dönüşüm ülkelerinde bile -Almanya, Avusturya ve Güney Kore’de- mevcut tüm yerel geri dönüşüm sistemlerini yenecektir. Lasso cihazlarına yerleştirdikleri kullanılmış malzemeler için %100 kapalı döngü geri dönüşüm performansı sağlıyor. Gezegenin ihtiyaç duyduğu CO2 emisyon azaltımlarının sağlanmasına yardımcı olacaklar. Evinizde yaşamı boyunca karbon negatif ayak izi üretecek tek cihaz olacak.
Kapalı döngü geri dönüştürülmüş ne anlama geliyor?
Kullanılmış bir malzeme, ambalaj veya kabın eşit değerde bir ürüne geri işlendiği anlamına gelir. Basitçe; kapalı döngü, bir cam şişeyi bir cam şişeye veya plastik bir pet şişeyi plastik bir pet şişeye geri dönüştürmek anlamına gelir.
Beş Adımda Kolay Kurulum
Öncelikle tesisatçınız bulaşık makinenizle Lasso’yu aynı bağlantılarla kuracak sonra Lasso uygulamasını akıllı telefonuza indirin ve konumunuzu onaylayın. Lasso toplama aracı artık geri dönüştürülmüş malzemeleri nereden alacağını biliyor. Şimdi sıra sizde, geri dönüştürmeye başlayabilirsiniz.
Lasso neden mevcut sistemden daha iyi?
Karışık akışlı mevcut belirli noktalardaki geri dönüşüm noktalarında toplanan geri dönüşümün %50’den azı aslında geri dönüştürülüyor. Daha da küçük bir yüzde benzer değere sahip ürünlere dönüştürülür. Farklı malzemeler ne kadar erken ve etkili bir şekilde ayrılabilir ve temiz tutulabilirse, geri dönüştürülebilir malzemelerin yeniden kullanılma şansı o kadar artar.
Çöpünüzü koyun ve bırakın Lasso işini yapsın. Çok fazla dağınık geri dönüşüm kutusuna elveda Lasso sadece tek bir cihazla bunu mümkün kılıyor. En yaygın 7 Malzeme;
Plastik / Pet ve HDPE
Cam / Şeffaf, yeşil ve kahverangi
Metaller / alüminyum ve çelik malzemelerini kabul eder.
Lasso, geri dönüştürülecek öğeleri dahili sensörler, kameralar ve yapay zeka teknolojileri ile kabul eder. Bir öğe eğer geri dönüştürülmezse, Lasso onu size iade eder. Geri dönüşüm karmaşasını sıfıra indiriyor. Kullanım kolaylığı ile müşteri deneyimini üst seviyelere çıkartıyor.
Gıda, yağ, kir ve yapışkan ambalaj etiketleri gibi kirleticileri sizin için çıkartır. Her parçayı temizleyerek manuel yıkamaya göre sudan tasarruf sağlar. Verimliliği arttırır. Bulaşık makinenizden daha az elektrik kullanarak geri dönüştürülecek öğeleri saf ve işlenmeye hazır hale getirir. Geri dönüştürülecek ürünü değerli ürün haline getirir. Geri dönüştürme ve yeniden üretim için gereken saflığı sağlar. Lasso’nun en gürültücü süreci, modern bir çamaşır makinesinin sıkma döngüsünden daha sessizdir: Maksimum gürültü seviyesi 64-74 dB. Lasso’nun deposu kapalı, dayanıklı, steril ve kokusuzdur. Ürünleriniz, Lasso’nun toplama zamanı gelene kadar güvende kalır. Lasso, işledikten sonra ürünlerinizi akıllı telefonuza aktarır. Gerçek zamanlı olarak izleyebilirsiniz. Depolama kapasitesi yaklaştığında, Lasso sizi akıllı telefonunuzdaki uygulaması aracılığıyla otomatik olarak bilgilendirir. Toplama zamanı geldiğinde, Lasso’nun saklama kabını çıkartmanız ve teslim etmeniz yeterlidir.
Lasso’nun fiziksel özelliğinde birçok renk mevcuttur Beyaz, Krem, Metalik Gümüş, Mat Gri, Mat Siyah, Kanarya. Ayrıca boyutların büyük olmaması Lasso’nun kullanılabilirliğini arttırıyor.
Thetahealing kalıcı değişiklikler yapmamızı sağlar.
1: İpek Senem Aydın’ın ThetaHealing ile tanışmasını bizlere anlatabilir misiniz?
Hiçbir şeyin tesadüf olmadığını bir kez daha Thetahealing ile tanışmamda anlaşmış oldum. 2015 yılında aldığım Karma Astroloji danışmanlığında sezgisel yeteneklerimin olduğunu ve insanların hayat yolunda ilerlemelerine yardım etmenin benim haritamı çalıştırmam konusunda destekleyeceği hakkında bir görüş aldım. Bir nevi dönüştürürken dönüşme hikayesi benimki… Ne yapabileceğim hakkında araştırma yaparken Thetahealing ile karşılaştım. Bilinçaltı blokajlarının anda dönüştüğünü görmek benim için çok etkileyiciydi. Kendi hayatımda mucizelere şahit olduktan sonra bu tekniği öğrenip eğitmeni olmaya karar verdim.
2: ThetaHealing nedir? Kişiye hizmet etmeyen bilinçaltı kayıtları nedir?
Thetahealing ruhsal, fiziksel, zihinsel yönden dengelenmemizi sağlayan anda dönüşüm sağlayan bir meditasyon tekniğidir. Beyin frekansımız Theta’da iken, rüya ve uyku halindeki frekansa ulaşırız. Theta frekansı bilinçaltı olarak düşünülebilir. Problem çözme yeteneklerimiz, anıları ve hatıraları tuttuğumuz yerdir. Theta meditasyonu ile bu frekansa ulaşır ve orada artık bize etmeyen blokajlarımızı ve bizim ilerlememizi engelleyen kök inançlarımızı bulur ve bunları pozitif olanlar ile değiştiririz. Thetahealing tekniği hayatın içinde neşeyle ve keyifle ilerlememiz için kalıcı değişiklikler yapmamızı sağlar.
Bize hizmet etmeyen bilinçaltı kayıtlarımız, 0-7 yaş arasında öğrendiklerimiz, genetik olarak bize aktarılanlar ve kolektif bilinçten gelen blokajlardır. Örneğin küçükken ebeveyni tarafından incitilmiş bir çocuk, bilinçaltında “Sevdiğim insanlar beni incitir” ”Seversem acı çekerim” blokajlarını edinmiş olabiliyor. Yetişkin olduğunda da incinmemek için sağlıklı ve güvene dayalı ilişkiler kuramıyor. Bu programı değiştirip yerine Thetahealing tekniği ile “Seversem güvende olurum” “Sevmek ve sevilmek güvenlidir” programı yğklendiğinde kişinin hayatında kalıcı değişiklikler gözlemlemek mümkündür..
3: Theta Healing’deki meditasyon bildiğimiz meditasyondan farklı mıdır?
Thetahealing meditasyonu beyin frekansımızı Theta frekansı durumuna geçirmek için uyguladığımız bir yoldur. Bilinçaltı bir kere bunu öğrendiğinde Theta frekansına geçiş anda olur. Bildiğimiz meditasyondan farklı bir teknik uygulanır. Thetahealing ile her şeyin yaratıcısı dediğimiz yaradanın enerjisine bağlanırız. Tüm dönüşümler yaradan tarafından yapılır ve bizler uygulayıcı olarak sadece gözlemleriz. Thetahealing aslında bir Kuantum mekaniği ve gözlem yapma eylemidir.
4:Teta Şifası ile neler değiştirilebilir ya da neler şifalandırılabilir?
Thetahealing tekniği ile bizi kısıtlayan blokajlarımızı pozitif programlar ile değiştirebiliriz. Bu hayatımızda pozitif yönde büyük bir fark yaratır. Aynı zamanda Thetahealing ile DNA aktivasyonu, aura temizliği, eril ve dişil enerjimizi dengelemek, his yüklemesi, mekan temizliği, anne karnındaki sevgi göndermek, yeminlerden serbest kalmak ve bunun gibi birçok çalışma yapılmaktadır.
En çok çalışılmak istenen konular bolluk ve bereket, ruh eşi, ilişkiler, ruh-zihin-beden dengesi, fobiler, sınav stresi, kilo gibi konulardır.
Uygulama alan kişi eğer değişime açık ve direnç göstermiyorsa tek uygulama ile birçok şey halledilebilir. Kaç uygulama alınması gerektiği kişiden kişiye değişebilir. Herkesin ihtiyaçları farklıdır.
5: Kaslarımızın verdiği tepkilerin anlamları nelerdir?
Thetahealing tekniğinde Kinesiyoloji testini bize hizmet etmeyen bilinçaltı programlarımızı bulmak için kullanırız. Kas testinde bu programı gözlerimiz kapalı ve yüksek sesle tekrar ederken öne gidersek bu programı biz de var demektir. Eğer arkaya gidiyorsa yok demektir. Kas testi nasıl yapılır adlı Youtube videomda daha detaylı bilgiyi bulabilirsiniz.
6: Bilinç, bilinçaltı ve süper bilinç nedir?
Süper bilinç, evrenin bütünüyle bağlantılı olma halidir. Kendini bilen ve kozmik kaynağa bağlantılı bilinçtir. Bilinç ise, insanın kendisini ve çevresini, olup biteni algılama kavrama ve bilme halidir. Bilinçaltı, duygularımızın merkezi ve hatıralarımızın depolandığı yerdir. Freud’a göre eğer bilinci okyanustaki buzdağına benzetirsek suyun altında kalan görünmeyen kısmı bilinçaltıdır. Thetahealing bir süper bilinçlilik tekniğidir.
7: ‘Oldu Oldu Oldu’ ne demek?
Theta frekansında gözlemleme yapıldıktan sonra “Teşekkürler oldu oldu oldu” şeklinde tekrarlarız. Bu şekilde hem bilincimize, hem bilinçaltımıza ve hem de yüksek benliğimize olanın yapılıp tamamlandığını anlatırız. Aynı zamanda her zaman teşekkür ederiz. Çünkü her şeyin yaratıcısına bağlanır ve şükranlarımızı sunarız.
8: Theta Healing Eğitmeni olmak için neler yapmalıyız?
İlk 3 modülü tamamlayan herkes Vianna Stibal tarafından verilen eğitmenlik seminerlerine katılarak Uluslararası Thetahealing Eğitmeni olabilir. Her bir modül için eğitmenlik alması gerekmektedir. ThetaHealing’de 20’den fazla modül bulunmaktadır. Diğer modülleri almak için ön koşul ilk 3 modülü almaktır. Bunlar, Basic DNA, Advanced Dna, Derin Kazma modülleridir. Eğer kişi ilerlemek isterse diğer modülleri de almaya devam edebilir. Bolluk ve Yaratım, Sen ve Yaratıcı, Sen Ve Eşin, Ruh eşi, Sen ve Yakın Çevren, Sen ve Dünya, İdeal Kilo bunlardan bazılarıdır.
9: Sadece yüz yüze mi uygulama yapılabilir?
Thetahealing uygulaması yüz yüze, telefon, görüntülü arama ya da zoom üzerinden online yapılabilir. Mesafe bir etken değildir. Bu kesinlikle sizin tercihinize bağlıdır. Tüm dünyada ThetaHealing sertifikasına sahip olan birçok uygulayıcı dünyanın her yerinden kişilerle internet üzerinden uygulama yapmaktadırlar.
10: Son olarak Youtube, İnstagram gibi sosyal medya da uygulayıcılar ‘Evet’ yazan herkese şifa gönderdiklerini ya da his yüklemeleri yaptıklarını söylüyorlar. Bu nasıl oluyor?
His çalışması Thetahealing’in en güçlü tekniklerinden biridir. Bazı insanlar hayatlarında bazı hisleri hiç deneyimlememiş olabilirler. Belki de anne karnında ya da çocukken travmalar ya da üzüntüler geçirmiş olabilirler. Bu hisleri bu hayatın draması içinde kaybetmiş olabilirler. Bir şeyi gerçekliğimize getirebilmemiz için yani niyetlerimizin gerçekleşmesi için önce bunların nasıl hissedildiğini tecrübe etmemiz gerekir.
Bir kişiye neşeli olmanın, zengin olmanın, sevilmenin, ruh eşine sahip olmanın nasıl bir his olduğu Thetahealing tekniği ile öğretilebilir. Kişi bu hisleri tecrübe ettiğinde artık hayatında da bu deneyimleri yaşamaya hazır olur.
Evimize, işyerimize, mobilyalarımıza, kişisel eşyalarımıza ve organik olmayan tüm maddelere Thetahealing ile his yüklemesi yapabiliriz.
Örneğin giysilerinize güzel ve zarif olmanın hissini, ayakkabılarınıza konforlu olmanın hissini yükleyebiliriz. Cüzdanımıza parayla dolup taşması, evimize yuva olma hissi, arabamıza her zaman güvende olma hissini yükleyebiliriz.
His yüklemesi tekniği Thetahealing Basic DNA sınıfında öğretilmektedir. Thetahealing uygulayıcısı tüm bu hisleri kişilere ve objelere onay alarak yüklemektedir.
Yazmaktan, anlatmaktan, maruz kalanlara destek olmak ve savunmaktan veya yaşananları, yazılanları ve anlatılanları aktarmak adına aracı olmaktan hiçbir sebepten dolayı vazgeçmeyeceğimizi belirterek başlamak istiyorum. Şiddetten kadına şiddete, feminizmden queer feminizme, toplumun kendisinden oluşa gelmiş toplumsal normlara, toplumsal homofobilere, tüm konular gündemimizden hiçbir zaman düşmeyecek. Çünkü şiddet, kadına şiddet, her türde homofobik eğilim içinde olma, dayatılan toplumsal cinsiyet rolleri ve etrafında oluşturulmak istenen normlar, politikalar, toplumsal “değerler” bütünü konuları bir birim dahi eksilmeksizin öfke ve şiddet dağları olarak gündemden hiç düşmeksizin artmaya devam ediyor. Fakat her şeye rağmen -öfke ve şiddet dağları küçülene ve tamamen yok olana kadar- vazgeçmeyeceğimiz mücadelemiz adına gökten düşen elmalar çoğalıyor. Gizem Çelik’ten Öldüren Erkek(lik)ler / Eşine Şiddet Uygulamış Cezaevindeki Erkekler, İlknur Yüksel – Kaptanoğlu’ndan Kişisel Olan Politiktir / Kadına Yönelik Eviçi Şiddet Verisi ve Politika, Özlem S. Işıl – Selma Değirmenci’den Yaşamı Örgütleyen Deneyimler / Kadınlar Dayanışma Ekonomilerini ve Kooperatifleri Tartışıyor.
Her bir kitabı ayrı ayrı ele alıp, kapsamlı incelemeler yazmak gerekiyor fakat birbirlerine öylesine büyük bir dayanışmayla, destekle temas eden kitaplar ki, onlarla ilgili hiçbir inceleme yazısı yazılmasa dahi o kadar değerliler ve tek başına ayakta durabilme muktedirliğine öylesine güçlü duygularla sahipler ki benim bu kitaplar üzerine yaptığım inceleme küçük bir katkı olarak karşılığını bulacak sadece.
Her bir kitabın ismi, içinde bulunduğumuz belirsizlikler ve netsizlikler dünyası dönemine; şiddet, kadına şiddet, erklik kavramı ve erkekliklerin tüm dünyayı kapsayan kaskatı hegemonik yapısına ne kadar uyuyor, öyle değil mi? Kitapların isimlerinde çakılıp kalamayız bu yüzden. Derinlerde, diplerde bulup çıkarmamız gereken, dünyada tek bir kadının dahi şiddete maruz kalmayacağı, erkek şiddeti ile öldürülmesinin tamamen ortadan kalkacağı günleri görene kadar okumaya devam etmeli, okuduklarımızı aktarmalı, paylaşmalı ve susmayarak, yazmaya devam etmeliyiz. “Erkeklik” meselesini kadın şiddeti ve cinayetleri üzerinden ele alan, bunu yaparken içeri (cezaevlerine) girmeye cesaret ederek, konuları cinayet işlemiş erkekler üzerinden tek tek analiz eden Öldüren Erkek(lik)ler kitabından başlayacağım. Çünkü kadına uyguladığı şiddeti, şiddet; işlediği cinayeti suç unsuru olarak görmeyen, öldürdüğü karısını ya da sevgilisini “aslında gerçekten çok sevdiğini” söyleyen erkeklerin oranı tahminlerimizi zorlayacak denli fazla. Ve tabii ki böylesine zor bir araştırmayı gerçekleştiren ve böylesine kapsamlı bir araştırmayı, kapsamlı bir kitaba dönüştürüp daha fazla insanla buluşturan Dr. Gizem Çelik (Evet, toplumsal cinsiyet ayrımı yapacağım şimdi, göğsümü gere gere) bir kadın. Neresinden ele alırsak alalım çok özel, özgün ve nitelikli bir araştırma kitabı ile karşı karşıyayız.
Ölümün donuk rengine uyum sağlamak zorunda kalmış kadınlar
Dr. Gizem Çelik, “Ölümün donuk rengine uyum sağlamak zorunda kalmış tüm kadınlara…” ithafıyla açıyor kitabı. Bırakın kadın olmayı, insan olarak dağılmamak elde değil. Dr. Gizem Çelik’in, 2015 yılında Hacettepe Üniversite’si Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Hizmet Anabilim Dalı’nda tamamladığı doktora tez çalışması çerçevesinde gerçekleştirdiği araştırmanın kitap olarak bizimle buluşması 2017 yılına dayanıyor. Öldüren Erkek(lik)ler kitabı erkeğin, erkek eliyle oluşturulan düzenin, yaratılan şiddetin, yürürlüğe giren yasaların, yürürlükte olsa bile uygulanmayan yasaların ve -günde 1000 kadın öldürülse de- erk düzen gayretiyle asla çıkmayacak olan yasalar kapsamında şiddetin, şiddetin aktörü/faili olan erkeklerin özelde kadına yönelttikleri şiddetin karanlık dehlizlerine girip en trajik gerçeği görünür kılmayı amaçlıyor. Bu amaç doğrultusunda Gizem Çelik sorunun en sıcak ve kaynayan noktası olan cezaevlerine giriyor ve kadın şiddeti dolayısıyla cinayet suçu işlemiş erkeklerle birebir görüşmeler gerçekleştiriyor. Erkek eliyle ortaya çıkan şiddeti, direkt merkezine girip, araştırarak ve kitapta dört bölüm başlığı üzerinden bizlere aktararak ele alan Gizem Çelik, Öldüren Erkek(lik)ler’de ataerkil toplum, yakınında cereyan eden “olağan” ve güncel felaketleri gözler önüne sermeyi amaçladığının altını çiziyor. Gizem Çelik’in birebir mahkumlarla gerçekleştirdiği diyaloglardan örneklerle aktardığı akıl almaz detayları okudukça kamu, toplum ve kişiler bazında gözler önüne serilmek istenen felaketin boyutları ayan beyan ortaya çıkıyor.
“Gündelik yaşamın her alanında ve insan etkileşiminin olduğu her ortamda varlığını hissettiren şiddet, farklı yoğunluk ve türlerde etkisini göstermektedir.” Kitabın ilk bölümü olan Şiddet ve Ötesi’nde Gizem Çelik’in şiddet üzerine genel bakış çerçevesinde yazdığı bu cümle dahi çok ürpertici iken, şiddete konu ne olursa olsun direkt maruz kalan kişilerin ve daha da önemlisi erkek/kadın karşılaştırmasında güç oranına baktığımızda şiddete maruz kalan kadın ve şiddet sonucunda öldürülen kadının durumunu buyurun beraber düşünelim. Korkunç! En eylemsiz ve edilgen insanın dahi harekete geçebileceği bir korkunçluktan bahsediyorum. Henüz kitabın Şiddet Sorunsalına Genel Bakış başlığındayız üstelik.
Şiddete genel bakış dahi neresinden ele alınırsa alınsın (Sözlü, duygusal, fiziksel, cinsel şiddet; çocuğa, kadına, erkeğe şiddet) istatistik veya psikolojik verileri açısından kişisel, toplumsal, ekonomik veya politik olarak iyi sonuçlar içermiyor. Durum böyle olunca şiddetin aktörü/faili olan erkeklerden, erkek(lik)lerin hegemonik yapısından kaynaklı son derece çarpıcı ve “okumakta dahi” zorlandığımız gerçek hikayeler ortaya çıkıyor. Fakat şiddetin boyutunu ve her geçen gün direkt kadınların daha fazla maruz kaldığı -kadınların hayatına mal olur derecede noktalanan- şiddetin boyutlarını kavramamız için tüm bu gerçek hikayeleri okumamız şart. Kadını şiddete maruz bırakıp, öldürerek suçu sabitlenmiş olan erkeklerin gerçek hikayelerini okuyarak; eşine şiddet uygulayan erkeklerin bireysel özelliklerini, çevreye ilişkin özelliklerini, sosyal bağlamına ilişkin özelliklerini; ortada fiilen işlenmiş şiddet olması bir yana ortada işlenmiş bir öldürme suçu varken dahi kendilerini neden suçlu görmediklerini, yani olup biten ne varsa her şeyin ne kadar vahim bir noktada olduğunu anlayabiliriz.
Tüm bunlara karşılık, Şiddet Uygulayan Erkeklere Sunulan Hizmetlerde Yararlanılan Kurumsal Yaklaşımlar başlığı altında toplanan feminist yaklaşımlar, pro-feminist yaklaşımlar, aile sistemleri kuramı ve birey kuramları kitabın en önemli bilgi içeriği olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü konu ile ilgili bakanlıklar nezdinde devletin sunması gereken model önerilerinden, yerel yönetimlere, sivil toplum, meslek odaları, barolar birliği, sendikalar ve medya tarafından yapılması gerekenlere varana kadar tüm kurumlara kitapta yer verilmiş olsa da gelinen noktada yukarıda sıralanan kurumsal yaklaşımların, örgütlenmelerin, şiddet ve kadına şiddette ortaya konan mücadeleler kapsamında kat edilen mesafeler adına daha etkili olduğu ve sonuç verdiği gerçeği günlük yaşanan deneyimler bazında dahi kendini belli etmekte.
Tam da bu noktada İlknur Yüksel-Kaptanoğlu tarafından yayına hazırlanan Kişisel Olan Politiktir /Kadına Yönelik Eviçi Şiddet ve Politika kitabına geçebiliriz. Çünkü öldürülen her bir kadın bir takım politikaların ve politik düzenin devamının sağlanabilmesinin kurbanı olarak öldürülmekteler.
Kadınlara yönelik şiddetin görünürlüğü
Sorulması gereken iki sorudan ilki; “Şiddet arttı mı?” ve hemen ardından sorulması gereken daha da önemli bir soru olarak; “Şiddetin görünürlüğü mü artı?” İlknur Yüksel Kaptanoğlu bu iki sorudan start alarak başlıyor kitaba ve şu çok çok önemli cümleyi kuruyor hemen ardından: “Şiddetin ortadan kaldırılmasına yönelik politikaların oluşturulması ve devletlerin bu konuda sorumluluk alması için şiddetin artması gerekmiyor aslında; çünkü sadece bir kadının bile şiddete maruz kalması bu olgunun önemini azaltmaz.”
Rahatsızlık veren konu şiddet mi, şiddetin artmış olması mı, kadına şiddet mi yoksa tüm bunların görünür olması mı? Olumsuz, kötü, suç içeren ve sonucunda ceza gerektirdiği aşikar olan tüm eylemlerimiz yüksek duvarlar ve kapalı kapılar ardında yapıldığında sorun çıkarmazken, görünür olması sorunun çıban başı olabilir mi gerçekten?(!) Rahatsız eden bu görünürlük, bu artık herkesin her şeyi biliyor olduğu gerçeği Kişisel Olan Politiktir kitabının ana izleği. Tamamıyla dijitalleşen ve sosyal ağlar üzerinden sosyalleştiğimiz çağımızda şiddet, eviçi şiddet ve kadına şiddetin politika nezdindeki yeri böylece şekillenmiş oluyor. Giriş: Kadınlara Yönelik Şiddetin Görünürlüğü birinci bölümüyle kitabın açılışını yapan İlknur Yüksel-Kaptanoğlu’ndan sonra diğer on iki bölümün oluşmasında çok değerli katkılarda bulunan kadın yazarlar/akademisyenler; Ayça Kurtoğlu, Gülriz Uygur, Gülsen Ülker, Yıldız Ecevit, Fatma Umut Beşpınar, Zeynep Beşpınar, Hilal Arslan, Ayşe Gündüz-Hoşgör, Tuğba Adalı, İnci User, Sevinç Eryılmaz, Özlem Ayata, Alanur Cavlin ve Hanife Aliefendioğlu yazdıkları bölümlerde ele aldıkları konularla evlerin kadınlar için her zaman “güvenli yuvalar” olmadığını, eviçi şiddetin psikolojik, toplumsal ve ekonomik düzeyde nelere mal olduğunu gösteriyorlar. Sadece bölüm başlıklarını okusak dahi odağına aldığı şiddet, kadına şiddet ve ortaya konan politikalarla ilgili çok önemli bilgilerin bizlerle paylaşıldığını görüyor ve bir çoğundan da hiç haberdar olmadığımızı anlayarak çok önemli bilgiler ediniyoruz. Böylece bölüm başlıkları altında yazılı olan her bir satırı, cümleyi okumamız gerekiyor, kesinlikle okumamız.
İlknur Yüksel Kaptanoğlu öncelikle şiddeti bir kavram olarak halen sadece fiziksel şiddet boyutunda algılasak da artık şiddetin cinsel, duygusal ve ekonomik boyutu olduğundan geniş bir kesim haberdar diyerek kitabın amacı için, “Kadınlara yönelik şiddete ilişkin nicel araştırma verisinin şiddetin ortadan kaldırılmasındaki önemli rolünden yola çıkarak, Türkiye’nin kadınlara yönelik şiddet politikalarını eleştirel bir yaklaşımla değerlendirme amacını taşıyor.” diyor. Kitap boyunca şiddet bir insan hakları ihlali, halk sağlığı sorunu, toplumsal sorun, ekonomik / kültürel sorun ve suç olarak farklı açılardan ele alınırken, şiddet ile mücadelede toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldıracak ve kadınların güçlenmesine imkan sağlayacak politikaların gerekliliği noktasında geniş kapsamlı bir araştırma metnine dönüşüyor.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği… Bu kavramın kavramsal ve yaşamsal boyutu her geçen gün gündemimizde daha merkezi bir hal alıyor. Aslında şiddetin kaynayan bir kazan olmasında, sürekli artmasında ve engellenememesindeki en büyük sorun toplumsal cinsiyet kavramında yatıyor ve bu kavram artık elitinden, alt sınıfa, heteroseksüel, homoseksüel, transseksüele varana kadar her bir kesimi ve yaşam biçimini kapsıyor. Çünkü aslında şunu anlamak artık şart: Toplumsal cinsiyet rolleri/normları tartışması artık sadece Queer Teori kapsamında (Eşcinsel kimlikler, transseksüellik) ele alınması gereken bir tartışma değil. Toplumsal normlar, sistem çarklarının istenildiği gibi işlenmesi için sadece Queer kimliklerin mücadele etmesi, savaşması adına oluşmuş “uyulması, yaşanması” gereken kurallar bütünü olarak kabul ettirilmeye çalışılsa da en çok “normal” olarak tanımını bulan ve bu şekilde yaşanması şart koşulan heteroseksüel yapıyı etkileyip, üzerlerine büyük bir yük bindirmekte. İlknur Yüksel Kaptanoğlu, tüm bu gelişmeler kapsamında ikinci dalga feminist hareketin, “Özel olan politiktir.” sloganını paylaşıyor. Bu sloganın, kadına yönelik şiddet araştırmaları, kadınlara yönelik şiddetin sadece bireysel olmadığını, toplumsal ve ekonomik olarak ele alınması gerektiğini kabul ettirdi deniliyor. Gerçekleşmiş verilerin sonuçlarını içeren tüm araştırmalardan ve ortaya konan tezlerden sonra başta hukuksal olmak üzere, toplumsal, ekonomik düzeltmelerde gösterilecek çabaların şiddetin ortadan kaldırılmasına büyük katkı sağlayacağı artık biliniyor. Peki bu yüksek bilinirlik durumu kadınlara yönelik eviçi şiddet verisini en askeriye indirebilip, doğru politikaların oluşmasında etkili olabiliyor mu?
Yaşamı örgütleyen deneyimler
Yukarıdaki soruya; evet, şiddet/kadına şiddet azalıyor ve politikalar bu durumda etkili olabiliyor cevabını verebilmeyi çok isterdim. Ya da yakın bir gelecekte güzel günler bizleri bekliyor diyebilmeyi. Tüm araştırmalara, tezlere, ortaya konan gerçek verilere ve her şeyden önemlisi görünürlüğü açısından herkesin her şeyi artık gayet net bildiği bir ortamda, deneyimlerimiz bu durumların olumlu anlamda değişmeksizin devam edeceği bilgisini fısıldıyor kulağımıza bir yandan da.
Deneyimlerimiz olumsuz yargı bildiriyor olabilir çoğu zaman fakat aslında deneyimler nereden baktığınız ve neyi tercih ettiğimiz doğru orantısından yolunu bularak oluşan bir ayakta durma edimi aynı zamanda. Özlem S. Işıl – Selma Değirmenci tarafından derlenen kolektif bir emekle, uzun süren bir çalışmanın sonucunda doğan Yaşamı Örgütleyen Deneyimler / Kadınlar Dayanışma Ekonomilerini ve Kooperatifleri Tartışıyor kitabına geçebiliriz.
Soru sorarak start aldığımız kitabın arka kapağında yer alan şu soru üzerinden temel atalım: Günümüzde gittikçe yaygınlaşan kooperatifler ve dayanışma ekonomileri gibi alternatif yapılar, yeniden üretime hapsedilmiş kadınlar için bir mücadele ve kurtuluş olanağı mı yoksa patriyarkal kapitalizmin yıkıcı sonuçlarını yeniden üreten alanlar mı? Kitap, kadınları ataerkil düzene ve oluşan tüm zorluklara karşılık örgütleyen deneyimler, dayanışma ekonomileri ve kooperatifler kapsamının geniş anlamıyla ele alırken, aynı zamanda alternatif ekonomiler içerisinde yer alan dayanışma ekonomileri ve örgütlenme pratiklerine toplumsal cinsiyet perspektifinden bakarak yapılan tartışmalar sonucunda filizlenen konular bütününden oluşturuyor. Halihazırda yaşadığımız dönemi kapsar şekilde; “Pandemi ile daha da görünür olan patriyarkal kapitalizm, yarattığı krizleri aşmak adına toplumsal yeniden üretimin cinsiyetçi yapısına dayanarak, kazanılmış hak ve özgürlükleri kısıtlayarak, yeniden düzenleyerek ve hatta yer yer işgal ederek sürekliliğini sağlamaktadır” deniyor.
Kitabı derleyen ve aynı zamanda yazılarıyla katkı sağlayan Özlem S. Işıl – Selma Değirmenci ile birlikte alternatif ekonomiler tartışmasına dayanışma ekonomisi üzerinden katkı, gıdanın çitlenmesine karşı mücadelenin müşterekleşmesi, tarım alanında kadın kooperatifleşmesine yönelik politikaların sınıf ve cinsiyet perpektifinden değerlendirilmesi, gıda üretiminde kadın emeği, “tohumları koruyan kadınlar” söylemi, kolektif ekolojik tüketici inisiyatiflerinin alternatif dayanışma ağı, kırsal kalkınma projesinde kadının katılımcılığı, enkazda hayatta kalmak adına geri gelen metis ve gıda toplulukları ekseninde müştereklerimiz konu başlıklarıyla kitaba katkı sağlayan kadın yazar ve akademisyenler Melda Yaman, Bengi Akbulut, Selma Değirmenci, Bengü Kurtege Sefer, Hatice Kurşunlu & Suna Yılmaz, Bürge Abiral, İrem Soysal Al, Rojin Elif Tokur, Ayça Yüksel, Nevra Arslantürk kadının değerli varlığı üzerinden tüm insanlar adına geleceğe de ışık tutacak bir kitabı yaratmış oluyorlar.
Kadın olma hakkı
Okumamız, anlamamız, aktarmamız, mücadelemizi sürdürmemiz ve geleceğimizi düşünerek harekete geçip, yeni yaşam kurguları oluşturmamız için NotaBene Yayınları tarafından yayınlanan bu üç değerli kitabı kütüphanemizin her daim danışacağımız kaynak kitapları arasına koymamız gerekmekte. Ataerkil düzen içerisinde, erk kavramlar ve erkek(lik)ler kazanılmış tüm haklarımıza rağmen kafamıza vurulan sopalara dönüşürken kadın olma hakları hiç de kolay kazanılmıyor maalesef. Bu yüzden kadın olma hakkını sonuna kadar savunurken birbirimizin yanında olmaya ve destek vermeye devam edeceğiz.
Aşağıya iniyorlar ve yukarıya çıkıyorlar… Hep aynı telaşı ediyorlar… Izdırap çekmeme bile müsaade etmiyorlar… Herkes nerede?… Neden anlatayım ki nasıl olsa anlamak istediklerini anlayacaklar… Yavuz’u yalnızca Yavuz’lar anlar… Evet tıraş oldu ama kalmak istediği için değil giderken bile onurlu gitmek için… Gitmek istemesi kendine değer vermemesinden değil – ki bir tıraş için kalacak olsun – o burayı sevmedi… Yoo, o sevdi mi bilmiyorum, sevmeyen benim… Tüm insanlık bana ihanet etti… Hep birlikte gideceğiz sanmıştım, gelmediler… Ben tek gideceğim… Görmüyorlar… Hayır! kötülük etmek için görüyorlar… Bir an, bir an yalnızca boş bulunsam saldıracaklar… Bakıyorlar… N’apıyorum?… Yürüyor muyum?… Neden yavaş yürüyorum?… Neden dalıyorum?… Merak ediyorlar… Bir daha geçtim, bir daha… Şimdi tekrar geçiyorum… Nereye gidiyorum?… Merak ediyorlar… Yalnız mıyım?… Bir şans verir miyim?.. Kimim?.. Eh, idare ederim… Yine ordayım… Yemek yiyorlar, gülüyorlar, sokuluyorlar, birinin doğum günü, yine gülüyorlar… Adam “ben buradayım, merak etmeyin” diyor… Uzaktan gelmişler, n’apıyorlar?.. Tehlikeliler mi?.. Güzelce giyinmişler, heyecanlılar, nereye gidiyorlar?… Kırmızı araba, o adam… Hallerinden memnunlar… Memnunlar, yine memnunlar...
O ev, O sarı ışık..
Anadolu’da otobüs yolculuğu yapmışların bildiği bir sızı vardır. Soğuk, kış, gecenin derin vakti uyuyamamış huzursuz gözlerle baktığınız camdan; içinde hiç insan yaşamıyormuş gibi görünen ama aynı zamanda mutlu, kendi halinde bir aile yaşıyormuş gibi görünen o ev ve o evin sarı ışığının sızısı.
Pelin Esmer’in “İşe Yarar Bir Şey” filminde Leyla’nın trenin camından gördüğü, aynı sarı ışıklı o ev. Aslında o ev değil. Ama sanki, tüm yol kenarlarındaki tek başına bulunan evler o evin aynısı. Belki de bir sarı ışıklı ev arketipi var. Hani çocukken resim defterine çizdiğimiz; iki odalı; ne hikmetse sarı ışıklı lambası gece gündüz yanan o ev ve yine ne hikmetse hep dışardan görünen o lamba.. Ve o ev: bacasından kış yaz dumanı tüten; önünden hep ırmak geçen; kırlara, ormana götüren daracık bir patika yolu olan. Hani iki yana yaslı perdeleri hep çiçek desenli, hani kapısı hep tokmaklı, hani tepesinde parıldayan güneşle pofuduk bulutlar hep yan yana..
Şair olası geliyor insanın, kalemi kağıdı eline alası geliyor. Belki de hikayeyi bir şairden dinlediğimiz için anlatıcıyla özdeşim kuruyoruz. Belli ki yönetmen ve senarist tam olarak bunu istemiş. Anlatıcı üzerinden izleyiciyi şair olmaya heveslendirmek dünyayı şiirsel kılabilmenin oldukça etkili bir yolu. Belki de bir şairin devrimi herkesi gizlice şair yapmaktır.
Kanımca yol ve yolculuk sinemanın en güçlü metaforları. Simyacı romanını okuduğumuzdan beri yola kendimizi bulmak için çıkıyoruz. Fakat filmde bulduğumuz bu sefer kendimiz değiliz, yönetmen kendimizi bulalım istemiyor, Yavuz’u bulalım istiyor, şiir bizi Yavuz’u anlamaya götürsün istiyor. Şiiri seçmesi anlamlı görünüyor. Aklın hükümranlığında bulunan toplumsal kurumlar Yavuz’un kararını onaylamıyor. Şiirin uyandırdığı ruh ile ancak Yavuz’u anlayabileceğimizi düşünüyor. Seçimi isabetli duruyor.
Dönüştürülmüş iç sesler, gece sekansları, duvarlara çizilen kuş resimleri, çellonun armonisi – şiirle müziğin ritmi birleştiğinde karanlıkla aydınlık bir olur- atmosferi güçlendiriyor. Gittiği yere neden gittiğini tam da bilmeyen iki karakter ile nereye gittiğini çok iyi bilen Yavuz arasındaki diyalektik filmin tam merkezinde duruyor. Güçlü kadın karakterler; romantik bir aksa oturmaya ihtiyaç duymayan bir hikaye; travmatize edilmeden izlenebilen – hayatın doğal akışına uygun sadelikte – olaylar; abartısız oyunculuklar tam da filmin şiirselliğine uygun düşecek ayakları oluşturuyor… Ve gizli özne; büyükşehirlilerin bittiğini sandığı taşra oluyor.
“Beni çocukken bir fotoğraftan çağırdılar. Vardığımda hüzünlü bir genç kadındım.” (filmden)
Yaşasın önümüz hafta sonu. Annem hafta sonu havanın güneşli olacağını söylüyor. Deniz kenarındaki parka yürüyüşe gideriz diye konuştular babamla. Annem de babam da çok yoğun çalışıyorlar. Bu hafta sonu hepimize çok iyi gelecek.
Annem bir avukatın ofisinde sekreterlik yapıyor. Babamın da araba tamirhanesi var. Annem, yanında çalıştığı avukatın çok sinirli olduğunu anlatıyor babama. Sürekli annemi azarlıyormuş, dosyaları, evrağı düzenli tutamadığını söylüyormuş. Annem, “ben düzenliyorum gelip dağıtan kendisi,” diyor. Üç yıldır çalışıyor avukatla. “Başka bir iş bulsam hemen ayrılacağım. Bu paraya ihtiyacımız var.” diyor annem. Pandemi ortamında bir de maaşını düşürmüş avukat. “İşler azaldı masrafları kısmalıyız.” demiş. Bizim evin kirası yarıya düşmüyor, o sabit kalıyor diyememiş annem tabi.
Babamın da işleri kötü. Araba tamirhanesini küçük bir yerle değiştirmek istiyor. İnsanlar artık eskisi gibi arabalarındaki çizikleri, kırık aynaları önemsemiyorlar diyor babam. Araba yolda kalmadıkça kimse gelmiyor. En çok gelenler lastikleri patlayanlar. “Lastiği suya koyup patlak yeri tamir ediyorum, tekrar takıyorum. Patlak lastik tamirinden üç kuruş para geçiyor elime. Yol parasına yetmez.” diyor. “Arada bizim dükkanın önüne çiviler atasım geliyor, lastikleri patlayan gelsin en azından sürümden kazanırım.” diyor gülerek. Annem kızıyor. “Sakın öyle bir şey yapayım deme.” “Yapar mıyım canım? Sen de! Kendi aramızda konuşuyoruz işte.”
Bana özel yiyecek alamıyorlar ne zamandır. Evde ne varsa ondan yiyorum. Meyvenin en ucuzunu seçiyor annem. Genelde pazara, akşam saatlerinde gidiyor. Yerlere düşmüş meyveleri, biberleri de topluyor. Bir iki sebze satın alıyor. Marketlerin de indirim günlerini takip ediyor. “Ayçiçeği yağı Bim’de indirime girmişti hemen aldım.” diyor zafer edasıyla. Babam da “akıllısın sen! Akıllısın diye aldım seni de, sen beni niye aldın diyor?” anneme, “bu çulsuz tamirciyle niye evlendin?” Annem gülerek, “yakışıklıydın.” diyor. “Mahallenin en yakışıklısı sendin. O kıskanç Meral’e bırakamazdım seni.” Kedi gibi tırnaklarını çıkararak yakalıyor babamı. Babam da yalancıktan kaçıyormuş gibi yapıyor. Yakalanıyor hemen annemin kollarına. Annemle babamın bu hallerine çok gülüyorum. Karnım ağrıyor gülmekten. Babam, “çocuğa bak, katılacak gülmekten.” diyor anneme. Annem ciddileşerek “oğlum gülme bu kadar!” diyor ama o da gülümsüyor.
Hafta sonundan bir gece önce annemle babam fısır fısır konuşuyorlar. Pek anlayamıyorum dediklerini. “Babam yapmak zorundayız.” diyor. Neyi yapmak zorundalar? Annemin ağladığını duyuyorum. “Haftalardır kursağımıza yumurta bile girmiyor, etin tadını zaten çoktan unuttuk.” diye bağırıyor babam. Annem, “ah beni işten çıkaran o avukat Allah’ından bul!” diyor. Sonra yine fısır fısır konuşuyorlar. Annem iç çekiyor. Babam öfkeli. Küçük evimizin küçük balkonuna çıkıyor. Sigara üstüne sigara içiyor.
Anne neler oluyor diyemiyorum. On yaşındayım. Doğum sırasında oksijen yetersizliğinden ötürü serebral palsi olmuşum. Beyin felciymiş. Kasları ya da beynin konuşma merkezini tutabiliyormuş. Bacaklarımı zor hareket ettirebiliyorum. Ellerimi ve kollarımı da. Konuşmaya çalışıyorum dediklerimin yarısı anlaşılmıyor. “Anne anne,” diye bağırıyorum. Kimse gelmiyor yanıma. Bir süre merak ediyorum sonra unutuyorum. Ertesi gün hafta sonu. Sabahı iple çekiyorum. Güneşli harika bir gün olacak yarın. Denizdeki gemileri, çimlere oturup piknik yapanları hayal ederken uyuyakalıyorum. Uyandığımda güneş çoktan doğmuş, gökyüzünde madalyon gibi yerini almış bile. Parka gideceğiz bugün. Beni çocuk arabasıyla götürecekler ama olsun. Açık havada uçurtma uçuranları, top oynayanları seyretmek de güzel. Bir de deniz kokusu. Martılar var gak gak ses çıkarıyorlar. İlk başta korkmuştum ama sonra çok sevdim martıları. Parkta gezerken dondurma da alır babam belki bana. Dondurma yemeyeli o kadar uzun zaman oldu ki. Belki değil kesin alır babam bana dondurma, kıramaz beni çünkü.
Annem de uyanmış. Gözleri şiş ve kırmızı. Gece uyuyamadı herhalde. Ağzıma bir dilim yağlı ekmek sokuyor. Yağlı ekmeği severim ama keşke üstünde bir parça reçel olsaydı. Sesimi çıkartmıyorum. Uslu uslu ekmeğimi yiyorum. Babam ortalarda görünmüyor. Sonra annem beni giydiriyor ve çocuk arabasına oturtuyor. Yaşasın! Parka gidiyoruz!
Babam geliyor. “Haydi!” diyor. “Arabayı çalıştırdım. Hazır mısınız?” Araba mı? Parka gitmeden önce bir yere uğrayacağız herhalde.
Babamın belki tarih öncesine ait külüstür arabasına biniyoruz. Bir araba tamircisinden başkası çalıştıramazdı zaten bu arabayı diyorum. İçimden tabi. Konuşsam da anlaşılmayacak zaten.
Bana çok uzun gelen bir süre sonunda kocaman bahçesi olan bir binanın önünde duruyoruz. Annemin gözlerinin yaşlı olduğunu o zaman fark ediyorum. Beni indiriyorlar. “Burası neresi?” diyorum ağzımdan salyalar akarken. Babamın suratı asık. Geçen sene tam karşıdaki ev yanmıştı, o evin duvarları gibi kapkara olmuş babamın suratı.
Kocaman cam kapılardan geçip içeri giriyoruz. Gri önlüklü biri karşılıyor bizi. “Telefonda konuştuğumuz bey siz misiniz?” diyor. “Evet,” diyor babam. “Gel bakalım.” diyor bana kadın. “Tanışalım? Senin adın ne?”
Ben adımı söylemek istemiyorum. Burası neresi? Hani parka gidecektik? “Anne, anne!” Annem bana bakmıyor. Ellerini yüzüne kapatmış ağlıyor. Babam beni öpüyor. Annem, “ben vazgeçtim bırakmak istemiyorum.” diyor babama. “Babam şşş sakin ol. Başka çaremiz yok.” diyor.
Annem ağlayarak beni öpüyor. Ellerimi öpüyor. Yüzümü öpüyor. Burnumu öpüyor. “Anne, anne! Ne oluyor?” Korkuyorum. Ağlamaya başlıyorum. “Parka gidecektik? Dondurma alacaktı babam bana! Anne bırakma beni!” diye bağırıyorum. Garip bir ses çıkıyor boğazımdan. Çırpınıyorum. Annemle babam gözden kayboluyor. Gri önlüklü kadın, düz bir ifadeyle, “gel odana gidelim.” diyor! “Odama gitmek istemiyorum, evime gitmek istiyorum, annemin yanına gitmek istiyorum, parka gitmek istiyorum.” diye bağırıyorum. Kimse duymuyor. Kimse anlamıyor. Kimse cevap vermiyor. Sessizlik içinde öylece oturuyorum. Camdan bana bakan serçe gagasını pervaza sürtüyor bir iki kere sonra, sonra uçup gidiyor.
Tayland donanması yanan ve batmakta olan bir gemiye terk edilen 4 kediyi kurtardı. Salı günü gerçekleşen kazada öncelikle insan tayfasının boşaltıldığı anlaşıldı. Bu durumda görev tamamlanmıştı.
Ordu görevlileri yakıt sızıntısı ve son kontroller için kayıklar gönderdiğinde 4 adet misafirin gemide kaderine terk edilmiş olduğunu farketti.
Görevlilerden biri “Gemiyi iyice kontrol etmek için kamera görüntüsünü yakınlaştırdığımda iki kedinin kafasını çıkararak etrafa baktığını farketttim” dedi.
Denize atlayan askerler hızla gemideki kedileri kurtaradılar. Ardından sosyal medyada paylaşılması ile olay bir anda virale döndü ve herkesin içini ısıttı. Kediler hala aynı merkezde kendilerini kurtaranların koruması altında.