Ana Sayfa Blog Sayfa 37

Gecedeki yaz düşü | Öykü

0

O güne uyanışım, Ayşin’in beni aramasıyla oluyor. O, “Doruk…” dedikten sonra, içini çekip birkaç saniye sessiz kalırken; ben, karşımdaki duvara ürkütücü bir manzarayı izliyor gibi bakıyorum.  Ardından onun ağlayan sesi, gözlerimi bu durumdan hızla arındırmama neden oluyor ve ona hemen aklıma gelen ilk soruyu soruyorum:

 “Okyanus!” diyorum  “Bir haber mi var Okyanus’tan?”

“Doruk!” diyor tekrar Ayşin “Okyanus’un bedeni bulunmuş. Kardeşimi, bir balıkçı teknesi denizde bulmuş.”

Gün ağarmaya başladığı için karanlıktaki duvarı artık daha net bir şekilde görebiliyorum o an ve konuşamıyorum. Konuşmaya çalıştıkça, sessizliğim sanki daha da uzuyor ve Ayşin’in ağlayan sesiyle yeniden kendime geliyorum.

“Doruk, orda mısın?”

Detayları sormuyorum. İkimiz de uzun zamandır ölü bir bedeni gezdiren Okyanus’un intihar ettiğinden eminiz. “Hemen, ilk vapurla Burgazada’ya geliyorum Ayşin.” diyorum sadece. Telefonu kapattıktan sonra ise yatakta mı duvarda mı yoksa zamanı geri alabileceğime umutla inandığım bir bilim kurgu filminde miyim, bilmiyorum. Benim için o an, birlikte geçirdiğimiz gecenin sonrasında yürüdüğümüz, o buz gibi İstanbul sabahı oluyor yeniden:

Okyanus’un üzerinde, çok sevdiğim kırmızı montu olmasına rağmen onun üşüyor olabileceğinden endişeleniyorum. Soğuktan titrediğini fark ederek, şapkasını takmasını söylüyorum ona. O ise, Japon animelerinden fırlamış gibi duran iri gözleriyle bana bakarken, üşümediğini ve korumacı tavrımı sevse de ablası gibi davranmamdan bazen hoşlanmadığını söylüyor. Ona gülümseyip, sıkıca sarılırken onda başka türlü bir soğukluk hissediyorum. Aramızdaki sessizlik üzerine, ikimiz de çoktan anlaşmış bir şekilde, biraz daha yürüdükten sonra metrobüse biniyoruz. O, üç durak daha benimle olacak. Birden, sessizliği bozmak istercesine, yakın bir zamanda, tek başına kamp yapmak istediğini ve bunu ne kadar çok istese de kamp yaparken hala vahşi bir hayvanla karşılaşmaktan korktuğunu söylüyor. Ben ise kamp yapmayı istiyorsa bu ihtimalin hep olabileceğini, tüm önlemlere rağmen bir gün öyle bir canlıyla karşılaşırsa eğer, varlığını belli etmemek için hareketsiz ve sakin kalmasını söylüyorum ona. Bir süre duraksayıp, dudaklarına alaycı bir gülümseme yerleştiriyor ve zarif görüntüsüne uyumsuz bir güzellik katan tok sesiyle: “Durağa gelmişiz.” dedikten sonra ayağa kalkıyor ve veda etmek için elime dokunurken: “Hoşça kal” deyip, elimi çok kısa bir an sıkıca tutuyor ve gidiyor. O günden sonra, telefonda birkaç kez konuşsak da aramızdaki sessizlik günden güne büyüyor ve üç gün önce Ayşin, Okyanus’a ulaşamadığı haberini verene kadar onunla aramızdaki tek gerçeklik o derin sessizlik oluyor. Bulunduğum ana geri dönerken, onun küçük elini yeniden hissetmek için elime dokunuyorum. O kısacık anın, artık sonsuz olduğunu hissediyorum birden. 

Burgazada’ya varınca, adaya en son geldiğim günü düşünüyorum. İskeleye vuran dalgalar, limandaki deniz kokusu, martıların ve balıkçı teknelerinin birbirine karışan sesleri, karnını doyurmaya çalışan kediler; ileride ise adaya yüzmeye gelenleri kollarına almak için bekleyen Madam Marta koyu, limanda Okyanus’la birlikte şarap içtiğimiz o bank ve “ölmemek, delirmemek için” için ona koşarcasına gittiğim o yokuşlu yol… Her şey, olduğu gibi yaşıyor ve yerinde duruyor. Denizin uzaklardan da olsa sımsıkı sarıldığı evlerinin önüne geldiğimde, öylece duran bisikletiyle karşılaşıyorum. Bisikletin oradaki ürkek varlığı, o an Okyanus’un yokluğunun çığlığı oluyor zihnimde. Artık, ya ölmeli ya da delirmeliyim diyorum kendime. Adada o ana kadar değişmemiş olduğunu gördüğüm her şey, birden tüm etimi koparıyor sanki. Geriye sadece “neden?” diye ona duyduğum öfke ve özlemimi aynı anda haykıran kalbim kalıyor. İçeri girdiğimde, eve matem kokusunun çoktan sinmiş olduğunu fark ediyorum. Yüksek seste ağlamalar salonda dinmeyi beklerken, balkonda ise taziyeye gelenlerin çay kaşığı sesleri ve sigara dumanlarının ardından fısıltılar yükseliyor: “Denizden çıkmış cesedi. Zaten son zamanlarda hiç kimseyle konuşmuyormuş kız. Kendini de Ayşin Hanımı da mahvetti gitti.” 

Ayşin beni görünce, sımsıkı sarılarak omzumda ağlıyor ve “Okyanus bu sefer gerçekten gitti Doruk.” diyor. Kırk yaşında bir kadından ziyade, küçük bir çocuğa sarılır gibi sarılıyorum ona. Okyanus’un gözlerine benzeyen iri gözleriyle bana bakıyor ve “Gel benimle” dedikten sonra Okyanus’un odasına götürüyor beni. 

Ayşin, ağlamasına engel olmaya çalışırken odadaki devasa kitaplıktan bir defter çıkartıyor ve deftere şefkatle dokunarak “Üç gündür bu defteri okuyorum Doruk.” diyor. “Kardeşimle, her şeye rağmen aynı dili konuşamadığımızı biliyordum ama yazdıklarını okurken daha da emin oldum buna. Son zamanlarda zaten odasında ya aynı şarkıyı dinliyor ya da dışarıda saatlerce yürüyordu. O Allah’ın belası Yağmur denilen çocuktan sonra toparlayamadı kardeşim, biliyorum.” dedikten sonra bana defteri uzatıyor ve “Sen, onun için hep çok özeldin Doruk. Yazdığı şeyleri, sanırım bir tek sen gerçekten anlayabilirsin.” diyor ağlayarak. 

Ayşin, defteri bana verdikten sonra Okyanus’un kitaplığına boşluğa bakar gibi bakarak, cenazenin otopsiden sonra kalkacağını söylüyor. “Otopsi ve Okyanus…” diyorum içimden. İşim gereği bulunduğum otopsiler geliyor aklıma. Ölüm nedenini bulmak için, tüm boşlukları açılmış bedenler… Bedenlerden geriye kalan zamanla alıştığım buz gibi bürokratik işlemler, ölüm sebebi en ince ayrıntısına kadar yazılan resmi evraklar… Okyanus ve otopsi! Okyanus ve en ince ayrıntısına kadar açılmış tüm boşlukları! Okyanus ve boşluk… Bu iki kelime yaz gününe rağmen beni birdenbire üşütüyor. Onun odasında kapladığım boşluk, birden anlamsızlaşıyor. Sığdıramıyorum kendimi kitaplarının, gitarının, çalışma masasının ve yatağının yanına. Ayşin’den defteri alıyorum ve ona, biraz yürümek istediğimi söylüyorum. Merdivenlerden inerken, Okyanus’un edebiyat fakültesinden mezun olurken çekilmiş fotoğrafı ile göz göze geliyorum. Alkol olmadan daha fazla nefes alamayacağımı hissediyorum. 

Limanda bankta oturup, onun defterinin sayfalarına dokunurken kendimi davetsiz bir misafir gibi hissediyorum yazdığı her şeye. Hatta Ayşin’in bana defteri vermesini tuhaf buluyorum o anda. Şarap, bana yoldaşlık etmeye başladığında ise defterdeki sayfaların her köşesini haddimden daha çok sahipleniyorum. Defter, ölmeden önce sürekli dinlediğini tahmin ettiğim şarkının sözleri ile beni karşılıyor. Sonra, “Mavi” ve “Kırmızı” renginde kaybolan zaman dilimleri ve aralarında “Siyah” adlı tek bölüm… Okyanus’un “Mavi” yazan yerlerde birinci tekil şahıs kullandığını “Kırmızıda” ise kendinden gider gibi, her şeyi ikinci tekil şahısla yazmış olduğunu fark ediyorum bir anda. Şarap: ”Biraz daha cesaret Doruk!” dedikçe, sayfaların köşeleri bana artık yetmemeye başlıyor:

Siyah 

“Bir an gelecek ölüm ve yaşam aynı anda gözlerime yerleşecek. Hangisini daha çok seveceğim, hangisinde sonsuzluğu bulacağım bilmiyorum” demiştim kendime. Bir şeyi kendi sınırlarının içine almak için seçmenin, aslında ötekini sonsuzluğa savurmak olduğunu sonradan fark etmiştim. Çünkü ismi olan her şey kesin bir yargıyı içeriyordu ve bu: “sınırların dışına çıkma!” demekti aynı zamanda. Bu yüzden, ismi verilmiş olan her şey kendi “anlamına” özlem duymanın kaçak yoluydu ve bu farkındalık, aslında bir labirent öyküsüydü. Fakat bizler, bu daracık yerde “Başlangıç” ve “Son” denilen şeyleri aslında “Ben Buradayım!” diye haykırdığımızı sanmak için iki ayrı şey olarak kabul etmek istiyorduk. 

Tüm bunlardan çok önce birbirimize hiç konuşmadan mektuplar yazdık. Artık “buradasın!” ve seni fark etmem aynı zamanda kendi sınırlarımı tüm atomlarıma kadar algılamam için bir solucan deliği görevi görüyor. Fakat sen duvarın ardındaydın ve ben aramızdaki duvarın farkında bile değildim. Bu yüzden onu fark etmem ve yıkmam için önce kendimden geçip gitmem gerekecekti. Geçtim, gittim ve ben şimdi tam olarak labirentin sana en uzak yerindeyim. Ve hem sana hem de kendime, tam bu andan “ben buradayım!” diye haykırmak için benim artık bir dile ihtiyacım var. Çünkü; “ben, ‘sen’im ve sende gördüğüm şey ise ‘ben’. Ve elinden tutuyorum senin ve yol gösteriyorum karada, yardım ediyorsun bana daha iyi anlayabilmem için…” 

Mavi (10.02.2017)

Neden bu his? Oysaki öyle uzak ama öyle yakın ki bana! Onu, hem hiç tanımıyorum hem de doğduğum andan beri içimde sanki. Sanırım  “kimim ben?” sorusu boşluğumu doldurduğu her an, onunla hiç karşılaşmamış olsam da tüm tutkumla ona çarpıyorum. 

Yağmur bir yazısında şöyle yazmış: “Sait Faik’in öykülerini günün en ‘olmadık’ zamanı okumak, insanın kendisini bir tür protesto etmesini  sağlıyor sanırım. Çünkü bazı öykülerin kelimeleri sonlanmadan, öyküler zihninde yeniden başlıyor ve ‘gitmek’ sözcüğü sıradan bir eylemden çok, artık tüm benliğini içine sığdırdığın tek gerçek evrene dönüşüyor.” Burgazada’da tam şu an “içim seyahatler çekerken” hiç kimse, benden iyi iliklerinde hissedemez Yağmur’u ve yazdıklarını.

Kırmızı (08.07.2018)

Dün, sırt çantanı alıp aşağı indiğinde kapının önünde sana ürkekçe bakan kediyle karşılaştın. Kedinin aç olduğunu düşünürken, onun karnını doyurmak ya da vapuru kaçırmak arasında kaldığını hissettin birden. Bir bakıma kendi açlığın ve kedinin açlığı arasında kalmıştın aslında. Bazen kendinden öteye gidebilsen, birazcık gidebilsen tüm o gitme isteğinin dağılacağını ve kök salacağını biliyordun. Yağmur! Yaşama aç hissetmeni sağlayan tek isim. Hem ondan gitmek hem onda kök salmayı istemek… Onunla tanışmanı düşünüyorsun şimdi yeniden,  “bir gece yarısı gelen yaz düşü gibi” öyle ani öyle sıcak ve öyle kısa.  Dergide, Emily Bronte’in “Uğultulu Tepeler” üzerine yazdığın bir makale üzerine sana mail atıyor:

Onu benden daha çok bana benzediği için, benden de öte bir parçam olduğu için seviyorum. Ruhlarımızın neyle yoğrulduğunu bilmiyorum ama onun ve benim ruhlarımız kesinlikle aynı hamurdan…” Uzun zamandır bu söz üzerine düşünüyordum. Yazınızı okuduğum gün, öyküme başlayabildim. Bana bir şekilde rehberlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Aynı cümlede birilerine rastlamak, benim için yeni bir öyküye başlamak kadar özel.” 
Yağmur D. Aydın

Maili gördükten sonra, heyecanla: “Tam içindeysek öykünün, bazen o öyküyü yazmak en zor şey olabiliyor. Yine de -bir şekilde- öykünüze yabancılaşmanızı sağladıysam, ne mutlu bana” diyerek cevap veriyorsun ona.

Önce “siz” ve “biz”in ortadan kalktığı mailler, sonra birbirinize yazarken “sen” ve “ben” kelimelerini kullanmanın gereksiz olduğunu içgüdüsel olarak kavradığınız cümleler geliyor. Bu kadar yüksekte olmanın, hiç tatmadığın bir şey olduğunu düşünüyorsun. 

Doruk’un sana bir şeyler hissettiğinin farkında olduğun için, Yağmur’dan ona bahsederken, kalbini kırmaktan korkuyorsun onun. O ise her şeye rağmen korumacı tavrıyla gülümseyerek: “Dikkat et lütfen kendine. Tutku zehirli bir şey, seni dönüştürdüğü şeyden korkabilirsin bir gün.” diyor. Doruk’a tam şu an hak veriyorsun. Yaşama öyle açsın ki… Kendini yırtıp atmaktan başka yapabileceğin bir şey yok sanki.

Mavi (20.07.2017)

Yirmi yedi yaşımda ergenliğe yeniden girmiş gibiyim! Yağmur’la ilk kez, dün Kadıköy’de buluştuk. Onu, kelimelerle nasıl ifade edebilirim bilmiyorum. Evi olarak gördüğü tek şehrin -Ankara’nın- tüm griliğini kendisiyle birlikte getirmişti sanki… Kafe Bohem’e girer girmez onun olduğu masayı gördüm. Sanki, çok önceden tanışmış, ama yıllar sonra karşılaşmış iki kişi gibiydik. Şunu söylemeliyim ki, ona klasik anlamda aslında yakışıklı bile denemez. Onu benim için çekici yapan asıl şey;  kimsede olmayan, adlandıramadığım, hatta içten içe karanlık bulduğum bir şey sanki. Belki de bu yüzden birkaç dakika sonra -onu daha iyi tanımak istercesine- onunla birlikte olmayı istedim. O ,”birlikte olma hissi, ilk anda oluşmayan tüm aşklar sahtedir.” demişti bir yazısında. Haklı olduğu gerçeğini, kafede yarım saat anlamsız cümleler kurup kaldığı yere gidince, konuşmaktan ziyade atomlarımızın birbirine karışmasına saatlerce izin verirken anladım. Onu içimde hissetmek, sıcaklığında saatlerce ısınmak… Aynı şarkıda tüm gece birlikte yükselmek ve düşmek… Onunla sanırım gerçekten de “doğru ve yanlışın ötesinde bir yerde” buluştuk.

Kırmızı (12.10.2018)

Gerçekleşmeyecek bir yaşam ihtimalinin heyecanı, zamanda artık geleceğe ve geçmişe savrulurken, anda hissettiğin şey alışkanlıklarının sende bıraktığı: “Bir yerden hatırlıyorum ama adını söyleyemiyorum.” haliyle sanki aynı tatta. İçinde bir şeyleri ölmeye bırakırken bedenini de hissetmeyi bırakıp, uzun zamandır kimseyle birlikte olmadın.

Salt bedensel açlık hissiyle, çıplak yatağa uzanıyorsun bazen. Kimden ya da neyden eser kaldığını bilmediğin bir korkunun, sana yabancılaştırdığı o bilinmeyen derin boşluğa elini götürdüğün anlarda, sevdiğin o tadı anımsarken, kalp atışın hızlanıyor. Ürküyorsun. Ardından, düşüş anlarında hissettiğin hüzünle, kendini her seferinde farkına varmadan kendine sarılır halde buluyorsun. Bu durum, her seferinde zamanda dağılması gereken özlemin karşısında seni çırılçıplak bırakıyor.

Oysaki onunla klasik anlamda bir ilişkin bile yoktu. “İlişki” demişti sana “tutkuyla, dolayısıyla yaşamla aynı anlama gelmiyor. Sevgi; hem kendini hem onda var olan her ne ise onu özgür kılmaksa bir kalbi sahiplenerek sadece kendine esir etmek, karşılıklı köle olmaktan başka bir şey değildir. Oysaki aşk; büyümek, dönüştürmek, değişmek için var!” O, tüm bunları söylerken bedenlerinizin çıplaklığında çoktan kaybolmuştunuz. Belki de sadece sen kaybolmuştun. Kendini, yeniden onun küçük çekik gözlerinde arıyordun. 

Aranızdaki engel, bir başkası ya da bambaşka olanaksızlıklar değildi. Aranızdaki engel; o ve onun kurşun geçirmez biricik dünyasıydı! Ona bakınca gördüğün bir insan bile değildi. İnsan vücuduna sığmaya zorlanmış karanlık, yabani bir varlıktı sanki. Ancak gülümseyince üzerinde giydiği çekik gözler, onu insan kalabalığı içinde gizliyordu. Sanırım, bu yüzden yalnız kaldığınızda gülümsemekten ziyade içten bir şekilde gülüyordu. Belki de o farklı dünyada var olduğunu sanıyordun ama sadece “gece” onun eviydi. Gündüzleri ise, kendisinin dışında, yurdundan sürülmüş başka birine daha ihtiyacı yokmuş gibi davranıyordu. Yine de, bir bağımlı gibi çoğu gece kendini onun teninde buluyordun.

Birlikte bir kafede oturmak, tatile gitmeyi istemek ya da bir manzaranın önünde birbirine sarılmış bir şekilde bir fotoğraf karesine sığmaya çalışmak… Bunlar, ikinizin de birbirinizden isteyeceği ya da beklediği şeyler değildi. Onun başkasıyla yatma ihtimali canını bile acıtmıyordu. Çünkü “onun içinde var olan ve senin içinde de yaşayan bir şeyleri”, kısa bir anlığına da olsa, bir tek onun gördüğünü biliyordun. Yine de, birlikte yükseliyordunuz ama düşen sendin. Onunla olan ne varsa yıkmana ve kaçmana sebep olan şey; “ben” dediğin şey “sen”e dönüşürken, asla var olamayacağını bilmekti. O, öykülerine senden parçalar eklerken; sen, artık bir şey yazamıyordun bile. Onun etkisi azaldığı anlarda, dış dünyayı fark ediyordun ama uzay ve zaman ona aitti senin zihninde. 

Sevmek, onun dediği gibi “özgülükse” eğer kendini, onun dünyasında artık kaybolmuş hissederken; “müziği kapatıp gitmek”, kendine doğru attığın, tek gerçek bir adımdı. 

Mavi (12.11.2017)

Doruk, iyi ki var diyorum her seferinde. Yağmur’la aramızda olan bağı, bir tek o anlıyor. Yağmur, Ankara’ya üniversitedeki konferansı için döndükten sonra, Doruk aradı ve sesimden iyi olmadığımı anladı sanırım. Adliyedeki işi bittikten sonra, adaya geldi. Deniz kenarında, bankta konuşurken iki şişe şarap bitirdik. “Ölmenin” dedi “değişik yöntemleri vardı. Sen, ona aşık olmayı seçtin bunun için. Sana, kızamıyorum çünkü seni çok iyi hissediyorum. Bir gün, onu bir daha göremeyeceğini bilsen de hissettiğin en gerçek şey; onun sana bıraktığı o güçlü duygu ne ise o olacak. Bunu, istesen de artık engelleyemezsin.” Söylediği her şeyi gece boyu düşündüm ve sabah dersten sonra, dergiye yollamak için yeniden bir şeyler yazdım bugün. Doruk’la konuşmak, beni her seferinde “bir şeyler yapmalıyım artık!” hissi ile bırakıyor. Bu kadar günü birlik ilişkiler yaşayıp, işinden başka bir şeye önem vermez gibi gözükürken nasıl bu kadar derin olabiliyor?  

Kırmızı (13.11.2018)

Tutku, sevgi, aşk! Bu kelimeleri zihninde bir çekiçle sürekli parçalara ayırıyorsun. Zehir akıyor sanki her parçadan. Ve sen, zehrini boşaltmak istercesine anlam yüklemeden birileriyle birlikte oluyorsun. Bir şeyler hissetmeye açsın sanki. Aslında sen, hep açsın artık! Artık o, yok. Yağmur yok! Ülkeden bile gitmiş üstelik. Ona gidecek tutku bile yok artık içinde. 

Son gün, ona: “Seninleyken, kendimi artık kaybolmuş gibi hissediyorum ve bu durum, bana artık nefes aldırmıyor” demiştin. Yağmur ise sana ilk defa hüzünle bakmış ve “tutku” diyordun, “Birbirinde hiç korkmadan kaybolmaya hazır olmaktır. Bunu yapabildiğimizi görmüyor musun?” diye sormuştu. “Ben, korkuyorum artık ve kendim olmak için yeniden, pes ediyorum tüm bu saçmalıklara!” diye haykırmıştın. O, ise “Özgürsün, Okyanus…” diyerek sana gülümsemişti. İstediğin gibi “özgürsün” artık. Düzenli bir ilişki, ev, iş… Bundan sonra, bunlarla avunabilirsin ama beceremiyorsun hiçbirini. Direneceğin, uğrunda mücadele etmeyi istediğin bir şey yok artık. Giderek kayboluyorsun. 

Kırmızı (13.02.2019)

Derinlerinde hissettiğin hazzın doruğuna daha çok ve daha hızlı tırmanmak istercesine “Daha hızlı! Çok daha hızlı!” diyordu tüm atomların hiç konuşmadan. “Seni seviyorum!” diyerek kendini karanlık boşluğa daha çok bırakıyordu karşındaki ses… Tam o doruktan, kendini boşluğa bıraktığın an geldiğinde ise parçalara ayrılmadan, düşüşü yaşamak istedin yeniden. Üzerinde sıcaklığını hissettiğin bedenin nefesini, dudağının tam kenarında hissediyordun. Biraz önce, geri sayım yaparcasına hissettiğin tüm o anlar, bedenin kendine en yabancı ama aynı zamanda en tanıdık yerinde ıslak bir düş gibi duruyordu ve sen sanki artık andan koşar adım ileri gidiyordun. Tam o an, düşsel bir gerçeklikten çıkıp, çıplak vücudundan ayrılan yüze baktın. Biraz önce kendine en yaklaştığın anın sırdaşı olan Doruk, karanlıkta birden yabancı biri gibi göründü sana. Aniden irkildin ve tüm o düşüş anında yine sarılmalara susadığını fark ettiğinde ise yataktan kalkıp bir bardak suyu hızlıca içtin. O, sen döndüğünde sana sıkıca sarıldı ve “Artık birlikte kaybolurken, kendimizi ve birbirimizi bulmayı yeniden öğrenmeliyiz.” dedi ve seni öptü. Bir şeyler söylemek istedin ama bildiğin tüm dilleri bir kenara bırakmak, sana o an daha cesurca geldi ve sadece sustun. O, sana sarılırken, uykuya daldığında boğulur gibi hissettin ve onun kollarından bedenini ayırdığında gözlerini kapattın ve gördüğün düşü hatırlayamadığın bir güne uyandın. Onunla birlikte yürürken, “gündüz” sana bir daha asla ait olamayacağın bir zaman dilimi gibi göründü. Doruk, sana: ”Şapkanı tak istersen” derken gerçekten çok üşüyordun. Artık Doruk’un yanında da yalnız hissediyordun ve bu yalnızlıkla da gerçek anlamda tanışman demekti. Bir daha, onu istesen de göremeyeceğini biliyordun. Metrobüste, sırf konuşmak için ona kamp yapmak istediğini ama kamp alanında hala seni en çok korkutan şeyin vahşi bir hayvanla karşılaşmak olduğunu söyledin. O ise öyle bir anda hiçbir şey yapmadan hareketsiz durmanı söyledi sana. Söyledikleri, zihninde seni tek bir yere yeniden götürdü. Onunla karşılaşmıştın ve kamp alanında çoktan kaybolmuştun!

Mavi/ Kırmızı (19.07.2019)

Bir resim var, gecede sen çizmişsin ama onu tanımıyorsun artık. Resim, sana haykırıyor: “Bak buradayım!” diyor ve sana doğru gülümsüyor.  Resim, seni içine çekip orada öylece hareketsiz bırakıyor. Yine de SEN: “Şimdi gitme vakti diyorsun, benden çok uzağa!”

….

Defteri kapatırken içimi çekiyorum nefes alabilmek için yeniden. Okyanus en son yazısında “Sein” diyor “Almanca’da iki anlama geliyormuş: ‘Var olmak’ ve ‘Onun olmak.’  Ve ben,“sein” sözcüğünü sesli bir şekilde heceledikten sonra zihnimde çekiç sesleri duyuyorum. İsa’yı yeniden, tek başıma çarmıha geriyorum sanki. Ya da ben İsa oluyorum ve çarmıha kendimi geriyorum. Çekiç sesleri ve onun defterdeki tüm fısıltıları birbirine karışıyor. Evlerine giden o yokuşu tekrar tırmanacak deliliği ve ölümü kendimde bulamıyorum artık. İlk vapura biniyor ve yola çıkıyorum. Vapurda denize baktığımda gördüğüm tek şey: boşluk! Bir süre sonra, onun ölmeden önce dinlediği şarkı dilime dolanırken, kendi otopsi raporum yanı başımdaki defter oluyor.

“Birbirimizi tanıdık, tekrar tanıdık

Gözden kaybettik, yine kaybettik.

Tekrar buluştuk, tekrar ısındık.

Sonra ayrıldık.

Herkes kendi yoluna gitti, hayatın girdabında”

Devletin LGBTİ+ bireylere karşı kara-propagandası sonuç verdi: Fırat Kaya adlı şahıs işitme engelli eşcinsel bir kişiye şiddet uyguladı ve bunu sosyal medyada paylaştı!

AKP, MHP, BBP gibi faşist partilerin iktidarı elinde tuttuğu şu günlerde gerici saldırganlık en azgın dönemini yaşıyor. Kendi ailesinden, sülalesinden, arkadaşlarından ve çevresinden LGBT+ bireyler olduğunu bilmeden LGBT+ bireylere ateş püsküren, lanetleyen insanlar amaçlarına ulaştı. Birbirini gaza getirip durdular. Eşcinselleri, lezbiyenleri, transeksüel ve travestileri terörist olmakla suçladılar.

Faşistler, başkalarını görmeyenlerdir. Onların acılarını, taleplerini umursamayanlardır. Başkalarına onların istememelerine rağmen acı çektirenlerdir. Faşistler için yalnızca kendileri gibi olanın yaşama hakkı vardır.

Bu yüzden faşistler kendilerine oy vermeyene terörist der, kendileri ile aynı dili konuşmayana hain der, kendileri gibi sevişmeyenden nefret ederler. Herkes kendileri gibi olsun isterler. Bu modern-ilkel varlıkların var olduğu bir dünyada yaşamak gerçekten zor.

Son olarak gerçek bir pislik olan Fırat Delikanlı nickli faşist, AKP + MHP ve BBP’den aldığı güçle bir gence işkence ederek sosyal medyada yayınladı. Bu korkak şerefsiz varlık, Osmanlı ekolünü takip ediyor. Oysa Osmanlıda eşcinselliğin çok yaygın olduğunu, bazı padişahların ‘oğlan’ haremi olduğunu, erkek-erkeğe seksin de olduğu alemler yapılan ‘kahvehaneleri’ bilmiyor. Yani Osmanlı hakkında da bilgiye sahip değil. (dileyen daha fazlası için Osmanlı’da Oğlancılık adlı, resmi belgelere dayanan ve gerçekliği Türkiye Cumhuriyeti mahkemeleri tarafından tescillenmiş kitabı okuyabilir)

Fırat Delikanlı gizli eşcinsel olabilir. Gizli eşcinsellik, eşcinselliğini gizlemek değil, eşcinsel olduğunun henüz farkında olmama durumudur. Siz bilinç halinde olmasa da içgüdüsel olarak bunu hisseder ve bunla ‘savaşırsınız’. Aslında savaşınız kendinizledir ve nefretinizi kendini ifade edebilen eşcinsellere yöneltirsiniz. Dünyanın birçok yerinde eşcinsellere karşı ‘savaşırken’ sonradan eşcinsel olduğunu fark eden bir sürü insan vardır. (ABD eşcinsellikle mücadele derneği başkanı buna en büyük örnektir) Bu pislik herif de böyle bir şey yapıyor olabilir. Hatırlayın, ülkücü-alperenler LGBT+ bireylere karşı deli dolu saldırı düzenlerken bir LGBT+ yazar çıkıp ‘yattığımız eşcinsel ülkücüleri açıklarız‘ diye tehdit ettiğinde BBP’li Alperenler geri adım attı ve bir daha bu konuyu açmadılar. İşte böyle rezil bir dünya yaratıyorlar kendilerine, kendi ülküdaşlarının seviştiklerine saldırıyorlar. Normal bir ülküdaş diğer ülküdaşının sevgilisine saldırırsa kan çıkar. Ama ülküdaşın sevdiği eşcinsel ise kan çıkmıyor. Kadın olsa kan çıkardı. Sevgileri dahi sahte.

Faşizm kendini de vurur!

Üstelik bu varlıklar bu yaptıkları yüzünden kendi ailelerinde, çevrelerinde LGBT+ bireyler var ise bunların da kendilerini ifade etmelerini engelliyorlar. Yani faşizm en başta kendi çevresini vuruyor. Bu pislikler yüzünden milyonlarca LGBT+ birey sahte bir hayat yaşıyor ve bu pisliklerin koyduğu kurallara uymak zorundayız. Çünkü güç pisliklerin elinde. Örneğin ülkemizde aşırı dinci bir gazete var, bu gazete dinci olduğu için kadınlardan nefret ediyor ve kadınların sürekli dövülmesi gerektiğini destekleyen haberler yapıyordu. Sonunda bu gazetenin baş yazarının damadı gazetenin baş yazarının kızını öldürüp kayıplara karıştı. Faşizm faşistleri de vuruyor. Ayrıca gene ülkemizde aşırı dinci ve dinci olduğu için eşcinsellere nefret kusan bir gazetenin sahibi Kabe’de Kabe manzaralı 8 yıldızlı, yalnızca erkeklerin girebildiği bir otelde viagradan ölü bulunmuştu. Yani yıllarca eşcinsellere nefret kusan, eşcinsellerin öldürülmesini talep eden bir hayat yaşıyorsun ve öldüğünde senin de aslında eşcinsel olduğun ortaya çıkıyor. Kendi yarattığı faşist dünyada kendi gerçek kimliğini gizlemek zorunda kalmış zavallı bir insan… Üzülmemek elde değil.

Dünyanın birçok yerinde faşistler kendileri gibi olmayanlara saldırmış onları yok etmek istemişlerdir. Fakat faşistler orada ise biz de buradayız. LGBT+, insanlık tarihinde iktidarın anadan babaya geçişinden beri toplumda saldırı altındadır.

Faşistlerin son çırpınışları

Gençler artık faşistlerden bıktı. Faşist partiler faşistleri koruyor. Çocuğa tecavüz eden amca, takım elbise giydi diye iyi halden indirim alıyor. Bir kızı kaçırıp günlerce tecavüz ettikten sonra ölümüne sebep olan asker hakkında dava bile açılmıyor. Sosyal medyaya yüklediği videoda eşcinsel gence işkence eden pislik de gücünü AKP + MHP + BBP gibi insanlık düşmanı partilerden alıyor. Nasıl olsa devlet benim arkamda, ceza almam diye düşünüyor.

Fakat dünya değişiyor. Bir gün gelecek erkeklik anıtına dönüştürdüğünüz bu dünyayı gökkuşağı renklerine boyayacağız. Ve sizler çocuklarınızın suratına bakamayacaksınız. Hiçbir faşist gökkuşağının doğmasını engelleyememiştir.

Özellikle eşcinsellik neredeyse tüm hayvan türlerinde mevcuttur. Yani doğaldır. Doğal olmayan, doğal olandan nefret eden bir pisliğe dönüşmektir.

Başlık Fotoğrafı: meltem ulusoy / csgorselarsiv.org

Futbolun nesi güzel?

Bir akademisyen ve bir sanatçının ortak projesi olan “Futbolun nesi güzel?” adlı sergi Ankara Goethe-Institut destekleriyle 25 Mart-25 Mayıs 2021 tarihleri arasında gerçekleşecek!

“Futbolun nesi güzel?” sergisi bir akademisyen ve bir sanatçının ortak çalışması sonucu ortaya çıktı. İkimiz de gündelik hayatımızda futbolu izlemeyi ve futbol hakkında konuşmayı seven ve hayatın her alanında olduğu gibi futboldaki toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı farklı mecralarda mücadele yürüten insanlarız. Bu serginin hikayesi de 2019’da Pınar’ın kadın futbolcuların deneyimlerini araştırmak için Berlin’e gitmesiyle başladı. Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli futbolcu kadınlarla bireysel görüşmeler yaptı, maçlarını izledi, alan notları tuttu, ailelerle ve antrenörlerle sohbet etti. Alan çalışmasından edindiği izlenimler ile kadınların futbol, aidiyet ve göç etrafında şekillenen çeşitli ve kesişen anlatıları sergideki eserler için bir zemin oluşturdu. Böylece görsel olana dayanan belleğin özgürleştirici gücü Berlin’de başlayan ve Ankara’da sonlanan bu yolculuğun pusulası oldu. 

Kimlikleri, kim olduğuna ve kim olmadığına dair anlatılar olarak kabul ettiğimizde, göçmen kökenliler için futbolun ve futbolculuğun anlamı da çoğalıyor. Futbol, birçoğu için aşkla oynanan bir oyun, bir hayal, bir mücadele alanı ve hayata tutunma aracı. “Kimsin sen?” sorusuna aile kökleriyle yanıt üretebilen ama “Nereye aitsin?” sorusunun ağırlığını taşıyan bu kadınların ortak noktası futbola aidiyet geliştirmeleri. Öyle ki, futbolcularla yapılan bireysel görüşmeler, futbol oyunun çok katmanlı yönlerini gösterdi bizlere. Futbol tüm sınırları silikleştiren ve insanları birleştiren muazzam bir güce sahip. Öte yandan futbol, uluslararası spor müsabakalarıyla ulus devletlerin jeopolitik sınırlarını keskinleştiren ve sembolik değerlerle aidiyetleri çeşitlendiren bir bağlam üzerine kurulu. Sergideki eserler, kadınların futbol aracılığıyla meydan okudukları bu sınırlara işaret ediyor. 

Resim, heykel, fotoğraf, seramik ve hazır malzeme gibi çeşitli türdeki eserlere sahip sergide, Aslı bir yandan futbolcuların sırf kadın oldukları için yaşadıkları ayrımcılığı ve eşitsizliği, bir yandan da memlekete özlemleriyle harmanlanan aidiyet hikayelerini görünür kılmayı amaçladı. Görünürlüğü güçlü kılabilmek için, bazı eserler futbolcuların alıntıları* ile birlikte sergilendi. Diğer eserler ise Aslı’nın futboldaki kadınları ve bir oyun olarak futbolu kutlamasına izin verdi. 

Nihayetinde bu serginin bir tarafı var. Sergi, futbolda tarihsel olarak süregiden toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı bir taraf oluşturmayı amaçlıyor. Çünkü bu güzel oyun, herkes içindir. Kadın futbol tarihini mücadeleleriyle yazan tüm kadınları selamlıyor, hikayelerini paylaşan Almanya’daki Türkiye kökenli kadın futbolculara sonsuz teşekkür ediyoruz. 

Aslı Tanrıkulu & Pınar Öztürk

* Akademik araştırma kapsamında futbolcuların izinleri doğrultusunda bireysel görüşmeler yapılmıştır ve sergideki alıntıların sunumunda kişisel bilgileri korunmuştur. 

Bir tablo çiziyorum: Zihnimde

Yaşlı şehrin yaşlı kaldırımları üzerinde dengemi sağlamaya çalışıyor, kulağımı ıslatan bir müziğe kapılarak dans ediyor ve ruhumun dengesizliğine meydan okuyan gökyüzü ve notalar karşısında kendimden geçiyordum.

Fakat bu bir yanılsama olmalı.

Etrafa umarsızca fırlatılan renklerin ışıltısına rastlamayan bir meydanda buluyorum kendimi. Renksiz, cansız ve ziyadesiyle ruhsuz olan bu meydanın tam ortasında, dünyanın güzelliğini tam da burada yitireceğine dair sözler beliriyor kulağımda.

Dilini hiç bilmediğim bir ülkede, antik yapıların karşısında ve bir nehrin kenarında düşünceler içinde kaybolmuş bir vaziyette oturuyorum. Ayağıma bağlı yüklerin, beni en derin ve çıkılmaz düşüncelerin içine çekmesini engellemeye çalışıyor, bu durumdan bir şekilde sıyrılmaya çalışıyorum. Tasvir etmek üzere olduğum şeyin var olduğunu söylememe gerek yok. Uzaklardan gelen şen kahkahaların yankıları, ruhuma durmadan yalnızlığımı hatırlatıyor. Saatlerce orada, bir taşın üstünde, etraftan geçen insanların mutluluğunun resmini zihnime kazıyarak geçiriyorum. Önümden geçen bir kayığın üzerinde, etrafa meraklı gözlerle bakan bir çocuğun suya yansıyan gölgesi, zihnimin içinde yankılanan düşünceleri bir yerden bir yere vuran çan sesi ve etrafta var olanlara karşı boynu bükük nehrin yansıması karşısında sükûnetimi takınıyorum.

Ve bir tablo çiziyorum: zihnimde…

Binlerce yıl öncesinden kalan göçmüş bir kentin ortasında, mevsimlerin karıştığı bir yerdeyim. Yılların aşındırdığı duvarlarla çevrili etrafım ve zihnim geriye, tarihin kırık dökük an’larına ulaştırıyor beni. Toprak; nefesiyle bir şeyleri çağırıyor. Seslendikleri arasında insanlar yok; sesler ve nefesler. Rastladıklarım, geçmişten kalan bir rengin içine saklanmış. Güneşin esir ettiği sütunların arasından gerçeğe koşuyorum: en geçmişe.

Daha önce hiç görmediğim renklerin arasından geçerken hiç duymadığım seslerle tanışıyorum ve hatırlıyorum: benim evim burası.

Bu karşılaşma, bir şeyleri hatırlatırken bir şeyleri unutturuyor bana. Dünyada var olan ve olacak olan her bir ızdıraptan; savaşlardan, hastalıklardan, fırtınalardan, cinayetlerden ve daha nice saldırıdan uzaklaşıp tanıştığım renklere ve seslere sığınıyorum: evime.

Sonu gelmeyen ve gelmeyecek olan bu gizemin içinde kendime mâkul sebepler arıyorum. Tarihin neresindeyim? Zamanın hangi yönündeyim ve ben kimim?

Tanrı’nın bana ve insanlara ve kendi evine dönebileceğini bildiği herkese verdiği müsaade ile daha hızlı koşuyorum; daha güçlü ahlaki iyiliklerin saklandığı yere. Yılların beni hapsettiği yoksunluktan sıyrılıp işte oraya, tamamlanmışlığa gidiyorum: sahip olmadığım özgürlüğe karşı hissetmediğim aidiyet ile…

Fakat bu da bir yanılsama olmalı.

İçinde gizlediği çıplaklıkla birlikte tüm kusurları örten zifiri bir karanlığın içine düşüyorum. Bu zifiri karanlığın verdiği kusursuzlukla beraber çığlıklar, bu çığlıkların arasında vücutları birbirine dolananlar ve fırtınalı havada bir yerden bir yere çarpanlar; ancak tüm bu acı içinde mutlu olanlar ile karşılaşıyorum. İyiliğe dair her şeyin dünyadan ayrılışının bir özeti gibi etrafım. Görmekle görmemek arasında bir yerdeyim. Herkes çıplak olduğu kadar saklı aynı zamanda. Tüy gibi hafif insanların önümden sürüklenişini izliyorum: ve uyanıyorum. 

Birçok yüz ile karşı karşıya kalan kalbim, insanlara sorgu dolu bakışlarla seslenen gözlerimle hararetli bir sohbete tutuluyor. Sokaklar, havanın kararmasıyla birlikte kendini karanlığın soğuk ama kusursuzlaştıran kollarına bırakan insanlar ile kalabalıklaşıyor: ve ben yeniden evsiz kalıyorum.

Dönüştüremediklerimizden misiniz?

Çevrenin korunması adına yapılan sayısız kampanya ve yenilik ile karşı karşıyayız. Aslında mesele çevrenin koruma ile yan yana anılmasında. Korumayı gerçekleştirmek için eylemi yapan aktörün diğerinden üstün olması gerekir. Üstünlük kurularak yapılması istenen sadece korumaktan ileriye gidemez. Buna istinaden dünyanın geldiği nokta elbette dönülemez bir yeri işaret eder; amaç mevcut olanı elde tutabilmektir. Madem korumayı yeterli bulamıyoruz, bir de dönüştürmeye göz atalım.

Dönüşüm denince akıllara ilk gelen geri dönüşüm olur; zaten yıllarca dillerimize pelesenk olmuş, uygulaması yoğun ve stabil olması istenmiş (ya da gösterilmiş) bir yöntemdir. Geri dönüşümün ne kadar etkili olduğunu ya da uygulamanın ne kadar dönemine göre değişerek günümüzde yer edindiğini geçmişten birkaç örnek daha anlaşılır kılar. 

19. yüzyılda seyyar satıcılar şehirleri dolaşarak sanayi ürünlerini satıp, uğradıkları evlerden geri dönüştürülebilir materyalleri toplarlardı. Bu hikaye akıllara, sokakta gördüğümüz geri dönüştürülebilir malzemeleri toplayanları hatırlatıyor. Ya da Viktoryan Dönemde yaşamış kadınların, önceden satın aldıkları elbiseleri geri yollayıp, trendlere ait yenilikler yaptırmaları, büyük tekstil markalarının yaptığı “Hadi bize kıyafetini getir, biz de sana indirim kuponu verelim.’’ kampanyalarına benzer. Metodların benzerlikleri ve artan nüfus ile endüstriyelleşme göz önünde bulundurulduğu zaman, dönüştürmenin tanımının da hala eskide kaldığı anlaşılır. Elbette atlanmaması gereken Almanya, İsviçre gibi geri dönüşüm konusunda önemli yüzdeler ortaya koyan ülkeler de vardır. Fakat dikkat edilmesi gereken, 19. yüzyılda yaşamış seyyar satıcıdan kök edinilen metodun günümüze göre geri dönüşümün dönüştürülmesidir. 

Meseleye tekstil üzerinden daha yakından bakıldığında, her ülkenin kendisi için belirlediği tekstilde kullanılan ve sonrasında doğaya bırakılacak olan suyun içerisindeki kimyasal yüzdeleri vardır. Genel standartların olmayışı üreticileri, yüzdeleri daha yüksek olan ülkelerde üretim yapmaya teşvik eder. Dünya üzerinde uygulamaların buluşma noktası belirlenmezken, meselelerden sıyrılmak anlamında varyasyon üretmek, hem tüketime verdiği yeni solukla tekstilin ‘engellemeye’ çalıştığı doğaya zarar vermeme görünümündeki istek atlanır, hem de eksik yapılan ya da yapılamayan metodlar örtülür. Böyle bir bağlamda boğulan sektörün can yeleklerinden biri geri dönüşümdür ve bu etkili olarak uygulanamadığında dönüştürmenin türleri ile karşılaşıyoruz. Farklı dönüştürme metodlarından biri olan ileri dönüşümü(upcycle)  içerisine alma çabasındadır. Çünkü verilerle çok bariz ortadadır ki tekstil sektörü büyük anlamda atık oluşturur ve ileri dönüşüm çabası aslında, sorumluluklarına ve yarattıklarına işarettir.

İleri dönüşümün ne olduğuna bakıldığındaysa basit bir mantığı vardır. Biraz Derya Baykalcılık oynamaktır. Sahip olunan materyal ayrıştırılıp benzeri bir materyale dönüştürülmekten öte direkt mevcut hali kullanılır. Yani eski kot pantolonunuzu çantaya çevirmek ileri dönüşümdür. Olumsuzlanması gerekense, geri dönüşüm ihtiyaca hizmet etmekte direkt bir harekete sahip olmaktadır ama ileri dönüşüm bunu dolaylı olarak ortaya koyar. Zihinlerde somutlaştırmak adına, ileri dönüşüm ürünlerine bakıldığında genel olarak farklı bir tekstil ürününün, başka bir tekstil ürününe dönüştürülmesi hedeflenir. Elbette Susan Strasser’ın belirttiği 20. yüzyıldan günümüze kadar ulaşan, yıpranan ürünlerin çöpe atılması alışkanlığınına dokunur. Bir yandan mesele sadece çöpe atmamak olsaydı, hatrı sayılır miktarda destekçisi olan doğa dostu bir vakıf, gemi yelkenlerinden çanta ürettiğinde ürünün ücretlendirilmesinde görev alan motivasyonları da belirtirdi. Ya da yapılan ürün gerçekten kaç kişiye hizmet edebilir? Sadece doğayla uyum adına böyle bir uygulamanın gerçekleştiğini düşünmektense, sahip olunan çantanın taşıdığı anlamları düşünmek daha geçekçidir. 

Herkes yaşadığı alanın aynı amacının içinde taşıdığı anlam gibi yaşanabilir olmasını ister. Sahip olunan arzuyu gerçekleştirmek ancak neye hizmet ettiği ve nasıl ortaya konulduğu sorularını yanında barındırdığında anlamlıdır. 

Yararlanılan kaynak: https://time.com/4568234/history-origins-recycling/

Başlık görselinin kaynağı: https://www.demilked.com/ocean-tapestry-vanessa-barragao/

.

İzleyici olarak sıkça göz ardı ettiğimiz “ne anlatıyor” sorusu

Kitlesel olarak alışkanlık haline getirdiğimiz dizi, film, reality şov izleme kültürü, son zamanlarda üretilen içeriklerde “bireysel ve sosyal ilişkiler” temasının sarsıcı bir biçimde işlenmesi nedeniyle gündelik hayatımıza bir başka nüfuz ediyor. Birçok kanalda ve günün farklı saatlerinde servis edilen bu programlar kültürel değerlere olan yerleşik bakış açısını temelinden sarsarak bazı farkındalıklara neden olurken ciddi bir tepkisellik de oluşturabiliyor. 

Kültürel izleyicilik ve hatta didaktik izleyicilik kavramlarının pandemi sonrası yaygınlaştığı bu dönemde yazılan senaryoların, çekilen film ve dizilerin birkaç ana eksende şekillendiğini açıkça gözlemleyebiliyoruz. Sürekli devamlılık gösteren epik dizi-filmlerin yanı sıra kadınlara yönelik şiddet eylemlerinin konu edildiği, psikolojik rahatsızlıkların etrafına örülen, aile yaşantısındaki çatlakların baz alındığı ve çoğunlukla toplumsal cinsiyetçilik faktörünün vurgulandığı projeler izleyiciye sunuluyor. Hemen birkaç örnekle sansasyonel yanları bulunan “Masumlar Apartmanı, Kırmızı Oda, Sadakatsiz, Masumiyet, Alev Alev, Esra Erol’da” isimli sıkı takipçili diziler ve programların bu temaları çıkış noktası edindiğinden pek tabii bahsedilebilir. Son zamanlarda üzerine çokça düşündüğümüz bilim-kurgu kategorisi de yavaş yavaş sektörde kendisini göstermeye başladı. Bu projelerin güncellik açısından daha çok izleyiciye ulaştığı gerçeği her ne kadar yadsınamasa da rahatsız edici yanı da yabana atılamaz.

Kişilerde benliğini sorgulamaya yönelik etkiler yaratan bu içerikler olması gerekeni değil de bu durumlarla bozuk bir biçimde mücadeleyi aşılıyor. Hayatın gerçekleri olarak nitelendirdiğimiz olay örgüsü, bir dizi travmayı açığa çıkarırken bambaşka travmalara önayak oluyor. Bilirkişilerin senarist koltuğunda yahut danışman koltuğunda oturduğu bu oluşumlarda ilişkiler bütün keskinliğiyle ekran dışına zararlı bir duman misali sızıyor. Oysa tercih edilen dizi-film isimleri bile içerikteki sakıncayı bütün yalınlığıyla ortaya koymaya yeterli. Çocuklarıyla televizyon karşısına geçen aile sayısı da oldukça çoktur… Bir kısım izleyicinin farkında olduğu bu olgu, gözlem yapma ya da yalnızca vakit öldürme olarak nedenlendirilse de farkında olmayan kısma yarattığı etki veya oluşturdukları açısından tam koruma sağlamıyor.

Oyunculara atfettirilen karakterlerle sinirlenmeye, üzülmeye, haksızlığa uğramaya devam ediyoruz her birimiz. Gözlemlediklerimizi metot değiştirerek uyguluyor, kendi yaşayışımızı sorguluyoruz büyük tereddütlerle. Türk dizi-film sektörünün yerine belki yabancı içerikler tercih ediyor bu defa da sosyal medyanın bile gündeminden uzaklaşıyoruz bazen yapılan şakalara bile bu sebepten ötürü karşılık veremiyoruz. 

Kitle iletişimi halini alan medya araç-gereçleri bilinçli kullanımı ve uygulanabilir mesajları öğütlemeli. Bugün belki kendi sosyal ilişkilerimizde şeffaf bir biçimde göremediğimiz şeyleri, dizilerin, filmlerin işlediği hayatlarda somut şekliyle görüyor ve muhakeme edebiliyoruz. Daha olumlu tutumlar ve gelişebilir değerler de kaliteli işler ortaya çıkabilir. Anlayacağınız illa bir çarpıklık aramak ya da çarpıklıkları köklendirmek zorunda değiliz. Bütün bunların ayırdına varabilmek içinse “ne anlatılıyor” sorusunu sormak yeterli olacaktır. 

Aşkın L Hali: Mutlu Aşk Vardır

0

Kadının kadını sevmesi, kadının kadına aşık olması, kadının kadına tutulması, bir kadınının bir kadında kendini bulması, ifade bulması,  kendini ifade edebilmesi, bu uğurda -tüm toplumsal cinsiyet normlarına karşı- söylenmeyenin, anlatılmayanın, konuşulmayanın mücadelesine girişilmesi, yola çıkılması, çok zor olacağı muhakkak olan bu yolculuğun, yol yapmanın, yol almanın, on beş yıl boyunca öyküler ile kendini var etmesi, edebiyat ile kendini bulan değeri, edebiyat içre olan bir külliyata dönüşmesinin adı; Aşkın L Hali.   

“’Yok-muş’ gibi yaşanan dünyaya önce ‘bal gibi var’ diye haykırmak gerekiyor” sloganıyla yayınlanan bir külliyat ile karşı karşıya olmak dahi şahane bir heyecan içerirken  fikri ortaya atanlardan, hadi yapalım diyen her bir kişiye, jüri üyelerine ve sonunda külliyata dönüşen Kadın Kadına Öykü Yarışması’na öykülerini gönderen her bir kişinin heyecanına; sonuç olarak editörlerden, yayın yönetmenlerine, yayınevine herkesin heyecanını canı gönülden hissetmemek, paylaşmamak elde değil. 21. yüzyıl itibarıyla yerküredeki insan varlığının son derece geliştiği/geliştirildiği, dijital yaşam üzerinden herkesin her şeyi gördüğü, bildiği, anladığı, varlığı ve görünürlüğü su götürmez derecede gerçek olan cinsiyet rollerimizle yaşamımızı sürdüğümüz, tüm bunların ışığında her bir toplumsal cinsiyet rolünün daha doğru anlaşılacağı, yorumlanacağı ve yaşanacağı böyle  bir dönemde, tam aksine diyebileceğimiz şekilde, insanlık onuru, duruşu ve ortaya koymayı tercih ettiği doğrular adına  en olmaması gereken yerden, -çoğu zaman  berbat diyebileceğimiz bir algı ve saldırganlıkla – algılatılmak istendiğini, aktarıldığını ve kabul görmediğini düşünürsek Lgbti+ içerisinde lezbiyenliğin 5 ciltlik Aşkın L Hali ciltleri ile neredeyse imkansız denilen bir hayalin olabileceğini gösterir şekilde, özgün niteliğiyle capcanlı karşımızda duruyor olması inanılır gibi değil gerçekten. Fakat işte karşımızda, işte oldu, Aşkın L Hali imkansız değil artık.

Kadının, Mutlu Aşkın, Lezbiyenliğin Görünürlüğünün Tarihi

Kaos GL Derneği’nin 2006 yılından bu yana her yıl farklı temalarla düzenlediği, “Kadınlardan kadınlara, kadınlardan kadınlar için” Kadın Kadına Öykü Yarışması’nın ilk teması olarak belirlenen Mutlu Aşk Vardır tüm toplumsal cinsiyet rolleri içerisinde, farklı bir yere konumlanarak ilk etapta bu tema başlığı altında start alıyordu. Yarışma için oluşturulan bu ilk tema on beş yıl içerisinde oluşturulacak on beş tema adına kadın varlığı, kadın oluşumu, kadın ilişkileri açısından başı çekecek olmasıyla tesadüf olamayacak kadar anlamı kendinden mütevelli bir güzelliğin ilk yansımasıydı hiç şüphesiz. Çünkü zaten hiç görünmeyen kadın varlığı lezbiyen ilişkiler söz konusu olunca daha da görünmez, açıklanamaz, ifade edilemez noktada olduğundan Mutlu Aşk Vardır teması  kadın ilişkiler anlamında o zamana kadar ki görünmezliğinin artık bittiğini, özgürleşilebileceğini,  yaşamın sürdürülebilirliği noktasında doğurganlıklarıyla yaşamın ta kendisi olan kadınlar yaşamın devamını nasıl sağlıyorsa “mutlu aşkı da” kadınların yaratabileceğinin gösterilmesi açısından önemliydi. 2006 yılından itibaren Mutlu Aşk Vardır teması ile başlatılıp, sonrasında, İlk Adım, İlk Kadın İlk Aşk, Ten ve Tutku, Ütopya, Bir Kadın Mı Sevdim?, Her Yerdeyiz, Mor, Yol, Bir Mücadeledir Aşk, Ses, Dert Bende Derman Bende, O Halde Aşk Tanımaz Sınırları, Süper Gücünü Hatırla, Bir Dostluktan Neler Doğar, Geleceği Hatırla temaları ile devam eden öyküler kaleme alınmış ve nihayetinde 15 yıla yayılan 5 ciltlik bir külliyat oluşmuştu.

Bugünden yarına birdenbire oluşmayan bir külliyattan bahsederken oluşmuş bir tarihten de bahsetmek gerekiyor. NotaBene/Kaos GL adına serinin yayın yönetmenliğini yapan Aylime Aslı Demir başta olmak üzere, seri editörlüklerini sırasıyla Burcu Ersoy (1’inci ve 2’inci Kitap), Karin Karakaşlı (3’üncü ve 4’üncü Kitap), Pelin Buzluk’un (5’inci kitap) yaptığı Aşkın L Hali kitaplarının oluşumu lezbiyenlik  kapsamında Kaos GL’nin etkin varlığının da oluşmasına sebebiyet verir şekilde bizleri 1997 yılında Ankara’da kurulan “eşcinsel harekette kadınları kendi politikalarını üreterek görünür kılmayı amaçlayan” Sappho’nun Kızları grubuna kadar götürüyor. Sappho’nun Kızları etkinliklerinde bir araya gelen kadınların lezbiyenlik kapsamında bilgilendirici broşürler basması, sokağa çıkması, yürüyüşler düzenleyerek seslerinin duyurmaları ile bu günlere gelindiği ve güçlü bir şekilde edebiyat üzerinden söz söyleyen Aşkın L Hali mirasının böylece oluştuğu tarihe önemli bir not olarak düşülmesi gerekiyor.  Tabii ki Sappho’nun Kızları ve Kaos GL öncesinde de bir kuşak vardı. Sanat dalları aracılığı ile edebiyatta, sinemada ve tiyatroda etkin olan bir kuşaktı bu. Amma velakin bu  kuşak hiçbir zaman tam ifadesini bulacak şekilde açılmamak kaydıyla daha örtük, daha kapalı, daha kendi içinde, hatta yeni kuşakla karşılaştırma yaparken çok önemli bir fark yaratır derecede, ulaşılması güç bir elitlik mertebesinde belli bir zümrede varlık göstererek yaşamlarını sürdürdü.  Fakat siyasi duruşlarını yaşam biçimleriyle oluşturan yeni kuşak,  kendilerini bir kuruma veya kişilere ait hissetme zorunluluğu duymadan, sınıfsal fark gözetmeksizin, varlıklarını sınıf veya zümre  üzerinden tanımlamayarak, bu anlamda aidiyetliklerini salt cinsel kimlikleri ve cinsel kimliklerinden oluşmuş duyguları üzerinden ifade etmeyi tercih ederek, dışlanmaktan asla korkmayan,  aksine toplumsal normallikler kapsamına giren her olguya daha etkin ve gözü kara şekilde yaklaşıp  dışarı, sokağa çıkıp cevap verme, savaşma ve haykırma konusunda bir an bile düşünmeksizin geniş bir hareket alanı yarattılar kendilerine. Yoktan var ettiler.  Yeni kuşağın son 10 yıl içerisinde (20 yıl da denilebilir) bilinenin ve söylenenin aksine sosyal medyayı çok iyi, güzel, faydasını görür şekilde  yerli yerinde kullandığını da düşünürsek eşcinsel söylemler, lezbiyen oluşumlar, queer teoriler üzerine  geriye dönüp bakıldığında oluşan bu kısacık ama çok etkili tarihte inanılmaz gelişmeler ve dönüşümlerle inanılmayacak noktalara çok kısa bir sürede gelindiğini görmemek imkansız.

Eşcinselliğin var olduğu, bu anlamda erkek eşcinselliğinin daha bilinir, görünür kılınıp kabul gördüğü fakat kadın eşcinselliğinin üstünün örtüldüğü, eşcinsel skala içinde dahi lezbiyenliğin ilk harfi (L) LGBTi+ kısaltmasında başı çeken ilk harf olmasına rağmen, yani lezbiyenlik bal gibi var iken yok sayıldığı, görülmediği, gösterilmediği düzen içerisinde lezbiyenlerin varlığını edebiyat üzerinden sözcüklere dökülerek, cümleler kurularak, paragraflar oluşturularak, edebiyatın en çığlık atan türü öyküler aracılığıyla kendini göstermesi,  lezbiyenliğin öznesine edebiyat yolu ile kavuşulması, kadınlar adına tarifi mümkün kılınan bir mutluluk artık.  Lezbiyenlik diğer cinsel kimliklerin yanında bir fantezi unsuru değil. Hiçbir zaman olmadı.   Ahlaksızlık da değil. Hiçbir zaman olmadı. Ahlaken başta olmak üzere, toplumsal düzen ve normlar kapsamında, tüm toplumsal cinsiyet rolleri içerisinde kabul görmeyen lezbiyenlik zamanla kadınların  siyasi duruşlarının da mihenk taşı oldu.  Yerinden hiçbir kuvvetle kıpırdatılamayacak şekilde kendisine ne yapıldığının gayet farkında olarak, ne yapmak istediğini çok iyi bilen kadın duruşuyla siyasi düsturları altüst edebilmeyi hangi cinsiyet rolü kadınlar kadar başarabildi? Kadınların birbirlerine karşı hissettikleri duygu meramlarından, sevgi meramlarından ve aşk meramlarından, kişiselden yola çıkılarak oluşturulan siyasi söylemlerin, politik duruşların nasıl olması gerektiğinin de bilinciyle, tüm bunların anlatılabilmesi adına oluşturulan dilin kendini bulma meramının yolculuğudur lezbiyenlik ve sonuçta ellerimizin arasına alıp okuduğumuz Aşkın L Hali öyküleri. Karin Karakaşlı 3’üncü cilde yazdığı Sunuş bölümünde lezbiyenlik adına her oluşumuyla içeriğinde büyük cesaretler barındıran bu meramları muhteşem bir şekilde ifade etmekte: “Çabayla, inatla, umutla örülen şeylerin yıllanışında insana gurur veren bir yan var. Kimseler bahsetmemiş o alanı size. Hediye ya da lütuf olmadığı gibi, tırnaklarınızla kazıdığınız ve aslında her an elinizden alınmaya çalışılan bir özerklik. Hakkın doğal tanımı. Verilmeyen, alınan. Ve bir ömür korunması, güçlenmesi için uğruna baş koyulan.”

Lezbiyensen Yoksun Noktasından Lezbiyen Olarak Varım Noktasına

Toplumsal cinsiyet rollerine baktığımızda erkek olarak doğmak başlı başına tüm hakları (daha çok olumlu ve yüce olanları elbet) kazanmanız için en geçerli sebepken, kadın olarak doğmak salt kadın varlığı adına neredeyse hiçbir şey ifade etmemekte. Halbuki kadınlar, toplumsal cinsiyet rolleri içerisinde  yaratıcı olma vasıflarıyla sevme, sevgiyi “salt sevme edimi” üzerinden duyumsatma ve duyumsama  güçleri ile varlar. Doğurganlıklarıyla yaşamın devamını sağlamanın gücünü elinde bulunduran kadınların böyle bir gücü tercihen kullanıp kullanmama hakları her daim mevcutken, kadın var oluşlarıyla içlerindeki yaşam gücünü yine kendi iradeleriyle değiştirebilme/dönüştürebilme gücüne sahip olmaları da kadınları öncelikle salt kadın varlıklarıyla lezbiyen, biseksüel, trans ve hiçbir tanıma sıkıştırmayacağımız akışkan, queer duruşlarıyla tüm toplumsal cinsiyet rollerinin üzerinde hayatın, yaşamın, sevginin gücünü ellerinde bulundurmalarını sağlıyor.  En başta erkekleri ziyadesiyle rahatsız eden bu güç kadınları yine en iyi kadınların anlayabileceği, anlatabileceği, sevmeyi tüm benliğimiz, ruhumuz ve bedenimizle duyumsatabilecek şekilde en iyi ilişkileri yine birbirleriyle yaşayabilecekleri, en iyi öyküleri kadınların kadınlar için yazacağı dönüştürücü gücünü tekrar tekrar yaratmış, ispatlamış oluyor. Kadın olmadan, kadının varlığı olmadan, kadının kadını sevebildiği, sevdiği ve aşık olduğu dönüştürücü  sevgiler olmadan,  sevgiyi duyumsamamız imkansızlaşıyor.

Keşke sevgi de doğuştan getirdiğimiz bir edim olabilseydi. Daha doğrusu sevebilmek, “gerçekten sevebilmek”, korkusuzca sevebilmek doğuştan bizimle birlikte inseydi yeryüzüne. Fakat maalesef sevgi, korku gibi doğuştan bizimle birlikte var olan, bizle birlikte yeryüzüne inen bir duygu değil. Öğrendiğimiz bir duygu. Doğru ile yanlışların ne olduğunu öğrendiğimiz gibi “sevebilmeyi de” öğreniyoruz. Dolayısıyla sevgi korkudan, -tüm korkularımızdan- daha kıymetli bir yere konumlanmıyor ve doğuştan bizimle birlikte gelmemesi adına “maalesef” olarak nitelediğim sevgi, sevmeyi öğrenebilme hali, sevebilme edimi, sevgiyi duyumsama biçimi böylece “maalesef” olmaktan çıkıp çok kıymetli bir yere konumlanıyor. Yaşanması ve tarifi imkanlı olan bu sevgi “lezbiyensen yoksun” noktasından “lezbiyen olarak varım” noktasına kadar getirebiliyor her bir kadını. Yaşanması ve tarifi imkanlı olan tüm sevgilerin her bir kişiyi -toplumsal cinsiyet rollerini düşünmeksizin- yaşıyorum, varım, aşığım noktasına getirebileceği gibi.

Aşkın L Hali. Kadınlar. Edebiyatı içeren, edebiyat içre olan külliyatın yaratıcıları kadınlar. Duygularına sahip çıkan ve duygularını haykıran kadınlar. Birbirlerini seven, birbirlerine aşık olan kadınlar. Kadınların öyküleri. İnsanın insana gösterebileceği, insanın diğer her şeye de (doğaya, hayvana, tüm eşyalara, nesnelere) gösterebileceği en özel, en ayrıcalıklı, en sevgi içeren ihtimam. Bu herkesin gösteremeyeceği, sahip olamayacağı bir cesaret. Bu nefis bir cüret.  NotaBene Yayınları tarafından yayınlanan 5 ciltlik külliyatın her bir cildi okunsun efendim. Kaos GL etkinlikleri takip edilsin. Yolculuklara devam edilsin. Ki zaten hiçbir şekilde durmaksızın devam edecek olan Kadın Kadına Öykü Yarışması’nın 16’ıncı teması “Ev” olarak belirlendi bile. Son katılım tarihi 4 Nisan 2021. Artık ifade bulması, gerçekleşmesi, nefis bir aşka dönüşmesi adına anlatacağınız, yazacağınız ve nihayetinde göndermek  istediğiniz öyküleriniz varsa şimdiden masanızın başına oturmanız dileğiyle.   

Türk Star Wars’unun Göz Kamaştırıcılığı!

0

Türk Star Wars’unun Göz Kamaştırıcılığı! from seninhikayen on Vimeo.

Bu Ed Glaser.
Kendine özgü bir uzmanlığı olan bir film tarihçisi.
-“Çakma” ya da yeniden yapılmış yabancı filmler hakkında konuşuyorum,
onları vurguluyorum ve bazen yeniden yayınlıyorum.
Türk Rambo, Nijeryalı Titanik,
Mısırlı Rocky Horror Picture Show gibi yeniden yapımlar.
Ama bir tanesi var ki diğerlerinden ayrılıyor.

  • Bu tür filmlerin Kutsal Kase’si
    daha çok Türk Star Wars’ı olarak bilinen
    Çetin İnanç’ın “Dünyayı Kurtaran Adam”ıdır.
    Türk Star Wars’ı, bir çöl gezegenine inen
    ve onun kötü, zalim hükümdarını devirmeye karar veren
    iki Türk uzay maceracısının hikayesini anlatan
    1980’lerden kalma bir aksiyon filmidir.
  • Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim.
    Bu biraz ateşli bir rüya gibi.
    Buna Türk Star Wars’ı deniyor.
  • Sadece tema açısından değil
    aynı zamanda uzayda savaş uçaklarını
    kullanan savaşçılar illüzyonunu yaratmak için
    gerçekten Star Wars’tan alınmış görüntüleri kullandığı için.
    Film sinemadayken,
    sadece bir avuç baskı yapıldı
    ve o dönemde Türkiye’de film muhafazası
    neredeyse hiç olmadığı göz önüne alındığında,
    bütün nüshaların yok olduğu düşünülüyordu.
    Fakat, onlarca yıllık belirsizliğin ardından,
    filmin mevcut tek kopyasını kendi kişisel koleksiyonunda
    tutan işgüzar bir makinist hakkında
    haberler ortaya çıktı.
    Ed, filmi ihtişamına kavuşturmayı kendisine görev edindi.
  • Filme ulaştıktan sonra,
    onu taramak ve korumak konusunda çok ama çok heyecanlanan
    bir şirketle temasa geçtim.
    Açıkçası, film 30 senelik
    ve kötü durumdaydı.
    Yapmak istediğim şey,
    onu mümkün olan en iyi duruma getirmek
    ve en iyisi mümkün olabildiğince çok insanın
    gözü önünde yapmaktı.
    Ama Türk Star Wars’ı için neden bu kadar
    sıkıntıya girelim?
  • O kadar eşsiz ki.
    Görsel olarak çok renkli ve parlak, vahşi ve uçuk kaçık bir şey.
    Ona benzeyen bir şey daha yok.
    Onu ilk kez böyle büyük bir ekranda gördüm
    ve şimdi tekrar büyük ekranda görmek istiyorum,
    1982’deki olduğu gibi.
    Türkçe’de “Güç seninle olsun” nasıl deniyor?
  • Çeviri: Mehmet Kayın
  • Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=o1VBuIG9D_s

İnsan bakışı | Öykü

Carta gözünü soğuk bir güne açtı. Penceresinden süzülen ışığı birkaç saniye boyunca izleyip yatağı terk etti. Saat oldukça erkendi. Karnı aç, başı ağrılı ve ruhu sıkışmış gibiydi. “Bugün bir şeyler olacak.” dedi kendine. Ne zaman ruhu sıkışmış gibi hissetse mutlaka bir şeyler olurdu. Bu konuda şimdiye dek yalnızca bir defa yanılmıştı.

Bir Çarşamba günüydü, kırlangıçlarla ilgili bir gündü sanki. O gün ağaçlar ve kırlangıçlar için şaraplar içilecek diye düşünmüştü. Ruhunun sıkışıklığında detaylar ve çınlamalar vardı. Bundan öylesine emindi ki, bütün gününü kırlangıçları takip ederek geçirmişti. Ancak güneş battığında ne kırlangıçların şaraptan haberi vardı, ne de ağaçların kırlangıçlardan. “Olsun…” diye düşünmüştü “ben de tutup bir şiir yazarım.” Çünkü şiirlerde, özlemin daima bir anlamı vardı.

Carta o günden sonra ruhuna tamamen güvenemedi. Esasında yanılmayı hep istemişti. Çünkü bir şeylerin olacağını önceden bilmek sorumluluk demekti. O ise daima bundan  kaçardı. Düşünceleriyle biraz daha vakit harcadıktan sonra kendini dışarı attı.

Evinden çıktığı anda kışın taşıdığı bütün soğuk bir gülle gibi üzerinden geçip gitti. Titreyip silkindikten sonra yürümeye başladı. Yolu dört şarkı sürecekti, bunu biliyordu. Yürüdüğü bütün mesafeleri kulağında kulaklığıyla müzik dinleyerek geçirirdi. Şarkılar onun zihninde birer ölçü birimi olarak kullanılabilirdi. Evinden parka üç şarkı, parktan şehrin merkezine yedi şarkı, şehir merkezinden okula on iki şarkı… Bu yolların her birini defalarca böyle ölçmüştü. Dört şarkılık yoluna koyuldu ve gökyüzünü koklaya koklaya yürüdü.

Bugün müzeye gidecekti. Bir alışkanlık olarak değil, bir görev olarak yapacaktı bunu. Orada onu bekleyenler vardı, biliyordu. Kaldı ki hiçbir şeyi alışkanlık olarak yapmaktan hoşlanmazdı. Carta için bunlar ölü eylemlerdi. “Henüz yaşıyorken, ölü olan hiçbir şey için vakit
harcayamam.” diyordu hep. Pek çoğu buna anlam veremezdi ama o anlaşılmayı beklemeyi bırakalı çok olmuştu.

Şarkıların dördü de peşi sıra söylenip çalındığında Carta müzeye ulaştı. İçeri girdi ve her şeyden önce gözlerini kapatıp müzeyi dinledi. Ölü olan her şeyin yerini tespit etmeye çalışıyordu ki; onlardan uzak durabilsin. Müze ona bütün canlılığıyla sesleniyordu.

“Bir seferlik, bir tek seferlik böyle olacak.” dedi kendine.

Müze oldukça büyüktü ve fazla aydınlık değildi. Sanki içeriyi aydınlatan tek şey dışarıdan süzülen güneşin yumuşak ışığıydı. Sonra ışığın aynalardan yansıyıp  duvarlara ve insanlara dokunduğunu fark etti. İçten içe gülümseyip etrafı incelemeye koyuldu. Sağa doğru ilerleyip büyükçe bir kolonu aştığında onu bekleyenleri gördü. Kalabalık bir grup insan, bambaşka dillerde ve ufuklarda konuşuyorlardı. Aralarına katılıp hemen birileriyle konuşmaya başladı. Sanki onu beklediklerini unutmuş gibi konuşmalarına devam ettiler. “İşte” diye düşündü, “yokluğum varlığımdan daha hızlı unutuluyor.”

Konuşmalar yapıldı, müzenin her köşesi gezildi, şakalar edildi ve sonunda müzeden dışarıya çıkıldı. Bahçeye çıkınca soğuk havayla adeta kavuştuklarını hissetti. Cebinden çıkardığı paketten bir sigara yaktı ve gözlerini güneşe dikti. Zaten her yer, önceki günlerde yağan kar nedeniyle fazlasıyla parlaktı. Güneşin neden orada durduğunu sorguladı. “Kibirinden, ya niye olacak?” diye düşündü. Bir kez daha düşünceleri içinde kaybolmuşken taptaze karın yağmaya başladığını fark etmesi epey uzun sürdü.

Eğer yüzlercesi arasından ışığıyla gözünü, dahası ruhunu acıtan o kar tanesiyle göz göze gelmese fark edemeyecekti. Kar tanesine uzunca ve hayranlıkla baktı. Gördüğü şeyi anlamaya çalışıyor, çabaladıkça gerçeklikten uzaklaştığını sanıyordu. Kar tanesinin gözlerini yeniden buldu ve onların ötesini görmeye çalıştı.

Kar tanesi yavaşça ona doğru ilerliyor, yaklaştıkça da çeperi ile ona dokunmaya başlıyordu. Anlam veremiyordu bir türlü. Yıllar boyu çok kez karın yağışını izlemiş, binlerce farklı kar tanesi görmüştü. Fakat ona doğru ilerleyen bu kar tanesi şimdiye dek gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu. Kristalleşmiş bedeni fazlasıyla parlak, kıvrımları ve köşeleri eşsiz, rengi ise adeta gökkuşağını soğurmuşcasına canlı idi. Aradan yalnızca birkaç saniye geçmişti ancak Carta için çocuksu bir sonsuzluk gibiydi. Sonunda kar tanesi tam önünde durdu,  Carta’nın gözlerine baktı ve elini ona uzatıp “Merhaba.” dedi. Büyülenmişliği karşısında Carta yalnızca silik ve çatlak sesiyle güçsüz bir “Merhaba.” diyebildi. Elini sıkmayı bile hatırlayamadı. Ancak kar tanesi buna alışkındı. Çoğu defa insanlar onun etkisindeyken bir şeyler yapmayı ve söylemeyi unuturlardı.

Birkaç dakika konuştular. Sonra birkaç dakika daha. Dakikalar birbirleriyle yarışıyor, zaman iyice akışkan hale geliyordu. Sanki birileri dünyayı daha hızlı döndürüyordu. Carta, kar tanesiyle konuştukça daha fazlasını istiyordu. Çünkü kar tanesinin zihni de görünüşü kadar eşsiz ve derindi. Kar tanesi ona kuzeyden geldiğini söyledi.

“İnsanlar bunu böyle düşünmezler fakat biz kar taneleri de seyahat etmeyi çok severiz. Şimdiye dek birçok yere gittim. Her birinde bambaşka insanlar tanıdım. Fakat beni tanıyabilen hep çok az oldu. Pek çoğu için biraz sonra eriyip gidecek olmamdandı. Ancak insanlar tıpkı yaşam hakkında yanıldıkları gibi bunda da yanılıyorlar. Kar taneleri uzun yıllar boyu erimeden yaşamaya devam edebilir. Yaşamak, yalnızca ölmemek değildir. Ben de uzun yıllardır yaşıyorum. Kuzeyi terk edeli epey oldu. O zamandan beri nerede kış olsa, nerede kar yağsa oraya gittim. Şimdi buradayım.”

Carta onu dinlerken büyük bir heyecan ve merak duyuyordu. Bunca yeri gezmiş ve bunca insanı tanımış olmasından çok etkilendi. Kendisi de hep dünyayı merak ederdi. Ancak kendi dünyasında sıkışıp kalmış, gördüğü şehirleri dahi artık anımsayamıyordu. Bu yüzden kar tanesi ile konuşurken onun gittiği yerlere gidip, onun hissettiği şeyleri hissetmiş gibi coşkuyla doluyordu. Kar tanesini sessizce dinlerken birden gözlerini saatlerdir kırpmadığını fark etti. Güneşin ve soğuğun verdiği acıyla, onu seyretmeye ara vermek zorunda olsa da gözlerini kırpmaya karar verdi. Gözlerini kapatıp yeniden açtığında artık müzenin bahçesinde değillerdi. Güneş çoktan batmıştı ve bir masada oturuyorlardı. Önlerinde şarap kadehleri vardı. “İşte,” diye düşündü, “bir kırlangıç kanat çırpmış olmalı. Üstelik yanılmamışım, bu kadehler kanadını çırpan o kırlangıç için olmalı. Onun için değilse kar tanesi için olmalı. İkisi de insandan çok uzak, çok farklı. Kırlangıca kendimi böyle affettirebilirim.” Çok sonra fark edecekti; bir kırlangıç ve bir kar tanesi aynı şey değildi.

Ne kadar zamandır sohbet etiklerini kestiremiyordu artık. Ancak dünyanın kendisi gibi oturdukları masa da ağırlaşmıştı. Kim bilir kaç şarkı ederdi bu sohbet. Düşüncelerini kar tanesinin sesindeki veda böldü;

“Artık gitmem gerekiyor. Seni yarın yine göreceğim.”
Yaşadığı hayal kırıklığını belli etmemeye çalışarak ancak “Hoşça kal” diyebildi Carta. Fakat düşüncelerine engel olamadı. “Bu bir”

Carta gözünü yine soğuk bir güne açtı. Bugünün öncekilerden farkı, Carta’nın yapacak önemli bir şeyinin olmasıydı. Bugün kar tanesini görecekti. Bunun için heyecan duyuyordu ancak duyduğu bu heyecanı tanımlayamıyordu. Yine de her zaman yaptığı gibi duygularının olup bitmesine izin verecekti.

Hızlıca yataktan çıktı, giyindi ve evi terk etti. Kar tanesinin onu nerede beklediğini biliyordu. Sarı renkli, terkedilmiş gibi görünen bir evin bahçesinde bir köşeye oturmuş etrafı izliyor olmalıydı. Heyecanı giderek büyüyordu. Yürümeye koyuldu. Bir an evvel oraya varmalıydı. Bu yüzden belki de hayatı boyunca attığı en hızlı adımları atmaya başladı. Bugün yolunun kaç şarkı süreceğini hesaplamadan, hiçbir şey düşünmeden yürüdü. Soğuğa, insanlara, gökyüzüne ve hatta üşüyen bedenine dahi aldırış etmeden yalnızca gitmesi gereken yeri düşlüyordu.

Kar tanesinin onu beklediğini düşündüğü sarı renkli eve vardı. Bahçeye adım attığında yaşadığı hayal kırıklığını asla unutamayacaktı. Zihninde devrilen bir şeyler oldu. Sanki bu bahçeye hiç kar yağmamış gibiydi. Sanki bu bahçe dünyadan tamamen sıyrılmış, boşlukta yok olmaya başlamıştı. Kar tanesi bahçede değildi. “Ama,” diye düşündü, “burada olacaktı. Belki de evin içindedir.”

Hızlıca evin içine girdi. Henüz terk edilmiş bir ev değildi. Ancak Carta için çok sonra öyle olacaktı. Fakat bilindiği üzere her şeyin bir vakti vardı. Carta vaktini bekleyecekti, evi terk etmedi. Onun yerine evin her köşesini dolaştı. Onu aradı. Bulamayınca yeniden bahçeye çıkıp
cebinden bir sigara çıkardı. Sigarayı dudaklarının arasına yerleştirdiğinde kendi kendine şöyle söyledi;
Bu iki”

Ayrıca böyle bir eve güvenmemeliydim. Terk edilmiş gibi görünen her şey içten içe öyledir. Terk etmeyi bir defa öğrenen de bunu duygusuzca yapmayı hep bilir. Belki kar taneleri için böyle değildir. Belki de bu denli bencil olabilen yalnızca insandır.”

Carta kendini düşünceleriyle avutmaya çalışırken dudaklarının arasında tuttuğu sigarayı dakikalardır yakmadığını fark etti. “İşte,” dedi kendine, “bir alışkanlığı unutturabilecek ancak başka bir alışkanlıktır.” Bir kibrit çaktı ve sigarasını yaktı. Dumanla birlikte ciğerlerine umutsuzluk doldurdu. Sigarayı bitirince yere atıp üzerine basarak söndürdü. Ayağını kaldırıp yerdeki ezilmiş izmarite baktı. Ona bir şeyler hatırlatıyor gibiydi ancak zihni o esnada başka şeyler hatırlayabilecek durumda değildi. Zihnini ertelemeye karar verip kafasını kaldırdı. O anda sanki bütün bahçe karla doldu. Sanki bahçe boşluktan kurtulup yeniden dünyanın bir parçası oldu. Kar tanesi ile göz göze geldi. İçten içe kendinden utandı. Neyse ki düşüncelerini yalnızca  kendisi duyabilmişti. Şanslı olmalıydı. Ona doğru ilerleyip önünde durdu.

“Gelmeyeceğini sandım.”

“Ondan önce de geleceğimi sanmıştın. İnsanlar için görünmeyen şeylerden vazgeçmek ne kadar kolay!”

Ancak Carta vazgeçmemişti. Yalnızca başka bir biçimde beklemeye devam etmişti kar tanesini. Yine de bunu ona söylemeyecekti. Çünkü kar tanesi kuzeyden gelmişti. Bunca yoldan sonra haksız olamazdı.

“Haydi kahvaltı edelim.” dedi. Kar tanesi kahvaltı sever miydi bilmiyordu. Fakat insanın bir başkasını öğrenmesi gerektiğini biliyordu. “Olur” dedi kar tanesi. İşte öğrenmişti.

Evin bahçesinden çıkıp gördükleri ilk yokuştan aşağı indiler. Carta yokuşlardan aşağı yürümekten hep çok keyif alırdı. Ona önceden yaşadığı pek çok şeyi hatırlatırdı bu. Hem onun için insan bir şeyleri yaşadığında değil, onları hatırladığında yaşamış sayılırdı.  Yokuş bitmeden sağ taraftaki dar yola girdiler. Yürürken konuşmuyorlardı. Bu kendi aralarında hiç bilmeden yaptıkları bir anlaşma gibiydi. Ve ikisi de bu durumu bozmak istemedi. Yaşayan iki şey arasında var olan bir anlaşma ancak yaşamayan iki şeye dönüştüklerinde bozulurdu. Bunu düşünmediler, fakat bildiler.

Dar sokakta yürümeye devam edince karşılarına çıkan ilk mekana girdiler. Yaşlı iki kadın dışında oturan kimse yoktu. Mekan fıstık kokusuyla, ya da onu andıran bir şeylerle dolmuş gibiydi. Yeterince sıcak ve yeterince ıssızdı. İkisi de bundan hoşnut olduklarını gülümseyerek belirtince köşedeki bir masaya oturdular. Carta sandalyeye oturunca yeniden kar tanesi ile göz göze geldi. Sanki yıllardır görmediği bir çift göze bakıyor gibi büyük bir özlem ve rahatlamayla bakmaya devam etti. Kar tanesi ise onun gözlerine, anlatacak çok şeyi var gibi bakıyordu. Zaman böylece akıyordu. Yumurta ve zeytin yediler; gözleri birbirinin üstündeydi. Kahve ve ıhlamur içtiler; gözleri yan yanaydı. Neredeyse hiç konuşmadılar; gözleri iç içeydi.

Aradan saatler geçmişti, neredeyse hava kararıyordu. İkisi de bunun farkında değildi. Carta onu dinlemek istiyordu, zamanı değil. “Bana kuzeyi anlatır mısın? Orayı neden terk ettin?” diye sordu Carta içten bir merakla. Kar tanesi bu soruyu beklemiyormuş gibi birkaç saniye duraksadı. “Ben, dedi, kuzeyi terk etmedim. Yalnızca oradan uzaklaştım. Kuzey, dünya üzerinde gördüğüm en güzel yerdi. Fakat en içten olanı değildi. Aslında kuzey siz insanlara oldukça benziyor. Mesela oranın gökyüzü tamamen eşsizdir. Öyle ki, iki gece üst üste aynı gökyüzünü göremezsin. Ve başka hiçbir yerde göremeyeceğin renklerle parlayıp durur. Yeryüzü de bir o kadar canlı ve güzeldir. Ben en çok vadilerini severim. Sonu yok gibi uzanıp giderler. Pek çoğunu baştan sona yürüdüm. İki ucu iki farklı dünya gibidir. Zaman daha anlamlı işler orada. Her şeyin bir anlamı olduğu bilinir. Bunun, üstünde oluşturduğu bir ağırlık hissi de vardır. Zamanı tanımanın verdiği bir hüznü de vardır. Ancak onca güzellik için her şeye katlanılabilir. Sen de bugün bunu öğrendin. Kuzey, yaşayan her şeye manayı öğretir. Artık orada yaşamıyor olma sebebim ise, dünyanın havasını soluduğum andan bu yana dinmek bilmeyen merakım. Kuzeyde yaşayan çok fazla kar tanesi ve çok az insan vardır. Bense en çok insanları merak ederim. Benim neden kar tanesi olduğumu, sizin neden insan olduğunuzu merak ederim. Seyahatim bundan kaynaklanıyor. Merak ettiğim her şeyi öğrenene dek böyle devam edeceğim.”

Carta duydukları karşısında oldukça şaşırdı. Kuzeyin bu denli güzel olabileceğini hayal etmemişti. Ve bunu düşününce, kar tanesinin böyle bir güzelliği, insanları merak etmesi yüzünden geride bıraktığına inanamadı. İnsanlar buna değer miydi?

“Peki şimdiye dek bulduğun cevaplar oldu mu?”

“Elbette. Fakat sana söyleyemem. Bir zihin bir başkasıyla birlik olabilir, ancak bir olamaz.” Kar tanesi konuşurken bir yandan zamanı da takip etmişti. Onlar sohbet ederken dünyada neler olup bittiğinden haberi vardı. Artık başka yerlerde olması gerekiyordu.

“Artık gitmem gerek, saat geç oldu. Seni yarın görmeyeceğim, yapmam gereken şeyler var.”

Carta bir miktar üzülmüş olsa da bunu belli edemezdi. Bir günde iki defa hayal kırıklığı fazlaydı.

“Hoşça kal” dedi. Bunun üzerine kar tanesi kalkıp mekandan çıktı. Carta ancak o anda etrafa bakmayı akıl edebildi. Geldiklerinde oturan iki yaşlı kadın artık yoktu. Onlar yerine bir sürü başka insan gelmiş, çay içip sohbet ediyorlardı. Bunca zaman, etrafında oluşup ona hiç dokunmayan kalabalığı fark edememiş olmasına şaşırdı. Biraz sonra ruhunda çırpınan yalnızlık hissiyle anladı; insana dokunmayan kalabalıklar her zaman yalnız insanların etrafında oluşurdu. İçinden kırgınca gülümsedi. Yerinden kalkıp mekandan çıktı. Yürümeye başlamadan bir sigara yaktı ve “Bu üç” dedi kendine. Kalabalıktan ayrılırken yanına aldığı yalnızlık hissiyle yola koyulup eve gitti. Yolu altı şarkı sürdü.

Carta gözünü bu defa başka soğuk bir güne açtı. Alıştığı soğuk değildi bu. Yatağı başkaydı, gözleri başkaydı, sesi başkaydı; yalnızlığı aynıydı. Durup, yaşamayı bir dakikada hazmedince başka bir şehirde olduğunu anladı. Etrafına bakmadı, burayı tanıyordu. Esasında bu şehirde Carta olmuştu, bu şehirde başka doğmuştu. 

Yataktan kalkıp banyoya yürürken şehri hatırladı. Sıcaktan ve beklentiden bunaltan gündüzlerini, sessizlikten ve iki yüzlülükten can sıkan gecelerini anımsayıp banyoya vardı. Yüzünü yıkamaya yeltenecekken musluğun üstünde, duvara asılmış aynayı gördü. Yansımasını görmezden gelip, “ Hem iki yatağı, hem de duvarda aynası olan biriyim demek. Ne yazık!” diye düşündü. Bunun ne demek olduğunu bir tek o anlayacaktı. Bunu bilmekten korkmuyordu; birçok şeyin yanında, Carta olmayı da bir tek o anlayacaktı. 

Yüzünü yıkayıp düşünürken zihninde kar tanesini buldu. Onun bu şehirde olamayacağını hatırladı. “Belki bir gün… Yeterince soğuk bir günde doğa bana bu iyiliği yapacaktır. “ 

Kar tanesi burada olmasa bile, bu şehir de içinde bir şeyler saklıyor olmalıydı. Burada yaşadığı günlerde, kendince edindiği görevi saklı şeyleri bulmaktı. Bunun için bugün görevine dönmeye karar verdi. Üzerine uzaktan tanıdık birkaç parça kıyafet giyip kendini kapıdan dışarı attı. 

Bir apartmanın dördüncü katındaydı. “Demek hala kurtulmak, kavuşmaktan daha zor.” dedi kendine. Merdivenleri bir bir inmeye başladı. Her basamakta zihninden başka bir hatıra geçip gidiyordu. Hızlanmadan, bütün ağırlığıyla basamakları inmeye devam etti. “Ya hatırlamak istemediğim bir şeyle karşılaşırsam? Ne olacak, birkaç basamağı atlarım.” 

Son basamağı da geçince dışarıyla arasında artık duvarlar değil, demirden ve korkudan yapılmış bir kapı vardı. Kapıyı açıp adımını dışarı attı. Şehrin bütün gürültüsü suratına çarpınca 52 Mavi’yi hatırladı. Kendisi de burada yaşarken tıpkı onun gibiydi. Hareket etmeden durdu ve bir yerlerde çalıştığını bildiği bir saati dinledi. Yürüme vaktiydi. 

Ne tarafa doğru yürüyeceğini, nereye gideceğini düşünmeden peşi sıra adımlar atmaya başladı. Bazı sokaklardan ve köşelerden, onu içine doğru çeken cılız bir ıslık duyuyormuş gibi yürüdü öylece. Kahvehaneleri, berberleri, tatlı satan dükkanları ve mahalle bakkallarını birer birer geçip, birkaç defa sağa ve sola döndü. Sanki bu yürüyüşü kendisi değil de bir başkası yapmış gibi, bir yere vardığını fark edince şaşırdı. 

Bir sokaktaydı. Sokağın başından sonuna aynı koku hakimdi; ayakkabı boyası, demli çay ve içine bir avuç umut koyulup katlanmış gözleme. Daracık bir sokaktı burası. İki nefes arasına sıkışmış gibiydi. Renkleri görmüyordu, yazılar yoktu. Küçücük kaldırıma dayanmış bir bisiklet vardı, hatırladı; bir zamanlar kendisinin durduğu yerde duruyordu. 

“Nasıl olur, dedi kendine, ben durmayı hiç bırakmadım.” 

Kar yağınca duyduğu vanilya kokusunu kaybettiğinde nasıl kar tanesiyle tanıştıysa, öyle olmuştu. Bir zamanlar tanıdığı her şey gibi, sokak da artık Carta’yı Carta olarak anımsamıyordu.

“Onun suçu değil, insan değişiyorsa her şey değişir.” 

Sokakta birkaç dakika durup yürümeye devam etti. Yürüyüşü, terk eden birinin yürüyüşü gibiydi. Yanlış değildi, bu şehri daha evvel terk ettiğini hatırlıyordu. Yine yapacaktı, çekinmiyordu. Uzun zaman sonra zihninde bir plan yaptı. Otobüslerin yanına gidecek, büyükçe bir tanesine binecek, insanların özlem dolu gözlerinin içine baka baka buradan uzaklaşacaktı. Otobüsten indiğinde ise bütün bunlar hatrının diplerinde eriyip gidecekti. Böylelikle bu yolculuğa ‘ziyaret’ diyebilirdi. Yürüdü. Otobüsleri gördü. Özlem dolu gözleri gördü. Koltuğunu gördü. Tuşları, kelimeleri, melodileri… Az sonra gözlerini kapattı ve kendi özlemini buldu. 

Aradan saatler geçince gözlerini açtı. Şehrine, evine, kar tanesine ve onun kuzeyine varmıştı. “Elbette,” dedi kendine, “ben nereye gidersem artık kuzey orada olacak.” Haklıydı, kuzeyi bir defa gözleriyle görünce, gözlerinin bir köşesinde onunla birlikte hareket edecekti her zaman. Böylelikle gündoğumu daha kırılgan, günbatımı daha esnek olacaktı onun için. Kendi yörüngesinde dönüp dolaşıp, kendi kuzeyinde soğuk toprağa oturacak ve bunu kimseyle paylaşmayacaktı. 

“İşte,” dedi, “insan olmanın en iyi yanı, bencilliğin suç olmamasıdır.” 

Şehre adımını atar atmaz kar tanesi kadife ışığıyla onu buldu. “Seni bekliyordum.” dedi kar tanesi. Carta’nın gözlerinin içine bakınca yolculuğu boyunca sarıp sarmaladığı bütün hatıraları gördü. “Bir şehri değil de bir yaşamı ziyaret etmeyi seçmişsin. Beni şaşırtıyorsun. İnsanların kederden hoşlandığını biliyordum. Fakat bütün yaşamlarında aynı kederin üstüne koyup, onu yanında taşıyanını hiç görmemiştim.” dedi. 

Bu dört” diye geçirdi içinden Carta.

“Kederli değilim. Ancak geçmişe dair hatırlanacak her şey kederlidir elbette. En mutlu sabahını hatırlayacak olsan bile, daha mutlusunu yaşamadığın için kederlenirsin.” dedi. Kar tanesi, bunun insanlar için doğru olduğunu biliyordu. Bunun için o, hatırladığı şeyleri yaşamayı, yaşadığı şeyleri unutmayı seçmişti. Ancak Carta bunu anlayamayacaktı. Bir insan bir kar tanesine dokunabilirdi, fakat onu anlayana dek teninin sıcaklığıyla kar tanesi eriyip giderdi. Bu yüzden kar tanesi yalnızca;

“Hatırlamayı bilmeseydin eğer, unutmak da bir lanet olmayacaktı.” dedi. 

“Haklısın,” dedi Carta. Ancak bu kadar söyleyebildi. Bedeni saatler boyu daracık bir koltukta yolculuk etmekten yorgundu. Zihni ise hiç dinlenmemiş gibiydi. Buncasının üstüne, kar tanesi ile bütün bunları ayak üstü konuşmuşlardı. “Haydi yemek yiyelim.” dedi. Kar tanesi itiraz etmedi. 

Yan yana yürüdüler. Ne biri önde, ne biri arkada. Yürüyüp bir yerlere vardılar. Carta kafasının içinde, son zamanlarda ne çok yere vardığını düşündü. Eskiden çok daha fazla yürürdü ancak hiçbir zaman bir yerlere ulaşmayı beklemezdi. Öyle ki, artık yalnızca bir yerlere ulaşmak için yürüyordu. Ve ulaştığı yerlere de, daha çok yürümek için ulaşıyordu. Hayat insana çok şey yapıyordu. Bütün keyfini alıp, ucuna çirkin bir beklenti sıkıştırıp, ruhunun içini dışına çeviriyordu. Fakat neyse ki Carta bunu biliyordu. Bildiği her şeyi uç uca dizerse hayat ona dokunmaz sanıyordu. 

Büyükçe bir restorana vardılar. Kalabalık değildi ama yılgın garsonları vardı. Masaların hepsi dört kişilikti. “Şanslıyız,” diye düşündü Carta, “gölgelerimizi de bu akşam yanımıza oturtacağız.” 

Restoranın arkasına doğru, köşede saklanmış gibi duran masaya gidip oturdular. Dünya hafifçe yavaşladı. Garsonlardan en yılgın görünenine bir şeyler söylediler. O ise hiçbir şey söylemeden yemekler getirdi. Bu kadar yılgın olmasa, yılgınlığını da masaya koyacak gibiydi. Kar tanesi de, Carta da bunu görmüştü. Ses etmediler. Sessizliği bozmak kar tanesine düştü. 

“Seni günlerdir görmüyorum. Neden biliyor musun?” 

“Neden?” diye sordu Carta, şaşırmıştı. Bunun bilmesi gereken bir nedeni olduğunu düşünmemişti. 

“Çünkü, dedi kar tanesi, “sen kendini görüyordun. İki kişinin aynı zamanda aynı kişiyi görmesi olanaksızdır. İnsanın gözleri bunun için bir çifttir. Görecek kimse olmadığında kendine baksın diye. Bir gözü diğerini görür, öteki de birini. Ben işte bu yüzden günlerdir görmedim seni. Gözlerin birbirine bakarken, yalnızca kendi gözlerimle seni göremezdim. Buna ‘insan bakışı’ deriz biz. Bunu yalnızca insanlar böyle yapar. En çok unutan insanlardır çünkü. Fakat şimdi görüyorum, gözlerin benim gözlerime bakıyor. Ama farklı bakıyor. Hatırlanmış bir bakışla dolu. Nostalji kuyusunda duruyorsun. İnsan nostaljinin içindeyken geçmişteki şeyleri özler, dışındayken ise nostaljiyi. İkisini birden özlüyorsun. Kuyunun derinliğini göremiyorsun.” 

Carta bunları duymayı beklemiyordu. Kar tanesinin onu tanıdığını biliyordu, fakat bu kadarı mümkün müydü? 

“Bunları neden söylüyorsun?” diyebildi yalnızca. Kar tanesi bunu bekliyordu. Carta’nın şaşıracağını biliyordu. Çünkü Carta buna ihtiyaç duyduğunu anlatmıştı ona gözleriyle. 

“Ben bir kar tanesiyim Carta. İnsanların göremediklerini görmek benim doğamdır. Söylemek ise seçimim olabilir. Nedeni ise çok karmaşık sayılmaz. Bir insan bir şeyi düşünür, bir kar tanesi onu yaşar. Ve yaşayan konuşmadan duramaz. Hayat bunun için yaşanır. Anlatabilmek için. Sana bildiklerini anlatanlar, onları yaşayanlardı. Ben de böyle yapıyorum.” 

Carta’nın şaşkınlığı yerini dehşete bırakmıştı. Nasıl olabilirdi? “Bu beş” 

Dehşeti giderek büyürken, oradan uzaklaşıp evine gitmek istedi. Garsonun masaya koyduğu yemeklerden tek lokma bile yemeden aceleyle toparlanıp kar tanesine veda etti. “Yorgun hissediyorum. Daha sonra görüşürüz.” Sesi donuk çıkmıştı. Ancak önemi yoktu. Kar tanesi buna aldırış etmeyecek kadar alışık, Carta ise bunu düşünmeyecek kadar dehşet içindeydi. Restorandan hızlıca dışarı çıkıp büyük adımlarla yürümeye koyuldu. Bütün insanlar üstüne yürüyor gibiydi. Ağaçlar uğulduyor, gökyüzü daralıyor, yeryüzü çatırdıyordu. İşte bu, özlemin yerini alan hayal kırıklığıydı. Bedenini acıtan soğuğa hiç aldırış etmeden zihninin içinde konuşa konuşa yürüdü. Bir düşünceden diğerine atlaması andan kısa sürüyor, canı yanıyordu. Olan bitene anlam veremiyordu. Hem öfkeli hem çaresiz hissediyordu. Fakat yine de kendine itiraf etmek zorundaydı; bunu bekliyordu.

“Beş. Bu kadar çabuk olmasını beklemiyordum. En aşağılık rakam. Benim hatam. Saymamalıydım. Yok. Saymasam aptallık olurdu. Saydım da, biliyor muydum? İnsan kendini kandırmayı nasıl böyle öğrenebildi? Kendi hayatında Tanrı olmaktan korkmayan ben, ben bile yaptım bunu. Yoksa… Umut olabilir adı. Yine aptalların işi. Kaygı mı? Olamaz, şu halime bak. Biliyorum da dilim niye varmıyor? Düpedüz merak. En aptalcası. İnsanın en köklü arızası. Ve ben, insanların en arızalısı. Kime yaptım bunu kendimden başka? O sokağa hiç gitmeseydim? Yine olurdu. Var olmasaydım yine olurdu. O hiç var olmasaydı bir başkası olurdu. Olmak bir kere bulundu. Eve gideceğim. Uyuyacağım. Uyanıp yine uyuyacağım. Evden hiç çıkmadan eve gideceğim.” 

Carta gözünü bir süre hiç açmadı. Tıpkı planladığı gibi, uyudu. Uyanıp yine uyudu. Düşünmekten kaçabilmek için her şeyi yaptı. Sanki kaçsa, kurtulacaktı. Sehpanın üzerindeki küllük dolup taştı. Sehpa artık yaşıyor gibiydi. Carta’nın yaşamı ise olduğu yerde durmuştu. Hiçbir yere gitmeyecekmiş gibi sinsice bekliyordu. Bütün günler, aynı günün kasvetini taşıyordu. Evin bir yerlerinde açık olan bir pencereden her yere dolan soğuk olmasa, Carta kışın bittiğini sanacaktı. Bahçesine yağan karı görmemek için pencereyi hiç kapatmadı. Varlığını biliyordu ve bu yeterince ağırdı. 

Saatlerin ve ışıkların uyumunu yitirdiği bir anda açık pencereden içeri sarsıcı bir rüzgar girdi. Bütün evi bir anda dolaşıp, Carta’nın zihninin tam ortasına saplandı. Perde hafifçe havalandı. Cılız bir ışık parçasıyla birlikte, kar tanesi Carta’nın hemen önünde belirdi. Gözleri birbirine değdi, ancak dünya ağırlaşmadı. Elleri birbirine dokundu, ancak dünya değişmedi. Her şey olduğu gibi dönüp dururken kar tanesi bir alışkanlık gibi, sessizliği bozdu. 

“Uzun zaman oldu. Seni merak ettim. Buraya iyi olduğunu görmek için geldim. Fakat başka şeyler görüyorum.” 

Carta bunları duyunca nefesini tuttu. “Demek hala her şey aynı.” diye geçirdi içinden. Kar tanesi, Carta’nın sessizliğini tanıyordu. Bunu defalarca yaşamıştı. Yine de bu defa bir şeyler farklı olur sanmıştı. Bunu, sanki yok olan birinin umuduyla yapmıştı. Ama sonunda yine, umudun durduğu yerde yaşam duruyordu. Carta duyduklarını sindirince;

“Ben,” dedi  “iyiyim.” “Yalan söylüyor!” dedi duvarlar. Her şeye şahit olmuştu onlar. Seslerini kimsenin duymadığına da. 

Kar tanesi hala Carta’nın zihnini okuyabiliyordu. Ancak zihin, dilden kuvvetli değildi. “Anlıyorum Carta. Senin de anladığını biliyorum. Gördüğün ve duyduğun her şeyi anladığını biliyorum. Siz insanların en ilginç özelliği bu. Anlıyorsunuz, ama bununla bitti sanıyorsunuz ve ruhlarınız her zaman suçlayacak birilerini arıyor. Bulamadığınız zaman yaratıyorsunuz. “Kar tanesi kendinden emin biçimde konuşuyordu. Söylediği şeylerin doğruluğunu defalarca görmüş olmasa, başka türlüsüne bir şans verecekti. 

“Anlıyorsun demek,” dedi Carta, “ve haklısın. Ben de anlıyorum. İnsanın lanetinin, kendisi gibi olanlarla yaşamak olduğunu anlıyorum.” 

“Demek karamsarlıkla değil, gerçekle savaşıyorsun.” dedi kar tanesi. Carta’nın bu kadar kısa zamanda buraya varmış olmasına şaşırmıştı. Carta ise gerçeği reddetmek istiyor, fakat aksine onun pençesinde bekliyordu. Kafası karışmıştı bir kere, artık dönüşü olmayacaktı, biliyordu.“ Belki de kabul etmeliyim” diye düşündü. 

“Gerçeklik ve karamsarlık birbirini besliyorken, savaştığım için beni suçlayacak mısın? Bildiğim şeyler var kar tanesi, fakat hala öğreniyorum. Vaz geçmeyi de bilmem gerekiyor. İnsan olmanın içindeki her şey gibi, bir gün yaşamı geride bırakabilmek için buna ihtiyacım var. Üstelik reddettiğim şeylerin her biri yüzüme vuruyor. Kendimi Tanrı sanarken bile, başka bir Tanrının benim için planladığı şeylerle savaşıyorum. Bir çok insan ve bir kar tanesi tanıyorum. İkisini birbirinden ayırabildiğimi düşünürken tanıdıklarımı unutuyorum. Bir anda bir çok kar tanesi ve bir insan tanıyorum. Hiçbir zaman bir olmuyorlar. Ve şimdi de seni tanıyorum.” dedi Carta. Sesi nefesinden hızlı, zamandan yavaş hareket etti. Kar tanesi yaşamının en büyük şaşkınlığını yaşadı. Carta’nın söylediği şeyleri daha evvel bir insandan duymamıştı. Bir ruhu olsa, orada kırılıp dökülürdü. “Belki de kabul etmeliyim” diye düşünüp karşılık verdi kar tanesi;

“Ya bilmediklerin? Bildiklerinden daha değersiz değiller. Vaz geçmeyi öğrenmek üzeresin. Senden neler götüreceğini de. Ancak gözünü açabilmen gerek. Olacak şeyleri bilmen yetmez, olacak her şeyi görmen gerek. Böylece doğayı öğrenebilirsin. Kuzeyi, insanı, kar tanesini ve var olmayı. Hatırla; yaşamak, yalnızca ölmemek değildir. Yaşamanın her halini öğreneceksin. Bir şeyin sonunu görüp bittiğine inanmadığında, haklı olabileceğini göreceksin. Şimdi gözlerini aç. Tanrının hiçbirimiz için bir planı yok.” 

Sesi kabullenme doluydu. Kar tanesinin yaşamı boyunca en kararlı olduğu an olmuştu bu. Neredeyse gülümseyecekti. Ancak derinlerde acıyan bir boşluk vardı. Carta’nın gözlerinin içine baktı. Dünya yavaşlamadan, bir anda durdu. O anda kış bitti. Güneş, merhametini unutup gerçek olmaya gelmişti. Carta’nın ruhu çatlıyordu. Gözlerini kar tanesinin gözlerinden alamıyordu. Olan şeyi görüyor ve bağırarak inkar etmek istiyordu. Ama bunun yerine, kıpırdamadan izliyor ve öğreniyordu. 

Kar tanesinin tüm varlığıyla birlikte gözleri de eriyene dek birbirlerine baktılar. Carta öğrendi, unuttu, vazgeçti. Kar tanesi eridi, silindi, değişti. 

“Şimdi biliyorum” dedi Carta boşluğa. Kar tanesinin erimesini seyretti. Ruhunu alıp ufkunun kuzeyine yerleştirdi. Bitmişti. Su damlasını hiç görmedi. 

Bir şiire dokundu kalbim ve bir şarkı doğdu

0

Müzisyen Canan Sağar, 2015’ten bu yana albümleriyle kulaklarımızda yer eden sanatçılardan biri. 2017’de “Kalbim” albümünü çıkaran, Sağar’ı bu albümden sonra Gaia Dergi’ye de konuk etmiştik. Sağar, geçen sürede de boş durmamış, 2018’de de kadın sorunlarını kolektif bir emekle müziğe taşıyan ve anlatan “On Kadın” albümüne öncülük etmişti. Uzun süredir İngiltere’de hayatına devam eden Sağar şimdi de şiirlerden beslendiği yeni albümü “Sen Bana Dokundun” ile karşımızda. Sağar ile hem yeni albüm sürecini, hem de pandemi döneminin müzik dünyasını nasıl etkilediğini konuştuk.

Öncelikle yeni albüm yaratım süreci nasıl oldu, nasıl bir motivasyonla başladın, süreç nasıl ilerledi ve gelişti?

Yeni albüm aslında bir maxi-single fikriyle başladı, fakat öyle çok şiir bestelemiş şarkı biriktirmişim ki albüm yapmanın ve o şarkıları dinleyici ile buluşturmanın daha doğru ve güzel bir fikir olduğu kanısına vardım. Sonra, son zamanlarda hayatın beni buluşturduğu ülkemizin çok değerli şairlerinin de şiirlerini besteledim ve onlar da bu projede yer aldılar. Albümün adı gibi her şey birbirimize dokunmakla başlıyor, hiçbir şey tek başına kendini var etmiyor, bana dokunan şairlerin -ki bu albümde yer veremediğimiz çok kıymetli isimler daha var- şiirlerini kalbimden gelen müziklerle şarkı yaptım. Şairlerimize ulaştığımda öyle güzel geri dönüşümler aldım ki motivasyonum da böylece doğmuş oldu. On iki şarkıyı tamamladıktan sonra albümün müzik yönetmeni İbrahim Kırılmaz Londra’da kayıtlara başladı ve bazı canlı enstrümanlar İstanbul’da çalındı. Yani, çok fazla insanın emeği dokundu bu albüme ve bu yüzden de çok kıymetli oldu.

Bu albümde edebiyatımızdan şairler ve şiirleri yer alıyor. Senin hayatında, sanatında şiirin yeri nedir? Albümdeki şiirleri nasıl seçtin?

Müzik, şiir ve yazı… Hayatımda vazgeçemeyeğim varlıklar bunlar. Öyle ki çocukluk yıllarımdan beri bu böyle ve insan çocukken neyi çok seviyorsa ömrü boyunca onları yanında taşıyor. Bu albümde yer alan şairler ve onların şiirleri hepsi kitaplığımda olan kitaplardan ya da dostlarımdan gelen armağan sözlerden oluştu. Yani, baştan sona samimiyet ve doğal bir akış içinde. Hiçbir şeyi oturup tasarlamadım; elim bir kitaba gitti, sonra bir şiire dokundu kalbim ve çok zaman geçmeden bir şarkı doğdu.

Yaşadığımız dünya düzeninin sanata verdiği değer yok denilecek derecede az

Pandemi dönemi müzik sektörünü ne yazık ki çok etkiledi. Bu konuda görüşlerin, öngörülerin, önerilerin nelerdir? İngiltere’de de durum böyle miydi?

Devletin yönettiği sanat merkezlerinden halkın emeğiyle var edilen sanat merkezlerine kadar pandemide ilk kapanan mekanlar buralar oldu. Sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da öncelikle bu tür yerler; gece kulüpleri, barlar, kafeler, restoranlar, hepsi kapatıldı. Bu alanlarda çalışan sanatçılar ve müzik emekçileri işsiz kaldı. Zaten hiçbir şekilde iş sigortası olmayan bu insanlar evlerine ekmek götüremez durumla baş başa kaldılar, biliyorsunuz ki çok fazla insan bu sebepten intihar ederek yaşamına son verdi.

İşyerlerine, şirket sahiplerine, patronlara her ay paketlerle ödenek sunan hükümetler sanata ve sanatçılara gelince sessiz kaldılar. Yaşadığımız dünya düzeninin sanata olan değeri aşikar, yok denilecek derecede az. Oysa toplumları sanat ve üretmek iyileştirir, yanı sıra güzelleştirir de, bu yüzden imkanı olan insanlara, özellikle de çocukları olan ailelere mutlaka ‘online’ ders de olsa sanata yönlendirmelerini öneriyorum. Nitekim, yeryüzünün en az suç işleyen canlılarının başında sanatçılar geliyor ve bizim de dünyamızı yeniden güzelleştirmek için sanatçılara çok ihtiyacımız var.

Vakit ayırdığın ve cevaplar için çok teşekkürler.

Ben de Gaia Dergi‘ye ve tüm emekçilerine bu güzel röportaj için teşekkür ederim