Ana Sayfa Blog Sayfa 381

Kuirleşen anarşiye meylediyoruz, buradayız: Heteroseksist Ablukaya Gedik Queer-A

Bulunduğumuz coğrafyada yaşamanın zor olduğu aşikar. Kim olursanız olun toplum-devlet ikilisinin gazabından kaçamıyorsunuz. Ya ana bileşenlerden birine mensup bir erkek birey olarak dünyaya gelmelisiniz ya da sömürülüp ölmelisiniz. Seçim şansınız çok fazla yok. Maalesef bulunduğumuz coğrafyada değerli olabilmek için nüfuz sahibi olmanız gerekiyor. Söylemek istediklerinizi, istediğiniz yaşam biçimlerini ve birçok toplum sıkıntısı böyle aşabilirsiniz. Toplum sıkıntısını yaşayan etnik farklılardan cinsiyetlere, hayvanlardan tabiata kadar dört bir alana dağılmış sorunlarımızı aşabilmek adına da daha örgütlü ve daha çok birlikteliğe ihtiyacımız olduğu ortada.

Sürekli inkar edilen ve ölümün reva görüldüğü queer bireyler olarak daha fazla bir arada olunması adına farklı oluşumlar ve etkinlikler düzenlenmeli ve yaşananların üstesinden gelebilmenin ve yaşam biçimlerinin pratikleri daha çok paylaşılmalı. İşte böyle bir paylaşım amacıyla 7-13 Kasım tarihleri arasında anarşist mekan infiAl’de gerçekleştirilecek olan Heteroseksist Ablukaya Gedik: Queer-A etkinliğine hepiniz davetlisiniz.

queer-aHaftanın çağrı metni:

Baskıyla daha yeraltında,
Baskıyla daha radikal,
Baskıyla daha sapkın,

Ohal sürecinde tüm aramalar bedenlerimize dokunuyor, bedenlerimizi hapsediyor, bedenlerimize işkence yapılıyor. Ve savaş süresince bedenlerimiz katlediliyor. Yok saydığımız acılarımız ve durduramadığımız öfkemiz.

Her zamankinden biraz daha iyi geliyor bizlere yan yana gelmek, yan yana durmak, yana yana dokunmak. Tüm dayatmalara karşı, panseksüellerden asekseksüllere-heteronormatifin dışındaki her varoluşumuzla arzumuzu ve öfkemizi kucaklıyoruz, arzumuzu ve öfkemizi yaşıyoruz. Arzumuzda ve öfkemizde ısrarla aşktan vazgeçmiyoruz.

Şiddetimiz çok hoş, çok güzel şefkatimiz*

Konuşulamayan, göz deviren, dudak büken, boğazda düğümlenen,
Coşan, şahlanan, kucaklayan duygularla,

Etrafımızdaki aşka ve bedenimizdeki infiale, içten bir dostluk kurmaya davet ediyoruz, buradayız.
Kuirleşen anarşiye meylediyoruz, buradayız.

anarko-kuir-hafta-heteroseksist-ablukaya-gedik

Yetişkinler için yeni trend: Origami

Origami, söylenenin üzerine popülaritesi gitgide artan bir Japon kâğıt katlama sanatı.

2015 yılından bu yana yetişkinler için boyama kitabı satışları yaklaşık olarak yüzde bin artış göstererek yetişkinleri biraz daha iyi hissettirir oldu. Origami de boyama kitabı gibi, Zen kültürü ile sakinleştirici ve oyalayıcı imkânlar sunmasının yanında pratik yetenekleri artırıcı bir sanat. Üstelik teknoloji ile olan alışkanlığımıza da ciddi bir ara verdirtiyor.

Birleşik Krallık’ın en büyük hobi ürünleri perakendecisinin açıkladığı rakamlara göre, origami materyalleri ve origami kâğıtlarının satışları geçen yılla kıyaslandığında yüzde 20’lik bir artış gösteriyor. Öte yandan yeni yılla beraber origaminin en gözde trendlerden birisi olacağına ise kesin gözüyle bakılıyor. John Lewis adlı ünlü mağaza zincirinde origami kitaplarının satışı hafta hafta ortalama yüzde 58 artarken, Paperchase adlı mağazanın origami ürünleri ise çoktan tükendi bile.

Origami, Çin’in de kâğıt katlamada bir gelişim göstermiş olmasına rağmen, kökenini 17. yüzyıl Japonyası’ndan alıyor. Origami kelime kökeni itibarıyla Japonca’da “katlamak” anlamındaki “ori” ve “kâğıt” anlamındaki “kami” kelimelerinin türemesinden oluşuyor. Genellikle origami sanatıyla kâğıtları katlayarak çeşitli hayvan çeşitleri tasvir etmek ya da özgün geometrik şekiller, kuklalar, maskeler ya da kutular üretiliyor.

Uzmanlar, origami ile göz-el koordinasyonun geliştirilebileceğini söylüyor. Öte yandan, dizilim ve dikkat becerileri, sabır, yer ve yönlendirme becerisi ile beraber matematiksel zekayı da geliştirdiği bilimsel olarak kanıtlanmış durumda.

Online olduğu kadar mağazalarıyla da bilinen, sanat ve hobi malzemeleri satan bir mağaza zinciri olan Hobbycraft’ın Müşteri Geliştirme Müdürü olan Katherine Paterson, origami satışlarını işaret ederek, “Yetişkin boyalamaları 2015 yılının gerçek bir fenomeniyken insanlar hâlâ bile boyama kalemlerini gelip alıyorlar. Origami ise kesinlikle yetişkinler içerisinde çetrefilli bir rekabete imkan sunacak yeni bir fenomen olacak” dedi ve şunları ekledi:

Biz, muhakkak ki, hobi ürünlerinin satışlarının patladığı bu dönemde, yetişkinlerin kendilerini iyi hissetmeleri, teknolojiden kaçarak, yaratıcılıklarını artıran ürünleri bulabilmeleri için daha geniş bir trende sahibiz. Yetişkin boyama kitapları ve origami… her ikisi de insanlar için şifa niyetinde. Talebi arttırmak için origami ürünlerinin çeşitliliğini tekrardan lanse ettik.”

coloring-books-for-adults-johanna-basfordMevsimsel ürünler ve kırtasiye ihtiyacını karşılayan başka bir marka John Lewis’de ise Lisa Rutherford yetişkinler için boyama kitapları için, “Hâlâ boyama kitapları haftalık yüzde 10 artışla kapış kapış gitmeye devam ediyor. Bunula beraber en son trend olan origami kitapları ise haftalık yüzde 58’lik artış oranıyla hızla raflarımızdan tükeniyor” dedi. Öte yandan boyama kalemlerinin artış verilerilinin de haftalık yüzde 52 olduğunu sözlerine ekledi.

Cadde üzeri dükkanlarıyla bilinen bir başka kırtasiye zinciri Paperchase ise daha büyük mağazalarında müşterilerinin basit çiçekleri ya da hediye kutularını eğlenceli bir sosyal çevre içerisinde nasıl yapabileceklerini öğretmek amacıyla yakın dönemde origami atölyelerini müşterilerine duyurdu. Ve elbette ki, yaptığı renkli ürünleri sosyal medya üzerinden paylaşmaya bayılan kişiler doğal olarak şimdiden Instagram üzerinden arkadaş oldular.

Paperchase’in sözcüleri, “Origami, yetişkinler için satılan boyama kitaplarının hemen peşi sıra yeni bir fenomen olacağıyla alakalı ilk belirtileri çoktan gösterdi” diyerek sahip oldukları ilk ipuçlarını şu şekilde paylaştı: “Biz müşterilerimize ‘origami kiti’ olarak ürünleri sunduk. Ve inanılmaz bir biçimde çok kısa bir süre içerisinde bu ürünler tükendi. Biz müşterilerimizin yaratıcı bireyler olma arzularını biliyorduk. Ve de tam bu noktada origami, kişileri kendileriyle iç içe bırakmaya izin veren iyi bir trend. Ümit ediyoruz ki, açılan yeni atölyelerimiz origaminin daha popüler olmasına yetsin. Hatta bu alanı daha da ileriye götürsün.”

Origami aynı zamanda modaya da fazlasıyla tesir etti. Bunu 2017 bahar ve yaz koleksiyonlarının gösteriminde Coralina Herrera’da ve Bea Szenfeld’te görebiliyoruz. Bu markalar çok sayıda origami gibi katlanmış akordeon ve geometrik tasarımların sunumlarını yaptılar.

Kaynak: Rebecca Smithers – The Guardian 

UNICEF: Hava kirliliği her yıl 600 bin çocuğu yaşamdan koparıyor

1

Time’ın haberine göre her yıl beş yaşın altındaki 600 bin çocuk hava kirliliği nedeniyle hayatını kaybetmektedir.

UNICEF’in raporuna göre aktarılan gerçeklik çok çarpıcı.

Toz, araç emisyonları ve Dünya Sağlık Örgütü’nün minimum hava kalitesinin altında ağır fosil yakıtların kullanımıyla yaşayan beş yaş altındaki çocukların 600 bini her yıl hava kirliliği sebebiyle yaşamını yitirmektedir.

Kapalı açık hava kirliliğinin sebep olduğu solunum yolu hastalıkları ve zatürre ile doğrudan bağlantı kurulabilecek hava kirliliğinin çocuklar üzerinde son derece olumsuz etkileri mevcuttur.

UNICEF Genel Direktörü Anthony Lake yaptığı açıklamada, hava kirliliğinin çocukların sadece ciğerlerini değil, aynı zamanda beyin gelişimini olumsuz yönde etkilediğini söylemiş ve hiçbir toplumun hava kirliliğini görmezden gelemeyeceğini vurgulamıştır.

Kaynak: Time 

Avrupa Konseyi’nden Cumhuriyet gazetesine onur: Basın Özgürlüğü Ödülü

1

Avrupa Konseyi, bu yıl 7-9 Kasım tarihleri arasında 5’incisi düzenlenecek olan Dünya Demokrasi Forumu programı içinde operasyon düzenlenen Cumhuriyet gazetesine “basın özgürlüğü” ödülü verecek.

Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Genel Sekreteri Christophe Deloire, Avrupa Konseyi yetkilileri, Strasbourg Belediye Başkanı Roland Ries, belediye encümenleri, çok sayıda siyasetçi ve diplomatın katılacağı ödül törenine ilgi şimdiden fazla. Ödül töreni 8 Kasım Salı akşamı 19.00’da başlayacak.

Gazetecilere yapılanlardan endişe duyuyoruz

Strasbourg Belediye Başkanı Sosyalist Partisi’nden Roland Ries, Türkiye’ye yaptığı çağrısında şu mesajları iletti: “Avrupa’nın başkenti sayılan Strasbourg insan hakları ve demokrasiye bağlıdır. Türkiye’nin 1950 yılından buyana üye olduğu AK Türkiye’nin her zaman dile getirdiği AK prensiplerine uymalıdır. Türkiye’de basın, ifade özgürlüğüne, gazetecilere yapılanlar endişe veriyor.”

Gazeteciler serbest bırakılmalı

Türkiye’de medya çalışanlarının zor şartlar altında olduğunu söyleyen Ries, “Geçtiğimiz yıl gazeteci Can Dündar, bu yıl yine Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu ve diğer gazetecilerin gözaltına alınması, Türkiyede medya çalışanların zor şartlar altında olduğunu bir kez daha gösterdi. Derhal gazeteci Murat Sabuncu ve diğer gazetecilerin serbest kalmasını, özgürlüklerine kavuşmasını istiyoruz” dedi.

Kaynak: Diken, Hürriyet

Devlet-toplum ilişkisinde bir güç kaynağı olarak korku

2

Yıllar ne kadar ilerlerse ilerlesin medeniyet, teknoloji gelişebildiği kadar gelişsin insanlık her ne kadar ileri gitse de aslında çok kritik bir noktanın atlanarak insanlığın ilerlemesi fayda sağlamak yerine zarar verir. Bu kritik nokta insanların sorgulama, düşünme yetisini kaybetmesidir.

Her şeyi, bütün dayatılan sistemi çabucak benimsemek uyum sağlayıp (kişiyi özünden uzaklaştırsa bile) sisteme istediğini eksiksiz veren bir toplumun olması, bunun farkına varılmaması, insanlığın bu uyku hali içinde varolup gitmesi büyük bir dramdır. Neyden mi bahsediyorum? Bir iktidar tarafından yönetilen toplumun kendisine farkında olmadan yaptığı eziyetten. Benedict Spinoza’nın bir sözüyle bunu açıklayayım:

“İktidarın kitlelerin kederine ihtiyacı vardır.”

İnsanların avcı toplayıcı yaşam şeklinden yerleşik hayata geçmeye başlamalarıyla kişilerin çıkarlarının birbirlerine zarar vermesiyle insan ilişkilerine bir sınır koyulması, anlaşmazlıkları düzeltmek için hakkı gözeten kuralların koyulması ve bunları yönetecek bir oluşumu ortak bir sözleşmeyle insanlık meydana getirmiştir. Evet, bu oluşum devlet. Devletin hukuki yaptırım yetkisini elinde bulunduran güce iktidar diyoruz. Bir tarafta temel haklarını karşılamak, özgürlük ve refah içinde yaşamak isteyen bir devlet tarafından yönetilen halk, diğer tarafta bu halkı yönetecek, yasaları, ekonomiyi elinde tutacak bir güç, yani yönetici grubu vardır.

Hayat bu tarafların isteme-istenileni yerine getirme, karşı çıkma-tepkiyi bastırma, tasarı öne sürme-reddetme veya kabul etme gibi karşılıklı etkileşim ve iletişimiyle devam eder. 19’uncu yüzyılda tanıdığımız Fransız düşünür Proudhon devleti şu şekilde tanımlar:

Yönetilmek, her işlemde kaydedilmek, sicil almak, deftere geçmek, vergilendirmek, damgalanmak, ölçülmek, sayılmak, değerlendirilmek, yasaklandırılmak, yola getirilmek, düzeltilmek ve cezalandırılmaktır. Bu kamu yararı bahanesiyle ve genel çıkar adına; tekel altına alınmak gasp edilmek, aldatılmak, soyulmaktır. En küçük sızlanma ve direnme karşısında bastırılmak, cezalandırılmak, aşağılanmak, tacize uğramak, mutsuzlaştırılmaktır.

Proudhon’a göre devlet budur, onun adaleti ve ahlakı budur.

big-brother-is-watching-youHepimizin bildiği günümüz dünyasını yıllar öncesinden anlatan bir başyapıt olan George Orwell’ın 1984 adlı korku ütopyasında her şey devletin denetimindedir. Sürekli birbiriyle savaşan üç totaliter polis devletinin egemenliği altında yönetilen bilinçsiz, muhalefetsiz bir kitle vardır. Aslında bu devletler gerçekten savaşmak istediği için değil de sürekli bir savaş-çatışma durumunda olunması gerektiği için savaşırlar. Tıpkı bugünkü dünyada olan savaşlar gibi.

Şu anda içinde bulunduğumuz zaman en ileri demokrasinin(!) olduğu barışın ve insan haklarının korunması için birçok uluslararası örgütün olduğu bir zaman olsa da hâlâ savaşlar toplu katliamlar hiç eksilmeden devam ediyor.

Bu savaşların devam etmesinin sebebi nedir?

1900-1950 yılları arasında yapılan savaşlar sömürgecilik içindi. Peki artık toprak kavgası olmadığına göre bu savaşlar neden bitmiyor? Silah ticaretinden elde edilen gelirle ekonominin canlı tutulması, insanların dinlerini değiştirmek ve ırkçılık bu savaşlara neden olan unsurlardır.

Ekonomik nedeni ele aldığımızda devletler yapılan savaşlarda istediklerini elde ediyor mu? Evet. Peki ırkçılık ve din değiştirmek için yapılan katliamlarda insanlar dinlerinden, kutsal saydıkları değerlerinden vazgeçiyorlar mı? Hayır. Öyleyse neden hâlâ toplumları yok eden, insanları katleden, büyük yıkıntılara acılara sebep olan savaşlar yapılıyor?

İşte Spinoza’nın “kitlelerin kederi” kavramı burada ortaya çıkıyor. İnsanlar büyük felaketler yaşarken kaos içindeyken can derdine düşmekten kutsal değerlerini koruma çabasından acılarından fırsat bulup hayatı, yaşam şartlarını sorgulayamazlar. Büyük bir travmanın içindeki insan günlerce yemek yemeyip açlıkla mücadele eden, silah seslerine duyarsızlaşan, büyük kayıplar veren, yaşamak için gerekli olan en temel haklarına sahip olamayan insan entelektüel tartışmalar içine girmez. Herhangi bir entelektüel kaygı böyle bir varoluşta söz konusu olamaz. Söz konusu olan hayatta kalmaktır. Geçim derdidir.

Devlet-toplum-ikilemi-soruları-vol-2-3İşte böyle zor günlerde toplumların içinde bulunduğu buhranı, kederi, savaşı ve getirdiği tehditleri ortadan kaldıracak bir güce ihtiyaç duyulur. Bu güç iktidardır. Hükümet halkın bu “korkulu” ve üzüntülü durumunu kullanarak iktidarda kalmayı başarır. Toplumu bu kaosun içine iktidar düşürmüştür ve kaostan çıkaracak olan da yine iktidardır. Sıkıntılı dönemler atlatıldığında bu, yönetilen tarafa halka sanki bir hediyeymiş gibi gösterilir. Ulusa seslenişte yapılan mitinglerde toplumun kederli döneminin atlatılması sanki iktidarın müthiş mücadeleleri sonucunda, yönetilen gruba canla başla kendisinden (devletten) fedakârlıklar göstermesiyle sağlanmıştır. Böylelikle yönetilen kitle önce kendisini kaosa sürükleyen sonra da bu kaostan kurtaran iktidara minnet duyar.

Ülkemizdeki “aman devletimize zeval gelmesin” anlayışı da buradan doğar. İktidar yönetilen kitle tarafından kutsallaştırılır. Bütün bu yazıyı başka bir cümleyle özetleyecek olursak Victor Hugo’nun bir sözü çok güzel bir ifade ediş olabilir bizim için:

“Siz yardım edilmiş yoksullar istiyorsunuz, biz ise ortadan kaldırılmış yoksulluk.”

Bugünlerin ilacı sanat: Contemporary İstanbul

Son dönemde gündemimiz, iç karartıcı ve umudumuzu yitirmemize sebep olan olaylarla doluyken; cehaletin ve onun doğurduğu kötülüklerin her birinin, içimizden iyi bir şeyler alıp götürdüğü bu hastalıklı zamanların, en etkili ve bu sebepten en çok korkulan ilacı sanat…

Düşünmeye, sorgulamaya, hissetmeye ve yalnız olmadığını anlamaya ihtiyacı var her insanın. Ve bir kez bunları deneyimlemeye başlayan kişinin hayatında hiçbir şey eskisi gibi olamaz diyerek bir sergi haberi verelim…

Bu yıl 11’incisi düzenlenen Contemporary İstanbul, 3-6 Kasım tarihleri arasında…
Farklı ülkelerden sanatçıların çağdaş sanat örneklerinin de görülebileceği sergi, Lütfü Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayında Pazar gününe kadar ziyaret edilebilir.
Geçen yıla oranla hem ziyaretçi, hem de yabancı sanatçı sayısında gözle görülür bir azalma olan sergide dikkatimizi çeken bir başka şey ise bazı sanatçıların geçen yıl ki işleriyle katılmış olmaları.

Bununla birlikte bu yıl Contemporary İstanbul, medyada tatsız bir haberle de yer buldu. Sanatçı Ali Elmacı’nın heykelinden rahatsız olan bir grubun, sergiye gelerek huzursuzluk çıkardığı, sanatçının işini kaldırdığı ve ardından fuar yetkililerinin heykeli tekrar yerine koydurduğuyla ilgili. Dün standı ziyaret ettiğimizde heykel kaldırılmıştı, yapılan açıklama da sanatçının kriz oluşmaması için işini kendisinin geri çektiğiydi.

Bir gün halkın sanattan, sanatçının da halktan korkmadığı günlerin gelmesi dileğiyle…

Hande Şekerci
Hande Şekerci
Mike Dargas
Mike Dargas
Mustafa Karyağdı
Mustafa Karyağdı
Sinan Demirtaş
Sinan Demirtaş
Tarkan Güveli
Tarkan Güveli

Başlık Görseli: Carole Feuerman

Frida Kahlo’nun hayatı tiyatro sahnesinde: Ben Frida Kahlo “Otoportre”

Oyun yazarı Ahmet Yapar’ın 2010 yılında kurduğu Ankara Devinim Tiyatro, Meksikalı feminist ressam Frida Kahlo’nun hayatını anlatan Ben Frida Kahlo “Otoportre” oyunuyla izleyiciyi buluşturuyor.

Frida Kahlo’nun aşk ve mücadele dolu geçen hayatı Mart 2016’da Ben Frida Kahlo “Otoportre” oyunuyla izleyici karşısına çıkmıştı. Kapalı gişe oynayan bu oyun 27 Kasım & 18 Aralık 2016 Pazar günleri saat 20.00’da CerModern’de tekrar izleyicilerle buluşacak.

frida-otoportreAnkara Devinim Tiyatro’nun kurucusu Ahmet Yapar ve Ben Frida Kahlo “Otoportre” oyununun Frida’sı Fatmanur İsmailçebi Gaia Dergi’nin sorularını Ankara’daki tiyatro sevenler için yanıtladı.

Ankara Devinim Tiyatro’yu kurma fikri nasıl ortaya çıktı? Ankara’da yeni ve alternatif bir tiyatro kurma isteği miydi yoksa ciddi bir eksiklik olduğu düşüncesinden hareketle mi kuruldu?

Ahmet Y. : Ankara Devinim Tiyatro 2010 Ağustos ayında kuruldu. Kişisel olarak sürdürdüğüm mesleki çabalarım, çalışmış olduğum kurum ve özel tiyatrolarda bir tıkanma yaşadı. Mutlu değildim çünkü istediğim şekilde hareket edemiyordum. Yapmak istediğim oyunları hep ertelemek durumunda kaldım. Yazmış olduğum oyunlar kurum ve özel tiyatrolardan farklı gerekçelerle geri döndü. Madem kimse bana şans tanımıyor, ben de o şansı (ailemin de desteğini arkama alarak) kendime tanımış olurum dedim ve kendi tiyatromu çağın seyircisine hitap edecek bir manifesto ile kurdum.

İlk salon oyunumuz Roberto Zucco ile başlayan serüven aynı yıl içerisinde her ay bir yeni kısa / tek perdelik oyunlarla devam etti ve repertuarı kuvvetlendirmeye başladı, seyirciler neredeyse tiyatroyu oraya taşıma fikri olgunlaştı. Çehov, Brecht, Ionesco gibi yazarların oyunlarını Cafe / Bar Tiyatrosu konseptiyle oynadık. Ardından toplumsal gösterilerde, eylemlerde Sokak Tiyatrosu metinleri yazıp, oynadık. Tiyatro’nun bizlere sunduğu her sahayı kullanmaya gayret gösterdik ve bu bilinçle beraber özel bir radyoda Radyo Tiyatrosu hazırladık. “Sanat, sanatçı çağının tanığıdır” gerçeği tiyatromuzun nasıl bir çizgide ilerlemesi gerektiğine ışık tuttu hep. Toplumcu gerçekçi bir fikriyatla hareket ettik ve serüvenimiz öyle devam etmeye gayret gösteriyor.

Ankara’da yeni ve alternatif bir iş yapma isteği ya da sanatsal anlamda bir eksiklik olduğu düşüncesi sadece bizim için değil her sanat kurumu için kuruluşunda sorgulanan bir neden. Mühim olan bu nedene hangi perspektiften bakıldığı? Şöyle söyleyeyim Ankara’da alternatif olsun, salon oyunları olsun yenilikçi çalışmalar maddi kaygılardan ötürü ilerlemiyor. Ben de bu kaygılarla hareket ederek değil tam tersi kendimi bu kaygıdan soyutlamaya çalışıyorum. Devinim Tiyatro’yu temellendirdiğimiz şey de burada. Hep ilan ettiğimiz, okuduğumuz manifestonun içinde var.

Ankara’da değil sadece ülkenin genelinde maalesef bir yozlaşma, gericileşme, düzene ayak uydurma ve tekelcilik söz konusu. Haliyle bu durum sanatsal anlamda bütün eksikliklerin temel sorunudur. Bu olayı kişiselleştirmiyorum, bir genelleme yaptığım falanda yok ama işin gerçeği bu, sözde herkes gençlere imkân tanıma, onlara destek olma derdinde gibi görünse de madalyonun diğer tarafına da bakmak gerek. Kimsenin kimseye yardım ettiği, yol gösterdiği, ustalık ettiği falan yok. Kimse kendini kandırmasın.

Ülkedeki tüm ilişkiler “tırnağın varsa başını kaşı” bencilliğinde ilerliyor. İdealizm denilen şey tam anlamıyla bir değer kaybı yaşıyor. Haliyle konservatuarlardan mezun olmuş meslektaşlarım, konservatuara hazırlanacak arkadaşlarım bu girdabın içinde olmaktansa farklı mecralara yöneliyorlar. Ankara şehir olarak (sunduğu sanatsal imkânlar için söylüyorum) yetmiyor. Özellikle Ankara’da bu eksiklik ciddi derecede hissediliyor.

Nitelikli yapımlardan yoksun, oyunculardan, yazarlardan yoksun, yaşlı bir kent haline dönüşmüş durumda Ankara. Oyuncular, yazarlar İstanbul’da yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Çünkü Ankara maddi anlamda çok fazla alternatif veremiyor. Bunun bir başka sorunu da Ankara’ daki nüfus oranının biraz yaşlı kalması ve sabah 8 akşam 5 çalışıyor olmasından kaynaklı. Gençlerin yapmış olduğu yenilikçi / deneysel oyunlar onlara hitap etmiyor. Bu durumda yapılan alternatif işin seyirci anlamında yalnızlığa itilmesine neden oluyor.

İşte bu ve buna benzer noktalarda olan eksiklikler bize şunu gösteriyor; seyirci neredeyse ve tiyatro nerelerde yapılırsa biz o alanı temeli güçlü bir çalışma ile kullanalım. Bütün bu saydığım şeyleri önümüze koyarak ne yapabiliriz, nasıl bir yöntemle hareket edebilirizi sorguluyoruz hep. Nasıl yeni ve dinamik kalabilirizi arıyoruz. O alternatifi biz yaratmaya, eksikliği biz doldurmaya çalışıyoruz. Gerek repertuarı zengin tutmaya çalışarak, gerek tiyatronun yarattığı tüm sahaları kullanarak. Salon oyunları, cafe / bar oyunları, sokak ve radyo oyunları gibi yaptığımız tüm bu çalışmalar bu fikrin bir örneğidir.

Tiyatronuzun oynayacağı oyunlara hangi seçenekleri göz önüne alarak / eleyerek karar veriyorsunuz?

Ahmet Y. : Bu soruya tiyatronun kurucusu olarak değil, bir oyun yazarı olarak cevap vereyim. Güzel Sanatlar Fakültesi’nde okurken bir hocam dersin birinde şunu demişti: Güneş doğudan doğup, batıdan batana kadar insanın hikâyesi bitmez. Bu büyük devran devam ettikçe yazmanız için öykü hep vardır.

Gün geçtikçe bu sözün anlamını daha iyi anlıyorum. Öykü her gün farklı yaşanmışlıklarla şekil buluyor. Bu yaşanmışlıkların haliyle sahneye taşındığı zaman belli sahne gerçekliğine, sahnelenebilirliğine dikkat ediyoruz öncelikle. Bir diğer şey ise öykünün farklı ve inandırıcı olması. Savaş temalı pek çok oyun yazıldı, sahnelendi. İnsanlar her gün savaş, cinayet konulu hikâyeleri televizyonda, haberlerde, gazetelerde, dizilerde izliyorlar. Bu tema, öyle bir ele alınmalı ki klasik yapının dışında seyirciye farklı bir pencere göstersin.

Seyirci oyun bittikten sonra savaşın hiç tanık olmadığı farklı bir yüzüne baksın. Bunları ele alırken bir diğer öncelik haliyle sahne estetiğine, theatral yapıya bakmaktan geçiyor. Çağın ve toplumun gerçeği her zaman bir tiyatro kurumunun, oyun yazarının ve yönetmeninin gözardı edemeyeceği şeydir. Yaşadığı topluma yabancı kalmış, sorunlarını gözardı etmiş bir proje öncelikle izleyicisine bir hakarettir. Derdi, sözü, eylemi belli bir tutarlılık içinde olmalı oyunun. Seyirciye slogan atmaktan ziyade, farklı bakış açıları sunmalı, sorgulamaya itmeli. Bayağı bir anlayış, basitleştirilmiş bir dilden uzak olmalı.

Oyun yazarlığı ve tiyatro dersleri verdiğim öğrencilerime de hep dediğim şey; twitter boşuna 140 karakter değildir. Twitter’ı 140 karakter yapan şey, modern zamanın insanının tahammül sınırıdır. Haliyle bu yapıya alıştırılmış bir algı bizim yaptığımız işte de kendini hissettiriyor.

Şöyle ki, tahammül sınırı az, zihinsel yapısı görsele ve kısa – öz olan şeye alışmış bir seyirci kitlesine uzun uzadıya bir oyun izlettirmezsiniz. Yapacağımız iş öz, net ve vurucu olmalı. Oyunculuk, dramaturgi ve reji deneyimine açık, oyunu hazırlayanların çalışmaktan, izleyenin de zevk alacağı, farklı bir yoruma açık olmalı. Bütün bunları ele alarak oyunlarımızı seçiyoruz.

Peki neden Frida Kahlo “Otoportre” oyunu?

Ahmet Y. : Uzun zamandır tek kişilik biyografik bir çalışma yapmak istiyordum. Frida Kahlo da yaşamı ve duruşuyla kendi hayran kitlesini yaratmış popüler bir ikon. Az önce belirttiğim gibi tema dediğimiz kavram tüm oyunun iskeletidir.

Frida’da hem politik olarak hem de sanatsal anlamda oyun için pek çok done var. Aşk, acı, resim ve devrimci olmak gibi. Bu kavramları belli bir çatışmayla kurguladığımız zaman sağlam bir izlek çıkıyor karşımıza. Hastalığından sonra resme başlaması bile başlı başına bir konu bence. Yatalak bir kadına meşgale olsun diye ailesi tavana bir ayna koyuyor ve kadın otoportre çizmeye başlıyor. Bunu yaparken de estetikten ödün vermiyor. Kadının hayatını daha derinlemesine araştırmaya başladım ve onun hayatını anlatan bir kitabın elime geçmesiyle daha da şekillendi bu fikir. Oyunu yazmadan önce reji anlamında kafamda bitirdim oyunu, öyle başladım yazmaya. Ve geçtiğimiz 14 Mart’ta 2 – 2,5 aylık bir prova sürecinden sonra izleyici karşısına çıktı oyun.

Frida Kahlo’yu oynamayı seçmiş olmanın özel bir sebebi var mı? Frida’nın feminist ve mücadeleci bir kadın olması gibi…

Fatmanur İ. : Frida’nın kendi doğrularından vazgeçmeyişi, mücadeleci yapısı, aşkları, Diego’ya yazdığı mektuplar zaten başlı başına çok heyecan vericiydi. Metin oluştukça, hayatının daha derinlerine indikçe daha çok heyecanlandım. Aslında ben Frida’yı değil de Frida beni seçmiş gibi hissediyorum ve tabi kendimi çok şanslı hissediyorum bu projede yer almaktan dolayı.

Oyunu henüz izlemeyenler için, Frida’nın aşk ve mücadele dolu hayatını oyunda nasıl işlediniz?

Fatmanur İ. : Öncelikle Frida ile ilgili elime ne geçtiyse okuyup, izlemeye çalıştım. Onun hayatını sahneye taşımak pek de kolay olmadı açıkçası. Masa başı çalışmasını elimizden geldiğince kuvvetli tuttuk. Sahnede de bol bol deneme yanılma yöntemi yaparak içimize en sineni, en doğru olabilecek rejiyi oluşturmaya çalıştık. Aşkı, siyasi yaşamı, ailesi… Oyunu izleyen herkes bir parça Frida olacak.

Frida’yı oyunda temsil ediyor olmanın oyunculuk açısından herhangi bir kazanımı ya da farklılığı olduğuna inanıyor musunuz?

Fatmanur İ. : Öncelikle oyun tek kişilik olduğu için zaten başlı başına büyük bir sorumluluk. Sağlam bir kondisyon en büyük kazanım oldu. Karşılaşılan sorunlar hakkında hızlı karar verme yetim gelişti. Çünkü sahnede her şeyle tek başınasınız. Oyunculuğu meslek edinmiş herkesin yaşaması gereken bir deneyim olduğunu düşünüyorum.

Tozlu arşivlerden büyülü perdeye, Osmanlı İmparatorluğu’nun izinde

1

Gezici Festival, 25 Kasım – 7 Aralık günlerinde düzenleyeceği 22’nci yolculuğunda, dünya klasikleriyle olduğu kadar özel bölümleriyle de sürprizlerle dolu bir sinema şöleni hazırlıyor. Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen Gezici Festival, 22’nci yılında sinemaseverleri asırlık bir yolculuğa çıkararak, uluslararası arşivlerden henüz gün yüzüne çıkmamış bir Osmanlı İmparatorluğu ile tanıştıracak.

Osmanlı topraklarını ziyaret eden yabancılar tarafından 1918-1926 yılları arasında çekilmiş bu filmler, Çanakkale Savaşı’ndan İstanbul sokaklarında gördükleri kamerayı, peçelerini açarak selamlayan Osmanlı kadınlarına varıncaya kadar, görünmeyen Osmanlı’yı beyazperdeye yansıtacak.

gezici-osmanli-2Hollanda Büyükelçiliği’nin katkıları ve EYE Film Enstitüsü işbirliğiyle izleyici karşısına çıkacak ve festivalin 20. yılında gerçekleştirilen “Osmanlı’dan Manzaralar”ın devamı niteliğindeki bu bölüm, Osmanlı İmparatorluğu’na farklı bir ayna tutacak. “Osmanlı’dan Manzaralar II” bir “arşiv sunum projesi” olarak izleyici karşısına çıkacak. Bulunup, arşivde korundukları halleriyle beyaz perdeye yansıyacak olan filmlerin arka planını akademisyen Nezih Erdoğan anlatacak. Gösterim sırasında, Çiğdem Borucu da piyanosuyla bu sessiz görüntülere eşlik edecek.

Filmler, İstanbul, Gelibolu gibi Türkiye Cumhuriyeti topraklarından olduğu kadar, bir zamanlar İmparatorluğun parçası olmuş Makedonya, Kudüs ve Yugoslavya’dan da manzaralar sunuyor. Gösterim, İngiliz ve Fransızların gözünden Çanakkale Savaşı, Almanya İmparatoru Wilhelm’in 1917’deki İstanbul ve Çanakkale ziyaretleri, mübadele öncesi Makedonya, Kuleli Askeri Lisesi önünde bekleyen yetim Ermeni çocuklar, 1925 yılındaki Kudüs’te gündelik hayat, İstanbul sokaklarında dolaşan bir grup kadının, kameraya peçelerini açarak bakması gibi tarihsel, turistik ve sosyolojik birçok görüntüyü içeriyor.

gezici-osmanli-3Osmanlı filmlerine kısa bir bakış

Sinema tarihi yazımı başladığında İmparatorluk çoktan çökmüştü. Bu anlamda, sinema literatüründe, “Osmanlı Sinema Tarihi” bulunmuyor. Ancak 1895’te ortaya çıkan sinematografi, imparatorluğun farklı bölgelerine hızla yayıldı. Bir yanda halka açık gösteriler düzenlenirken, diğer yanda farklı yerlerden farklı bağlantılarla gelen değişik ilgi alanlarına sahip kameramanlar, bölgede seyahat etmeye, film çekimleri ve gösterimleri yapmaya başladılar.

Sinemanın bu ilk döneminde filmler, izleyenlere hikâye anlatmak yerine olağanüstü şeyler gösterme gayretindeydi. Kaydedilmeye değer, izleyicinin merakını uyandırabilecek her görüntü filme çekilir ve tüm dünyada gösterilirdi. Bu dönemde sinema panayır geleneğiyle birlikte eğlence dünyasında büyük bir yenilikti ve otomobil, uçak gibi dönemin diğer icatları kadar heyecan verici ve hayret uyandırıcıydı.

İllüstrasyonlu bir kitap okumak (örneğin Pierre Loti ya da Edmondo de Amicis’in İstanbul’u anlatan kitabı) ya da bir arkadaştan renkli bir kartpostal almak mümkün olsa da, kentleri sanki insan orayı ziyaret ediyormuş gibi gösteren filmlerin yeri bambaşkaydı. Teknelerden ya da tramvaylardan çekilen görüntüler, kent içinde yapılan gezintileri anımsatıyordu. Bu görüntülerde muazzam binaların yanı sıra, dolaşan insanları ve uçan kuşları da görmek mümkündü.

gezici-osmanli-4Yabancı ordular da Osmanlı’da film çekti

Hareketli görüntünün sahip olduğu yüksek potansiyel, kısa zamanda daha iyi anlaşıldı. Artık görüntü, olayları belgelemek, belli bir atmosfer yaratmak ve hatta kamuoyunu etkilemek ve manipüle etmek için kullanılabilirdi. Uluslararası çatışmaların tırmanıp Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla tüm dünyayı dolaşan haber filmleri sinemalarda düzenli olarak gösterilmeye başlandı. Pek çok ordu, görsel kimliğini yaratmak için sinematografiye sarıldı. İngiltere ve Fransa ordularının, Gelibolu’da çektiği görüntüler de tarihe not düştü.

Yeni sorular ortaya atan proje

Gezici Festival, Osmanlı’nın çöküş döneminde, bu şartlar altında, yabancıların çektikleri Osmanlı filmlerini, bir takım sorulara cevap bulma iddiasında olmak yerine, yeni sorular ortaya atan bir proje olarak değerlendiriyor. Her yeni arşivsel görüntü, keşfedilecek ve tartışılacak yeni bir konu anlamına gelirken, Gezici Festival bu tarihsel serüvene tüm sinemaseverleri bekliyor.

Müziğin en güzel ritimleri Rakı’nın en Sahte’siyle buluşuyor: Sahte Rakı the Blues Band

1

“Bu gece bir buluşsak, bu gece bir görüşsek yeter…” Röportajı toparlarken aklımda sürekli bu sözler dönüyordu. Çok keyifliler ve çok çok eğlenceliler. Country, jazz, blues ve rock’n roll gibi birçok müzik türünü harmanlayıp önümüze muazzam bir servisle sunuyorlar. Yurtiçi ve yurtdışı müzik festivallerinde her an denk gelebiliriz kendilerine… 26 Ekim’de ilk video klipleri de yayınlanan, Türkiye’nin yükselen değerlerinden Sahte Rakı the Blues Band ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Sahte Rakı’nın kurulma hikâyesi nedir? Nasıl bir araya geldiniz?

2005 yılında bir grup ev arkadaşının, sevdiği ortak müziği icra etmesi ile başladı her şey. Daha sonra zaman içinde eleman değişiklikleri vesaire derken son kadromuzu bulduk. Şanslı bir grubumuz çünkü bizimle çalan tüm insanlar ile hala görüşüyoruz. Grubu kuran, şu anki çalan ekibe miras bırakan o güzel insanlar, harika işler yaptılar ve yapıyorlar. Bu yüzden Sahte Rakı neredeyse bir okul gibi.

Neden Sahte Rakı? Kurulduğunuz dönemde sahte rakı haberlerinin artmış olmasıyla bir alakası var mı?


Çok iyi tahmin. Bu isim aslında yenisi bulunana kadar geçici bir isimdi ama bizimle kaldı. Çok da iyi oldu çünkü Türkçe bir isim ve akılda kalıyor. Hatta bizim müziğimiz ile ilgilenmeyen insanlar bile sırf ismimiz yüzünden bizi dinlemeye gelebiliyor.

Bir dost meclisinin müzik yapar haliyiz

sahte-raki-the-blues-band-1Sekiz kişilik kalabalık bir grubunuz var? Sahne de çok güzel eğleniyorsunuz. Sahne dışında aranızda sorun yaşıyor musunuz?


Grup sekiz kişi ama İTÜ Rock Günleri’nde Boğaziçi Rock Korosu ile bir kere tam 30 kişi olmuştuk, muazzamdı. Biz belki de çoğu grubun aksine, bir dost meclisinin müzik yapar haliyiz. Bu yüzden müzikal yeteneklerin aksine, gruba iyi anlaştığımız, birlikte en basiti yemek yemekten hoşlandığımız ve yolculuk etmekten çekinmeyeceğimiz insanları arıyoruz, katıyoruz. E tabi amaçlar ve düşüncelerin paralel olması da gerekiyor. İllaki ufak tefek tartışmalarımız oluyor ama bugüne kadar çözemediğimiz birşey olmadı. Sanmıyoruz ki olsun. Bunun nedeni yaş vb kriterleri gözetmeksizin fikirlere açık ve saygılı oluşumuzdan kaynaklanmakta. Çok şükür ki herkes olgun davranıyor. Dışarıya açık mesafeli olmak gibi dertleri olmayan bir grup olduğumuz için de bu durum tüm cevremize ve dinleyicilerimize yansıyor. Herhalde bizimle sadece bir kere bile çalmış her müzisyenin bu kadar mutlu oluşu da bu yüzden.

James Brown, Chuck Berry, Blues Brothers, Elvis Presley çalıyorsunuz. Günümüzden kimleri dinliyorsunuz, kimleri örnek alıyorsunuz?


Sanırım sahnede yaptığı müzikten büyük keyif alan, eğlenen ve paralel olarak eğlendiren, hangi türde grup ya da müzisyen olursa olsun yerli ya da yabancı hepsini seviyor, takip ediyor ve örnek alıyoruz. Bu yüzden yelpaze oldukça geniş. Burada saymaya kalkarsak çoook uzun sürer. Çok farklı türlerden müzisyen yakın dostlarımız var olmasının da bir nedeni sanırız bu. Şu yukarıda belirtilen kriterlere samimi ve minimal olmayı da ekleyelim. Minimalliği ve samimiyeti müziğinde barındırabilmek büyük bir ustalık göstergesidir çünkü.

sahte-raki-the-blues-band-2Sahnede insanları eğlendirirken, aynı zamanda bir sahne şovu da yaptığınız söylenebilir. Seyirciyle bir nevi iletişim kuruyorsunuz. Enerjiniz çok güzel geçiyor. Bu yüzden sizi canlı dinleyen biriyle, playlistinden dinleyen birisi arasında fark olduğunu söyleyebilir misiniz?

Kesinlikle öyle. Bu çok güzel bir soru. Bu soru hatta neden bu zamana kadar bir kayıt yapmadığımıza ya da EP için neden bu kadar beklediğimizi de cevaplayacak olan soru. Çünkü biz uzun süre sahnedeki enerjinin kayıtlara yansımayacağına inandık. Ta ki Mostar Blues Fest için gittiğimiz Bosna Hersek’teki Pavarotti Music Center’da kayıt odasını görene dek. Orada fikirlerimiz değişti. Çünkü o büyük geniş mekanda aynı anda çalarak kayıt yapma şansımız vardı. EP’imizi yayınlaması için götürdüğümüz OnAir Records’un sahibi Burak Demirsaran, dinledikten hemen sonra biz sormadan “Sahne enerjiniz kayıta da geçmiş” diyince o an bizden mutlusu yoktu. Çünkü yaşadığımız hayatın zorluklarını, stresini pozitif olarak sahneye yansıtıyoruz özetle. Kayıtlarda da beraber çalmamız şart bu yüzden.

Neredeyse on bir yıllık bir müzikal geçmişiniz var. Farklı şehirlerde sahne alıyorsunuz, bir dönem televizyonda program orkestrası olarak yer aldınız, uluslararası ve yerel üniversite festivallerinde yer alıyorsunuz. Dijital ortamda “Mostar Kayıtları”nız var. Devamında grubu ne bekliyor? Albüm çalışmalarınız var mı?


Gururlandığımız bir şey var ki Sahte Rakı neredeyse herşeyi yaptı. Biz mümkün oldukça yer zaman gözetmeksizin çalmaya ve yepyeni insanlarla müzik aracılığı ile ulaşmaya devam edeceğiz. İnsanlara farklı bir şey sunduğumuzu biliyoruz ve bunu olabildiğince herkesin görmesini istiyoruz. Elbette albüm çalışmalarımız var. Yeni besteler hazırlıklar sürüyor. Biz grup olarak Blues müziğin bu topraklara gayet yakın bir ruh hali olduğuna inanıyor ve bu kesişim noktalarını bestelerimizde daha çok vurgulamayı hedefliyoruz. Bu da biraz zaman ve deneyim gerektiriyor.

Klibiniz 26 Ekim tarihinde ilk kez yayınlandı. Klibin çekim öyküsünü biraz anlatır mısınız?

Çevremizde bizi aile gibi kanıksamış çok sağlam dostlarımız var. Müziğin birleştiriciliğini çok güzel şekilde tadan şanslı bir grubuz. Fikir, bizi çoğu performansımızda yalnız bırakmayan sevgili Rodi Arslan’dan geldi. Biz sadece şarkılarımızı çaldık ve o bizi harika açılardan çekti. Bir güzel kurgulayıp gönlünü katıp sundu. İlk resmi klibimiz ve gurur duyduk. Çünkü izlerken gerçekten asıl olan Sahte Rakı’yı izliyoruz. Sahnedeki grup ile klip arasında hiçbir fark yok yani.

Besteleri kim yapıyor?


Bestelerimizi solistimiz Korhan yapıyor ama geliştirmesini grupça yapıyoruz. Şimdi sevgili Kuzen lakaplı ikinci gitaristimiz Tolga da bestelerini bizimle paylaşmaya başladı. Heyecanlıyız. Bu yüzden son zamanlarda provalar bazen sahne kadar eğlenceli bile geçebiliyor.

Dijitalin nimetlerinden yararlanıp müziği analog olarak icra etmek…

sahte-raki-the-blues-band-3Çeşitli şehirlerde ve mekânlarda sahne alan, sevilerek dinlenen grupların albüm çıkardıklarında aynı başarıyı yakalayamadıklarını söyleyebiliriz. Bunun sebebi sizce ne olabilir?

Yapılan hata bizce şu; kusursuz, hatasız bir albüm için her enstrümanı tek tek, kanal kanal kayıt etmek işin tüm ruhunu bitiriyor. 4/4lük bir çalıma sahip ama tuzsuz tatsız baharatsız bir albüm çıkıyor ortaya. Grup müziği her zaman her yerde grup ile icra edilmeli. Bilhassa kayıtlarda. Dijitalin nimetlerinden yararlanıp müziği her zaman analog olarak icra etmek gibi uzun da bir konu da var aslında. Bir başka boyut ise balanslama, kötü mix ya da mastering gibi teknik konular. Ama evde yaptığı amatör kötü kayıtlar ile ünlü olan isimler nasıl bu başarıya ulaştılar diye de sormak gerek. Demek ki aslolan ruhu yansıtmak burada.

Rock 7/24 sitesi tarafından “En İyi Blues ve Rock’n Roll Grubu”
İstanbul Gelişim Üniversitesi Medya Ödülleri “En İyi Çıkış Yapan Grup” ödülleriniz var. Gözünüzü diktiğiniz başka bir ödül var mı? 🙂

Ya komiktir aslında biz hiç bir ödül için talepte bulunmadık ya da yarışmalara katılmadık. Hatta müziğin her anlamda yarıştırılmasına da karşıyız. Velakin bu güzel insanlar bizi bu ödüllere layık görmüşler sağ olsunlar. Her ödül bizim için sürpriz oldu ve gururlandık. Bunların dışında bir sürü de plaketimiz var ayıptır söylemesi.



Sosyal medyada genelde mizahı samimi bir tavrınız var. Bu bir taktik mi?


Tam tersi. Grubun en sevilen özelliklerinden biri kendi ile dalga gecmeyi sevmesi. Yani yansıtılan şeyden gerçekte hiçbir farkımız yok.


sahte-raki-the-blues-band-4Popüler müzik piyasa hakkında ne düşünüyorsunuz?

Biz müziğimizde ya da yaptığımız işte hırs barındırmıyoruz. Daha doğrusu buna çalışıyoruz. Biz sevdiğimiz şeyi yapıyoruz ve bunun yansıması filtresiz ve direk olduğu için, insanlar da seviyor eğleniyor. Birkaç “popülere uydurma” çabası deneyenler oldu ama biz bu gibi revizeleri istemedik. Ama bu çok idealist ya da kapalı kutu olduğumuzu göstermesin lütfen. Şu da var ki underground kalmaktan, bu “kalabalık” içinde bir alternatif olmaktan mutluyuz. Bu bozulsun istemeyiz. Piyasanın kuralları çok çetin ceviz, can sıkıcı ve samimiyetsiz. Bunu tercih edenler olabilir tabi. Velakin biz en baştan bu fikir ile yola çıkmadık.

Sizi nerelerden dinleyip takip edebiliriz?

Facebook, Instagram, Twitter vb tüm mecralarda varız. Sahte Rakı diye aratmanız yeterli. Tüm yorumlara ve mesajlara hemen dönüyoruz. Çünkü dinleyici bizim için çok önemli. En kısa zamanda bir konserimize de bekleriz. Derginiz vasıtası ile bize ulaştığını söyleyenlere konserlerimiz için davetiye bile ayarlayabiliriz. Neden olmasın?

Tüm adreslerimiz burada:


Web sitesi, Facebook, Youtube, Twitter, Instagram, E-posta

Mostar Kayıtları EP’mizi dinlemek için:

SpotifyiTunes, Deezer, Fizy, Amazon 

Mor ve Ötesi’nden hayranlarına 20’nci yıl sürprizi

1

Türkiye’nin önde gelen rock gruplarından Mor ve Ötesi, ilk albümünü 1996 yılında çıkarmıştı. Grup, bu sene 20’nci yılını kutluyor. Bu özel yıllarının son iki ayında ise hayranlarını sürprizler bekliyor, bunlardan ilki geçen hafta müzikseverlerle buluştu.
 morveotesikapak

Grup, 20’nci yılında ilk olarak Mayıs ayında “Anlatamıyorum” adlı single’ını çıkarmıştı. Bu single’ın ardından bu kez de geçen hafta “Kayıtlar 1996-2004” adını taşıyan ilk box set raflardaki yerini aldı. Bu boxset bununla kalmayacak, devamı bu ay ve Aralık ayında bizlerle buluşacak.

Derlemenin ikincisi olan ve yeni bir Mor ve Ötesi şarkısı da içerecek Kayıtlar 2005-2016 Kasım ayında müzikseverlerle buluşacak. 20 yıllık külliyatın tüm şarkı sözlerinin, hiç yayımlanmamış görsellerin ve bazı özel sürprizlerin yer alacağı 8 CD’lik üçüncü kutu ise Aralık ayında sınırlı sayıda basılacak. Diğer yandan her üç boxset’in görsel tasarımını da son dönemde adını duyuran genç sanatçı Hüseyin Sandık üstlenmiş durumda.

Yıllandıkça tatlanan şarap misali

Türkiye gibi bir ülkenin müzik piyasasında bir rock grubunun 20 yılı devirmesi kolay bir iş değildir. Mor ve Ötesi adeta imkânsızı başaran, bu yolda savrulmayan hep sağlam bir çizgide ama bu çizgi üstünde olgunlaşarak ilerleyen bir grup. Herşeyin ucuzladığı günümüzde buna karşı direnip hem kalitesini korumayı beceren hem de dünyanın ve ülkenin sorunlarına hep duyarlı olmayı misyon edinmiş özel bir grup Mor ve Ötesi.

mor ve ötesi

Gelin, grubun tarihinin kilometre taşlarını hatırlayalım. Mor ve Ötesi, Ocak 1995’te vokalde Harun Tekin, basta Alper Tekin, gitarda Derin Esmer ve davulda Kerem Kabadayı tarafından İstanbul’da kuruldu. Grubun temelleri esasında, 90’lı yılların başında Harun Tekin ve Kerem Kabadayı’nın Alman Lisesi’nde kurdukları Decision grubuna dayanıyordu. İlk albüm “Şehir” 1996’da Ada Müzik etiketiyle yayınlandı. Bu albümden çektikleri “Yalnız Şarkı” da grubun ilk video klibi oldu.  Aynı sene Alper Tekin gruptan ayrıldı ve onun yerine Burak Güven gruba katıldı.

Grubun ikinci albümü onları kitlelere daha çok tanıtan bir albüm oldu. “Bırak Zaman Aksın”. 1999’da çıkan bu albümden kısa bir süre sonra gitarist Derin Esmer gruptan ayrıldı, yerine Kerem Özyeğen geldi ve grup şu anki kadrosuna ulaştı. Diğer yandan grup hem konserlerle hem katıldıkları saygı albümleriyle ismini gittikçe daha çok duyuruyordu. Üçüncü albüm “Gül Kendine” yine Ada Müzik’ten 2001’de çıktı.

2002’de grup, altı şehri kapsayan ilk Türkiye turnesine çıktı. 2003 yazında İlk-M Müzik’ten çıkardıkları üç şarkılık single’da, Ajda Pekkan klasiği “Yaz Yaz Yaz” ve Bulutsuzluk Özlemi cover’ı “Güneye Giderken”de yer alıyordu.

Gruba asıl patlama yaşatan albüm: Dünya Yalan Söylüyor

Ocak 2004’te ise, dördüncü albüm “Dünya Yalan Söylüyor” geldi. İlk defa birlikte çalışacakları Tarkan Gözübüyük prodüktörlüğünde hazırlanan albüm, özellikle Bir Derdim Var şarkısıyla grubu Türkiye müzik piyasasının belki de en çok konuşulan isimlerinden yaptı. Albüm grubun gittikçe yükselen siyasi-toplumsal bilinç ve duyarlılığının da bir izdüşümüydü adeta. Grup hiç olmadığı kadar politikti.

Grubun artık bir sonraki albümleri merakla beklenir hale gelmişti. Grup, kendi plak şirketi Rakun’u kurduktan sonra 2005 yılı sonlarında beşinci albümünün provalarına başladı.

2006’da 12 parçalık yeni albüm “Büyük Düşler” raflardaydı bu sefer. Büyük bir hit içermese bile bu albümle grup kalite ve çizgisini koruyordu.

2008 yılı da grubun tarihinde önemli çünkü bu sene, TRT’nin davetini kabul edip Türkiye’yi Eurovision Şarkı Yarışması’nda temsil edecek grup Mor ve Ötesi olacaktı. “Deli” şarkısıyla bu yarışmada yer aldılar.

Aynı yıl mini albüm “Başıbozuk” da çıkarıldı. 2009 sonbaharını “Akustik Özel” konser serisiyle geçiren grup yılın ikinci yarısında da stüdyoya kapandı, yeni albümlerini çalıştı. 2010’da yeni albüm “Masumiyetin Ziyan Olmaz” çıktı. “Sor” ve “Araf” gibi daha içedönük, daha hüzünlü besteler dikkat çekiyordu.

Grup “Güneşi Beklerken” adını verdiği yedinci albümünü ise bu sefer Serdar Ateşer prodüktörlüğünde kaydetti ve Aralık 2012’de yayınladı.

Bu arada grubun katkı verdiği ortak albümleri de unutmayalım. 2007’de Onno Tunç şarkıları, 2004’te Murathan Mungan: Söz Vermiş Şarkılar ve Ahmet Kaya’ya saygı albümleri grubun destek verdiği albümlerden birkaçı idi.