Ana Sayfa Blog Sayfa 380

Hayvan sömürü yollarından sadece biri: Köpek dövüşleri

Coşkulu kalabalık ve dudak uçuklatan bahisler eşliğinde iki köpeğin birbirine karşı, tıpkı boks ringlerinde olduğu gibi, dövüştürüldüğü köpek dövüşleri, birçok insan tarafından hâlâ spor olarak kabul edilmektedir. Bildiğimiz dövüş sporlarından farkı ise canlıların acımasız idmanları, geri dönüşü olmayan yaralanmaları ve ölümleri de beraberinde getiren; yasal olmayan bu kanlı sporu yapmak zorunda bırakılmasıdır.

kopek-dovusu-2

Dövüş köpeklerinin normal bir hayat yaşamalarına izin verilmez. Bunun yerine zamanlarını bir yere zincirlenmiş halde antrenman veya dövüş yaparak geçirirler. Köpekleri tutabilmek için normalden çok daha ağır zincirler kullanılır ve üst gövdelerini geliştirmek amacıyla sık sık ağırlık kaldırmaya zorlanırlar. Birçok eğitmen buna steroit iğneleri ile takviye yapar. Dayanıklıkları güçlensin diye koşu bandında saatlerce yürümeye, havuzlarda yüzmeye, ülkemizde ise arabaların arkalarına bağlanıp koşmaya zorlanırlar.

kopek-dovusu-4

Fakat eğitim süreci yalnızca fiziksel zorlamalarla sınırlı değildir. Agresifliği arttırmak için hayvanlar dövülür, birbirlerine düşman edilir ve aynı zamanda aç bırakılırlar. Terbiyeciler aynı zamanda tuzak olarak kedi, tavşan, fare gibi hayvanları kullanır. Küçük canlılarla antrenman tamamlandığında köpeklerin onları öldürmesine izin verilir. Köpeklerin asılı duran araba lastiği gibi maddeleri çekiştirmeleri çene kuvvetini arttırmak için uygulanan yöntemlerdendir. Dişler rakibe verilecek hasarı en yükseğe çıkarmak için bazı terbiyeciler tarafından olabildiğince sivriltilir.

kopek-dovusu-1

Genelde 15 ayda tamamlanan bu süreç deneme dövüştürmeleri ile devam eder. Gelecek vaat eden köpekler büyük gösterilere hazırdır. Köpek dövüşlerinin yaygın olduğu Afganistan gibi ülkelerde bu köpekler araba değerindedir. Dövüş esnasında yaralanmalar ve kan kaybıyla yaşamını yitiren köpekler bir yana dövüşü kaybeden köpekler de terk edilerek veya öldürülerek cezalandırılır. Kuzey Ormanları Savunması tarafından yayımlanan habere göre; Türkiye’de araba, arsa ya da yüklü miktarda para kaybeden kangal terbiyecileri, köpeklerini denize atarak veya diğer köpeklere parçalatarak cezalandırıyor.

kopek-dovusu-3

Köpek dövüşleri sadece hayvanlara eziyetle sınırlı kalmıyor, yasa dışı bahis ve haraç kesme gibi diğer suçlara da ortam hazırlıyor. 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu‘nun içeriğine göre; bir hayvanı başka bir hayvanla dövüştürmek yasak olsa da Türkiye’nin 81 ilinde bu kanlı spor devam etmektedir. Tek çare ise para cezası dışında bir cezai yaptırımı olmasa da böyle bir etkinliğe tanık olunduğunda veya internet üzerinden bu tarz paylaşımlara rastlandığında 156‘yı arayarak veya bir dilekçe yazarak jandarmaya ihbarda bulunmaktır.

Kaynak:

21stcenturycares.org

kuzeyormanlari.org

tbmm.gov.tr

Saldırganlar köpeklere ve onlarla ilgilenen gönüllü Gökçer Korkmaz’a ateş açtılar

1

Kırklareli, Babaeski’de yaşayan Gökçer Korkmaz uzun süredir belediyeden aldığı özel izin ile gönüllü olarak, belediyeye ait ve ona hayvanlara bakması için tahsis edilmiş yerde yaşıyor. Yıllardır Kırklareli’ndeki hayvanlara hizmet eden ve bundan büyük keyif alan Gökçer Korkmaz ve ilgilendiği, bakımını üstlendiği hayvanlar büyük bir tehlike atlatmış olsa da tehlike sürüyor!

Gökçer Korkmaz’ın anlatımı ile geçtiğimiz günlerde gece bir araç duruyor, köpeklere 3-4 el ateş ediyor, daha sonra Gökçer Korkmaz seslerden dolayı koşup ne olduğuna bakıyor, o sırada saldırgan köpeklere birkaç el daha ateş ediyor ve bunu engellemek isteyen Gökçer Korkmaz’a silah doğrultarak onu öldürmekle tehdit ediyor.

Bu saldırgan hâlâ serbest ve muhtemelen öldürecek başka köpekler, başka insanlar arıyor, kim bilir kaç hayvanı öldürecek, kaç insanın yüzüne silah doğrultup onu tehdit edecek?

Nereden bakarsak bakalım, haneye tecavüz, tehdit, ateş etme, öldürmeye teşebbüs gibi suçların tamamını işleyen bu saldırgan şu an hâlâ aramızda. Ayrıca şahsın saldırdığı yapının belediyeye ait bir yapı olduğunu da hatırlatmak gerekir. Saldırgan aynı zamanda Kırklareli Belediyesi’ne de saldırmış oldu. Yani devletin binasını kurşunladı, devletin koruması altındaki hayvanları ve devletin görevlendirdiği bir gönüllüyü kurşunladı. Saldırgan hala serbest. Öldürecek yeni kurbanlar arıyor. Belki şu an bir yerlerde kimsesiz hayvanları öldürüyor. Bu saldırganın acil olarak olması gereken yere yani ceza evine gönderilmesi gerekmektedir.

Gökçer Korkmaz’ın başına gelen bu durumla ilgili ona destek olmak isterseniz change.org’daki imza kampanyasına katılabilirsiniz.

Gezici Festival’de Kiarostami, “Yarım Kalan Sözler” ile anılacak

1

Dünya sinemasının ses getiren en yeni filmlerini Türkiye’deki sinemaseverler ile buluşturmayı gelenek haline getiren Gezici Festival, 22’nci yolculuğunda da uluslararası yankı bulan filmlerin, festivalin kentlerindeki “ilk” gösterimleri ile izleyicisinin karşısına çıkacak.

Festival’de ayrıca 4 Temmuz günü hayata gözlerini yuman dünyaca ünlü İranlı yönetmen, senarist ve yapımcı Abbas Kiarostami de “Yarım Kalan Sözler” bölümü ile anılacak.

Gezici Festival, 25 Kasım – 7 Aralık günlerinde düzenleyeceği 22’nci yolculuğunda, “Dünya Sineması” bölümü ile bu yıl da farklı ülkelerden en yeni ve çarpıcı filmleri beyazperdeye taşıyacak.

Dünya sinemasından

Türkiye’deki “ilk” gösterimini Gezici Festival’de yapacak filmlerin başında, Hayvanat (Zoologiya) yer alıyor. Rusya yapımı bu heyecan verici filmin yönetmeni Ivan I. Tverdovsky. Karlovy Vary başta olmak üzere pek çok uluslararası festivalden ödüllerle dönen Hayvanat’ta, “öteki” olmanın orta yaşlı bir kadına neler hissettirdikleri, sürprizli bir öyküyle beyazperdeye taşınıyor: Kadın bir sabah, arkasında kuyrukla uyanıveriyor!

zoology-1Thomas Bidegain’in, evden kaçan kızını arayan bir ailenin yaşadıklarını anlattığı filmi Kovboylar (The Cowboys) da Türkiye’de “ilk kez” Gezici Festival’de gösterilecek. Film, klasik western ile günümüz dünyasının sorunlarını buluşturuyor.

Usta yönetmen Jim Jarmusch’un Cannes Film Festivali’nde gösterilen son yapıtı Paterson, Gezici Festival izleyicisiyle buluşacak filmlerden bir diğeri. Jarmusch, amatör şair olan sıradan bir kahramana odaklanıyor. Yaşadığı şehirle aynı adı taşıyan otobüs şoförü Paterson, son derece tekdüze bir hayat sürdürür. Her sabah aynı saatte kalkıp işe gider, aklına düşen şiir dizelerini defterine aktarır, otobüs sürerken yolcularının konuşmalarına kulak misafiri olur, akşamları köpeğini gezdirip hep aynı bara uğrar… Jim Jarmusch izleyiciyi iniş çıkış içermeyen bu olay örgüsüne bağlayıp sürüklüyor.

Yılın sinema olayı Toni Erdmann da 22’nci Gezici Festival’de. Yönetmen Maren Ade’nin Cannes’da ilk gösterimini yaptığından bu yana çok ses getiren bu filmi, 2016 Fipresci Ödülü sahibi ve Almanya’nın bu yılki Oscar adayı. Film, yaşlı müzik öğretmeni Winfried’in büyük bir şirkette çalışan işkolik kızı Ines’le yakınlaşmak ve onu değiştirmek için gösterdiği çabaları anlatıyor. Mayıs ayından bu yana uzun festival yolculuğuna devam eden film, izleyiciyi yer yer kahkalara boğan bir komediye dönüşüyor.

Yılın kaçırılmaması gereken filmlerden biri olan Yarden İsveçli yönetmen Mans Mansson imzalı. Berlin ve Göteborg film festivallerinde ilgiyle karşılanan ve ödülle dönen filmde, orta yaşlı bir şair-yazarın işini kaybedip kendi çevresinden dışlandıktan sonra geçinmek için çalışmaya başlaması; kurallarına tamamen yabancı olduğu yeni iş yerinde yaşadıkları ve içine girdiği mülteci topluluğuyla ilişkileri anlatılıyor.

Brezilyalı yönetmen Kleber Mendonça Filho’nun Cannes Film Festivali’nde yarışan filmi Aquarius ise kentsel dönüşümün vurduğu evini yıktırmamakta kararlı Clara’nın mücadelesini konu ediniyor. Clara’nın savaşına, eski anıları, bu anılara eşlik eden müzikler ve eski aşkları eşlik ediyor.

Mısır’ın Oscar adayı Çatışma (Clash), Mohamed Diab imzasını taşıyor. Farklı gruplardan eylemcilerin, bir polis kamyonetinde geçirdikleri gözaltı süresi boyunca yaşadıklarının anlatıldığı film, sadece yönetmenin dar alanda yarattığı mizansen için bile izlenmeye değer.

Festivalin animasyon ve vampir öyküleri sevenlere bu yıl bir hediyesi var: Seul İstasyonu (Seoul Station). Koreli yönetmen Sang-ho Yeon’un yakın zamanda izleyiciyle buluşan filmi Train to Busan’ın önbölümü olarak gerçekleştirdiği bu animasyon, Seul’de bir vampir salgınının başlamasıyla gelişen olaylar üzerine kurulu. Yönetmenin ilk filmi King of Pigs de Gezici Festival’de gösterilmişti.

Kiarostami, “Yarım Kalan Sözler”le anılacak

Gezici Festival, 4 Temmuz 2016’da hayata gözlerini yuman, dünyaca ünlü İranlı yönetmen, senarist ve yapımcı Abbas Kiarostami’yi anmak için “Yarım Kalan Sözler” isimli özel bir bölüm hazırladı.

abbas-kiarostamiBu özel gösterimde izleyiciyle buluşacak film “Abbas Kiarostami ile 76 dakika ve 15 saniye” (76 Minutes and 15 seconds with Abbas Kiarostami) ismini taşıyor. Film, Kiarostami’nin çalışma ortağı ve yakın arkadaşı, görüntü yönetmeni Seyfullah Samadian imzalı. Samadian, on yılı aşkın bir süre boyunca, dostu Kiorastami’nin farklı evrelerini filme almış. Kiarostami’nin ölümünün ardından bu zengin arşivin içinden, fotoğraf gezilerinden, dostlarıyla paylaştığı özel anlara kadar, 76 dakikalık büyüleyici bir özet çıkarmış. Şiirsel diyalogları, belgesel tarzı hikaye anlatımı ile öne çıkan İranlı yönetmenin çok yönlü bir sanatçı ve insan olarak portresi, Gezici Festival’de ücretsiz olarak izleyiciyle buluşacak.

İnsanlığın utancı Ruanda Soykırımı’na bir bakış: Sometimes in April

1

Sometimes in April, Türkçeye Kara Nisan ismiyle çevrilmiş, 2005 yılı yapımı, yarı belgesel bir filmdir. Yönetmen koltuğunda Raoul Peck’in oturduğu filmde, Ruanda Soykırımı tarihsel bir gerçeklik olarak ele alınır. Bu minvalde, konu açısından benzer olduğu başka filmler bulunmakla birlikte, tarihe bakışımızda farklı bir perspektif geliştirmemize yardımcı olabilir.

Ruanda’da yaşananlar, soykırım süreci ve sonrasındaki etkileri geçmiş-günümüz geçişleri yapılarak izleyiciye aktarılmaktadır. Film, Hutu ve Tutsi ayrımının nasıl ortaya çıkarıldığını ve geliştirildiğini kısaca anlatarak başlar ve genel eksen, Hutu olan ve orduda görevli Augustine Muganza ve kardeşi, radyo progamcısı Honoré Muganza arasındaki ilişki ile Augustine’nin eşi ve çocuklarına yaklaşımı üzerinden şekillenmiştir. Bu bağlamda, spesifik bir ailenin ve ailenin etrafında bulunan insanların yaşamak zorunda kaldıkları terör ve şiddet ortamı bütün çıplaklığıyla ve etkileriyle yansıtılır.

İlk olarak, Birleşmiş Milletler kavramının, filmin her anında gerek görsel gerek sözel olarak hissedildiği söylenebilir. Birleşmiş Milletler oradadır, askerleri de yetkilileri de oradadır. Olayların en başında da oradadır, yargılama sürecinde de -hiç orada olmamış gibi- “oradadır”. BM olduğu kadar ABD de Çin de Mısır da Çek Cumhuriyeti de bir şekilde oradadır. Bazen gönderdikleri silahlar ya da palalarla bazen de yaşananlarla ilgili aldıkları kararlarla filmin birçok sahnesinde yer alırlar. Özellikle bu güçlerin, ateşledikleri fitil kontrolsüzce insanları yakıp yıkarken müdahale etmeyişleri vurgulanır. Öte yandan, “beyaz adamın yükü” belli bir yere kadardır.

Diyaloglarda da belirtildiği gibi, söz konusu olan “Afrika” ve “Afrikalılar” ise dünya sessizliğe bürünecektir, iki sene sonra devlet başkanları bir daha asla böyle bir şeye izin vermeyeceklerini, çok pişman ve üzgün olduklarını belirten konuşmalar yaparak işin içinden sıyrılacaktır. Birleşmiş Milletler’e güvenen insanlar, yardım için gittiklerinde ya da konvoylarına dâhil olmak istediklerinde kabul edilmeyerek yalnızca ülkede bulunan “Beyazlar” ya da “Amerikalılar” güvenli bölgelere götürülecektir.

ABD yetkilisi Christine Shelley’nin konuya dair yaptığı konuşmasının aslında hiçbir “gerçek” cevap vermemesi tekrar vurgulanmıştır. Bu konuşmada, Ruanda’da olanları anlatan Shelly, ardından soykırımın tanımını yapar. Ancak gazeteciler, Ruanda’da yaşananların neden bu soykırım tanımına girmediğini sorduğunda cevapsız kalır. Çünkü “soykırıma yönelik hareket” ile “soykırım” arasında –her niyeyse- bir fark vardır. Ayrıca, radyo yani medya etkisine de yer yer değinilir.

Radyolardan yapılan nefret söylemi yüklü çağrıların kesilmesi için sarf edilen çabalar yetersiz kalır. Çünkü birilerine göre radyolar suçsuzdur, insanı öldüren insandır ve bu durumda da Ruandalılar Ruandalıları öldürebilir, bir sorun yoktur. Hepsine ek olarak, soykırım suçu yargılamaları, filmin temasını da şekillendirir. Bu yargılama sahneleri bazen tecavüze bazen acımasız katledişlere gönderme yapsa da, aslında suçluların bir şekilde cezasız kaldığını da gösterir.

Sarı kamyonlarla taşınan ölü bedenler, ölü bedenlerin arasında kendi kendine oynayan çocuk, başbakanın öldürülüşü, Sainte-Marie okulunda öldürülen kız çocukları, Hôtel des Mille Collines’de yaşananlar gibi ara sahneler ise katliama yönelik çok şey anlatır.

sometimes-in-april-filmNihayetinde, film iki zemin üzerinden inşa edilir. İlkinde, yaratılan bir ayrım ve bu ayrımın tırmandırılışı üzerine insanın insana neler yapabileceğini, dünyanın bir noktasında binlerce insan öldürülürken susulabileceğini bize çarpıtıcı bir şekilde gösterilmektedir. İkincisi ve belki de en önemlisi “kolektif davranış” kavramı olabilir.

Bireyleri, birey iken yapmayacakları davranışları kitle halinde yapmalarına iten nedir? Kitleler bazı kararları ve davranışları sorgusuz sualsiz nasıl kabul eder? Kitle bilinci ya da bilinçsizliği nedir?” gibi sorularla filme yaklaştığımızda başka bir tema daha görebiliriz.

Filmde, ailesinden ya da en yakınından birini, gözünü hiç kırpmadan, sadece ait olduğu “grup zihni” istiyor diye acımasızca öldürebilen bireylere odaklanabiliriz. Neredeyse bir milyon insanın katledilmesinin ardında yatan bir çeşit “motivasyon”, kitleleri bu denli kontrol edilemez hale getirebiliyor. İşte az evvel değinilen “fitil ateşlenmesi” meselesi tam da bu noktada beliriyor. Böylelikle, Sometimes in April filmi, nefret söylemi, kitle manipülasyonu, kitle histerisi, ayrımcılık, ırkçılık gibi kavramları tekrar düşünmeye davet ediyor.

“They said: “Many are called and few are chosen,”

But I wish some wasn’t chosen

for the blood spilling of Rwanda.

They said: “Meshach, Shadrack and Abednego,

Thrown in the fire but you never get burned,”

but I wish that I didn’t get burned in Rwanda.

They said: “The man is judged according to his works,”

so tell me Africa, what’s your worth?

Andrea Guerra – Children Found (Hotel Rwanda film müziği)

 

***Bu konuda daha fazla film için: Hotel Rwanda, Shooting Dogs, Un dimanche à Kigali

Christine Shelly’nin konuşması için tıklayın.

Artık hiçbir konu sürdürülebilirlik bakış açısı olmadan ele alınamaz

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali, 18-20 Kasım 2016 tarihleri arasında 20 il/ilçede eş zamanlı olarak gerçekleşecek. Festivalin amacı sürdürülebilirlik kavramını, görselin ve gerçeğin gücünden faydalanarak, içinde çözüm barındıran ilham verici belgeseller ile ortaya koymak. Festivali hayata geçiren Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi ile söyleştik.

Festival, Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi öncülüğünde Surdurulebiliryasam.tv ve Sürdürülebilir Yaşam için Kelebek Etkisi Derneği işbirliği ile hayata geçiyor. Gaia Dergi’nin de basın sponsorları arasında yer aldığı festivalin, bu yılki film seçkisinde yer alan ve bütüncül bakış açısına sahip tüm belgesellerde, sürdürülebilirlik ekonomiden bağımsız bir konu olamayacağı için ekolojik ve sosyal konuların ekonomik boyutları da yer alıyor. Ayrıca birbirinden ilginç girişimcilik hikâyeleri yer alıyor.

16485_SYFF_poster_Istanbul

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nin amacını, Kolektif’in vizyonunu, geleceğe dair planlarını ve de Türkiye’de ve dünyada sürdürülebilirlik üstüne görüşlerini konuşmak amacıyla Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi kurucuları Pınar Öncel, Tuna Özçuhadar ve Gamze Selçuk ile buluştuk. Kolektiflerini “Su molekülleri gibi bağımsız ve dağınığız, hava durumuna göre yoğuşmayla bir araya geliyor ve yağmur gibi yağıyoruz” diye tanımlayan bu üç isimle festival ve kolektifleri üstüne konuştuk.

ptg_sisli-cekirdek

Öncelikle bize Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi’nin hikâyesini anlatabilir misiniz? Bu kolektif nasıl kuruldu, hangi amaçlarla yola çıktı? Gelecek dönemlerde, 2017’de neler yapmayı planlıyor?

Pınar Öncel: Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi, 2007’de biraraya gelen, sürdürülebilirlik alanında ortak vizyonu ve hayalleri olan bir grup arkadaş tarafından kuruldu. Sürdürülebilir bir yaşam için birlikte bir şeyler yapma kararını aldığımızda bunu şirket veya dernek gibi herhangi bir tüzel kişilik altında organize olarak yapmak istemedik, çeşitliliğe değer veren açık ve esnek bir yapının hayalini kurduk. Kurumsal bir kimliğimiz ve organizasyonel bir yapımız yok. Su molekülleri gibi bağımsız ve dağınığız, hava durumuna göre yoğuşmayla bir araya geliyor ve yağmur gibi yağıyoruz.

all-the-time

Festivali 2014’den bu yana eş zamanlı olarak organize etmeye başladığımızdan bu yana daha yaşanabilir bir dünya konusunda ortak hayalleri olan yüzlerce gönüllü ile birlikte Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’ni gerçekleştiriyoruz. Festivalin yaygınlaşma potansiyeli 20 şehrin üzerinde. Önümüzdeki yıllarda, daha fazla şehirde gösterimi mümkün kılacak organizasyonel yapı ve kaynak yaratma konularında planlarımız var. Aynı yapıyı uluslararası ölçeğe de taşımak istiyoruz ve bu doğrultuda adımlar atıyoruz. 

Dünyada ve Türkiye’de sürdürülebilirlik kavramının içi ne kadar dolu sizce ya da bu konu hakkında farkındalık düzeyleri nedir? Türkiye’de bu konuda temel eksiklikler neler sizce, dünya ile Avrupa ile karşılaştırınca?

Tuna Özçuhadar: Dünyada ve Türkiye’de giderek daha fazla konuşulan bir kavram. Sürdürülebilirlik üzerine konferanslar, etkinlikler düzenleniyor, iş dünyası ve yerel yönetimler tarafından önemseniyor, çeşitli araçlar geliştiriliyor. Ancak karşı karşıya olduğumuz sorunların ölçeği ve karmaşıklığı nedeniyle henüz yeteri kadar önemsendiğini, olması gerektiği gibi sistematik bir şekilde ele alındığını düşünmüyoruz.

Kurumlar daha ziyade tam olarak nereden başlayacağını bilemediği için bir ucundan tutuyor, DNA’sına inebilecek bütüncül bir sürdürülebilirlik stratejisi geliştirmekte zorlanıyor, değişimden ve belirsizlikten çekiniyor, bir risk olarak görüyor. Özellikle büyük ölçekli operasyonlar gerçekleştiren, büyük miktarlarda üretim yapan, çalışmalarını sürdürülemez yöntem ve kaynaklara dayandırmış sektörler/kurumların değişmesi ve dönüşmesi elbette kolay değil. Kobi’ler ise bu konuda daha çevik davranabiliyor, değişen dünya dinamiklerine daha hızlı cevap verebiliyor. Sosyal girişimler ise bambaşka bakış açılarıyla sorunları fırsatlara çevirerek yaratıcı, sosyal ve ekolojik fayda içeren çözümler geliştiriyor.

timetochoose4

Batı ülkelerinde karbon emisyonu vb birçok konuda sorunlar yıllar içerisinde ciddi boyuta ulaştığı için buna paralel olarak çözüm arayışlarında da öncü konumdalar; bu nedenle bizden çok daha ilerideler. Türkiye’de halihazırdaki ekonomik büyüme odaklı politikalar sürdürülebilirlik konusunu ele almayı zorlaştırıyor. Yerel yönetimler arasında iyi örnekler var, özellikle uluslararası ticaret yapan, yurtdışına ürün ve hizmet sunan şirketler de bu konuda bir adım önde. Batı ülkelerinin haricinde gelişmekte olan birçok ülkede de bizden farklı bir şekilde sürdürülebilirlik doğrultusunda hiç beklemediğimiz şekilde politikalar, projeler ve ciddi adımlar görüyoruz.

Bu noktada neler yapılabilir Türkiye’de neler eksik yapılıyor veya yapılamıyor? Türkiye’nin içinde bulunduğu ortam, özellikle insan haklarındaki, doğaya ve diğer canlılara saygıdaki eksiklikler, anti-demokratik uygulamalar da sürdürülebilirlik konusunu olumsuz etkiliyor mu?

Gamze Selçuk: Sürdürülebilirlik hiçbir konudan bağımsız ele alınabilecek bir kavram olmadığı gibi günümüzde karşılaştığımız tüm sosyal, ekolojik ve ekonomik sorunlar da sürdürülebilirlik bakış açısı olmadan ele alınarak çözülebilecek sorunlar değil. Sürdürülebilirlik sistemler bakış açısı ile anlaşılabilir; sistemler arasındaki ilişkileri ve etkileşimleri anlamadan sürdürülebilirlikten bahsedemeyiz.

Ekolojinin ekonomiyle bağını, ekosistemdeki sorunların sosyal sorunlar ile bağını görmeden herhangi bir sorunumuzu çözebilecek durumda değiliz. Bu yaklaşım işleri daha zorlaştırıyor gibi görünebilir; ancak gerçek bir çözüm için kaçınılmaz ve aslında zorlaştırmıyor, aksine etkili çözümler  üretebilmemiz için işimizi kolaylaştırıyor. Bütüncül ve sistemik bakış açısının Türkiye’de eksikliğini hissediyoruz elbette; yaygınlaştığı takdirde üniversitelerde verilen eğitimde, tüm sorunlarla ilgili haberleri verirken basında, yerel ve ulusal ölçekli tüm politikalarda çok önemli etkileri olacaktır.

Bu sene Festival 18-20 Kasım tarihlerinde. Festivale ilgi ne düzeyde, festivalle ilgili temel beklentileriniz neler? Festivali takip eden veya filmlerden çıkanlarda nasıl bir etki olacak sizce, festivalden neler kalacak?

Pınar Öncel: Festivalden temel beklentimiz izleyicilerin hayatlarında, yaşam biçimlerinde, iş yapma şekillerinde kalıcı değişikliklere neden olacak şekilde ilham vermesi.

Daha çok insanın sürdürülebilir bir yaşamın mümkün olduğuna inanarak bu doğrultuda birşeyler yapmasını, daha çok insanın karşı karşıya olduğumuz sorunların kökenini görmesi ve harekete geçmesi. Herkesin ilgi alanına göre veya yaşamında filmleri izlediği dönemdeki durumlarla alakalı olarak farklı filmlerin farklı etkileri oluyor. Kimi işini kimi yaşadığı şehri kimi alışveriş alışkanlıklarını değiştiriyor. Örneğin bu seneki seçkimizde atıkla ilgili birkaç film var; yerel yönetimlerin ilgili birimlerinden katılım bekliyoruz.

syff_logo

İçinde çözüm barındıran ilham verici belgeseller ifadesini kullanıyorsunuz, birkaç örnek vermeniz mümkün mü?

Gamze Selçuk: Belli bir soruna çözüm üretmek üzere adım atmış insanların/toplulukların hikayeleri arasında sosyal girişimler, kooperatifler, projeler vb olabiliyor.

Bu seneki seçkiden birkaç örnek verebiliriz:

İtalya’da refah seviyesi en yüksek bölgenin bunu kooperatiflere borçlu olduğunu anlatan EkonoBİZ/Weconomics, plastik çatal bıçağa alternatif yenebilen kaşık üreten bir girişimciyle ilgili kısa film Kullan-Ye Kaşıkların Hikayesi, Bangalore’da ve San Francisco’da atık konusunda başarılı uygulamalara yer veren filmler Bangalore’da Atık Yönetimi ve Geri Dönüşüm ile Hedef Sıfır, zor bir coğrafyada, İsrail, Filistin ve Ürdünlü çiftçilerle işbirliği yaparak böcek ilacı kullanmak yerine böcek  yiyen peçeli baykuşların kullanımını yaygınlaştırmaya çalışan bilim insanı Yossi Lessem’in çalışmalarını anlatan Değişimin Kanatları, modern yaşamda zaman baskısı nedeniyle birbirine kaliteli vakit ayırmadığını fark eden bir ailenin Kanada’nın kuzeyinde 8 ay boyunca saatsiz ve internetsiz yaşamını belgeleyen Dünya Kadar Zaman.

 

Edebiyatın ortasında, edebiyat tarihinin dışında bir kadın: Cahit(e) Uçuk

“Hem realistim, hem romantik bir tarafım var. İyimserim. Dünyayı, insanı, çiçeği severim. Karanlıkları sevmiyorum; karanlık yazmadım hiçbir zaman. Acılı, hafif tertip biberli şeyler yazdığım oldu ama zehir zemberek asla yazmadım”

Cumhuriyet döneminin ilk kuşak kadın yazarlarından olan Cahit Uçuk, 1909’da Selanik’te doğdu. 2004 yılında İstanbul’da vefat etti. Yaşamına pek çok başarı sığdırdı. Yazdıkları çok sevildi, erkek sanıldı, aslında Cahide olduğu öğrenilince tepkilerin yağdığı da oldu. Fakat o, kalemi hiç elden bırakmadı.

cahit-ucuk-1

Annesi Hadiye Hanım, Selanik, babası İbrahim Vehbi Bey ise Diyarbakırlıdır. Vehbi Bey, son Osmanlı Meclisi’nde Siverek Milletvekilliği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sonrası kaymakamlık yapmıştı. Gerek imparatorluğun parçalanması, gerekse Vehbi Bey’in görevi gereği Cahit Uçuk’un çocukluk ve gençlik dönemi Anadolu’da geçti.

Anne ve babasının okumaya olan düşkünlüğü ve zengin kütüphaneleri sayesinde Türkiyeli ve yabancı yazarlarla çok küçük yaşlarında tanıştı. Abdülhak Hamid ve Tevfik Fikret’in yapıtlarını daha anlamlarını bilmeden ezberlemişti. Maksim Gorki ve Victor Hugo’yu odasındaki dolap kapaklarına fotoğraflarını asacak kadar severdi. Etkilendiğini ifade ettiği diğer yazarlar, Yunus Emre, Halit Ziya, Reşat Nuri, Ömer Seyfettin, Faruk Nafiz, Nazım Hikmet, Peyami Safa ve Halide Edip idi. 

cahit-ucuk-2

Uçuk, küçük yaşlarından itibaren şiirler yazar, günlük tutar. On altı yaşlarında, bir akrabası aracılığıyla Abdülhak Hamid ile tanışır ve incelemesi için ona şiir defterini bırakır.

Hamid, üç ay sonra defteri geri verdiğinde arka sayfasına yazdığı yarım sayfa notta, yazmaya karşı yetenekli olduğunu, biraz daha çalışırsa daha iyi eserler yaratabileceğini, ancak nesir yazarsa daha başarılı olacağını, düşündüğünü iletir. Şairin bu yorumu Uçuk’u hem yüreklendirir, hem de nesir yazmaya yöneltir.

cahit-ucuk-5

İlk yapıtı 1935’te Yarım Ay dergisinde yayınlanan “Bir Masal ki Herkes Okumalı” adlı hikayesiydi. Uçuk, edebiyatın birçok türünde yapıtlar verdi. On beş roman, dokuz hikaye kitabı, beş piyes, on iki çocuk romanı, on bir çocuk hikâye kitabı, on masal kitabı, bir destan, bir şiir kitabı ve anı kitapları yazdı.

1937’de Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından bastırılan “Türk İkizleri” adlı çocuk kitabı ile 1958’de Uluslararası Çocuk Kitapları Birliği’nin “Hans Christian Andersen Şeref Armağanı” ödülünü kazandı. Döneminin çok okunan yazarlarından olan Uçuk, yapıtlarında yurt ve doğa sevgisi, aile ilişkileri, Anadolu insanlarının yaşamı temalarını işledi.

Kaynak: Hale Kolay, CAHİT UÇUK’UN ÖZYAŞAM ÖYKÜSÜ: OTOBİYOGRAFİ VE KADIN TARİHİ, Yükseklisans Tezi, Ege Üniversitesi, İzmir-2009.

Görseller Kaynak: İstanbul Şehir Üniversitesi e-arşiv

Kadıköy Emniyeti’nde işkence gecesi

Dün Kadıköy Rıhtım’da HDP’lilerin tutuklanmasını protesto etmek için toplanan gruba yapılan polis müdahalesinin boyutları gece ortaya çıktı. Kadıköy İskele Polis Merkezi’nde gözaltında tutulan yaklaşık 20 kişinin tamamı işkence gördüğünü bildirdi. HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya’nın eline vuran polislere tepki gösterirken dayakla gözaltına alınan oğlu Muhammed Cihad Saatçioğlu’nun emniyette de ağır işkenceye uğradığı, omurga bel kısmının kırıldığı ve vücudunun her yerinde darp izleri olduğu gece sosyal medyadan duyuruldu.

HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya basına verdiği demeçte “Hükümet demokrasi masalı anlatırken tüm cezaevlerinden 2 yıl önce inanamayacağımız işkence haberleri geliyor. Milletin iradesi ve muhaliflerin sesi yok sayılıyor” dedi. Muhammed Cihad Saatçioğlu ise sabah saatlerinde “Diz çöktürerek bekletme ve hatta duvardan duvara vurma gibi işkenceler gördük. Bu saatten sonra korkacak hiçbir şey kalmadı” açıklamasını yaptı.

Muhammed Cihad dün gece gördüğü işkencenin ardından önce Kadıköy Numune Hastanesi acil servisine, ardından aynı hastanenin Beyin Cerrahi Servisi’ne yatırıldı. Baygın geldi, hastane emekçileri tarafından ayıltıldı. Sosyal medyada işkencenin fotoğraflarla ve #KadıköyEmniyetteİşkenceVar hashtag’iyle yayılması üzerine Muhammed Cihad’ın “kaçmaması için” hastane koridorunda nöbet tutan polisler önlemlerini sıklaştırdı. Savcılıktan gelen yeni emiri gerekçe gösteren polisler sabaha karşı ziyarete gelen insanları Muhammed Cihad’a yaklaştırmadı, iki dakika uzaktan bakıp gitmelerini istedi.

Anne Hüda Kaya, “Savcılık yaklaşmama emri verdi” diyen polislere “Savcılık kendi pisliğini temizlemeye çalışıyor!” diye tepki gösterdi. Polislerin hasta yatağına kelepçelediği Muhammed Cihad için hastane doktorları bugün öğleye kadar müşahade kararı aldı. Bugün öğlen saatlerinde gelen polisler önce avukat yokken “sağlık durumum iyi” diye başlayan ifade imzalatmaya çalıştı; ardından avukat eşliğinde işkence polis kayıtlarına geçti. Gözaltında işkence gören diğer 19 kişi ise sosyal medya çalkalanınca gece apar topar Göztepe Karakolu’na götürüldü. Sabah ise çevik kuvvet eşliğinde sağlık raporu için tekrar Numune’ye getirildi ve hastane işlemlerinin ardından adliyeye sevkedildi.

Muhammed Cihad’a hastanede refakat eden annesi ve kardeşleri dünden beri yaşadıkları dehşeti anlatmakta zorlandı. HDP’lilere yönelik operasyonlara karşı Kadıköy Rıhtım’da düzenlenen kadın eylemine önce polislerin, sonra Rıhtım Polis Karakolu önünde beklerken faşist bir grubun saldırdığını, faşistler saldırırken polislerin saldırıyı önlemek yerine yine onlara saldırdığını belirten aile, hastanede de polislerin gece boyunca üç defa kalabalık bir ekiple gelerek Muhammed Cihad’ı emniyete geri götürmek istediğini, doktorun buna izin vermediğini anlattı.

Muhammed Cihad bugün öğleden sonra “bozkurt tişörtlü birini darp ettiği” gerekçesiyle oturamaz haldeyken korse ve sandalye ile hastaneden İstanbul Anadolu Adliyesi’ne götürüldü. Ailenin aktardığına göre polisler yoldan geçen insanları “Hainleri, teröristleri getirdik!” gibi söylemlerle tahrik etti. Muhammed Cihad’ın sağlık durumu hastaneye ilk geldiği ana kıyasla iyi olsa da yürüyemez haldeyken adliyeye taşınması ve an itibarıyla avukatsız olması aileyi endişelendiriyor.

Hazırlayan: Güray Tezcan

Okuyucularımızdan gelenler: Geleceğin Katilleri

Merhabalar,

Sevgili okuyucumuz Cansu Özge Özmen, kendisinin yazıp yönettiği “Geleceğin katilleri” isimli kısa filmi için şunları iletiyor:

Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı’nda Nazi kampları nakil sorumlusu Otto Adolf Eichmann’ın yargı sürecini anlatırken, kötülüğün norm haline geldiğinde nasıl sorgulanmadığından, kötülük yapanın ise beklendiği gibi bir canavardan ziyade, herkes gibi bir insan olduğundan söz eder. Bugün, geçmişin katliamlarına ve sorumlularına baktığımızda da aynı soğukkanlılıkla yapılan itiraflar kanımızı dondursa da, halihazırda yapılan katliamların etkisi aynı derecede yoğun değildir. Hatta gelecek kuşakların katliam diye nitelendirecekleri pratikleri bugün izlerken iki kere düşünmeyiz.

Amerika’da 1930’larda dahi oldukça yaygın olan linç törenleri ve izleyenlerinin fotoğrafları, 1965’te Endonezya katliamının faillerinin röportajları, Kuzey Kore gulaglarından kurtulan insanların anlatıları bizde hep aynı şok etkisini yaratır. Belli bir toplum tarafından norm olarak algılanan katliam zaman içinde ya da farklı coğrafyalarda insanlık dışı olarak nitelendirir. Biz, o kötülüğü yapan insanlardan değilizdir. Onlar adeta başka bir türe mensuplardır. En azından izlenimimiz budur.

Bir gün hayvanlara yemek, giyim, deney, eğlence kisvelerinde yapılan dayanılmaz zulmün sona ereceği ve gelecek kuşakların da bize dönüp baktıklarında aynı izlenimleri paylaşacağı kanısındayım. En azından bu ihtimale inanmak istiyorum. Bu kısa filmde de o gün gelmiş ve bu zulmün bir parçası olan son nesil de hissettiklerini aynı soğukkanlılıkla bir röportajda izleyiciyle paylaşıyorlar. Doğru bildikleri her pratiğin zaman içinde tabulaşması ve onların gelecek (gelmiş) kuşaklar tarafından adeta bir canavar gibi görülmesine dair hislerini anlatıyorlar.

Neden her kuşağın kendi hatalarından sonuçlar çıkarması gerektiği, tarihin neden acımasızca tekerrür ettiği, insan pratiklerinin büyük bir hızla değişirken neden doğasının bir türlü değişmediği gibi soruları sıkça kendimize soruyoruz. ‘Geleceğin Katilleri’ ile bir kez de her gün öldürdüklerimiz için sormak istedik.”

Sevgili Özmen’e değerli çalışmasını bizimle ve siz değerli okuyucularımızla paylaştığı için teşekkür eder, başarılı çalışmalarının devamını dileriz. Umarız ki bu çalışma, bir şeyleri daha iyi algılamamıza yardımcı olabilir.

Yaşanacak özgür bir gelecek varsa neden hepimizin olmasın?

Okuyucularımızdan gelenler: Dedetepe Çiftliği sanıldığı kadar ekolojik mi?

1

Ekolojik bir yaşam ve bu özelde kurgulanmış yeni yaşam alanları son birkaç yıldır hepimizin umudu, hayali ve hatta gelecek planı. Çoğumuz sömürü ortamını benimsemiş ve her geçen gün sürdürülebilir hale getirilen beton kentlerden uzaklaşmak, sömürüsüz, yatay olarak örgütlenmiş, eşit ve özgür bir hayat arayışındayız. 

Bu örneklerden biri olarak geçmişte sitemizde haberine yer verdiğimiz Dedetepe Ekolojik yaşam çiftliği ise hayalleri suya düşürüp bir de üzerine umut kıran cinsten olaylarla tekrar sitemizde yer alıyor. Bu kez hiç ekolojik değil, üstelik homofobik ve tehditkâr.

Okuyucumuzdan gelenler köşemizin bugünkü konuğu bir kişi değil birkaç kişi. Ekolojik yaşam çiftliğinde yaşama umuduyla gittikleri Dedetepe’de gördükleri muamele ve yaşam tarzı hakkında Gaia aracılığıyla eko çiftlik planları olanları uyarmak niyetindeler.

Aşağıda göreceğiniz ekran görüntüleri Buğday Dergisi‘nin yöneticisi ve Dedetepe Çiftiğinin sahibi olan kişiyle yapılan konuşmalara ait. Kendisi daha önce, bir etkinlik sayfasında etkinlik hakkında yorum yapan katılımcılara küfürlü ve bir “ekolojik çiftlik sahibinden” beklenmeyecek ifadeler kullanmasıyla da şaşırtmıştı bizleri.

Konu hakkında vehaber adlı sitede yayınlanan haber için buraya tıklayabilirsiniz.

Murat Tiliç: Arkadaşlar yüksek düşlerle çıktığım yolda duraklarımdan bir tanesi de Dedetepe Ekolojik Yaşam Derneği’di Erkan Alemdar ile karşılıklı anlaşmalar sonucunda burada bir süre yaşamımı sürdürmeye karar vermiştim. Çiftlikte güzel dostlar biriktirdim, burada yaşamaya başlayanlar oldu. Güzel bir yaşam için mücadele veriyorduk. Ama Erkan Alemdar’ın baskıları, kullandığı dil, tehditler maalesef bizi yıldırdı. Ortalıklarda, ekolojistim, diye gezen ve ekolojist dostlara sürekli küfürler savuran bu adamı tanıyın. Biz yakaladığımız bu enerjiyle yeni bir yaşam alanı kuruyoruz. Yeni kuracağımız yaşam alanına enerjisi yüksek doğa dostu insanları bekliyoruz….

Ayrıca Buğday Derneği- Buğday Dergisi ikiliği de geçtiğimiz günlerde gündeme yansımıştı.

Facebook postunda, halihazırda bir yönetimi olan Buğday Derneği’nin yeni yönetici seçimi yapacağı yazılmış ve bu seçimde yer alması beklenen adaylar listelenmiş. Ancak yorumlardan anlaşılıyor ki, aday olarak gösterilen kişiler kendileri aday değiller. Yani anketi düzenleyen Buğday Dergisi, aday olmasını istediklerini kendilerinden habersiz olarak aday göstermiş, anket için.

Bunlar da bir başka arkadaştan görseller:

Veganlık, ekolojistlik, hak savunuculuğu… Bunlar bir bütün olarak ve ayrım gözetmeksizin uygulandığı zaman işlevsel olan erdemler. Yani vegan olup insan haklarını yok saydığınızda, ekolojik çiftlik açıp insanlara hakaret ettiğinizde, yaptığınız işteki o güzel pay ne yazık ki görünmez oluveriyor.

Topyekûn özgürlük ve istisnasız özgürlük ile eşitlik için kolları sıvama ve güzel topluluklar oluşturma zamanı. Birbirimizden haberdar ve örgütlü enerjili günlere.

İklim Ağı Türkiye’yi Paris Anlaşması’nı onaylamaya çağırıyor

1

Türkiye, Paris Anlaşması’nı imzalayan 191 ülke arasında yer alıyor. Bununla beraber, anlaşmanın onaylanması için henüz herhangi bir irade veya girişim ortaya konulmadı. İklim Ağı, Türkiye’yi yeni iklim rejiminin bir parçası olmak için Paris Anlaşması’nı onaylamaya ve ulusal katkı hedeflerini iyileştirmeye davet ediyor.

Bugün itibarıyla küresel emisyonların yüzde 65’inden sorumlu 94 tarafın onayladığı Paris Anlaşması 4 Kasım 2016 tarihinde resmen yürürlüğe girdi. 191 ülkenin imza attığı Paris Anlaşması’nın hayata geçmesi için küresel emisyonların yüzde 55’inden sorumlu en az 55 ülkenin anlaşmayı onaylaması gerekiyordu. Bu eşik Ekim ayı başında aşıldı. Türkiye Paris Anlaşması’nı 22 Nisan 2016 tarihinde imzalamasına rağmen hâlâ onaylamadı. 7-18 Kasım arasında Marakeş’te toplanacak olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) 22. Taraflar Konferansı, Paris Anlaşması’nın da ilk taraflar konferansı olacak.

Küresel ortalama sıcaklıklardaki artışın 2°C’nin oldukça altında tutulması, 1,5°C eşiğinde sınırlandırılmasına ve net karbon emisyonlarının 21. Yüzyılın ikinci yarısında net sıfır emisyonlara ulaşılmasına dair hedefler, Paris Anlaşması’nı kabul eden tüm ülkelerce tanındı.

Anlaşmanın önemli bileşenlerinden biri olan ulusal katkı niyet beyanları  ile ülkelerin ortaya koyduğu emisyon azaltım hedefleri, yüzyılın sonunda 2,7 ile 3,7°C daha sıcak bir dünyaya işaret ediyor. Bilim insanlarına göre, iklim değişikliğiyle mücadelenin başarıya ulaşması için söz konusu hedeflerin yükseltilmesi, emisyonların 2020 öncesinde düşüşe geçmesi şart.

Türkiye, Paris Anlaşması’nı imzalayan 191 ülke arasında yer alıyor. Bununla beraber, anlaşmanın onaylanması için henüz herhangi bir irade veya girişim ortaya konulmadı. Bunun doğurduğu risklerin ve kaçırılacak fırsatların altını çizmek gerekiyor.

– Türkiye, iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek bölgelerden birisi olan Akdeniz Çanağı’nda yer alıyor. İklim değişikliğiyle mücadelenin başarısızlığı yaşadığımız coğrafyada hem çevresel hem de ekonomik çöküş riskini barındırıyor.

– Paris Anlaşması, 2020 sonrası iklim rejiminin çerçevesini çiziyor. Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı onaylamaması, anlaşmanın uygulama döneminin mimarisinin belirleneceği aşamada söz hakkına sahip olmaması, küresel iklim hareketinin dışında kalması anlamına geliyor. Türkiye düşük karbonlu ekonomiye dönüşüm prensiplerinin ortaya koyulacağı bu tartışmalarda bulunmalı.

– Düşük karbon ekonomisine geçiş, istihdam, halk sağlığı, enerjide dışa bağımlılık gibi kilit alanlarda gelişim vaat ediyor. Küresel iklim hareketinin dışında kalmak, bu fırsatların kaçırılması anlamına geliyor.

Türkiye, adil yükümlülük çerçevesinde ulusal katkı niyet beyanını küresel sıcaklık artışını 1,5°C altında tutma hedefine uygun şekilde yeniden belirlemeli. İklim değişikliğine karşı dirençli ve ekonomik olarak güçlü bir ülke olma hayalini gerçekleştirmek için Türkiye’nin sera gazı emisyonlarını hızla azaltacak sanayi, ulaşım ve enerji politikalarını ve uyum politikalarını hayata geçirmesi gerekiyor.

2014 yılında 1990’a göre 261 milyon ton daha fazla sera gazı salan Türkiye, ulusal katkı belgesinde emisyonlarını 2030’da 1990’ın 461 milyon ton üstüne çıkarmayı  taahhüt etti. Beyan edilen bu hedef Türkiye’nin sera gazı emisyonlarının 2030’da 2012 yılı seviyesine göre yüzde 162 oranında artacağını gösteriyor. İklim Ağı bu gerekçelere dayanarak, Paris Anlaşması’nın ilk taraflar toplantısının yapılacağı Marakeş’teki İklim Zirvesi öncesinde Türkiye’yi Paris Anlaşması’nı onaylamaya, ulusal katkı beyanını gözden geçirerek yenilemeye davet ediyor.

Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları, iklim değişikliği konusunda ortak kaygılarını ve çözüm önerilerini birlikte dile getirmek üzere 2012 yılında “İklim Ağı”nı kurdu.

İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin geri dönülemez noktaya gelmeden önce durdurulması için ortak çalışmalar yürütmeyi amaçlayan İklim Ağı,  Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Doğa Derneği, Doğa Koruma Merkezi, EUROSOLAR Türkiye (Avrupa Yenilenebilir Enerji Birliği Türkiye Bölümü), Greenpeace Akdeniz, Heinrich Böll Derneği, Kadıköy Bilim Kültür ve Sanat Dostları Derneği (KADOS), TEMA, Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı, Yeryüzü Derneği, Yeşil Düşünce Derneği, Yeşilist, WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) gibi sivil toplum kuruluşlarının katkısı ile kuruldu.