Ana Sayfa Blog Sayfa 382

Yok olmaya yüz tutmuş mercanların büyülü dünyasına “time lapse” dokunuşu: Coral Colors

Çok uzun zamandır, bilim insanları, Avustralya’nın doğusunda bulunan ve dünyanın en büyük resifi olan Büyük Set Resifinde bulunan ancak iklim değişikliği, fırtınalar, dikentaçlı denizyıldızı salgını* ve güneş kremleri** gibi çeşitli sebeplerle dörtte birinden fazlasının yok olduğu, renklerinin gitgide ağardığı mercanlar için alarm veriyor.

İstatistikler bizi bu konuda ayıltırken, mercanlar kuraklaşmaya devam ediyor. Büyük Set Resifinin karşı karşıya olduğu tehlikenin farkındalığını artırmak adına, Barselona merkezli film yapım şirketi myLapse, zaman atlamalı çekim tekniği (time lapse) ile deniz altındaki mercanların yaşam devinimini, insan gözünün göremeyeceği naif hareketlerini yakın çekim ile bize sunuyor.

Time lapse, fotoğraf ve video arasında bir görselliğe sahip, aralıklı çekimlerden oluşan, çok sabır isteyen çekim tekniğidir.

Antonio Rodríguez Canto bu tekniği uygulamak adına bir yıl boyunca 25 bini aşkın mercan fotoğrafı çekti ve hareketlerini kaydetmek için görüntüleri bir araya getirdi.

Fikir, mercanların acil durumuna dikkat çekerken, yeni bir video tekniğinin denenmesine olanak sağladı.

buyuk-resif-mercanlar

Bu çalışmanın başlama hikâyesini Canto şöyle anlatıyor:

Coral Colors (Mercan Renkleri) videosu, time lapse video oluşturma ihtiyacı ile doğdu. Üzerinde çalıştığım time lapse tekniği daha yeni ve nadir görülen çekim tekniğidir. Bu teknikte çekilmiş mükemmel kalitede yüzlerce bulut, şehir, gün ağarması ve samanyolu videoları var. Her birinde çeken kişinin kendi kişisel dokunuşları var, ancak bende déja vu hissi uyandırıyor.

İlham almak için yaptığım internet araştırmaları sonucunda, mercanlarla ilgili birkaç video buldum. Bu videolar beni tam on ikiden vurdu. Tam da aradığım özellikte, çok nadir kullanılan time lapse tekniği ile çekilmiş videolardı.

İzlediğim videolar benim ancak bir avuç kum kadar olabilecek bilgime çok büyük katkı sağladı. Çünkü bu insanlar bu canlılar hakkında çok şey biliyor ve Büyük Set Resifinde bulunan tehlikenin oldukça farkındalar. Bu da benim projeme başlamak adına aldığım son ivme oldu.”

(Videoda çalan müzik: Amostra III – Cedric Baravaglio, Jonathan Ochmann and Zdravko Djordjevic)

İnsanlar, günlük meşguliyetleri arasında varlığını unuttuğu güzelliklerin yok olmaya yüz tutmuş olduğunu öğrenince nasıl üzülüyor değil mi? Oysa ertesi gün meşgalesine geri dönecek ve öncelikleri yine başka şeyler olurken, dün izlediği videonun zihninden silinişini fark etmeyecek bile. O sırada mercanlar da renklerini kaybetmeye devam edecek. Sonra bir haber daha çıkacak haklarında. Yeniden gündeme gelecekler, yok olmalarıyla ilgili insanları yine üzecekler. Ve bir gün yeniden… Bu sefer mercanları kaybettik, diyeceğiz. Hani küresel ısınıyorduk ya, o yüzden.

buyuk-resif-mercanlar-2Başka bir araştırmaya göre, mercanların seçici olmayan beslenme şekilleri nedeniyle mikro plastikleri yediği ortaya çıkmış. Henüz mercanlara direkt zararı tam olarak bilinmemekle birlikte mikro plastiklerin deniz canlılarını olumsuz etkilediğini biliyoruz. Bu durumda, mercanlar için de etkisinin en azından olumlu olmayacağını idrak edebiliriz.

Mercanların içinde bulunduğu tehlikenin aciliyetini hatırlatma isteği ile ortaya çıkmış Coral Colors videosunun amacına ulaşmasını temenni ederim. Bireyler olarak yapabileceklerimizi ise aşağıda sıraladım:

*Dikentaçlı denizyıldızı, genellikle sert mercan polipleri ile beslenir. Üst ya da aboral yüzü zehirli dikenlerle kaplıdır. İklim değişikliğinin etkisiyle, denizdeki doğal dengenin bozulması üzerine bu denizyıldızlarında artış gözlemlenmekte ve bu çoğalma mercan kayalıklarına zarar vermektedir. 

** Araştırmalar mor ötesi ışınların vücuda nüfuzunun engellenmesi için güneş kremlerinde kullanılan en yaygın aktif maddelerden biri olan oksibenzonun, mercanlar için zehirli olduğunu ortaya koyuyor.

*** Yavaş Hareketi (Slow Movement), hızlı modern hayatı eleştiren ve hayatın farklı alanlarında (yeme biçimi, ekonomik hayat, insanlararası ilişki vs.) hız ve modern tüketim kalıplarını dönüştürecek bir kültürel değişimi savunan toplumsal harekettir.

buyuk-resif-mercanlar-3Kaynak: http://www.mylapse.com/coralcolors/

http://www.treehugger.com/natural-sciences/time-lapse-video-corals-mylapse.html

http://bilimfili.com/mercanlar-plastik-yiyorlar/

Sahafların tozlu sayfaları arasında

Beyoğlu Sahaf Festivali’nin başladığı şu günlerde mevzu bahis olarak sahaflardan bahsetmek istedik. Ne paraya ne pula tamah eden sevdalıların meşgalesidir sahaflık. Çünkü sahaflık mesleği, ne para kazancı için, ne servet ne de şöhret için edinilir. İşin erbabı olmak, ta içeriden gelir. Günümüzde çokça hataya düştüğümüz anlamlarından biri olan sahaflık, eski kitap satıcısı da demek değildir. Sahaflık, ölmüş olanların kitaplarını ölecek olanlara satma sanatıdır.

sahaf-1

Sahaf kelimesi, köken olarak “suhuf” kelimesinden gelmektedir. Sahaflar Osmanlı’dan da önce Selçuklular zamanında teşkilatlanmaya başlamıştır, fakat en güçlü dönemlerini Osmanlı zamanında yaşadıklarını biliyoruz.

Sahaflar Çarşısı olarak bilinen yer, İstanbul’da, sırf sahaflara tahsis edilmiş özel bir çarşıdır ve günümüze kadar gelmiştir. Evliyâ Çelebi’nin Seyâhatnâmesi’nde, 17. yüzyılda sahaf dükkânı sayısının 50, ulemâ hizmetinde bulunan sahaf esnafı sayısının ise 300 olduğundan bahsedilir. Kapalıçarşı’daki sahaf dükkânları, Birinci Dünya Harbinden sonra tamamen kapandı. Kitapçı dükkânlarının bir kısmı, Bâyezîd Câmii avlusunda bulunan Sahaflar Çarşısına; bir kısmı da Bâbıâli Caddesi’ne (Ankara Caddesi) taşındı.

Osmanlılar zamanında sabit sahaf dükkânlarının yanında, gezen, bohça ile kitap satışı yapanlar da vardı. Bunlara “bohçacı” denirdi. Bu kimseler konak ve evleri dolaşarak kitap satarlardı.

sahaf-2

Sahafların belirli bir ücret karşılığı kitapları kiralayıp ödünç verdikleri de görülmüştür. Manchester Üniversitesi’ndeki John Rylands Kütüphanesi’nde bulunan Mihr-ü Vefa kitabının ilk sayfalarında, bu nüshanın İstanbul’daki çarşı pazarlarda ve kahvehanelerde okunduğuna dair notlar bulunmaktadır. Sahaflar genellikle kitap kiralamaya karşı olsalar da örnekteki gibi bunu gerçekleştiren sahaflar da bulunmaktaydı. Edebiyatımızda buna dair çok güzel bir örnek vardır:

“Dest-i gadr-ı müstaıradan ziyânım bî-hesab
. Tövbe ettim, âriyet hiç kimseye vermem kitâb”

 (Ödünç kitap alanların elinden zararım hesapsız.
Tövbe ettim, hiç kimseye ödünç kitap vermem.)

sahaf-3

Bu örneğe bir Arap atasözü de ekleyebiliriz ki: “Kitabı emanet veren büyük deli, geri getirense en büyük deli.”

sahaf-4

Eskiden sahaf çarşısının kâhyasının, aynı zamanda sahafların şeyhi olduğunu ve sabah muayyen saatte çarşıya gelip bütün esnaf birlikte dua etmeden, dükkânların açılmadığını anlatan Sahaflar Şeyhi Muzaffer Ozak, şöyle devam ediyor: “Mesela bir adam sahaftan kitap aldı ve eksik buldu bu kitabı. Gelip kâhyaya şikâyet ederse, bana falanca eksik kitap sattı diye. Onu uyarırlardı evvela. Sonra aynı şey tekerrür ederse, dükkânı bir hafta kapama cezası verirlerdi. Tekerrür ettiği vakit de, esnaflıktan atıp ‘Bu adam esnaflığa yaramaz’ diyerek dükkânını tamamen kapatırlardı. Sonra da kimin kalfası bu işe daha yatkınsa, dükkânı ona devredilirdi.”

Ozak, “Biz öyle kitaplar satmışızdır ki, alan kişi o kitabı göğsüne bastırıp sabaha kadar öyle yatmıştır” diyerek hem sattıkları kitapların hem de sahaflığın ehemmiyetine değinir.

sahaf-5

Sahaflık müslümanlara mahsus bir meslekti. Tanzimat’a kadar olan dönemde gayrımüslimler sahaflık yapamazlardı. 19. asrın ikinci yarısında kitap basma işine girmelerine müsaade edilse de dini kitap satışları yasaklanmıştır.

sahaf-7

Sahaflar Şeyhi Muzaffer Ozak’ı, bir gün devrin Cumhurbaşkanı Celal Bayar sahaflar çarşısında ziyarete gelir. Muzaffer Efendi, Celal Bayar’a göstermek üzere 6 tane eser çıkarır. Bunlar Fuzuli’nin vefatından 10 sene sonra Kanuni devrinde yazılmış eserlerdir. İçlerinde kıraat içeren Kuran-ı Kerim de bulunmaktadır. Bu kitapları yurt dışına çıkarmak isterler. Muzaffer Ozak durumu Celal Bayar’a açar. “Döviz getirsin, satalım” der. Muzaffer Ozak satmaz. Sahaflar Çarşısına daha sonra heyet teşrif ettirirler. Heyet kitapları paha biçilmez olarak tanımlar. Muzaffer Ozak eserleri devlete bağışlar ve o eserler şu anda Topkapı Sarayı’nda sergilenmektedir.

sahaf-9

Günümüzde ise çoğu sahaf adı altında kitap satan dükkânlara gittiğimizde sınav soru bankalarından başka bir şey göremiyoruz. Yine de işin ehli olup bu mesleği yaşatmaya gönül vermiş öyle nadide sahaflar var ki, onlar direnmeye çalışıyorlar. İşinizin düşmesini beklemeyin, mutlaka bir sahafa uğrayın, size hitap edecek bir kitap, bir döküman kesinlikle bulacaksınızdır.

Sanata duyarlı ve yaratıcı nesilleri yetiştirmek için destek projesi: “Okulum İstanbul Modern’de”

İstanbul Modern Sanat Müzesi’nin başlattığı “Okulum İstanbul Modern’de” projesi, sanatsever bir nesil yetiştirmeye katkı sağlamak isteyenleri bekliyor.

Kurulduğu günden bu yana 650 bin çocuk ve gence ücretsiz sanat eğitimi sağlayan İstanbul Modern, daha fazla çocuğa ulaşmak için bu yıl “Okulum İstanbul Modern’de” projesini başlattı.

Farklı bir hediye

Destek alt limiti 100 TL olarak belirlenen proje sayesinde minimum 10 çocuğun sanat eğitimine katkı sağlanıyor.

Sanata duyarlı ve yaratıcı nesiller yetiştirmek için daha fazla çocuğa ulaşmayı hedefleyen proje aynı zamanda özel günler için farklı bir hediye alternatifi sunuyor.

Kendiniz ya da sevdikleriniz adına İstanbul Modern’e katkıda bulunarak, isme özel hazırlanacak sertifikalarla hem anlamlı bir armağan hem de çocuklara sanat dolu bir gelecek hediye etmek mümkün.

“Okulum İstanbul Modern’de” projesine katkı sağlamak isteyenler [email protected] adresinden detaylı bilgi alabilir.

istanbul-modern-cocuklara-sanat-egitim-destekSanat eğitimi veren bir müze

Kuruluşundan bu yana sadece sanat yapıtlarını sergilemekle kalmayan İstanbul Modern, bir sanat eğitim kurumu haline de geldi. Çocukların ve gençlerin sanat eğitimi olanaklarından yararlanması amacıyla müze içinde ve dışında pek çok çalışma yürüten İstanbul Modern’in programlarından bugüne dek yüz binlerce çocuk ve genç yararlandı.

Zengin sanat koleksiyonu, kütüphanesi, dönemsel sergileri ve eğitim odası ile okullar için yaratıcı bir öğrenme alanı olan İstanbul Modern, İstanbul’un birbirinden farklı ilçelerinden gelen çocukların müze ziyaretlerini eğlenceli ve nitelikli hale getiriyor. Özellikle anaokulu, ilk ve ortaöğretim çocuklarının ücretsiz olarak sanat eğitim programlarından faydalanmalarını sağlayan İstanbul Modern’i günde ortalama 500 çocuk ziyaret ederek, eğitimlere katılıyor.

Yılgınlık yok, direniş var: Özgür basın susturulamaz

1
“Baskıya direnmek, insanın diğer haklarının bir sonucudur.
Toplumun tek bir üyesi baskı altına alındığında, tüm toplum
baskı altındadır. Toplum baskı altına alındığında, her bir üyesi
baskı altındadır. Hükümet halkın haklarını bastırdığında,
ayaklanma halk ve halkın her bir kesimi için hakların
en kutsalı ve ödevlerin en vazgeçilmezidir.”
(1793 Fransız Devrim Anayasası Önsözü’nden)
 

İktidara yakın olmayan her medya kuruluşuna “FETÖ ile bağlantısı var” suçlamasıyla operasyonlar yapan AKP hükümeti, bu kez de Cumhuriyet Gazetesi’ni hedef aldı.  

Cumhuriyet Gazetesi’ne, yöneticilerine, yazarlarına, çalışanlarına yönelik operasyonda Cumhuriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu ile yazarlar ve yöneticiler geçtiğimiz gün sabah saatlerinde evlerinde yapılan arama sonrasında gözaltına alındı. Ardından ise gözaltına alınan yazar ve yöneticilere beş gün boyunca avukat yasağı konuldu.

Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt olan Cumhuriyet Gazetesi, Fethullah Gülen ve cemaat yapılanmasının Türkiye Cumhuriyeti için ne kadar büyük bir tehlike olduğunu yıllardır dile getirmiş, hatta 2005’in Mart ayında Fethullah Güleni eleştiren haberlerinden dolayı yayınları da durdurulmuştu

Cumhuriyet’i, FETÖ’yü eleştirdiği için zamanında yerden yere vuranların, şimdi Cumhuriyet’i, FETÖ’cü olmakla suçlaması demokrasiyi, hukuku nasıl katlettiklerini de gözler önüne sermektedir. Hukuki dayanağı bulunmayan iddialar ile Cumhuriyet Gazetesinin yayınına son vermeye çalışıldığı son derecede açıktır. İnandırıcılığı olmayan bu iddialarla yapılan gözaltılar, sadece Cumhuriyet gazetesine yapılmış bir operasyon değildir; basın ve ifade özgürlüğüne de bir darbedir.

15 Temmuz darbe girişiminin bastırılmasıyla, özgürleşme ve demokratikleşme yolunda ciddi adımlar atılması beklenirken, hükümet ne yazık ki basın ve yayın özgürlüğüne adeta darbe üstüne darbe yapmaktadır.

TGC’nin verdiği bilgiye göre, darbe girişiminin ardından kapatılan gazete, dergi, TV ve haber ajansı sayısı 170’e ulaştı, 105 gazeteci ise cezaevine gönderildi. Kapatılan basın kuruluşları nedeniyle de 2 bin 500 gazeteci işsiz bırakıldı.

cumhuriyet-1Ses çıkarmadığımız sürece sıra hepimize gelecek

İktidar basına yönelik bu baskı politikasından bir an önce vazgeçmelidir. Her güne yeni bir antidemokratik uygulamayla uyandığımız şu zamanlar, bir olmanın, dayanışmanın zamanıdır. İktidar, basın emekçilerini tutuklayarak, gözaltına alarak halka gözdağı vermeye çalışmaktan, medyayı çağdaş demokrasilerde görülmemiş bir şekilde baskı altına alarak, korku iklimi yaratmaya çalışmaktan vazgeçmelidir. Hiçbir karşı ses duymak istemeyen hükümet, bilmelidir ki, özgür basın mensupları; yöneticileri, yazarları, çalışanları, okurları ve destekçileri ile birlikte her türlü baskıyla sonuna kadar mücadele edecek güçtedir!

Bizler de Gaia Dergi olarak, halkı, haber alma hakkına sahip çıkmaya çağırıyoruz.

Reha Erdem seçkisi Gezici Festival’de: Usta yönetmen ile sinemanın altın çağına yolculuk

1

Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen Gezici Festival, bu yıl seyircisini, usta yönetmen Reha Erdem rehberliğinde, sinema sanatının görkemli geçmişinde bir yolculuğa davet ediyor. 22’nci Gezici Festival için seçtiği beş filmi Sinemanın Altın Çağı başlığı ile derleyen Erdem, seçtiği filmleri, “zihin açıcı ustalıkları, verecekleri benzersiz hazları, duyuracakları heyecanları hatırlatma arzusuyla oluşmuş bir öneri” şeklinde özetliyor.

Reha Erdem ile sinemanın “altın çağı”

Gezici Festival, 22’nci yılında da izleyicisinin merakla beklediği sürprizlerini sürdürüyor. Önceki yıllarda Zeki Demirkubuz, Tuncel Kurtiz, Barış Bıçakçı, Murathan Mungan gibi usta sanatçıların seçtikleri filmleri sinemaseverlerle buluşturan Gezici Festival, bu yıl da Reha Erdem’in seçtikleriyle sinemaseverlerin karşısına çıkacak.

Erdem’in 1940, 50 ve 60’lı yıllardan yaptığı seçkisinde, geçmişten günümüze ayna tutan beş klasik yer alıyor: Tehlikeli Fısıltı (Children’s Hour; yönetmen William Wyler, 1961), Sessizlik (The Silence; yönetmen Ingmar Bergman, 1963), Ox-Bow Olayı (The Ox-Bow-Incident; yönetmen William Wellman, 1943), Yankesici (Pickpocket; yönetmen Robert Bresson, 1959), Stromboli (yönetmen Roberto Rosselini, 1950).

“Sinemanın altın çağı, yenilenmenin tek umudu”

Erdem’in seçkisi, sinemanın geçmişini tanımak ve tadına varmak için yapılan bir çağrı aynı zamanda. “Sinema sanatının çok muhteşem bir geçmişi var. Sinemanın geçmişini tanımadan, o geçmişin tadına varmadan, bugünkü filmleri değerlendirmenin imkânı yok” diyen Erdem, “Sinemanın Altın Çağı” başlığı altındaki seçkisini anlatırken “Eski” ile “Klasik” kavramları arasındaki büyük farka vurgu yapıyor. Gezici Festival izleyicisi için seçtiği filmler aracılığı ile klasik filmlerin aslında eskimediğini, bize yeni ufuklar açmaya devam ettiğini hatırlatan Erdem, şunları söylüyor:

Ta 20. yüzyıl başlarında yapılmış bir Mondrian tablosuna ‘eski’ diyememe nedenimiz hâlâ bütün yenilikçiliğiyle karşımızda duruyor olması, ya da bir Platonov romanına ‘eski roman’ diyemememiz şu anki edebiyatta bile rastlanmayacak tazelikte ufuklar açması değil mi? Peki filmlere neden çok kolay ‘eski film’ diyebiliyoruz. Sinemayı sadece gündelik hayatın gerçekçi-sosyolojik yansıması olarak piyasaya sürülmüş, son kullanım tarihli ürün-filmlerden ibaret sandığımızdan, bu geçmişi yok sayıyoruz. Bir Chaplin filminin, bir Hawks, bir Naruse, bir Keaton, bir Mankiewicz, bir Sirk, bir Von Stroheim, bir Ray, bir Browning… filminin zihin açıcı ustalıklarını, verecekleri benzersiz hazları, duyuracakları heyecanları hatırlatma arzusuyla oluşmuş bir öneri bu seçki. Sinemanın altın çağı, sinemada yenilenmenin tek umudu!

reha-erdemEskimeyecek 5 film

Reha Erdem’in “asla eskimeyen” beş seçkisi; onlarca yıl önce çekilmiş olmalarına rağmen, konuları, işlenişleri, hissettirip, düşündürdükleri ile bugünün izleyicisi için neden birer klasik olduklarını açıklıyor.

İlk film, Türkçeye “Tehlikeli Fısıltı” ismiyle çevrilmiş 1961 yapımı Children’s Hour. Filmde, toplumsal baskılar, sosyal linç gibi kavramlar irdeleniyor. Audrey Hepburn ve Shirly MacLaine’in başrollerini paylaştığı film, aynı zamanda queer sinemanın ilk örneklerinden sayılıyor. Filmde, çok iyi arkadaş olan Karen ile Martha, varlıklı ailelerin çocuklarının gittiği okulda yöneticilik yapmaktadır. Bir süre sonra iki kadın arasında lezbiyen ilişki olduğuna dair dedikodular yayılır. Öğrencilerin velileri büyük tepki gösterirken, olay mahkemeye kadar gider. Film, toplum baskısının, bireyler üzerindeki ölüme kadar gidebilecek acımasız etkisine vurgu yapıyor.

childrens-hour-2
Children’s Hour

Erdem’in seçtiği bir diğer film, Sessizlik (The Silence) ise sinema tarihinde insanlar arası iletişimsizlik üzerine çekilmiş en nitelikli ve değerli filmlerinden biri olarak tanınıyor. Hemen hemen tüm filmlerinde iletişimsizlik ve yalnızlık temalarını irdeleyen, İsveçli dünyaca ünlü yönetmen Ingmar Bergman, bu filminde ise kardeşler arası ilişkiye odaklanıyor. Film, birbirini sevmeyen iki kız kardeşin, eve dönüş yolculuğu gibi kısa bir zaman diliminde, kendi kendilerini sorgulamalarını, son derece kısıtlı bir diyaloğa dayanarak anlatıyor. 1963 yapımı siyah beyaz film Bergman’ın Oda Üçlemesi’nin ikinci ayağı.

the-silence-gezici
The Slience

1943 yapımı Ox-Bow Olayı (The Ox-Bow Incident), idam cezası, adalet ve vicdan ekseninde dönen konusuyla günümüzün güncel tartışmalarına gönderme yapıyor. Filmde olaylar, Nevada’daki çiftliklerden birinde işlenen cinayetle başlar. Cinayetten sonra maktülün arkadaşları intikam için katilin peşine düşerler ve üç kişiyi yakalayıp, onları hemen öldürmek isterler. Henry Fonda’nın başrolünü oynadığı film, Western tutkunlarının da not alması gereken yapıtlardan biri. 16. Akademi Ödüllerinde, “En İyi Görüntü” Oskar ödülünü Casablanca’ya kaptırsa da, 1998 yılında Kongre Kütüphanesi tarafından, ABD Ulusal Film Sicili’nde “Kültürel olarak, tarihsel olarak ya da estetik olarak önemli” olması nedeniyle koruma altına alındı.

The Ox-Bow Incident
The Ox-Bow Incident

Sıradaki film, Yankesici (The Pickpocket), ilhamını Dostoyevski’den alan en başarılı filmler arasında yer alıyor. Robert Bresson imzalı 1959 yapımı filmin ana karakteri Michel, Dostoyevski’nin iki karakterinin, Raskolnikov ve “Yeraltından Notlar” romanındaki ana karakterin füzyonu gibidir. Michel, Raskolnikov gibi, çalma eyleminin, eğer iyi bir amaç uğruna ise, insanların yararına olduğunu söyler. Bununla birlikte Raskalnikov şiddetli bir ızdırap içerisindeyken, Michel hissizdir. Yankesici, bir suç filmi değil, insanın iç dünyasının işlendiği, yalnızlık duygusu ile birlikte ahlaki sorgulanışın filmidir.

Pickpocket
Pickpocket

Son film ise, Roberto Rossellini’nin yeni gerçekçi bakış açısı ile savaş sonrası kederi anlatan Stromboli’si. Filmde, Litvanyalı savaş mültecisi Karin toplama kampına yerleştirilir. Ümitsizlik içinde buradan kurtulmayı isteyen Karin’in önünde pek fazla seçeneği yoktur. Böylece ıssız Stromboli adasında yaşayan balıkçı Antonio’nun evlenme teklifini kabul eder. Ne var ki, bir süre sonra adadaki hayatın toplama kampından çok da farklı olmadığını görecektir. Adada bir yabancıdır, hem halk hem de doğa ona düşmandır sanki. Karin’in sıkıntısı, adadaki volkanın patlama belirtileri göstermesiyle tam bir dehşete dönüşür. Film, volkan patlaması sonrası Stromboli’nin boşaltılma anını da yansıtmasıyla belgesel niteliği de taşıyor.

stromboli-posterErdem’in ödüllü filmi de Gezici’de

Diğer yandan Gezici Festival, Reha Erdem’in, Venedik Film Festivali’nin Ufuklar bölümünde Jüri Özel Ödülü’nü kazanan Koca Dünya filmini de bu yıl seyirciyle buluşturuyor. Koca Dünya, yetimhanede büyüyen Ali ve Zuhal isimli iki çocuğun sığındıkları ormandaki yaşamına odaklanıyor. Reha Erdem, filmin 8 Eylül’deki gösteriminin ardından İtalyanca yayın yapan Fred Film Radio’ya yaptığı açıklamada, filmdeki karakterlerin bir ormana sığınmasının metafor olup olmadığı sorusuna yanıt verirken, “Metafor çok sevmiyorum. Orman sığınacak bir yerdir ama bugün dünyada saklanabilecek bir orman bile yok. O anlamda metafor değil, gerçek” demişti.

reh-erdem-koca-dunya

Amerikan Mimari Enstitüsü (AIA) Ödülleri: Mimarlık hakkında 3 kısa film

Amerikan Mimarlar Enstitüsü, mimarlıkla ilgili kısa filmlerin rekabet ettiği “İmrenilen Film Yarışması” kazananlarını duyurdu.

Yarışmaya katılan 47 aday arasından, 3 tane etkileyici film seçildi.

İlk film, Brad Deal, Robert Brooks ve Michael Tolar’ın yönetmenliğini üstlendiği “Arch 335: Medkampları Yeniden İnşa”, kronik hastalıklı ve engelli çocuklara ücretsiz yaz kampı sağlayan Lousiana Medkampı (sağlık kampı) için Lousiana Teknik Üniversitesi Tasarım Stüdyoları tarafından tasarlanan tesislere detaylı bir bakış atıyor.

Film aynı zamanda, tasarımın getirdiği zorluğu ve tasarımı, gerçekten hayatın kalitesini geliştirmek ve birilerinin ihtiyacını gidermek için doğru anlamda kullanmanın, genç tasarımcılar üzerindeki etkisini ele alıyor.

Şirket sadece çeşitli ve yetersiz hizmet alan bir kullanıcı grubunun yararına olmuyor, aynı zamanda kamu çıkarının gücünü, mimarların gelecek nesillerini şekillendirmek için kullanıyor.

İkinci film; Patrick Higgins ve Kurt Hanley’in yönetmenliğini yaptığı 20×10 ise Austin, Texas’ta mikro evlerde yaşayan bir topluluğu anlatıyor. Filmin hedef kitlesi kronik evsiz insanlar. Bu film bu kronik evsiz insanlar için radikal yeni bir toplum vizyonunu seyirciyle paylaşır. Projedeki önemli mimarlar, 20×10 filmindeki eşsiz mikro evler aracılığıyla toplumu inşa etmek için tasarımları ve amaçlarının arkasındaki niyetleri-kuvveti tartışırlar.

Üçüncü Film; OPN Mimarlık ve film yapımcısı Sam Fathallah tarafından çıkarılan “Build Back Better”, Haziran 2008’de yok edici bir sel ile karşı karşıya kalan Cedar Rapids bölgesindeki onarım sürecini anlatıyor. Bu selde şehrin en önde gelen devlet yapılarından bazılarına sahip olan 30 şehir de dahil olmak üzere, yüzlerce ev ve işyeri yok olmuştur. OPN’nin kendi ajansını da sel basmıştır. Selden sonra, Cedar Rapids şehri bu felaketin üstesinden gelmek için çok önemli bir çözümle karşı karşıya kalmıştır. Şehrin ileri gelenleri OPN mimarlarına yardım etmeye başlamışlardır. Doğrusunu söylemek gerekirse, mimari, toplumun selden kurtulması için bir çözüm değildi.

Kaynak: metropolismag.com, bustler.net, opnarchitects.com, ilookup.org

Politik olmak ne kadar gerekli, apolitik olmak ne kadar gerçekçi?

0

Politika birçok insana sıkıcı gelir. Bunun sebebi, aslında kalın kitaplar veya haşmetli tespitler değildir. Zaten bugün “aktif olarak politikacılık yapan” (aktif politikacılık mefhumuna daha sonra geleceğiz) kaç kişi, o kadar kafa yoruyor ki meseleye? Hayır, insanları apolitik olmaya iten şey bu değil. Politikanın “sıkıcılığı” ve etkilerinin direkt olarak gözlenememesi, “ne değişecek yahu, ben ne yapabilirim?” diyenlerin, aynı zamanda bireyselci oluşu ve topluluk halinde hareket etmek isteyenleri aşağılama gayretlerindeki çelişki gibi etkenler, bu konuda devreye giriyor olabilir. Peki, politik olmak ne kadar gerekli, apolitik olmak ne kadar gerçekçi? Politika ile ilgilenmek sıkıcı, apolitik olmak “hayatı yaşamak, keyif almak” mı?

Öncelikle şunu görmek gerekir ki, Sovyetler Birliği’nin başını çektiği “doğu bloku” hattının “yıkılması”, “reel sosyalizmin çöküşü” ile birlikte, liberal teorisyen Fukuyama’nın “ideolojilerin sonu” tezi, pek çok kişi farkında olmasa da, küreselleşmenin son veçhesinde, hem ABD’nin politikalarına hem de yeni trendlerin yaratılmasına öncülük etti. Fukuyama der ki; “Sovyetler Birliği ile, ideolojiler çağı artık sona erdi. Dünya’da eskiden iki ideoloji vardı; Komünizm ve Kapitalizm. Artık bu ayrım ortadan kalktı, zira doğu bloku çöktü ve Kapitalizmin nihai zaferi, kendini belli etti.”

fukuyamaBu “tespitin” ne kadar doğru olduğu tartışmasından çok, insanların bakış açıları önemli. Bir düşüncenin, bir fikrin, yenildiği zaman terk edilmesi gerektiği, her zaman, doğru ne olursa olsun, vicdan ne söylerse söylesin, kazananın tarafında saf tutmanın “mantıklı”, “rasyonel” oluşu fikri, aslında Fukuyama’nın nihai zaferidir. Çünkü, kazananın belirlediği fikir iklimi ve tarihsel doğruculuk anlayışı, bugünün dünyasını yarattı.

Her zaman kazanan haklı görülüyor ve “doğru olan, iyi olan her zaman kazanır” mantığı ile zafer kutsanıyor, gerçek mantıksal tutarlılık, hep kaçırılıyor. Artık bir fikri, mevcut durum yok olduğu izlenimi yaratsa da, mantıklı olduğu, hayata daha iyi cevap verebildiği ve hem bugünün hem de yarının dünyasına en uygun düşecek düşünce olduğu için savunan kalmadı. Herkes kazanma derdinde. İşte bu, liberalizmin ikinci nihai zaferidir.

Bu tezin ve yarattığı dünyanın çürümesini bir kenara bırakıp, gerçekten “bugünün dünyasında” (çok sevilen bir terminolojidir) apolitik olmanın, gerçekçi olup olmadığına bakalım.

Şöyle bir örnek seçtim ben, istediğiniz duruma uyarlayabilirsiniz; durakta otobüs beklediğinizi düşünün. Beklediniz, beklediniz, bir türlü gelmedi. Belki de saatler geçti. Bu durumun sebebi ne? Otobüs neden gelmez? Şöyle bir düşünelim; mevcut sistem (ne tam olarak devletçi ne de tam olarak liberal olan, garip bir durum var Türkiye’de), anonim şirketler ile çalışıyor. Yani sizin beklediğiniz otobüs, “devletin otobüsü” değil. O otobüsün önünde “özel halk otobüsü” yazmasının sebebi bu; halkın kullanımı için tasarlanmış, özel kişilere veya şirketlere aittir o otobüsler.

Şirketler veya işletmeciler de, doğal olarak karlarını düşünürler. Bazı bölgelere otobüsün gitmemesi, şehir merkezlerine uzak alanlara akşam saatlerinde otobüs bulunamamasının sebebi budur. O otobüsler, sizin ulaşım hakkınız için değil, işletmecilerin ve şirketlerin para kazanması için tasarlanmıştır ve görece ucuz olmalarının sebebi de, pazardaki boşluğu doldurmaktır.

Sizin beklediğiniz otobüsün gelmemesinin sebebi, devletin, sizin ulaşım hakkınızı kullanmanızı sağlamak için, kendi imkânları ile olanak sağlamaması, sizi şirketlerle baş başa bırakmasıdır. Yani, durakta beklediğiniz otobüsün gelmemesinin, o otobüse biniş fiyatlarının sürekli artmasının, oturduğunuz eve belki de çok uzak noktalara otobüslerin gitmesi ve otobüsten inince, yarım saat yürümenizin sebebi, tamamen politik. Devletin politikaları sonucu, o otobüs geç geliyor ve belki de kışın soğuğunda, saatlerce bekliyorsunuz.

“Kadın cinayetleri politiktir” veya “trans cinayetleri politiktir” pankartlarını mutlaka görmüşsünüzdür. Neden bunlar söyleniyor acaba? Acaba, kadınların sokakta rahat yürüyememelerinin sebebi, politik sistemin ve eğitimin, ataerkil kültür yapısından etkilenmesi, “erk”lere, şiddet ve tecavüz kültürünü öğütlemesi olabilir mi? Kültür ve eğitim alanları, ne kadar ayrı tutulabilir politikadan? Trans kadınların düşman olarak görülmelerinin, her gün ya baskılardan dolayı intihara sürüklenmelerinin ya da direkt olarak katledilmelerinin sebebi, politik değil mi?

Trans cinayetleri politiktir 22Kadın olmayı aşağılama sıfatı olarak kullanan politikacıların, “adam gibi ölmek” gibi cümleler kurmaları, rakiplerine “erkek ol, mert ol, delikanlı gibi konuş, kıvırma, kırıtma” demeleri, kültürden, politikadan ne kadar bağımsız? Bir kadın, gece sokakta yürürken, mevcut politik iklim ve hukuk sisteminden cesaret alarak, “ne olacak ki, bir şey yapmazlar” diye düşünen erkekler tarafından taciz edilmeleri, tamamen politik koşulların bir sonucudur. Doğadaki hiçbir süreç, diğerinden ayrı tutulamaz ve aslında başınıza gelen hiçbir şey, politikadan bağımsız gerçekleşmez.

Apolitik olmak, sistemin size öğütlediği, “hizada tutmak” için pazarladığı ve kültür endüstrisi ile empoze ettiği bir kültürdür. Bu yüzden, televizyonda sürekli “prime time” programları, hepsi birbirini tekrarlayan “aşk dizileri” yayınlanıyor ve bu yüzden, her gün gazeteler kapanıyor, çocuk televizyonuna bile “terör soruşturması” açılıyor. Nazım Hikmet‘in dediği gibi, eğer televizyonlar, gazeteler, etrafınızdaki her şey ve her figür yalan söylüyorsa:

elleriniz isyan etmesin diyedir
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir

nazim-hikmet

Boğaziçili akademisyenlerden KHK açıklaması

1

Boğaziçi Üniversitesi’nde akademisyenler 29 Ekim’de yayınlanan rektörlük seçimlerinin kaldırılmasına ilişkin Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ilgili basın açıklaması yaptı.

Prof. Dr. Ayşe Buğra’nın okuduğu basın bildirisi:

“Ülkemiz zor zamanlardan geçiyor. Zorlukları ortak aklı çalıştırarak, bilimsel olarak temellendirerek ve hukuk devleti çerçevesinden çıkmadan aşmalıyız.

29 Ekim 2016 gecesi çıkarılan 676 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin (KHK) rektör seçimlerini yeniden düzenleyen 85. Maddesi, olağanüstü hal koşullarıyla ilgisiz düzenlemeler önermektedir. Daha önce 18 Ağustos 2016’da TBMM’ye sunulan ve milletvekillerinin tepkisi üzerine hızla geri çekilen bu düzenleme, üniversite yönetimini siyasi iradenin tasarrufuna bırakmaktadır.

Demokratik toplumlarda rektörler siyasi irade tarafından belirlenmez. Üniversiteler özerk kurumlardır. Bu özerklik, anayasamız tarafından sınırlı da olsa güvence altına alınmıştır. Ancak son düzenleme, üniversitenin kurumsal özerkliğini hem kamu hem vakıf üniversiteleri için yok etmektedir.

Boğaziçi Üniversitesi, 12 Temmuz 2016 tarihinde öğretim üyelerinin % 90’ının katıldığı bir seçimde, % 86 gibi rekor bir oy oranıyla rektörünü seçmiştir. Seçimlerin öneminin her gün hatırlatıldığı ülkemizde, böylesine net bir seçim sonucunun görmezden gelinerek, seçilmiş rektörün hâlâ atanmamış olması kabul edilemez.

OHAL’in hukuki çerçevesinin dışında kalan yeni rektör belirleme yöntemi ise, ülkenin bilimsel, demokratik ve ekonomik gelişmesine zarar verecek niteliktedir. Özerk üniversitelerin gelişmiş toplumların güvencesi olduğunu hatırlatarak, rektör seçimini düzenleyen KHK’nın iptalini kamu yararı adına talep ediyoruz.

Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyeleri”

Kararname için lütfen tıklayın. 

Temmuz ayında seçilen Gülay Barbarosoğlu’nun Cumhurbaşkanı tarafından atanmamış olması öğrenciler tarafından tepki toplamıştı. Yeni kararname ile seçimlerin kaldırılmasının ardından Boğaziçi’nde belirsizlik sürüyor.

bogazici-rektor

Sevgi ve ateşin dansı: Mind Manifest Project

Mind Manifest Project, global bir alt-kültür ve underground bir müzik tarzı olan Psychedelic Trance’i Türkiye’de doğru kitlelere tanıtmak, dünyanın dört bir yanında gelenekselleşen festivaller haritasına Türkiye’yi ekleyerek, ülkemiz ve insanlarımızın bu evrensel aileye katılmasını sağlamak adına 2006’dan bu yana birçok organizasyona imzasını atmış bir topluluktur.

Festival, ilk 4 günü rave, sonraki 3 günü ise ana sahnenin açılmasıyla, 24 saat kesintisiz Psychedelic Trance müzik olacağı söylesen de, daha ilk günden insanların yüksek enerjisine dayanamayan konuk dj’lerin alternatif sahnedeki performanslarıyla başladı. Son güne doğru müziğin tarzı ve hızı daha da arttı. Katrancı Koyu’nun büyüleyici güzelliğiyle başlanan günler, chilling, healing, workshoplar, juggling ve performans sanatçılarının çok özel şovlarıyla devam etti. Yoga dersleri ve ShirinBaba Official’ın ateş danslarıyla herkesi kendine hayran bırakan, sevgi, ışık ve ateşin dans ettiği dolu dolu geçen bir festival oldu.

mind-manifest-project-2

Müziğin başrollerde olduğu, resim, heykel gibi sanat dallarının yer aldığı, festivale katılan herkesin istediği gibi stand açıp eserlerini sergilediği, gökyüzünün ve doğanın sizi ele geçirdiği, Mind Manifest Project  10-17 Ekim 2016 tarihinde Fethiye Katrancı Koyu’nda gerçekleşti.

8-18 Mayıs 2017’de yine Fethiye’de

Festival deneyimlerimi soracak olursanız, en güzel tarafı insanların doğayla bütünleşip gerçekten zarar vermemeleriydi. Birçok kişinin yeni güne, elindeki şişelere izmaritlerini ve çöplerini düzenli olarak toplaması ve organize edenlerin ödül olarak toplanan çöp karşılığı bira vermeleri, hem gelenleri hem de organize edenleri mutlu etti.

Birçok festivalde karşılaştığımız temizlik, çöp ve iletişim sorunu bu festivalde, katılanların festivalin çekirdek ekibiyle birleşmesiyle bir anda çözülmüştü. Bu da psychedelic sanatın ve festival kavramının daha da iyi anlaşıldığının bir göstergesiydi. Güzel insanlarla tanışıp, yeni deneyimler elde ettiğimiz birçok şeyi paylaştığımız güzel bir festivali geride bıraktık. Kaçırdık diye üzülenler için “Back to Nature Festival presents: Fullmoon Ritual 8 – 18 Mayıs 2017” Fethiye’de gerçekleşecek.

Fotoğraflar için MAKHism’e teşekkürler…

mind-manifest-project-3

mind-manifest-project-4

 

mind-manifest-project-41 mind-manifest-project-40 mind-manifest-project-39 mind-manifest-project-38 mind-manifest-project-37 mind-manifest-project-36 mind-manifest-project-35 mind-manifest-project-34 mind-manifest-project-33 mind-manifest-project-32 mind-manifest-project-31 mind-manifest-project-30 mind-manifest-project-29 mind-manifest-project-27 mind-manifest-project-26 mind-manifest-project-25 mind-manifest-project-24 mind-manifest-project-23 mind-manifest-project-22 mind-manifest-project-21 mind-manifest-project-20 mind-manifest-project-19 mind-manifest-project-18 mind-manifest-project-17 mind-manifest-project-16 mind-manifest-project-15 mind-manifest-project-14 mind-manifest-project-13 mind-manifest-project-12 mind-manifest-project-11 mind-manifest-project-10 mind-manifest-project-9 mind-manifest-project-8 mind-manifest-project-7 mind-manifest-project-6 mind-manifest-project-5

Alternatif yaşam sistemi: Furma ekolojik yaşam çiftliği ve gıda ormanı

Karaburun’da bir şeyler oluyor. Sakin bir sayfiye yeri olmasının yanısıra İzmir’in yarımada ilçesi olan Karaburun’un tertemiz denizi bir şeylere şahit oluyor.

İzmir-Karaburun’a bağlı Bozköy’de sürdürülebilir, doğal, sistemin içinde alternatif ve sağlık kokan bir sistemin mümkünlüğünü bize gösteren Furma Ekolojik Yaşam Çiftliği’nin kurucusu Şadan Tütüncü’den enine boyuna dinleme şansı yakaladığımız hayatı biraz da sizlere anlatmak istiyoruz.

furma-3

Şadan Tütüncü, çok uluslu bir şirkette finans müdürüyken 2012 senesinden beri Karaburun-Yaylaköy’deki nar bahçesinde, 2013’ten bu yana ise Karaburun-Bozköy’deki  arazisinde toprak işlemesiz ve çok kültürlü tarım yapmaya başlamıştır. Tabi doğal tarım, ekolojik yaşam hakkında şu an sahip olduğu tüm bilgileri herhangi bir eğitim yoluyla kazanmadığını, Masanobu Fukuoka‘dan etkilenerek doğal tarım yapma isteğinde bulunduğunu da eklemek gerekir.

Karaburun’daki çiftliğin kurulma aşamasında binayı konumlandırmadan önce bile bir zaman çadırda kalıp hakim rüzgar yönünü, güneşi alış açısını kullanarak kurulması planlanan bir doğal yaşam alanı, pasif iklimlendirmeden yararlanarak inşa edilmiş. Komün hayat tarzına ne kadar benzese de Furma Ekolojik Yaşam Çiftliği, sürdürülebilir yaşam alanı oluşturmak için Şadan Tütüncü tarafından kurulmuş ve bunu gıda ormanı projesiyle desteklemek yolunda da devam eden bir kolektif yaşam alanı örneği. Gönüllülük üzerine kurulmuş bir süreç hakim. Yalnızca iki, üç gün kalmak üzere değil belki bir, iki ay, belki daha da uzun süreler kalıp bu hayatı içselleştirecek, başına gelebilecek olan şeyleri göze alan insanların gelmesi tercih ediliyor.

Kolektif, sürdürülebilir, doğal bir ekoköy

Buraya gelip kalmak isteyenlerin, kolektif bir çalışma ve üretme süreci içine dahil olması bekleniyor. Amacı doğayı tüketmek olmayan, tam aksine doğa ile mücadele etmek yerine, doğayı, doğayla besleyerek devam eden bir ekoköy yaşamı, Şadan Tütüncü için Karaburun’da ve buna uygun olduğu düşünülen diğer ilçelerde de yapılması gereken bir uygulama.

Kendisine “Sistemi bırakıp bu hayata geçiş aşamasına nasıl karar verdiniz?” dediğimizde, zihnen bunun altyapısını uzun süre kurduğunu söyledi. Geldiği aile yapısının da yüksek yaşam standartları sağlayan bir aile yapısı olmadığını, mesleki hayatında geldiği konuma rağmen tüketim sisteminin kendisine hitap etmediğini de ekledi. 

furma-2Kendine yeten bir yaşamın desteklenmesi gerektiğini destekleyen bu çiftliğin amacı; sürdürülebilir, doğal, kollektif bir yaşam alanının ardından, binlerce ağacı, biyoçeşitliliği, oksijeni içinde barındıran bir gıda ormanı kurmak… Bu amaç, bu alanı, tam anlamıyla bir ekoköye çevirecek gibi duruyor.