Ana Sayfa Blog Sayfa 383

Stanley Kubrick’in “Otomatik Portakalı”ndan sonra Londra nasıl değişti?

Otomatik Portakal, 1971’de asla güvenilir bir zaman kapsülü olmayacaktı. Kubrick Anthony, Burgess’in distopyan romanının ruh halini yansıtmak için şehri tamamen yeni, birleşen, dikkatle seçilmiş tipik brütalist bir mimari ve tamamen gri betondan yapılmış karmaşık kaldırımlara ve binalara usta bir şekilde dönüştürmüştü.

Yönetmenin gözünden, fütüristik olan şehir manzarası, kasvetli ve netameliydi ki zaten gerçek yerlileri tarafından da büyük ölçüde tanınmıyordu. Yine de bu mekânlar, bir zamanlar vardı. Bugün hâlâ yıkılmamış olanlara baktığınızda, Kubrick’in ortamla nasıl iç içe bulunduğunu ve duvarları boyamak için her zaman bilgisayara ihtiyacınızın olmadığının kanıtını görebilirsiniz. İşte o mekânların o günden bugüne değişimi…

otomatik-portakal-1

Wandsworth Altgeçidi

otomatik-portakal-2

Alex ve onun aşırı hiddetli arkadaşları, ilk kurbanlarını, Wandsworth Kavşağı altındaki geçitte buldu. Uzun ve kasvetli gölgeleri, evsiz adamın üzerinde belirdikten sonra adamı pataklamaya başladılar. Kubrick, tüneli, içki şişeleri ve sigara izmaritleri ile kirletti; fakat, kameranın objektifi yaklaştığında betonun sanki bir yıl önce döşenmiş kadar yeni olduğu görülüyor. Alt geçit, o günden beri deniz mavisi renginde ve etrafındaki alanlar, biraz derme çatma… Ama düşündüğünüz kadar baştan savma değil. Arabalar hâlâ vızır vızır üstünden geçiyor ve beton kenarları BMX sürücülerinin, kaykaycıların ve tabii ki de kamera kullanan film hastalarının sevdiği bir yer. Ne olursa olsun, Kubrick’in filmi buna benzer bir alt geçitten yürürken tetikte olmanızın sebebidir.

Thamesmead

otomatik-portakal-3Londra’nın güneydoğusunda koca beton yığınlarından oluşan bir mahalle olan Thamesmead, Alex’in evinin bulunduğu yerdi. Belediye Apartmanları, A Blok. Onu çöp ve kırık mobilyalarla kaplı Tavy Köprüsü’nde görürsünüz, sonra bir bakmışsınız, Southmere Gölü’nün kenarında arkadaşlarından birini pataklıyor. Bölge, labirenti andıran sokakları, yüksek kaldırımları ve brütalist binaları ile tam bir kötü distopyan örneğidir.

Bu çok katlı yapılar, bugüne daha çok uyuyor. Filmin ileriyi görme becerisi, çok net. Çünkü bu yapılar son yıllarda çıkarılan birçok sert sosyorealist film sayesinde, bugünkü berbat şehir planlamalarıyla ve gangsterler ile ilişkilendiriliyor. BBC’ye göre, Thamesmead aynı zamanda İngiltere’nin bilinen en azılı motor çetesini barındırıyor. Garip bir şekilde kötü onarıma rağmen, binalar çok güzel duruyor ve manzara, sanki gökyüzünden inmiş, betondan yapılmış devasa bir uzay istasyonunu andırıyor.

Chelsea Eczanesi

otomatik-portakal-4

İnanın ya da inanmayın, Stanley Kubrick bir McDonalds dükkânında çekim yaptı. Ama filmde McDonalds değildi elbette, IMDB (Internet Film Veri Tabanı) bu mekânın Kubrick’in müzik market sahnesini çektiği King’s Road’daki Chelsea Eczanesi olduğunu belirtiyor.  Kubrick tabii ki çekim yapacağı yeri tamamen değiştirdi ve bir sürü rengârenk ışıklarla ve plak yığınlarıyla donattı. Bu plakların arasında kendi bestelediği “2001: Uzay Odesa’sı” da vardı. Dükkânın iç tasarımı sanki 70’lerin televizyon showlarından fırlamış bir uzay gemisi gibi. Parlak yüzeyler, disko ışıkları… Gerçi neden böyle bir şeçim yaptığını da anlayabilirsiniz. Çünkü binanın dayanıklı bir yapısı, fütüristik kıvrımları ve binanın dış cephesini gören bir merdiven vardı. Binanın geçmişteki fütüristik yapısı bugün bile fark edilebilir, hatta şu an binanın iç cephesi en büyük Big Mac’lerle süslenmiş durumda.

Chelsea Bendi ve Albert Köprüsü

otomatik-portakal-5

Kubrick tarafından seçilen Chelsea’nin bir başka yeri de Albert Köprüsü. Burası filmde evsiz adamın Alex’ten intikam aldığı yerdi. Alex, nehir kenarında dolaşırken arkasında nehrin güney kısmını ve yükselen endüstri binalarını görebilirsiniz. Kirli duman yok, o klasik kırmızı tuğlalı bacalardan yok. Chelsea ve etrafındaki büyük bir alan tanınamaz bir hâl almış. Artık Londra’nın gangster sahnelerinin kalbi değil. Gywneth Paltrow’un Sliding Doors(1998) filminde yağmur sularını süpürdüğü köprü de artık evsiz adamların yaşadığı bir yer değil. Gerçeklerle yüzleşmek gerekirse, bugün burada üzerinde “Made in Chelsea” yazan kameralarla gezen insanlar göreceksiniz.

Londra’nın Yıkılan Yapıları

Londra’da bazı yerler 21. Yüzyıla kadar dayanamadı. Mesela, Taggs Adası, Hampton Meydanı‘na yakın bir konumda olan ve filmin başlarındaki kavga sahnesinin çekildiği harabeler. Zaten filmin çekim zamanında da onarımsızlıktan muzdaripti ve bir müzik salonundan çok bombalanmış bir yere benziyordu ki zaten çekimden kısa bir süre sonra yıkıldı. 2. Dünya Savaşından önce en parlak zamanlarında insanlar arasında “Karsino” olarak biliniyordu. 1940’larda kapatıldı ve onu yeniden diriltmeye yönelik birçok girişime rağmen 1971’de buldozerler ile yıkıldı.

“Duke of New York” barı -ki gelecekten gelmiş zevksiz bir Avusturya barına benziyordu-, Stonegrove, Edgrave’deki Old Leather Bottle’ın kendisiydi. Görünüşe göre 70’lerde popüler bir et lokantasıydı ama sonradan uyuşturucu tacirliği dedikoduları dönmeye başladı. 2002’de yıkıldı ve yerine yeni binalar dikildi. Eğer oraya şimdi giderseniz Kubrick’in bir zamanlar oralarda film çektiği aklınızın ucundan bile geçmez ki bu da üstünde biraz düşündüğümüzde trajik bir durum.

Kaynak: bfi.org.uk

Altı yaşındaki oğlunun çizimlerini gerçeğe dönüştüren baba

1

Dom, 6 yaşında ve çizim yapmayı çok seviyor. Hatta en sevdiği fotoğraflarını paylaştığı bir Instagram hesabı bile var. Ama tabii ki hikâyemiz burada bitmiyor; babası biraz dijital yeteneğini kullanarak biraz da mizah katarak oğlunun şaheserlerini gerçek hayata uyarlıyor.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24

Kaynaksadanduseless.com

Modern Sanat “Kamu” Koleksiyonu – Alanda izleyicinin etkisi yazı dizisi -II

Performans sanatçısı olarak yer aldığım; Manuel Pelmus ve Alexandra Pirici’nin “Modern Sanat Kamu Koleksiyonu” (Public Collection of Modern Art) çalışmasında izleyicilerden bir koleksiyon yapıyorum. İzleyicinin sahnede olduğu ve benimse izlediğim bir açıdan. 4 haftalık bir işten 4 yazılık bir dizi dönüştürülmüş serginin başka bir formata dönüştürülmüş hali.

Modern Sanat “Kamu” Koleksiyonu: Alanda izleyicinin etkisi yazı dizisi – 1 ‘den geçen hafta hakkında da bilgi edinebilirsiniz.

Devam edelim…

19.10.16

Replik: “Eduard Manet; Kırda Öğle Yemeği; 1862-1863; Paris’teki Museo D’Orsay’ın kalıcı koleksiyonundan” Performansçılar yerlerini aldılar. Belli bir süre eseri sergilendikten sonra sıradaki izleyiciyle diyalog kurulan bölüme geçtiler.

Dansçı ve dans eğitmeni bir izleyici ile öğrencisinin diyaloğuna gözlemci oluyorum. İzleyici, elindeki Kırda Öğle Yemeği resminin bir görselini bizlere göstererek yanlış yaptığımızı söyledi. Diyaloğun açılışı. Bizlerin de, yanındaki diğer izleyicinin de bembeyaz suratlarla kaldığı bir an oldu. Öğrencilerinden biri yüksekçe bir sesle uzun uzun açıklama yapmaya başladı.

Bu şekilde uzunca süren diyalog, içinde, “otorite” ve “referans noktası”na dair soruları barındırıyor. Performansın paralelinde gerçekleştiği sergi Tek ve Çok ile koreograf Manuel Pelmuş’un görüşüne göre sanatta orijinale ve yeniden üretimlerine verilen değeri sorguladığı noktada bağlantılı. Bu noktada canlandırılan işler orijinali olarak sunulan eserlerin dönüştürülmüş şekilde yeniden üretimi. Bu sunumun doğru veya yanlış olup olmamasını değerlendirirken referans aldığımız nokta neresi? Eserin orijinali mi, bu eseri daha önce benzer şekilde canlandırmış performansçıların içinde bulundukları mekân ve duruma göre yorumları mı, koreografın direktiflerini algıladığımız şekilde yorumlamamız mı ya da mevcut durumda o sunumu en rahat ve güvenli şekilde ifade etmek mi?

Soruların cevabını düşünürken de bir otorite figürüne ihtiyacımız var mı? Doğruluğumuzu veya yanlışlığın bizim dışımızda bir noktadan kaynaklandığını kanıtlama çabasıyla giriştiğimiz farklı referans noktaları üzerinden verdiğimiz savunma bu otoriteyi tatmin eder mi, etmeli mi? Aynı düzeltmeyi performansçılardan biri verseydi, diğer performansçılar bunu kabul eder miydi yoksa dikey hiyerarşide bir kendi algıları ile bir otorite figürüne mi ihtiyaç var, herhangi bir kurguyu olabilecek en iyi ve rahat şekilde ifade edebilmek için?

İzleyici olarak çok fazla sanat akademisi öğrencisi ve eğitmeni ağırlıyoruz. Sadece sanat akademisinde olmamakla beraber sanatçı yetiştiren kurumların ‘sistem’i eleştirirken yine bu sistemde eleştirdikleri otorite veya yönetme/yönetilme haline uygun sanatçı yetiştirmeleri oldukça göze çarpıyor. Sadece koreografa ya da toplumsal olarak bir unvan sahibi bir otoriteye göre karar verme, kendi iradesi ile hem kendini hem içinde bulunduğu toplumu ilerletmek yerine, rekabetçi, referans noktası belirsizlik olan ve dolayısıyla gelecekten beklentisi sadece yaşamak olan bireylerin toplumsal evrime olumlu katkısını gözle görmek çok kolay değil bu çerçevede.

20.10.16

Bugünkü seyirci için en uygun ifade “olmamasıydı” 🙂

Mekâna bir sekilde yolu düşenlerin ise hepsi performansın etrafından dolaştı denebilir. İzleyen bile merdivenin altındaki duvara gömme oturma alanından kah kaçak bakışlarla kah fotograf, video ile kayıt alarak ya da sonradan öğrendiğime göre sesimizi kafeden bile duyup (kütüphanedekilerin sesimizi yaşadığı bir gerçek) ne olduğunu anlamayarak yaşanan bir performans günü oldu.

Bizler için de bir ilk ve değişik bir deneyim.

21.10.16

Bugün yine düne benzer bir gündü ancak iki değerli izleyici iç görüsü edinmem benim için oldukça tatmin edici.

Bir izleyici, ilk günkü seyirciyle diyalog kısmında bizimle konuşup her gün geleceğini söylemişti, sonra da hiç fark etmedim. Bugün geldi. O sırada bir arkadaşım da bizi izliyordu ve ikisi konuşmaya başladılar. Bir ara ben de aralarına katılacaktım ama bölmek istemedim. Sonradan öğrendim ki bu sekizinci gelişiymiş yani her gün bizi izlemeye gelmiş. Kütüphanede çalışıyormuş ve mutlaka gelmiş. Kütüphanedekiler bizim sesimizle yaşıyorlar ama ilgilerini algılamamız zor, kim orda kim geldi gibi, bu şekilde performansı kendine güzel bir ara vermek üzere kullanan izleyicinin ve devamlı bir izleyicinin oldukça değerli olduğunu düşünüyorum.

İkincisi ise bahsettiğim arkadaşım. İzlerken benim arkadaşım gibi değil, hayatında yeni bir şey keşfedermiş gibi izlemesi o an orada olduğunun kanıtı, bizimle diyaloğa katılması, meraklı soruları, 1,5 saat bizimle oluşu. Kendisi sanatı seven ve saygı duyan biri ancak düzenli bir sanat takipçisi değil ancak sonrasında konuşmamız ile de kendisine ne kadar farklı fikirsel kapılar açtığını ifade etmesi ve hayatının rutininde olmayan kişilerin hayatına girebilmiş olmak da bugünün ikinci değerli izleyici gözlemi.

dans-yazim-alanda-izleyici-etkisi-322.10.16 

Ve geldik kamusal alan konusuna. Bugün performansın SALT Galata’nın giriş katında, asansörler ve kafeterya arasındaki koridorda gerçekleşmesi üst kattaki alandan çok farklı bir deneyimdi. Giriş katı SALT‘a gelen herkesin kullandığı bir alan. O katta işi yoksa bile danışmaya soru sormak için ya da gideceği yere ulaşmak için merdiven veya asansöre gelirken performans görünür bir şekilde sergilendi.

İzleyicinin ve performansçıların alanı kullanımı bu şekilde koridor gibi çok işlek alanlarda farklı reaksiyonlar doğurdu. Bizler bir sunum yaparken geçmek isteyen, geçemeyen, anlamayan ya da izlemek isteyen ama nerede duracağını bilemeyen ya da kendine bir yer bulan ya da kafede oturduğu yerden izleyen veya izlemek istemeyen gibi çok çeşitli ve herkesin o anki ihtiyacına göre haklı tepkiler.

Diğer bir açı da izleyici kendine bir alan seçmişken performansçının ona göre kendine yer bulması. Ne kadar izleyicinin yanına gidebilir veya ne kadar mesafeden sesini duyurabilir. Karşılıklı olarak birbirini rahatsız etmemek çok önemli. Ne biz oradayız diye kimse bizi izlemek zorunda ne de mekânı kullanan diğer kişiler dolayısıyla bizler performansı aksatabiliriz. Böyle bir sorun gözlenirse iletişime açık olmak işte tam da bu tarz alana özgü işlerin en önemli misyonlarından.

Alana özgü iş bir sahneye sahip olmadığından izleyicinin durup izlemesini beklemek hayal kırıklığından başka bir şeye sebep olmaz. Performansçının yaratıcılığı tam da burada; mekânla, mekânı kullananlarla ilişki içinde kimsenin alanını taciz etmeden kendine bir alan açmakta rol oynar. Bunu başarabildiğinde de sosyal olarak bir örnek de teşkil eder ve aslında çözüm üreten bir sanatçı rolünde toplumda değerini yükseltir ve toplumun değerini.

Göze çarpan çok örnekten ikisini paylaşacağım izleyiciye dair. İlki hem kendi aralarındaki konu hakkında hem de bizim hakkımızda sürekli yüksek sesle konuşan bir grup. Bir ara performansçılar sözlü taciz edildiklerini hissettiler. İlginç olan bu gruptaki bir kişi gidince diğer ikisi kendi arasında gayet sessiz konuşmaya devam ettiler ve bizimle de tamamen ilgilerini kestiler. İkincisi ise diğer masalarda kendi işleriyle de meşgul olup, biz görme menzillerine girince de pür dikkat bizi izleyenler. Hepsi aynı mekânda, benzer amaçlarla oradalar (gayri resmi iş görüşmesi, arkadaş sohbeti, kahve, yemek, sergi ziyareti vb) ancak alanda gerçekleşen bir olaya dair tepkileri farklı.

Performansçı tarafından kendimize iyi gelen seyirciyle iletişim kurmak ve diğerlerine reaktif olmamak da yine ortamda kendi olarak var olma halini destekliyor. Yüksek sesli ve amaçsız bir konuşmaya reaktif olup aynı şekilde tepki vermek zaten sokakta da herhangi bi kavganın çıkması sebebiyle aynı; iletişimsizlik ve karşılıklı galeyana getirmek ve dolayısıyla ortamdaki herkes için toksik bir etki. Göz önünde olan performansçı ister istemez bir meslek icra ediyor ve o sırada kendi fiziksel ve psikolojik durumunu da koruyarak orada ‘ol’mak durumunda. Dolayısıyla olumlu veya nötr hislerle bağ kurmak kendisi için de, ortamın desteklenmesi ve ferahlamasında büyük etkiye sahip.

23.10.16

Bugün de az izleyicili bir gün oldu. Var olan bir izleyiciyle konuşmada ideolojilerden açıldı laf. Ben daha komünizmle ilgili cümlemi bitirmeden, neden bu örneği seçtiğimi sordu, sonra da dinlerin insanlar üstünde etkisinden konuştuğu uzun bir konuşma gerçekleşti, çoğu tek taraflı olan.

İlginç olan, bu kişinin, komünizmi yaşamış kimseyle konuşmamış ya da bu rejimle yönetilmiş ülkelerde yaşamamış olması. Bu tarz konuşmalar genelde dinlemeden oluyor, kulaktan duyma savunulan herhangi bir ideoloji sadece, o, duyulan bilgi ve cümlelerle savunulabiliyor. Komünizmi yaşamış çok yakın arkadaşımdan dinlediklerim ve geçen yıl Polonya’da yaşadığım dönemin bana öğrettiği önemli şeylerden biri bu dönemin ve akabindeki savaşın hayatların ve karakterlerinde nasıl bir etki yarattığı. Dolayısıyla, sadece belirli kaynakları okuyup bazı ideolojileri sadece bu kaynaklarla savunmak çok sınırlı geliyor bana. Bu fikirlerin asıl sebeplerini araştırmaksa benim bitmek bilmeyen merakım ve heyecanım.

Bu serinin bir önceki yazısında, değişim, dönüşüm ve bunun getirdiği gelişimden bahsetmiştim. Hayat hızla dönüşmeye devam ederken bilgilerimizi de günlük hayata nasıl uyarladığımıza bakmak, var oluşumuzun daha faydalı kılınması için anlamlı olabilir.

Bugün “ideoloji” kavramı kafamı kurcalamaya başladı anlaşılan üzere. Adı ne olursa olsun hepsinde benzer içgüdülerin yattığını gözlemliyorum. Bir şeye “ideal” demeye başlayınca “O” olmayan her şey dışarıda kalıyor. Dışarıda kalan bir şeyler varsa bu ideal olabilir mi?

Fotoğraflar: SALT Online

Vietnamlı sokak satıcılarına yukarıdan bir bakış

Vietnam başkenti Hanoi, tarlalarda çalışan konik şapkalı köylüleriyle tanınan bir şehir. Rengârenk çiçeklerle ve sebzelerle bezenmiş bisikletleriyle gün boyu yol alan sokak satıcılarına hayran olmamak elde değil.

Küçük bir Google araştırması ile şehrin sokak satıcıları hakkında harika fotoğraflara ulaşılabiliyor. Fotoğrafçıların kadrajlarında bolca bulunan görüntüler aslında şehrin sıradan görüntüsü. Loes Heerink isimli fotoğrafçı ise bu sıradanlığa farklı bir bakış açısından bakmak istiyor. Böylece ortaya sıradanlıktan sıyrılmış, çarpıcı fotoğraflar çıkıyor.

Loes Heerink’in amacı bu renkli görüntüleri kuş bakışı yakalayabilmek ve bu sebeple şehrin çeşitli köprülerinde, hedefini gerçekleştirmek adına yerini alıyor. Böylece her sabah saat 4’te uyanıp sokak satıcılarının oradan geçmesini bekliyor ve onların simetrik kuş bakışı görüntülerini fotoğraflıyor.

Bir keresinde orada hiçbir çekim yapmadan beş saat geçirdim” diyerek işin sabır kısmından bahseden Heerink projesi hakkında şunları söylüyor: “Bu proje, ürünlerini taşıyan kadınları görüp onlara hayran olmamla başladı. Ne kadar güzel bisikletlere sahip olduklarını bilmiyorlar. Her gün sanat yaptıklarının farkında değiller.”

Çekilen bu tamamen doğal fotoğraflar “Vendors from Above” koleksiyonunu oluşturuyor. Yakın zamanda Kicksarter desteği ile, özellikle Vietnam’da çoğunluğu göçmen kadınlardan oluşan sokak satıcılarını anmak, onları kutlamak adına kitap hâline getirilmesi planlanan bu koleksiyon, aşağıda sizlerle…

vietnamli_sokak_saticilari_1vietnamli_sokak_saticilari_2vietnamli_sokak_saticilari_3vietnamli_sokak_saticilari_4vietnamli_sokak_saticilari_6vietnamli_sokak_saticilari_7vietnamli_sokak_saticilari_8Kaynak: My Modern Met 

SineMasal bu sene Akdeniz’de çocukları sanatla buluşturdu

0

Çocukları sinemayla buluşturmayı hedefleyen 5. SineMasal Açık Hava Sinema Festivali bu sene 3-23 Ekim’de Akdeniz’de gerçekleşti.

2013’ten bu yana kırsaldaki çocukları sinema başta olmak üzere sanatla buluşturan SineMasal bu sene #gülümse temasıyla Akdeniz’e gitti. Kültür Bakanlığı iş birliğiyle düzenlenen festival çocukların yüzünü güldürdü.

3 Ekim Pazartesi günü İstanbul’dan yola çıkan festivalin ilk durağı Antalya oldu. 20 gün boyunca 3 gün süren programlarla Akdeniz’i gezen festival konserden sinemaya, boyama atölyelerinden gösterilere kadar birçok etkinlik gerçekleştirerek çocukları sanatla buluşturdu.

Bugüne kadar Türkiye’nin 21 farklı ilinde çalışmalar yürüten ve büyükşehirlerde gerçekleşen kültürel ve sanatsal etkinlikleri kırsal bölgelere taşıyan Sinemasal, hazırlanan etkinliklerle çocuklara hayatlarında unutamayacakları masalsı bir festival atmosferini yaşattı.

Üç gün süren festival programı ise şöyleydi:

  • 1.Gün: “Şehrin Gözdesi” Etkinliği
  • 2.Gün: Kültür Gezileri ve Sosyal Zirveler
  • 3.Gün: Sinema Artık Köylerde!

Sovyet bilim-kurgu romanlarının öncüsü Kızıl Yıldız

1

Rus yazar, iktisatçı, filozof ve aynı zamanda doğa bilimci Aleksandr Aleksandroviç Bogdanov’un Kızıl Yıldız kitabında Mars’ta insanlık sosyalist bir düzene kavuşmuştur. Gezegendeki insanlar bilimsel ve teknolojik gelişkinlikleri sayesinde komşu gezegen Dünya ile iletişim kurmayı başarmışlardır. Marslılar bütün ülkelerin devrimci partilerinin liderleri ile görüşüp aralarından kendilerine uygun gördükleri bir kişiyi gezegenlerinde konuk etmişlerdir. Okurlar ise seçilen parti militanının gözünden yaşananlara tanıklık ederler.

Marslıların Mars ve Dünya arasında bağ kurmak, kendi yaşam biçimlerini tanıtmak ve Dünya’daki yaşam biçimini tanımak gibi amaçları vardır.

“Her işçi yaratıcıdır, ama doğa da her bir işçide insanlığı yaratır. Menni’nin elinde önceki kuşakların ve çağdaşı araştırmacıların deneyimi bulunmuyor mu, Menni’nin çalışmalarındaki her bir adım bu deneyimden yola çıkmamış mıdır acaba?”

Üstteki pasajda da gördüğümüz üzere kitapta; fikirsel miras tartışmasıyla, üretilenin önceki kuşakların deneyimlerinin aktarımıyla ve üstüne eklenenlerle oluştuğu, buna salt bireysel başarı anlamının atfedilmemesinin gerekliliği savunulmuştur.

Mars’ta insanlar kendilerine iş bölümü seçerken toplumun ihtiyaçlarını gözeterek seçim yaparlar. Burada meslek seçerken alınan temel kıstas, insanlığa ve bilimsel-teknolojik birikimlere katkı koymaktır. Fakat Dünya’da insanlar mesleklerini belirlerken en çok gelir getiren mesleğe yönelir ve bu durum, kitapta da işlenen bireyciliğin Dünya’da ne ölçüde egemen olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Öte yandan Mars’taki sosyalist düzende bilimsel, sanatsal gelişkinliğe; yurtseverlik, aşk, estetik ve cinsiyet üzerine yaptıkları derin ve doyurucu tartışmalarına tanıklık ediyoruz. Marslılar teknik anlamda o kadar gelişmişlerdir ki yer çekimini cisimlerin itme gücüyle sıfırlayan eksi madde adında bir madde kullanarak gezegenler arası yolculukları kolaylıkla yapabiliyorlar.

Eleştiriye açık bir konu olmakla birlikte, cinsel yönelimlerini özellikle belirtme ihtiyacı duymadan yaşamlarını sürdürmeleri dikkat çekici. Bu durumun cinsiyet tartışmalarını rahatlıkla eritebildiklerini ve bunu aştıklarını gösterdiğini düşünüyorum.

kizil-yildizKitabın konusunu ilk okuduğumda gezegenler arası bir yolculuğu konu edinmesi ve bunu sosyalist bir çerçevede bilim-kurgu romanı olarak ele alması beni oldukça heyecanlandırmıştı. Aynı hissiyatı kitabı okuyan bilim-kurgu severlerin de yaşadığından hiç kuşkum yok.

Günümüz Türkiye’sine baktığımızda Kızıl Yıldız kitabında tasvir edilen düzen, benim için teşvik edici ve umutlandırıcı oldu. Romanda geçen şu cümle beni çok etkilemişti:

“Mücadele etmek için de daha iyi bir geleceği tanımak gerekli.”

Bu yüzden bu geleceği kazanmanın önemini ve aciliyetini bir kez daha hissettim.

Meşale gibi el feneri: Hem ateş yakıyor hem aydınlatıyor

Kamp yaparken ateş yakmak ve yiyeceklerinizi pişirmek artık çok kolay, bunu yapan FlashTorch Mini isimli bir el feneri, güçlü yapısıyla yolu aydınlatıyor bununla kalmayıp ateş yakmayı da sağlıyor.

FlashTorch Mini boyutu itibarıyla pek de küçük değil. Yaklaşık 21 santimetre boyundaki FlasTorch Mini, bir büyüğü FlashTorch’a göre göre yüzde 40 daha az yer kaplıyor.

2300 lümen gücünde olan el feneri, büyük bir salonda kullanılan projektörlerle hemen hemen aynı değere sahip. Parlak seviyesi istenildiği gibi ayarlanabilen FlashTorch Mini’nin şarjı en yüksek parlaklıkta 30 dakika dayanmakta.

Parlaklığı azaltıldığında ise kullanım süresi 100 dakikaya kadar çıkabilmekte. Parlaklığı en yükseğe alındığında kâğıt gibi kolaylıkla yanabilen nesneleri yakabilirken, aynı zamanda fenerin üzerine yerleştirilen bir tavayla yumurta pişirmek bile mümkün olabiliyor.

Eğer siz de ateş yakmak ve yiyeceklerinizi kolaylıkla pişirmek istiyorsanız FlashTorch Mini tam size göre. 199 dolara satışa çıkarılan el feneri, buradan satın alınabiliyor.

Kaynak: Log, GrindTv

Dünyanın ilk ve tek kadın haber ajansı JİNHA susturulamaz!

Hükûmetin ne yaptığını bilip bilmediğinden bile emin değiliz artık. Ne zaman daha kötüsü, daha saçması olamaz, yapamazlar desek yaptılar. Her geçen gün daha da saçma, her geçen gün daha da hukuksuz ve her geçen gün daha da çirkin. OHAL günlerinde ise hukuksuzluğun boyutu iyice arttı, darman duman oldu adeta ortalık. Yıllardır söylenen basın özgürlüğü yalanı iyice ayyuka çıktı. JİNHA ve daha pek çok basın kuruluşu, garip bir şekilde, gelip gündemimizin baş köşesine oturan KHK’ler (kanun hükmünde kararname) ile kapatıldı, eşyalarına el konuldu, çalışanları işsiz bırakıldı. Gözaltına almalar, tutuklamalar, yıldırma politikaları… Tabii ki işe yaramayacak, özgür basın susturulamayacak.

Dünyanın ilk ve tek kadın haber ajansı JİNHA

Ne üzücüdür ki, bu ülkede ilk ve tek olanlar genelde çirkin konularda yaşanır. JİNHA ise bu genellemeye bir çelme takarcasına dünyadaki tüm kadınların sesi olmak için 8 Mart 2012’de Amed’de kadınlar tarafından kuruldu. Türkiye’deki en güzel şeylerden biri, kadınların sesi. Erkekler ne der diye düşünmeden yayın yapan JİNHA.

jinha-kadinlarVe kadınlar da her koşulda kendilerinin sesine ses katan JİNHA için bir kampanya başlattı. JİNHA susmayacak!

Hepimizin adı, logosu JİNHA. Hepimiz JİNHA için yazacağız, JİNHA nasıl sesimiz olduysa biz de JİNHA’nın sesi olacağız. Ta ki bu hukuksuzluk bitene, JİNHA yeniden yayına dönene kadar. 

Siz de JİNHA’nın sesine ses katmak için, bulunduğunuz her yerden JİNHA için gönüllü yurttaş muhabirliği yapabilirsiniz! Ne duruyorsunuz? Etrafımızda o kadar çok sömürü, o kadar çok çirkinlik, o kadar çok eziyet var ki yazacak, duyuracak. Ve o kadar az ki bunları yazacak karakterde kişi ve omurga sahibi kuruluş. İşte bunlardan biri JİNHA için kadınlar kolları sıvıyoruz, haber yazıyor, herkese duyuruyoruz. Çünkü biz JİNHA’yız, JİNHA ise biz. 

Buraya tıklayarak lütfen kendi kalemlerinden okuyun, JİNHA neydi, nerelerdeydi, kimlerin sesiydi.

Özgür basın susturulamaz! JINHA yalnız değildir!

30 Ekim’de Ankara Konur sokakta JİNHA’nın kapatılması ile ilgili bir basın açıklaması yapıldı. Ankara Özgür Haber Platformu’nun açıklaması: 

Basın emekçilerine ve tüm Türkiye halklarına,

Özgür basın bir kez daha saldırı altında…

Bir kez daha sansürler, yasaklamalar, namlular, polis baskınları bir kez daha kapatmalar, kuşatmalar işkenceli gözaltılar ve tutuklamalara karşı Özgür basın dimdik ayakta!

aohp-jinha-basin-aciklamasi Bir ülkede düşünceye kelepçe vuruyorsanız, yazan kalemi kırıyorsanız, bir gazetenin kapısını koçbaşıyla girerek arama tebliğ ediyorsanız, avukatları etkisiz kılıyor, kadın gazetecileri işkence ederek gazetenin kapısından çıkarıyorsanız bu ülkede hak, özgürlük ve demokrasiden bahsetmeniz mümkün değildir. Adeta makûs talihimiz buymuşçasına bize darbe üstüne darbe dayatan iktidarın “demokrasi” adı altında ortaya koyduğu OHAL zulmünü toplumun muhalif katmanlarına yönelik bir saldırı kılıfı haline getirmeye çalıştığının farkındayız. Dün, artık alışkanlık haline getirilmiş KHK’lar ile adeta birer ferman gibi ardı ardına verilen kapatma kararları ve takiben başa JINHA olmak üzere gazete bürolarının kapısına gece yarısı vurulan mühürler Kürt halkına yönelik imha ve çökertme planının dolaysız bir yansıması ve OHAL ile yaratılan ve Türkiye’yi daha karanlık bir döneme sürükleyen “yeni demokrasinin” vahim bir tablosudur.

Polis devleti uygulamaları ile sermayenin diktatörlüğü altında, faşizan dinci-gerici bir siyasi iktidarın keyfe keder kararları ile işletilen demokrasi bu ülke halkları üzerinde kurulan tahakküm ve zorbalığın adı olmuştur. Demokrasinin bir sınıfın diğer bir sınıf üzerine tahakkümünden başka bir şey olmadığı demokrasi adına yeni çıkarılan KHK’lar ile bir kez daha somutlaşmıştır. Türkiye halkları 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında demokrasi adı altında ortaya konan hukuk dışı uygulamaların sivil bir darbe olduğunu anlamayacak kadar hafızasını yitirmiş, kör ve aptal değildir!

aohpden-jinha-aciklamasiDüşüncesi, kalemi ve kamerası özgür olan basın emekçileri olarak kendi özgürlüğümüzün içinde yaşadığımız toplumun özgürlüğünden asla bağımsız olmadığını biliyoruz. Bu nedenle kameramız yoksa bile gözlerimizle, kalemimiz yoksa bile hafızamızla sesini kısmaya çalıştığınız hangi haber varsa onları kayıt altına almaya ve gerçeklerin sesini duyurmaya devam edeceğiz! Gönüllü muhabirlik ve haber nöbetleri başta olmak kapatılan ilerici-devrimci-yurtsever basın yayın organları ile örülecek fiili ve aktif dayanışmanın bir parçası olduğumuzu deklare ediyoruz. Saldırılara karşı yanıtımız her zaman baskıya uğrayan yoldaşlarımız ve meslektaşlarımız ile dayanışma ve direniş olacak!

Tüm yurtsever-ilerici-devrimci basın emekçileri, yurttaş habercileri ve gönüllü muhabirler olarak “iktidarın değil halkın” safını, “sermayenin değil emeğin” safını, “işkencenin değil insanlık onurunun” safını tutmaya ve ezilenlerden taraf olmaya devam edeceğiz! Kameralarımızı kırabilirsiniz, bugün bizleri de tutuklayabilirsiniz, ancak bilincimizi ve vicdanımızı asla teslim alamazsınız! Umutlarımız kırılmadı, faşizme ve barbarlığa karşı zafer zılgıtlarının sesi Rojava’dan, Kobanê’den, Mınbiç’ten ulaşıyor. Yakındır kazanacağımız günler, yakındır bugün kapatılan özgür gazetelerimizin yarın nihai zafer manşetleriyle özgürce basılacağı günler!

jinha-basin-aciklamasiÖzgür basın susturulamaz! JINHA yalnız değildir!

Yaşasın halkın kayıt, kanıt ve haber alma hakkı! Yaşasın devrimci dayanışma!

Ankara Özgür Haber Platformu

Fotoğraflar: Seyr-i Sokak

Türkiye’nin vegan demir kadını: Nevşin Mengü

Veganlık, veganizm, hissedebilen hiçbir canlıyı sömürmeden ve öldürmeden, ekolojik sistemi bozmadan yaşamanın mümkün olduğunu savunan, bir canlı türünün diğerinden üstün olmasına karşı duran, bütün hissedebilen canlıların en temel hakkı olan yaşama hakkını eşit bir şekilde savunan bir yaşam biçimidir. Bu yaşama biçiminin etik, sosyolojik, ekolojik, sağlık, beslenme gibi birçok boyutu var. Biz de CNN Türk Ana Haber Sunucusu, aynı zamanda vegan bir sporcu olan Nevşin Mengü ile veganlığı, sporu, beslenmeyi, “vegan bir sporcunun nasıl beslendiğini” konustuk.

Nevsin ile bir meslektaşımla beraber yürüttüğümüz “Vegan bireylerin beslenme ve sağlık durumlarının değerlendirilmesi” çalışmasına katılımcı olduktan sonra tanıştık. Sonra triatlon ve Ironman yaptığını öğrendim. Derken spor organizasyonlarında karşılaşmaya başladık ve sonunda bu röportaj ortaya çıktı. Umarım, bu yaşam biçimini insanlara en dogru şekilde anlatabiliriz. 1 Kasım Dünya Vegan Günümüz kutlu olsun. Daha güzel bir gezegen için…

1. Merhaba Nevşin, seni CNN Türk Ana Haber Bülteni’ndeki özgün haber sunumlarından tanıyoruz. Gündem, özellikle bizim gibi ülkelerde bazen çok hızlı değişiyor. Bu seni yoruyor mu? Ana akım medyada çalışmanın başlıca zorlukları neler?

Yormaz mı? (Gülüyor) Günde 24 saat çalışıyoruz aslında. Bir de insanın psikolojisini bozucu binbir gelişmeyle cebelleşiyoruz. Yalan söylemeyeceğim, hem zor hem de eskisi gibi değil, tatsız artık. Bir de pek çok konuda “dikkatli” olmak zorunda olduğumuz için habercilik yaparken yaratıcılık falan da kullanılamıyor. Eskiden bu işi yaparken ortaya aklımızı, yüreğimizi koyar eğlenirdik; şimdi ise zaten durum ortada, söylenecek başka bir şey yok.

2. Sunucu, haberci kimliğinin yanında aynı zamanda bir triatletsin. Son bir yılda birçok organizasyonda yarıştın. Peki, triatlon ve IRONMAN hikâyen nasıl başladı*?

Çocukluğumdan beri hep bir şekilde spor yaptım aslında. At üstünde büyüdüm bir yerde, biniciydim gençken. Sonra İran’da yaşarken kayak yaptım, biraz okçulukla ilgilendim. Türkiye’ye döndüğümde uzun mesafe koşmaya başladım. Sonra da arkası geldi. Yüzme ve bisikleti de ekledim, şimdi triatlona devam. Çok keyifli bir spor. Kendinin hem fiziksel hem de mental sınırlarını görüyorsun, o sınırları zorluyorsun. Konfor alanından çıkıyorsun. Başta korkutucu geliyor konfor alanını terk etmek ama daha sonra keyif vermeye başlıyor.

nevsin-mengu
Fotoğraf: Mahmut Cinci

3. IRONMAN gibi bir spor organizasyonunun ülkemizde yapılıyor olması gerçekten umut verici. Bu yıl Gloria IRONMAN Turkey 70.3’ün ikincisi yarışıldı. Katılımcılar arasında sen de vardın. Yarış izlenimlerini ve kendi yarışını bize anlatabilir misin? Her şey yolunda mıydı pazar günü?

Hava harikaydı. Organizasyon çok iyiydi. Yüzme etabı, rüzgar olmadığı için oldukça hızlıydı. Bisiklet etabında zamana karşı değil yol bisikletiyle yarıştım, bu benim için dezavantaj oldu. Zamana karşı bisiklet, düz parkurlarda kesinlikle çok şeyi değiştiriyor. Half Ironman ve Ironman yarışlarında, bisiklet etabında başka bir sporcunun rüzgarına girmek yani draft yapmak aslında yasak. Ama yapanlar oldu, bu kural ihlali biraz haksız rekabete yol açtı. O konuda şikayet eden çok atlet oldu. Koşu parkuru çok keyifliydi. Gerçi bisiklette hata ettim, az beslendim bu sefer. Çünkü, vegan barlarımı yanımda götürmeyi unuttum. Piyasadaki içinde hayvansal olmayan ürünlerle idare etmek zorunda kaldım. Bu da koşuda istediğim tempoya çıkamamama yol açtı. Malum, Gloria Ironman 70.3 gibi half Ironman yarışlarında önce 2 kilometre yüzüyoruz, hiç durmadan bisiklet etabına geçiyoruz ve 90 kilometre pedal çeviriyoruz, burada bisiklet üzerinde aç kalmamak çok önemli. Çünkü, bisiklet etabının hemen ardından gelen 21 kilometrelik koşu etabında katı tüketemeyiz, koşuda katı yemek mideyi mahvediyor, onun için bisiklette katı beslenip aç kalmamak lazım. Neyse, sonuçta her yarış bir tecrübe.

4. Bir habercisin, aynı zamanda triatletsin, bunların yanında bir de vegan triatletsin. Triatlon, enerji yönetiminin önemli olduğu bir spor branşı. Peki, vegan bir sporcu olarak antrenman ve yarış öncesi, sonrasında ve yarış sırasında nasıl besleniyorsun? Bize bir yarış günü beslenme planını anlatır mısın?

Vegan bir sporcu olarak doğru beslenmek atla deve değil. Şimdi yalan söylemeyeceğim, demir ve B vitamini eksiğim oluyor sürekli. Takviye alıyorum. Misal bugün hafif bir yüzme yaptım aç karna, öğlen zeytinyağlı barbunya ve ıspanak kavurma yedim. On numara öğün oldu. Yarış günleri, yarıştan bir gün önce fırında patates, humus, kısır gibi şeyler yiyorum. Yarış sabahı kuru meyveleri ve yulafı sıcak su ile ıslatıyorum, süper bir yarış öncesi öğünü oluyor. Yarış esnasında, biraz önce de bahsettim, ya kendi yaptığım tarifi ya da vegan barları, ara ara da muz tüketiyorum. Bunun yanında enerji jelleri, çoğunlukla yarış sırasında tükettiğimiz yoğun şeker içeren vegan friendly ürünler.

5. Vegan beslenme, belli bir bilinç seviyesinde düzenli ve çeşitlendirilmiş bir şekilde uygulandığında sağlığın kalitesini arttırıyor. Sen kendi beslenme programını nasıl düzenliyorsun? Vegan beslenirken temelde hangi konulara dikkat ediyorsun?

Bu konuda uzman değilim, o senin alanın. Sağlık boyutu bir yana ben etik olarak hayvanları sömürmeye hakkımız olmadığını düşünüyorum. Çünkü ona bakarsan en sağlıklısı(!) insan eti, keselim birbirimizi yiyelim sağlık diyorsak madem. Hayvanları ve salgılarını yemeğe hakkımız yok, benim için bu kadar basit olay.

6. Veganlara, özellikle vegan sporculara çok sık sorulan “Proteini nereden alıyorsun?” sorusunu ben de sana yönelteceğim. Sahi, proteinleri nelerden alıyorsun?

Yani ben öyle çok takmıyorum protein de protein diye. Mercimektir, fasülyedir, severim zaten onları tüketiyorum. Tofu gerçekten çok severim, onu yiyorum. Kuru yemişlerde bazen ölçüyü kaçırıyorum, kaçırmamam lazım. 🙂

nevsin-mengu-1
Fotoğraf: Mahmut Cinci

7. Yapılan çalışmalar, sporcularda ihtiyaçtan fazla protein alımının kas yapımına ve sportif performansa hiçbir etki sağlamadığını ortaya koydu. Sporcularda başta protein tozları olmak üzere besin takviyelerine ciddi bir yönelim var. Besin takviyesi alıyor musun? Besin takviyeleri sence gerekli mi? Gerekli olduğunu düşünüyorsan ne zaman takviye yapılmalıdır?

Sporcularda düşüşü sık görülen demir eksikliğini ben de yaşıyorum. Bu yüzden demir takviyesi alıyorum. Bunun dışında B vitaminleri takviyesi de alıyorum.
Triatlon gibi dayanıklılık gerektiren spor dallarında kas yıkımı oluyor, vegan olsan da olmasan da. Bu nedenle, Dallı Zincirli Aminoasitler (BCAA) ve Glutamin amino asit takviyesi alıyorum. Şimdi bir arkadaşım ABD’den vegan protein tozu gönderdi. Kışın sert antrenmanlar başlasın, onu deneyeceğim.

8. Dünyada pek çok sporcunun vegan beslendiğini görüyoruz. Hepsinin hikayesi farklı. Peki sen, vegan beslenmeye ne zaman ve nasıl karar verdin? Bu kararı verirken nelerden etkilendin?

Ben el kadar çocuktum, et yemeği reddediyordum zaten. Bakın bu “common sense”. İnsan vicdanı evrim geçirir. Arkaik dönemlerde çocuklarla cinsel ilişkiye girmek normal karşılanıyordu. Şimdi bakınca manyaklık, değil mi? İşte hayvan sömürmek de böyle. Evet, ağır benzetme oldu ama olsun. Benim gözümde hayvanları direk öldürüp yemenin ve salgılarını (süt, tereyağı vb.) yemenin çocuk taciziyle farkı yok.

Ortaokulda vejetaryen oldum. Ankaralıyım ben. O dönemde herkes hasta, manyak gözüyle baktı. Ama ailem destekledi hep. Bir gün “Yemeyeceğim artık” dedim, mesela babam direkt “Evet, daha sağlıklıymış, yeme ne olacak?” dedi. Keşke o zaman vegan olsaymışım.

9. Veganlık, “yaşama hakkı” temelinde ekolojik, etik, sağlık, sosyolojik birçok boyutu olan bir konu. Bir vegan olarak bu konuların neresindesin? Veganlık sence tam olarak nedir?

Benim için veganlık sağlıklı yaşam trendi değil. “Vegan besleniyorum, ama arada somon yiyorum” gibi kafalar var. Ben öyle değilim. İnsanoğlu kendini pek değerli, pek üstün görüyor. Değiliz! Evrenin bir parçasıyız ve her önümüze gelen şeyi yok ederek yaşamamız gerekmiyor. Başkalarının da yaşam hakkına saygı duymak durumundayız.

Nevşin Mengü
Fotoğraf: Mahmut Cinci

10. Peki, vegan beslenme hayatına ne gibi değişiklikler kattı? Kendinde fark ettiğin değişimler neler oldu?

Ben çok küçük yaşımdan beri vejetaryen olduğum için aşırı bir şey değişmedi. Şarap sevdiğim için peynir severdim şarabın yanında. Çok güzel vegan peynir yapan yerler var. Evde de çok kolay yapılabilir. “Uncheese” diye bir kitap aldım, envai tarif var. Zaman zaman da yanımda, çantamda yemek taşıyorum. Alakasız yerde aç kalmayayım diye.
Eskiden diğer insanların et yemesini çok da takmazdım ama sanırım yaşlandıkça hassaslaşıyorum, et yiyen insanların umarsızlığına takılıyorum biraz. Ama, sosyal hayatta idare etmeye çalışıyorum.

11. Vegan beslenen sporculara önerilerin var mı?

Elbette, sporuna göre değişir. Aslında sporcu olalım olmayalım, vegan olalım olmayalım zaten düzenli sağlık kontrolünden geçmeliyiz. Özellikle, yoğun spor yapanlar sık sık kan ölçümlerini yaptırsınlar. Demir depoları sporcularda birden boşalıveriyor malum.

*Bilmeyenler için: Triatlon, yüzme, bisiklet, koşunun farklı mesafelerde ardı ardına yapıldığı bir spor disiplini. Ironman de, 3.8 kilometre yüzme, 180 kilometre bisiklet, 42 kilometre koşunun ardı ardına yapıldığı bir triatlon branşıdır. Yarı(Half) IRONMAN ise IRONMAN’deki yüzme, bisiklet ve koşu mesafesinin yarıya indirilmiş halidir. Türkiye’deki Gloria IRONMAN Turkey 70.3 de bir Half IRONMAN yarışıdır.

Sirklerin karanlık yüzü: Binlercesinden sadece ikisi Mary ve Tyke

Günümüzde olduğu gibi 100 yıl öncesinde de insanlar sirklerde hayvanları, özellikle de filleri kullanıyorlardı. Vahşi doğasından ayrılıp insanlar tarafından esaret içinde yaşamaya zorlanan fillerden birinin adı Mary‘ydi.

Yıllarca üzerinden para kazanmak amaçlı özgürlüğü kısıtlanan ve istismar edilen Mary kendisine şu an hâlâ sirklerde hayvanları gösteriler için zorla eğitirken kullandıkları bullhook adı verilen sivri ve kesici aletle vuran sirk çalışanını köşeye sıkıştırdı. Canını yakan insana kendisini savunmak istemişti ve belki de bu sadece o anın değil yılların verdiği acının dışa vurulmasıydı. Fil Mary bütün halkın gözleri önünde vinçe asılarak idam edildi. Bu masum canın idam edilişini bile içlerinde çocukların da bulunduğu yüzlerce insan izledi. İnsanlar için şov devam ediyordu. İlk denemede Mary‘nin boynuna sarılan zincir ağırlığını kaldıramayarak koptu ve zavallı fil yere çakılarak kalçasını kırdı. İkinci denemede nefessiz kalıp ölene kadar havada asılı tutuldu! Mary 1916 yılında sadece kendisini korumaya çalıştığı için öldürüldü.

Mary’nin hikâyesi insanlığın köleleştirdiği sayısız hayvandan sadece bir diğeri olan fil Tyke‘ın hikâyesini de akıllara getiriyor. Fil Tyke yıllar süren köleliğinin ardından bakıcısının ölümüne sebep olmuş ve kaçmayı başarmıştı. Bununla birlikte özgürlüğüne koşan Tyke kısa süreli özgürlüğünün bedelini yaklaşık 100 kurşun ile vurularak ödedi!

Mary ve Tyke gitmiş olabilirler ama bizler Mary, Tyke ve daha nicelerinin hikâyelerini anlatarak aslında sirklerin hayvanlar için sadece ölüm kampları olduğunun altını çizmeye devam edeceğiz! Günümüzde halen filler, aslan ve kaplanlar, ayılar ve daha birçok vahşi hayvan ait oldukları vahşi doğalarından zorla alınıp sirklerde performans yapmaya zorlanmaktadırlar. Başlarının üzerinde amuda kalkan, ateşin içinden atlayan, yeri geldiğinde dans eden bu hayvanları hayranlık ve neşe içinde izleyen çoğu insan aslında onların doğalarına aykırı olan bu hareketleri yapmak için aç bırakıldıklarını, kırbaçlanıp dövüldüklerini ve hatta elektrikli sopa ile terbiye edildiklerini maalesef bilmezler ve bilmeyerek sirklere olan talebi arttırıp bu işkenceye dolaylı yoldan ortak olmuş olurlar.

sirklerDışarıdan görenlerin hayvanların neşe içinde gösteriler yaptıklarını düşündüğü sirk ortamları aslında hayvanların bulunabilecekleri en kötü yerlerden biridir. Sirk kafileleri her türlü hava şartları içerisinde ve günlerce yolculuk yaparlar. Hayvanlar küçücük vagonlarda ya da kafeslerde günlerce yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar. Çoğunlukla fazla dışkılamayı önlemek için hayvanlara sadece su veriliyor ve aynı yerde dışkılayıp aynı yerde uyuyorlar. Planlanan rotaya ulaşıldığında ise hayvanlar yine kafesler içinde ya da zincirlenmiş şekilde tutuluyorlar.

sirklerin-gercek-yuzuSizce çocuklarımız dışarıdan renkli gibi görünen sirklerin hayvanları istismar eden, mal ve eşya olarak kullanan karanlık yüzünü bilselerdi yine de sirklere gitmek isterler miydi?

Kaynak: Peta