Ana Sayfa Blog Sayfa 385

82 yaşındaki bilgeden, Leonard Cohen’den yeni albüm: Yoksa bir veda albümü mü?

1

Yaşayan efsane tabirini müzik dünyasında en çok hak eden isimlerden biri Leonard Cohen. Cohen, bu yıl itibariyle dünya üzerindeki şairane konukluğunun 82. yılını yaşıyor. Büyük üstad, geçtiğimiz günlerde yeni albümünü yayınladı. Albümdeki bir şarkıdaki şu sözler acaba bu artık bir veda albümü mü dedirtiyor adeta; “Masayı terk ediyorum, oyun bitti”.
 leonard-cohen-7

Müzisyen olduğu kadar edebiyatçı yönüyle de tanıdığımız Leonard Cohen, güzel bir tesadüfle diğer bir ozan müzisyen Bob Dylan’ın Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldüğü günlerde yeni albümünü yayınladı. Cohen’in yeni albümü “You Want it Darker”, 2014’teki Popular Problems‘ın ardından şarkıcının tarihindeki 14’üncü stüdyo albümü oldu.

Geçtiğimiz 21 Eylül’de doğumgününü kutlayan Leonard Cohen yeni yaş hediyelerinden birini bizzat hayranlarına kendisi vermişti. Cohen, yeni albümünden ilk şarkıyı bu tarihte yayınlamıştı. O günden bu yana da albümün çıkması merakla bekleniyordu. Albüm Ekim ortasında müzikseverlerle dünya çapında buluştu.

Naif melodiler davudi vokalle birleşiyor

leonard-cohen-6

Albümün prodüktörlüğünü Cohen’in oğlu Adam Cohen yapmış. Dokuz parçalık çalışma, Cohen’in alışık olduğumuz tarzında ilerleyen bir albüm. Cohen’in davudi vokali yine tüm ihtişamıyla albümde. Tabii yaşının da etkisiyle biraz pürüzlenmiş olsa da Cohen’in o enstrümanların önüne çıkıp müziğe atmosferini katan sesini duyuyoruz. Cohen albümlerinde duymaya aşina olduğumuz Yunan müziği ritimleri yine bu albümde de var. Ki buna şaşırmamak gerekir, Cohen 1963’ten itibaren Hydra adında bir Yunan adasında da yaşamıştı ve Yunan müziğinden de hep etkilendi. Diğer yandan Cohen’in müziğinde sık sık duyduğumuz melodiler yine tüm naifliği ve yumuşaklığıyla şarkılarda arz-ı endam ediyor.

80 yaşında yeniden sigara

Albümde sözlerde yine Cohen’in önceki albümlerindeki gibi aşktan sekse, dinden politikaya çeşitli konuların izdüşümlerini görüyoruz. Albümdeki şarkılardan biri olan “Leaving the Table”daki  “I’m leaving the table, I’m out of the game- Masayı terk ediyorum, artık oyunun dışındayım” sözleri acaba bu albüm artık bir veda albümü mü diye düşündürtüyor insana. Cohen, üretken bir sanatçı oldu hep, 82 yaşında çıkardığı albüm zaten bunun kanıtı. Diğer yandan Cohen, son zamanlarda verdiği röportajlarda da artık müzik hayatının sonuna geldiğini de hissettiren demeçler veriyor.

Diğer yandan albümün kapağı da dikkat çekici ve küçük bir detay barındırıyor. Siyah beyaz olan albüm kapağında, 80 yaşında yani 2 yıl önce yeniden sigaraya başladığını söyleyen Cohen, elinde bir sigara ile görülüyor.  Adeta, Cohen albüm kapağından yeniden buluştuğu eski dostuna bir saygı duruşu gerçekleştiriyor.

Ve diğer albüm tanıtımlarımızda yaptığımız gibi biraz da nostalji: İlk albümünü 1967 yılında yayınlayan Cohen, “Suzanne”, “Dance Me to the End of Love” gibi sayısız unutulmaz şarkıyı belleklerimize kazıdı. İşte Cohen’den bir klasiğin canlı performansı.

İşlenmiş gıdaları bugün bırakmanız için 5 neden

Eğer bir gıda hiç bozulmadan otuz gün bir rafta durabiliyorsa, belki de o gıdayı raftan asla almamalısınız.

Günümüzde marketlerde satılan gıdaların neredeyse tamamı kimyasal süreçlerden geçmiştir. Kahvaltılık gevrekler, konserve meyve ve sebzeler, cipsler, çikolata ve türevleri, salam ve sosis gibi işlenmiş etler, donmuş gıdalar, çabuk çorbalar, hazır kahveler, çabuk makarnalar ise çoğu kişinin fark etmeden neredeyse düzenli olarak tükettiği işlenmiş gıdalardan sadece birkaçı. Yapılan bir araştırma günümüzde yetişkin bir insanın tükettiği kalorilerin yüzde 60’ını işlenmiş gıdaların oluşturduğunu göstermekte.

Bu besinler hayatlarımıza öylesine girmiş ki, günün her öğününde farklı farklı kimyasallarla vücudumuzu doldurup, sağlıklı olmayı umut ediyoruz. Sonuç ise malumunuz, kronik hastalıklar, salgınlar, gittikçe zayıflayan bağışıklık, obezite, hızla artan kanser vakaları….

Eğer siz de fazla kilolardan, iç organlarınızda sıkıntıdan, gerginlikten, sürekli hasta olmaktan, cilt bozukluklarından şikayetçiyseniz belki vücudunuza hangi maddeleri aldığınıza dikkat etme vakti gelmiştir. İşlenmiş gıdaları bugün terk etmeniz için birçok nedenden birkaçını aşağıda bulabilirsiniz.

1- İşlenmiş gıdalar bağımlılık yaratır

Vücudunuz genetiğiyle oynanmış, işlenmiş ve rafine edilmiş besinleri doğal besinlerden farklı bir yöntemle sistemine dâhil eder. İşlenmiş gıdaların tüketimi, vücutta aşırı dopamin salgılanmasına neden olur. Beynin birkaç bölgesinden salgılanabilen dopamin; duygularınızı, hareketlerinizi, haz hissini ve acıyı etkileyen bir kimyasaldır. Sinapslarda dopamin birikmesi ve bunun sonucu oluşan haz, kişide o besinleri tekrar tüketme isteği yaratır. Bir süre sonra bağımlılık oluşması kaçınılmaz olacaktır. Bu döngü obeziteye ve diğer birçok sağlık sorununa yol açabilir.

islenmisgidalar1

2- İşlenmiş gıdalar doğadan değil laboratuvarlardan gelir

Eğer marketten aldığınız herhangi bir işlenmiş gıdanın etiketindeki içerik kısmını inceleyecek olursanız bilmediğiniz birçok isimle karşılaşacaksınız. Bunun nedeni ise içeriğin gerçek besinlerden oluşmamasıdır. İşlenmiş gıdalar genelde şunları içerir:

Koruyucular: Çürümeyi engelleyen kimyasallar
Renklendiriciler: Besine belirli bir renk vermeyi sağlayan kimyasallar
Aroma: Besine belirli bir tat veren kimyasallar
Kıvam artırıcılar: Besine belirli bir kıvam/doku veren kimyasallar

Etiketteki içerikte tüm kimyevi maddeler yazmak zorunda da değildir. Örneğin, yapay tatlandırıcı ibaresini gördüğünüzde, yaklaşık on tane daha kimyevi maddenin gıdanızda bulunduğundan emin olabilirsiniz. Bu tarz kimyasalların vücutta yarattığı tahribat hakkında sayfalarca yazı yazılabilir fakat en belirgin olarak erken yaşlanmaya, kemikte yapı bozulmalarına, organ işlev bozukluklarına ve kansere yol açtığı araştırmalar tarafından da belirtiliyor.

islenmisgidalar2

3 – İşlenmiş gıdalar GDO içerir

Çoğu hazır gıdanın ana maddeleri kimyasaldır. Kısırlık, iç organ hasarı, tümör, diyabet, alzheimer, hiperaktivite, sindirim sistemi problemleri ve kansere neden olduğu bilinen genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) bu gıdaların etken maddesidir. Bu gıdaların düzenli ve aşırı tüketimi kısa vadede kilo alımına, kanın asidikleşmesine ve bağırsak florasanın işlevini değiştirmesine yol açar. Uzun vadede ise iç organ tahribatına, bağışıklıklık sisteminin çökmesine ve kansere sebep olabilir.

islenmisgidalar3

4- İşlenmiş gıdalar zihninize zarar verir

Eğer unutkanlıktan ve konsantrasyon eksikliğinden şikâyetçiyseniz beslenme alışkanlıklarınızı gözden geçirme vaktiniz gelmiş demektir. Oxford Ünversitesi’nin yaptığı araştırmaya göre abur cubur tüketimi kişiyi sinirli, rahatsız ve huzursuz bir ruh haline sokuyor. Örneğin, çikolata, gofret, kola, gazoz, bisküvi gibi gıdalar vücutta kan şekerinin orantısızca yükselmesine, insülin patlamasına sebep olur. Bu yüksek miktar şekerin vücutta tamamladığı tepkimenin sonunda ise size kalan baş ağrısı, çalkantılı ruh hali ve gerginlik olur. Bu işlenmiş gıdaları organikleriyle değiştirirseniz, ruh halinizi düzeltebilir, enerjinizi artırabilir ve daha sakin hissedebilirsiniz.

islenmisgidalar4

5- İşlenmiş gıdalar sindirim sisteminizi mahveder

Sindirim sistemi vücudumuzdaki en önemli döngülerden biridir. Vücudun gerekli maddeleri aldığı, parçaladığı ve tüm sisteme dağıttığı bir merkez işlevini görür. İşlenmiş gıdalar doğal liflerden, enzimlerden, vitaminlerden ve diğer besleyici ögelerden mahrum oldukları için sindirim sistemini mahveder. Onlar market rafında çürümeden ve bozulmadan aylarca beklemek için tasarlanmıştır. Bu tarz yiyecekleri düzenli olarak tüketmek, vücuda yararlı bakterileri ve enzimleri öldürerek içinizdeki ekosistemin dengesini bozar ve bedeninizi birçok hastalığa karşı savunmasız bırakır.

islenmisgidalar5Kaynak: Authority Nutrition, Good Living Warehouse, The Candida Diet

Ünlü mimarların garip alışkanlıkları

Ünlü mimarlar, uzaktan kolayca hayran olunabilir veya eleştirilebilir kişilerdir. Ancak yakından incelendiklerinde garip günlük davranışları gün ışığına çıkıyor. Hepimize oldukça garip gelen alışkanlıkları, alanında tartışılmaz figürlere dönüşen bu insanların yolculuğuna dair çok fazla fikir vermezler. Aşağıdaki alışkanlıklar, ünlü mimarların yaratıcılık süreçlerini, nasıl rahatladıklarını veya kişiliklerine dair ipuçları vermekte. Bazıları ilham verici iken bazıları şaşırtıcı, nitekim hepsi birleşince mimarlık mesleğinde nasıl üstlere çıkılabileceğine dair küçük ipuçları sunuyor bizlere…

1. Her gün aynı oyuncak ile oynamak (Eames Çifti)

eames-cifti

Charles ve Ray Eames 900’ün üstünde multidisipliner tasarım ile oldukça üretken bir ikili. 5 metre yüksekliğinde yeniden düzenlenebilir Ksilofon kulesi de bu tasarımlardan birisi. Eames çiftinin yeni ekip arkadaşları işlerinin ilk gününde bu oyuncak ile oynamak durumundalar. Bu yaratıcı süreç Eames çifti için oldukça önem arz ediyor, çünkü çifte göre birisinin tüm gün boyunca ürettiği deneysel müzik karşısındakinin kişiliğini gözlemlemek için büyük bir fırsat.

2. Fazlasıyla Alkol Tüketmek (Alvar Aalto)

alvar_aalto

Alvar Aalto‘nun söylediği gibi; ”Mimarlık sanatı ofis benzeri bir mekanda oluşturulamaz.” Bu söylemin ötesine geçen Aalto, genellikle “balık kadar sarhoş” olarak nitelendirilir ve kendisine ofiste sızmış olarak oldukça sık rastlarsınız. Bunun nedeni ise tabii ki yaratıcı olmayan ayık bir süreçtense, sanatsal bohem havası yaratmaktır.

3. Hiç olmayan iyi bir gece uykusu (Leonardo da Vinci, Buckminster Fuller, Frank Lloyd Wright ve Louis Kahn)

unlu-mimarlar-1 Mimarlar uzun süredir sıra dışı uyku düzenleri ile bağdaştırılıyorlar. Tabii bazıları daha da sıra dışı. Leonarda da Vinci, Buckminster Fuller ve Frank Lloyd Wright çok fazlı uyku düzenine sahipler. Uzun gece uykularındansa, her üç-dört saatte bir kısa kestirmeler şeklinde uyku ihtiyaçlarını gideriyorlar. Louis Khan ise, akşam saat 10.30’a kadar öğretmenlik görevini yaparken aralarda kestiriyor. 10.30’dan sonra ise ofis mesaisi başlıyor.

4. Her yıl efsanevi Norveç dağına tırmanmak (Snøhetta)

snohetta
Mimarlar tarafından, Norveç dağına tırmanmak antika bir takım oluşturma gibi görülebilir, tabi firma Snøhetta değilse… Snøhetta için, kuruculardan Craig Dykers‘ın dediği gibi; “Eskiden oraya sadece tırmanmak için giderdik, ancak artık daha fazla anlamı var. Zamanımızı nereye gittiğimiz ve nereye gitmek istediğimizi konuşmak için değerlendiriyoruz.”

5. Kendini gerçekten sevmek (Zaha Hadid)

zaha_hadid Zaha Hadid‘in hayatındaki en önemli kişinin kendisi olduğunu tarif ettiğine dair birçok hikaye mevcut. Örneğin; Vouge dergisinin kendi evinde gerçekleşecek fotoğraf çekimlerine birkaç saat geç kalması, ya da apartmanını sadece kendi tasarladığı objeler ile dekore etmesi. “Asla hayır cevabını kabul etmem. Asla geri çekilip ‘bırakayım ezip geçsin’ demem.”

5. Başkalarını gerçekten sevmek (Eileen Gray)

eileen_gray Eileen Gray‘in tasarımlarında yatan ilham, genellikle âşık olduğu insanlardan gelmekte. En ünlü tasarımlarından E.1027 orjinal olarak kendisi için daha sonrasındaysa aşkı Jean Badovici için inşa edildi. Tasarım algısında dahi aşkın yerini, şu sözlerinde görebiliriz; “Bir sanat eserinin değeri, ona verilen aşkın büyüklüğüyle doğru orantılıdır.”

5. 80 yaşındayken bile günde birkaç kez seks (Frank Lloyd Wright)

frank_lloyd_wright

Frank Lloyd Wright “bitmek bilmez ekipman ve yaratıcı enerji” sahibi olduğu ve böylece sunum öncesi yalnızca birkaç saatini ayırarak işverene işi teslim ettiği söylenen bir mimar. Eşi ise üstteki alıntıyı cinsel yönden tekrarlıyor. İddiasına göre Frank Lloyd Wright 85 yaşındayken dahi günde 2-3 kez sevişebiliyordu. Kadın, bunu önlemek için aldığı tıbbi yardımda potasyum nitratın erkeğin cinsel dürtüsünü kesebileceği bilgisine ulaşmış, ancak sonrasında bunu kullanmak istememiş.

8. Tasarladığınız binayı kullananları stalklamak (Denise Scott Brown)

denise-scott-brown

Denise Scott Brown‘a işinin en eğlenceli kısmı sorulduğunda, tasarladığı yapıyı kullanan insanları stalklamak olduğunu itiraf ediyor. Örneğin; Pennsylvania Üniversitesindeki Perelman avlusunda tam da tasarımında öngördüğü gibi 30 kadar öğrencinin basamaklara arılar gibi üşüştüğünü gözlemler. Ancak bu öğrenciler tarafından tanımadıkları, etekli yaşlı bir kadının kendilerine bakıp aptal aptal sırıtması olarak gözükmektedir.

9. Karanlıkta sessizce uzanıp, düşünmek (I.M. Pei)

i-m-pei I.M.Pei uzun ve başarılı kariyerini, kâğıt üzerinde yaptığı çizime az vakit harcamak ve kafasındaki çizime bolca vakit ayırmaya borçlu. Pei’ye göre en yaratıcı fikirler ışıkları kapayıp yatağa girdiğinde gerçekleşiyor, hatta bazı zamanlar düşüncelerini toplamanın en iyi yeri banyonun karanlık atmosferi oluyor. Eğer düşündüğü tasarım, kâğıtta kafasında olduğu gibi durmaz ise, düşünme eylemine biraz daha vakit ayırmayı tercih ediyor.

10. Tek renkli yemekler yemek (Luis Barragán)

esparta_palma Yedikleriniz kişiliğinizi belirler, derler. Renk kullanımı ile öne çıkan Luis Barragan, ayrıca açık pembe renkli bir dilim kavun gibi tamamen pembe renkten oluşan yiyecekler sipariş etmesi ile biliniyor.

11. Porsche’unuzu kısa gezintiler için garajdan çıkarmak (Ricardo Scofidio)

m-a-r-c Hepimizin stres atmak için tercih ettiğimiz yöntemler vardır. Ricarda Scofidio için bu, 1963 model vanilya rengi Porsche otomobili. Sahip olduğu Saab 96, Alfa Romeo 2000 GTV ve Jaguar XK150 ile Scofidio açık bir şekilde otomobil hastası. Ancak kendisinin yaratıcılığı da saf hızın aklı dinginleştiren özelliği ile ilişkili.

Kaynak: archdaily.com

Gezici Festival 22’nci yolculuğuna hazırlanıyor

0

Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 22’nci yolculuğuna hazırlanıyor. 25 Kasım – 7 Aralık 2016 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak festival, her yıl olduğu gibi Ankara’dan yola çıkacak. 25 Kasım – 1 Aralık’ta başkentteki gösterimlerinin ardından, 2-4 Aralık tarihleri arasında Sinop’a konuk olacak. Gezici Festival yolculuğunu, 5 – 7 Aralık’ta Kastamonu’da tamamlayacak.

Gezici Festival 22’nci yolculuğunda, bir yıllık aradan sonra tekrar Sinop’a, film ekipleriyle birlikte konuk olacak. Gezici Festival Sinop’un ardından iki yıldır kentleri arasına katılan Kastamonu’da festivali tamamlayacak.

Festival seyircisini, 22’nci yılda da birçok sürpriz bekliyor. Klasikleşen bölümlerinin yanı sıra özel bölümleri ve konuklarıyla da her yıl dikkat çeken festivalde, bu yıl da sinema üzerine söyleşiler ve çeşitli atölye çalışmaları yer alacak.

Festivalin klasikleşen bölümleri Dünya Sineması, Türkiye 2016, Kısa İyidir, Çocuk Filmleri bu yıl da festival izleyicisiyle buluşacak. Dünyanın önemli festivallerine seçilmiş ve övgüyle karşılanmış pek çok filmin tüm kentlerdeki ilk gösterimleri Gezici Festival çerçevesinde yapılacak. Yılın öne çıkan yerli yapımları da film ekiplerinin katılımıyla Türkiye 2016 bölümü dahilinde festival seyircisinin karşısına çıkacak. Her yıl olduğu gibi Kısa İyidir ve Çocuk Filmleri gösterimleri ücretsiz olarak gerçekleştirilecek.

İlk yılından bu ya Gezici Festival’i yalnız bırakmayan ve her yıl festivale birbirinden özgün afişler sunan Behiç Ak, 22’nci yılda da hazırladığı afişle Gezici Festival’e desteğini sürdürüyor.

Gezici Festivali nereden takip edebilirsiniz?

Gezici Festival hakkında haberleri festival süresince Gaia Dergi’den takip edebilirsiniz. Ayrıca; internet sitesinden, Facebook’tan, Twitter’dan, Vimeo’dan ve Instagram’dan da takip edebilirsiniz.

Evlilik eşitliği hâlâ yasadışı ama sembolik düğünümüz insanların hayal kurmasını sağladı

1970’te anaokuluna başlamadan önce evcilik oynamayı çok severdim. Diğer Koreli çocukların oynadığı “dabangu”, “stick tossing”, saklambaç ve “squid” gibi oyunları da oynadık ama evcilik en sevdiğim oyundu. Ancak bu oyunu genellikle kızlar oynardı. Oğlanların çoğu dışarda oynamayı tercih ederdi.

Çocukların yetişkinmiş gibi davranmalarını severdim. Tartışmaya olanak sağlamayan ve rekabet uyandırmayan hoş bir oyundu. Bu oyun çiftlerle oynanıyordu ve az sayıda oğlan evcilik oynadığı için ben oldukça popülerdim. Birçok kız benimle çift olmak için yarışırdı bazen de karar vermek için taş-kağıt-makas oynarlardı. Şimdi düşünüyorum da, bu oyun Kore’deki reality showWe Got Married (Biz Evlendik)in konseptine çok benziyor. Bu kesinlikle benim eğleneceğim bir şey!

Evcilik oynayan birçok çocuk yemek yapma gibi aktivitelere odaklanırken, ben en çok düğün kısmını seviyordum. Bunun nedeni okuduğum masallar olabilir. Partnerimden her zaman Sindirella, Pamuk Prenses, Uyuyan Güzel gibi masallardan birini seçmesini isterdim. Daha sonra o masala uygun bir son yazardım ve bu son da -hepsinde olduğu gibi- düğün olurdu. Her zaman hayali bir kale inşa ettim ve partnerimle o kaleye faytonla girdiğimizi düşündüm. Bizim düğünlerimiz hep çok sayıda davetli, şaşalı süslemeler ve tören müziğinden oluşurdu. (Tabii ki bunlar hayali bir yerde gerçekleşiyordu.) Partnerlerim de bunu seviyorlardı çünkü prenses oluyorlardı. Derme çatma evlerinde yemek yapıp yiyen diğer çocuklar bizim evimize kıskançlıkla bakarlardı. Ben mutlu hissederdim ve gelecekte böyle bir düğün yapmaya kararlıydım.

29 Temmuz 1981’de yüzyılın düğününü gördüm. İngiltere prensi Charles ve onun çok sevgili Diana’sının düğünü. Bir kale, fayton ve çok sayıda davetli – hayalini kurduğum şey buydu. Ve bu bir masal değil, gerçekten de bir düğündü! O günden itibaren hayalim daha da büyüdü. Yüzlerce insanın duasıyla görkemli bir düğün–asil çiftin düğünüyle aynı olmasa da- yapmaya karar verdim. O günden beri hayalimin gerçekleşmesini bekliyordum.

Ancak, ergenlik dönemindeyken bu hayalim paramparça oldu ve depresyona girdim. Damat olamazdım. Damat olabilmek için bir geline ihtiyacım vardı ama bir gelinle eş olabilecek heteroseksüel bir adam değildim. Kore, heteroseksüellerin düğünlerine destek veriyordu ama yasal ya da ahlaki olarak benim gibi eşcinsellerin düğünlerini onaylamıyordu. Her zaman en mutlu düğünü yapacağıma dair hayaller kurdum ama bunun asla gerçekleşmeyeceğini fark edince depresyona girdim. Tıpkı masallardaki gibi bir düğün yapmak isteyen eşcinsel bir ergen olarak mahvolmuştum.

Üniversitede öğrenci hareketlerine katıldıkça Kore’de evlilik kurumunun problemlerini öğrendim. Ayrıca insanların mutlu olmak için evlenmek zorunda olmadığını ve “mutsuz evlilik” kavramını da öğrendim. Ama yalnızca heteroseksüellerin evlenebilmesine çok sinirlenmiştim. Bu acı gerçek tüylerimi ürpertti. Abim, iki kız kardeşim, arkadaşlarım ve tanıdıklarım evlendi, bense her zaman onları tebrik eden davetliydim.

SEOUL, SOUTH KOREA - JUNE 11: (SOUTH KOREA OUT) Kim Seung-Hwan (L) and his partner, Kim Jho Gwang-Soo (R) pose for a photographer as they participate in a march during the Queer Festival on June 11, 2016 in Seoul, South Korea. While the homosexuality is legal in South Korea, same-sex marriage is not recognised. In May 25, 2016, The Seoul Western District Court rejected a lawsuit filed by a film director Kim Jho Gwang-Soo and his long-time partner, Kim Seung-Hwan, seeking legal status for their same-sex marriage, which they celebrated in a wedding in 2013. The couple announced that they would appeal the rejection to legally recognize their marriage. (Photo by Jean Chung/Getty Images)

Eşcinsel olduğumu açıklayıp cinsel azınlık hakları hareketine katıldıktan sonra, üzerinde yaşadığımız bu dünyanın değiştiğini gördüm.

Gitgide daha fazla ülke evlilik eşitliğini yasallaştırıyor ve eşcinsel çiftleri kabulleniyordu.
Hayalimden vazgeçmemeye karar verdim. Kendi kendime “Çok geç değil” dedim. Ama yine yıkımla karşılaştım. Evlilik bir insanın tek başına yapabileceği bir şey değildi ve ne zaman biriyle ilişkim olsa ve bu ilişki ciddiye binse, evlilik fikrimi çıtlatıyordum ama her zaman reddediliyordum. Sadece düğün yapma hayali değil, aynı zamanda evlenmek isteyen bir eşcinsel bulmak imkânsızmış gibi hissediyordum. Hayalim yavaş yavaş soluyor diye endişeleniyordum.

2005’in ocak ayında, dondurucu bir kış gününde, Seung Hwan Kim’i ilk kez gördüm. Beni büyülemişti. O günden sonra ona delicesine aşık oldum ve ısrarcı kurlarım sayesinde çift olmuştuk.

Evliliğimiz dünyayı hemen değiştirmeyecek. Ama Korelilerin bakış açısında bir değişim yarattı.”

Ocak 2005’te o değişim öğrencisi olarak Amerika’ya gitti ve altı ay boyunca ayrı kaldık. Birçok insan eşcinsellerin kısa süreli ilişkiler yaşadığını ve sadece cinsellik amaçlı olduklarını düşünüyor. Ancak, altı ay boyunca sabahları ve akşamları görüntülü konuştuk, Sevgililer Günü’nde Paris’te buluştuk ve yarıyıldan sonraki yaz bitiminde New York’ta buluştuk. Birbirimizi tutkuyla seviyorduk. Aşkımız derinleştikçe, daha hevesli oldum ve “Evet, hayatımın geri kalanını bu insanla geçirmek istiyorum!” diye düşündüm.

Nisan 2010’da Seul Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde ilk uzun metraj filmim “İki Düğün ve Bir Cenaze” sayesinde ödül aldım. Kabul konuşmamda ne söyleyeceğimi çok düşündüm. Teşekkür etmek istediğim herkes, gözümde belirdi. Bu insanların arasında en çok teşekkür etmek istediğim kişi açıkça göze çarpıyordu. Film festivalinin kapanış töreninde, ödül kazanan kişi olarak anons edilip sahneye çıktım. Heyecanımı yatıştırdıktan sonra, seyircilerin arasındaki en mutlu kişiyi, Hwany’yi çağırdım ve: “Hayatının geri kalanını benimle geçirebilir misin? Benim yapmak istediğim bu!” dedim.

2013 yılının mayıs ayında düzenlenen bir basın toplantısında, kesinlikle düğün yapacağımı belirttim. Birçok insan neden evlenmeye çalıştığımı sordu. Onlara cevabım: “Çünkü biz birbirimizi seviyoruz! Başka bir şeye ihtiyacınız var mı?” oldu. Tıpkı diğer evli çiftler gibi birbirimizi seviyor ve birbirimizle birlikte olmak istiyoruz, işte bu yüzden evlenmek istiyoruz. Birçok muhabir afallamıştı ve kafaları karışmıştı. Düğünümüzle ilgili haberler yayıldığında, bu tartışma konusu olmuştu.

Güney Kore’nin evlilik kurumuyla ilgili yasaları, bizim evliliğimizi tanımıyordu. Evlenmeden önce ve evlendikten sonra birçok zorlukla karşılaştık, önümüzde mücadele etmemiz gereken daha fazla şey olduğunu biliyorduk ama 2005’ten beri oluşturduğumuz güven ve ilişkimizin sağlam temeliyle, mutlu olacağımızdan emindik. Bu şimdi bile böyle. Düğün hazırlıkları yaparken diğer çiftler gibi biz de tartıştık ama ikimiz de mutluyduk. Düğün hazırlıkları endişeden daha çok beklentilerle doluydu, daha önce Güney Kore’de hiç yapılmamış bir şeyi yapmak kolay değildi. Ama birçok insan bize yardım etti, bu durum zorlukları kolaylaştırdı.

Kim Jho Gwangsoo, Dave Kim7 Eylül 2013’te Güney Kore’nin ilk eşcinsel düğününde evlendik. Binlerce davetli bizi tebrik etmek için geldi.

Düğünden sonra yolda birkaç lise öğrencisiyle karşılaştım. Genç bir adam yanıma gelip: “Yönetmen, sayende ben de evlenmenin hayalini kuruyorum. Lütfen ülkemizde evlilik eşitliğinin yasallaşması için mücadele et” dedi. Bu kelimeleri duyunca heyecanla kıkırdadım. Düğünümün birine hayal kurma şansı vermesi beni çok sevindirmişti.

Evliliğimiz dünyayı hemen değiştirmeyecek. Ama Korelilerin bakış açısında bir değişim yarattı. Heteroseksüel insanlar, Kore’de eşcinsel evlilikler olduğunu fark etmeye başladı ve eşcinsel insanlar “biz de evlenebiliriz” diye düşünmeye başladılar.

Güney Kore’de evlilik eşitliği artık hayal edilemez bir şey değil. Bu diğer ülkelere özgü bir durum da değil: Bu da bizim hikâyemiz. Ayrıca evliliğimiz sonrasında Güney Kore biraz daha romantik bir hâl aldı diye düşünüyorum!

Kaynak: The Huffington Post

Kadıköy’de inşaat terörüne son verilsin!

İstanbul’un en önemli rant alanı haline gelen Kadıköy’de, inşaat sektörü bir yıl içinde beş cinayete sebep oldu. Minibüs yolunda Hüseyin Özbudak, Yoğurtçu Parkı’nda Şule İdil Dere, Suadiye’de Ayşe Altın, Moda’da Özge Kandemir, 3 gün önce de Erenköy’de Mehmet Demirkaya yaşamını yitirdi.

İstanbul’un Kadıköy ilçesinde yaşanan bu inşaat terörüne ve hafriyat kamyonlarının neden olduğu ölümlere dur demek için Özge Kandemir’in kamyon altında kaldığı yer olan Moda’da Kadıköy Kent Dayanışması, dün basın açıklaması düzenledi.

kadikoy-kent-dayanismasi-2“Cinayetlerin asıl sorumlusu AKP hükümeti”

6306 no’lu afet yasasının Kadıköy’ün şantiye haline gelmesinde başlıca sebep olduğunu ileri süren Kent Dayanışması, deprem riski bahanesiyle çıkan kanunun amacının inşaat sektörü üzerinden ülke ekonomisinin gününü kurtarmak olduğunu ifade etti.

Yapılan basın açıklamasında cinayetlerin asıl sorumlularının kentsel dönüşüm yasasının rant yasasına dönüşmesine göz yuman AKP hükümeti ile kent içindeki inşaatlara hizmet veren araçların trafik düzenlemesini sağlayamayan İBB, İstanbul Valiliği ve yerel düzenlemeleri hayata geçiremeyen Kadıköy Belediyesi olduğunu belirten Kadıköy Kent Dayanışması, taleplerini şu şekilde sıraladı:

  • Hafriyat kamyonlarının, iş makinelerinin, vinçlerin ve nakliye kamyonlarının mahallelere giriş çıkış saatleri kısıtlanmalı; hafta içi belirli saatlerde belirli güzergahlara girecek şekilde düzenleme yapılmalı.
  • Hafriyat kamyonları, inşaat malzemesi taşıyan kamyonlar, beton mikserleri tonajları sınırlanmalı. Bu araçların hız limiti düşürülmeli, periyodik kontrollerinin yapılması denetlenmeli.
  • kadikoy-kent-dayanismasi-3Meclis hafriyat kamyonları ile ilgili yasa çıkarmalı. Hafriyat kamyonu ehliyeti sınavları zorlaştırılmalı; ciddi bir kazaya sebep olmuş kişiye ehliyet verilmemeli, yaptığı kaza sonrası ehliyetine el konulmalıdır. Sadece bu cinayetlere sebep olan şoförlere değil, inşaat şirketi ve hafriyat şirketi yöneticilerine de caydırıcı cezalar verilmeli.
  • İnşaat ruhsatlandırmalarında sınırlamaya gidilmeli (sokak bazında sayı kısıtlaması).
  • Yıkım çalışması yapılan bölgeler yaya ve araç trafiğine kapatılmalı.
  • İnşaatlarda meydana gelen iş cinayetlerini önlemek için iş güvenliği denetlemesi yapılmalı.
  • İlçe belediye zabıtalarının trafik denetlemesi yapmasını sağlamak için İBB ve Valilik zorlanmalı.
  • Ruhsatlandırılan inşaatların çalışma saatlerinin düzenlenmesi konusunda ilgili kurumlar işbirliğine girmeli, denetim ve kontroller aksatılmadan yapılmalı.
  • İnşaatlardan kaynaklanan çevre problemlerinin çözümü için acilen önlemler alınmalı, Kadıköylünün şikayetleri dikkate alınmalı.
  • Kentsel dönüşüm yasasındaki aksaklıklar giderilmeli.
  • Kadıköy Belediyesi kentte yaşayan insanların sağlıklı ve güvenli yaşayabilmesi için yetkisi olan konularda gereğini yapmalı, yetkisi olmayan konularda da Kadıköy halkıyla birlikte davranarak ilgili kurumları zorlamalı, gerekli her türü önlemi acilen almalı.

Bir canımızı daha kaybetmeye tahammülümüz kalmadı diyen savunucular trafik cinayetinde yaşamını yitiren vatandaşların dava süreçlerinin takipçisi olacağını belirterek tüm insanları mücadelelerine destek vermeye çağırdı.

Mültecilerle birlikte yaşam: Aktivist Fahrinisa Oswald

Suriye’den göçen mültecilerin yaşadığı dram, acı ve kahroluş ile ilgili dünyada pek çok ülke ve yardımsever insan bu insanlara kucak açtılar. Savaştan kaçan insanların dramlarını konu eden nice projeler oluşturuldu. Hiç kuşkusuz bunlardan birisi de çocukluğunun bir dönemini İstanbul’da güller arasında bir bahçede gönül cerrahı şahsiyetlerin dizlerinde sohbetler eşliğinde geçirmiş Fahrinisa Fatima Oswald. Kendisi bir aktivist, aynı zamanda foto-muhabir. Şu anda Yunanistan’da yaşıyor ve kadın mültecilerle ilgileniyor. Yaşadığı anıları, Yunanistan’da mülteciler için katıldığı yardım kampanyalarını kendisinden dinleyelim:

İlk olarak foto muhabir olmaya nasıl karar verdiniz?

2003 yazında üç ay kadar Türkiye’de birkaç arkadaşımla zaman geçirdik. Arkadaşlarım yurt dışında gazetecilik yapıyorlardı ve kendi mesleklerine olan ilgim onlarla bu üç ay içerisinde beraber yaşamamla birlikte ortaya çıkmıştı. Bu dönemde onlar kendi kariyerlerine devam ediyorlardı Türkiye’de çeşitli haberler yaptılar, yanlarında olmam ilgimi daha da arttırmıştı. İnsanlara ve kalplerine, maneviyatlarına olan ilgim çocukluğumdan beri mevcuttu. Gazeteci olmaya karar vermemle birlikte aynı zamanda kadın ve çocuk hakları üzerine çalışma kararımı çoktan belirlemiştim. Üzerine bir de mülteci krizleri çıkınca branşım açıkçası kendiliğinden oluşmuştu.

fahrinisa-fatima-oswaldPeki, neden özellikle kadın ve çocuk hakları üzerine düşündünüz?

Ben Columbia Üniversitesi Cinsiyet ve Göç Bursu ile ödüllendirildim. Toplumsal cinsiyet ayrımcılığı ve özellikle göçlerle alakalı olmak üzere kendi branşımı ve çalışma alanımı bu şekilde belirlemiş oldum.

Odak noktam belirttiğim üzere kadın ve çocuklar üzerine. Suriye’de iç savaş çıktığı zaman ilk başlarda erkekler göç etmiyordu çünkü kalıp savaşma niyetindelerdi. Göçlerin çok büyük bir kısmını kadınlar ve çocuklar oluşturuyordu. Göç noktasında Ege’yi merkez edinmişlerdi. Tüm göçmenler Türkiye üzerinden Ege’ye geliyor ve oradan Yunan adaları ve Yunanistan olmak üzere geçiş hatlarını oluşturuyorlardı. Fakat ben Yunanistan’a giderken bu durum hakkında pek fikrim yoktu. Daha doğrusu durumun bu denli ciddi olduğunu ve sayıların bu kadar yüksek olduğunu tahmin edemiyordum. 2015 yılının Ekim ve Kasım aylarında günde ortalama 6000 mültecinin geçiş hattı olmuştu bu alan. Toplam sayının şu anda 80 bin kişiden daha fazla olduğunu biliyoruz.

fahrinisa-fatima-oswald-8O zor ve yoğun günlerde aklında kalan nelerdir?

Fiziksel ve psikolojik olarak kendimi bu ortama hazırlamıştım. Günde 8 ile 10 saat suyun içerisinde kalıyordum. Sudan sürekli çocukları, kadınları plaja canlı olarak çıkarmaya çalışıyorduk. Sürekli kumsal ile deniz arasında koşuyordum. Bu gece karanlığında da aynı şekilde seyrediyordu. Günde sadece 2 saat uyuduğumu biliyorum. Birkaç gün üst üste bu şekilde ilerlemişti bu zor durum benim açımdan.

Fakat asıl travmayı savaştan kaçan ve kurtulan insanları fotoğraflamakla ve onların yaşadıkları acı durumları dinlemekle yaşadım. Yolda yaşadıkları açlıklar, ölümler, geride bıraktıkları sevenleri, cenazeleri ve nice sahip oldukları güzel şeyleri mecburen bırakıp bu yollardan kaçmayı anlattıklarında duygusal olarak inanılmaz zor zamanlar geçiriyor ve onlarla bu acıyı gözyaşları ve ümitsizlik ile beraber yaşıyorduk. Kurtarmaya çalıştığımız birçok mülteci suda can veriyor ve cesetleri kıyıya vuruyordu. Bu büyük travmayı atlatmamız çok zordu.

fahrinisa-fatima-oswald-5Yunanistan’da yaşamaya nasıl karar verdiniz?

Türkiye benim ikinci vatanım gibidir. Çocukluğumun bir bölümü ailemle birlikte orada geçti. Bunu ismimden de anlayabilirsiniz. Sevdiğim birçok insan, dostlarım mevcut Türkiye’de. Fakat Türk hükûmeti gazetecilere karşı yeterince anlayışlı değil ve yaşadıkları sıkıntıları az çok biliyorum. Türkiye’de gazeteci olmayı doğru bir tercih olarak görmüyorum. Çünkü asla tam anlamıyla bir gazetecinin sahip olduğu haklara erişemezsiniz. Yunanistan ayrıca Ürdün ve Lübnan’a uzak değil, ailem orada.

fahrinisa-fatima-oswald-6Ve bunların yanı sıra biraz önce bahsettiğim bu istikrarlı mülteci krizi. Şu anda Yunanistan’da ve Yunan Adalarında sıkışmış 80 bin mülteci olduğunu biliyoruz. Oradaki insanlara yardımcı olmak, yemeklerini dağıtmak ve üşümemelerini sağlamak benim asli görevim gibi geldiği için Yunanistan’ı tercih ettim diyebilirim.

Gazeteci iken aktivist olmak zor olmuyor mu?

İnsanlar bu ikisi arasında kesin bir çizgi var gibi görüyorlar. Birçok kez bunun zorluğunu yaşadım. İlk başlarda benim naif biri olduğum için bu zor şartlarda asla çalışamayacağımı düşündüler. Bir dönem Hindistan Mumbai’de yaşadım, orada zor olabilecek fakat güzel şeyler tecrübe edindim. Zorluklara karşı kendimi orada eğittim diyebilirim.

fahrinisa-fatima-oswald-6Gazeteci olup aktivist olan bir ben değilim. Benim gibi birçok insan mevcut. Aile içi şiddet, cinsel saldırı, tecavüz gibi konulara sessiz kalınmamalı. Mültecilerden dinlediğim hikâyelerin birçoğunu burada sizinle paylaşmaya bile utanıyorum. Sadece ufacık empati yapmanızı rica ediyorum o insanların Suriye’den savaştan kaçarken yaşadıkları zulümleri düşünmek üzerine. Ki bu insanlar Müslüman bir ülkeden göç ediyorlar, kameralara ve fotoğraf makinalarına karşı kapalılar, istemiyorlar görmek veya konuşmak. Öncelikle bu insanlarla duygusal bir bağ kurmanız gerek, sahte olmadan içtenlikle. Bunu başardığınızda size güvendiğinde onlarla konuşabilirsiniz.

fahrinisa-fatima-oswald-7Benimle konuşurken ağlamaktan ne dediğini anlamadığım bir kadını hatırlıyorum. Söylediklerini birkaç kez tekrar ettirmek zorunda kalmıştım. Karnında bebeği ölmüştü. Her dakika kendisi de zehirleniyordu. Kim bilir günlerce karnındaydı. Bu tür zor durumlarla karşılaştık. Hatırlaması ve anlatması gerçekten çok zor. Sadece bu insanları iyi anlayalım, empati yaptığımızda her şeyi anlamak ve onları onların gözünden görmek daha kolay oluyor. Siz daha iyi bilirsiniz ki Yunus Emre’nin şiirinde geçen bir söz bu durumu özetler:

“Sevelim, sevilelim bu dünya kimseye kalmaz.”

 

Fotoğraflar: Fahrinisa Fatima Oswald

Joyce’un başkaldırısı: Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi

1

Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi adlı roman, İrlanda‘nın bağımsızlık sonrasını konu alır. Romanda İrlanda’nın Clongowes adlı şehrinde yaşayan Stephen Dedalus isimli on altı yaşında genç bir çocuğun milliyetçilik, dil ve din üçgeni çevresinde bireysel gelişimine tanıklık ederiz. Stephen Dedalus romanın kahramanı olmakla birlikte Joyce, bu ismi Yunan mitolojisinde ilk sanatçı olan Daedalus’tan almıştır.

Kitap, İletişim Yayınları tarafından basılmıştır. Asıl olarak Joyce’un ilk romanı olan Stephen Hero adıyla yazılmıştır, fakat yayıncılara kabul ettiremediği için Joyce aynı konuyu yeni baştan ele alıp geliştirerek, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi olarak, 1916 yılında yeniden yayınlamıştır.

james-joyce-1

Dedalus, diğer çocuklara nazaran yaradılış olarak zayıf bir kişiliğe sahiptir. Etrafında kendini anlayabilecek insanlar neredeyse yok gibidir. Bu zayıf yaradılışı ve farklı düşünce dünyasından dolayı arkadaşları tarafından sürekli alaya alınan, tuzağa düşürülen, kalabalıklar içinde yalnız kalan, zamanla yersiz yurtsuzlaşan bir gençtir Dedalus.

İnsanların iki yüzlü davranışları ve dini çıkarlarına göre kullanmaları Dedalus’u, yaşadığı toplumdan uzaklaştırmıştır. Vatan, millet, din gibi duvarlarla örülü olan toplum, O’na ait olduğu kimliği bir türlü vermemektedir. Asıl tutkusu özgür bir sanatçı olmak iken toplum baskısından dolayı kimlik bunalımı yaşar ve mutabakata vararak geçici bir süre dinde arar çareyi, ama zamanla oraya da ait olmadığını anlar ve kendisine teklif edilen papazlık görevini reddeder. Çünkü bunları kendisine bir engel olarak görmekte ve kişiliğini kendi hür iradesiyle oluşturmak istemektedir. Bu yüzden sürekli toplum tarafından dışlanır.  Sonunda yalnızca kendine sığınır, çünkü bir sanatçıyı sanatçı yapan asıl şeyi yani özgür olması gerektiğini anlamıştır.

James Joyce, circa 1922
James Joyce, Circa 1922

“Ruh, ilk olarak o sana söylediğim anlarda doğar, dedi belirsiz bir sesle. Yavaş ve karanlık olur ruhun doğuşu, bedenin doğuşundan daha gizemlidir. Bu ülkede bir adamın ruhu doğunca uçmasını önlemek için ağlar atıyorlar üstüne. Sen bana ulusçuluğun, dilin, dinin sözünü ediyorsun. Bense bu ağlardan kaçmaya çalışacağım.”

Dedalus, zaman zaman toplumla arasında bir bağ kuramadığı için ölmeyi ister. Ama aslında yaşam dolu bir ruha sahiptir. Sürekli kendini arayış halindedir. Eserde bu durum bireyleşme süreci olarak kendini gösterir, ancak alıntıda da göreceğimiz üzere, bu bir tekilleşme sürecidir.

“Bana ne yapacağımı ve ne yapmayacağımı sordun. Ne yapacağımı ve ne yapmayacağımı anlatayım sana. İster evim, ister yurdum, ister kilisem olsun, inanmadığım şeye hizmet etmeyeceğim ve kendimi olabildiği kadar özgürce ve olabildiği kadar bütünlükle dile getireceğim bir hayat ya da sanat tarzı bulmaya çalışacağım, kendimi savunmak için de kullanmasını bildiğim silahları kullanacağım, sessizlik, sürgün ve kurnazlık.”

Romanın başlarında Stephen ismiyle özdeşleşen Dedalus zamanla gerçek tekilliğine yani Dedalus’a dönüşür. Bu oluşum sürecinde Dedalus’a papaz olma fırsatı sunulur fakat benliğini kaybetme riskine rağmen Dedalus, yeniden hayalini kurduğu  kimliğe ulaşmak için reddeder bu fırsatı. Bu reddedişle beraber sanatçı oluşa ilk gerçek adımını atar. Artık O, kalabalıktan sıyrılmış gerçek bir sanatçıdır.

Son kertede, kitap yoğun bir Hristiyanlık göndermesini içinde barındırıyor. Kitabı tam olarak kavramak için Hristiyanlığın geçmişten günümüze kadar olan süre içerisinde hangi aşamalardan geçtiğini bilmek gerekmektedir. Buna rağmen Joyce, roman kahramanı üzerinden batı dünyasının değerlerini yıkıp yeniden yaratılmasının temelini atmıştır. Joyce’un modern batı edebiyatının zorlu yazarlarından birisi olarak bize anlatmaya çalıştığı pek çok şey bulunmaktadır. Aynı zamanda kitabın otobiyografik bir yanının da olduğunu düşünürsek, Joyce’un gençliğinden de izler bulmak ve kendi içsel hesaplaşması olarak da okumak mümkün görünüyor.

İyi okumalar…

9. Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 18-20 Kasım arası 20 il/ilçede eş zamanlı!

Dünya iyiye mi gidiyor kötüye mi? Bu sorunun cevabını bilemesek de iyilikleri çoğaltmaya ve iyi hikâyeleri duymaya her zamankinden çok ihtiyacımız olduğu bir dönemde yaşadığımızı biliyoruz!

Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi’nin gönüllü çabalarıyla gerçekleşen “Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali”, dokuzuncu yılında da, onlarca yönetmenin belgesel formatındaki filmleriyle bu hikâyeleri görünür kılmayı amaçlıyor.

Paylaşımcı, açık, adil, anlayışlı, çeşitliliği kucaklayan, gezegene ve üzerindeki yaşama değer veren bir toplum hayaliyle doğan Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF), yıllar içerisinde 20 şehre yayılarak, katılımcılarına yaşamlarında değişim yaratmaları için ilham ve güç veren bir buluşma haline geldi. Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi öncülüğünde surdurulebiliryasam.tv ve Sürdürülebilir Yaşam için Kelebek Etkisi Derneği işbirliği ile hayata geçen Festival, bu sene 18-20 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek. Dokuzuncu yılında da yaratıcı çözümler içeren, birbirinden etkileyici hikâyeleri konu alan belgesellerden oluşan SYFF 2016 seçkisi, ücretsiz olarak izleyiciyle buluşacak.

Filmler dünyayı değiştirir mi bilinmez ama onları izleyenler değiştirebilir

Sürdürülebilir bir yaşam ancak hep birlikte mümkün! İçinde yaşadığımız gezegene şekil vermeye gücü yeten bir tür olarak yaşamın serpildiği bir dünya yaratmak bizim elimizde… Belki de tek ihtiyacımız bunun mümkün olduğunun topyekun bilincine ulaşmak. İşte bu bilincin yaygınlaşmasına ve ihtiyacımız olan yeni hikayenin yaratılmasına katkı vermek üzere, farklı ülkelerden özenle seçilmiş belgesel filmler yüzlerce gönüllünün desteği ile 9. yılında 20 şehirde izleyicisiyle buluşuyor.

Sürdürülebilir yaşamın anahtarı çeşitlilik

Sürdürülebilir bir yaşamın ancak çeşitlilikle mümkün olacağı bilinciyle toplumun her kesiminden katılımcıları bir araya getirmeyi hedefleyen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF), çiftçileri, iş sahiplerini, şirket çalışanlarını, kamu ve yerel yönetim çalışanlarını, öğrencileri ve öğretmenleri, çocuğunun gelecekte nasıl bir dünyada yaşayacağını merak eden ebeveynleri, akademisyenleri ve aktivistleri bu belgeselleri birlikte izlemeye davet ediyor.

Yepyeni bir hikâye yaratmak için sen de katıl

2016 film seçkisi atığın ne kadar değerli bir kaynak olduğunu, dünyanın karşı karşıya olduğu sorunlara çözüm üretmek için işbirliğinin potansiyelini, ekonomik demokrasinin ve kooperatif iş modellerinin gücünü, gerçek gıdanın nasıl mümkün olduğunu, yerelin değerini ve birçok yaratıcı çözümü aktarırken bizi de harekete geçmeye çağırıyor: Değişebiliriz, yeni bir hikâye yaratabiliriz…

Kolektif festival

SYFF bu yıl da Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi’nin “Siz de Yapabilirsiniz!” çağrısına kulak veren Yerel STK’lar ve aktivist gruplardan oluşan ekiplerle işbirliği ile Türkiye’nin farklı köşelerindeki 20 il ve ilçede eş zamanlı olarak gerçekleşiyor. Bunlar: Adana, Ankara, Antalya, Artvin, Balıkesir, Bayındır (İzmir), Bodrum (Muğla), Bursa, Diyarbakır, Düzce, Eskişehir, Fethiye (Muğla), Güzelbahçe (İzmir), İstanbul, İzmir, Kartal (İstanbul), Kayseri, Konya, Manisa, Mersin.

İzleyicisiyle, Gönüllüsüyle, Destekçisiyle, Konuşmacılarıyla Bütünleşik Etkinlik
Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF), her sene sayısı artan tutkulu ve meraklı izleyicileri, filmlerin ardından yaptıkları çalışmalarla ilham veren konuşmacıları, festivalin gerçekleşmesine katkı veren yüzlerce gönüllüsü, bazen belgesellerde gördüklerimizden sonra sarsıldığımızda yaşamı kutlayan performansları ile içimizi açan sanatçıları, sürdürülebilir yaşam vizyonunu paylaşan kurumsal destekçileri ile bir bütün olma özelliği taşıyor.

Festival Destekçileri:

Buluşum Platformu
Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği
Sivil Düşün AB Programı

Film Destekçisi:

ABD İstanbul Başkonsolosluğu

Festival Dostu

AFD Fransız Kalkınma Ajansı
Ekol Lojistik
İstanbul Fransız Kültür Merkezi
İzmir Fransız Kültür Merkezi
Petra The Flooring Co.
Sanatorium Sanat Galerisi

Hizmet Destekçileri:

Dinamo İstanbul
Mikado Danışmanlık
Myra İletişim Tasarım Ajansı

Basın Destekçileri:

Açık Radyo
EkoIQ
Gaia Dergi
Yeşil Gazete

Festival hakkında

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2008 yılından bu yana, sürdürülebilirlik kavramının daha iyi anlaşılması, birbiriyle etkileşim içinde olan sistemik sorunların daha iyi algılanması ve ilham veren çözümlerin paylaşılması amacıyla düzenleniyor.

Festivali gerçekleştiren Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi, bireylerin “kelebek etkisi yaratacak” projeleri kolektif olarak hayata geçirmesi amacıyla doğdu. Çeşitliliğe değer veren açık ve esnek yapısıyla tamamen sivil bir oluşum olan Kolektif, film festivali gibi sürdürülebilir yaşam konusuyla ilgili farkındalık artırıcı çalışmaları, Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi’nin vizyonunu paylaşan bireyler ve organizasyonların desteği ve katılımıyla sürdürüyor.

Program için lütfen tıklayın.

Evinizi yeniden düzenlemek için en iyi 6 Feng Shui önerisi

1

Bir eve ilk kez girdiğinizde duyduğunuz o hissi nasıl tanımlarsınız? Bazı evlerde kendimizi hemen rahat hissettiğimiz halde, bazıları çok iyi yatırım yapılmış olsa bile bizi rahatsız edecek dalgalar yayar. Eğer buna inanıyorsanız muhtemelen Feng Shui’yi zaten biliyorsunuz demektir. Çinliler bu sezgisel duyum prensiplerini ilk kez yedi bin yıl önce oluşturulmuş kapsamlı bir bilgi kitlesine dönüştürmeyi başarmışlardır. Eve uygulanan akupuntur da diyebileceğimiz bu “Yerleştirme Sanatı” kitapları, milattan birkaç yüz yıl önce yazılmıştı bile.

Feng Shui’nin terimsel anlamı rüzgâr ve su. Bu ismin ardındaki fikir havanın suyun tüm yaşam formlarının var olmaları için gerekli olmalarının ötesinde mükemmel birer chi taşıyıcısı olmalarıdır. Chi en kısa tanımıyla yaşam kuvvetidir. Bu terimin ilk amacı doğal dünyanın prensiplerini evimize getirmek denilebilir. Çin imparatorlarının zenginliklerini sağlama ve sürdürme yolu olarak gelişen bu metotlar sizce bizim de hayatımıza pozitif etkiler yayabilir, hatta hayatımızı düzenleyebilir mi?

İşte bunu öğrenmek için birkaç basit ama etkili yöntem:

1. Kapılar neredeyse evin kilit faktörü

Evin kapıları chi’nin çoğunun eve ve odalara giriş noktalarıdır. Uygunsuz bir kapı yani bozuk, boyası ve kilidi eskimiş bir kapı Feng Shui anlamında büyük bir ihmalkârlık olabilir. Böyle kusurlar chi’nin eve girmesini engelleyebilir, evden kaçmasına sebep olabilir ve sonuç olarak yaşamımızda zorluklarla mücadele etmemiz ya da başarıya çok zor ulaşmamız gibi durumlar yaşanabilir. Yani evimizdeki chi akışını düzenlemek adına dış kapı da dahil tüm kapıları onarmalıyız.

Başka bir örnek olarak, eğer bir odada kapı ile pencere birbirine karşılıklı bakıyorsa chi düz çizgiler şeklinde aktığı için bu yanlış olacaktır. Bu tür odalardaki kişiler chi yetersizliği çekeceklerinden yorgunluk ve enerjisizlik gibi durumlarla karşılaşabilirler veya kapı karşısında uyumak, çalışmak da Feng Shui’ye göre uygun bir durum değildir çünkü chi’nin girişi olan bu noktalar bir cisme çarpıncaya kadar düz bir çizgi halinde ilerlediği ama bu katı cismin chi’yi dağıtıp her yere gönderdiği düşünülür. Bu iki durumda da çözüm kapı ile nesnenin arasında saydam bir kristal asmak olacaktır. Son olarak da bir odada bulunduğu herhangi bir noktadan kapıyı göremeyen kişiler, bilincinde olmayacağı kadar derin olsa da “birisinin ona arkadan saldırması” durumuna karşı hep duyarlı olacaklardır ve bu sembolik olarak kişinin hayatında sadakatsizlikten ve ihanetten korkmasına bir sebeptir.

2. Işıklandırma ruh halini doğrudan etkiliyor

Yetersiz veya fazla ışık bizi rahatsız eder, bunu aslında kendi rutinimizdeki durumlardan da gözlemleyebiliyoruz yani daha iyi bir ruh hali için ışıklandırmanın önemi büyük. Güneş bir yaşam kaynağı olarak en yüksek nitelikli chi’yi yayar, bu yüzden evimizin en azından bir kısmının güneş alması önemlidir.

gunesBir eve direkt güneş ışığı girmiyorsa, chi ışıklandırma ile sağlanmalıdır ve bu ışıklandırma evdeki enerji düzeyini yükseltecek biçimde yapılmalıdır. Örneğin, beyaz ampuller kullanılması tavsiye edilir, ancak direkt ışık kullanılması doğru olmadığından ışığı yayacak bir abajurla ya da diğer yollarla kullanılmalıdır. Halojen ışıklandırma da aynı nedenden ötürü, özellikle yukarı dönük olduğunda iyidir. Eğer spotlar kullanılacaksa, ışığı dağıtacak armatürlerle birlikte kullanılmaları en iyisidir ya da en azından onları yataklara, masalara ve kanepelere yönlendirmekten kaçınılmalıdır. Floresan ışıklandırma ise insanların hasta görünmesine sebep olabileceği için tavsiye edilmez, sarı ışıklıları daha ideal olabilir.

3. Sağlıklı bitkiler ve meyveler eve canlılık getirir

Bitkiler chi ile doludur ve büyürken canlı, dinamik ve sağlıklı chi yayarlar. Ancak solmaya başladıklarında chi de onlarla birlikte solar ve aile üyelerinin canlılık düzeyini düşürür. Çoğu kişi ev bitkilerinin estetik değerlerinin ötesinde enerjisel öneminin farkında olmayarak ölmekte olan bitkileri evde tutabilirler, bu da evin enerjisinde bir düşüşe yol açar.

Feng Shui tarafından tavsiye edilen bitki tipleri aşağıya doğru dökülen veya büyüyen tipler yerine, yukarı doğru büyüyen geniş yapraklı tiplerdir çünkü yukarı doğru büyüyen bitkiler chi’yi yükseltirken aşağı doğru dökülen bitkiler chi’yi “toprağa aktarırlar”. Bir de geleneksel Feng Shui’nin kurutulmuş çiçekler gibi artık canlı olmayan ev bitkilerine ve özellikle her türlü dikenli bitkiye karşı olduğunu da aklımızda bulundurmalıyız.

Meyve sembolleri ise şans ve doğurganlık getirecektir. Meyve bir bolluk sembolüdür, Çinlilere göre zenginliğin birçok çeşidi vardır bunlardan biri de çok çocuğa sahip olmak veya doğurganlıktır. Bu yüzden, bir sürü tohumu olan meyveler, en çok da nar verimliliği ve doğurganlığı simgeler.

sebze ve meyveler4. Maddelerden yararlanarak verimi artırın

Çinliler evren boyunca birbirini tamamlayan zıtları tanımlamak için ying ve yang terimlerini kullanmışlardır. Doğada ve yaşamlarımızda her fenomenin bir ying bir de yang tarafı vardır. Ateş ve su evrenin temel yasalarından birinin birbirini tamamlayan zıtlar prensibinin mükemmel bir örneğidir. Biz de ateş ve suyu birleştirmenin uyumlu yollarını bularak evimizde yin ve yang’in dengeye kavuşmasını sağlayabiliriz.

Örneğin; denizin üzerinde batan bir güneş resmi, bir su kasesine konulmuş suyla ilişkili siyah veya koyu mavi renklerinde mumlar, ayna ya da cam önüne konmuş mumlar ile bu uyumu yakalayabilirsiniz. Böylece su hayatımızdaki duyarlılığı ve sezgiselliği teşvik ederken, ateş sosyal hayatımızı güçlendirir.

Bir güvenlik, süreklilik, değişmezlik ve kalıcılık duygusuna ihtiyaç duyuyorsanız, evinizdeki toprak unsurları yani kahverengi renkteki nesneleri, seramik ve taş materyalleri çoğaltabilirsiniz. Metali kullanarak da hayatınızdaki öz kontrolü, düzeni artırabilirsiniz.

5. Renkleri doğru kullanarak doğru etkiyi alın

Beyaz hâlâ birçok evde duvarlar ve tavanlar için zemin rengi olarak kullanıldığından bizde genişlik ve temizlik duygusu yaratır. Ancak aşırı derecede kullanılması hayatımıza bir boşluk atmosferi katar, yani beyaz duvarları olan bir eviniz varsa renkli mobilyalar kullanmak can sıkıntısı, belirsizlik gibi hislerden uzak tutmaya yarar.

Kırmızı renk size enerji verir bu nedenle bir konuda teşvik edecek bir etki arıyorsanız odanıza kırmızı aksesuarlar yerleştirebilirsiniz. Ama kırmızının uyarıcı etkisinden ötürü onu bir zemin rengi yani duvar rengi olarak değil de vurgu rengi olarak kullanmanız tavsiye edilir. Turuncu rengi yaşam heyecanınızı yeniden uyandırır, evinizde turuncuyla ilgili yaptığınız her hareket, romantiklik ve iyi aile ilişkileri getirecektir. Ancak kırmızı ve turuncunun enerjiyi artıran etkisi nedeniyle yatak odalarında fazla kullanımı uyku düzenini bozabilir.

Kişisel gelişimi desteklediği bilinen yeşil ve sakinleştirici özelliği olan mavi ise yatak odası ve çalışma odası için oldukça uygun renklerdir.

6. Evinizin enerjisel haritasına bir göz atın

Bagua, bir evin Feng Shui haritasıdır ve evinizi dokuz eşit parçaya ayırır. Yaşamın belli bir alanına şans getirmek için bu enerji haritasını kullanarak bölümlerdeki chi’yi güçlendiririz ya da aktive ederiz. Dikdörtgen veya kare şeklindeki her oda bu uygulamaya uygundur.

Pusula ibresinin kuzeyi işaret ettiği yön, kariyer bölümüdür. Burada bir yelkenli veya sembolü burayı aktive edecek ve tüm olanakların açık olduğu düşüncesini simgeleyecektir.
Güneyde yani kariyer bölümünün tam karşısında ün ve itibar bölümü yer alır, buraya birkaç kırmızı mum ekleyerek burada istediğiniz sonucu alabilirsiniz.

fengshui-enerji-haritasiOdanın doğusu aile ve sağlık bölümü olarak görülür, buraya tüm aile bireylerinin bulunduğu bir fotoğraf koymanız bağları güçlendirir. Batı kısmı yaratıcılık ve ilham bölümüdür, buraya kendi yarattığınız bir şeyi veya bir hobi eşyanızı koymak size olumlu etkiler edecektir.

Odanızın güneybatısı aşk ve ilişkiler bölümüdür, bu kısma çift nesneler yerleştirmeniz hayatınıza yeni biri almanıza veya mevcut olanı geliştirmenize yardımcı olur. Kuzeydoğuda yer alan kısım kişisel gelişim bölümüdür, buraya yerleştireceğiniz en iyi nesne hayattaki yolunuzu temsil eden günlüğünüzdür. Güneydoğu zenginlik ve bolluk bölümüdür, burayı mor renkte bir nesneyle aktive edebilir veya para akışını temsilen bir şelale resmi koyabilirsiniz. Son olarak kuzeybatıda yolculuk ve destek bölümünüz yer alır, buraya bir yerküre modeli koymak yolculuklarınızı artıracaktır.

Kaynak: Feng Shui ile Yaşamını Yeniden Yarat, Yaron Zafran.