Ana Sayfa Blog Sayfa 386

Savaşın çocuklarına daha renkli bir gelecek için tankları boyayan ressam: Neda Taiyebi

Neda Taiyebi ona biçilen rolü oynamak istemiyor. “İslam ülkelerinde kadın sanatçıların tıpkı batıdaki hemcins sanatçılar gibi bir rol modeli göz önüne alarak hasır altı edilmelerini değiştirmeliler. Bunu görmek istiyorum” diyor Taiyebi.

Ama Taiyebi kendisinin bir aktivist olmadığı konusunda ısrar ediyor. Ona göre kendisi ne ezilenlerin sesi ne de kadın özgürlüğünde bir hareketin lideri.

Taiyebi’nin işlerine ilk kez göz atan birisi sembolizmin yoğun etkisiyle beraber, eskimiş askeri araçları, eski tankları coşkun ve eğlenceli renkleriyle boyadığını görecektir.

Tozlu puslu bir ovanın ortasında yer alan bir şehirde, Kabil’in Khair Khana mahallesinde, çocuklar, Taiyebi tarafından çiçeklerle boyanmış Sovyet tanklarının üzerinde kâh zıplıyorlar, kâh emeklemeyi öğreniyorlar.

Afganistan’ın başkenti Kabil’in bir başka tepesinde bir başka tank, sanatçı tarafından armutlarla süsleniyor. Bu eskimiş savaş kalıntısı hurda parçası, şimdilerde civarda görev yapan polisler için çay içme yeri.

Taiyebi, Kabil’e Tahran’dan gelen 28 yaşında İranlı bir ressam. Kabil’e gelme amacı bir sanat dergisi yaratmak olsa da planı Afganistan’daki medya kuruluşlarını fark edince yarıda kalmış.

Bunun yerine İranlı ressam gözlerini Afganistan’ın on yıllar sonra savaşın ardında kalmış eski eserlerine çevirmiş. Taiyebi bu meseleyi şu sözlerle anlatıyor: “Kabil’de bulabileceğiniz herhangi bir yer yoktur ki, gözünüzün estetiği için yalnızca oturup keyif çıkarabilesiniz.”

Bu sözleriyle beraber ise Taiyebi, Afganistan’daki savaşın ve maskülinitenin en çok göz önünde olan şeyine kafaya takar. O şey tanklardır. Kentin peyzajına yapabileceği en ama en güzel şeyi yapar ve bu kenti bir çiçek – meyve şöleni haline getirir.

neda-taiyebi-tahranTaiyebi, Kabil hikâyesini şu sözlerle aktarıyor: “Tankları resimlemeyle alakalı birkaç problemim vardı. Çünkü benim bu çalışmalarım politik olarak görülebilirdi. Çünkü bir ülkenin tarihini silemezsiniz.”

Afganistan’da savaş esnasında oyuncaklarını kaybetmiş çocuklar için Kabil’de şehrin bazı bölgelerinde terk edilmiş silahlar o çocuklar için oyun alanı haline gelmiş. Taiyebi’ye göre Afgan çocukları için eğlenmenin, hayattan keyif almanın yollarının son derece kısıtlı olması daha büyük bir problem: “Oyun oynamak için hiçbir yerleri yok.”

Kamuya açık yerlerde yapılan sanat çalışmaları Afganistan’da nadiren görülebilir işlerden. Bu yüzden Taiyebi’nin yaptığı bu çalışmalar onu bu alanda birkaç adım öne çıkarıyor.

neda-taiyebi-afgan-cocuklar-icin-tanklari-boyuyorAfganlar’ın kitle kitle ülkelerini İran’a ya da Avrupa’ya kaçmak için terk ettiği zamanlarda, Taiyebi tersine bir rota izleyerek Afganistan’a gidiyor.

Avrupa’daki hayat hakkında o türden bir hayatın peşinde olmadığını kaydediyor Taiyebi. Asıl memleketi İran’a kıyasla Taiyebi, Afganistan’da çalışmak için daha özgür bir alan bulduğunu ekliyor. Afgan hükûmeti, ona çalışmalarını sürdürmesi için her türden desteği sunmuş. Üstüne güvenliğini de sağlamak için o çalışırken silahlı muhafızlar tarafından da korunmasını sağlamış.

Üçüncü tankını boyadı

Sanatçı aralık ayında bir ulusal kahraman olan Ahmed Şah Mesut’un türbesinin bulunduğu Panjshir’de üçüncü tankını boyadı. Taiyebi’ye göre eşdeğer bir çalışma İran’da düşünülemez bile.

Taiyebi’nin çizdiği desenler, çocukluğundaki hatıralarından geliyor. Annesinin yorgan yamaları, kendisinin diktiği ve mutfakta masa örtüsü olarak kullandığı işler ona ilham vermiş. Taiyebi, kadınların köşeye sıkıştığı dünyanın herhangi bir yerinde, oradaki yerel hayatın bir parçası olmak istiyor.

Savaşın çocuklarına daha renkli bir gelecek için tankları boyayan ressam: Neda TaiyebiTaiyebi hikâyesini şu sözlerle aktarıyor:

Rus tankları Kabil’e geldiğinde kadınların hemen hemen tamamı mutfağa girdiler. Ve oradan çıkamadılar. Kadınların hepsi siyasal bir şeyler duydular ve bu sözler de hal ve hareketleri üzerinde dikkatli olmalarıyla ilgili tavsiyelerdi. Bence onların gözleri çok zaman sadece güzelin ve nostaljinin üzerinde olmalı. Onları görmeli.

Taiyebi Afganistan’da görsel sanatların olmamasının sıkıntısını da şu sözlerle ifade ediyor: “Hükûmetler okullar ve hastaneler için, ki bunlar gereklidir, sonsuz bir şekilde para harcıyor. Peki ya ruhlarınız için?

Kaynak: The Huffington Post 

Beko kadınları hayal kırıklığına uğrattı

1

“Bir dünya markası” sloganıyla kendisini ifade eden elektronik eşya markası Beko yaptığı reklam filmiyle kadınları hayal kırıklığına uğrattı. Markanın sloganına atıfta bulunarak dünyada toplumsal cinsiyet eşitliği için atılmış iki önemli örnek verebiliriz:

1979 yılında Birleşmiş Milletler bünyesinde Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination against Women, CEDAW, 1979) imzalandı. Türkiye bu sözleşmeyi 1985 yılında imzaladı. CEDAW’ın 5. maddesine göre; Her iki cinsten birinin aşağılığı veya üstünlüğü fikrine veya kadın ile erkeğin kalıplaşmış rollerine dayalı ön yargıların, geleneksel ve diğer bütün uygulamaların ortadan kaldırılmasını sağlamak amacıyla kadın ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarını değiştirmek sözleşmeye taraf olan devletlerin görevidir.

1993 yılında Türkiye’nin de katılımcısı olduğu Viyana Deklarasyonu ve Eylem Planı 171 ülkenin ortak kararıyla yayımlandı. Bu eylem planına göre cinsiyete dayalı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması, uluslararası toplumun birincil hedefidir. (Vienna Declaration and Programme of Action, 1993).

Kadınların toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile mücadelesinin görünür kılınması ve önemli bir yasal düzleme oturmasını sağlayan CEDAW ve Viyana Deklarasyonu’nun reklam şirketleri tarafından önemsenmesi ve üretilen reklam içeriklerinin bunların göz ardı edilmeden yapılması şart.

Beko yayınladığı süpürge reklamıyla toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yeniden üretti. Yayınlanan reklam filminde evin temizliğinden sadece kadınların sorumlu olduğu anlatıldı. Oysa ev ortak yaşam alanı olduğundan kadın ve erkeğin ev içi sorumlulukları paylaşması ve ev içi iş yükünün sadece kadınların üzerine yüklenmemesi gerekiyor. Kadının ücretsiz bir şekilde ve tek başına ev içindeki tüm işlerin sorumluluğunu üstlenmesi kadının emeğinin sömürüsüdür.

Kadınların mücadele ederek kazandıkları hakların yayınlanan cinsiyetçi reklam filmleriyle ters yüz edilmeye çalışılmasını kınıyoruz. Toplumsal cinsiyet eşitliğini baltalayan Beko ve diğer markalara duyurulur.

Ayrıca erktolia’nın konuyla alakalı olarak başlattığı imza kampanyasını imzalayabilirsiniz.

Bir sosyal medya röportajı: Futbol hakkında ne düşünüyorsun?

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği‘nin #FutboldaCinsiyetçiliğeSon kampanyasının iletişim çalışmalarını yürütürken birdenbire bir sosyal medya röportajının içinde buldum kendimi. Futbolla ilgili Facebook’ta arkadaşlarımla sohbet ederken sorduğum soruları Gaia’dan paylaşmak istedim. Çünkü futbol dendiğinde aklıma bir spor dalından çok holiganlar ve ataerkil sistemin devamlılığını yürüten bir şov alanı gelirdi hep. Ancak bu kampanyayla birlikte bir nebze de olsa futbolla barıştım diyebilirim.

Anladım ki futbola değil onu sahiplenen eril zihniyeteymiş tepkimiz.

Futbol seven, sevmeyen, hiç oralı olmayan, çocukken oynayan, büyüyünce küsen veya endüstriyele karşı olan arkadaşlarımın yorumlarıyla sizleri baş başa bırakıyorum.

Sorduğum bazı sorular:

  • Futbol hakkında ne düşünüyorsun?
  • Futbol izliyor musun?
  • Futbol sana neyi çağrıştırıyor?

Damla Öztürk / Sosyolog, İstanbul

İzlemiyorum, bir tek bir dönem -duymuşsundur belki- karşı lig, gazoz ligi gibi endüstriyel futbola karşı ligleri takip ettim. Ama endüstriyel futbolla ilgili
zaten sanırım soru. Hiç ilgim yok, anlamıyorum.

Sedat Yılmaz / Öğretmen, istanbul

Futbol izlemem. Oynamayı severim. Güzel bir oyun ama çok abartılıyor.

Hatice Kapusuz / Sivil toplum çalışanı, Ankara

Lisedeyken erkek futbol takımlarını izliyordum. Kadınların da futbol oynadığını çok geç öğrendim. Özgür Ligi erkek egemen her şeyle dalga geçiyor. Bu yüzden çok seviyor uzaktan da olsa takip ediyorum.

Ali Uçarman / Doktor, İstanbul

Özel olarak futbol izlemiyorum, çünkü televizyon izlemiyorum. Oynamayı, eğlenceli insanlarla olduğu takdirde seviyorum. Ciddi oynanan hiçbir oyunu sevmiyorum. Futbol özelinde ise cinsiyetçiliği, sağlığı bozacak düzeyde ağır bir spor oluşu (profesyonel lig), dehşet bir haksız kazanç içermesi ve halk kitlelerini depolitize etme aracı olması sebebiyle, futbolla arama mesafe koymayı tercih ediyorum

Burcu Kutlu / Öğretmen, İstanbul

Futbol oynamayı ve izlemeyi her zaman heyecan verici buldum. Çocukluğumda mahallede futbol oynarken dahi kaleye geçen “anne” oluyordu. O zamandan beri bu eril dilden dolayı her ne kadar sevsem de mesafeli durmak zorunda hissettim. Alternatif takımların maçlarını takip etmeye çalıştım.

-Mem- / Sosyolog, İtalya

Sadece oynamayı severim. İzlemekten nefret ederim.
Çok eril ve seksist bulurum. Sürekli fallokratik bir dil var küfür var.

Vildan Samaylıoğlu / Emekli,İstanbul

Futbolu pek sevmiyorum, arada sırada milli takımın maçlarını izliyorum. Futbolun bir endüstri haline gelmesi, futbolcuların ve taraftarların erkek egemen davranışları ve dili beni futboldan uzaklaştırıyor.

Yusuf Yalım/ Web geliştirici, istanbul

Ben eskiden, babamla birlikte zevkle futbol izlerdim. Ufak bir fenerbahçe taraftarıydım. Bir sürü marş ezberlemiştim. İlk kez forma alacağım zaman en güzelini bulabilmek için annemle dükkan dükkan dolaşmıştık. Daha sonraları futboldan sıkılmaya başladım. İçinde müzik bulunan aktiviteleri takip etmek, işimle uğraşmak zaman içinde daha mutlu etmeye başladı. Belki cinsiyetçiliğe karşı top koşturan insanlar yeniler heyecanımı. Cinsiyetçiliği, ırkçılığı, sömürüyü kenara bırakıp futbolun güzelliğini tekrardan canlandırabilir bu güzel insanlar.

Berçin Göksen / Üniversite Öğrencisi, İstanbul

Hiç futbol izlemiyorum. Bunun pek çok sebebi var ama en önemlisi, spordan daha öte bir yerdeymiş gibi bir algı olması, holiganlık, bol miktar eril muhabbeti
barındırması.

Adem Aykanat / Gaia Dergi Editörü, Ankara

Futbol izliyorum fakat paralı yayın ve bahis organizasyonlarından sonra futbol endüstrisinin ne denli sömürüye dayalı olduğunun farkındayım hele buna tribünlerdeki türcü, cinsiyetçi, seksist söylemler de girince tahammül edilemez hale geliyor. Bu sebeple bir spor olarak bir zamanlar oynadığım gönül verdiğim spor dalının endüstriyel olarak bu denli sömürülmesi katlanılır gibi değil.

Mete Gürkan / İletişimci, İstanbul

Futbolu ve takım sporlarının diğer tüm dallarını çocukluğumdan bu yana takip ediyorum. Dolayısıyla tüm bu spor dallarında ama özellikle futbolda kadınlara karşı ayrımcılık yapıldığını da gözlemledim ve buna tepki duydum. Genel kanının aksine kadın sporcuların yetenek gibi bazı açılardan erkeklerden aşağıda olduğunu düşünmüyorum. Özellikle kadın futbolunda da bir futbolsever için keyif zevki yüksek olabilir, tüm futbolseverlerin bu maçları da takip etmelerini öneririm. Ben özelde, Beşiktaş’ın da kadın futboluna yatırım yapması dolayısıyla son iki yılda kadın futbolunu dünyada ve Türkiye’de daha da yakından takip ediyorum.

Ferhat Ön / Üniversite öğrencisi, İstanbul

Aslında içeriğinin şiddet ve argo küfürden oluşması küçükken benim futboldan soğumama neden olmuş olabilir. Birde eğlenme amacı gütmeden hırs dolu olması… LGBT ve kadın futbolu belki daha cana yakın gösterebilir. Yine de sevip sevmeyeceğim konusunda emin değilim.

Aslında sevmesem de desteklerim çünkü küçükken küfür etmediğim için çok dışlanırdım. Onlarda takıma almadı tabi ötekileştirme her yerde var.

Futbol Herkes İçindir / Futbolda Cinsiyetçiliğe Son kampanyası hakkında detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Modern Sanat “Kamu” Koleksiyonu: Alanda izleyicinin etkisi yazı dizisi – 1

Bu metin performans sanatçısı olarak yer aldığım; Manuel Pelmus ve Alexandra Pirici’nin “Modern Sanat Kamu Koleksiyonu” (Public Collection of Modern Art) çalışmasında geçirdiğim 4 hafta boyunca izleyiciye dair notlarımdan oluşuyor. İzleyicinin sahnede olduğu ve benimse izlediğim bir açıdan. Ve evet onlardan kendime bir koleksiyon yapıyorum. Ne de olsa ben de aynı toplumun bir parçasıyım.

Manuel Pelmuş ve Alexandra Pirici’nin performatif işi, modernitenin söylemler tarihi ile önemli anları arasında bir diyalog oluşturarak modern sanata özgün bir bakış sunar. Modern Sanat Kamu Koleksiyonu (2014), Çarşamba’dan Pazar’a her gün üç saat, SALT Galata’nın birinci katı ile yapının diğer yerlerine yayılacak bir sergi şeklinde hazırlandı. Bu temelde performans, maddi olmayan üretimler ve bunların ekonomisine ilişkin soruları irdelemeyi amaçlar. Ayrıca, tarih yazımına yön veren müzelerin geleneksel açıdan köşe taşı addedilen kalıcı koleksiyonlarının olması ya da -özellikle SALT’ın durumunda- olmamasının ne anlama geldiğini sorgular.” – SALT Online

13.10.16

Enstalasyonun deneyimlenmesinin bir yönergesi var. Sanatçı, seyirciye bunu açıklıyor. Bir seyirci “bana bi izin verseydiniz” diyor. Yönergeyi yıkmak onun için cesaretini kanıtlamak; hali hazırda içinde bulunduğu seyirci kitlesinden çıkıp alana gelmesi zaten bunun bir göstergesi – bu herkes için geçerli değil, gelen izleyicinin otorite kurmak üzere bedensel ve sözlü ifadesine dayalı kişisel yorumudur.

Merak, sadece eğlencesine, hoşuna gittiği için, sosyal olduğu için ya da tam tersi içine kapalı olduğundan ya da alana destek vermek için de izleyici interaktif sunumlara katılır, katılabilir. Bahsi geçen izleyiciye dönersek; enstalasyona yani 3 sanatçının bir araya gelip sunduğu performatif kurguya yaklaşıyor; arkamdan. Görmediğim bir alan, ne yapacağını bilmiyorum ve yönergeyi takip etmesini istediğimizde de hoşuna gitmediğini açıkça belirten tepkisini alıyoruz.

Sanatçı sahnedeyken bir sanat eseri ve halen sürmekte olan “sanat eserine sahip olunur” algısıyla o eseri bir fiil “insan” oluşturuyor olsa da; sahnede olduğu için ona, izleyici her şekilde davranabileceğini düşünüyor belli ki, onun sahibi olduğunu. Ve sahiplik veya otorite tanımına göre objeye her istediğini yapabilir.

14.10.16

Bugünün seyircisinde olabildiğince sakin ve saygılı bir yaklaşım gözlemledim. Alana bir önyargıyla gelmedikleri ve orada “ol”dukları çok hissedilirdi. Dün de bu şekildeydi ancak bugünki izleyicinin belki çoğunu tanıdığım için daha alanı destekleyen bir etkileri olduğu hissiyatındayım. İzleyiciyle interaktif diyaloğa girdiğimiz zamanlarda da, bizi kontrol etmeye çalışmadan beraber, aynı seviyeden konuşmayı tercih eden bir seyirci.

Bugün performansı birlikte yürüttüğümüz arkadaşlarla da bir konuşma yaptık ve maalesef gözlemim ülkemizde hâlâ bir sürecin içindeki yorumların ne kadar da tehdit olarak algılandığı yönünde. Bir tehdit algıladığımızda, tekrar ediyorum “algıladığımızda”, kendimizi etiketleyerek kendimizi kanıtlamaya çabamız sanki bir bataklıktan kurtulmaya çalışmak gibi ki suyunu kendimizin döktüğü bir bataklık. Böyle bir algı bataklığında destekçi ve haydi anlaşılır olsun “iyi niyetli” bir yorum bile bambaşka bir yere evrilebiliyor. Dolayısıyla bugün izleyiciyle de aramızda bu şekilde destekleyici bir alan oluşması hâlâ karşımızdakini eleştirmek yerine dinlemeyi ve izlemeyi başarabilirsek etiketlerimiz olmadan birlikte elimizdekini daha iyi bir noktaya taşıyabileceğimiz umudunu taşıyor.

15.10.16

Cumartesi olması ve SALT’ta etkinliklerin olması sebebiyle bugün oldukça kalabalık bir izleyici kitlesiyle beraberdik. Bazıları uzun süre bizimleydi, izledi, katıldı, performansı beraber yapıyorduk sanki, öyle samimi bir beraberlikti. Bazıları SALT’ı gezerken tam da bir sergi geziyormuş gibi gezdi işimizi. Biraz çekiniklik bu noktada gözüme takılıyor. Oldukça içine girilebilir bir alan olmasına rağmen, çok fazla kişinin sütunların ardında ve hatta katın diğer ucundan, merdivenlerden yukarıda işi izlediklerini görüyorum. Bazen, sadece gezip fotoğraf çekip ama orada ne olup bittiğini anlamayız ya, olur böyle geziler.

Bugün bazı izleyicilerin gezisine bu şekilde fotoğraf olarak katıldık. Bazıları ise zaten fotoğraf çekme amacıyla oradalar ve bir ara sadece fiçuyt, çikuyt sesleri duyuyorum sürekli, uzun bir süre. Belki giysilerimizin canlı renkleri ile mekânla olan kontrastı ya da pozlar, neydi beğendikleri bilmiyorum ama ellerindeki malzemeden çok keyif aldılar. Uzunca video kayıtları da gözden kaçmıyor. Bir performansa da sahip olabiliyoruz belki bu şekilde ve serginin konsepti paralelinde, “tek” olan orada kalırken biz bunu çoğaltarak “çok” olanı yanımızda götürüyoruz.

modern-sanat-kamu-koleksiyonu-salt-onlineBugünkü izleyicinin açık bir bakış açısına sahip olduğunu, bir sanat merkezinde olmanın farkındalığı ve merakında, yapılan işin bir sanat ve emek olduğunu düşündüklerinden, bunu saygı göstererek izlemelerinden ve hatta dile getirmelerinden açıkça anlıyorum.

İşin bir yerinde Joseph Beuys’un bir diyalogundan hareketle seyirciyle konuştuğumuz bir bölüm var. Bugünkü sadık izleyicimiz “herkes değişiyor, ne düşünüyorsunuz” diye konuşmaya başladı. Henüz üç gün olmasına rağmen çok radikal değişiklikler gözlemliyorum ve evet herkes, her şey değişiyor, yoksa gelişim mümkün mü?

16.10.16- Sahne ve alan farklı şeyler.

Sahne, sanatçının/icracının odakta olduğu, bahsi geçen konuya dair onun hareketini gösteren, seyircinin çevrelediği ama mümkün olduğunca konuya müdahil olmadığı bir konsept.

Alan ise 360 derece açık (herhangi bir yerinde fiziksel/mimari olarak kapalı bir materyal olsa da varlığı belirgindir, kullanılır), nereden ne geleceği çok da belli olmayan, sağı solu sobe bir konsept.

Bizim performansımız olabildiğince açık bir alanda geçiyor. İcra edenin de izleyenin de kendine göre en uygun yerde bulunduğu bir mekân. SALT Galata’nın 1. katı; giriş-çıkış aşağı-yukarı yönlü merdivenle sağlanıyor ki merdiven kullanımı bu tarz özel mimari binalarda oldukça yoğun. Asansör alanı ise bu katta bir atölye varsa belki tercih ediliyor ve atölye katılımcılarında gözlemim genelde performansla aralarına mesafe koydukları yönünde. Oraya net bir amaçla gelip, atölyelerine katılıp, yürütüp, çıkıp hayatlarına diğer işlerine doğru yola koyulmaları. Bazen bizim hareket ettiğimiz alandan geçerken bile çekingen, sanki bizi rahatsız ediyormuşçasına, sinemada orta kısımlardaysak birilerinin önünden geçerken “ay kusura bakmayın” halimiz vardır ya, öyle bir sıkılganlık.

Giriş-çıkış demişken, bugünün en büyük grubu performansın başlamasından kısa bir süre sonra aramıza katılan, tam da bir konuşma yürütürken geldikleri için direkt konuşarak da iletişim kurabildiğimiz ve belli ki bunu izlemek için gelmişler olan bir gruptu. Merdivenin önünde yerlerini aldılar, hatta girişi kapattılar ve hatta başka izleyiciler de onları takip ederek arkalarından görmeye çalıştılar. Alanın çok büyük kısmı bomboşken! 1 tam turu izlediler. Bazıları telefonlarıyla da meşgul olmalarına karşın ilgilerinin bizden uzak olduğunu hiç hissetmedim ve hatta sonra konuştuğumuzda bir taraftan eserleri araştırmaya çalıştıklarını söylediler. Herhangi bir sergide olduğu gibi bu performatif sergide de bir eser listesi yer almıyor. Her eser kendi sırası gelince görülüyor.

Akşam ise bir izleyici Facebook üzerinden benimle bağlantı kurdu, listeyi istedi ve bu sonra başka güzel ikimizin de işlerine yönelik bir paylaşım ortamına dönüştü. Yine, aslında “alan”ın seyirci ile sanatçı arasındaki sınırı kaldırdığına bir gösterge oldu bu iletişim. Alana özgü çalışmaları çok değerli bulan benim için bu interaktif ortamı gözlemlemek ve deneyimlemek aradaki mesafeyi daraltabilmeye dair umut verici. Yine de bu grubun sanat yönetimi eğitimi alan bir grup olduğunu da söylemeden geçmeyeceğim.

Bir pozda yere sırt üstü yatıyorum ve işte güzel olan şey yönüm yukarı doğru. Bir an yukarıdan (merdivenler boyunca ve üst katlardan alanı izleyebilirsiniz) izleyen üç kişinin kendilerini geri çekerek saklandıklarını fark ediyorum. Nasıl benim yorulunca veya havasızlıktan esnemeye başlayınca kendimi saklayamayacağım gibi, izleyicinin de kendini saklayamadığı bir açıklığın diğer göstergesi. Komik de bir taraftan.

Benzer bir olay yine bir noktaya bakarak Monoton Senfoni’yi söylediğimiz sırada gerçekleşiyor. Karşımda iki kişi var belirgin gördüğüm, kalabalığın içinde benim bakışımı tuttuğum. Özellikle kişilere bakmasam da bir süre sonra bu kişilerin de ya bakışlarını kaçırdıklarını ya da yerini değiştirdiğini görüyorum. Bunlar tam da yazımın başında söylediğim şey, peki aslında izleyici bensem ve siz performansçıysanız!

Bugün oldukça kalabalık bir seyirciye sahiptik, bazısı uzun uzun kalan ve araştıran, katılan, bazısı az da olsa bakan, yazıyı anlamadıysa diğer izleyicilere soran. Seyirciyle interaktif alanların olması, seyircinin ilgisini artırıyor, merak uyandırıyor ya da meraklarını gidermek için onları rahatlatan bir boşluk açıyor.

Son olarak bugüne dair, bu işte ve dediğim gibi alan işinde ön, arka, üst, alt yok. Biz performansçılar her ne kadar alanı genişletmek üzere seçsek de yönümüzü, işin yönünü ve alanın ne kadar tutulabileceği veya genişleyebileceğini yine seyirci belirliyor. Burada biraz kendimizi nereye ait gördüğümüz rol oynuyor muhakkak.

Fotoğraf: SALT Online

Kaynak: Dans Yazım, SALT 

Pruritis ani yani anüs kaşıntısı için doğal öneriler

1

Anüste yani makatta kaşıntı olması durumuna tıp dilinde pruritis ani denilir. Genellikle erkeklerde rastlanılan rahatsız edici bir kaşınmadır.

Kaşınma sebebi olarak; depresyon, yeterli vücut hijyeninin sağlanamaması veya doğru yapılmaması, sert tuvalet kâğıdı kullanıp bölgeyi tahriş etme, sedef, egzema gibi deri hastalıkları, diabet, karaciğer hastalıkları, guatr, alkol tüketimi, alerji oluşturabilecek gıdalar, kıl kurdu, sabun ve deterjanlar, bazı ilaçlar (uzun süreli kullanılan antibiyotik ve kabızlık ilaçları), mantar veya bateri kaynaklı enfeksiyonlar kaşınmalara neden olabilmektedir. Bunların yanı sıra dış etmeler içerisinde hava sıcaklığı ve kuruluğu, sentetik ve sert kumaşlı iç çamaşırı giyip, kilolu olmak kaşıntıyı oldukça arttırır.

Anüs yani bizim kök çakramıza uzanan organ, yaşam enerjimizin de en büyük akım alanıdır. Burada yaşanılan her hareketlilik sizin duygu dünyanızda yaşadıklarınız ve bedeninizdeki teklemelerin, zorlukların yansıması olacaktır. Makatta gerçekleşen her yakınma bedeninizin diğer yanına da aynı şekilde yansıyacaktır. Bu yüzden en ufak bir kaşıntı dahi olsa bunu çözümleyebilecek konumda ve yerde olduğunuzu unutmayın, bedeninizin sesini dinleyin.

Bulgular, yakınmalar ve belirtiler

Birçok hastalık gibi gece kendini gösteren kaşıntı beraberinde yanma hissini de oluşturabilir. Makatın fiziki muayenesinde kaşınmaya bağlı olarak deride kalınlaşma, kızarıklık, ıslaklık, küçük çatlaklar, egzama bulguları ve varsa basur memesi görülebilir.

Önerilerimiz

  • Öncelikle genel hijyen kurallarına uyulmalıdır. Daha sonra sert bir tuvalet kâğıdı kullanılıp hassas olan bölgeye haşince davranılıyorsa bu bırakılmalı tuvaletten sonra bölge temizliği ıslak ve yumuşak bir tuvalet kâğıdı ile yapılmalı.
  • Kaşıntıya neden olan gıdalardan uzak durulmalı. İshal varsa ishal yapıcı gıdalardan uzak durulmalı. Dışkı yumuşatıcı veya müshil gurubunda bulunana laksatif ilaçlar kullanılmamalı. Baharat ve özellikle acı tüketimi azaltılmalı. Çikolata, domates ve C vitaminden zengin gıdalar 10 gün kadar kullanılmamalı. Şarap, bira gibi mayalı alkollü içecekler içilmemeli. Kabızlık ve ishal durumlarını yaratan sorunların çözümü yapılmalı ve bağırsak hareketleri düzene kavuşturulmalı.
  • Günlük yeteri miktarda temiz, sağlıklı su tüketilmeli, egzersiz yapılıp lifli gıdaların tüketilmesi rahatlatıcı ve yararlıdır.
  • 3 gün kadar sabah akşam bir çay kaşığı şeklinde aç karına karbonat tüketilip ardından 25 dakika sora yemek yenirse rahatlatıcı olur aynı zamanda alkalizasyon da sağlanabilir. Böbreklerinde taş olanlar ise bu işlemi bir su bardağının içine 1 tatlı kaşığı limon sıkarak gerçekleştirebilirler. Bu içerikler aynı zamanda antimikrobiyal oluşu nedeni ile ek olarak fayda sağlayacaktır.
  • Makat bölgesine asla sabun veya şampuan kullanılmalıdır. Makat bölgesiıslak bir kâğıt yardımıyla temizlendikten sonra kuru ve yumuşak bir peçete ile yavaşça vur çek şeklinde silinmeden hafifçe kurutulmalıdır. Bölge sert bir şekilde kaşınmamalıdır. Kaşınma olduğu vakit ılık bir duş alınabilir ya da bölgeye bir peçeteye sarılmış buz bırakılabilir.
  • Sıkı ve dar iç çamaşırları giyilmemeli.
  • Kaşımaktan kaçınılmalı.
  • Anal seks yapılmamalı.
  • Sigara tüketimi azaltılmalı yapılabiliniyorsa bırakılmalı.
  • İç çamaşırlarınızı beyaz sabunla yıkayıp kaynatın ve yumuşatıcıdan uzak durun.
  • Stres, bağırsak hareketlerini bozarak makatta çatlaklara neden olabilir. Bu nedenle stresten uzak durulmalı varsa yardımcı destek alınmalı.

Bunların yanı sıra yakınmalarınız hâlâ geçmiyorsa birçok iç hastalığın da yansıması olan kaşıntının tam olarak nedeninin öğrenilmesi için bir hekim veya doğal tıp uzmanından destek alınmalı, gerekli testler neticesinde tedavi süreci başlamalıdır.

Kaşıntıya akut olarak çözüm getirebilecek doğal formüller

  • Bir fincan suya bir bütün ayvanın bütün çekirdeklerini atıp 24 saat beklettikten sonra suyun jelleştiğini göreceksiniz jel içerisindeki çekirdekleri süzdükten sonra jeli bir kaba alıp içerisine 5 damla lavanta esansı katılmalı ve bölgeye akşamları uygulanmalı.
  • 1 çorba kaşığı aloe vera jelin içerisine 3 damla kadar çay esansiyel yağı ekleyip karıştırın ve sabah akşam kaşıntılı bölgeye iyice yedirerek sürün.

Bedeninizdeki çıkış ve boğum noktası olan anüsünüzü önemseyin bedeninizdeki şifayı önce kendiniz dokunarak yaratmayı deneyin ve ardından yukarıdaki anlatımlarımıza kulak verin sevgiyle şifalanın.

“Bu gece ne yapsak” diye soranlara alternatif uygulama: Beatrips

Son ders bittiği zaman ya da mesai çıkışında çoğumuz günün stresini atmak için birbirimize “bu akşam n’apsak” diye soruyoruz. Özellikle büyük şehirlerde etkinlikleri takip etmekten yorulanlar için yeni bir uygulama var: Beatrips. Yeni mobil uygulamayla artık şehirde ne var diye bilet sitelerini ve facebook etkinliklerini kovalamaya gerek yok.

İlk haftasında Appstore’da “En iyi yeni uygulamalar” listesine giren ve ilk ayında 5.000’den fazla kullanıcıya ulaşan Beatrips ile şehirdeki ücretli ücretsiz tüm konser, parti, festival ve performans etkinlikleri bir noktada toplandı.

Sadece büyük çaplı etkinliklerden değil, butik etkinliklerden de haberdar olmamızı sağlayan uygulama bütün etkinlikleri kategorilerine göre ayırıyor. Size sadece gideceğiniz etkinliği keyfinize göre seçmek kalıyor. Daha sonra da keşfettiğiniz etkinliği favorilerinize ekleyebilir, etkinlikler için alarm kurabilirsiniz.

Yalnızca etkinlik takvimine değil mekânlar hakkında blog yazılarına ve kokteyl tariflerine kadar hayatımıza alternatif getirecek yazılara ulaştığımız uygulamayı Google Play ve Appstore üzerinden indirebilirsiniz.

87. doğum gününde alıntılarla Ursula Le Guin

1

Bilim-kurgu ve fantezi edebiyat dünyasına adını altın harflerle kazıtmış bir isim: Ursula Le Guin.

Eserlerinde sık sık değindiği anarşizm ve anaerkillik gibi temalarla sıradışı ve bir o kadar da etkileyici eserlere sahip Le Guin. 21 Ekim 1929’da ABD’nin Kaliforniya eyaletinde doğan yazar bugün 87 yaşına giriyor.

Yazarın belki de en tanınan eserlerinden biri ise Mülksüzler. Le Guin’in “ikircikli ütopya” olarak nitelendirdiği bu eser “Anarres” ve “Urras” adındaki ikili dünya sisteminde geçiyor. Anarres, anarşist bir toplumu sembolize ederken Urras ise kapitalist-devletçi bir dünyayı simgeliyor.

İşte okuyanları tekrardan okumaya itecek, okumayanları da okumaya sürükleyecek Mülksüzler alıntıları:

  • Bütün duvarlar iki anlamlı ve iki yüzlüdür. Neyin içeride neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıdır.
  • ursula-le-guin-1Eğer bir şeyi bütün olarak görebilirsen, hep güzelmiş gibi görünür. Gezegenler, yaşamlar… Ama yakından bakıldığında bir dünya yalnızca toz ve Kaya’dan oluşur. Günden güne yaşam dahada zorlaşır.Yorulursun,ritmi kaçırırsın. Uzaklığı ararsın-ara vermeyi. Dünyanın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu ölümün bakış açısından geçiyor.
  • Sevgi, acının içinden geçme yollarından yalnızca biri, bazen yanılıp ıskalayabilir. Acı hiçbir zaman ıskalamaz.
  • ursula-le-guin-2Bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun.

  • Gerçek kardeşlik paylaşılan acıda başlıyor.
  • Düşüncenin doğasında iletilmek vardır: Yazılmak, konuşulmak, gerçekleştirilmek. Düşünce çimen gibidir. Işığı arar, kalabalıkları sever, melezlenmek için can atar, üzerine basıldıkça daha iyi büyür.

    LOS ANGELES - DEC 15: Ursula Le Guin at home in Portland, Origon, California December 15 2005. (Photo by Dan Tuffs/Getty Images)

  • Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir.
  • Balığı bilmek için yüzmeye, yıldızı bilmek için parlamaya gerek yok.
  • ursula-5Ölmek, kendini yitirmek ve diğerlerine katılmaktır. O ise kendini kurtarmış, diğerlerini yitirmişti.

    UrsulaleGuin3

  • Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer elimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtaramayacağını biliyoruz. Uzattığınız el de boş, tıpkı benimki gibi, hiçbir şeyiniz yok.hiçbir şeye sahip değilsiniz, hiçbir şey sizin malınız değil.,özgürsünüz. Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir.

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali sürdürülebilsin diye…

2008’den bu yana bizlerle her yıl buluşan Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali bu yıl 18-20 Kasım tarihleri arasında 20 il/ilçede eş zamanlı gerçekleştirilecek. 

Paylaşımcı, açık, adil, anlayışlı, çeşitliliği kucaklayan, gezegene ve üzerindeki yaşama değer veren bir toplum hayaliyle doğan Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF) sürdürülebilir bir yaşam için kültürel değişime katkı vermeyi amaçlıyor. Her sene yüzlerce film arasından seçilen bütüncül bakış ve yaratıcı çözümler içeren belgesellerden oluşan seçkisi ile izleyicilere sorunun aciz bir parçası olmaktan öteye geçip çözümün bir parçası olabileceklerini hatırlatıyor.

Festivalin sürdürülebilir olması içinse bizim desteğimiz şart. 

Tahmin edersiniz ki yüzlerce gönüllü tarafından gerçekleştirilen ücretsiz bir etkinlik desteğimiz olmadan çok uzun süre varlık gösteremez. Bu yüzden, Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali gerçekten sürdürülebilir olsun diye bir kampanya başlatılmış, festival ekibi tarafından. Kampanyaya ulaşmak ve destek vermek için lütfen buraya tıklayın.

Kampanyanın hikâyesi

Festival ekibi, kampanyanın hikâyesini kampanya sayfasında şu sözlerle ifade etmişler:

“Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nin etki alanını genişletmek üzere 2014 yılından bu yana açık kaynak bir yapıyla “Siz de Yapabilirsiniz!” çağrısı yaparak festivalin farklı şehirlerde gönüllü ekipler tarafından organize edilmesini sağladık. Son olarak 2015’de 20 ilde eş zamanlı gerçekleştirdiğimiz SYFF bugüne kadar 500 civarında gönüllü, 238 konuşmacı, 99 müzik/performans grubunun ve onbinlerce izleyicinin katılımına evsahipliği yaptı.

Tüm bu gelişmelere paralel olarak 2016 yılında Festivalin tanıtımını daha etkili yapmak amacıyla halkla ilişkiler ve medya takip hizmetleri almak ve tüm iller için yeterli sayıda tanıtım malzemesi bastırarak ilgili yerlere ulaştırmak istiyoruz. Buluşum’da açtığımız kampanya ile tanıtım için gerekli olan ürün ve hizmetlerin tedariğini sağlayacağız. Siz de katkı vererek SYFF’nin daha çok kişiye ulaşmasına destek olabilirsiniz!”

İzlanda’dan ne çıksa dinlerim dedirtecek 5 albüm

1

İzlanda bu yaz Avrupa Futbol Şampiyonası’nda milli takımının aldığı başarılı sonuçlar ve taraftarlarının sempatikliği ile gündeme oturmuştu. Küçük ada ülkesi bu rüzgârla son dönemde dünya çapında ve Türkiye’de en çok merak edilen ve takip edilen ülkelerden biri oldu. İzlandalıların başarılı olduğu bir alan daha var, o da müzik.

İzlanda, Kuzey Avrupa’nın en üst ucunda yer alan küçük bir ada ülkesi. Dünya siyasi tarihinde hiçbir zaman çok öne çıkmış ismi duyulmuş bir ülke olmayan İzlanda, adını daha çok müzik ve spor gibi alanlarda dıyuruyor. Geçen yıllarda Eyyafyallayöküll yanardağının faaliyete geçmesiyle ve bu yanardağın isminin söylenmesinin zorluğu ile dünya gündemine oturan İzlanda, son olarak ise bu yaz Euro 2016 futbol turnuvasında milli takımının oynadığı futbol, aldığı başarılı sonuçlar ve taraftarlarının tribündeki sevimli tezahüratları ve verdikleri yoğun destekle gündeme gelmişti.

Bu küçük ülke, aynı İsveç gibi müzik dünyasına birçok isim kazandırmış ve kazandırmaya devam eden bir ülke aynı zamanda. Ve diğer yandan ülkeden çıkan müziklerin çok büyük bir bölümünün özgün, standartları yakalayan veya standart üstü müzikler olduğunu görüyoruz. İşte İzlanda’dan çıkan ve dünyada tanıtan 5 isim ve 5 albümü;

Björk – Post (1995)

Björk denince akla İzlanda, İzlanda denince de Björk gelir. Björk, İzlanda’nın dünya müzik piyasasında en çok tanınan ve bilinen ismi. Hatta İzlanda’dan çıkan belki de en dünya çapında insan diyebiliriz. Asıl ismi Björk Guðmundsdóttir olan Björk’ün otuz yılı aşan bir müzik kariyeri var. Kendine özgü vokali, eklektik ve de deneysel müzik tarzı ile hep farklı bir isim olan Björk, cazdan dansa trip-hop’tan swing’e kadar birçok tarzı da müziğine yedirebilmiş bir isim.

Björk, “Homogenic”, “Vespertine”, “Medulla” gibi birçok başarılı albümün altını imzasını attı ama onu dünya çapında tanıtan albüm ise 1995 tarihli “Post” albümü olmuştu. Post albümünden çıkan “It’s Oh So Quiet” ve “Army of Me” gibi şarkılar hem liste başı şarkılar oldu, hem klipleriyle de fark yarattılar.

Bu arada; Björk’ün sinemaya da el attığını ve Lars Von Trier’in “Karanlıkta Dans” filminde başrolü oynadığını, aynı zamanda çevre konusunda, feminizm ve insan haklarında duyarlı bir aktivist olduğunu da hatırlatalım.

Sigur Ros – Ágætis byrjun (1999)

Björk, müzik dünyasında en çok tanınan İzlandalı ise, bu listede ikinci isim ise kesinlikle Sigur Ros grubu olur. Kendine özgü bir müzik tarzı olduğunu söyleyebileceğimiz Sigur Ros’un müziğine en yakın durabilecek tanım ise post-rock olabilir. Türkiye’de de ciddi bir hayran kitlesine sahip olan grubun konserleri de hınca hınç dolan konserler oluyor.

1994’te İzlanda’nın başkenti Rejkjavik’te kurulan grup, her yıl dünyanın dört bir yanında konserler veriyor, albümleri milyonlar satıyor. Grubun ismi ise vokalist Jónsi Birgisson‘ın, grubun kurulduğu gün dünyaya gelen kız kardeşi Sigurrós’dan geliyor. Grup, şarkılarının çoğunda Vonlenska adını verdikleri hayali bir dil kullanıyor. 1997 yılında ilk albümleri “Von”u çıkaran Sigur Ros, son albümü “Takk“ı ise 2015 yılında çıkarmıştı. Grubun en çok ilgi gören ve tanınması sağlayan albümlerden biri de  “Ágætis Byrjun” idi. Grup bu albümle hem İzlanda’da hem yurtdışında birçok ödül kazanmış ve önemli satış rakamlarına ulaşmıştı.

Ólafur Arnalds Island Songs (2016)

Arnalds, İzlanda’dan çıkan bir diğer isim. Adeta doğanın müziğini yapıyor bu sanatçı. Dingin müziği ile insanı alıp başka yerlere en çok da İzlanda’nın müthiş doğasına götüren bir şarkıcı. Ülkenin güneybatısındaki Mosfellsbæ şehrinde dünyaya gelen Arnalds, 14 yaşından beri profesyonel olarak müzikle uğraşıyor. Şu anda 26 yaşında Arnalds, sözleri olmayan enstrümental bir müzik yapıyor, ama müziğinin derinliğiyle zaten birçok şeyi anlatabiliyor ve söyleyebiliyor.

Arnalds, müziğinde yaylı çalgılar ve piyanoyu, ambient müzik tarzıyla birleştiriyor. Son albümü “Islands” da da yine bu anlayış hâkim. Arnalds’ın ayrıca film müzikleri de yaptığını, Jitters ve Another Happy Day adlı filmlerin müziklerine imza attığını belirtelim.

Kaleo – A/B (2016)

İzlanda’dan çıkan bir grup Amerika’da ne kadar çok tanınabilir veya Amerika kıtasındaki müzisyenlerin kulağına ne kadar hitap edebilir. Kaleo, bu noktada sıradışı bir örnek. İzlandalı çocuklar Kaleo, blues ritimleri üstüne kurduğu müzikle ABD’de de kendi ülkesi ve Avrupa’dan olduğundan çok daha büyük bir hayran kitlesine sahip. Grup ilk albümlerini 2013 yılında çıkarmıştı. Yeni albüm ise bu yıl geldi ve yeni albüm “A/B“ yine ABD’de büyük ilgi gördü. Grubun bu arada Amerikan rock ve blues müziğini kendi yerel dilinde de icra ettiğini görüyoruz, örneğin “Vor í Vaglaskógi” şarkıları bunlardan biri. Grup üyeleri ABD’deki 60’lı ve 70’li yılların rock müziğinden ve 30’lı yıllardaki blues akımından  etkilendiklerini söylüyor.

Son albümleri “A/B” de yine sıkı bir blues rock  albümü ve İzlanda’dan da çok iyi bir blues grubunun çıkabileceğinin bir kanıtı.

Sólstafir – Svartir Sandar (2011)

İzlanda’dan çıkan gruplar ve müzisyenler sadece pop, indie, rock veya elektronik müzik dünyasından değil. İskandinav bölgesindeki güçlü heavy metal ve black metal geleneği etkisini İzlanda’da da gösteriyor. İzlanda özellikle birçok tanınan black metal grubunun çıktığı bir ülke.

Metal dünyasında en tanınan İzlandalı grupların başında ise Sólstafir geliyor. Bu grubun müziğini, post-metal veya progresif metal olarak tanımlayabiliriz. Grubun geçmişinde black metal tarzına da yaklaşan dönemlerini olduğunu belirtelim. Grup, şarkılarını İngilizcenin yanı sıra yerel dilleri İzlandaca da söylüyor.

Okuyucularımızdan gelenler: Empati gözüyle sürdürülebilir yaşam

Sevgili okuyucular,

3.İstanbul Tasarım Bienali çerçevesinde tasarlamış olduğu “Empati gözüyle sürdürülebilir yaşam” konseptli çalışmasını bizlerle paylaşan okuyucumuz, çalışmasının tasarım sürecini ve bu çalışmasıyla neyi anlatmayı hedeflediğini bizlere şöyle anlatıyor:

“Günümüzde görmek yerine ‘bakmayı’ tercih edenler, kendilerine benzemeyen insanları ormanlarımızı, bitki örtülerimizi, hayvan dostlarımızı katlediyorlar. Bunu cahilce, acımasızca yapabilmelerinin tek sebebi ‘görmemeleri’dir. Dünyada rant için katledilmiş ortamlar, keyif için harcanmıştır. İnsanlar, toplumsal normlara uymadığı için işkencelere maruz kalmış, acımasızca katledilmişlerdir. 

Bu tasarımı yaparken, ekolojik sistemde yenilebilir ürünlerin bizler için ne kadar faydalı olduğunu düşündüm. Kısmen de olsa dünyada yapılan ırkçılığı temsilen, doğanın tüm renklerinin siyah ve beyazdan geldiğini anlatmak ve bu renkleri, aslında hepimizin bu dünyada eşit olduğunu gösterebilmek adına, hayati önem taşıyan organlarımızı ifade etmek için kullandım. 

Toplum, vicdan gözüyle bakmaya başladığı zaman sürdürülebilir bir hayatı mümkün kılacaktır. Geçmişten ve gelecekten ilham aldığım tasarımlarıma yön verirken, yaptığım ilk şey toplumu gözlemlemekti. İnsanlar, yaşadığı topluma vicdanıyla bakmadığı sürece, çevre kirliliğine, kadına, hayvana, çocuğa şiddete, zorla ve erken evlendirmelere, engelli insanlarımıza duyarsız kaldığı sürece, kötülükler zinciri devam edecektir. Doğaya hislerimle yaklaşmaya, çevreyle empati kurmaya ve ardından çevreye, insana duyarlılığımı göstermeye başladığımda farkettim ki sürdürülebilir bir yaşam ancak böyle mümkün ve kesinlikle sağlıklı toplumların oluşması da sürdürülebilir bir hayata bağlı. 

Doğamızı katledenlerin, ‘bizler’ olması nedeniyle, doğayı insan figürleriyle birleştirdim. Tasarımlarımın geçmişe ayna tutması, geleceğe iz bırakmasını amaçlıyorum ve geçmiş ile gelecek arasında kendime has bir köprü kurdum. Tasarım, kişinin kendi ruhunun dolaştığı vadilerde, özgürlüğün sınırlarını aşma şeklidir. Benim vadilerimde dün, bugün ve yarınlar vardır.”

Okuyucumuza tasarımını bizlerle paylaştığı için teşekkür eder, tasarım hayatında başarılar dileriz. Buyrun, bu da çalışmanın sergileneceği etkinlik afişi:

gelecegi-giydirmek

Hazırlayan: Merve Çay