Ana Sayfa Blog Sayfa 399

Son zamanların en esprili grafik tasarımcısı: Jean Jullien

1983 doğumlu Fransız grafik sanatçısı Jean Jullien. Şu anda Londra’da yaşıyor. Onun için hem grafik tasarımcı hem illüstratör diyebiliriz.

Londra’ya gelmeden önce Quimper’de grafik tasarım derecesi almış bir sanatçı olan Jean Jullien 2008’de Central Saint Martins’den mezun oldu, 2010 yılında ise Royal College’ı bitirdi. Aynı zamanda müzisyen The Coward ile yakından çalışırlar.

Jean Jullien’in çalışmaları illüstrasyonlardan fotoğraflara, videolara, kostümlere, kurgulara, kitaplara, posterlere ve kıyafetlere kadar dağılım gösterir ve bazen birkaçını iç içe bizlere sunar.

Jullien’in tasarımları tutarlı olmanın yanısıra aynı zamanda derleyicilik özelliğini de gösterir.

En çok fark edilen teması, sosyal medya bağımlılığını mizahi yaklaşımlarıyla çizimlerine aktarmasıdır.

Jean Jullien hakkında kısa bilgi edinmek isteyenler için hazırlanmış aynı zamanda sanatçının resmi sitesinde de yer alan bir video:

2011 yılında, Jean Jullien “hareketli resimlerde özelleştirilmiş bir ikili” tanımını karşılayan Jullien Brothers‘ı kurdu. 2012 yılında ise Yann Le Bec ve Gwendal Le Bec ile birlikte News of The Times‘ı yarattı.

Jean Jullien, yarattığı tasarımlarına içerisine toplumsal mesajlar koyuyor. Sosyal medya bağımlılığı, savaş ve hatta kadının metalaştırılması gibi. Ve bunları alışılmışın dışındaki gerçek nesne ile çizilen arasındaki zıtlık tasarımlarıyla yapıyor.

Jean Jullien, Paris’te yaşanan Kasım 2015’teki saldırıda Eyfel Kulesi’ni içinde barındıran klasik bir barış sembolü varyasyonu yarattı. Bu sembol sosyal medya aracılığıyla hızlı bir şekilde yayıldı.

Jean Jullien’in çalışmaları; Télérama, Le Nouvel Observateur, The New York Times, The Guardian gibi dünyaca ünlü kaynaklarda yayımlandı.

Jean Jullien ve çalışmaları hakkında daha detaylı bilgi edinmek isteyenler onun Instagram hesabı ile youtube hesabına ve kendi internet sitesine göz atabilir. Hatta onun yaptığı posterleri satın almak isteyenler bile olabilir. Belki biraz pahalı gelebilir, fakat biz yine de adresi verelim.

David Bryne’ın Bisiklet Günlükleri

0

Art rock grubu Talking Heads’in kurucularından David Bryne’ın Bicycle Diaries kitabı Bryne’ın Buenos Aires, İstanbul, Berlin, New York, Londra ve San Francisco’da yaşadığı bisikletli maceralarını ve gözlemleri ile sanat, müzik, kültür, siyaset ve daha birçok konudaki düşüncelerini bir araya getiriyor. Müzik dışında fotoğraf çeken ve enstalasyonlar üreten Bryne kitapta kendi yaptığı bisiklet askıları tasarımlarının çizimlerine de yer veriyor.

Bisiklet günümüzde henüz otomobile alternatif bir ulaşım aracı olarak kabul edilmekten uzak olsa da dünyada birçok insanın yoğun olarak bisiklet kullandığı şehirler bulunuyor: Kopenhag ve Amsterdam gibi… Bisiklete binmek şehirle daha yakın bir ilişki kurmak, insanları görmek ve konuşmak demek.    

Öncelikle otomobil kullanımına uygun tasarlanmış Amerikan şehirlerinin bisiklet için elverişli olmadığını öğreniyoruz. Berlin’de ise aksine bisiklet kullanmak çok daha rahat ve insanlar kurallara uyuyorlar. Bryne İstanbul’da trafik ve dik yokuşların varlığını kabul etse de yollarda tek bisiklet kullananın kendisi olmasını insanların otomobili bir statü sembolü olarak görmelerine bağlıyor. Öyle ki Las Vegas’ta bisiklete binenler tüm malvarlıklarını kumarda kaybetmiş yoksul kimselermiş.

Buenos Aires kare planlı ve düz bir kent olmasına rağmen burada da bisiklete binen insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyormuş. Hatta bisiklet öylesine nadir bir şeymiş ki yerel gazetede Bryne’ın haberini yapmışlar. Londra için çok büyük olması nedeniyle uzun mesafeleri bisikletle almanın insanı yorduğunu ve terlettiğini yazıyor. San Francisco siyaseten ve felsefi olarak bisikletlere yakınlık duyuyor tabii ki, ancak şehrin dik yolları hayli zorlayıcıymış. Şehirdeki sokakların dikliklerini renklerle gösteren bir haritası varmış.

Son olarak yaşadığı New York’u ele alan Bryne, burada neredeyse her gün bisiklete bindiğini belirtiyor. Yollarda hayli dikkatli olmak gerekse de şehrin artmakta olan bisiklet yolları olumlu bir işaret. 2007 ile 2008 arasında New York’da bisiklet trafiği yüzde 35 artmış.

Kitap aynı zamanda Bryne’ın modern sanat, müzik, toplum, mimari, şehir planlama, küreselleşme ve kültür üzerine ilginç gözlemleri ve saptamalarıyla zenginleşiyor.

Elektrik üretiminin yüzde 99’unu yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlayarak dünyaya ilham olan ülke: Kosta Rika

Kosta Rika, İspanyolcada zengin sahil anlamına gelen, dünyanın en yeşil ülkelerinden biri. İsmiyle müsemma olan ülkedeki doğal güzellikler, görenleri kendisine hayran bırakıyor.

Çoğu ülkenin aksine, Kosta Rika, kendisine bahşedilmiş bu güzelliğe sahip çıkıyor ve gelecek nesillere olduğu gibi bırakabilmek için elinden geleni yapıyor.

Temiz ve yenilenebilir enerji kullanımını bir devlet politikası olarak uygulayan ülke, 2011 yılında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından sürdürülebilir çevre politikaları konularında  örnek gösterilen bir ülke oldu.

2021’de sıfır karbon salınımına ulaşmayı hedefleyen Kosta Rika, kendi ürettiği elektriğin büyük bir kısmını çevre dostu 4 hidroelektrik santralden karşılıyor. Kosta Rika Elektrik Enstitüsü (ICE)’nün verilerine göre 2015 yılında kullanılan enerjinin yüzde 80’i hidrosantrallerde üretildi. Bu yönüyle yenilenebilir enerji kullanımında, fosil yakıtlara bel bağlamış ülkeler için çok güzel bir ilham kaynağı. Ancak Orta Amerika’nın bu küçük ülkesinin uygulamalarını örnek almak, çevreyi acımasızca kirleten büyük ülkeler için bir hayli zor olacak gibi duruyor.

Eylül ayının başında elektrik tedarikçisi bir firmanın yaptığı açıklamaya göre, ülkede 2016 yılının başından itibaren toplam 150 gün, elektrik ihtiyacı için sadece yenilenebilir enerji kullanıldı. Aynı zamanda Kosta Rika Elektrik Enstitüsü (ICE), ülkede 16 Haziran-2 Eylül tarihleri arasında kesintisiz olarak 76 gün boyunca, hiçbir karbon kullanılmadan sadece yenilenebilir enerji kaynakları ile elektrik üretildiğini açıkladı.

Latin Amerika ve Karayipler Ekonomik Komisyonu’nun verilerine göre, 51.100 km²’lik yüz ölçümü ve 4,9 milyon nüfuslu ülkede, 2015 yılında yaklaşık olarak 10.713 gigawatt’lık elektrik tüketildi. Karşılaştırıldığında, 2015 yılında Türkiye’deki elektrik üretimi, Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ)’ın verilerinden yapılan derlemeye göre, 264.000 gigawatt olarak tespit edildi. Ülkemiz için tüm zamanların en çok elektrik tüketilen yılı kabul edilen 2015 yılında, kullanılan elektriğin yüzde 2,8’i ise komşu ülkelerden ithal edildi.

Kaynak: Mashable, My Modern Met

 

Kabuslara, travmalara ve korkulara karşı mutlak çözüm: IRT

1

Kabuslar, korkular ve psikolojik travmalar; insanların yaşam kalitelerinin düşmesine sebep olan faktörler arasında yer almaktadırlar. Uykularımız, her gece, aynı kabuslar tarafından bölünüyor olabilirler; korkularımız ve travmalarımız günlerimizi kötü bağlamda etkileyebilir, bizi huzursuz kılabilirler… Aslında; bu durumlardan şikâyetçi olan pek çok insanın haberdar olmadığı bir tedavi yöntemi mevcuttur: The Imagenary Rehearsal Therapy (IRT). Bu tedavi yöntemini uygulamakta olanlar, kafalarında dönmekte olan filmlerin senaryolarını değiştirmeyi; bu sayede de kötü anılarını mutlu bir sona ulaştırmayı hedeflemektedirler.

Bild der Wissenschaft” dergisi yazarı Susanne Donner, bu terapi yönteminin uzun yıllardır uygulanmakta olduğunu; fakat son zamanlarda elde edilmekte olan sonuçların, geçenki yıllara kıyasla, çok daha etkili olduklarıı belirtiyor. Kimi uzmanlar, bu yöntemin, bu durumdan şikâyetçi olan pek çok insan ve pek çok terapist tarafından öngörülüyor olduğu kanısındalar. Kimi uzmanlar ise bu yöntemin fazla yüzeysel olduğu görüşünü savunmakta olduklarından dolayı, daha etkili bir yöntem arayışı içersindeler.

Basit ve etkili bir yöntem

Yüzeysellik konusu, elbet tartışılabilir bir konu. Fakat IRT’nin, her şeye rağmen, son derece etkili bir yöntem olduğu gerçeği, tartışılamaz. Bu yöntemi pratikte uygulamak, oldukça kolay. Mevcut durumlardan şikâyetçi olan şahsın yapması gereken tek şey kabuslarına, korkularına veya travmalarına sebep olan anılarını detaylı bir biçimde bir köşeye yazmak; sonrasında ise bu anıları, yeni bir senaryo eşliğinde tekrardan kâğıda dökmek. Bu sayede öncesinde kaleme alınmış olan hikâye, mutlu sonla biten bir masala evriliyor. Düşmanlar yenilgiye uğratılıyorlar veya bir fobi, gülücükler eşliğinde uğurlanıveriyor. Masalın defalarca, sesli biçimde, okunması sonucunda zihin onu kabulleniyor. Bu sayede kabuslardan, travmalardan veya korkulardan kurtulmak, anlık bir mesele haline dönüşüyor.

Mevcut araştırmalar, IRT’nin pek çok insan açısından faydalı olabileceği gerçeğini gözler önüne seriyor. Ayrıca sürecin başarıyla sonuçlanması, sadece birkaç seansa bakıyor. Uygulanmakta olan bu yöntem, diğer yöntemlere kıyasla, son derece etkili. Bu etkinin sebebi de çaplıca araştırılmış durumda. Sonuç: Durumlardan şikâyetçi insanların mevcut hikâyelerden masallar yaratmaları; onların, korkularını bir an önce kestirip atmalarında büyük rol oynamakta. Hikâyelerin korku ve acı dolu hikâyeler olmaktan çıkıp mutlu sona ulaşıyor olmaları, hızlı bir iyileşme sürecine girilmesine vesile oluyor. Öte yandan hikâyeden masala evrilmiş olan yazılar, savunmasız bir ruh halinin yok olmasında ana faktör niteliği taşıyorlar.

Ne var ki bu yönteme dair, olumlu eleştirilerin yanısıra, olumsuz eleştiriler de mevcut. Kimi uzmanlar, kabusların ve psikolojik travmaların çocukluk yıllarında bilinçaltına yerleşmiş olan anılardan kaynaklı ortaya çıktıkları kanısında. IRT’yi, sorunların köklerine inebilecek kadar güçlü bir yöntem olarak görmemekle beraber, terapileri önemli kılan noktanın “derinlere inmek ve analiz etmek” olduğu görüşünü savunuyorlar.

Bu yazıyı, wissenschaft.de sitesinde yayınlanan “Happy End für Alpträume und Ängste” başlıklı makaleden Türkçeye Gaia Dergi için Alisa Candan Karsu çevirmiştir.

Süt çiftliğinden kalpleri kıran fotoğraf “mutlu inekler” kandırmacasını ortaya çıkarıyor

Süt endüstrisi gezegendeki en aldatıcı endüstrilerden biri olabilir. Hayatımız boyunca bize güçlü kemiklere sahip olabilmek için gereken kalsiyum ve yapı maddelerini alabilmek için süt içmemiz gerektiği söylendi. Bu fikir aklımıza o kadar işlemiş ki, başka bir hayvanın sütünü içen – ve buna bebeklikten sonra devam eden- tek türün biz olmamız birçok insanı şaşırtıyor. Günümüzde süt tüketimine gerekçe olarak gösterilen tuhaflıklar bir yana, süt endüstrisinin kendisi de son derece aldatıcı. Süt, yoğurt ve peynir şirketleri, bu ürünleri üreten hayvanları sütlerinden vazgeçmeye ihtiyaç duyan “mutlu inekler” olarak gösteriyor. Bu mutlu inekler yemyeşil otlaklarda yaşıyor; günlerini buralarda dolaşıp otlanarak geçiriyor ve ara sıra da nazik bir çiftçi tarafından sağılıyor.

İnsanları süt içme fikrine bağlamakla kalmayıp sanki inekler boş kalmasın diye daha çok süt içmelerine sebep olan işte bu güzel imge. Bu düşünce ne yazık ki hem inekler hem de insanlar için gerçek olmaktan çok uzak.

İşin aslı, süt endüstrisinin yol açtığı ızdırap akla hayale sığmaz. İnekler yalnızca yakın zamanda doğum yapmışlarsa süt üretebilir. Bu nedenle bu hayvanlar “tecavüz kafesi” diye ustaca isimlendirilmiş bir alet tarafından sürekli olarak yapay yoldan dölleniyor ve doğum yaptıktan sadece dakikalar sonra bebeklerinin onlardan koparılmasını izlemeye zorlanıyorlar. Bu acıyı hayatlarının sonuna kadar her yıl yaşayacaklarını düşünün.

Yavrulara gelince; dişiler anneleri ile aynı acıyı yaşamaya mahkum ediliyor, erkekler ise süt üretemedikleri için ya satılıyor, aç bırakılıyor ve kasaplık et olmak üzere kafesleniyor ya da hayatlarını besi ünitelerinde geçirmek üzere satılıyorlar.

Süt ve süt ürünlerine olan talebin fazlalığı, bu endüstriyi tek amacı satılabilir mallar üretmek olan makineleşmiş bir sürece dönüştürdü.

Uçsuz tepeler ve çimenler yerine mandıralar günümüzde aslında böyle gözüküyor:

mutlu-ineklerNational Geographic’in Instagram hesabında yayınlanan ve George Steinmetz tarafından çekilmiş bu fotoğraf Çin’in Anhui eyaletindeki 39 bin Holstein ineğine (siyah alaca inek-ç.n.) ev sahilliği yapan Bengbu mandırasını gösteriyor. Bu kafesler buzağıların yaşadığı ve günde iki kez “birinci önceliği hijyen” olduğu için saç filesi ve yüz maskesi giyen üniformalı çalışanlar tarafından kontrol edilen yerler.

Tüm anneler ve bebekleri arasında olan güçlü bağın tadını çıkarmak yerine bu buzağılar günde iki kez steril bir insan tarafından bakılıyor. Bunun ötesinde fotoğrafın açıklaması şöyle devam ediyor “Onlar [inekler] Brezilya’dan gelen soya fasulyesi ile Utah eyaletinden gelen alfalfa (kabayonca-ç.n.) karışımıyla besleniyor ve yapay döllenmeleri için gereken döller ise Kanada’dan geliyor.

Bu tesiste doğal neredeyse hiçbir şey yok. Burası ürün üretmek için gereken tüm girdileri dünyanın her köşesinden getirten gerçek bir fabrika gibi işletiliyor.

Açıklamadaki tek eksik yalnızca bu hayvanların katlanmak zorunda olduğu berbat ıztırap değil aynı zamanda endüstrinin devasa çevresel etkisi. Çiftlik hayvanlarını beslemek için üretilen soya fasülyesi Amazon yağmur ormanlarını yok eden en büyük etkenlerden biridir. Alfalfa üretimi ise aşırı miktarda su tüketimine yol açıyor. Öyle ki; 2015 yılında Utah eyaletindeki alfalfa çiftlikleri yoğun kuraklık yüzünden ürün almakta zorlandı.

Bu devasa süt çiftlikleri tüketicilerin doğrudan “çiftlikten” süt ve yoğurt almalarını mümkün kılıyor olabilir ama bir yandan zincirleme bir yıkıma neden oluyor.

Tüketiciler olarak, hepimiz bu gereksiz acıya ve yıkıma son verecek güce sahibiz ve bu, basit tek bir seçime dayanıyor. Marketlerdeki süt ve süt ürünlerine alternatif ürünlerin fazlalığını düşününce süt endüstrisinin kökünü kazımak için bundan daha uygun bir zaman olamaz.

Bu yıkıcı endüstriyi bitirmeye nasıl yardımcı olabileceğiniz hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilmek için buraya linkine bir göz atın.

Çevirmenin notu: Özellikle güçlü kemikler yanılsaması ile ilgili sayısız kaynak arasından bkz:

Kaynak: One Green Planet

Kapak Görseli: Weronika Kolinska

Kotunuzu 15 ay boyunca hiç yıkamadan giyer miydiniz?

Josh Le adında bir üniversite öğrencisi 15 ay boyunca yıkamadan her gün aynı kot pantolonu giyersek ne olacağını merak etti ve kot pantolonunu hiç çıkarmadı. Öngörülebilir sonuçların yanı sıra şaşırtan sonuçlar da ortaya çıktı!

Ham kot kumaşından üretilen yani hiçbir kimyasal işlem görmeden üretilen dar kot pantolonu Eylül 2009 ve Aralık 2010 tarihleri arasında toplam 330 kere giyen Josh şunları ifade ediyor: “Pantolon sanki ikinci bir deriniz gibi oluyor. Onun gibi bir pantolonun daha var olduğunu düşünmüyorum. Pantolonu boş bir kanvas tablo gibi giyiyorsunuz ve yaşamınızla onu boyuyorsunuz adeta!” Her gün aynı pantolonu giymenin ne giyeceğim stresi de yaratmadığını vurgulayan Josh süreci de bir video ile bizimle paylaşıyor.

Her gün giymeden pantolonunu koklayarak gerekirse bir müddet havalandırma yönteminin işe yaradığını söylüyor. Ailesi onun neden böyle bir işe kalkıştığını ise hiç anlamamış. Babası eskiden her giydikten sonra kıyafetlerini yıkadıklarını da söyleyip duruyormuş.

Sonuçlar ise çarpıcı nitelikte! 15 ay sonunda pantolon yıkanıp Josh 13 gün boyunca tekrar pantolonu giyiyor. 15 ay sonundaki bakteri yükü ile 13 gün sonundaki pantolondaki bakteri yükü aynı çıkıyor! Araştırmayı yapan Rachel McQueen pantolonların her giyimden sonra yıkanmasını anlamsız buluyor ve bunun pantolonun ömrünü kısalttığını savunuyor.
Kot üreticisi Levi Strauss’un araştırması sonucunda ise insanlar pantolonlarını haftada bir yıkamak yerine ayda bir yıkarlarsa Enerji tüketimini yüzde 40 ve su tüketimini yüzde 35 azalttığını söylüyor.

kot-pantolonunuzu-yikamasaniz-da-olurAraştırma sonucunda kot pantolondaki bakterilerin çoğu deri kaynaklı bakteriler. Yani bu bakteriler zaten sağlıklı bir insan derisinde mevcut. En çok bakteri ise ağ bölgesinde santimetre karede 8 bin 500 ile 10 bin bakteri arasında. Buna rağmen pantolonda dışkı kaynaklı E.coli bakterisine rastlanmıyor.

Bu çalışma ile bize dayatılan temizlik ve hijyen algısı yerle bir oluyor. Hayali temizlik senaryoları ve kimyasal parfüm kokularıyla yarattığımız temizlik hissi koca bir yalan. Pantolonlarımızı her gün yıkamadan daha uzun süre giymenin hiçbir sakıncası yok.
Tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirip evde kimyasalları kullanmadan yaptığımız temizlik malzemeleri kullanarak, çamaşır makinesinde daha düşük sıcaklıklarda ve daha kısa süre çamaşırları yıkayarak, kısacası tüketimimizi azaltarak ekolojik ayak izimizi azaltmamız mümkün! Yeter ki hijyen aldatmacasına kanmayalım!

Kaynak: abc news, The Mary Sue

“Signals” performansı yansımaları – 9. Berlin Bienali

Signals(İşaretler), 9. Berlin Bienali’nde gösterilen, her gün 2 saatlik sürekli bir performans. Güncel hayatın, politikanın, pop kültürünün hızlı temposunu dijital ortamda yaşandığı şekilde, Facebook, Google aramaları gibi dijital kamusal alanda bir haber akışı, zaman çizelgesi şeklinde sunuyor.

Alexandra Pirici, önemli, toplum tarafından konuşulan, kült olaylardan bir diziyi online olarak sunuyor. Her gün yapılacak gösterinin akışı o gün web sitesinden veya KM Çağdaş Sanat Merkezi’nde bulunan ekranlardan izleyiciler tarafından oylanarak belirleniyor. En çok oy alan 30 olay o günün akışını oluşturuyor.

Gösteri 4 performans sanatçısı tarafından gerçekleştiriliyor. Sanatçılar vücutlarını tamamen kaplayan üzerinde beyaz reflektörler bulunan siyah streç giysileri ile kara kutu formundaki bir salonda gösteriyi gerçekleştiriyor. Özel ayrı bir sahne yok, seyirci alanda istediği yerde konumlanabilir, hareket edebilir ve zaten bazı kısımlar seyirci ile diyalog halinde geçiyor. Aydınlatma sadece girişteki iki duvarın üst kenarında kısa ve küçük spotlardan ibaret. Yine girişte sol köşede iç ekranda da olaylar listesi bir zaman akışında akıyor.

Bazı olaylardan örnek vermek gerekirse;

  • Politika Teorileri dersinde gösterilen “Obana Kızı” videosu
  • İnternet arama motoru
  • Tate Modern 2032 koleksiyonunda yer alan beş Avrupa Birliği bayrağı yıldızı
  • LOL kısaltması
  • Marina Abramovic – “Artist is Present” – Sanatçının 2023 MoMa retrospektivinde yer alan hologramı

Dilerseniz Berlin Bienali bitişine (18 Eylül) kadar bu linkten siz de oy verebilirsiniz. Performans ya da performanslar serisi demek de uygun olabilir, birkaç dakika süren kısa gösterimlerin bütünü. Her olay için 1-2 dakikalık kısa gösterimler var, sırayla birbirine ekleniyor; beden, ses, kelimelerle yeniden ifade buluyor. Olayları olduğu gibi kopyalamak yerine, bu olayın veya kavramın günlük hayattaki hareketinin yorumlanması denebilir. Siyah kostüm ve alanda beyaz reflektörlerin hareketi seyircinin hareket algısıyla oynuyor ve mekânda görsel bir melodi oluşturuyor.

signals-alexandra-pirici

Performansın 2 saat boyunca sürekli olarak yapılıyor olması, ara vermeden, hem fiziksel dayanıklılığı taşıması hem de konunun gerçekliğiyle paralel bir kurguda yeniden yaratılmış olması en göze çarpan özellikleri. Seyirciyle interaktif gerçekleşen, seyircinin de alanda serbest dolaşımına açık olması, yine konunun halihazırda güncel ve özellikle dijital kamusal alanda ses getiren, paylaşılan olay ve konseptlerden olmasını destekleyen bir kurgu. Sanatçı ile seyircinin temas kurması, ikisini birbirine yakınlaştırıyor ve sanatın günlük hayatın bir yansıması ve parçası olduğunu da destekliyor.

Alexadndra Pirici, Manuel Pelmus ile Ekim-Kasım aylarında SALT’ta yine sürekli bir performans hazırlığı içindeler. Bu da heyecanlı sürpriz haber olsun.

Fotoğraflar Bienalin sitesinden alınmıştır ve Timo Ohler tarafından çekilmiştir.

Umberto Eco’dan Yorum ve Aşırı Yorum

1

Yorum ve Aşırı Yorum, Umberto Eco’nun Cambridge’de verdiği 1990 Tanner Konferansları’na dayanır.

Eco’nun yorumun sınırlarını değerlendirdiği, başka bir deyişle neyin yorum neyin “aşırı” yorum olduğunu belirlemeye çalıştığı üç konferansına, diğer üç katılımcı birer konuşmayla karşılık vermiş, Eco dördüncü ve son konferansında onların katkı ve itirazlarını yanıtlamıştı.

Diğer katılımcılar, romancı ve eleştirmen Christine Brooke-Rose, edebiyat kuramcısı Jonathan Culler ve filozof Richard Rorty’ydi. Eco önce tarihsel bir bakışla yorumdaki hermetik geleneği gözden geçirir. Zamanla hermetik yaklaşım, yorumun sonsuz olduğuna, sürekli akıp giden anlamın ele geçirilemeyeceğine hükmeder. Bununla bazı modern yorum anlayışları arasında paralellikler olduğunu, özellikle yapıbozumun metni açık uçlu bir evren gibi görerek, yorumcunun onda sonsuz iç bağlantılar keşfedebileceğini öne sürdüğünü belirtmek gerekir.

Örnek okuru kurmak ve niyet

Yorumun mutlaka bir sınırı, bir ölçüsü olması gerektiğini düşünen Eco, üçlü bir kavram zemini üzerinden konuya yaklaşır: Yazarın niyeti (intentio auctoris), okurun niyeti (intentio lectoris) ve metnin niyeti (intentio operis).

Yazarın niyetini belirlemek çok zordur ve çoğu zaman metnin yorumu açısından önemsizdir. Rorty’nin deyişiyle “metni ne yapıp edip kendi amacına hizmet eder hale sokan” okurun niyeti de nihai bir çözüm olmadığına göre, geriye metnin niyeti kalır. Eco’ya göre metnin niyeti, “Örnek Okur”u kurmaktır.

Örnek Okur, metinden uygun verileri alarak bir yoruma ulaşır. Birden çok yorum olanaklı olsa bile, metnin kurgusu belli yorumların “aşırı yorumlar” olduğunu ortaya koyar. Örnek Okur, parça-bütün ilişkisini sürekli göz önünde bulundurarak tutarlı bir yoruma ulaşır. Bu yorumda “Empirik Yazar”ın niyeti ve işlevi son derece sınırlıdır. Eco, kendi yapıtlarından da örnekler vererek, savlarını kanıtlamaya çalışır.

Yorum ve Aşırı Yorum, yorumu her açıdan yeniden düşünmemiz için önemli ipuçları sunuyor; metin-yazar, metin-okur ilişkisini, özerk bir yapı olarak metni, anlamı ve anlama ulaşmanın yöntemlerini etraflıca düşünmemizi sağlıyor.

Yüzde 100 yenilenebilir elektrik kullanımının 113’üncü gününde: Kosta Rika

Biraz talih ve birçok girişim ile Kosta Rika artık istikrarlı bir enerji merkezi.

Kosta Rika, yılın 285 günü yenilenebilir enerjiye muhtaç olduğu 2015 yılında kendi rekorunu kırmak amaçlı başladığı bu çalışmada kesintisiz 113 gün boyunca yenilenebilir enerji kullanmayı başarabildi. Toplam olarak, Kosta Rika geçtiğimiz sene enerjisinin yüzde 99’unu sadece yenilenebilir kaynaklardan tedarik etti.

Bu hususta ülkenin coğrafik konumu büyük bir rol oynuyor. Kullanılan yenilenebilir enerjinin büyük bir kısmı fazla yağmurdan ve dağlık arazilerde yetişen hidroelektrik bitkilerden sağlanıyor. Fakat Kosta Rika jeotermal enerjiye olan yatırımı ve özellikle yılın bu zamanlarında tahmin edilemez hava koşullarından dolayı tek bir kaynağa bağlı kalmamak amacıyla güneş enerjisi konusundaki girişimleriyle bu konuda çok farklılaşan bir anlayışa sahip.

Kosta Rika beş yıl içinde karbon nötr (karbona ihtiyaç duymayan) bir ülke olmayı planlıyor. Görünüşe göre, elektrik enerjisiyle bu büyük oranda başarılabilir. Fakat arabalar hâlâ benzinle çalıştığı için, elektrik yakıtlı arabaları tedavüle sürmek oldukça zor. Hükûmet bu karbon emilimlerini dengelemek için başka metotların üstünde çalışma planları yapıyor.

Geçtiğimiz yıl da belirttiğimiz gibi, Kosta Rika’nın bu hedeflerine ulaşabilmesi için sahip olduğu başka unsurlar var. Ekonomisi ağır endüstri ve imalata bağlı değildir ki bu da enerji ihtiyacının nispeten makul olduğu anlamına gelir. Ayrıca, halkın ekonomik durumu kısmen yetersiz olduğu için insanlar enerjiyi daha az kullanmaya çalışıyor.

Kosta Rika’nın halkı ise durumdan gayet memnun. Elektrik fiyatları Nisan ayı itibariyle yüzde 7 ila yüzde 15 arasında düşüş gösterdi. Fakat dünyanın bu yeşil alanlarıyla meşhur ülkeye tebrik niteliğindeki desteğine rağmen temiz enerji üretiminin bu miktarda tutunması muhtemel gözükmüyor, bu metodun dünyanın farklı yerlerinde tutulacağı da sanılmıyor.

Fakat yine de bu enerji türü kendini her yerde gösteriyor. Almanya sadece yenilenebilir enerji kullanarak 1 gün geçirebiliyor. Portekiz ise bunu geçtiğimiz yıl 4 gün başarmış durumda. İlginçtir, ağaçlar ve yeşil alanlarla ilgili girişimler için her zaman öncü olan İskandinav ülkeleri gibi nispeten daha az zengin olan ülkelerin de bu konudaki performansı hiç de fena sayılmaz.

Aslında, bu konudaki en kötü performans en zengin ülkelere ait. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri 2015 yılında enerjisinin sadece yüzde 13,4 ünü yenilenebilir olarak üretmeyi başardı. İlaveten, en fazla enerjiyi zengin ülkelerin kullanması da bu korkunç tabloyu daha da utanç verici kılıyor.

Kaynak: The Costa Rica Star, Vox, The Guardian, FastCoExist

Kendi evini inşa etmek: Geleneksel Yapı Teknikleri

1

Kendi evini inşa etmek, büyülü ve çekici bir çağrı. Peki gerçekten mümkün mü?

Çok yakın bir tarihe kadar, hepimiz yaşayacağımız evi kendi ellerimizle ve köy imecesi ile yapıyorduk. Çölde, kutuplarda, dağ başları, nehir kenarlarında ya da çok uzak adalarda. Bütün insanlığın coğrafyalarına özel tasarımları ve nesilden nesile aktardıkları bir bilgelikleri vardı. Taş seçimiden, ağaçların kesileceği mevsim hatta ay döngüsüne kadar, şimdi bakıldığında insanı hayrete düşüren bir teknik ve tasarımla. Üstelik bu yapılar binlerce yıla meydan okuyor. Betonun altmış yıllık ömrü, bunları sadece güldürüyor.

İster kendi elleriniz ve belirli bir dayanışma ağı içinde evinizi yapmaya karar verdiniz, isterseniz bir usta ile anlaşıp işe koyuldunuz. Gözünüz kör, kulağınız sağır ve elleriniz bağlı olmasın. Artık kendi evini, seçtiği malzemeden, iç tasarıma kadar profesyonellerin insafına bırakmaya razı olmayan bir bakış açısı egemen oluyor. Bunun Türkiye’deki örnekleri azımsanmayacak kadar arttı. Hem de ortaya çıkan yapılar, parmak ısırtıyor. Malzeme ile iklim arasındaki denge, araziye oturuş, deneysel çalışmalara verilen değer ve en önemlisi insanı içinde iyi hissettiren evler, hepsi mümkün.

Melih Aşanlı geleneksel sanatlar bilgilerinin üzerine, uzun yıllar çalıştığı restorasyon ve heykel tekniklerini de ekleyerek, kendisi gibi kırsala yerleşen veya yerleşmeye niyetli gönüllüler için muhteşem bir rehber kitap hazırladı. Arazi, toprak ve arazinin neresine evinizi oturtacağınızdan başlayarak, malzemeleri sınıflandırarak, temelden çatıya kadar evinizi inşa etmenizi yahut ustaları yönlendirmenizi sağlayacak kitabı Geleneksel Yapı Teknikleri ile hayranlık uyandırıyor. Melih Aşanlı belki de anlatmak istediklerinin özünü şöyle özetliyor;

Suyun, toprağın, taşın, ağacın doğasını idrak etmek, algılamak en gerekli ilkeler. Malzemelere hükmetmeye çalışmadan da, sadece uyum sağlayarak ihtiyaçlarımızı karşılayabileceğimiz aslında eski olan güncel bir önerme ile ne isterseniz yapmakta özgürsünüz.”

Aslında bütün mesele de özgür olmak değil mi?