Ana Sayfa Blog Sayfa 407

Yaşam İçin Su yaz kampı sona erdi ama mücadele devam ediyor

19-21 Ağustos tarihlerinde Büyükada Kartal Belediyesi Sosyal Tesisleri’nde gerçekleştirilen Yaşam İçin Su yaz kampı sona erdi. Kamp sonrası ilk aktivistler buluşması 29 Ağustos 18.30’da Çatı Cafe’de kampa giden veya gitmeyen herkesin katılımına açık şekilde yapılacak.

Üç gün süren etkinliğe 70’den fazla kişinin katılımıyla oldukça verimli geçti. Kamp boyunca suyu merkeze alan birçok konu konuşuldu, filmler izlendi, müzik ve dinleti atölyeleri yapıldı. Toplantının video kayıtları ise yakın zamanda su hakkı internet sitesinde yayınlanacak.

Kampın ilk toplantısında “İstanbul’un Su Yolları ve Çeşmeleri” konusu Kadir Has Üniversitesi’nden Prof. Dr. Murat Güvenç ve mimar Dr. Korhan Gümüş tarafından anlatıldı. İstanbul’un ezelden beridir en önemli meselesi olan halka su temininin nasıl sağlandığı, günümüzde atıl birer süs nesnesine dönüşen sokak çeşmelerinin günümüze kadar nasıl evrildiği, kentsel dönüşüm ve mega projelerin su varlıklarına nasıl etkilediği ve su açısından İstanbul’u nasıl bir geleceğin beklediğine dair çeşitli konular ele alındı. Cuma gecesi ilk oturumun hemen ardından Sinan Altıparmak ve Deniz Güngören katılımcılara bir müzik dinletisi sundu.

Cumartesi sabahı ilk konuşma saat 10.00’da “Mitoloji ve Felsefede Su” ve “Ekoloji Felsefesi”ydi. Bilgi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Ferda Keskin suyun Yunan mitolojisi, dinler ve felsefe içindeki anlamlarına dair bir konuşma yaptı. Hemen ardından Kocaeli Üniversitesi’nden Prof. Dr. Sinan Özbek (Adalar Kent Konseyi Başkanı) az gelişmişliğin ekolojik avantajlarını ekoloji felsefesindeki tartışmalar üzerinden ele aldı.

Öğleden sonra ise “Kapitalizmin Ekolojik Yıkımı ile Türkiye’de ve Dünyada Su Hakkı Mücadelesi” konulu toplantı gerçekleştirildi. Bu oturumda Su Hakkı Kampanyası aktivistleri Nuran Yüce, Akgün İlhan ve Özdeş Özbay konuştular. Su ve iklim krizinin neoliberal kapitalizmin yarattığı küresel ölçekli bir sorun olduğu, bu sorunun sadece bir çevre meselesi olarak değil, ırkçılık, ayrımcılık, militarizm ve sınıfsal yönleriyle de ele alınması gerektiği, dünyadan ve Türkiye’den su hakkı mücadelelerine dair örnekler ile birlikte anlatıldı.

yasam icin su kampiAkşam ise “Habap Çeşmeleri” (2012) adlı belgeselin açık hava gösterimi ve ardından belgeselin yapımcısı olan Hrant Dink Vakfı’ndan Zeynep Taşkın ile söyleşi vardı. Taşkın, Elazığ’ın Habap (Ekinözü) Köyü’nde 1915 sonrasında yurtlarından edilen Ermenilerin ardından kalan ve atıl vaziyette olan köy çeşmelerinin nasıl restore edildiği, bu fiziksel restorasyon sürecinin nasıl bir toplumsal iyileşmeye de yol açtığını anlattı.

yasam icin su kampi sona erdi21 Ağustos Pazar günü “İstanbul’un Su Sorunları” başlıklı toplantıda Su Hakkı Kampanyası’ndan Nuran Yüce, Kuzey Ormanları Savunması’ndan Mehmet Baki Deniz ve Doğal Yaşamı Koruma Vakfı’ndan (DAYKO) Nusret Türkkan konuşmacı oldular. Oturumda İstanbul’un sürekli büyüyen nüfusuyla birlikte Marmara Bölgesi’nin kuzeyindeki tüm su varlıklarını kendine akıttığı, 3. Köprü, 3. Havalimanı, Kanal İstanbul ve çevrelerinde gelişecek kentleşmenin Ergene, Melen ve Sakarya gibi civardaki tüm tatlısu havzalarına verdiği zararlar ele alındı.

yasam icin su kampi bittiPazar gününün son etkinliğinde ise önce yaz kampını değerlendirildi. Su Hakkı Kampanyası’ndan bundan sonra neler yapılabileceğimizi ve Kasım ayında gerçekleştireceğimiz Uluslararası Su Mücadeleleri Konferansı’nı nasıl örgütleyebileceğimizi konuştuk.

Yaşam için su diyenlerin biraraya geldiği bu üç günlük kamp katılımcılarına çok şey öğretmiş. Hepsinin de eline sağlık.

Kaynak: Su Hakkı!

Türkiye’den dünya çapında bir progresif rock grubu: Nemrud

1

Nemrud, Türkiye’den de evrensel çapta müzik yapılabileceğinin kanıtı olan gruplardan biri. Türkiye’de hiçbir zaman çok öne çıkamayan bir tür olan progresif rock kulvarında ilerleyen Nemrud, yaptıkları müzikle bu akımın Türkiye’deki belki de en iyi örneklerini ortaya koyarken, evrensel düzeyde de ilgi görüyor.  

Nemrud, Türkiye’de rock dünyasında gerçekten farklı bir yerde duran bir grup. Genelde dünyadaki alternatif rock akımlarının takipçisi veya yıllar öncesinin Anadolu pop rock tınılarının devamı niteliğindeki Türkiye rock dünyası atmosferinin ötesinde Nemrud, daha progresif bir kulvarda yer alıyor. Rock müziğin sınırlarını; hikâyeleri ve tınılarıyla zorlayan grup, müziğinde progresif rock’ı; klasik müzik, caz gibi müzikal unsurlarla harmanlıyor.  Grup ayrıca Türkiye’de örneklerine çok az rastladığımız, baştan sona bir bütün olan ve bir hikâyeyi anlatan konsept albümlere de imza atıyor.

Sadece Türkiye’de değil 30 ülkede

2008 yılı yaz aylarında, Mert Göçay Nemrud’u İstanbul’da kuruyor, istediği hikâyeleri bir bütün halinde müzikle aktarmak, anlatmak. 2010’un başında Nemrud ilk albümleri olan konsept progresif rock albümü “Journey of the Shaman”ı yayınlıyor. Üstelik bu albüm sadece Türkiye’de değil 30 ülkede de yayınlanıyor.

 

İlerleyen yıllarda ise grubun kadrosu aynı kalmıyor, değişiklikler oluyor. Journey of the Shaman albümünde konuk sanatçı olarak yer alan Mert Topel (org) ve Mert Alkaya (davul) gruba kalıcı olarak katılıyorlar. 2013’te ikinci albüm olan  Ritual yayınlanıyor. Albüm yine  Avrupa’da da yayımlanıyor. Son olarak ise Aycan Sarının yurtdışına yerleşmesi üzerine Türkiye rock aleminin tanınan yüzü Levent Candaş, Nemrud ekibine dahil oluyor.11952933_1143877218975110_2883381419345469164_o

Nemrud’un yeni albümü Rainbow45 etiketi ile bu Mayıs ayı içerisinde dinleyicileriyle Türkiye’de ve yurtdışında buluştu. Yeni albüm “Nemrud”, grubun ismini taşıyor. Albüm konsept bir albüm olduğu için parçalar birbirleriyle bağlantılı ve ortak bir hikâyeyi anlatan bütünlük içerisindeler. Grubun bu albümdeki kadrosu ise Mert Göçay, Levent Candaş, Mert Topel ve Mert Alkaya’dan oluşuyor.

11890471_1143877252308440_2902098999409784918_o

Türkiye’de progresif rock’ta yeni bir dönemeç

Dünyada progresif rock akımı 1960’lı yılların başından bu yana müzik dünyasında varlığını hissettiren bir akım. Özellikle 70’li ve 80’li yıllarda King Crimson gibi gruplarla altın çağını yaşayan bu müzik türü Türkiye’de ise hep bir takipçi kitlesi olsa ve bu türü deneyen gruplar olsa da dünyadaki kadar hiçbir zaman öne çıkamadı. Progresif rock akımı, Türkiye’de ilk olarak Moğollar, Erkin Koray, Barış Manço gibi isimlerin bazı küçük denemeleri ile kendine yer açmıştı. 90’lı yıllarda ise daha alternatif bir progresif rock diyebileceğimiz belki de “neo progresif” diye tanımlanabilecek bir tür oluşmuştu. İlk olarak Nekropsi sonra Replikas gibi gruplar bu kulvardaydı ve gerçekten de farklı ve özgün işlerin altına imzalarını attılar.

Nemrud ise bu progresif rock manzarasında farklı bir yerde duruyor ve bu yer zirveye de oldukça yakın. Nemrud’un tarzı dünyadaki klasik progresif rock çizgisine yakınken, bunu yerelden evrensele ulaşan tınılar da eklemeyi başarıyorlar; cazı, klasik müziği ya da bu müziklerini hissiyatını da yer yer müziğine yediriyorlar.

Nemrud dağının hikâyesi anlatılıyor

Yeni albümün konusu ise kutsal kabul edilen Nemrud dağı. Bu yüce dağın hikâyesini çeşitli mistik ve fantastik öğelerden de destek alıp anlatıyorlar. Hikâye birbirine bağlı dört şarkı ile anlatılıyor. Dinlere, savaşlara, yıkım ve hüzünlere tanıklık eden dağın hikâyesi anlatılan. Albümdeki uzun 4 parça ile hikâye dinleyiciye aktarılıyor, hem sözlerle hem notalarla.

Nemrud’un ilk iki albümü sadece Türkiye’de değil dünya çapında da ilgi görmüş, hatta grup Türkiye dışında adeta daha çok tanınmıştı. Yeni albümle de Nemrud, büyük ölçüde bu ilgiyi, övgüleri ve etkiyi devam ettirecek. İlk iki albümleri kadar bu albüm dinleyeni etkiliyor mu ya da daha doğrusu çarpıyor mu, belki de hayır. Nemrud’un tarzına artık aşina olduğumuzdan olabilir bu. Ama yine çok kaliteli bir müzikal altyapı ile, üzerinde çok düşünülmüş ve emek verilmiş bir müzikle karşı karşıyayız. Ve Türkiye rock dünyasında bu tarz gruplara dört elle sarılmak gerekiyor.

Nemrud’un müziği ile Türkiye’den çıkan bir grubun da evrensel olabileceğine tanık oluyoruz. Size de özellikle Mert Göçay’ın gitarına ve naif ama görkemli vokaline, Mert Topel’in org tınılarına odaklanmanızı öneririz. Albüm sizi hikâyesinin içine çekecek.

Sadece başka bir melek daha gökyüzüne yükseldi

1

Dünyanın binbir türlü hali var denir. Bazen bize tamamen yabancı ve olasılıksız gelen şeyler bazı insanların en büyük ve tek gerçeği olabilir. Mesela dünyanın bir köşesinde her gün masum insanların evleri bombalanıyor olabilir. Mesela savaştan kaçıp, yaşayabilmek adına evlerini terk eden, hayata tutunmaya çalışan insanlar denizin ortasında can veriyor olabilir. Mesela bir anne yeni doğmuş bebeğini isim bile koymadan ölüme terk etmek zorunda olsa da sistem buna boyun eğmesini gerektiriyor olabilir.

Brezilya’nın Alto do Cruzeiro isimli teneke kentinde, neredeyse 90’lı yılların sonuna kadar bir annenin kendisi için yapabileceği en tehlikeli şey bebeğine sevgi ve tutkuyla bağlanmaktı. Bu yüzdendir ki anneliğin bir iç güdü, doğal ve biyolojik yapılanmanın bir sonucu olduğu iddiası bebeğini ölüme terk eden ve yas tutmayan kadınlarca zayıflatılmıştır. Peki bu kadınların kalbi taştan mı? Teneke kentteki yoksulluk, sağlık olanaklarının yetersizliği, şeker plantasyonlarında sömürülen halkın uğradığı zulüm doğup yaşayabilen her bebeği bir savaşçı, başaramayan her bebeği ise melek yapmıştır.

tabut brezilya60’lı yılların verilerine göre Brezilya’da her yıl 5 yaşın altında 1 milyon çocuk ölmekte; çoğu ishalden, aşırı su kaybından, beslenememekten ve çeşitli salgınlardan dolayı hayatını kaybetmektedir. Kadınlar genelde ya zenginlerin evinde ya da şeker plantasyonlarında çalışırlar ancak bebeklerini yanlarında götürmeleri olanaksızdır. Günlük 1 dolar kazançla bakıcı tutmanın da imkânı olmadığından bebekler evde yalnız bırakılır ve çoğu zaman yalnız başlarına ölürler.

Bu yaşam şartlarında anneler yeni doğan bebeklerine bir süre isim vermez, devlet resmi kayıt işlemlerini yapmaz ve bebeğin savaşçı mı yoksa melek mi olmayı seçeceği beklenir. Çoğu bebek vaftiz bile edilmeden gömülür. Kilise çanları belki de hiçbir yerde çalmadığı kadar çok çalar Alto do Cruzeiro’da.

Eski kilise melek bebekleri İsa’nın yanına çağırdığını, yaşayanların günahlarını temizlemek adına melek olduklarını söylemekte toplum ve anneler bu şekilde avuntu bulmaktadır. Yeni kilise kendini umudun kilisesi olarak adlandırmakta bebek ölümlerini kutsayıp kutlamamakta, kadınlara hasta bebekleriyle ilgilenmelerini söylemektedir. Kilise doğum kontrolünü, kürtajı ve sterilizasyonu günah kabul etmektedir.

Bazen evin bir köşesinde bir kardeşin doğum günü kutlanırken diğerinin küçük tabutu yer alır. Bölgede hepimizin bildiği doğum günü şarkısına bir dize eklenir: “Tebrikler savaşçı, bir yaşını daha görecek kadar yaşadın!

Günümüzde bölge hâlâ fakirlik, uyuşturucu, çeteler ve cinayet gibi sorunlarla yüz yüze olsa da artık melek bebekler yok. Doğurganlık oranı aile başı 2,36’dan 1,9’a geriledi. Bu süreç Çin ve Hindistan’ın aksine devlet planlaması olmadan gönüllü olarak gerçekleşti. Kadınlar artık zenginlerin evinde veya şeker plantasyonlarında çalışmıyor, bebeklerini süt tozuyla değil anne sütüyle besliyorlar. Besin ve sağlık olanakları Alto do Cruzeiro için problem olmaktan çıktı. Bebek ölüm oranları ciddi şekilde düşüş gösteriyor. Artık isimsiz bebekler yok. Her hangi bir sebep yüzünden gerçekleşen ölümlerde bu sıradan ve beklenen bir olaymış gibi karşılanmıyor. Anneler bebeklerini isimleriyle anarken ölümün karşısında diledikleri gibi yas tutuyorlar. Bazılarımız için yas tutmanın, gözyaşı dökmenin bile lüks olduğu şu dünyada Alto kadınları ve bebekleri savaşıyor.

Nancy-Under5MortalityFertilityAntropolog Nancy Scheper-Hughes, Alto do Cruzeiro’da yapısal şiddetin, yoksulluğun ve yokluğun şekillendirdiği hayatı “Death Without Weeping” isimli kitabında anlatıyor. Konu hakkında daha detaylı bilgi isteyenler Hughes’un çalışmalarına göz atabilirler.

Kaynak: Death Without Weeping – Nancy Scheper-Hughes, Natural History

Bir garip hastalık, huzursuz bacak sendromuna doğal tıp bakışı

1

Birçok travmanın hayatımıza kattığı olumsuzluğun, huzursuzluğun bir nevi bacağımızda patlak verdiği hastalıktır huzursuz bacak sendromu (Restless Leg). Çevrenizde birçok insandan duymuşuzdur. Otururken, yatarken bacağında olağan dışı bir rahatsızlık ve bunun yanında gıdıklanma, uyuşma ağrı ve benzeri rahatsızlıklarla birlikte delilercesine hareket ettirme ihtiyacı gelişir.

İnsanların dinlenme vakitlerinde yakınmaların ortaya çıkması büyük sorunlara neden olur. Kişi uykudan uyanır, ayağını hareket ettirmek ister ve hareket ettirince huzursuz bacak sendromu nedenli oluşan yakınma azalır. İnsanın ihtiyacı olan uyku saatinin verimsiz olması tüm günü de etkileyip yorgunluk, halsizlik ve sinir bozukluğu da yaratabilmektedir.

Huzursuz bacak sendromunun nedenleri

  • Psikolojik travmalar
  • Beslenme bozukluğu
  • Yetersiz su tüketimi
  • Çay, kahve, çikolata, sigara, alkol ve kola tüketimi
  • İdrar tutmak
  • Et tüketimi
  • Demir eksikliği

Huzursuz bacak sendromunun tedavi sürecini kendiniz başlatabilirsiniz

Vereceğim önerileri uyguladığınız vakit yakınmalarınızın azaldığını hatta kaybolduğunu göreceksiniz.

  • Öncelikle yaşamınıza resim, müzik, sevgi ve aşkı yerleştirmelisiniz. Sizi psikolojik olarak etkileyen sorunları kendiniz çözümlemeye çalışmalı, çözemediğiniz durumlarda bir uzmandan mutlaka yardım almalısınız. Bu uzman psikoloğunuzdur.
  • Bunların dışında günlük içtiğiniz su miktarını sorgulayıp az tüketiyorsanız ne kadar tüketmeniz gerektiğini öğrenebilirsiniz.
  • Gündüz çok aydınlık ortamlarda vakit geçirin gece sağlıklı uyuyabilmeniz için olabildiğince gündüz uyumamaya çalışın.
  • Günde en az 45 dakika kadar yürüyün. Eğer yürüyemeyecek durumdaysanız ayaklarınızı kollarınızı yardım alarak veya kendiniz 45 dakika kadar hareket ettirin.
  • Kahveyi, çayı, çikolatayı olabildiğince azaltın yapabiliyorsanız hayatınızdan çıkarın.
  • Sigara, alkol ve kolayı hayatınızdan mümkünse çıkarın bu yalnızca huzursuz bacak sendromu için değil genel sağlığınız için de oldukça önemli.
  • Hayvansal ürünleri azaltın bedeninizdeki, ruhunuzdaki şifalanmayı siz de göreceksiniz.
  • Bacaklarınızda varis yoksa sıcak su ile yıkayın veya soğuk sıcak dönüşümlü yapın. Varis varsa soğuk su ile yıkayın.
  • Yatak odanızı cinsel ihtiyaçlarınız ve uyku dışında kullanmayın. Yani yatak odanız sizin aynı zamanda çalışma odanız olmasın.
  • Yattığınız odanın sıcaklığı ve soğukluğu sizi rahatsız edecek seviyede olmasın ve sessiz ışıksız karanlık bir odada uyumayı tercih edin.
  • Huzursuz bacak sendromunun bir terapi yöntemi de yeterli uyumak bu nedenle uyanmak istediğiniz saatten 8 saat önce yatağınıza geçip sizi dinlendirecek müzikler dinleyip, kitaplar okuyabilir isterseniz meditasyon yapabilirsiniz.
  • Sabah uyandığınızda da bacaklarınıza su dökerek veya duş alarak kendinizi güne hazırlayabilirsiniz.
  • Olabildiğince düzenli ve sağlıklı beslenin günlük probiyotiklerinizi mutlaka alın. Konserve gıdalardan uzak durup mevsim sebze ve meyvelerini tüketin.

Atak döneminde

Bacaklarınıza masaj yaptırabilir, lavanta çayı demleyip içebilirsiniz. En büyük şifanın ellerinizde olduğunu unutmayın, kalbinize ve bacaklarınıza dokunun.

Bunları yaptıktan sonra kendinizi ve bedeninizi değiştirmiş olacaksınız huzursuz bacak sendromu ve birçok hastalık diye düşündüğümüz uyarıyı çözümleyip şifalanacaksınız.

Tabii tüm şifanın başında sevgi geliyor. Kendinizi, bacaklarınızı ve çevrenizdekileri sevin…

Metsamor nükleer santralinden yayılan radyasyon hayatı tehdit ediyor

1

Ermenistan’ın Metsamor kentinde bulunan nükleer santral çevreye zehir saçıyor. Iğdır’a bağlı Mürşitali köyünde doğal hayat, hayvanlar ve insanlar yayılan radyasyon nedeniyle hastalıklarla boğuşuyor. Halkın duruma isyan ediyor ve bu oldukça anlaşılır: Son bir yılda 3 genç kanserden yaşamını yitirdi, 5 genç hâlâ hastalıkla savaşıyor, tarım bitme noktasına gelmiş vaziyette.

Dünyanın en tehlikeli santrali olarak bilinen Metsamor geçen yıl da son kullanma tarihi tartışmalarına konu olmuştu. Hatta dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız çevrecilere eylem yapma çağrısında bulunmuş, nükleerin zararlarından dem vurmuştu. Santral deprem bölgesinde bulunduğu için çevrede yaşayan insanlar tedirgin, bir an önce santralin kapatılmasını istiyorlar.

Köy sakinleri devletin kendi sorunlarıyla ilgilenmediğini, köye gelip inceleme yapıldığını ancak başka bir sonuç alınamadığını belirtiyorlar. Meyve ağaçlarının çoğunun kesildiğini, hayvanların düşük yaptığını ve sakat doğum oranının yükseldiğini söyleyen bölge halkının durumu gitgide zorlaşıyor.

Bizlerin nükleer santrallerden uzakta zannederek kolay kolay yaşadığımız, süpermarketten satın alıp keyfimizce pişirdiğimiz yiyecekler Iğdır’da ulaşılamaz durumda. Tarladaki sebze radyasyona maruz kalıyor, çocuklar radyasyon sonucu hayatlarını kanserle boğuşarak geçiriyor. Sonu canlı hayatın acılarla yok oluşu olan bu nükleer zırvasında ısrar etmenin manası nedir? Rant için bu denli gözü dönmüş insanlar acaba kanserle ve nesillerden nesillere aktarılan radyoaktif etkilerle nasıl mücadele edeceklerini planladılar mı? Zannetmiyorum.

Para her şeyi satın alır zannediyorlar, kafa almıyor, anlamıyorlar: Doğa sınırsız değil, doğa tahammül kapısı da değil. Ettiğimiz eziyetlerin bir karşılığı muhakkak olacak. Zararın neresinden dönsek kâr diyebileceğimiz son zamanlardan geçiyoruz. Artık geri dönmek için bile çok geç kalınmış zamanlara yaklaşıyoruz. Arkadan gelen nesillere utanç, akranlarımıza teessüfle bakacağımız hastalıklı ve zor bir yaşlılık bizi bekliyor. Rantın kaymağını yiyen kuruların yayında yanacak olan yaşlar bizi. Etki alanımız oldukça genişken hâla, bir şey yapmalı!

Radyasyonun bazı etkilerini görmek bir şeyler yapmamızı hızlandırabilir.

Kaynak: DİHA

Primatlarla ilgili algımızı sonsuza kadar değiştirecek ilham verici 3 kadınla tanışın

1

Primatlarla ilgili bilgiye ne kadar hâkimiz? Hangi benzer özelliklere sahibiz? Onların hayatlarına nasıl müdahalelerde bulunuyoruz, merak ediyorsanız, gelin hep birlikte bakalım.

1970’lere kadar primatlarla ilgili çok az şey biliyorduk. Mesela, şempanzelerin ve gorillerin vahşi doğada yiyecek yakalamak için araçlar kullandıklarını veya orangutanların güçlü bir annelik içgüdüsüne sahip olduklarını bilmiyorduk. Özellikle de primatların insanlara ne kadar benzediklerini bilmiyorduk. Ünlü antropolog Louis Leakey‘nin, primatların davranışlarını anlamanın insanların kökenlerini anlamak için hayati bir önemi olduğu inancı olmasaydı, belki bugün hâlâ bu kadar bilgiye sahip olmazdık.

Leakey insanların maymunlardan evrimleştiğine inanan biri olarak primatların üstünde vahşi doğada çalışılmasını istiyordu ama bu daha önce yapılmış bir şey değildi. Leakey Vakfı’nın kayıtlarına göre, o Jane Goodall‘un vahşi doğada şempanzeler üzerindeki uzun vadeli alan çalışmasını başlatmıştı. Leakey, Dian Fossey’ninki gibi, Rwanda’da dağ gorilleriyle olan ve Birute Galdikas-Brindamour‘un Endonezya’nın Sarawak bölgesinde orangutanlarla olan benzer projelerinde gerekli ödenekleri bulmakta ve koordine etmekte yardımcı olmuştu.

Bu üç kadından hiçbiri çok fazla bilimsel tecrübeye ve bilgiye sahip değildi ama bu da Leakey’nin tam olarak aradığı şeydi. Çünkü zihinleri bilim tarafından karıştırılmamış ve tarafsızdılar. İlginç bir şekilde, bilim dünyasında çığır açan buluşlar bu üçlü tarafından yapılacaktı ve Leakey’nin melekleri olarak dünyaya adlarını duyuracaklardı.

Jane Goodall Enstitüsü

Jane Goodall şempanzelerle ilgili çalışmalarına ilk olarak 1960’ta Tanzanya’da Gombe Stream National Park’ta başladı. Hiçbir diploması ve tecrübesi yoktu, sadece sabrı ve tutkusu vardı. Her sabah elinde dürbünle vahşi doğada sadece şempanzeleri görebilmek için yürürdü. Gördüğü şempanzeleri geleneksel bir şekilde numaralandırmak yerine onlara isim verirdi. David Greybeard onu kabul eden ilk şempanzeydi, ormandaki bu soluk yabancı, Goodall’un olağanüstü araştırmalar için yolunu çizmişti.

jane primatBuluşlarından biri, şempanzelerin vahşi doğada en basit işleri için kullandıkları araçlara sahip olduklarını gözlemlemiş olmasıydı. Mesela çim saplarıyla veya ağaç dallarıyla termitler yakalamak gibi. Sıkça inanılan gerçeklerden farklı olarak şempanzelerin vejetaryen olmadıklarını öğrendi. Bir başka ilginç buluşu da, şempanzelerin insanlar gibi büyük bir duygusal derinliğe sahip olduklarını öğrenmiş olmasıydı ve onların da iyilik, oyunculuk, keder, saldırganlık ve hassasiyet gibi özelliklere sahip olduklarını görmesiydi. İnsanların özelliklerine sahiplerdi, mesela öpüşmek, sarılmak ve gıdıklanmak gibi duygusal iletişim halindeydiler. Bu ilk buluşlar modern anlamda şempanzeleri anlamamızda yardımcı olmuştu.

En tanıdık olduğumuz tür şempanzeler olsa da bu tür soyu tükenmekte olan memelilerdendir. Bunun sebebi ise yabani et (bushmeat) olma problemi ve egzotik hayvan ticaretidir. Nüfusu 100 bin civarı olan bu türün ticaretine karşı gelinmediği takdirde, şempanzeleri sonsuza dek kaybedeceğiz.

Dian Fossey; Rwanda, Nazik Devleri’nde 1967’de Dian Fossey Rwanda’nın Virunga Dağları’na kamp kurarak, dağ gorilleri üstünde çalışmak için hazırlık yaptı. Bu zamana kadar goriller agresif bir tür olarak kabul ediliyorlardı ama Fossey, onların sert olmalarının yanı sıra çok da nazik olduklarını gözlemleyerek bu efsaneyi kısa süre içinde yok etti. Genelde barışçıl olan bu hayvanlar sadece küçüklerini, çocuklarını koruyacakları zaman agresifleşiyorlardı. Tıpkı insanlar gibi.

fosei primatAynı Goodall’ın şempanzeleri gördüğü gibi, Dian Fossey de gorilleri bireysel kişilikleri olan duygusal hayvanlar olarak gördü. Bu sebeple o da iletişime girdiği gorilleri numaralandırmak yerine isimlendirdi. Yaklaşık 20 yıl boyunca, Fossey dağ gorilleri arasında yaşadı ve kısa süre içinde Digit isimli erkek gorile bağlandı ve maalesef bu goril daha sonra üzücü bir şekilde avcılar tarafından başı kesilerek ticarete kurban gitti.

Fossey araştırmalarını sürdürdükçe gorillerin geniş kapsamda hislere sahip olduklarını ve araçlar üretebileceklerini gördü. Orada sadece oturup gözlemlemek yerine, Fossey, onların arasına kabul edilmek için onlarla benzer davranışlar sergiledi. Mesela, onların beslenme, tımar alışkanlıklarını ve seslerini taklit etti, bu da onu bu hayvanlar için etkili bir etolog (ethologist) yapıyordu.

Bugün Virunga Ulusal Parkı’ndaki dağ gorili nüfusu izinsiz avlanmadan ötürü tehlike altında. Virunga’nın 1/4’ünde yer alan ve sadece 880 nüfusa sahip olan bu türün nesli sona yaklaşıyor.

Birute Galdikas: Endonezyo Orangutanlarının derin duyguları

Leakey Melekleri’nin 3’üncüsü Birute Galdikas‘tır ve diğerlerinden farklı olarak Louis Leakey’e benzemektedir, onun çalışmaları 1971’de Borneo Ormanları’nda başlamış ve orangutanların yaşamını araştırmıştır.

galdikas primatGaldikas’ın çalışmalarından önce, insanlar orangutanların tek başına olduklarını düşünüyordu fakat araştırmalarında bunun aksini kanıtladı. Doğrusu, primatların insanların aynası gibi sosyal ve ailevi ilişkiler kurduğuydu. Orangutanlar, hayatlarının ilk 10 yılında anneleriyle yakın ilişkiler kuruyorlardı. Hatta bizim gibi, 7 yaşına ulaşana kadar annelerine sarılı ve bağlı bir şekilde kalıyorlardı. İnsanlar gibi, gençlik dönemine ulaşana kadar enerjilerini ve zamanlarını anneleriyle geçiriyorlardı. Galdikas’ın araştırmasına göre, onların göç modeli nüfusun bazısı kendi bölgelerinde kalırken bazıları ise başıboş bir şekilde kendilerini tehlikeye atıyorlardı.

Galdikas tarafından keşfedilen diğer mükemmel şey ise orangutanların memeliler içinde en uzun doğum zamanına sahip olmasıydı. Dişiler, 15-16 yaş civarında ürüyorlar, fakat sonraki 8 yılda üremiyorlardı. Bunun sebebi, genç orangutanların uzun süren annelik periyoduna odaklanması, yavrularına yağmur ormanlarında hayatta kalmayı öğretmeleri ve nasıl yiyecek bulacaklarını, hazırlayacaklarını gösterdikleri bir süreçti. Bu bilgi şaşırtıcı olsa da modern zamanlarda orangutan nesli de tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ne yazık ki, orangutanların doğal yaşam alanı olan ormanların yok edilmesi, onların ormanları terk etmesi ve yiyecek bulamaması bu durumu hızlandırmaktadır.

Onların önderliğini takip ediyoruz

Yolumuzu aydınlatan bu üç kadın primatlar hakkında yaptıkları araştırmalar sayesinde bu canlılarla ne derece benzer özelliklere sahip olduğumuzu öğrenmiş olduk. Yakın aile bağlarımızdan karmaşık duygularımıza kadar, primatlarla birçok ortak noktamız var. Onlar hakkında daha öğreneceğimiz çok şey var gibi de gözüküyor. Ancak üzücü şekilde, primat türlerinin her üçünün de soyları doğal yaşam alanlarının yok olması ve kaçak avlanmalar yüzünden yok olmak üzere. Hepimizin üzerine düşen ise Leakey’in Melekleri’nin çalışmalarını bıraktıkları yerden devam ettirmek ve primat yakınlarımıza karşı duyarlılığın artırılması konusunda diğer insanların eğitilmesini sağlamaktır.

Güzel haber ise bunu yapmak için çok uzaklardaki ormanlara gitmek yerine işe yalnızca bu yazıyı paylaşarak başlayabilirsiniz. Günümüzde Leakey’in Melekleri’nin yalnızca hayal edebilecekleri, internetin bu türlerin içinde olduğu kötü duruma dikkatleri çekebilecek muazzam bir gücünün var olmasıdır. Bu üç kadının onuruna, gelin bu yazıyı paylaşın ve bu primatlar ile onların türlerinin karşı karşıya oldukları çeşitli tehlikeler hakkında diğer insanların bilgi sahibi olmaları konusunda onlara ilham kaynağı olun. İnsanların sevdiklerini korudukları söylenir ve bütün bunların hepsi bir bilgi kıvılcımıyla başlar.

Kaynak: One Green Planet 

Brezilya’daki bu süpermarkette müşteriler sebzeleri topraktan alıyor

Size bahçeden toplar gibi topraktan çıkarıp satın alabileceğiniz gıdalar sunan bir süpermarket düşünün. Süpermarket sağlıklı bir kampanya ile müşteri sadakatini kazanmış görünüyor çünkü bu uygulamayla birlikte sebze satışları yüzde 18 artmış.

İşte size insanların daha fazla sebze almasını sağlayan bir yol; bahçe gibi görünen alan yap ve müşterilerinizin marulu topraktan tutup çıkarmasını sağla!

Brezilya’da taze, yerli ve sürdürülebilir olarak yetiştirilen ürünler satan Zona Sul isimli süpermarket zinciri, “taze bahçe” uygulamasını şubelerinde deniyor ve buralarda soğanlar, yeşillikler ve bitkiler sanki orada yetiştiriliyormuş gibi satılıyor.

Almanya’da yeşillikleri mağazalarda küçük dikey tarlalarda yetiştirmeye başlayan süpermarketlerden farklı olarak mağazalarımızda bir sözde-bahçe yarattık. Bitkileri hassas bir şekilde toprağa yerleştiriyoruz” diyor WMcCann isimli ajansta yaratıcı direktör olan Nicolás Romanó. “Mağazada sebzelerin en iyi kalitede yetiştiğinden emin olabilmek için bunları mağazada üretmek mümkün değildi. Dolayısıyla biz de bu ürünleri mağazada yetiştirmek yerine, bunları yetiştiriliyormuş gibi sergilenebilecek şekilde nasıl taşıyabileceğimiz ve saklayabileceğimizi öğrendik.”

Kampanya, müşterilerin mağazaların sürdürülebilirlik ve sattıkları gıdaların kalitesi hususundaki taahhütünü anlamaları için tasarlanmış. “Bu, müşterilerin satılan ürünlerin çok taze olduğunu anlamalarını sağlamak için en iyi yoldu” diyor Romanó. Kampanya ile sebze satışları yüzde 18 artmış. Mağaza kampanyayı tüm şubelerine yaymayı planlıyor.

Kaynak: Fastcoexist 

iamthemorning: Klasik müzikte melankolik rock esintileri

1

iamthemorning ilk meyvelerini verdiği 2012 yılından beri başta progresif rock camiası olmak üzere müzikseverlerin hayranlıkla takip ettiği bir ikili.

Rusya’da klasik müzik eğitimi görmekte olan Marjana Semkina (vokaller) ile Gleb Kolyadin’in (piyano/klavye) başını çektiği ve şimdiye kadar 20’den fazla hepsi birbirinden özgün müzisyeni projelerine dâhil etmiş iamthemorning, neo-progresif rock müzik sound’unu oldukça güçlü post-modern klasik müzik ve indie öğeleriyle yoğuran üç stüdyo kaydı ve bir canlı kayıt çıkardı.

İkilinin bu yıl çıkardığı Lighthouse adlı albüm ise şimdiden “yılın en iyi albümleri” listelerinde üst sıralara oynuyor. Albüm boyunca, son yılların gözde müzik akımlarından Doğu Avrupa progresif rock’ının karakteristik özelliklerinden, yoğun melankolik ve uhrevi bir atmosferi parçalarına işlemeleriyle dikkat çekseler de her bir parçada Rus ikilinin ve konuk orkestra sanatçılarının teknik yetkinliklerinin detaylarını hissetmek mümkün.

Üstelik bu, melodik ve teknik karmaşaya boğulmadan sakin birer hissi bütünlülükle dinleyiciye aktarılmış. Riverside/Lunatic Soul vokalisti Mariusz Duda, King Crimson/Porcupine Tree bateristi Gavin Harrison ve gene Porcupine Tree gitaristlerinden Colin Edwin’in sadece birer konuk sanatçı olarak değil, aynı zamanda parçaların dokularının önemli belirleyicileri olarak yer almaları da iamthemorning ikilisinin yarattıkları müzikal evreni rock/jazz çevrelerine ciddi bir şekilde kabul ettirdiklerinin birer göstergesi.

iamthemorning lighthouse

Klasik müzik-rock ortaklığına yepyeni bir soluk

Grubun ana ve geri vokallerini üstlenen Semkina, sadece progresif rock türünde değil, genel anlamda popüler müzikte belki son 20 yılın en yetenekli kadın vokalisti olarak göze çarpıyor.

Özellikle rock/metal müzikte kadın vokalin, Epica, Nightwish ve Within Temptation gibi grupların öncülüğüyle, opera tandanslı çığlık şovlarına (garip oldu bu tamlama ama idare ediniz) indirgendiği göz önüne alındığında Marjana Semkina, akrobatik ve renkli performansıyla iamthemorning sound’unun en önemli belirleyicisi niteliğini taşıyor.

Diğer yandan yaratıcı piyanist Gleb Kolyadin, klasik müziğin pek çok akımını yetkin bir şekilde müziğine taşıyarak alışılageldik klasik müzik-rock ortaklığına yepyeni bir soluk kazandırmış oluyor.

iamthemorning 1Özetle, iamthemorning son 20-30 yılda önemli bir tıkanıklık yaşayan rock müziğe yeni ve orijinal bir ses getiren en eşsiz projelerden biri olarak özenli bir dinlemeyi hak ediyor. Grubun son albümü Lighthouse ise 2016 yılında dahi rock müziğin hala özgün işlere sahne olabileceğini bizlere gösteriyor. iamthemorning’in tüm çalışmalarına bandcamp sayfaları üzerinden erişebilirsiniz.

Futbol borsada değil arsada güzel diyen devrimci bir futbolcu: Metin Kurt

1

Metin Kurt, Türkiye futbolunun devrimci yüzü, ayrıkotu, ezber bozanı idi. Sporcu kimliğinin yanına sendikacılığı da ekleyen Kurt, Türkiye futbolunda ilk sendikal hareketi başlatan isimdi. “Artık hiçbir şut emekçi kalesine girmeyecek” sözüyle tanınan, 24 Ağustos 2012’de aramızda ayrılan Metin Kurt’un verdiği mücadelenin bıraktığı miras ve anısı “başka bir futbolun mümkün olabileceğini” de gösteriyor.

Türkiye futbolunun gerçek anlamda en “sol” açığı Metin Kurt’tur. Bir röportajında, “Halka en yakın yer neresi? Çizgi. Ben de çizgide beklerdim. Antrenör ve idarecilerin olduğu tarafta oynamayı sevmiyorum. Kapalının önünde oynamamak için bir devre sağ açık, bir devre de sol açık oynardım” diyen Kurt, Türkiye’de başka bir futbolu hayal eden ve bu hayali doğrultusunda harekete geçen ilk isimdi.

Atılan her gol artık emekçilerin kalesine girmesin diye mücadelesini başlatan ve sürdüren Metin Kurt, hayatını bu fikirlerine adadı ve her zaman sıkı bir eylem insanı oldu. “Çizgi Metin” lakabı takılan Kurt, Türkiye futbolunun Spartaküs’ü olarak da betimlendi.

Metin Kurt, 15 Mart 1948 tarihinde Kırklareli’nde doğdu. Eski Galatasaraylı milli futbolcu İsmail Kurt’un kardeşi olan Kurt, futbola adımını İzmir kulübü Altay’da attı. İlk sezonunda Türkiye Kupası finali ve Cumhurbaşkanlığı Kupası’nda boy gösterdi. Esas yıldızının parlaması ise PTT kulubünde gerçekleşti. Ve performansı ile üç büyüklerden Galatasaray’ın radarına girdi. Çizgi Metin”, Galatasaray’da, özellikle Brian Birch döneminde, şampiyonluklar yaşayan takımın değişmez isimlerinden biri oldu. Artık Türkiye futbolunun tanınan yüzlerindendi. A Milli Futbol Takımı’nda da yine takıma giriyordu.

metin kurt 3Fikirleri yüzünden Galatasaray’dan uzaklaştırıldı

Fakat onun fikirleri, onun hayalleri, onun hassasiyetleri, Türkiye’deki genel futbol ikliminin oldukça dışındaydı. Ona göre bir futbolcu aynı zamanda bir emekçiydi, özlük haklarını aramalı, mücadele etmeliydi. Futbolda sendikasızlığın sömürünün önünü açtığını düşünüyordu. Metin Kurt futbol alanında ilk kez sendikal faaliyetler başlatan isim oldu. Tabii tüm bu sendikal faaliyet girişimleri nedeniyle, ruhen de bağlı olduğu kulübünden aforoz edildi. Aynı şekilde milli takımdan da.

Kurt, Galatasaray’dan uzaklaştırıldıktan sonra Kayserispor’da futbolu bıraktı. Metin Kurt”, toplamda 37 kez milli takıma çağrıldı. 26 Kez A Milli, 9 kez 21 yaş altı, 2 kez de 18 yaş altı milli takım formalar giydi. Futbolu bıraktıktan sonra ise Kayserispor, Eyüpspor ve Dikilitaş kulüplerini çalıştırdı. Metin Kurt, 24 Ağustos 2012 tarihinde kalp yetmezliği sonucu ne yazık ki hayata erken bir yaşta veda etti.

metin kurt futbol arsada guzelSpor-Sen’i kurmuştu

Çizgi Metin, farklı sendikal örgütlere kuruculuk etti. Bu örgütler arasında Spor-Sen ve Devrimci Spor Emekçileri Sendikası gibi oluşumlar bulunuyor. Kurt, 2011 Türkiye Genel Seçimleri’nde, Türkiye Komünist Partisi listelerinden İstanbul milletvekili adayı da oldu.

Endüstriyel futbola karşı sporcu emeği ve hakkı için mücadelesini hiç pes etmeden sürdüren Kurt, bu kez 2010 yılında başkanı olduğu Spor Emek-Sen’in kuruluşunu şu sözlerle basına duyurmuştu:

“Türkiye’de spor denince akla futbol futbol denince de akla parmakla sayılabilecek sayıda elit futbolcu gelmektedir. Sermayenin uydurduğu bu sahte ortamda sporcuların örgütlenmesi ise gereksiz görülmektedir. Oysa trilyonlar kazanan elit futbolcularla, spor emekçilerinin genelini özleştirmek, sermayenin sınıf çıkarları gereği ortaya koyduğu bilinçli bir propagandadır. Bu durum spor ve sporcu gerçeğini yansıtmamaktadır.Sporcuların gerçek durumundan yola çıkan ve emeğin öncelikli değer anlayışını benimsemiş, şimdilik bir avuç spor emekçisi sistemden kaynaklanan ve yüz binlerce spor emekçisini içine alan spordaki sömürüye son vermek amacıyla Türkiye Devrimci Spor Emekçileri Sendikası (Spor Emek-Sen)’ni kurmuşlardır. Artık hiçbir şut emekçi kalesine girmeyecek, önce sporda ter dökenler kurtulacaktır.”

metin kurt 1Kurt’u ölümsüz yapan diğer bir olay ise Türkiye futbol tarihinde ilk sporcu grevine öncülük etmesi idi. Kurt, 1976’da Galatasaray’dayken Türkiye kupası finalini oynamaya hak kazanınca vaat edilen 10 bin lira primin ödenmemesi üzerine greve gitmişti. “Antrenmana katılmama” biçiminde gerçekleşen greve, bazı diğer futbolcular da katılmıştı.

Şarkılara da konu oldu: Metin Kurt Yalnızlığı

Metin Kurt’un bu özel hikâyesi ve mücadelesi şarkılara da konu oldu. Kesmeşeker, “Metin Kurt Yalnızlığı” isimli bir parça hazırlayarak üstada selam durdu. Şarkının söz ve müzik yazarı ise, Cenk Taner, şarkıda bir bölümünde şunu diyordu:

Yani iki şişe ucuz şarap bir tarih yazabilir
Verdiğim tüm sözler bir anda uçabilir
Sıcak bir bira aşk sendikasında
Metin Kurt gibi yalnızız ceza sahasında

Hayatı boyunca hep mücadele eden ve hiçbir zaman vazgeçmeyen Kurt için yazar Vecdi Çıracıoğlu, “Gladyatör: Futbol Arenalarında Bir İsyanın Hikayesi, Metin Kurt” adlı bir kitap da yazdı.

Kolektif bilince bir katkı da siz vermek ister misiniz?

0

İnsanlık, teknolojik ve bilimsel anlamda özellikle son yüz yılda çok ilerledi. Fakat bu sürecin sonucunda özümüzden ne kadar uzaklaştık ve kendimize ne kadar samimiyiz sizce?

Kurulu düzenin sorunsuz işlemesi için bu soruları kendimize sormamamız gerekir. Günümüzde bizi bu sorulardan alıkoyan ne kadar fazla öğeye maruz kaldığımızın eminim ki sizler de farkındasınızdır. Bu söylediklerimden teknoloji ve bilime düşman olduğum anlaşılmasın. İnsanlık elbette teknolojik ve bilimsel anlamda gelişmeli fakat bu esnada özümüzden uzaklaşıp duygularımızdan arınmış birer android olmak ne kadar doğru? İnsan olarak kendimize ve fıtratımıza ne kadar yakın olursak, düzenin sömürüsünün de o kadar farkında olur ve bu düzenin o kadar dışında kalırız.

Yaşadığımız toplumsal düzenin hümanist bir zemine oturtulmadığı aşikâr. Gelişen, değişen teknolojik ve bilimsel dinamikler sayesinde farkındalığı artan insanlığa uyum sağlamak için kendini yenilemeye çalışan fakat bu yenilemeyi temelin üzerinden yapamayan düzenin temel taşlarına bir gün mutlaka hümanizmin yerleşeceğini düşünüyorum. “İnsanın yaşadığı bir düzenin temellerinde insanın olması” gibi basit bir mottoya dayanıyor böyle düşünmemin sebebi. Bunun dışında bir düşünceye sahip olmayı da bencillik ve cehaletten beslenen egolarımızın bir yansıması olarak görüyorum.

İzleyen insanlara bir farkındalık katmak ve kolektif bilince bir katkıda bulunmak için farklı deneysel kısa filmler çektik.

22. Altın Koza Film Festivali’nde kendi kategorisinde en iyi deneysel kısa film ödülü alan “Renklerin Düşüşü” ile birlikte yeni deneysel kısa filmimiz “7. gün” bu minvalde ürettiğimiz iki deneysel kısa film. Ulusal anlamda belli bir kitleye ulaşan filmleri uluslararası platformda sergileyerek kolektif bilince daha fazla katkıda bulunmak istiyoruz. Bunun için filmlerimizi uluslararası festivallere göndermek istiyoruz ve göndereceğimiz her festivalin bir gönderim masrafı olduğu için bu noktada sizlerin desteğine ihtiyacımız var.

renklerin dususu deneysel kisa filmFongogo sayfamıza girerek size sunduğumuz hediyelerden dilediğinizi seçerek ve fongogo projemizi daha fazla insana duyurmak için sosyal mecralarda paylaşarak bize destek verebilirsiniz.

Filmlerin kısaca konusu ve kavramsal tanımları şu şekilde;



7. Gün, insanoğlunun gelişiminde önemli bir safhaya sahip olan teknolojinin insanları samimiyetsizleştirip özünden uzaklaştırmasına değiniyor. İletişim çağında yaşadığımız iletişimsizliği vurgulamak adına sessizliği kullanan “7. Gün” imgesel bir dil ve çeşitli alegorilerle insanlığa özünü hatırlatma ve bunun üzerine düşüncelere sevk etme amacındadır.

7nci gunRenklerin Düşüşü, sanatın hayatımıza olan katkısını siyah beyaz ve renkli bir video disipliniyle deneysel açıdan sunuyor. Dış dünyayı algılamaktaki en önemli organımız olan göz ile algılarımızı kendi gerçekliğimizin soyut perspektifinden geçirdikten sonra birtakım seslere dönüştürdüğümüz ve tepkilerimizin birincil merkezi olan ağıza sanatsal anlamda ilkel bir noktadan bakarak başlayan film sonrasında dünyayı paylaştığımız diğer canlılara ve onları anlama çabamıza değiniyor. Yaşadığımız çağda ilişkileri neredeyse kopma noktasına gelen doğa ve insanın  mental ve spiritüel açıdan yaratılan bütün sanat eserleri ile birleştirilme çabasına değiniyor. Modernleştikçe özünden uzaklaşan bizler için en doğru çıkış noktasının sanat vasıtası ile doğayı anlamak olduğunu vurguluyor.

 

Hazırlayan: Karis Deniz Kara