Ana Sayfa Blog Sayfa 422

Hayatınızı kontrol edebiliyor musunuz yoksa kontrol mu ediliyorsunuz?

1

Davranışlarınızın sonucunda istediğiniz şeyi elde edip etmemenizin kontrolü sizin elinizde mi yoksa bu başka bir güç ya da kişiler tarafından mı kontrol ediliyor? Ya da şöyle soralım başınıza iyi bir şey geldiğinde bunun nedeni sizin iyi ya da doğru bir şey yapmanız mıdır yoksa nedeni şanslı olmanız ya da dini ve benzeri ritüelleri yerine getirmeniz midir? Peki ya başınıza kötü bir şey geldiğinde ne dersiniz? Kendinize mi yoksa kadere mi öfkelenirsiniz? Kısacası bulunmayı seçtiğiniz davranışlarınızla bu davranışların sonuçları arasında nasıl bir neden sonuç ilişkisi kurar, sorumluluğu kime/neye yüklersiniz?

Okula, işe, yeni bir eve, yeni bir şehre, yeni bir insana ya da herhangi bir duruma adapte olabilmemiz için yaşadıklarımıza, etrafımızda olup bitenlere bir anlam vermek zorundayız. Bu anlam sayesinde ancak nerede nasıl davranacağımızı belirleyebilir, kendimize-topluma-doğaya-evrene olan sorumluluklarımızı yerine getirebilir ya da nispeten sağlıklı iletişim ve ilişkiler kurabiliriz. Çevremizde olan bitene anlam verme işini de genellikle olaylar ve davranışların sonuçları hakkında nedensel çıkarımlar yaparak gerçekleştiririz. Evrendeki varlığımızı kendimiz ve diğer her şey olarak iki boyutta düşünürsek bu neden-sonuç ilişkilerini de en temelde bu ikisi çerçevesinde kurduğumuzu söyleyebiliriz.

Benlik algısı oluşturma

Nihayetinde hem tutarlı ve dengeli bir kendilik/benlik algısı oluşturmaya yönelik (kendimizi anlamak adına) kendi davranışlarımıza dair hem de yine tutarlı ve dengeli bir dünya görüşü/algısı oluşturmak için (bizim dışımızdakileri/ötekileri anlamak adına) diğer insanların davranışlarına ilişkin neden-sonuç ilişkileri oluşturarak anlamaya ihtiyaç duyuyoruz. Olaylar ve davranışlarımızla sonuçları arasında nedensellik ilişkileri kurarak gelecekte neler olacağına dair tahminlerde bulunuyor ve hayatımızı bir nevi kontrol altına alıyoruz (ya da kontrolümüz altındaymış gibi algılıyoruz).

Nedensel atıf teorilerinin kurucusu sayılan Fritz Heider 1958 yılında yayınlanan Kişilerarası İlişkilerin Psikolojisi (The Psychology of Interpersonal Relations) adlı kitabında naif (sağduyusal) bir psikoloji önerirken insanların inançlarının beklentilerini belirlediğini ve insanların beklentilerini anlamak adına ister fala ister kadere inansınlar inançlarını bilmemiz gerektiğini belirtiyor (akt. Arkonaç, 2002). Heider’in bireylerin kişisel olan (niyetli, kasten yapılan) ve kişisel olmayan (kazara gerçekleşen) nedensel atıflarda bulunduğu fikri zaman içerisinde davranışların nedenlerinin kişilik özelliklerine ya da ortama dayandırıldığı fikrine dönüştü. Aynı dönemde sosyal öğrenme teorisyenlerinden Julian Rotter, 1966 yılında kontrol odağı (locus of control) teorisi ile insanların başlarına gelen olayların nedenini kendisi (içsel) veya kendisi dışındakilere (dışsal) bağlama konusunda birbirinden farklılaştığı ve içsel ya da dışsal olabilen bu bakış açısının bireylerin kişilik özelliklerini yansıttığı fikrini ortaya attı.

Her zaman beklediğimiz olmayabilir

Kim olduğunuz her gün kökten değişmez. Belirli temel özelliklerimiz sabittir ve bu aynı zamanda davranışlarımızın önceden tahmin edilebilir olduğunu gösterir. Rotter’a göre çocukluktan itibaren belirli bir davranışımızın ardından gelen istendik sonuçlar ödül, istenmedik sonuçlar ise ceza etkisi yaratarak bir sonraki süreçte benzer durumlarda benzer sonuçları alacağımıza ilişkin bir beklentiye girmemize neden olur. Ancak hayatın olağan akışındaki çeşitlilik her zaman beklentilerimize uyan sonuçlar almamızı engelleyebilir. Diğer bir deyişle bazen önceleri belirli sonuçları almak için yaptığımız davranışlar bizi artık istediğimiz sonuçlara götürmezken aksine başka davranışlar ya da hiçbir şey yapmamak istendik sonuçları almamızda etkili olmaya başlayabilir. Dolayısıyla beklenen sonuçlar bazen bir davranışımıza bağlı iken bazen de bunların belirli bir davranışımıza bağlı olmadığını görürüz. Böylelikle hayatımızın o anına kadarki deneyimlerimizi toplar ve neleri kontrol edip neleri edemeyeceğimiz konusunda genellenmiş bir beklenti oluştururuz. Bu da artık gelecekteki davranışlarımızı belirleyecek olan davranışlarımızın sonuçlarının içsel mi yoksa dışsal nedenlerden mi kaynaklandığına dair bir yorum geliştirmemize neden olur.

locus-of-control-3Rotter, bireylerin başlarına gelen şeylerin sorumluluğunu neye yüklediklerine göre birbirinden farklılaştığını ve buna göre bazı insanların hayatlarında olup bitenlerin kader, şans gibi dışsal faktörler tarafından kontrol edildiğine inanırken bazılarının ise yaşadıklarının kişinin kendisine bağlı olan içsel faktörler tarafından kontrol edildiğine inandıklarını belirtiyor. Ayrıca bireylerin iç veya dış kontrole olan inancının kim olunduğunun belirlenmesinde tutarlı ve önemli bir etken olduğunu savunuyor. Buna göre davranışlarının sonuçlarını: 1) kader, şans veya güçlü diğer şeyler tarafından kontrol edildiğine inananların dış kontrol odağına, 2) kendi seçimleri, becerileri ve çabaları tarafından belirlendiğine inananların ise iç kontrol odağına sahip olduğunu iddia ediyor.

İçsel ve dışsal yönelimler

Rotter teorisini araştırmak için İçsel-Dışsal Kontrol Odağı Ölçeğini (Internal-External Locus of Control Schedule) geliştirdi (Bu ölçek İhsan Dağ tarafından 2002 yılında Türkçeye Kontrol Odağı Ölçeği adıyla uyarlandı). Araştırmalar içsel kontrol odağına sahip kişilerin dışsallara göre; yaşadıklarından ders almaya, hayattaki konumlarını değiştirmek ve geliştirmek için inisiyatif almaya ve yeteneklerini geliştirip gayelerine ulaşmayı daha fazla önemsemeye meyilliyken diğerleri tarafından manipüle edilmeye de daha dirençli olduklarını gösteriyor. Rotter bireylerin içsel ve dışsal yönelimlerinin maruz kalınan sosyo-ekonomik, kültürel ve ebeveynlik tarzlarındaki farklılıklarca belirlendiğini de ekliyor.

Rotter’ın bulgularını takip eden araştırmalardan belki de binlercesinin arasından Sims ve Baumann’ın 1972 yılında Rotter’ın ölçeğini kullanarak yürüttükleri araştırmanın sonuçları bence en etkileyicisi… Kuzey Amerika fırtına ve hortum felaketlerinin sıklıkla yaşandığı bir kıta ancak bu araştırmacılar ülkenin güneyinde bulunan Alabama eyaletindeki hortumlardan kaynaklanan ölüm oranının orta kısımlardaki Illinois eyaletindekinden 5 kat fazla olduğunu fark ettiler. Bunun sebebini açıklamak için önce fırtına şiddeti ve yoğunluğu, kaç gün sürdüğü, işyeri ve evlerin yapı türleri, uyarı sistemlerinin niteliği gibi çevresel tüm olası açıklamaları eledikten sonra bu farklılığın psikolojik nedenlerden kaynaklanabileceğini düşünüp Rotter’ın I-E Ölçeği’nin duruma uyarlanmış bir versiyonunu kullandılar. Sonuçta Alabama’daki katılımcıların Illinois’tekilere göre anlamlı ölçüde daha fazla dış kontrol odağına sahip olduklarını tespit ettiler. Buna göre içsel kontrol odağı yönelimi olanların (Illinois) hortum gibi doğal felaketlerde kendi davranışlarının olayın sonucunu değiştirmede etkili olacağına dair inançları, onların ön tedbirler alma, uyarılara kulak asma, hayat kurtarma gibi hayatta kalmayı sağlayan eylemlerde bulunmalarına yol açtı. Böylece felaketleri daha az zararla atlatabildiler.

Abstract design made of human head and symbolic elements on the subject of human mind, consciousness, imagination, science and creativity
Abstract design made of human head and symbolic elements on the subject of human mind, consciousness, imagination, science and creativity

Diğer yandan “kontrol odağı” kavramından bahsedip de bu algıyı yaşamamıza ortam sağlayan seçim yapabilme potansiyelimizi (ya da sanrımızı) konu dışında bırakmamalı. Öyle ki seçim yapmak olaylar üzerinde kontrol sahibi olduğumuz algısına ortam hazırlıyor. Seçmek aynı zamanda yeterli olduğumuzu hissetmemizi sağlarken bizi zorluklarla yüzleşmeye motive ediyor. Aksi takdirde seçim yapamamak bizi hayatımız üzerinde kontrolümüzün olmadığı hissine bu da yetersizlik hissiyle birlikte öfke, depresyon ve hatta daha da ileri boyutlarda genlerimizde hâlihazırda var olan patolojilerimizin tetiklenmesine kadar gidebiliyor.

Hayat bu!

Yine de hayat bu! Davranışlarımızın sonuçları her zaman beklentilerimize uygun olmayabiliyor. Kaldı ki bazen bir olayın gerçekleşmesi ya da istenen bir sonuca varabilmek için bizim çabamızın haricinde daha birçok etkenin bir arada olması gerekebiliyor. Yahut neden-sonuç ilişkilerini yanlış, eksik ya da benliğimizi kayıracak şekilde yanlı (tarafgir*) kurmuş olabiliyoruz. Örneğin; sınavdan düşük not aldığınızda bunu çalışmamanıza (içsel) bağlamak yerine hocanın notu kıt biri olduğuna (dışsal) bağlamanız sizi olduğunuz yerden daha iyi bir yere götürmeyeceği gibi yaşadığınız bir can kaybının ardından (dışsal) geride kalan sevdiklerinizi kaybetmemek adına çok korumacı davranmanızın da (içsel) size ve sevdiklerinize yararı tartışılır olacaktır. O yüzden kendi davranışlarınız ya da başkalarının davranışlarıyla ilgili çıkarımlarda bulunurken nispeten olan neyse ona yakın nedensel bağlantılar kurmaya çalışmak, kuramıyorsak da orada yanlış bir şeyler yaptığımızın farkında olmak önemli. Başlangıç olarak Teolog Reinhold Niebuhr’un sükûnet duası işinize yarayabilir:

“Tanrım, bize değiştirilemeyecek şeyleri sükûnetle kabul etmemiz için erdem, değiştirebileceğimiz şeyleri değiştirmek için cesaret ve bu ikisi arasındaki farkı ayırt edebilmek için bilgelik ver.”

“God, give us grace to accept with serenity the things that cannot be changed,
courage to change the things which should be changed,
and the wisdom to distinguish the one from the other.” Reinhold Niebuhr

*Nedensel atıf hataları/sosyal ve bilişsel tarafgirliklerden (cognitive biases) bir sonraki yazımda bahsedeceğim.

Kaynak:
1. Arkonaç, S. A. (2001). Sosyal Psikoloji. 2. Baskı. İstanbul: Alfa BasımYayım Dağıtım.
2. Dağ, İ. (2002). Kontrol Odağı Ölçeği (KOÖ): Ölçek Geliştirme, Güvenirlik ve Geçerlik Çalışması. Türk Psikoloji Dergisi, 17 (49), 77-90.
3. Rotter, J. B. (1966). Generalized expectancies for internal versus external control of reinforcement. Psychological Monographs, 80, 1-28.
4. Sims, J., & Baumann, D. (1972). The tornado threat: Coping styles in the North and South. Science, 176, 1386–1392.

Ruhunuz Pagan tınılara doysun: Faun

0

Faun, pagan folk, darkwave ve Ortaçağ müziği kategorileri altında çalan bir gruptur. 2002’de Almanya’da kurulmuştur. Tarzlarının özgünlüğü eski müzik enstrümanlarını kullanmalarına dayanmaktadır. Vokaller birçok farklı dilde seslendirilmektedir; Almanca, Latince, Yunanca ve İskandinav dilleri bunlardan bazılarıdır. Enstrümanlar Kelt harpı, İsveç harpı (klavye gövdeli “nyckelharpa” adında eski özel bir alet), laterna, tulum ve gaydalar, “cittern” adlı eski dönemlerde yaygın olarak kullanılmış “ud” benzeri bir tür yaylı çalgı, flütler ve diğer birçok çalgıdan oluşmaktadırlar. Ayrıca albümleri olan Eden‘de sözleri Uygurca olan Oyneng Yar isimli bir şarkı da bulunmaktadır.

Size özellikle bir albümünü öneremeyeceğim maalesef. En iyisi siz tüm albümlerine bir göz atın. Kelt ve pagan kültürlerine merakınız varsa eminim çok seveceksiniz.

faun2

Biyografi

Grup 2002 yılında Oliver “SaTyr” Pade, Elisabeth Pawelke, Fiona Rüggeberg ve Birgit Muggenthaler tarafından kuruldu. İki yıl sonra Rüdiger Maul gruba perküsyoncu olarak katıldı. Aynı dönemde, Birgit gruptan ayrıldı ve folk-rock yapan Schandmaul adlı grupla kendi müzikal kariyerine devam etti. 2002’de grup Zaubersprüche adlı ilk albümlerini yayınladı. Niel Mitra bu albümdeki konuk müzisyendir ve kendisi daha sonra gruptaki tek elektronik enstrüman çalan kişi olarak kadroya dahil olmuştur. 2008 yılında, Elisabeth Pawelke İsviçre Basel’deki klasik müzik eğitimine odaklanmak üzere gruptan ayrıldı. Onun yerini Nisan 2010’da hamilelik ve sağlık problemleri nedeniyle gruptan ayrılan Sandra Elflein doldurmuştur. Sandra’nın yerine ise vokalist ve aynı zamanda da birçok enstrüman çalan Rairda gelmiştir.

 

Grup üyeleri

Oliver Sa Tyr – Vokal, buzuki, nyckelharpa, Kelt harpı, çarklı harp
Fiona Rüggeberg – Vokal, kayıtlar, ıslık, tulumlu flavta ve gayda, sorkun flütü
Rüdiger Maul – Tar, riq, davul, panriqello, darbuka, dümbelek, gaxixi ve diğer pek çok perküsyon aleti.
Niel Mitra – Sequencer, sampler, synthesizer, FL Studio, Buzz, Logic Audio, tascam us 224, boss dr 202, Korg Alpha, granular synthesis, folder synthesis, gibi bir çok çeşitli elektronik kayıt ve düzenleme ve ayrıca doğadan ve günlük hayattan alınmış seslerin feedback’lerini hazırlama
Sonja Drakulich (2012’den beri) – Vokal, santur çalgısı, perküsyon enstrümanları
Stephan Groth (2012’den beri) – Vokal, laterna, flütler, eski dönem udu
Katja Moslehner (2013’den beri) – Vokal, perküsyon enstrümanları

faun 4

Önceki üyeler

Elisabeth Pawelke –Vokal, laterna
Birgit Muggenthaler (1998–2000, şimdilerde Schandmaul adında Alman bir grubun üyesi) – Islık, gayda ve tulum, ahşap nefesli ve çift dilli bir eski zaman müzik aleti, vokal
Sandra Elflein (2008-2010) – Vokal, çello.
Rairda (2010-2012) – Vokal, harp, flütler, perküsyon enstrümanları, laterna.

Diskografi

  • Zaubersprüche(2002)
  • Licht(2003)
  • Lichtbilder(DVD, 2004)
  • Renaissance(2005)
  • Totem(2007)
  • Ornament(DVD, 2008)
  • FAUN & The Pagan Folk Festival – Live Sieben & In Gowan Ring(2008)
  • Buch der Balladen(2009)
  • Eden(2011)
  • Von den Elben(2013)

Önerdiğimiz parçalar:

FAUN – Hymne der Nacht
FAUN – Walpurgisnacht
FAUN – Tinta
FAUN “Diese kalte Nacht”
FAUN – Pearl
FAUN – Iyansa
FAUN – Andro
FAUN – Wind und Geige
FAUN – Arcadia

Kibutz’da düşünce sistemi ve toplumsal yaşama genel bir bakış

Kibutz, İsrailli gönüllü insan topluluklarının herhangi bir biçimde birbirleriyle rekabet amacı olmadan birlikte çalışarak yaşanılan ve bağımsız bir toplum oluşturma gayesinde olan eşitlik, toplumsal adalet ve toplumsal kazanımlar gibi konulara dikkat çekilen topluluklardır. Kibutz kelimesi İbranicede ”ortak yerleşim” anlamına geliyor. Toplumsal hedef gibi kavramların İsrail için yeni olmadığını da biliyoruz.

Dünyanın farklı yerlerinde de örneklerine rastlanan kolektif biçimdeki işletme şekillerinden en uzun ömürlü olanı ve en geniş katılımcıya sahip olanı Kibutzlardır. 19’uncu yüzyıldaki Osmanlı ve Filistin ile yaşanan siyasal sorunlar, sosyalist yaşam tarzı kurma isteğiyle birleşince bu çeşit yapılanmalar görülmeye başlanmış.

Kibutzların İsrail Devleti’nin kurulmasında önemli bir rol oynadığı da biliniyor. 1960’lı yıllarda Kibutzların, nüfusun 3.4 gibi bir oranını oluşturduğu ve parlamentoda yer aldığı da görülüyor.

Marksizm kuramı görülür

Toplumsal yaşamda her aile kendisine verilen alanda kendi gelirini elde ederek çalışır ve emek kiralama gibi metotlara yer verilmez. Tarımsal üretim toplu olarak hazırlanır, bireysel ve toplumsal tüketim maddeleri toplu olarak satın alınır. Siyonizm, dine değil toplumcu ideolojiye dayandırılır ve Kibutz’un temel başlangıcında Marksizm kuramı görülür: Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre.

Kibutz’un dayandığı tek ve en önemli ahlaki değer emeğin ahlaki değeridir. Kibutz amaç olarak her bireyin birbiriyle tam uyumunu, her bireyin en üst düzeyde gelişimini ve ahlaki değerlere gerektiği önemin verilmesini hedefler. Kibutz geniş aile yapısında bir topluluktur.

Tüm üyeler örgütleşmeye katılırlar ve aynı zamanda Kibutz’un tüm sorunlarında söz sahibi olan yönetimin birer üyeleridirler. Yıllık bütçe, genişleme ve genel olarak topluluğu etkileyen her türlü sorun burada tartışılır. Demokrasiyi en iyi şekilde sağlayabilmek için belirli bir yasama organı oluşturmamışlardır. Sürekli tartışmak Kibutz yaşantısının önemli öğelerinden biridir. Çünkü onlara göre sürekli tartışma olmazsa yaşantı sıkıcı bir hale gelir ve uyuşmazlıklar baş gösterir. Dinsel ve siyasal topluluklar olmaları ve çoğu Kibutz’un bir birlik halinde örgütlenmesinden ötürü buralarda siyasal eylemler yaşanmaz.

Kibutz-4Elde edilen gelir paylaşılır

Kibutzlar ilk olarak tarımsal faaliyetlerde bulunmuş fakat zaman geçtikçe endüstrileşenler de olmuştur. Kibutzlarda aileler toprağı kolektif olarak işleyip, elde edilen geliri paylaşırlar. Öte yandan, Kibutz dışında çalışanların gelirleri Kibutz bütçesine doğrudan aktarılır. Tüm ekonomik, sosyal ve kültürel faaliyetler birlikte gerçekleştirilir. Gelirleri tarımsal üretime dayanır ve bunun yanında farklı yan gelir kaynakları (fabrika, turizm ve benzeri) da vardır. Ekonomik olarak var olma adına kadın ve erkeğin iş gücünün üretken olması gerektiği düşünülmüştür. Bu yüzden Kibutzlar arası farklılık gösteren çocuk bakım düzenleri görülür.

Kibutz-1Genel olarak tüm toplumlar gibi Kibutzlar da değişim içindedirler. Özel mülkiyet yavaş yavaş kendini göstermekte. Fakat Kibutz’da var olmak için karşılıklı yardım çok önemli bir konudur. Ayrıca birçok Kibutz göçmenleri de kabul ediyor. Kısaca Kibutz, toplumsal barışın, ekonomik eşitliğin temelini oluşturduğu organik bir toplumdur. Toplumu sevmek, işbirliği yapmak ve bencilliktense başkalarını da düşünebilmek bu topluluğun temel düşünce sistemini oluşturur.

Kaynak: Kibbutz’un Toplumsal İdeolojisi ve Yapısı, Prof. Dr. İbrahim Yasa

Parıldayan canlılar: Biyolüminesans

0

Elektrikler kesildiğinde, gece yürüyüşe çıktığınızda veya kapalı ve karanlık bir mekânda kaldığınızda vücudunuzun herhangi bir kısmıyla ışık üretmek ve işinizi kolaylaştırmak ister misiniz? Harika olurdu ama bu durum bizler için şu an mümkün değil.

Evrimsel süreçte bu özelliği kazanan canlıları doğada görmek mümkün. İşte bazı canlıların kendi kendilerine ışık üretmeleri olayına biyolüminesans denilmektedir. Derin su canlılarının yüzde 90’ı bu özelliğe sahip olmakla birlikte kara yaşamına adapte olmuş canlılarda da bu olayı görmek mümkündür. Canlılarda biyolüminesansın temel işlevlerine değinecek olursak kamufle olmak, karşı cinsi etkilemek ve iletişim kurmak olarak genelleyebiliriz.

Bu olayın da temelinde enerji vardır. Yani, yediğimiz besinlerin daha sonra ısı enerjisine dönüşmesi gibi biyolüminesans olayında da ışık enerjisine dönüşmesi söz konusudur. Olayın mekanizması şu şekildedir: Biyolüminesans, organizmanın vücudunda ürettiği Lusiferin pigmenti yine kendi ürettiği Lusiferaz enzimi sayesinde oksitlenerek soğuk ışık oluşumudur. Oluşan ışık genel olarak soğuk olarak adlandırılır çünkü oluşan reaksiyonda enerjinin yüzde 98’i ışık olarak açığa çıkar sadece yüzde 2’lik bir kısmı ısı olarak yayılır. Tomopteris cinsi balıklar sarı renkli ışık oluştururlarken diğer bu özelliğe sahip su canlıları genellikle mavi-yeşil tayfta ışık üretirler. Yapılan çalışmalarda, bu tayfın suda daha iyi iletildiği anlaşılmıştır. Biyolüminesans ile biyofloresans karıştırılmaması gerekir. Biyolüminesansta canlının kendisi kimyasal süreçle ışığını üretirken; Biyofloresans olayında canlı, çevreden gelen ışığı geri yansıtır.

Biyolüminesansın işlevlerine kısaca değinmiştik. Doğada örneklerini izleyecek olursak; Ateş böceği yaz gecelerinde eşini bulmak için ışık üretiyor. Fener balığı ise bu özelliğini avlanmak için kullanıyor. Fener balıklarının sırtında bulunan iki yüzgeçten birisi ağza kadar uzanmaktadır. Işığı bu yüzgecin ucunda bulunan bakteriler sayesinde üretmektedir. Hem bakteriler ile birlikte yaşam hem de kendi ışığını üretme bağlamında fener balığı tek balık türüdür. Biyolüminesansı, nehir ve dere kenarlarında yaşayan ve bu bölgelere yumurtlayan sineklerin kurtçuklarında da görmek mümkün. Ormanlarda bazı mantarların sporlarının da ışıma yaptığı biliniyor. Yine çok bilinen yakamoz da biyolüminesanstır. Denizlerde gözlenen bu olay özellikle Noctilica miliaris tek hücreli canlılarının bir araya gelerek oluşturdukları ışımadır. Yakamozu gözlemleyebilmek için çevreden gelen diğer ışıkların yakamoz ışığını bastırmaması gerekmektedir.

Poseidon’nun dokunuşu

Aslında biyolüminesas araştırmaları filozof Aristo’ya kadar uzansa da zamanında tam olarak açıklanamayan diğer doğa olayları gibi farklı şekillerde yorumlanmış ve inançlarda yer bulmuştur. Çok eski tarihlerde denizciler bu ışıltıya deniz tanrısı Poseidon’nun dokunuşu olarak tanımlamışlardır. Bazı köy yaşamlarında ise ormanda gördükleri ve mantarlardan gelen bu ışıltıya peri demişlerdir. Anlaşıldığı üzere insanlar, birçok doğa olayında olduğu gibi bilimsellik dışında olaylara insanüstü anlamlar yüklemeye çok meyillidir.

Şimdi bilimselliğine değindiğimiz olayı görünce efsanevi düşüncelerden uzak kalarak doğanın keyfini çıkarın. Yapılan araştırmalar biyolüminesans görülen suda yüzmek veya başka ortamında bulunmanın insana herhangi bir zararının olmadığı yönündedir.

Başlık Fotoğrafı: Milliyet

Kukkumau: Birkaç karınca ev dükkânı açmış

0

Kukkumau, birkaç karınca-insanın ürettiği el yapımı ürünlerin bulunduğu alternatif bir yeryüzü dükkanıdır. Öyle dükkân dediğimize de bakmayın! Orada, burada, şurada karşınıza çıkıveren ama en çok da Instagram hesaplarında bulabileceğiniz bir ev dükkânı.

Sömürüye karşı, küçük hayatlar yaşamaya çalıştıklarını söylüyorlar. Küçük yaşamak ve zarar vermeden geçinebilmek için bu sevimli oluşumu kurmuşlar. Daha çok yeni. Haziran 2016’da Sezgi Alçiçek, Ege Yaylım ve Nisan Yaylım evde etamin işlerken karar vermişler böyle bir işe girişmeye. Evde yaptıkları işlerin bi’ kısmını hediye etmişler ama ellerinde çokça kalınca, işimiz bu olsun diye düşünüp başlamışlar bu işe.

Belki bir tane size hediye ederler

Etaminden birçok şey -çantalar (onlar kese diyorlar), cüzdanlar, defter kapakları, saksı giydirmeleri gibi- yapıyorlar. Bunun yanı sıra, elde boyadıkları t-shirt’ler ve çantalar da var.

Kelimeleri süsleyip anlatmaya çalıştık ama buyurun sosyal medya hesaplarını inceleyin; belki takipçilerine her ay armağan ettikleri işlerinden bir tane de size düşer!

Facebook: https://www.facebook.com/kukkumau
Instagram: https://www.instagram.com/kukkumau

Futbolda cinsiyetçi şiddete karşı birlikte mücadele ediyoruz

0

Gaia Dergi olarak, hayatın birçok alanında ve dünyanın farklı yerlerinde olduğu gibi sporda da cinsiyetçi şiddeti öven dile ve kadınlara yönelik yapılan ayrımcılıkların farkındayız. Geçtiğimiz günlerde basında “manken yakma” davası olarak bilinen ve Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin de konuya ilişkin suç duyurusunda bulunduğu davada, yargı lehte bir karar vererek, karşı takımın formasını giydirdiği mankeni yakan taraftara ceza verdi. Fakat sanığın bu suçu işlemiş olması mahkemece tespit edilip 6222 sayılı Sporda Şiddetle Mücadele Kanunuyla cezalandırılmıştı. Biz ise TCK’deki “Kadınların Cinsiyet Olarak Aşağılanması Suçu”ndan yargılanması gerektiğini düşünüyoruz. Bu nedenle sanığın daha caydırıcı bir ceza alması gerektiğinden bir üst mahkemeye itirazda bulunulacaktır.

futbol-banner11Futbolu seven ve destekleyen herkese, Türkiye’de futbolun cinsel şiddetten uzak bir biçimde de yürüyebileceğinin farkındalığını oluşturmak istiyoruz.

Bu nedenle futbol kulüplerine bazı öneriler hazırlandı

– Kulüp medya organları ve yayınlarında, sporda cinsiyetçi şiddetin önlenmesine yönelik bilinçlendirici ve farkındalık arttırıcı program ve sayfalar hazırlanması, sosyal medya paylaşımlarında bulunulması

– Kadınların veya eşcinsel bireylerin kulüp yönetimlerinde bulunmasının teşvik edilmesi

– Sporda kadın branşlarının arttırılması, kadınların bu anlamda teşvik edilmesi

– Cinsiyetçi ve homofobik şiddet içeren tezahüratlarda bulunan veya cinsiyetçi ögeler bulunduran (örn. pankart ve benzeri) taraftarlara yönelik caydırıcı yaptırımlarda bulunulması (örn. passolig iptali)

– Sporculara, kulüp yöneticileri ve çalışanlarına yönelik farkındalık eğitimleri verilmesi

– Konuyla ilgili panel, konferans gibi etkinlikler organize edilmesi veya çeşitli organizasyonlara katılım, duyuru veya sponsorluk desteği verilmesi

– Eşleri veya partnerlerine şiddet uygulayan ve sosyal hesaplarında cinsiyetçi içeriklere yer veren futbolculara yönelik ciddi yaptırımlar uygulanması (örn. sözleşme feshi, takım kadrolarında yer verilmemesi)

-Cinsiyetçi içeriklerin bulunduğu spor gazeteleri ve dergilerinde (örn. Açık Mert Korkusuz Dergisi) cinsel şiddet içeren her türlü yazının kaldırılması için kulüp olarak itirazlarda bulunulması

Daha detaylı bilgi için için buraya ve buraya tıklayabilirsiniz.
E-posta: [email protected]
Telefon: 0 542 5853990

NataVega AVM’ye hayvan hapishanesi: Yetsin mi artık canlıya zulmünüz?

“Hayvanlar vahşi doğadan alınıp esir tutulmakta, doğal yaşam alanlarından, ailelerinden koparılmakta,
habitatlarından uzak iklimlere gönderilmekte, kafeslere hapsedilmekte, çeşitli programlarda araç olarak kullanılmakta,
acı çekmekte ve sürekli olarak insan gözetimi altında tutulmaktaydı.
Ve sonuç itibarıyla, hayvanat bahçeleri,
hem devlet hem de tür ayrımcılığı imparatorluğunun
bir uzantısı haline gelmiştir.”
Steve Best

Gün geçmiyor ki iktidarın saçma sapan, akıl almaz projeleriyle karşı karşıya kalmayalım. Hangisiyle mücadele edeceğimizi şaşırmış durumdayız. Bence tam da bizi getirmek istedikleri haldeyiz. “O kadar saçmalayalım ki ne yapacaklarını şaşırsınlar” falan dediklerini düşünüyorum bazen.

Yetsin mi artık canlıya zulmünüz 1

Duymuşsunuzdur, Ankara Mamak ilçesinde bulunan alışveriş merkezi NataVega AVMnin -2. katına hayvanat bahçesi adı altında hayvan hapishanesi yapılacakmış. Daha önce de Avrupa’nın en büyük akvaryumlarından biri inşa edilmişti. Buradaki 24 farklı akvaryumda 12 bin deniz canlısı bulunurken, aynı zamanda 100’e yakın sürüngen de 70 cm’lik cam bölmelerde hapsediliyor. Sonra çok güzel bir şey yapıyorlarmış gibi, oralara zincirleyecekleri hayvanları tek tek listelemişler reklam afişlerinde.

Dünyanın çeşitli yerlerinde hayvanat bahçeleri konseptinden vazgeçilirken, bu işkencenin birer eğlence aracına dönüştürülmesi engelleniyorken biz daha da kötüsünü yapıyoruz. “Mevcut durum zaten berbat mı? Yıkalım daha kötüsünü yaparız” anlayışınızdan bık-tık. AOÇ’deki hayvanat bahçesini kapatmış diye sevinemiyoruz neymiş efendim dünyanın en büyük tema parkını yapacakmış. Yetmemişti zaten her yeri AVM yaptığınız ve insanları sosyalleştirme adına buralara kapattığınız. İnsanları kendi arasında ötekileştirdiğiniz yetmemişti, evet. Buyurun şimdi de hayvanları o iğrenç mekânlara kapatın. Bu rant düşkünlüğünüzün bir sonu var mı acaba?

Yetsin mi artık canlıya zulmünüz 2

İnsan gerçekten hayret ediyor!

Sen kimsin ki o kadar canlıyı tutup küçük küçük hücrelere hapsediyorsun? Sorunun temeli, bizim iktidarımız da değil aslında. Sorun hadsiz insanlığın; keşfetme, hâkimiyet kurma, faşizm, gösterişçilik, üstünlük sağlama hırsı, yönetme isteğinde. İnsanın, doğal hayat üzerinde hâkimiyet kurma arzusunun bir sonucu olarak oluşturulan hayvanat bahçeleri, en başta gelen güç ilişkisi belirtisidir.

Bugün ancak çok bilinçsiz ya da duyarsız insanlar, postmodern teknoloji toplumunda hayvanların çok kötü muamele gördüğü gerçeğini inkâr edebilir.

Hayvanlara insanca muamele edilmesini sözde savunan, o kendini çok ilerici, eşitlikçi, özgürlükçü adleden insanların da göremediği şey şu ki; hayvanlar başka bir kişinin özel mülkü olarak görüldüğü sürece onlarainsanca muamele edilmesi söz konusu olamaz. Yani, özel mülkiyete şiddetle karşı çıkanlar, hayvanlar söz konusu olduğunda bu eleştirilerini bir yana bırakıp hayvanların özel mülk statüsünü kabul ediyor, kapitalist ya da sosyalist bir toplumda akla gelebilecek her türlü amaç doğrultusunda kullanılmalarında herhangi bir sorun görmüyorlar.

Kapitalist sömürge sistemi, doğal dünyadan geriye çok az şey bırakıyor. Ve hayvanat bahçeleri, yaşam süreçlerinin metalaşmasını, dağılmasını, parçalanmasını gerçekleştirirken, aynı zamanda biyoçeşitliliğin yapaylaştırılıp gözler önüne serilmesine neden oluyor.

Başkasının acısı senin eğlencen olamaz!

Yetsin mi artık canlıya zulmünüz 3Zapt etme, canlılar üzerinde egemenlik kurma, hâkimiyet yaratma isteği, beraberinde akıl dışı, kötücül uygulamaları da getirdi. Hayvanların metalaştırıp gözde tüketim nesnesi haline getiren sömürgeciliğin esas sebebi insandır. Irkçılığın ve türcülüğün zirvede olduğu 20. yüzyıl başlarında değişik vücut yapısına sahip insanların kafeslere tıkılıp eğlence aracı olarak sirklerde kullanılmasından farklı bir durum değildir, hayvanları doğal yaşam alanlarından koparıp kafeslere kapatmak ve üzerlerinden ticaret yapmak. David Lynch bunu Elephant Man filminde başarılı bir şekilde işlemiştir. Filmde farklı fiziksel özellikleri nedeniyle sirklerde sergilenen bir insanın yaşamı anlatılmaktadır. Ancak orada bile fil adam, istasyonda insanların üzerine geldiği sahnede sıkışıp kaldığı bir noktada şöyle haykırmaktadır: “Ben hayvan değilim. İnsanım.” Yani hayvanlara o insanlık dışı muameleyi reva görüyor olduğu izlenimine kapılmamak elde değil. Zamanla insanlar, bunun yanlış bir eğlence anlayışı olduğunu farketmişlerdi. Şimdi de insanların aynı farkındalığı hayvanlar için gösterecekleri günü sabırsızlıkla bekliyoruz.  Fakat bu konuda umutsuzluğa düşmememiz için hiçbir sebep bulamıyoruz.

Travmalara neden olacak şartlarda hayvanların kapatılıp sömürülmesi, üstelik bunun öncelikli olarak çocuklar için eğlence aracı haline getirilmesi, çocukların küçük yaşlarda bu hastalıklı, başka canlıların acıları üzerinden bir eğlence anlayışı geliştirmeleri ve bunu benimsemeleri kabul edilemez. İnsanların eğlenirken yaşayacağı anlık mutluluk uğruna hayvanların yaşamları boyunca hapsoldukları yerlerde acılara maruz kalmalarını hiçbir gerekçe haklı çıkaramaz.

Bu nedenledir ki kimse sanmasın, hastalıklı bir toplum yetiştirmenize müsaade edeceğimizi ya da hayvanlar üzerinde herhangi birinizin ister erk olsun ister iktidar, tahakküm uygulamanıza izin vereceğimizi.

Varsa vereceğimiz bir özgürlük mücadelemiz, neden tüm canlılar için olmasın?

Varsa yaşanılabilir özgür bir hayat, neden hepimizin olmasın?

İmza kampanyasına katılmak için lütfen tıklayınız. Destek olunuz lütfen.

Toplumsal cinsiyet bağlamında kamusal mekân ve güvenlik atölye çalışması

TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Komisyonu eylem programı kapsamında 44’üncü dönem boyunca Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Atölyeleri düzenlenecek, bu program kapsamında panel ve söyleşilerin yanı sıra alana dair metin okumaları, film okumaları ve pratikteki sorunlara yönelik atölye ve saha çalışmaları organize edilecektir.

Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Atölyeleri’nin ilki 14 Mayıs 2016’da Antigone’nin İzinde: Direniş ve Kadın temasıyla gerçekleştirilmişti.

Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Atölyeleri’nin ikincisi 16 Temmuz 2016 saat 10:00’da Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Kamusal Mekân ve Güvenlik temasıyla gerçekleştirilecektir. Etkinlik kapsamında panel oturumunun yanı sıra toplumsal cinsiyet kavramının kamusallık ve kamusal mekânda güvenlik bağlamında tartışılacağı ve pratikte gerçekleştirilecek uygulamaların tasarlanacağı atölye çalışmaları da yapılacaktır.
Etkinlik herkese açıktır. 

Konuşmacılar:

– Melek Göregenli, Ege Üniversitesi Psikoloji Bölümü
– Tuna Akpınar, Kaos GL
– Belgin Güç, Kırmızı Şemsiye
– Bihter Altay, Kırmızı Şemsiye
– Nilay Oğultürk, Çankaya Belediyesi
– Aysun Töngür, Çankaya Belediyesi

Program:

10.00-10.15 Açılış
10.15-12.30 Panel oturumu
12.30-13.30 Öğle arası
13.30-15.30 Atölye çalışmaları
15.30-15.45 Ara
15.45-18.00 Atölye çalışmaları
18.00-19.00 Atölye sonuç sunumları
19.00-20.00 Kapanış kokteyli

Facebook etkinlik sayfası için tıklayınız.

Kırsal sosyolojideki modernite hazzı ve Ordu seli

0

Doğu Karadeniz illeri, sanki bir nöbet sistemindeymişler gibi, sırayla, her yıl bir tanesi, bir sel travması geçiriyor. Genel olarak nedenler birbirine çok benzer ve elbette bu nedenler esas olarak, doğaya yönelik rant temelindeki müdahalecilikten kaynaklanıyor. Ve elbette HES, sahil yolu blokajı, dere habitatı üzerine konut/sanayi yerleşkelerinin inşa edilmesi, çarpık köprü yapılaşması, yani selin “bir insan tasarrufu olarak” afet kimliği ile buluşmasına neden olan temel etmenler devlet/sermaye ekseninde gelişiyor.

Ne var ki, bu endüstriyel operasyonları tartışırken girdiğimiz teknik girdap, dere/orman/toprak üzerinde kitlesel olarak tahribat yaratmanın arka planındaki zihin haritasını gölgede bırakıyor.

Doğa-insan çelişkisi ile ilgili güncel tartışmada, kabaca rant /para kazanma motivasyonu teorik bir doğru olmakla birlikte, bu motivasyona ardışık olarak oluşan kültürel nosyon rant sahiplerinin çok ötesinde halk tabakalarını da tesiri altına aldı.

Bu “modern” motivasyon, otantiğe en yakın yaşam bağlamlarına (mesela yaylalara) kadar şu hisle geldi: “Teknik olarak her şey mümkün. Elektrik var, beton var, makine var, dozer var.” Buradaki “her şeyin mümkünlüğü hissi” sosyolojik krizin temel ekseni aslında.

Modern müdahale mümkünlüğü

Özellikle son 10 yılda köylülerde yalnızca endüstriyel olanakların yarattığı konfor talebini ve memnuniyeti değil, duygusal olarak da endüstriyel müdahale araç/eylem ve projelerinden haz alma eğilimini izliyorum. Bir yolun kepçelerle hoyratça yarılmasını ve ağaçların köklenmesini, kendi derelerinin betonla doldurulmasını iştahla izliyor, büyük iş makinelerini hayranlıkla seyrediyorlar. Her şeyin modern müdahale ile “mümkünlüğü” özellikle köylük bölgeleri büyülüyor.

Özellikle son 15 yılda, ülkedeki yapılaşma ve inşaat tahribatını daha çok kentsel alanlar üzerinden çalışsak da, Doğu Karadeniz köylerindeki yapılaşma, yer yer şehirlerde kentsel dönüşüm araştırmaları yapanları dahi şaşırtacak düzeyde. Son 10 yıl, Karadeniz kırsal sivil mimarisinin yaşadığı sert dönüşüm açısından muhtemelen dikkat çekici bir akademik veri olacaktır. Son 30 yılda doğu Karadeniz köylerinde geleneksel evlerin yerine geçen beton ev inşaatları, son 10 yılda baş döndürücü bir hızla çoğaldı, köylerde yaylalarda apartman tipi yapılar yaygınlaştı. Burada altı çizilmesi gereken, bu mimari “ihtiyaç” değişkeni ile de gelişmiyor, (zira köylerimizde bir nüfus patlaması yaşamıyoruz), kentlerdeki gibi bir rant saiki ile de yol bulmuyor.

1200 km asfalt

Selin yaşandığı Ordu’da belediyenin en etkili propagandası köylere yapılan toplam 1200 km’lik asfalt yollardı. Köylere devasa iş makineleri sokularak, modernitenin doğa karşısındaki zaferi ispata kalkışıldı, günlük hayatın arasına modern-kalkınmacı bir cüsseyle ve “her şeyin mümkünlüğü” ile dalınarak gövde gösterisi yapıldı. Bu yollar yapılırken akarsuların konumlarının, davranış eğrilerinin, yağmurun karakterinin hesaplanmaması köylülerin umrunda olmadı. Dahası, coğrafyaya, her türlü ama her türlü müdahale edilebilir olmasını, gerektiğinde (!) modern otoritenin her şeyi dümdüz edebiliyor olmasını hayranlıkla izlediler.

ordu-fatsa-sel-9Devletin, doğa ile çelişkisinde, sahip olmak/mağlup etmek/ iktidar olmak, “gerektiğinde dümdüz etmek” iştahını yakından izleyen kırsal bölge insanı, bir tür psiko-transfer ile makine, beton, elektrik üçgeninde doğa üzerindeki iktidarın hazzını yaşama eğilimine girdi. (Bu arada, “betonun”, bir gösterge değeri haline gelmesi ve tüketimindeki karakter itibariyle bir post-modern haz unsuru olduğu da düşünülebilir)

Barınma, ulaşım, tarım konularında her bir insan öznesinin doğa karşısında bir iktidar haz odağı olması, yani, kırsal yaşamdaki dönüşümün arkasında yalnızca “ihtiyaç” değişkeninin olmaması sel tartışmalarının kanımca çok önemli ama yeteri kadar deşifre olmamış bir ayağıdır.

Doğa karşısında çaresizlik geçmişi

Tarihsel olarak mağduriyet hikâyeleri olan, doğa karşısında çaresizlik geçmişi olan, doğa ile çelişkileri çok yakın zamana kadar (ve ülkedeki diğer bölgelerden daha uzun süre) insan aleyhine sonuçlanmış bir sosyolojide “mümkünlük” ile oluşan haz motivasyonunu sel tartışmalarının bir ekseni olarak tartışmak isabetli olacaktır.

Öyle ki, her şeyin mümkünlüğü hissi üzerine kurulu modern paradigma köylük alanlarda göz boyarken, insan-doğa çelişkisinin kesin bir şekilde insan lehine sonuçlandığına yönelik zafer hissi, kırsal yaşantıyı hızlı şekilde organize etti ve köylük bölgelerdeki insanları bu paradigmanın bizzat uygulayıcısı haline getirdi.

ordu-fatsa-sel-1Bu yüzden, Karadeniz’de doğanın sermaye ve devlet eliyle talanı kadar, bu talanın yarattığı psikolojik tahribat ve ardından oluşan “yerel tahribat kültürü”nün “afet” tartışmalarına katılması gerektiği inancındayım.

Örneğin, bu son Ordu selinde dere yataklarına uzak bölgelerde de taşkınlar çok etkili oldu. Bunun elbette yine en önemli nedeni, derelere yönelik müdahaleler nedeniyle yer altı ve yer üstü sularının kaçış yolları araması, yer değiştirme eğilimine girmesi idi.

Büyük kısmı kurudu

Ama bir diğer önemli nedeni ise, çok ama çok yerel olan küçük “akar”ların önlerinin köylüler tarafından kapatılmasıdır. Bazı arazilerle, bahçelerle birlikte anılacak kadar lokal olan bu akarlar, bölgedeki yerel dereleri besleyen, yakın tarihte de içme suyu ihtiyacını karşılayan kaynaklardı. Son 20 yılda bu akarların büyük kısmı kurudu. İnsanların gözleri beton teknolojisi ile kamaşırken, bir zamanlar tek yaşam kaynakları olan bu akarları unuttular, üstlerinden beton yollar geçirdiler, hatta bu yatakları tamamen kaldırarak modernitenin olanakları ile yatakların iki yakasında kalan bahçelerini birleştirdiler. Oysa yağmurun fihristinde, yeri geldiğinde kullanmak üzere, bu yüzlerce akarın adresleri tek tek kayıtlıydı. Yeri geldi, kullandı.

ordu-fatsa-sel-8Bir yandan akarları yaşamlarından çıkarırken, diğer yandan beton teknolojisinin, dozer kepçe gücünün ihtişamı ile riskli tapografyalara evler inşa ettiler, dahası, doğa karşısında, bundan böyle her yere yapı kondurabilecek bir üstünlüğe sahip olduklarına inandılar; kendi elleriyle taşkın suyunun 10 misli hızlanmasına neden olan gereksiz beton yollar yaptılar; hatta harman yerlerini betonladılar. Sondaj ve hidrofor teknolojilerine yaslanarak yer altı yer üstü suları ile oyuncak gibi oynadılar; “yerel yerleşke”nin kurallarını, köy yaşantısının ekolojiyi gözeten teamüllerini, her şeyin mümkünlüğü fikrinin verdiği haz ile göz ardı ettiler.

Doğa karşısındaki kesin zaferden o kadar emin oldular ki, yalnızca 15 yıldır akmayan ırmaklara “eski dere” demekte beis görmediler.

Bir hafta öncesine kadar o kuru derenin üstünden geçerken hüzünlenirdik. Hüzünlenmeyi bile unuttukları doğadaki bu en yakın dostlarının, o eski (!) derenin, şimdi tanık olmadıkları bir coşkuyla “kendini bulması” karşısında şaşkınlar. O dere çok sevdikleri sanayi bölgesini sular altında bıraktı.

Sel-zarar ilişkisi

Özetle, sel olayında devletin sorumluluğunun altını çizerken, meselenin bunun epeyce ötesinde olduğunu kabul etmek ve her yıl doğu Karadeniz’in başka bir ilinde bir yerleri dümdüz eden sel konusunda çözüm geliştirirken bu “kitlesel modern haz değişkeni”ni hesaba katmak durumundayız.

Fatsa – Ordu arasındaki selin yarattığı tahribat, daha önce Doğu Karadeniz’de yaşanan diğer örneklerde olduğu gibi “sel-zarar” ilişkisini öne çıkardı. Bu elbette anlaşılır, zira, çaresizlik ve üzüntü tam da bu koordinat üzerinden geçiyor. Ne var ki, “Selin verdiği zarar….” diye başlayan cümleler, selin aslında derenin olağan bir hali olduğu, dere eğer özgürse, kendi fazla suyu ile pekala baş edebileceği gerçeğini, “zarar”ın aslında insanın tercihi olduğunu, yoksa zarar ziyan kimliği ile derenin yan yana gelmesinin zor olacağını unutturdu.

Diğer yandan, selin ne de estetik bir şey olduğunu, derenin kendini düzenlemeye çalışırken yaşadığı heyecanın keyifli bir seyirlik olduğunu da unutturdu.

Oysa can sıkıcı sonuçlarına karşın, dere objektif olarak bozuk düzene ayar veriyor, bu güce minnetle…

Fotoğraflar Vaskıran Bahçe Facebook sayfasından alınmıştır.
Hazırlayan:
Onur Gülbudak  / Fındık Üreticisi, Fatsa

Tuvalet ve su giderlerini temizlerken doğayı kirletmemek mümkün

Tuvalet ve su giderlerinin temizliğinde kullanılan maddeler Ph’si düşük asidik ürünlerdir. Bu ürünler tuvalete ve gidere dökülürken solunduğu vakit akciğer kanserine, buhar yapısının da cilde değmesi sonucu cilt kanserine, kısırlığa ve daha pek çok hastalığa sebep olabilmektedir. Bunun yanında, dökülen bu kimyasal maddeler giderlerden ortak su alanımıza doğru genişçe bir yol alır ve bizlere verdiği zararı tüm canlılığa da vermiş olur.

Bugün sizlere, hem kendinize hem de doğaya zarar vermeyecek şekilde, tuvalet ve su giderlerini tertemiz edecek tarifler vereceğim. Unutmayın, sizler bu yaşamın yürütücüleri ve koruyucu hekimlerisiniz. Tek yapmanız gereken, sermayenin obsesifleştirilmiş yalan yanlış temizlik alışkanlıklarını bırakmanızdır.

Tariflerimiz:

Yarım bardak karbonat ile yarım bardak sirkeyi tuvalete dökün. Fokurdayacak olan bu kimyasal reaksiyon sonunda tuvaletiniz kokulardan arınmış ve temizlenmiş olacaktır. Yine fırçaladıktan sonra üzerine bir kova kaynar su döküp sifonu çekebilirsiniz.

Tıkanmış olan gidere, yarım bardak karbonat ve yarım bardak sirke döküp 15 dakika bekletin. Daha sonra kaynar sıcak su döküp çekiliniz. Kostik kullanmadan giderinizi temizleyebilirsiniz.

2 kaşık boraks, 1 kaşık karbonat, 1 fincan sirke ve 500 ml sıcak su ile hazırladığınız karışımı, tuvalet çevresi ve diğer yüzeylerdeki mikropları öldürmek için püskürterek kullanabilirsiniz.

Temiz ve sağlıklı kalabilmek için doğal yöntemleri denemelisiniz.