Ulus Baker hakkında bugüne kadar yazdığım iki yazı var. Sinemanın başka bir hikâyesi – Figüranın diyalektiği ve Sinemanın başka bir hikâyesi- Figüranın diyalektiği 2 başlıklı yazılar; sinema üzerine yazdığı iki makalesini farklı perspektiflerde anlattığım, biraz ukalaca bir çaba ve Lacanvari bir üslup ile, dünü ve bugünü arasında, hem uzamsal bir bağlantı hem de farklı yorumlamalarını içeren metinlerdi. Bu yazı ise, onun hayatına veya birkaç yazısına değil, büsbütün olarak, bana verdiği eşsiz entelektüel ufuk, imajlar arasında kurulan bağlantı eşliğinde yapacağım yazınsal bir akış devinimi, üstada bir saygı duruşu olacak.
Baker hakkında yazarken, sürekli olarak, Stuart Hall’a karşı olan entelektüel zaferine değinirim. Chicago ekolünün en önemli akademisyenlerinden olan Hall; bütün sinema, tiyatro, müzik eserlerini, birer “metin” olarak alır. Ancak Ulus Baker, bunların aslında imajlara dayandığını söyler ve imgelerin atom altı düzleminde, bir zihin parçacığı olarak parıldar. Yalnızca şatafatlı cümlelerin mimarı değil, aynı zamanda, gösteri dünyasının her yanımızı sardığı bu ışıltılı karanlıkta, bir düşünce emekçisi olarak, imge evrenini sırtlar. Marx’tan aldığı ilk adımlarını, Deleuze ve Foucault ile yürüme dönemine getirir, kendine açtığı yolda, koşar adımlarla ilerler.
“De te fabula narratur” (anlatılan senin hikâyendir) cümlesine sığdırdığı anlamlar, onu, dünya proletaryasının içinde bulunduğu durumu onlara anlatma ve imajların sosyolojik yansımaları eşliğinde, tüm dünya işçilerine, ezilenlerine, ötekilerine uzattığı felsefi meşale ile oturtur karşımıza. Kendini daha çok Spinoza üzerinden temellendirse de, Marx’tan aldığı “bir çift söz“, onun zeminini aydınlatan bir kâğıt oldu.
Öğrencilerinin onun onuruna açtığı “körotonomedya” adlı sitede, bugüne kadar gördüğüm en anlamlı mesajlardan biri var. Sağ üstteki banner’da, “Kenan Evren ölmedi, içimizde yaşıyor” cümlesinin yanında bulunan Kenan Evren fotoğrafına tıkladığınızda, BirGün gazetesinin siyaset sayfasına yönlendiriliyorsunuz. Bu ufak gösterge, onun düşünsel perspektifini mükemmel bir şekilde özetliyor aslında; tek bir tane “Kenan Evren” çıkmadı içimizden, onların arasında yaşıyoruz ve eylemsizliğimizle dahi, onları yaşatıyoruz. İçimizdeki devleti, içimizdeki otoriteyi yok etmeden, nesnel dünyada asla bir devrim yapamayacağımızı anlatmak için, bundan daha iyi bir yol seçilemezdi sanırım.
Ulus hoca için bir slogan yaratacak olsam; “Sosyolojiyi tehlikeli hale getireceğiz!” cümlesini yazardım sanırım. Zira, aynı Zizek’in hâlâ yaptığı gibi, sosyal hayatımızın her yanına sıçrayan gösteri iktidarının anatomisini en güzel şekilde tasvir eden bu uzun saçlı ve kirli görünüşlü adam, kaleminden saçılan ihtilaller ile fırladı zihnimize.
Hakkında yazılacak cümleleri, bu cılız sayfada tamamlamam düşünülemez. Hiçbir şekilde onu tam olarak anlatmayı, hayatını, yaptıklarını, kişiliğini tanıtmayı amaçlamıyorum. Sadece zihnimde uyandırdığı kırıntıları serpiştirdiğim bu sayfa ile, ona yapabileceğim tek saygı duruşu biçimini sergiliyor ve önünde kadehimi kaldırıyorum. Bir gece vakti tanışmıştım onun evreniyle, bir gece vakti öğrendim, ben henüz ilkokuldayken ölmüş olduğunu. Bu yazıyı da bir gece vakti yazıyorum. Sanırım bu yazıya en çok uyacak final cümleleri, Nazım ustanın dizeleri olacaktır. Ondan ders dinleme fırsatına erişemedim, hiçbir zaman sigarasına eşlik edemedim, ama onun gibi, bir düşünce emekçisi olarak, gıyabında kuracağım cenaze cümleleri ile selamlarımı iletiyorum mirasına.
“O mükemmel bir kafa mükemmel bir yürek, yumruklarıyla erkek gözleriyle çocuktu. Hudutsuz ve Allahsız bir baştı o. Yoldaştı o..
Düşmanlar kına yaksın dostlar girsin saflara. Sen gözyaşı göstermeden ağlıyacaksın gece gelen telgraflara…“
Vedat Çamlı, Mustafa Aksoy ve Resul Aksoy, İstanbul Beykoz’dan Hakkari Şemdinli’ye“Barış” için yürüyecekti. 7 Temmuz 2016 Perşembe günü yürüyüşe başladıklarında polis müdahalesiyle karşılaştılar. Gözaltına alınan barış yürüyüşçüleri, 6 saat sonra serbest bırakıldı. Çünkü amaçları ne bir partiyi ne de bir ideolojiyi temsil etmekti. Dünya için, dünyayla barışmak için yürüyorlardı. Barış yürüyüşü gözaltılara ve her şeye rağmen devam ediyor.
Elbette haklarında pek çok haber yapıldı, konuşuldu. Biz de yürüyüşçülerden Vedat Çamlı ile serbest bırakıldıktan sonra kim olduklarını, amaçlarını, beklentilerini konuştuk.
Vicdan mastürbasyonunu sorgulamak
Vedat Çamlı kendinden böyle bahsediyor:
“Ben Vedat Çamlı. Kars Sarıkamışlıyım. 5 yaşından beri İzmir’de yaşıyorum ve şu anda Trabzon’da üniversite öğrencisiyim. Uzun zamandır doğaya karşı bir ilgim, merakım var. Kamp yapmayı seviyorum. Doğada zaman geçirmeyi seviyorum. Doğada huzur buluyorum. Doğa tahribatları hakkında olabildiğince duyarlı davranmaya çalışıyorum. Gündem geldikçe bu konuya insanları yaklaştırmak istiyorum. Güzel şeyler için çaba harcıyorum. Amacım bu. İlerleyen zamanlarda insanlar bu konuda daha duyarlı olacaktır. Uzun zamandır sivil alanda çalışmalar yapıyorum. Sosyal projelerde yer alıyorum. Bulunduğum şehirde, seyahat ettiğim şehirlerde farkındalık yaratmak amacıyla etkinlikler yapmaya çalışıyorum.
Mesela işlek bir caddeye gittiğiniz zaman sokakta yaşayan insanları, Suriyeli mültecileri, sokakta müzik yapan ufak yaştaki çocukları, peçete satan çocukları gördüğümde onlara para vermek yerine marketten meyve suyu alıp dağıtıyorum. Bu şekilde hem farkındalık yaratmak hem de onlara ihtiyacı olanları sağlamak istiyorum. Hayatım boyunca kendi içimde vicdan mastürbasyonunu sorguladım. Bir insana ihtiyacı olanı vermediğinde yapmış olduğun yardım vicdan mastürbasyonudur. Yani ayakkabısı olmayan birine senin gidip 10 lira vermen –elbette bu önemli bir para- doğru değil. Çünkü o çocuğun ayakkabıya ihtiyacı var. Fakat sen ona dalga geçer gibi 10 lira verirsin. Bir şeylerin arkasına saklanmak gibi geliyor.”
Daha sonrasında ise amaçlarını anlattı: “Bizim yürüyüş projemiz sadece bir gruba, bir kökene veya sadece insanlığa ait değil. Bizler dünya için, dünyayla barışmak için yürüyoruz. Canlı olan her şeyle, hayvanla, bitkilerle, kuşlarla, ağaçlarla, böceklerle barışmak için yürüyoruz. Bu dünya bizim ortak yaşam alanımız. Biz bu dünyayı tüm canlılarla paylaşıyoruz. Bugün sokak hayvanlarına tahammülümüz olmadığı için onları yakalayıp kısırlaştırıp bu dünyada hayatta kalamadıkları noktalara çıkartıyoruz. Onların yaşam alanını daraltan, onlara yaşam hakkı vermeyen ve onların hayatlarıyla oynayan bizleriz. Bu bizim egomuz.
“Yolumuz uzun”
Bizler sadece bir kesime değil bütün canlılara bu yüzden hitap ediyoruz. Bizler öncelikle kendimizle barışmak için yola çıktık. Kendimizle barıştığımızı düşünüyoruz artık. Önyargılarımızı aştığımızı, yıktığımızı düşünüyoruz. Bundan sonra dünyayla barışacağız. İnsanlarla, hayvanlarla, ağaçlarla, kuşlarla ve böceklerle barışacağız. Hiçbir canlı birbirinden üstün değildir. Hepimizin eşit yaşama hakkı var. Bir gün insanlık paranın yanmayan bir şey olduğunu anlayacak. Para evet, hayatı kolaylaştırabilir. Buna hiçbir itirazımız yok. Fakat parayla dünya yaratamayız. Bugün suyun formulü bilinmesine rağmen 2 Hidrojen 1 Oksijen atomunu biraraya getirip insanlar bir su molekülü meydana getiremiyor. Bu yüzden bizler varolanı korumakla görevliyiz. Varolana sahip çıktıktan sonra bizler dünyayla, birbirimizle barışmış olacağız. Bir gün gelecek güzel günler hayatımızda yer alacak. Uzun bir yolumuz var. Bu yolda birçok engelle karşılaşacağız. Doğa şartları, iklim şartları belki insanlar, belki hayvanlar birçok engelimiz olacaktır. Biz hepsine göğüs gerebilecek güçteyiz.
Biz biliyoruz ki sevgimiz ve barışa olan inancımız bizi Şemdinli’ye ulaştıracaktır. Şemdinli’ye vardığımız gün belki barış gelmeyecek, barışı sağlayamayacağız lakin biliyoruz ki birkaç insan da olsa birkaç yürek de olsa dokunabileceğiz ve dünya adına bir şey yapmış olacağız. Az da olsa konuşmak susmaktan iyidir. Biz susmayacağız. Biz sesimiz çıktığı kadar, konuşabildiğimiz kadar konuşacağız. Asla ve asla bir grubu, bir partiyi, bir derneği, bir vakıfı, bir kişiyi, herhangi bir etnik kökeni/ırkı temsil etmiyoruz. Bizler ilelebet ve sadece eşitlikten, barıştan yana olacağız. Bütün canlıların eşit yaşam hakkı olduğunu, bu dünyayı korumak zorunda olduğumuzu göstereceğiz. “
Ancak biz bu röportajı yaparken polis takibi hâlâ devam ediyordu. Haklarında çıkan haberlerde amaçlarından yanlış bahsedildiğini üstüne basa basa söylediler. Polis gözaltına alırken de hiç zorluk çıkarmadan, kendileri binmişler polis aracına. Korkmuyorlar, tüm sağlık problemlerine, güvenlik problemlerine karşı yürümeye devam ediyorlar. Ve bizim desteğimizi bekliyorlar. Onlarla ilgili doğru bilgi almak için kendi hesaplarını takip edebilirsiniz.
Bu yazıyı biraz kapsamlı olması sebebiyle iki bölüm olarak yayınlamak istedik. Şimdi okuyacağınız bölümde Ortaçağ’ın kadınlarını, kadınlığı ve bunun bir yansıması olarak şekillenen cadı avı sürecini anlatmaya çalışacağım. Giriş kısmında Hristiyanlık dininin etkisiyle oluşan kadın figüründen bahsederek kadının genel durumu hakkında bilgi vermeye çalışacak, 1. kısımda dönem kadınlarının günlük hayatta, hukukta, dinsel hayatta, fahişelikte ve evlilik ile aile yaşantısındaki durumlarına genel bir çerçeve çizeceğim. Sonrasında yayınlanacak bölümün, ilk kısmında ise asıl odak nokta olan “Cadı Avı”nın tarihçesine, hangi koşullarda ve ne şekilde oluştuğuna değinilecek. Sonuç kısmı da dönemin egemen kadın imgesinin cadı avını nasıl biçimlendirdiğine dair bir değerlendirme niteliğinde olacak. Ayrıca yazının sonundaki kaynakça ile verilen bilgilerin aslına ulaşabilirsiniz.
Giriş
Hristiyanlık dini, Ortaçağ’da kadın imgesinin oluşumunda en önemli etmenlerinden biridir. Ortaçağ’ın Hristiyanlık ile yoğrulan bu kadın karşıtı mirasını Aristotelesçi öğretiden aldığı söylenebilir. Aristoteles, “Politika” adlı eserinde kadının doğasına gönderme yaparak onun “yetersizliğini” vurgular. (Aristoteles, Remzi, 2012) Buna paralel olarak Ortaçağ döneminin din adamları da kadını, çelişkiler barındıran tuhaf doğası olan korkutucu bir figür olarak sunar. (Duby, 2005)
Özlem Genç, önemli bir noktaya temas ederek şöyle söylüyor: “Ortaçağ Avrupası için kadın, inandıkları dinin peygamberi Hz. İsa’nın annesi Meryem söz konusu olduğunda el üstünde tutulacak kadar kutsal, ilk günahı işleyerek tüm insanlığı günah içinde doğmaya mahkûm ettiği, çekilen acıların sebebi olduğu için Havva söz konusu olduğunda bir o kadar sıradan ve hatta denetim altında bulundurulması gereken bir varlıktır.” (Ortaçağda Kadın, 2011) Bunun temellerine inmekte yani, kadının Hristiyanlık’ta varoluş biçimine bakmakta fayda vardır.
Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu’nda doğmuş ve ardından da özellikle kadınlar ve köleler arasında yayılmaya başlamıştır. Katherine Moore, bu dinde “bireyciliğin” kadınlara çekici geldiğini söyler. (Berktay, 1999)
Fatmagül Berktay (1999), İsa’dan sonra dinin kurumsallaşmasıyla birlikte “baştan çıkarıcı Havva” imgesinin, Kilise’nin cinsiyetçiliği sürdürüp derinleştirmede kullandığı en önemli silahı olduğunu vurgular ve bu noktada kadınlara yeni bir şey de sunduğunu ekler; “bekâretini muhafaza edip kendini tanrıya adamak” yani “İsa’nın nişanlısı olmak.” İsa’nın nişanlıları ise tanrısal krallık uğruna çektikleri çilelerle, yeryüzündeki kadınların var olan aşağı statüsünün zincirlerinden kurtulabiliyordu. Aslında bakire, bekâretini korumakla ve onu tanrının emrine sunmakla, Havva’nın işlediği ilk cinsellik günahının sonuçlarını çekmekten kurtulmuş oluyordu. Bu yüzden, Hristiyanlığın ilk dönemlerinde azizlik mertebesine ulaşanların çoğunluğu kadındır ve İsa çarmıha gerilirken onu terk etmeyenler (yani kadınlar) İncil’de isim verilerek zikredilir: Mecdelli Meryem, İsa’nın annesi Meryem ve Meryem’in kız kardeşi. (Matta, Bop 27:33)
Öte yandan Hristiyanlıkta tekeşlilik zorunludur ve zinanın sorumluluğu, hep baştan çıkarıcı olarak addedilen kadında değil, bakan erkektedir. Bunların hepsi Hristiyanlığın ilk dönemlerinde kadınların bu yeni dine neden yaklaştıklarını açıklamakta faydalı olabilir.
1. Kısım: Ortaçağ Avrupası’nda kadınların durumları
Ortaçağ Avrupası’nda Kadınlar ve Gündelik Hayat
Kadınların, Ortaçağ’da günlük hayattaki etkinliği zaman zaman değişse de çoğunlukla ev işlerine ait roller üstlenmişlerdir. Kentli ve ev hizmetçisi olan kadınlar ise sadece evin temizlik, yemek gibi işlerini yapmakla kalmamıştır ve erkek efendilerinin de ihtiyaçlarını karşılamak zorunda kalmıştır. Kentlerde yaşayan soylu kadınlar da kimi zaman diğer hemcinslerinden farklı olarak, kocaları bir feodal lorda hizmet etmeye ya da bir savaşa gittiklerinde kocalarının yerine geçmiş ve kocasının yokluğunda bazen sadece ev halkını bazen yüzlerce insanı yönetmişlerdir. (Genç, 2011)
Ortaçağ Avrupası’nda kadınlar ve hukuki zemin
Konsüllerde alınanlar kararlarla oluşturulan kanunlar, kadınların daha çok aleyhinde karar alınmasını kolaylaştıracak şekildedir. Fakat kimi zamanlarda kadınların lehine karar alındığına da rastlanılır.
Hukuki zeminde birçok kanun kadınları sınırlamaya yöneliktir. Örneğin, kadınların yaptığı tanıklık kabul edilmez. Süslenmeleri halk tarafından pek hoş karşılanmaz ve hatta bu da kanunlarla sınırlandırılmıştır. Öte yandan medeni hukukun miras alanında, 13’üncü yüzyıla kadar oğul yoksa kızların da mirasa ortak olabildiği söylenebilir.
Ortaçağ’da özgür bir kadın ile özgür olmayan bir erkeğin birlikteliği ise gayrimeşru olarak nitelendirilmiştir. Bu duruma “contubernia” denerek ayıplanmıştır. Ancak bunun tam zıttı bir şekilde erkeklerin köle kadınlarla cinsel ilişkiye girmesinde hiçbir sakınca yoktur. (Genç, 2011)
Bunlara ek olarak kadınlar, toplumun ya da krallığın yönetiminde bulunamazdı. Kutsal ya da politik herhangi bir görev üstlenemez, hakim veya avukat olamazdı. Ayrıca askeri bir amaca da hizmet edemezdi.
Ceza hukuku bağlamında ise örneğin bir taciz davasında, evlilik statü belirleyicisidir. Evli ile evli olmayan kadın farklı değerlendirilirdi.
Ortaçağ Avrupası’nda kadının evlilik ve aile üzerinde konumlandırılışı
Evlilik genelde çocuk denebilecek yaşlarda ve evlenecek kişilerin değil ailelerin anlaşması üzerine gerçekleştirilirdi. Daha doğrusu, genç kızların çoğunun ya iffetli yaşamak için dinsel gruplara katıldığını ya da eril babanın/ailenin otoritesinden kaçmak için evliliği kullandığını görebiliriz. Bu sebeple evlilik kurumu aslında erkekler için bağımsızlığı, kadınlar için ise yine bir şekilde bağımlılığı getiriyordu. Hatta bu bağımlılık bazı durumlarda babanın otoritesinin oluşturduğu bağımlılıktan çok daha katı kurallar içermekteydi.
Lauren Lee, bu dönemde kadının cinsel organının (daha sonra bu düşünce Freud ile gelişecektir) erkek organının hatalı bir şekli olduğunu ve hatta kadının, eksik erkek olduğunu söyler. Buradan hareket eden Özlem Genç, kadının, zihnen disiplinsiz bir beden olarak iç organları ve özellikle cinsel organları tarafından yönetilen bir varlık olarak görüldüğünü ve kadın fizyolojisinin bu anlamda sırrının da çözülemediğinden, kısırlığın Ortaçağ boyunca bir takıntı olarak yaşadığını iletir. (2011)
Salem, 1692. Fotoğraf: MPI/Getty Images
Ortaçağ Avrupası’nda kadın ve kadının dinsel hayatta yeri
Ortaçağ’da kadınlar ancak kendilerini dine adadıklarında özgürleşebiliyordu. Hatta 8. yüzyıla kadar kadınlar, Hristiyanlığın yayılmasında önemli roller üstlendi ve dini hayatta oldukça etkili oldu. Kadınların yazılı söz ile ilişkisine kuşkuyla bakılırdı ve yalnızca rahibelik yemini eden kadınların okuma yazma öğrenmesine izin verilirdi. Fakat bu rahibeler erkek çocuklarını eğitebilme hakkına sahip değildi. Sadece kız çocuklarının eğitiminden sorumlulardı.
Bunlara ek olarak, o dönemde dini hayatı seçen kadınların önemli bir kısmının öncesinde “günahkar” bir yaşam süren kadınlardan oluştuğu bilinmektedir. Bu kadınlar, yaşamak zorunda kaldıkları zorlu hayattan kurtulmak için dini içerikli evlere sığınmayı seçmişlerdir. (Genç, 2011)
Ortaçağ Avrupası’nda kadınlar ve fahişelik
Fahişelik özellikle Roma İmparatorluğu’nda kabul gören bir meslektir. Başlarda kilisenin karşı çıktığı bilinse de sonrasında bunu kabul ettiği hatta kilisenin genelevlerden vergi alarak kendisine kazanç sağladığı da bilinmektedir.
Yoksulluk, kadınların fahişeliğe başlamasının ilk nedenlerinden biri olarak göze çarpmaktadır. Bu sebeple aslında Ortaçağ’ın ilk dönemlerinde fahişelik örgütlü bir biçimde değildi, devlet kontrolü de yoktu. Fahişeliğin örgütlü bir hale gelmesi kenti yönetenlerin dikkatlerini yoksullara çevirmeleriyle başlamıştır. (Genç, 2011)
Genelevlerin, örneğin Almanya’da, devlet eliyle açıldığını bilmekteyiz. Bu yüzden genelevlere devletin de kazanç elde ettiği kurumlar olarak bakabiliriz. Zaten genelevler bulundukları kentlere ekonomik yardımda da bulunmaktaydı. Fakat fahişelerin kendilerinden beklenen ve istenenleri yapmadıkları sürece, özellikle toplum tarafından, türlü işkencelere maruz bırakılmış olmaları da bilinen bir diğer gerçek olarak karşımızda durmaktadır.
Devamı gelecek!
Kaynakça:
Ortaçağda Kadın, Altan Çetin, Lotus Yayınevi, 2011 Kitap içinde bölüm: Ortaçağ Avrupasında Kadın, Özlem Genç, 2011
Cadılığın Tarihi Ortaçağ’da Bilge Kadının Katli, Lois Martin, Çev. Barış Baysal, Kalkedon Yayınevi, 2009
Özel Hayatın Tarihi, Cilt 2, Feodal Avrupa’dan Rönesansa, Philippe Aries, Georges Duby, Çev. Roza Hakmen, YKY, 2006
Antik Çağlardan Günümüze Evli Kadının Tarihi, Marilyn Yalom, Çev. Zeynep Yelçe & Neşenur Domaniç, Çitlembik Yayınları, 2002
Kadınların Tarihi, Cilt 2, Ortaçağ’ın Sessizliği, Georges Duby & Michelle Perrot, Çev. Ahmet Fethi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005
Politikanın Çağrısı, Fatmagül Berktay, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012
Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, Fatmagül Berktay, Metis Yayınları, 2009
Politika, Aristoteles, Remzi Kitabevi, 2012
Dünya Tarihi, Cilt 1, J.M. Roberts, İnkılap Kitabevi, 2011
Sokrates’ten Jakobenlere Batı’da Siyasal Düşünceler, Mehmet Ali Ağaoğulları, İletişim Yayınları, 2014
Hükûmet ve hükûmete destek veren kesimler tarafında Suriyeli göçmenler bir toplum mühendisliği aracı, oy deposu ve ucuz işgücü olarak görülüyor. Bu tehlikeli politikaların karşısında ise Suriyelilere yönelikırkçılık ve ötekileştirme, toplum nezdinde etkisini artırıyor. Bu iki zıt, esasında birbirine çok yakın iki ucun arasında ise hem Suriyeliler hem de bir üçüncü seçeneğin de olabileceğini düşünen insanlar kalabilir.
Türkiye’de son günlerde gündemi belirleyen konu, Suriyeli göçmenlere vatandaşlık verilmesihedefinin hükûmet tarafından açıklanması oldu. Esasında bu konunun yaratacağı sorun çok daha önceden adeta bas bas geliyorum diyordu. Suriyelilere dönük gerçekleşen linç girişimlerinden, yerel halkla Suriyeli göçmenler arasında yaşanan tartışmalardan, Suriyelilerin iftar çadırlarından kovulmalarından, turizme zarar verecek bahanesiyle şehir merkezi ve turistik yerlerden uzak tutulmalarına çalışılmasından da anlaşılacağı gibi göçmen karşıtı nefret artarak büyüyordu. Hükûmet tarafından iç-dış politik hedefleri ve toplum mühendisliği yapma çalışmalarının bir aktörü olarak kullanılmaya çalışılan Suriyeli göçmenler konusu, geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suriyelilere vatandaşlık verileceğini açıklaması üzerine çift boyutlu, etkisi ve çapı gittikçe artacak bir sorunsala dönüştü.
Twitter’da açılan #ÜlkemdeSuriyeliİstemiyorum hashtaglerinin yanı sıra özellikle Sözcü gazetesinin Suriyelileri hedef gösteren manşetleri de yükselen ırkçılığın boyutlarını gösteriyor. Diğer yandan sosyal medyada da özellikle Florya’da sahilde eğlenen eğlenirken etrafı rahatsız edecek şekilde yüksek sesle hareket eden Suriyelilerden rahatsız olunulduğunu çirkin yorumlar eşliğinde belirten videolar dönüyor. Bugüne kadar fikirsel bazda gelişen göçmen karşıtı ırkçılık artık kendini sosyal medyada ve sokakta açıkça ifşa ediyor.
Hükûmet için oy deposu ve ucuz işçi potansiyeli
AKP hükûmeti tarafından önerilen vatandaşlık verme projesinin hiçbir şekilde masum olmadığı, salt insanı ve vicdani değerlerle yapılmadığı ne yazık ki çok açık. Hem hükûmet tarafındaki açıklamalar hem de hükûmete yakın yandaş basının manşetleri açıkça bu insanları sadece ekonomiye yapacakları katkı üzerinden değerlendiriyorlar. Bu manşetlerden biri Akşam gazetesinin attığı “3 milyonluk taze kan” manşeti oldu. AKP hükûmeti Suriyeli göçmenleri iç ve dış politika aracı olarak kullanıyor. Diğer yandan Suriyeli göçmenlerin ucuz işgücü olarak ve de kayıtdışı olarak çalıştırılmasının kolay olabileceği fikri de hükûmetin neo-liberal ekonomi politikası için adeta biçilmiş kaftan.
Diğer yandan hükûmet ve hükûmete destek veren kesimler tarafında Suriyeli göçmenler bir toplum mühendisliği aracı olarak görülüyor. Bu noktada bizzat devletin başı tarafından dillendirilen Güneydoğu bölgesinde yıkılan (!) yerlere yapılacak yeni TOKİ projelerinde Suriyeli göçmenlerin yerleştirilmesinin düşünüldüğü, aylardır şiddetle süren yıkım ve imha politikasının çok önceden kurgulanmış bir plan olduğunu gösteriyor. AKP’nin beklediği oy alamadığı ve çokça laik nitelikteki Kürt coğrafyasında Suriyeliler üstünden bir dönüştürme politikası izleyeceğinin işaretlerini alıyoruz. AKP’nin Alevi yerleşimlerine, özellikle de Maraş’ın Pazarcık ilçesindeki Terolar Köyü’ne ait meralara bir mülteci kampı yapma kararı alması da tüm bu endişeleri ne yazık ki haklı çıkarır nitelikte.
Hükûmete karşı gibi görünüp ırkçılık yapmak
Türkiye’de Aylan Kurdi’nin tüm dünyayı çok derinden etkileyen fotoğrafının gazetelerde yayınlanmasından sonra mültecilere yönelik bir uyanış ve hassasiyet oluşmuştu. Fakat bu uyanış sırasında konu halen Türkiye’deki orta sınıfın olduçka uzağındaydı. Şimdi ise Suriyeli göçmenler Sünni-Türk orta sınıfın adeta yanıbaşında, sokağında, yürüdüğü yolun üstünde. Bu hassasiyetin Suriyelilere dönük bir ırkçılığa hızla evrildiğini görüyoruz.
Bu bağlamda, özellikle Sözcü gazetesinin birkaç gündür attığı başlıklar Türkiye’de büyük bir kesimin Suriyelilere nasıl baktığını yansıtıyor. Sözcü manşetinde“Erdoğan’ın vatandaş yapacağızdediği üç milyon Suriyeli arasında iti kopuğu, katili, yobazı, dinci teröristi ne ararsan var” ifadelerini kullanırken, Reyhanlı’da iki Suriyeli kimyagerin evde bomba yapımı sırasında gerçekleşen patlamayla öldüğünü birinci sayfasından okurlarına duyuruyordu. Fakat yan bölümde yer alan ifadeler hiç de masum bir tepkiyi dillendirmiyordu. Bu bölümde “İşte AKP’nin yeni Türkiye’si. Türkler vergi ödesin. Türkler işsiz kalsın. Türkler askere gitsin. Türkler şehit olsun. Suriyeliler beleş yaşasın” gibi ifadeler yer alırken, bir cümlede de Suriyeliler ‘it kopuk’ olarak niteleniyordu. Bu manşetteki sayfa sosyal medyada adeta paylaşım rekoru kırarken, paylaşan kişiler ise belki de şunu hiç düşünmüyordu: “Peki ya bu manşeti Avrupa’da bir gazete Türkler için atsaydı”
Arap düşmanlığı Suriyelilerde devam ediyor
Türkiye’de çağlardır kodlanmış Arap düşmanlığı Suriyeliler üzerinden devam ediyor, yeniden üretiliyor. Tüm Kürtlerin bir potansiyel terörist olarak görülmesindeki genelleyicilik, tüm Suriyelileri potansiyel IŞİD veya El Nusra üyeleri olarak görmede de kendini gösteriyor. Oysaki Türkiye’deki Suriyelilerin ezici bir çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşuyor. Bu insanların büyük bölümü hem Esad rejiminden hem de IŞİD ve Nusra gibi örgütlerin katliamlarından, tecavüzlerinden kaçarak Türkiye’ye gelmişlerdi. Bu genelleyici bakış açısı ve dışlama belki de bu insanları dinci katliam örgütlerinin kucağına itiyor.
Suriyelilere karşı ırkçılıkta diğer bir sorunsal da bu ırkçılığı yapanların bunun farkında olmaması, hatta kendince haklı ve masum argümanların kullanarak muhalefet yaptıklarını düşünmeleri. Bunun en çok kullanılan örneği “Suriyeliler işlerimizi elimizden alacak” argümanı. Aynen Almanya’da aşırı sağın Türkler ülkelerine geldiğinde hissettiği korku ve endişe gibi.
Diğer yandan yaşam koşullarına ve laik yaşam tarzına da müdahaleler olabileceği endişeleri var. Bu endişelerin tabii ki bazı haklı yanları var, farklı bir kültürden gelen insanların topluma uyum süreci uzayabilir, belki hiç gerçekleşmeyebilir, hükûmetin de verdiği cesaretle kendi hayat tarzı ve hassasiyetlerini içine geldiği topluma empoze etme riskleri olabilir. Fakat bu endişelerde de “ötekileştirmenin” bu insanların kendi içine kapanarak cemaatleşmesi sonucu doğurabileceği gözden kaçırılmamalı.
Ötekileştirmek onları kullanmak isteyenleri ekmeğine yağ sürebilir
Bu çetrefilli konuda hepimizin üstüne görevler düşüyor. Öncelikle ağır bir şekilde üstümüze çökmeye başlayan bu kapkara ırkçılık bulutlarının sonunun nereye varacağı görülmeli. Irkçılık ve ötekileştirme bu sorunu iyice derinleştirebilir. Bu sorunu salt hükûmet veya hükûmetler çözemez, ki sorunların büyük bir bölümünün kaynağı olan sözkonusu hükûmet ise.
Aynen Avrupa’nın birçok yerinde olduğu gibi sokakta, işyerlerinde, her yerde “mülteciler hoşgeldiniz” dememiz gerekiyor. Bu sorunu ancak onlarla birlikte çözebiliriz. Hükûmetin yanlış politikalarının cezasını bu insanlara ödetmek yerine, belki de bu insanlarla birlikte bu politikalara karşı duracak kamuoyunu yaratmak bunu da yaparken halklar arası dayanışmayı göstermek gerekiyor. AB ile yapılan çıkarcı anlaşmanın iptal edilmesini savunmak, buradan gitmek isteyen mültecilere serbest geçiş hakkı tanınmasının önünü açmak, burada kalmayı tercih edecek mültecilerin ise ırkçı veya dinci olmayan eğitimle toplumsal entegrasyonlarını hızlandırmak ilk planda atılacak adımlar olarak öne çıkıyor.
Eğer bu konuda geç kalırsak veya kötü niyetli politikaları ve ırkçılığı durdurup bir üçüncü yolu savunamazsak, çağlar ve kuşaklar boyu sürecek bir toplumsal düşmanlığa ve ırkçı gerilime teslim olacağız.
“Muhriplerin şiddetine ve açgözlülüğüne karşı yerli kabile halklarının galip geleceğine dair hiçbir umut olmadığını mı düşünüyorsunuz? Dünyanın öfkesini ve asla durmayacak titremesini unutuyorsunuz. Dünya bir gecede tüm ulusların ‘zenginliğine’ tekrar el koyacak.” (1) En vicdansız insanı bile sarsma gücüne sahip bu cümleleri borçlu olduğumuz ekoeleştiri kavramına Greg Garrard’ın kitabını da vesile ederek bir göz atalım isterseniz.
Ekoeleştiri, edebiyatla tüm fiziksel çevre arasındaki bağın incelenip, bunun tarihsel arka planının ortaya konması ve metinlerin, fikirlerin, eserlerin ekolojik etik açısından tutarlılıkları ile tutarsızlıklarını araştırarak açıkça politik bir tutum alınmasıdır. “En geniş tanımıyla da insanla insan dışı arasındaki ilişkinin kültürel tarih boyunca irdelenmesi ve bizzat “insan” kavramının eleştirel bir incelemesidir.” (2)
“Ama onlar hayvan…”
Aslına bakarsanız insanın edebiyat, felsefe, tarih, psikoloji, sanat ve siyaset bilimi alanlarındaki tüm çabası kaybettiği şeyi tekrar elde etme arzusundan kaynaklanır. Şunu söylemeliyiz ki; ilksel insanların karşılıklı yardımlaşmaya dayalı, doğayla daha uyumlu bir hayatları vardı. Kıskançlık, haset, kibir, oburluk, özel mülkiyet yoktu. J.J.Rousseau’nun deyimiyle ne zaman ki uyanık bir insan bir toprak parçasını çitle çevirip burası benim dedi işte o zaman kötülük tohumları da ekilmiş oldu. Neredeyse tüm kötülüklerin müsebbibi özel mülkiyet, erkek egemen bir şekilde kadını, doğayı, yoksul erkekleri ve hayvanları tahakkümü altına almaya çalıştı. Bu durumun ulaştığı en çarpıcı aşamayı, Upton Sinclair, Chicago Mezbahaları kitabında “Bu mezbahada domuzun çığlığından başka, her şeyinden faydalanılır” diyerek resmeder. Sinclair, mezbahanın işleyişi üzerinden müthiş bir kapitalizm tahlili ve eleştirisi yapar. Kitap, sosyalist hareketi ve gıda tüketim bilincini derinden etkilemiştir. Adorno da bu düşünceye “Auschwitz, bir insan mezbahaya bakıp ‘ama onlar hayvan’ dediği zaman başlar” diyerek katkıda bulunmuştur.
Edebiyatta ekoeleştirel bilinci Yunan şair ve tragedya yazarı Vergilius’a kadar felsefede ise Epikuros’a oradan da Pisagor’a kadar götürebiliriz kanısındayım. Pisagor bir vejeteryandı. Vejeteryanlık kavramı ortaya çıkana kadar et yemeyenlere pisagoryen denirdi. Epikuros ise sadece elinde olanı haz ile tüketme üzerinden bir grup arkadaşıyla Atina’nın dışında, bahçeli, mütevazi bir eve taşınarak sürdürülebilir olmaktan çıkan şehir hayatını ilk terk etme örneklerindendir.
Pastoral edebiyat, ekoeleştiri açısından önemli bir yere sahiptir ve bir yandan sanayileşmeye getirdiği etkili eleştiriyle çevreci bilince büyük katkıda bulunurken bir yandan da kır yaşamındaki hayvan sömürüsünü ağırlıklı olarak gözden kaçırır. Toplumun seçkinleri de pastoral edebiyat aracılığıyla tekrar hatırladığı kır hayatını, ekonomik sürdürülebilirliğinin ötesinde hafta sonu lüksünü yaşayacağı bir tüketim alanına dönüştürürken, şehirde içinde olmaktan bunaldığı beton binalardan bir tanesini de bu özel arsasına kondurur.
Her şey insanlar için değildir!
Tarihçi Peter Coates ve Frederick Clements gibi kimi pastoral ekolojistler ise insan müdahalesinin olmadığı bir doğal durumu savunurlar. Bunun toplumsal yaşam açısından olabilirliği tartışma götürebilir fakat tek tanrılı dinlerin insana -bütün canlı hayat sizin için var- şeklindeki insan merkezciliğe yol açan seslenişi konusunda epeyce uyarıcıdır. Çünkü; İbrahimi dinler; her şeyin, insana, hatta erkeğe hizmet için var olduğu patriarkal söylem ve pratiğiyle hesaplaşmadan ne cinsiyetçi aşağılamayı ne hayvan katliamını ne de doğa talanını önleyebiliriz.
İnsan kendince korunaklı “evi”ne yerleştikten sonra, yaban hayat onun için tehlike demekti. Örneğin; Gılgamış destanı yaban hayatı bir tehdit olarak betimler. Bu algı en yüksek seviyesine batı akılcılığı ve bilimselciliğinin öncüleri Fransiz Bacon, Rene Descartes ve Isaac Newton aracılığıyla ulaşmıştır. Onlar için doğa hükmedilmesi gereken bir makinedir. Bu bakış, ilksel insanların evreni organik bir bütünlük olarak gören yaşam tarzına indirilen en büyük darbedir. Dahası kapitalizmin doğadaki her şeyi tüketim nesnesi haline getiren yok ediciliğinin zihinsel temellerini oluşturur. Bunun karşısında yaban hayatın önemini vurgulayan edebiyat yirminci yüzyılda özellikle Amerika’da oldukça geniştir. Bunlar arasında en çok öne çıkanları ise on dokuzuncu yüzyıl için Thoreau ve Muir iken yirminci yüzyıl için Mary Austin, Aldo Leopold ve Edward Abbey’dir.
Modern zamanların ilk çevreci metni olarak Rachel Carson’ın 1962’de kaleme aldığı Sessiz Bahar’ında yer alan “Yarının Masalı” başlıklı bölüm kabul edilir. Carson, bu Peri Masalı’nda, doğayla alabildiğine uyumlu insanlar ve müthiş bir pastoral yaşam resmederken, sonrasını ise pestisitlerin kansere yol açtığı, kuşların sayısında çok ciddi bir azalmanın görüldüğü, ölümün ve felaketin kol gezdiği ortam olarak anlatır. Sessiz Bahar özellikle Amerikan toplumunda çevre bilinci ve modernliğin yarattığı hastalıklar konusunda oldukça önemli etkiler sağlamıştır.
Kötülüğün sıradanlaşması
Ekoloji mücadelesinin, çok uzun bir geçmişi olmamasına rağmen sayısız yaklaşımlara sahne olduğunu söyleyebiliriz. Bu çeşitliliğin ortaya çıkmasının sebebi; insan, doğa, toplum, teknoloji ve politik sisteme bakış açılarının farklılığıdır. Bu farklılık kendisini edebiyat alanında da göstermektedir. Değişik ekolojik yaklaşımları kısaca da olsa anlatmak, yazının boyutunu aşacağı için isimlerini anmakla yetineceğiz; Bolluk (Cornupoia), Çevrecilik, Derin Ekoloji, Ekofeminizm, Ekomarksizm, Toplumsal Ekoloji ve Heideggerci Ekofelsefe…
“Kötülüğün sıradanlaşması” ve yaygınlaşması karşısında kendini çaresiz, yenilmiş hisseden insanın en önemli sığınaklarından birisi de kıyamet edebiyatı olmuştur. Ekolojik duyarlılığı olan yazarlar, sanırım dehşete düştüğü insan barbarlığı karşısında ancak o insanda suçluluk duygusu yaratacak edebiyat üreterek etkili olmaya çalışmıştır. Büyüdüğü madenci kasabası ve İngiliz sanayileşmesini adeta bir karabasan gibi yaşayan D.H.Lawrence, Lady Chatherley’in Sevgilisi romanında, teğmenliği terk edip orman bekçiliğini tercih eden bekçi Mellors’u coşkulu ve doğal bir kişilik olarak betimler.
Lawrence, birbirini tamamlayan Gökkuşağı ve Aşık Kadınlar romanlarında pastoral olanı etik-ekolojik bir kaygıyla dile getirir. Onun eserlerinde insan, doğayla mücadele içerisinde değil birlik olduğunda gerçek insan olur ve mutluluğun yolunu yakalayabilir. Aşık Kadınlar’daki maden sahibi Gerald, doğayı sadece gezilecek bir alan olarak görüp, yaptığı işin tahribatını hiç düşünmediği için bunun faturasını karda donarak ölmek şeklinde öder gibidir. Lawrence, bütün bu yanlarıyla modern hümanizm sonrası geleneğin ve çevre bilinci yazınının başlangıcında durur. İnsanın doğayla uyumluluğunu temel mesele edinen Taocu ve Zen Budist doğu felsefecileri, Lawrence’ı kendilerini okumadığı halde en iyi anlayan batılı yazar olarak görürler. Aşık Kadınlar’daki Birkin gibi, insan türünün hayatta kalacağına dair umudunu yitirmişliğe diğer bir örnek; “Paul Ehrlich’in ikna edici gücünü insanı dehşete düşüren kıyametçi öngörülerinden alan The Population Bomb adındaki neo Malthusçu eseridir.”(3)
Gezegeni korumak diye bir şey yoktur!
Martin Heidegger’e gelince “Meskeni düşünme” üzerinden bir tutumu ekoeleştirel felsefeye katarken bir yandan toprağın ve sulak alanların korunmasına bir yandan da Nazizme hizmet etmiştir. “Heidegger’in çiftçilik sanatı felsefesi, Nazi ideolojisinde yer alan Alman kanı ve toprağı arasındaki ilişkiyi vurgulayan ‘Blut und Boden’ (Kan ve Toprak) felsefesiyle fazlasıyla uyumludur. Naziler, dünyadaki ilk doğa koruma ve hayvan hakları kanunlarını hayata geçirmişlerdir. Ancak kan, ter ve gözyaşı aracılığıyla toprağı varlıklarının bir parçası haline getirme düşüncesi üzerinden, Alman halkı için uyumlu mesken arayışı nihayetinde aykırı bir çelişkiyle sonuçlanarak topyekun savaşa ve soykırıma kadar uzanmıştır.” (4) Bu durum, Toplumsal Ekoloji felsefesinde insana, doğaya ve hayvana dair hiçbir sorunu hiyerarşinin çözülüşü bağlamında dışarıda tutmayanMurray Bookchin’in ne kadar haklı olduğunu ispatlar gibidir. Eğer insan toplulukları hiyerarşik ve tür-cü olmayan, özyönetime dayalı bir birliktelik organize edebilirse doğa tahribatını da en aza indirebilecektir.
“Kötü hava” yoktur, sadece uygun olmayan kıyafet vardır, aynı şekilde “gezegeni korumak” diye bir şey de yoktur. Gaia, bizim “yıkma” kapasitemizin çok ötesindedir. Çevre krizlerine müdahale edebilmek için gereken akıllı teknolojilere, kurnaz politikalara ve etik değerlendirmelere ek olarak, daha iyi ve daha az insan merkezci olan metaforlara ihtiyacımız var. Ekoeleştirrinin projesi ve taahhüdü de budur.
Greg Garrard’ın Ekoeleştirisi, kitabın meselesi olabilecek her konuya dalıp, hakkını vermeyi başarmış. Biz de mümkün olduğu kadar girdiği her konuya kısaca yer vermeye çalıştık. Çünkü; her konu başka bir okurun ilgisini çekebilecek nitelikte… Ekopolitiği şu veya bu biçimde gündemine almış herkesin inanılmaz çeşitlilikte ve titizlikte sunulmuş anekdotlarla karşılaşacağı bir kitap olmuş Ekoeleştiri… Severek ve heyecanla okudum. Size de iyi okumalar!
Ozon deliğitüm gezegenin karşı karşıya olduğu en büyük sorundu. Ozon’un koruması olmadan, Güneş’in ultraviyole ışınlarının hepimizi yakması büyük bir tehditti. Lakin 1987’de küresel topluluk bu konuda bir şeyler yapmak için eşi görülmemiş bir antlaşmayı kabul etmek üzere bir araya geldi. Montreal Protokolü buzdolapları, klimalar ve hatta saç spreyi kullanımı gibi ozon deliğinin büyümesine neden olan kimyasal olaylara bir faz çağrısında bulundu.
Bizi Güneş’in UV ışınlarından koruyan stratosfer katmanı olan ozon, eğer bir hasta olsaydı; protokolün onaylandığı günden beri geçen otuz yılda, sağlık durumu ağır birinden, ayda yılda bir kontrole gitse yetecek bir hasta durumuna gelmişti. Çünkü, son kontroller gösteriyor ki ozon tabakası, iyileşme yolunda güzel bir şekilde yol alıyor. Bu da tüm insanlık ve dünya için muhteşem bir haber!
Yaptıklarımız dünyayı iyileştiriyor
MIT’de Atmosfer Kimyası ve İklim Bilimi profesörü olarak görev yapan uzman Susan Solomon‘ın: “Yaptıklarımız dünyayı iyileştiriyor. Gezegen olarak çevresel bir felaketten kurtulduk, yaşasın! Bu bizler için çok büyük bir sürpriz“sözleriyüreklere su serpti.
Araştırmalar, ozon tabakasındaki deliğin 2000’dekine kıyasla 4 milyon kilometrekare küçüldüğünü gösteriyor. Bu yaklaşık olarak Hindistan’ın yüz ölçümüne denk geliyor. Delikteki daralmanın en azından yarısının, ozona zararlı kimyasalların kullanımının aşamalı olarak azaltılması sayesinde gerçekleştiği düşünülüyor. Bu yüzden, Montreal Protokolü en başarılı çevre anlaşmaları, iklim değişikliği ve ekolojiyi koruma politikası için bir model olarak görülüyor.
Yine kızartmayı rahatlıkla tahtından edecek çok lezzetli bir tarifle karşınızdayım. Sebze sevmeyenlere bile sevdirecek cinsten ve sıcak yaz ayları için vazgeçilmez hafiflikte bir tarif.
Çok rahat söyleyebilirimki benim en sevdiğim “yazlık” yemeklerden.
İşte reçete;
Malzemeler:
1/4 karnıbahar
1/4 brokoli
2 havuç
1 yeşil biber
1 kırmızı biber
3 kabak
1 limonun suyu
2 diş sarmısak
1 yemek kaşığı soya sos
Zeytinyağ
Tuz, karabiber, zerdeçal
Yarım demet maydanoz
Yapılışı:
Tüm sebzeleri yıkayıp orta büyüklükte doğruyoruz. Yağlı kâğıt serdiğimiz ve göz kararı zeytinyağ döktüğümüz büyük ve genişçe bir fırın tepsisine orta boy doğranmış sebzeleri bocalıyoruz. Sebzelerimize tuz, karabiber ve zerdeçal ile masaj yapıp, fazla üst üste gelmeyecek şekilde tepsiye yerleştiriyoruz. Önceden 200 dereceye ayarlanmış fırınımızda yaklaşık 30-40 dakika (çok kurutmayacak şekilde) pişiriyoruz .
Sebzeler fırındayken sosumuzu hazırlıyoruz. 1 limonun suyunu sıkıp içine az zeytinyağ, 1 yemek kaşığı soya sos, 2 diş ezilmiş sarmısağı ekleyip karıştırıyoruz.
Ayrı bir yerde maydanozlarımızı ince ince kıyıyoruz.
Sebzeler pişip fırından çıktığında önce maydanozlarımızı ardından sosumuzu ilave edip keyifli sofralarda sevdiklerimizle paylaşıyoruz.
Afiyetle…
Dip Not: Siz bu tarifi geliştirip farklı sebzeler (patates, patlıcan gibi) kullanabilir ve sosa damak tadınıza göre eklemeler yapabilirsiniz .
Kadınlar her alana olduğu gibi sanata da mücadeleyle giriş yaptı. Ataerkil zihniyetin sanat ve kadın konusundaki yorumu ise yarattığı kalıp yargılardan ibaretti. Buna rağmen kadınlar, sanat dünyasının başarılı isimleri arasına girdi. Bu isimlerden biri olan Sabiha Bozcalı, 1903 yılında İstanbul’da doğdu. Eserlerinde endüstri üretimini konu haline dönüştüren ilk kadın ressam olan Bozcalı, aynı zamanda Türkiye’nin ilk kadın illüstratörü.
Sanatçı, evde özel eğitim ve ünlü ressam Ali Sami Boyar’dan resim dersleri aldı. Seçkin bir ailede yaşamanın verdiği avantajla pek çok kadından daha şanslı olan Sabiha Rüştü, uzun ve faydalı bir eğitim süreci yaşadı. Küçüklüğünden beri resme ilgi duyan sanatçı, aldığı özel eğitim ile Almanca, Fransızca ve İtalyanca öğrendi. Yurtdışında aldığı eğitimlerle yeteneğini iyice geliştirdi. 15 yaşında Berlin’de ressam Lovis Corinth’in atölyesine katıldı. Daha sonra Münih’te Karl Kaspar’ın atölyesinde bulundu. Aynı zamanda Paris ve Roma’da da gelişimini sağlayacak atölyelerde, çalışmalarda yer aldı. Bu süreç, onun hem sanatını hem de çevresini geliştirdi.
Karakalem, yağlıboya, suluboya ve pastel gibi resim sanatının pek çok tekniği ile eserler üreten Sabiha Rüştü Bozcalı, Reşat Ekrem Koçu’nun editörlüğünü yaptığı İstanbul Ansiklopedisi için illüstratif eserler üretti. Mısır’da saray duvarı süslemesinde ve Roma’da çalıştı. Bunun yanı sıra aile üyelerinin portrelerini de resmetti. 1938 yılında yurdun güzelliklerinin görülmesi amacıyla uygulanma kararı alınan Yurt Gezileri projesine katılan ilk ve tek kadın sanatçı olan Sabiha Bozcalı, Yurt Gezileri kapsamında Zonguldak’a gitti, Kozlu Elektrik Santrali, Skip Tesisatı, Karabük Demir Çelik Fabrikası, Asansör (İncir Harmanı), Asansör Makinası, Sömikok Makinası, Varagel, Sömikök Fabrikası, Demir Çelik Fabrikası’nı çalıştı.
Portre, manzara, tarihi köşkler ve natürmort konularını tercih eden sanatçı,1922–1923 yıllarında Galatasaray sergilerine desenleriyle katıldı. Kişisel sergisini de açtı. Çocukluğunda itibaren sanat tutkusunu doludizgin yaşayan Bozcalı, pek çok esere imza attı.
Çok sayıda da yayını resimledi
Orhan Veli (Türkçeye uyarlayan) La Fontaine Masalları, 2 Cilt, İstanbul, 1943 -Reşat Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul, 1945 -Dorothy Blatter, The Turkish Twins, 1956 -Nezihe Araz, Anadolu Evliyaları ve Yunus Emre, İstanbul, 1958 – Reşat Ekrem Koçu, Osmanlı Padişahları, İstanbul, 1960 -Reşat Ekrem Koçu, Forsa Halil, İstanbul, 1962 -Reşat Ekrem Koçu, Patrona Halil, İstanbul, 1967 -Reşat Ekrem Koçu, Kabakçı Mustafa, İstanbul, 1968.
1998 yılında yaşamını yitiren Sabiha Bozcalı, eserleriyle sanat dünyasında geniş bir yer edinirken dönemin resim cemiyetlerine üye olmuştu. Son zamanlarda ise Bozcalı’nın anısını yaşatmak için projeler üretildi. 2014 yılında Sabiha Rüştü Bozcalı arşivioluşturulurken 2015’de de Salt Beyoğlu’nda Sabiha Rüştü Bozcalı sergisi açıldı.
Not: Eserlerini merak edenler bu linkten inceleyebilirler. Kaynak: Deniz BAYAV, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında kadın ressamlarımız, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2011.
Electronicast Podcas olarak soundcloud üzerinde yerel underground müzisyelerin setlerini yayınlayarak müzik hayatına başlayan Electronicastle ve Ritual Spiritual’in birlikte düzenlediği “Uprising Friendly Gathering” etkinliğinin ikincisi, 21-23 Ağustos 2016 tarihleri arasında, Fethiye, Yeşil Vadi‘de gerçekleşecek.
İlk 100 katılımcıya 100 liradan satışa sunulan biletler, ön satışta 125 ve kapıda 150 lira olarak tekrar satışa çıkacak. İndirimli biletleri 15 Temmuz ile 15 Ağustos arasında temin edebilirsiniz.
Festival alanında art gallery ve takı standının da olacağı gibi her sabah saat 11.00’da yoga etkinliği düzenlenecek. Her gün 13.00’da çocuklar için ayrıca yoga etkinliği gerçekleştirilecek.
Electronicastle ekibinden Ahmet Ekko Yılmaz ile parti öncesinde kısa bir sohbet gerçekleştirdik. Bir psy trance parti ile şamanik bir ritüelin özünde birbiri ile aynı olduğunun altını çizen Ahmet, katılımcıların niyetlerinin de önemli olduğunu söylüyor.
Yeşim Özbirinci: Parti hakkında biraz bilgi verebilir misin?
Ekko: Electronicastle ailesi olarak biz festival değil ritüel yapmayı amaçlıyoruz; etkinliği planlarken seçimlerimiz ise özgür ruhların varoluşlarını en uygun biçimde yaşayabilecekleri atmosferi yaratma fikri üzerine şekilleniyor.
Zaten bir psy trance partisiyle şamanik bir ritüeli özünde birbirinden farklı bulmuyoruz. Doğanın her zaman hissettiğimiz çağrısını yanıtsız bırakmıyor ve onunla kucaklaşarak dans ediyoruz. Tabii ki katılımcıların niyetlerinin de bu amaca hizmet etmesi ve yaydıkları vibrasyon çok önemli hatta her şeyden daha önemli diyebilirim.
Bu yıl ikinci kez kucaklayacak
Yeşim: Peki, nerede gerçekleşecek?
Ekko: Ritüel’in lokasyonu Yeşil Vadi (Fethiye, Pastoral Vadi), yüksek enerjisi, barındırdığı canlı popülasyonu ve bakir doğa olarak adlandırabileceğim yapısıyla amaçladığımız atmosfere son derece uygun ve bu yıl bizi ikinci kez kucaklayacak. Tamamlayıcı olarak Healing area ekibinde oldukça verimli arkadaşlar var, uğramayı unutmamalarını tavsiye ediyorum.
Yeşim: Kucaklamak?
Ekko: Kucaklamaktan kastettiğim şeyi orada olduklarında kolayca anlayacaklarından eminim.
“Bir Psytrance partisiyle şamanik bir ritüelin arasında, öz itibari ile hiçbir fark bulunmadığını söylemek lazım. Bu müzik, müzisyenin yönettiği kollektif bir ayin, bir bütünleşmedir. Varoluş katmanları arasında bir gezintidir. Bu müzikte insana doğadan, hatta kendi bedeninden tanıdık gelen sesler ve melodik yapılar var. Bu müzikte beşeriyetin kendini bildiğinden beri, her deneyimlediğinde eşlik etmekten geri durmadığı bir şey var: ritim. Doğanın ve yaşamın, canlı olmanın ritmi. Bedenleri estiren bir ritim. Ruhu kabuğundan ayıran, hiç gidilmemiş yerlere götüren ve tekrar yuvasına geri bırakan astral bir deneyim. Bu müziğin içinde tutku var, var olan ama bilinmeyen görülmeyen. Titreşim var, ilk var oluş anında başlayan ve kuant köpüklerin, evrenin sonsuz şelalelerinden gürül gürül aktığı yerlere kadar devam edecek olan o titreşim… Ve bu müzikte safkan bir akış var, sıfırdan sonsuzluğa, ezelden ebede, siyahtan beyaza ve hiçlikten varoluşa doğru vahşice, özgürce ilerleyen.”
2016 lisans ve lisansüstü yaz okulu, Nesin Matematik Köyü‘nde 18 Temmuz – 25 Eylül 2016 tarihleri arasında gerçekleştirilecek.
Matematik bölümü öğrencilerinin uzun yaz tatilini akademik olarak değerlendirmeleri, varsa temel eksikliklerini gidermeleri, kısıtlı zaman yüzünden müfredata sığmayan konular hakkında bilgilendirilmeleri, yurtiçinden ve yurtdışından matematikçilerle tanışmaları ve kaynaşmaları şeklindeki amaçlara sahip Nesin Matematik Köyü’nde gerçekleştirilecek olan yaz okuluna, bir matematik bölümüne kayıtlı her öğrencinin katılabileceği belirtildi. Nesin Matematik Köyü sayfasında yer alan açıklamaya göre, Matematik bölümü dışından gelecekler ancak istisnai olarak ve yer varsa kabul edilebilecek.
Yaz okulunun günlük ücreti normalde koğuşta kalacaklar için 100 TL ve çadırda kalacaklar için ise 70 TL olarak açıklandı. Koğuşlara öncelikli olarak lise öğrencilerinin yerleştirileceği, lisans ve lisansüstü öğrencilerinin ise çadırlarda konaklayacakları belirtildi.
Öncelik matematik bölümü öğrencilerine
Nesin Matematik Köyü, kimseyi ücret nedeniyle reddetmeme gibi değiştirilmesi bile önerilemeyecek bir ilkeye sahip olduklarını paylaşıp adayların bütçelerinin izin verdiği ölçüde yaz okuluna katkıda bulunacağını umduklarını belirtti. Yine aynı sayfada, öncelikli olarak matematik bölümü öğrencilerine ve kısıtlı sayıda olmak üzere matematik öğretmenliği, matematik mühendisliği, fizik bölümlerindeki öğrencilere burs verilebileceği bilgisi de yer alıyor.
Süreç ile ilgili daha ayrıntılı bilgiye, aşağıdaki kaynak kısmında belirtilmiş olan Nesin Köyleri internet sayfası aracılığıyla ulaşabilirsiniz. Ders içerikleri, dersin verileceği dil, öğretim görevlileri vb. hususlardaki detaylı programı da paylaşan Nesin Matematik Köyü’nde Ali Nesin tüm yaz boyunca en baştan başlayarak Soyut Cebir dersini vereceğini kendi Facebook sayfasından duyurdu.
2016 lisans ve lisansüstü yaz okulu başvuru formu için buradaki adresten giriş yapılması ve akabinde gönderilecek olan kayıt mesajının dikkate alınması gerekiyor. Başvurusu kabul edilen adaylar, kayıt formunu gönderip gerekli diğer işlemleri de yaptıkları taktirde yaz okulu kaydını tamamlayabilir.