Bu yazıyı dün (6 Temmuz’da) yazabilirdim, ancak o zaman yazmadım. Frida’nın kimliğinde, 6 Temmuz’da doğduğu yazıyor, ancak kimliksiz bir sanat ve isyan tanrıçasının, doğduğu günü kendisinin belirlemesine izin vermek, herhalde bir imgedaşı olarak, anısına karşı ifa edeceğim en önemli görevlerden biridir. Onun hayatını anlatmayacağım. Onu övmeyeceğim. Bugüne kadar hakkında okuduklarınızı tekrarlayacak olsam, zaten bu yazıyı yazmazdım. Ben size, Frida’ya bakmanızı istemedikleri şekliyleanlatacağım onu.
Doğduğu yıl önemli değil. Coğrafya, sadece kimsesiz devrimler çağının, egzotik ve ateşli havasını hissetmek için bilinebilir. Sanatsal olarak bir hayli benzediği sürrealizm akımını dahi benimsememesi, kimliksiz bir imge tanrıçası olduğunu anlamak için yeterlidir. İkiyüzlü ahlak dolandırıcılığını, onu savunan yığınların yüzüne vuran, tabularını fırçasının ve kasıklarının arasında parçalayanbu çirkin kadın, yüreğinde taşıdığı alevli cazibeyi, bize tablolarındaki karanlık sahnelerle bahşetmiş.
O bir kadın, bir sanat ve başlı başına bir isyandı. Yatağında kendisini ölümüyle beraber anlatması da, muhtemelen bundandı. Göğüs kafesinden göğe yükselen spektrum, onun bulutların üzerindeki sehpası ve kanvasıydı, tabuların kanıyla yoğurduğu zihni, zamanının ötesine taşmış bir kara kalem çizimiydi.
Jodorowsky, baş yapıtı olan Holy Mountain filminde, “Ölümsüzlük diye bir şey yok, hepiniz sonlu hayatlarınızı, aşkla ölümsüzleştirebilirsiniz” sloganıyla, sanatın gücünü ve uzamını, belirlenemez olarak belirledi. Bu diyalektik, kendisinden farklı zamanlarda, farklı bölgelerde yaşayan ve yaşamış olan tüm ölümsüz hayal gücü kahramanlarının rotasını da çizdi.
Kimliksiz, cinsiyetsiz ve ahlaksız bir imge militanı
Zindanda ölümsüzleşen Zapata ile aynı ülkede yaşamış olan Frida, kafatasının içinde kurulmak istenen zindanı, hayalleriyle çatırdatan tüm hayatları hatırlamamız gerektiğini anlattı ve beyninin içindeki kırlarda, elinde paletinden başka silahı olmayan bir sanat gerillası olarak, yerleşik zulme karşı, zihniyle başkaldırdı.
“Bir kafes, bir kuş aramaya gitti“, o kuş kafesten kaçmayı reddetti. Kaçmak, bir anlamda suçlamayı kabul etmekti, o ise, o kafese karşı savaşmayı tercih etti. Kimliksiz, cinsiyetsiz ve ahlaksız bir imge militanı oldu, tuvallerinde ölümsüzleşti. Mezarını yer yüzünde ararsanız, yanlış yöne gidersiniz. O kalbinin saklandığı hapisten göğe, birkaç fırça darbesiyle uçtu ve bizlere, hayatla ölüm arasındaki yol üzerinde inanılmaz kareler bahşetti.
ABD’de doğup bir süre Amerikan hayvan hapishanelerinde ömrünü harcadıktan sonra Arjantin’in Mendoza “Hayvanat Bahçesi”nde 23 yıl geçiren Arturo, hayvan hakları aktivistlerinin topladığı yüz binlerce imzaya rağmen ömrünü beton yaşam alanında tamamladı. Ölmeden dört sene önce türdaşı ve tek arkadaşı kutup ayısı Pelusa’yı kanserden kaybeden Arturo’nun, son dönemlerinde psikolojik problemlerinin iyice artmış olduğu gözlemlenebiliyordu.
Arturo bir kutup ayısı. Yani bütün vücudu, buzlarla kaplı okyanuslarda oradan oraya atlamak ve yüzmek üzere evrimleşmiş bir canlı. Vücudunda bulunan hayati enzimler de kutup bölgesinin sıcaklık aralıklarında çalışabilecek şekilde evrimleşmiş.
Arturo hayatını betondan bir hapishanede, kısmen yalnız geçirmekle kalmadı, kimi zaman sıcaklığı 40 dereceye ulaşan betondan bir hapishanede yanarak bir ömür boyu eziyet çekti. Hayvan hakları aktivistleri onu bu sebepten “Dünyanın en mutsuz hayvanı” olarak anıyordu ve onu Kanada’da bulunan başka bir “hayvan hapishanesi”ne aldırabilmek için imzalar topladı. Arturo’yu aldırtmak istedikleri “hayvanat bahçesi” Assiniboine Park Zoo biraz daha soğuk ve biraz daha geniş olsa da yine de onun doğal ortamı değildi.
Arturo’nun kafesinde, serinleyebilmesi için sadece 50 santimetre derinliğinde bir su birikintisi bulunmaktaydı. Ağırlıklı olarak betondan inşa edilmiş yaşam alanı, Arjantin ikliminde 40 derecenin çok daha üstüne çıkabilmekteydi. Arturo’yu Kanada’da bulunan hayvanat bahçesine aldırmak söz konusu olduğunda ise hayvanat bahçesi yetkilileri, 15 bin kilometrelik yolculuk sırasında yapılacak anesteziler sonrası Arturo’nun sağ kalamayacağını öne sürerek karşı çıktılar. İşin doğrusu Arturo, Mendoza hayvanat bahçesine her yıl on binlerce turist getiren, altın yumurtlayan bir tavuktu.
Arturo yavaş yavaş aklını kaçırıyordu…
Son zamanlarında bir zombi gibi davrandığı ve kutup ayılarının yüksek stres altında gösterdikleri davranışları gösterdiği belirtilen Arturo, yüksek sıcaklıktan ve yalnızlıktan kafayı yemekteydi.
Aşağıdaki videoda Arturo’nun son günlerinde çekilmiş görüntülerini görebilirsiniz; ama ağlatır.
Artmakta olan hayvan hakları aktivizmi sayesinde pek çok hayvan hapishanesi kapatılsa, yasa dışı avcılığın önüne geçilse ve hayvansal ürünlerin kullanımı düşse de maalesef Arturo’ya yetişemedik. Mutsuz bir 30 yılın ardından sahip olduğu tek ömrünü sona erdirdi. Ne için? Onu görmeye gelen insanlar şu an büyük ihtimalle ekmeklerine fıstık ezmesi sürmekle veya kırmızı ayakkabılarını nereye koyduklarını düşünmekle meşguldürler; yani Arturo onların hafızasında, bir otobanda seyir halinde iken yanlarında beliren bir reklam panosundan daha büyük bir görsel alan kaplıyor mu bilinmez.
Hayvan hapishanelerinin yanı sıra bu haberin bize işaret ettiği başka bir problem daha var. İnsanlar olarak diğer canlıların yerini hızla değiştiriyoruz. Kimi uyum sağlıyor; fakat kimi için ölümcül oluyor. Eğer ki bir hayvan arkadaşımız varsa ve onu gerçekten seviyorsak, onu asla kendi ikliminin dışına çıkartmamalıyız. Ankara’nın göbeğinde Sibirya kurdu beslememeliyiz mesela. Ben de geçenlerde bir benzerini sinekkapan bitkisine yapmış bulundum. İzmir’den almış olduğum sinekkapanbitkisini Ankara’ya getirdim ve bir süre iyi idare etti; ama sonra tabii ki öldü. Ya ne olacaktı?
Kökeni yaklaşık 30 bin yıl öncesine dayanan ve mağara duvarlarına yapılan çizimlerle başlayan resim sanatı, bugüne kadar dinlerin, imparatorlukların, düşünce akımlarının ve farklı tarihsel dönemlerin etkisiyle konular, teknikler ve daha pek çok nokta açısından farklı yollar izledi.
Sanatın bütünü beşeriyetin hayatını öyle veya böyle bir şekilde kaplarken alt dallarının da birbirlerine dokunması kaçınılmazdı. Bana göre başlangıcını yaşayan ilk varlığa dayandırabileceğimiz tiyatro da, zaman zaman resmin konularından biri oldu.
Bazen tiyatro binalarının, bazen oynanan oyunlardan kesitlerin, bazen bir oyunun girişinin tuvallere yansıtılması, çoğunluğu empresyonist akımın etkisinde yapılmış olan bu resimleri aynı zamanda tarihsel bir belge olarak konumlandırıyor. Farklı dönem ve farklı yerlerde yapılmış bu tiyatro konulu resimler, o dönemin sahneleri, tiyatro anlayışı ve belki seyircileri hakkında fikir sahibi olabilmemize de olanak sağlıyor. Öznesi tiyatro olan bu resimlerden bazılarına birlikte göz atalım:
1. Concert Given by Cardinal De La Rochefoucauld. Argentina Tiyatrosu, Roma – Giovanni Paolo Pannini
1691- 1765 yılları arasında yaşayan Pannini, eserlerinde çoğunlukla içinde bulunduğu mekânları tasvir eden Romalı bir ressam. Resmedilen tiyatro binası ise 1731’de inşa edilen ve Roma’nın en eski tiyatro ve opera salonlarından biri olan Teatro Argentina. Mimar Gerolamo Theodoli tarafından tasarlanan tiyatro binası, bugüne kadar çok kez restore edilmiş. Toplam 696 koltuğu olan Teatro Argentina, neredeyse kusursuz bir akustiğe sahip.
2. The Old Burgtheater – Gustav Klimt
Gustav Klimt’in 1888/89 yıllarında yaptığı bu resim bugün Wien Müzesi’nde bulunuyor. Klimt’in resmi yaptığı yıl olan 1888’de yeni binasına taşınan Burgtheater, Avrupa’nın en yaşlı ikinci tiyatro binası. Viyana’daki bu tiyatro İkinci Dünya Savaşı’nda oldukça zarar görmesi sebebiyle savaş sonrasında restore edilerek faaliyetine devam etmesi sağlanmış.
3. Othello and Desdemona – Daniel Maclise
William Shakespeare’in en ünlü trajedilerinden biri olan Othello’nun ikinci perdesinin üçüncü sahnesinden, Othello ve karısı Desdemona’yı gösteren resim İrlandalı ressam tarafından 1859 yılında yapılmış ve bugün Johannesburg Sanat Galerisi’nde bulunuyor.
4. Scene from A Midsummer Night’s Dream – Francis Danby
Shakespeare’in bir diğer meşhur oyunu olan Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın ikinci perdesinden bir kesit gösteren 1832 tarihli resim Oberon ve Titania’nın buluşmasını tasvir ediyor ve bugün İngiltere’deki Oldham Sanat Galerisi’nde sergileniyor. Bir Yaz Gecesi Rüyası diğer Shakespeare eserleri gibi dünyanın sayısız yerinde bugün bile sergilenmeye devam ediyor. Türkiye’de en son geçen yıl Şehir Tiyatroları’nda Levent Üzümcü’nün başrolünü üstlendiği yorumunun sahnelendiğini de yeri gelmişken hatırlatalım.
5. The Royal Theatre of Turin – Pietro Domenico Oliviero
1679-1755 tarihleri arasında yaşayan İtalyan ressamın resmettiği “Teatro Regio”, çoğu tarihi tiyatro gibi kapanmalar, hasarlar ve kazalar görmüş. Sonraki yıllarda yeniden inşa edilen bugünkü binası 1750 koltuk kapasitesine sahip.
6. Performance Of Hernani By Victor Hugo – Paul Albert Besnard
Besnard’ın, Fransız yazar Victor Hugo’nun Hernani isimli oyununu resmettiği eseri, kitabın kapağı olarak da kullanılmış.
7. Place du Theatre-Francais (Spring) – Pissarro Camille
Paris’teki Comedia Française tiyatro binasının resmedildiği eser izlenimci ressam Camille imzalı. Esasen resimde bina çerçevenin dışında kalmışsa da, bize tiyatronun dış cephesi konusunda küçük bir bahar manzarası sunuyor. 1673 yılında Moliere’nin ölümünden sonra çeşitli topluluklarla birleşen oyuncu grupları tarafından kurulmasından itibaren pek çok kez farklı yerlerde hizmet veren tiyatro, çok sayıda resme de konu olmuş. Fransız Devlet Tiyatrosu, ayrıca dünyanın en eski ulusal tiyatrosu olmakla birlikte günümüze kadar gelen bir örgüt yapısına sahiptir ve sayısız büyük oyuncunun yetişmesini sağlamıştır.
Avrupalılar Kuzey Amerika’yı işgal etmeden önce yerlilerin, toplumsal cinsiyet konusunda kendi fikirleri vardı. Yerli Amerikalılar için kadın ve erkeğin, kabilenin “normal” bir üyesi olmak için sahip olmak zorunda oldukları kurallar dizisi yoktu. Aksine hem erkek hem dişi özellik taşıyan bireylerin üstün olduğuna ve her şeye iki taraftan bakabildiğine inanılıyordu. Yerli topluluklar cinsiyet rollerini şu şekilde gruplandırıyorlardı: “Kadın, erkek, iki-ruhlu kadın, iki-ruhlu erkek ve transeksüel.”
“Var olan her şeyin bir amacı vardır”
İki ruhlulardan ünlü olanlardan biri de Zuni’lerden We’wha idi. Biyolojik cinsiyeti erkek olan We’wha bir kadın ruhuna sahipti. Washington’da Zuni Büyükelçisi olmuştu.
Her şeyin bir ruhu olduğuna inanan Amerikan yerlilerine göre, hiçbir ruh bir diğerinden üstün değildi ve dinin işlevi var olanı ayıplamak ya da değiştirmek değil, onların yaşama olan katkılarını takdir etmekti. Var olan her şeyin bir amacı vardı. Her şeyin bir ruhu vardı ve bir çocuğun cinsiyetini belirleyecek olan şey çocuğun ruhuydu. Büyük Ruh onları iki ruhlu olarak yarattıysa, onları olduğu gibi kabul etmek gerekiyordu. Bir çocuk kendi cinsiyetini kendisi belirleyemezdi, bu yüzden seçeneğin olmadığı yerde sorumluluğun varlığından söz edilemezdi. İki ruhlu olarak yaratılan bir kişinin öyle olmama gibi bir seçeneği yoktu.
İki ruhlular için her kabile kendine özgü terimler kullanıyordu. Navajo yerlileri iki ruhluları “Nádleehí” diye tanımlarken, Lakota yerlilerinde bu tanım “Winkté” (kadınsal davranışlar gösteren erkek) olarak değişiyordu. Ojibwe’de “Niizh Manidowag” (iki ruh), Cheyenne’de “Hemaneh“(yarı dişi/yarı erkek) deniyordu. 90l’ı yıllarda iki ruhlular için kullanılan en yaygın terim Fransızca bir terim olan “berdache” idi. Daha sonra “berdache” kelimesi ayrımcı olarak algılandığı için İngilizcedeki “two spirit” kelimesi bu durumun evrensel tanımı olarak kabul edildi. Ancak bu kelime yerli dile tam anlamıyla çevrilemiyor. Örneğin; bu kelimenin İrokua dillerinden biri olan Cherokee diline çevrilmesi imkânsızdır, ancak Cherokeelerin “erkek gibi hisseden kadın” ya da “kadın gibi hisseden erkek” anlamına gelen çeşitli cinsiyet terimleri mevcuttur.
İki ruhluluğun kutsanmış bir armağan olduğuna inanılıyordu
Tarihin kaydettiği en ünlü iki ruhlu, Lakota savaşçısı Osh-Tisch‘ti. Osh-Tisch’in adı, “Bulur ve Öldürür” anlamına geliyordu. Yaşadığı hayat için oldukça yerinde bir isim. Osh-Tisch bir erkek olarak dünyaya gelmiş ve bir kadınla evlenmişti. Ama günlük hayatında kadın kıyafetleri giyip bir kadın gibi davranmayı tercih ediyordu. 17 Haziran 1876’da Rosebud Creek Savaşı‘nda bir kabile üyesini kurtarmasıyla ün kazanmıştı. Büyük bir cesaret örneği.
Yerli Amerikan kültürlerinde insanlar erkeklik ya da kadınlıklarıyla değil kabileye olan katkılarıyla değerlenirdi. Ebeveynler çocuklarına cinsiyet rolleri benimsetmeye çalışmaz, hatta çocukların kıyafetleri bile cinsiyete göre değişiklik göstermezdi. Bir insanın nasıl “sevmesi” gerektiğine dair görüş veya idealler yoktu. Sevmek kendiliğinden gelişen, tereddütsüz, basit ve doğal bir aktiviteydi.
İki ruhlu olarak tanınmak utanç verici bir şey olmadığı gibi, kabile içinde bu seçilmiş kişilere karşı şiddet içeren olaylar da yaşanmıyordu. Aksine iki ruhlu kişiler yüksek saygı görüyor ve aileleri kabile halkı tarafından “şanslı” kabul ediliyordu. Kızılderililer dünyaya iki farklı cinsiyetin gözünden de bakabilen bir insan olmanın kutsanmış bir armağan olduğuna inanıyorlardı.
Avrupalı beyaz adama göre iki ruh geleneğinin yok edilmesi gerekiyordu
Avrupalı beyaz adam Amerika’yı işgal ettiğinde, yok etmek ve üzerini kapatmak istediği en önemli şeylerden biri iki ruh geleneğiydi. İki ruh geleneği, tarih kitaplarında yerini almadan yok edilmeliydi.
Osh-Tisch (solda) ve eşi.
Üstelik, yerli cinsiyet rollerinin izlerini yok etmeye çalışan tek ırk beyaz Avrupalılar değildi. İspanyol keşişler de, iki ruh geleneğini içeren yerel inanışların ve tarihin yer aldığı Aztek kayıtlarının çoğunu yok etmişlerdi. Hristiyanların bu çabaları süresince, yerli Amerikalılar yeni tanımlanmış cinsiyet rollerine göre giyinmeye ve öyle davranmaya zorlandılar.
Dini etkiler, cinsiyet çeşitliliğini ciddi ölçüde etkiledi ve bu durum çift cinsiyetli bireyleri iki seçenekten birini seçmek zorunda bıraktı. Ya gizlenecek ve hayatlarını bir gün yakalanma korkusuyla yaşayacaklardı ya da kendi yaşamlarını kendileri sona erdireceklerdi. Birçoğu ikincisini tercih etti.
Bugün bizler, Kızılderililer gibi bütün varlıkların birer mucize olduğuna ve varlıklarının takdir edilmesi gerektiğine inanan bizler, insanların olduklarını “hissettikleri” kişi olmak konusunda özgür oldukları bir dünya hayal ediyoruz. Utanç duymadan, zulüm görmeden, acı çekmeden, ötekileştirilmeden, hissettiğimiz gibi yaşamakta tamamen özgür olduğumuz bir dünya.
20’li yaşlarda yolculuğa çıkmak birçok insan için çok da ilginç bir durum değil; fakat dünyanın en tehlikeli bölgelerinden birinde motosiklet ile yolculuk yapan cesur bir Pakistanlıkadınsanız bu sizi diğerlerinin arasından sıyırıyor.
Toplumsal sınırlamalara ve normlara karşı koyan 21 yaşındaki Zenith Irfan Pakistan’da bir yolculuğa başlıyor. Onun bu solo yolculuğunu daha ilginç kılan ise tercih ettiği araç: bir motosiklet. İnsanların kötücül bakışlarına ve şaşkınlıklarına rağmen, beyaz kaskı ve motosikletinin arkasına sıkıca bağladığı sırt çantasıyla, Pakistan’ın Lahor şehrinin kalabalık ve tozlu yollarındaki motosiklet gezisi için hazırlanıyor. Lahor’un yolları eşekler ve atlar tarafından çekilen yük arabaları ve rikşovlarla* tıka basa dolmuş durumda. Bu yollarda hiçbir geçerli kural yok; sürücüler diğer araçları zizkaklar çizerek geçiyor ve trafik ışıklarını umursamıyor.
“Ya şimdi ya hiç”
Irfan’ın motosiklet aşkı, ölen babasının Pakistan’ı bir gün motosikletle dolaşmak istediğini öğrendiğinde başlıyor ve babasının bu hayalini gerçekleştirmeyi kendine amaç ediniyor. Okuduğu üniversiteye rikşov ile gitmekten sıkıldığı için ailesi ona ilk motosikleti olan küçük bir Honda C70 hediye ediyor. Bu seyahate çıkmaya karar verdiğinde, herhangi bir engelle karşılaşıp karşılaşmadığı sorulduğunda ise şöyle cevap veriyor: ”Annem çok özgür düşünceli bir kadındır. Aslında bana ilk motosikletimi alıp ‘Ya şimdi ya hiç diyerek’ beni motive eden ve destekleyen kişi oydu.”
Irfan motosiklet kullanmayı yaşadığı bölgenin geniş ve boş sokaklarında öğreniyor ve bu şekilde de Lahor’un tehlikeli yollarına koyulmak için gereken özgüveni ve deneyimi kazanıyor. Şehrin ana meydanında, motosikletiyle ilk kez son sürat gittiğinde oldukça korktuğunu söylüyor ve bu alışma sürecini “dehşet verici” olarak nitelendiriyor. Fakat hem şehirde hem de kırsalda iki yıl boyunca gerçekleştirdiği gezilerden sonra ülkeyi boydan boya geçeceği yolculuğunu planlamaya karar veriyor.
Ünlü Sufi şair Amir-e Khusro Dehlavi’nin “Eğer yeryüzünde bir cennet varsa, orası Keşmir’dir” sözünü hatırlayarak birkaç parça eşyasını topluyor ve altı haftalık bir yolculuğa koyuluyor. Murree’nin sisle kaplı yeşil dağlarından Muzafferabad’a, oradan da karşılaştığı mükemmel manzara karşısında gözyaşlarını tutamadığı Neela Vadisi’ne geçiyor. Bu deneyimi ”Daha önce hiç kar görmemiştim. Lahor’dan Keşmir’e geldiğimde öforik bir an yaşadım; sanki aklım, vücudum ve ruhum birleşmişti. Daha çok özgürleşmiş ve babamla aramda bir bağ kurulmuş gibi hissetmiştim” diye tarif ediyor.
Sıcakkanlı Keşmirliler
Keşmir’de kırsal topluluklar kabilelerden oluşuyor ve yoksulluğa rağmen okuma yazma oranı resmi rakamlara göre yüzde 72 ile ülke ortalamasının üzerinde yer alırken ilkokula kayıtlı kadınların oranı ise yüzde 88. Irfan bu yüzden yolculuğunun daha güvenli geçtiğini söylüyor: ”Orada yaşayan köylüler genellikle meraklı ve sıcakkanlıydı. Yalnız seyahat etmenin mümkün olmadığı Hayber Pahtunhva’nın kuzeybatı bölgesinin aksine insanlar daha eğitimliydi” diye ekliyor.
“Korkunç yorumlar geldi”
Keşmir’den döndükten sonra gezisinin ayrıntılarını kaydedip diğer insanlarla paylaşabilmek için kendisine Zenith Irfan: 1 Girl 2 Wheels (İki tekerlek üzerinde bir kız) adında bir Facebook sayfası açıyor ve büyük bir düşmanlıkla karşılaşıyor. ”Korkunç yorumlar geldiği için kırılma noktasındaydım ve moralim çok bozulmuştu. Birçok insan ‘İslam’ın yüz karası’ olduğumu, ‘Müslüman olmadığımı’ söyledi ve neden başörtü takmadığımı ya da çarşaf giymediğimi sorguladı. Bu durumu çok ironik buluyorum çünkü motosiklet kullanırken başörtü taksaydım veya çarşaf giyseydim daha çok dikkat çekecektim.”
Hâlâ birçok insan Pakistan’ın terör belası ile uğraştığını düşünse de Irfan ülkesinin algılanış şeklini değiştirmek, cinsiyet kalıplarını yıkmakve kadınları hayallerinin ve tutkularının peşinden gitmeleri konusunda yüreklendirmek istiyor.
Fakat şimdilik durum sadece motosiklet kullanmakla ilgili. ”Güney Asya topluluğunda yaşayan Pakistanlı bir kadın için bu elde edilebilecek en büyük ayrıcalık. Dışarı çıkıp seyahat etmek isteyen birçok kadın tanıyorum; aileleri izin vermediği için benim yaptığımı yapamıyorlar.” Irfan, önümüzdeki haftalarda kuzeye doğru seyahat etmeyi, gerekli restorasyonlar için camilere finansal destek vermeyi ve Çitral’de sel felaketinden etkilenenlere yardım etmeyi planlıyor.
*Yayan bir veya birkaç kişi tarafından çekilen iki tekerlekli hafif taşıt.
Su, canlılığın var olabilmesi için canlıların temel ihtiyaç duyduğu, organik olmayan sıvı bir maddedir. Yapısı basitçe iki adet hidrojen ile bir adet oksijen atomlarının ilişkili bulunmasıdır. İçerisinde canlılar için gerekli birçok mineral ve elektrolit buluyor. Suyun besin olma dışında işlevleri vardır. Canlılarda birçok fizyolojik aktivitenin gerçekleşmesini sağlar. Ayrıca bazı canlıların yaşam ortamını oluşturur. Örneğin; tatlı ve acı sular, balık gibi birçok su canlısının habitatıdır.
Biyolojik sistemlerde yüzlerce kimyasal reaksiyonlar gerçekleşir. Bu reaksiyonlar oluştuğu sürece canlılık devam eder. Bu kimyasal olayların gerçekleşebilmesi için mutlaka yeterli miktarda subulunması gerekir. Kimyasal olayların gerçekleşmesi, olaya katılan maddelerin atomlarının çarpışmasıdır. Bu çarpışma ortamı sıvıda, katı ve gaza göre en uygun koşul mevcuttur.
Mısırlılardan Antik Yunan’a
İnsanlık tarihine bakıldığı vakit yaşanılan yerlerin suya yakın veya su kenarı olduğu açıktır. Mısırlılar Nil Nehri‘ne bağlı yaşarken Romalılar suyu kontrol edebilmek için matematik ve fizik geliştirdi. Yine Antik Yunan insanları da Mayalılar gibi suya bağımlı olarak yaşadılar ve inançlarında da suya yer verdiler.
Yer yuvarının dörtte üçünü sular kaplamasına rağmen bunun az bir kısmı içilebilir sudur. İnsan nüfusunun aşırı artması ve şehirlerin büyümesi daha fazla su ihtiyacı demektir. Bu nedenle bazı ülkeler kaynak ve yeraltı sularının dışında göl, nehir ve akarsulardan da suyu arıtma yoluyla temin etmekteler. Bu durum, az orandaki suyu daha da eksiltiyor. Başlıca nedenleri: Sanayinin artışı ve çevre bilincinin yeteri yerleşmemiş bireylerin bulunması. Bu azalma hususunda uzmanlar 2020’li yılların sonunda ülkeler arasında önemli problemlerden birinin su olacağını belirtiyorlar. Azalma ile birlikte mevcut sularımızın büyük bir problemi de kirlenmedir.
Su kirliliğinin nedenleri
Genel olarak su kirlenmesini suyun kalitesindeki düşüş olarak açıklayabiliriz. Tarım ilaçlarının ve sanayi atıklarının suya karışması, evsel atıkların sulara karışması, aşırı ve yanlış gübreleme ile toprağın kirletilmesi başlıca su kirliliğinin kaynağıdır. Doğada su kirliğini çok basit bir şekilde anlayabilirsiniz. Eğer gördüğünüz su birikintisinde yani deniz, göl veya akarsularda renk değişimi belirmişse kirlenme vardır. Belirtildiği gibi suyun kullanımı ve yönetimi çok önemlidir. 1970’li yıllarda zamanın hükûmeti tarım alanı oluşturmak için Antalya’nın Elmalı ilçesinde bulunan Avlan Gölü‘nü kurutmuş fakat ileri yıllarda bölgede ekolojik dengenin bozulduğu görülmüştür.
Küresel anlamda suyun önemini derhal kavramamız gerekmekte. Suların azalması ve yok olmasıyla birlikte insanlığı kuraklık, daha pahalı su satışları bekliyor; ayrıca suyun kirlenmesiyle de epidemik hastalıklar şimdiden tehdit ediyor. Yönetim birimlerinin suya daha fazla önem veren politikalar geliştirmesi ve eğitim sisteminde suyun öneminin öğrencilere iyi aşılanmasıyla bilinçli bireylerin yetiştirmesini umuyoruz.
“Avokado on üç bin yıl sonra bile büyük memelilerin yok olduğundan habersiz.”
Market ekonomilerinde belli bir ürünün alıcısı, yok olmaya yüz tutar tutmaz ürünün kendisinin de gözden çıkarılıp kısa sürede raflardan kalkacağı gerçeği herkesçe bilinir. Lakin doğada –ya da isterseniz market ekolojisinde- durum böyle değildir.
Popüler bilim yazarı ve evrim biyolojisi şampiyonu Connie Barlow, baştan sona etkileyici Evrimin Hayaletleri: Abuk Subuk Meyve, Kayıp Ortaklar ve Diğer Ekolojik Anakronizmler(The Ghosts of Evolution: Nonsensical Fruit, Missing Partners, and Other Ecological Anachronisms) adlı kitabında, ünlü ekolojistlerDan Janzen ve Paul Martin’in 1982 yılında yayınladığı ve bugün Orta Amerika ormanlarında yetişen birçok meyvenin ve kabuklu yemişin binlerce yıl önce soyu tükenmiş olan hayvanlar tarafından yenmek için evrimleştiğini savunduğu kışkırtıcı yazısından yararlanıyor.
Barlow, papayadan hurmaya, ginkgo bilobaya ve hatta kahveye kadar bu türlerin ilginç anakronistik varoluşunu keşfediyor.
Avokado dev tembel hayvanlar ile mi evrimleşti?
Meraklı bir avokadoaşığı olarak özellikle avokadonun evrim serüvenine kapıldım: Meyveler çekirdeklerden yetiştiğine göre, çekirdekler ağaçtan çok uzakta çimlenmez. Deyim yerindeyse toprağa tohumlarını yaymalarının tek yolu meyveyi çekirdeğiyle birlikte yiyen hayvanların bu çekirdekleri dışkıladıkları bir yere “ekmesi”dir. Günümüzde yaşayan canlılar için avokadonun anormal büyük çekirdeklerini yemek sindirim yolunun hasar görmesinden ölüme dek götürecek sonuçlar anlamına gelir. Anlaşılan avokado dev tembel hayvanlar (ground sloths) ile birlikte evrimleşmişti ve esasında gomphotheriidaeler (gomphothere) – 12 ila 1,6 milyon yıl önce Miyosen ve Pliyosen dönemlerinde yaşamış fil benzeri canlılar- tarafından yenilirdi. Gomphotheriidaeler hantal gövdeleri ile soydukları avokadoları, devasa dişleri ile ezerek büyük çekirdekleri muazzam boğazlarından geçirebiliyorlardı.
Anlaşılması güç olan şu ki gomphotheriidaeler artık Dünya’da dolaşmamasına karşın avokadolar hâlâ var. Barlow şöyle diyor:
“Avokadonun çoğalma stratejisi, soyunun varoluşu boyunca – günümüze kadar- çok anlam ifade etti. 13 bin yıl sonra bile, avokado büyük memelilerin yok olduğundan habersiz. Avokado için gomphotheriidaeler ve dev tembel hayvanlar hâlâ ihtimal dahilinde ve bizim gibi emek hırsızları da bundan faydalanıyor. Homo Sapiens, tercih ettiği pek çok Persea türünün özelliklerini şekillendirmeye devam ediyor. Sonuç olarak, anlaşılacağı üzere ya yabani türler daha az görkemli meyveler geliştirecek ya da hayvan dostları gibi soyları tükenip gidecek.”
PBS için hazırlanan bu etkileyici videoda Its Okay To Be Smart’tan Joe Hanson, ekolojik anakronizmin diğer kader ortaklarıyla birlikte avokadonun merak uyandırıcı öyküsünü anlatıyor (İngilizce):
İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi hayatını kaybetti.
Pek çok yönden derin izler bıraktı. En başta, İran gibi sıkı bir ülkede sinema yapmak kolay iş değildi ama o sansüre “Sabırla direndiğini” söyledi. Neden ülkesini terk etmediği sorulduğunda ise şu unutulmaz cevabı vermişti:
“Bir ağacı kök saldığı yerden ayırıp başka bir yere taşırsanız, ağaç meyve vermez olur. Verse de, kendi yerindeyken vereceği meyve kadar güzel olmaz. Bu, doğanın kanunudur. Bence, ülkemi terk etmiş olsaydım, aynen o ağaç gibi olurdum.”
Işıklar içinde yatsın…
Çağdaş İran sinemasının en büyük yönetmenlerinden olan Abbas Kiyarüstemi ardından bize bıraktığı bazı eserleri, Yakın Plan (1990), Kirazın Tadı (1997) ve Rüzgâr Bizi Sürükleyecek (1999) gibi unutulmaz filmler oldu.
Sinemanın şairlerinden biri olan Kiyarüstemi kış, kar, yol ve ağaç temalı fotoğraflarıyla son zamanlarda kendi dilini oluşturmuştu.
Rockta olsun popta olsun, müzik dünyamızın birbirine çokça benzeştiği bir ortamda, Flörtnev-i şahsına münhasır sıfatını sonuna kadar hak edecek gruplardan biri. Flört’ün albümleri kadar belki daha da çok çılgın canlı performansları da etkileyici. Bu hafta Haftanın Albümü köşemizde Flört’ün yeni albümü “Aşk Böyleymiş Meğer” var.
Flört yeni bir grup değil. Flört’ün geçmişi başka grup isimleriyle beraber neredeyse 20 yıla dayanıyor. İlk olarak 1989’da Ozan Kotra ve Ata Akdağ S.O.Sadlı bir grup kuruyorlar. Daha sonra bu grup 1991 yılında Ozan Kotra, Ata Akdağ, Gökhan Barış Bölükbaşı ve Armağan Atar tarafından Bekârlar isminde bir gruba dönüşüyor. 94’de Flört’ün şimdiki davulcusu Hakan Çağlar da gruba dâhil oluyor. Barlarda hem kendi bestelerini hem de rock’n roll klasiklerini çaldıkları yıllardan sonra karşılarına MFÖ’nün Fuat Güner’i çıkıyor. İlk büyük çıkış ise Kim Bunlar grubuyla oluyor.
90 kuşağının çok iyi hatırlayacağı Kim Bunlar ile grup belki de ana akımda en tanındığı dönemi yaşıyor. Grup bugünkü ismi Flört’ü ise 2001 yılında çıkardıkları aynı ismi taşıyan albümle alıyor. Bu albümde ilk defa Hakan Çağlar, Ozan Kotra ve Çağatay Kehribar bir araya geliyor. 2003’de çıkan Cemiyette Pişiyoruz albümünden sonra grup dağılıyor. Ta ki yıllar sonra Demli albümünü çıkarmaya karar verene kadar. Tüm bu dönemde grup kendi kemik takipçi kitlesini yaratıyor diyebiliriz.
Bizim ismimiz de Pink Flört olsun
2010’da çıkan Demli albümünden sonra 2012‘de Anadolu Beat isimli yeni bir albüm daha çıkıyor. Flört ismiyle ise ilgili matrak bir hikâye var.
Flört ismi Çağatay Kehribar ya da Hakan Çağlar’ın “Pink Floyd ne güzel isim lan!” demesi üzerine Ozan Kotra’nın “Bizimki de Pink Flört olsun o zaman.” Demesiyle olmuş. Sonra da Pink’i atıp Flört’ü bırakarak almışlar deniyor.
Beatleslar, Orhan Veliler, Barış Mançolar
Flört’ü ilk dinleyen bile esasında hemen Flört’ün kendi müzikal arenada nerede konumlandırdığını, nerelerden feyz aldığını anlayabilir. Grup Beatlesların, Rolling Stonesların, Beach Boysların mirasına büyük saygı besliyor. Aynı şekilde Türkiye’de de Cem Karacalar, Barış Mançolar, Erkin Koraylar, Selda Bağcanlar. Hümanist ama bir yandan da isyankâr ve politik şarkı sözleri. 60’lardan 2010’lara ve daha da ötesine bir köprü adeta müzikleri, duruşları.
Flört’ün yeni albümü “Aşk Böyleymiş Meğer” de aşktan ve aşkın bıraktığı etkilerden söz ediliyor. Albümün prodüktörü Fuat Güner. Bu noktada esasında yeni albüme küçük bir eleştiri paragrafı açmak gerekiyor. Çünkü albüm bazı yerlerde adeta bir Fuat Güner’in solo albümü gibi tınlıyor. Bazı şarkılar Güner’in solo albümünde veya yeni MFÖ albümünde yer alsa hiç Flört şarkısı olduğu aklınıza gelmez halde. Bu grup için hem Güner’in ustalığından yararlanma anlamında bir artı ama kendi özünü kaybetme anlamında ise bir eski.
Flört’ü esasında yazıyla anlatabilmek güç. Onların görselliğini de mutlaka görmek gerekiyor, o yüzden yazımızı sonlandırıp onların videolarına geçelim isterseniz. Farklı bir grup olduklarını anlamak için mutlaka canlı bir performanslarını izlemek de gerekiyor. Flört’ün konserleri Türkiye’de izleyebileceğiniz en etkileyici rock’n roll konserlerinden biri olur.
Bir toplum herhangi bir trajedi yaşadığında nasıl toparlanır? Ve yaşayacağı başka trajedileri nasıl önleyebilir? “Düşüncelerin ve duaların“ yeterli gelmediği durumlarda ne yapılabilir.
Dünyada her geçen gün daha az mantıklı ve daha fazla akla uygun olmayan kararlar alınıyor.
Sırf kendimiz olduğumuz için birçok acımasız şeyle mücadele etmek zorunda kalırken nasıl hayatta kalabiliriz?
Cevap?
Cinsel yönelime ve cinsel kimliğe bakmaksızın tüm insanlığı kapsayan radikal bir kurtuluş için kendimizi adamalıyız. Aşağıda cinsel devrimi gerçekleştirebilmemiz için yapabileceğimiz 106 şey yazıyor.
Liste hiçbir şekilde bitmiş ve kesin son haline ulaşmış değildir. Herkes bu listeye kendi maddesini ekleyebilir. Bu daha başlangıç.
1. Cinsiyetini sorgula, 2. İsteklerini sorgula, 3. Sorgulamanın en doğal hakkın olduğunu unutma, 4. Bu konuda uzman kişilerle görüş ve düşüncelerini sesli şekilde ifade et, 5. Önemsediğin şeyler için oy kullan, sevdiklerin ve kendin için ayağa kalk, 6. Seni önemsemeyen politikacıların aleyhine oy kullan, 7. Seviş ve sevişenleri destekle, 8. Sevişmek istemeyen insanları da destekle, 9. Fetişlerini kabul et ve diğer fetişistleri destekle, 10. Seks shoplara destek ol, 11. Seks eğitimine destek ol, 12. Porno yıldızlarına destek ol, 13. Seks işçilerine destek ol, 14. Seks işçiliğini yasal hale getirmek için mücadele et, 15. Cinsel saldırılara karşı ses çıkar, 16. Herhangi biri tacize uğradığını dile getirdiğinde ona inan ve destek ol, 17. Kadın haklarını savun, 18. Onurlu bir yaşam/ölüm için herkesin hakkını savun, 19. Polis şiddetine karşı ses çıkar, 20. Polisi sorumlu tut,
21. Polislerin tutumlarının değişimi için mücadele et, 22. Hapishane koşullarının dönüşümü için mücadele et, 23. Tutukluların hakları için mücadele et, 24. LGBTi organizasyonları için zaman ve para harca, evsiz eşçinsel gençler için barınak yardımında bulun, 25. Silahların kontrolsüz kullanımını önlemek için mücadele et, 26. Sendikaları ve sendikalaşma haklarını destekle, 27. Cinsel yönelimini rahatlıkla açıkla ve bunu yapmaları için insanları destekle, 28. Seni destekleyen herkese teşekkür et, 29. Gerektiği zaman destekçilerini de mücadelenden sorumlu tut, 30. Cinsel kimliğin konusunda sorulan sorulara cevap verirken açık ol, 31. Kimliğinle ilgili rahatsız olduğun ve cevaplamak istemediğin sorular geldiğinde karşındakini açıkça uyar, 32. Onur, senden önce kimliğini açıklayanların, 33. Cinsel kimliğini tanıma yolundaki anılarını taze tut, 34. İnsanlar seni rahatsız edici kelimeler kullansa dahi, onların kendilerini ifade etme özgürlüklerini savun, 35. Kızgın olduğun zamanlar için özür dilemeyi reddet, 36. Kalp kırdığın zamanlar için özür dilemeyi reddet, 37. Hayal kırıklığına uğrattığın için özür dilemeyi reddet, 38. Fakat özür dilemen gerektiğinde de bunu tam bir nezaket içinde gerçekleştireceğini unutma, 39. Trans kadınları destekle, 40. Trans erkekleri destekle,
41. LGBTi eğlence mekânlarını destekle, 42. LGBTi bireylerin gece hayatını destekle, 43. Sanatı destekle, 44. LGBTi bireylerin toplandığı güvenli mekânları destekle, 45. LGBTi bireylerin örgütlenme eylemlerini destekle, 46. Daha olgun LGBTi bireylerle muhabbet et ve hikâyelerini dinle, 47. Yaşlı hakları için mücadele et, 48. Seks yaparken korun, 49. Cinsel yolla bulaşan hastalık ve enfeksiyonlar için düzenli test yaptır, 50. Cinsel yolla bulaşan hastalık ve enfeksiyonlarla ilgili etiketlenmeyle mücadele et, 51. HIV/AIDS hastalıklarına yakalanmanın suç olmadığı konusuyla mücadele et, 52. Bağnaz kan verme politikalarıyla mücadele et, 53. Tüm insanların tıbbi bakım ve ilaçlara kolay erişebilmesi için mücadele et, 54. Uyuşturucuyla mücadele et, 55. İnanç özgürlüğü için mücadele et, 56. Aşırı dincilikle mücadele et, 57. LGBTi haklarını içeren seks eğitimini destekle, 58. Din ve devlet işlerinin belirgin şekilde ayrılması için mücadele et, 59. Seks eğitimine çekingen yaklaşan zihniyetle mücadele et, 60. İsteyen ya da ihtiyaç duyan tüm bireylerin uygun bir doğum kontrol yöntemiyle korunması için mücadele et,
61. Irkçılıkla mücadele et, 62. Cinsiyetçilikle mücadele et, 63. Ksenofobi ile mücadele et, 64. Kimliksiz insanlar için mücadele et, 65. Kadınların utanç verici olarak görülmesiyle mücadele et, 66. Trans bireylerin utanç verici kabul edilmesiyle mücadele et, 67. Vücudun utanç verici görülmesiyle mücadele et, 68. Fahişelerin utanç verici olarak kabul edilmesiyle mücadele et, 69. Yaş ayrımcılığıyla mücadele et, 70. Engelli insanlara karşı yapılan ayrımcılıkla mücadele et, 71. Kadınların sosyal konumlarının, cinsiyetleri dışında sınıf ve etnik kökenleri tarafından da etkilendiğini savunan görüşlere karşı mücadele et, 72. Empati kur, 73. Kendine dikkat et, 74. Birbirinize dikkat edin, 75. Geleneksel olmayan, alışılmadık aileleri kutla, 76. LGBTi çocukları sev ve destekle, 77. LGBTi çocukları evlatlık edin, 78. Birinin orgazm olmasına yardımcı ol, 79. Kendini orgazm et, 80. Çok eşlilik gibi geleneksel olmayan ilişki modellerine saygı duy,
81. Cinsel kimliklerin kendilerini tanımlama ve ifade etme şekillerine saygı duy, 82. Otoriteye soru sor, 83. Kapitalizme soru sor, 84. Medyaya soru sor, 85. Medyayı sorumlu tut, 86. Hollywood’a soru sor, 87. Hollywood’u sorumlu tut, 88. Sosyal medyayı bağnazlığa karşı ses çıkarmak için kullan fakat nasıl ve ne zaman kullanacağın konusunda tedbirli ol, 89. Soru sor, 90. Cevap iste, 91. Hikâyeni anlat, 92. Sana benzemeyen biriyle sohbet et, 93. Senin gibi düşünmeyen biriyle sohbet et, 94. Senin gibi sevmeyen biriyle sohbet et, 95. Senin gibi sevişmeyen biriyle sohbet et, 96. Sana benzemeyen birini dinle, 97. Senin gibi düşünmeyen birini dinle, 98. Senin gibi sevmeyen birini dinle, 99. Senin gibi sevişmeyen birini dinle, 100. Risk al, 101. Korkusuz ol, 102. Nereden geldiğini ve neleri feda ettiğini hatırla, 103. Nereye gittiğini hatırla, 104. Neleri tehlikeye attığını hatırla, 105. Kendi başına halledemeyeceğini hatırla, 106. Bu listeyi ezberle ve gerektiğinde tekrar et.