Ana Sayfa Blog Sayfa 425

Birçok insana ilham veren yerli ve yabancı trans ünlüler

0

Günümüzde de dini, sosyolojik kültürel açıdan toplumlar tarafından kült bir konu olarak kabul edilen trans bireylerin dünyada birçok örneği var. İnsanları yargılamadan, herkesi olduğu gibi kabul ederek ve saygı duyarak yaşamak bu konuya sağduyulu yaklaşmak için yeterli. Geçirdikleri ameliyatların ardından verdiği röportajlarda hepsi gerçek kimliklerine kavuştuğunu belirtiyor. Kabuklarını kırıp özlerine ulaştıklarını belirten bu isimler hem fiziksel hem zihinsel anlamda daha mutlu bir yaşam sürecekleri konusunda hem fikirler.

Operasyonun ardından gelen zor, yorucu, herkesin fikrini dillendirdiği yıpratıcı geçen bu süreç onların kendi olma özgürlükleri için aştıkları önemli bir yol. Bu ünlülerden bahsedildiği zaman aklımıza hemen birkaç isim geliyor. Peki, kim bu isimler? Onları hakkında ne kadar bilgiye sahibiz? İşte trans geçiş süreci ile artık kendileri olarak yaşamaya başladıklarını belirten yerli ve yabancı ünlü isimlerden birkaç örnek.

Candy Darling

James Lawrence Slattery ismiyle doğan Amerikalı aktris, en çok Andy Warhol’un Flesh (1968) Women in Revolt (1971) filmleriyle biliniyor. Candy bir defasında, seks gizemlerini yerel bir ayakkabı mağazasından öğrendiğini söylerdi; zamanın büyük bölümünü de şehirde bulunan gay barda geçirirdi. Defalarca ismini değiştiren Darling’in ilk seçtiği isim Hope Slattery olsa da sonraki dönemlerde Hope Dahl, Candy Dahl, Candy Cane isimlerini de kullandı. Arkadaşları çoğu zaman ona “darling” diye hitap ettiği için Candy Darling’i değiştirmemek üzere kullanmaya karar verdi.

Çocukken Hollywood filmlerini izlemeye çok meraklı olan Candy’nin favori aktrisleri ise John Benett ve Kim Novak. Ölmeden önce yazdığı mektupta “ Maalesef hayattan geriye hiçbir arzum kalmadı. Her şeyden çok sıkıldım. Benim için sıkıntıdan öldü diyebilirsiniz. Dayanamadım biliyor musunuz? Bunu her zaman biliyordum. Keşke hepinizle yeniden tanışabilsem.” diye yazmış. Bazı kaynaklar birtakım hormonal sorunlar yüzünden öldüğünü belirtmiş olsa da Candy lösemiye yakalanmış ve ne yazık ki bu hastalıktan kurtulamadı. Candy, 1974 yılında henüz 29 yaşındayken hayatını kaybetti.

Candy DarlingCaitlyn Jenner

Şov dünyasının en popüler ünlülerinden Kim Kardashian’ın üvey babası olarak bilinen eski olimpik sporcu Bruce Jenner, 2015 yılında kadın olmaya karar verdiğini ilan etti. 1976 yılında Montreal Olimpiyat oyunlarında dekatlonda dünya rekoru kırarak şampiyon oldu. Jenner, Vanity Fair dergisine çektirdiği kapak fotoğrafı ve verdiği röportaj ile çok konuşuldu. Röportajında artık kadın olmanın mutluluğunu yaşadığını belirten Caitlyn Jenner, “Bruce hep yalan söylemek zorunda kalıyordu. Kendisine bile. Bu yalanla yaşamak çok zor geliyordu. Caitlyn’le bu yalanlara artık yer yok.” diyerek adeta özgürlüğüne kavuştuğunu belirtti. Kapak fotoğrafını gören çoğu kişi ilk etapta onu Jessica Lange’a benzetirken Jessica Lange ise benzetilme için “Aaa gerçekten öyle mi? Bu çok güzel.” yorumunda bulundu.

Caitlyn JennerAmanda Lepore

Armand ismi ile dünyaya gelen Lepore, liseyi bitirdikten sonra cinsiyet değiştirdi.“Çocukluğumda ailemin neden bana erkek kıyafetleri giydirdiklerini anlamıyordum. Hatta onların deli olduğunu düşünüyordum. Kendimi kız gibi hissediyordum.” diyen Amerikalı model ve şarkıcı dünyanın en zengin cinsiyet değiştiren ünlüleri arasında. Lepore, Armani, Victoria’s Secret gibi pek çok markaya modellik yapmış ve birçok reklamda da oynamıştır. Transseksüel ve eşcinseller tarafından tapılası bir varlık olarak görülen Lepore, New York gecelerinin her zaman aranılan isimlerinden biri. Ayrıca parti parti dolaşmasından dolayı kendisine “It Girl” lakabı verilmiş. Kendisi adeta bir ikon.

Amanda LeporeChaz Bono

İlk olarak sözcüsü Howard Bragman tarafından Chastity Bono’nun cinsiyetini değiştirip erkek olacağı duyuruldu. Amerikalı şarkıcı Şu an 47 yaşındaki Bono Amerikalı şarkıcı annesi Cher’e lezbiyen olduğunu açıklandığında annesi durumu ilk etapta kabullenmeyerek kızını psikolojik tedavi almaya yönlendirdi fakat bir süre sonra kızının yanında olmaya karar verdi. 2008 yılında operasyonla cinsiyetini ve 2010 yılında da resmi olarak cinsiyetini ve ismini değiştirdi. Chaz Bono’nun hayatı Becoming Chaz (Chaz Olmak) adıyla bir belgesele de konu oldu. Chaz; kendisiyle aynı durumda olan fakat ameliyat olmaya cesaret edemeyen kadınlara bu belgeselle destek olmak istediğini dile getiriyor.

Chaz BonoJenna Talackova

19 yaşındayken ameliyatla cinsiyetini değiştirdiği Miss Universe yarışmasına katılınca ortaya çıkan Talackova birçok tartışmaya neden olmuştu. Organizasyon şirketi yaptığı bir açıklama ile finale kalan Talackova’nın “Kanada’nın yasal cinsiyet tanımlamalarını karşılamadığı” sebebiyle katılamayacağını duyursa da gelen tepkilerin ardından şirket yarışma kurallarında böyle bir madde bulunmadığı için bir süre sonra Talackova’nın yarışmaya katılabileceğini açıkladı.

 

Jenna Talackova looks on at a press confAndreja Pejic

Avustralyalı kadın manken androjen fiziksel özellikleri ile biliniyor. Fiziksel görünümü ile üne kavuşmuş pek çok ünlü markanın erkek ve kadın kıyafetlerini taşıyarak podyumlarda boy gösterdi. “İki cinsiyet arasında sıkıştım. Hayatım kolay değil.” dedi dört yıl önce verdiği bir röportajda. Pejic, 2014 yılında kendi internet sitesinde “Yeniden bakire olarak doğmak bir harika!” cümlesiyle de cinsiyetini değiştirdiğini açıkladı. Aslında 13 yaşından beri cinsiyet değiştirmeyi düşünüyormuş fakat keşfedildikten sonra bir süreliğine ameliyatı ertelemiş. Popülerliğe adım atma sürecini “İlk iki yıl çok süründüm. Moda dünyası beni nereye oturtacağını bilemedi. Kadın desen kadın değil, erkek desen erkek değil.”diyerek özetleyen Pejic, People dergisi röportajında “Hayatım boyunca kız olmayı istedim, en sonunda da oldum” diyerek isteğine kavuştuğunu ifade etti.

Andreja PejicBülent Ersoy

Bu listede “bahsetmesek olmaz” diyeceğimiz ünlülerden kendisi. Gerçek ismi Bülent Erkoç. 1981 yılında Londra’da geçirdiği operasyon ile cinsiyetini değiştiren Bülent Ersoy her zaman giyimiyle, söylemleriyle tüm dikkatleri üzerine toplayan ve icra ettiği müzikle kendisinden söz ettiren bir isimdir.

bulent ersoyRüzgar Erkoçlar

Geçtiğimiz yıllarda adından en çok söz ettiren isimlerinden biri olabilir kendisi. Neredeyse herkes onu “Emret Komutanım” dizisiyle onu tanıyordu. 2013 yılında cinsiyet değiştirdiği ortaya çıkan Erkoçlar, Ayşe Arman’a verdiği röportaj ile dikkatleri oldukça üzerine çekmişti. Kariyerine reklam oyunculuğu daha sonra rol aldığı projelerde de başarılı bir oyunculuk sergiledi. İki yıl hormon tedavisi gördükten sonra cinsiyetini değiştirdi ve gün geçtikçe değişen görünümüyle dikkatleri üzerine çekmeye devam ediyor.

Ruzgar Erkoclar

Şiirini yaşamı ile ören bir şair: Didem Madak

1

Didem Madak, 90’lı yılların şiirine damga vuran ve hayatını şiirle anlatmayı başarmış bir şair. Şair yaşamı ve şiirini öyle iç içe geçirmiştir ki bunu yazdığı dizeleri çözümleyerek ve şairin hayatına dair anıları okuyarak görebiliriz. 

Madak ve ailesi 12 Eylül sürecinden oldukça etkilenmiştir. Babası okul müdürü ile tartıştıktan sonra Uşak’da bir okula sürülmüş Füsun Hanım ve kızları da Burdur’da yaşamlarını devam ettirmeye başlamıştır. Madak’ın hayatını şiirlerle anlattığı en büyük örnekler Burdur’daki anılarından anlaşılmaktadır. Şairin kız kardeşi ile yapılan görüşmelerde Burdur’da yaşadıkları evin bahçesinde mısır ekili olduğunu, mısır hışırtılarının seslerinden bir gece korktuklarını ve sabah Füsun Hanım’ın mısırları kestiği öğrenilmiştir. Bu olay Didem Madak’ınAnnemle İlgili Şeyler şiirinde şöyle yer etmiştir;

“Sen bir çocuk romanı annesi ol isterdim.
Ölü mısır tarlaları hışırdıyordu
Ve kalbimde çıngıraklı yılan sürüleri
Diye başlayan bir çocuk romanında.” 

Füsun Hanım geçirdiği bir hastalıktan sonra hayatını kaybettiğinde Didem ve kardeşi henüz çocuk yaştaydılar. Didem’in şiirlerindeki anne temasının ana hatları bu olaydan sonra çizilmeye başlanmıştır. Madak’ın babası Yusuf Bey, eşi öldükten bir süre sonra ikinci evliliğini yapmıştır. Şairin babası ile arasına mesafeler girmesi ise şairin içindeki anne özlemini arttırmıştır. Şair bu özlemi her şiirinde dile getirse de özellikle şu dizeleri babasının evliliğinden çok etkilendiğini göstermektedir;

“Yaşasaydın, hayatının ortasına
Güller yığan bir adam olsun isterdim babam.”

Şair yarıda bıraktığı hukuk fakültesine geri döndüğü zamanlarda eşinden yeni ayrılmıştı. O dönemde Bornova’da bir bodrum katta yaşamını sürdürürken bir dershanede sekreterlik yapıyordu. Şairin kendini bir bodrum kat kızı olarak tanımladığı zamanlar İzmir’de yaşadığı zamanlardı. Bu dönemde Madak kadın kimliğinden sıyrıldım sözleri ile kendi isteği doğrultusunda başörtüsü takmaya başlamıştır. Bu dönem boyunca Kuran-ı Kerim ve tasavvufla ilgili kitaplar okumuş ve hukuk fakültesini bitirmiştir. Kardeşinin bir dergide görüp önerdiği İnkılap Şiir Ödülü ise tarafından boş işler diye adlandırılmış ve kardeşinin gizli bir şekilde yaptığı başvuru ili Didem Madak 2000 Şiir Ödülünü Grapon Kâğıtları ile almıştır. Ödül törenine giderken Madak, kadın kimliği ile barışıp örtüsünü çıkarmıştır. Ödül töreninin öncesinde tanıştığı bir şairle buluşmalarında her ikisi de bir şiirle gelecek ve birbirlerine okuyacakları sözünü almıştır. Didem bu buluşmaya başörtüsü ile yaşadığı zamanları anlattığı “Siz Aşktan Ne Anlarsınız Bayım” şiiri ile gitmiştir.

didem-madak-2“Allah’la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
Havı dökülmüş yerlerine yüzümün
Büyük bir aşk yamadım
Hayır yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım…”

Yazarın tüm şiirleri incelendiğinde şairin bir otobiyografisini verdiği gözlemlenmektedir. Şairin şiirle tanışması annesinin ölümünün ardından teyzesinin kızlara verdiği Füsun’un Şiir Defteri ile olmuştur. Bunun yanında teyzesinin Varlık Dergisi koleksiyonu ise şairin şiirle arasında bir bağ kurmasını sağlamıştır. Şairin günümüzde Grapon Kâğıtları, Ah’lar Ağacı ve Pulbiber Mahallesi adıyla bilinen üç şiir kitabı vardır. Bunun yanında Ege Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kadın Çalışmaları Ana Bilim Dalının yaptığı çalışmalar sonucunda yapılan sempozyum bildirilerinin toplandığı Didem Madak’ı Okumak adlı kitap 2015 yılında Metis Yayıncılık tarafından okurlar ile buluşturulmuştur.

Kaynak: Didem Madak’ı Okumak

Doğa talanına karşı “Akdeniz İsyandadır Platformu”

1

“Akdeniz İsyandadır Platformu” yıllardır süren doğa mücadelesinde yaşanan çözümsüzlüklere tepki olarak doğdu. Aktivizmin önüne çıkan bürokratik engelleri yıkıp geçen platform, doğanın talanına karşı Karadeniz gibi “Akdeniz de isyandadır” diyerek yola çıktı. Biz de hem tanımak hem de duyurmak için onlarla söyleştik.

Akdeniz İsyandadır Platformu, ne zaman, hangi amaçla ve kimlerin öncülüğünde kurulmuştur?

Akdeniz İsyandadır 21 Şubat 2016’da kuruldu. Platformumuzun amacı öncelikle yaşadığımız bölge içerisinde, sonra ülke ve tüm canlı yaşamda yaşamı tehdit eden ekoloji sorunlarına dair çözümler üretmek ve mücadele etmektir. Akdeniz İsyandadır Platformu; Mersin Nükleer Karşıtı Platformu’nun uzun süreç önemli aktivistliklerini yapan ve örgütlenme komisyonu üyeleri olan ben (Deniz Melih Özşen) ve Atra Aktu’nun NKP içerisinde yaşanan sorunların çözümsüzlüğü üzerine hiçbir çabamızın karşılık bulmaması ve ekoloji aktivistliğinin NKP içinde bürokratik engellere takılması nedeniyle kuruldu.

Platformumuzun kuruluşunda bizlerle birlikte olan aktivist dostlarımızla başardığımız işlerde tüm gerçekliği ile ortadadır. Son 6 yıldır gerek Mersin gerekse birçok ilde bizlerin de örgütleyicisi olduğu HES, termik, nükleer ÇED baskınları başarıyla gerçekleşmiştir. Büyük ÇED direnişleri ve nöbet eylemleri organize edildi. Bugün ise NKP odalar ve sendikalar bürokrasisi içerisinde bu direnişleri ve kendisini deforme etmiş çürütme yoluna girmiştir. Konuya dair kuruluşta şuna yer vermiştik;

“Nükleer karşıtı mücadelenin müdahili değil muhatabıyız!”

Aktivistlerin emeği ile açılan ve büyütülen bu sosyal medya sayfasından özellikle son dönemde birçok eylemliliğin görselleri, ve meclis tartışmalarının sonuçları silinerek tarihi yanıltarak aktivistlerin bu mücadelede ki varlığı ve emeği de silinmeye çalışılmıştır. Bu sosyal medya ağı bugünle kalmayacak ve yarına aktarılacaktır.

Facebook’un hizmetleri arasında yer alan “ölüm durumunda mirasçı tayin etme hakkı” kullanılmış ve yaşanabilecek her şeye rağmen gerçeğin ve mücadelenin tüm eksikleri ve doğruları ile çocuklarımızın geleceğine bir miras olarak korunmaktadır.

Dünün de bugünün de, direnişlerimiz ve kazanımlarımız olan ve bunlarla anılan nükleer karşıtı mücadelenin bayrağını her daim en ön saflarda tutarak, emekçiliğini de varımız yoğumuzla üstlendik. Elbette ki bunu kimse için değil olması gerektiğini düşündüğümüz bir yaşamın düşü ve doğanın hatta evrenin bütünsel ve kopmaz bağı ve işleyişi inancı ile yaptık. Sadece nükleer değil kentimizde ve yetişebildiğimiz her yerde doğanın, yaşamın talanına karşı mücadele yürüttük, yürütüyoruz da.

Ancak bu mücadelenin nükleer ayağında birlikte yol yürüdüğümüz Mersin Nükleer Karşıtı Platform içersindeki bürokratik zihniyet ile yaşadığımız işleyiş ve mücadele ahlakı sorunları artık içinden çıkılmaz bir hâl aldı. NKP aktivistlerine sahip çıkamamış, delilleri karartmış, hukuk birimini çalıştıramamış, aktif aktivistler tecrit edilmeye çalışılmış yalnız bırakılmıştır. Biz aktivistlerin, senelerdir cevabı olmayan sorularla dolu toplantılardan yürütmelerden artık hiçbir beklentimiz kalmamıştır. Yaşanan usülsüzlüklere ve bu usulsüzlüklerin yanında gelişen doğa katliamına karşı mücadele mirasını taşıyamamanın, bu mücadele içinde olan olmayan veya olacak tüm insanlara ihanet olacağı düşüncesi ile hareket etmeli inancındayız.

Yaşadığımız coğrafyada yaşam alanlarımız geri dönüşümü olanaksız bir biçimde tahrip ediliyor yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekiliyor. İnsanların ve tüm canlıların sağlıklı yaşama hakkı elinden alınıyor. Tüm canlıların yaşam alanları geri dönüşümsüz yok ediliyor. Biz yaşamsal öneme sahip ve kabedilmemesi gereken bir mücadele veriyoruz. Bu doğrultuda da örgütlülüğümüzü çelikten örmeli, bizler de çelik gibi durmalıyız.

Özellikle bölgemizde sonra ülkemiz ve dünyada yaşanan doğa talanlarına karşı mücadelemiz dün olduğu gibi bugün de sürüyor ve doğaya zaferimizi müjdeleyinceye dek sürecektir.

Uzun ve deneyimlerle dolu olan bu mücadelemize doğanın isyanına kulak verip, düşümüzü umutla büyütmeye devam ediyoruz. Bizler bu mücadelenin dışarıdan müdahilleri değil bizzat muhattaplarıyız. Doğa talanına izin vermeyeceğiz. Doğanın talanına karşı Karadeniz gibi “Akdeniz de isyandadır” diyoruz.

akdeniz isyandadir platformuDoğa için defanstayız

Platformun kısa ve uzun vadedeki hedefleri nelerdir?

Platformumuz kısa sürede önüne belirli etkinlikler koydu elbette. Birincisi nükleer karşıtlarının Akkuyu atom santrali projesine karşı açtığı davalar neticesinde mahkemenin kararlaştırdığı bilirkişi heyetinin geleceği 11 Temmuz’da başlatmış olduğumuz “Doğa için Defanstayız” kampanyası kapsamında Akkuyu’ya otobüs kaldırarak heyeti karşılayacağız ve direnişi büyüteceğimizi bir kere daha tekrarlayacağız. Sonrasında ise gene kampanyamız kapsamında 17 Temmuz’da  “1. Geleneksel Doğa İçin Defanstayız Pikniği” için Mersin 68’liler Barış ve Kardeşlik Ormanı’nda buluşacağız.

Uzun vadede ise bölgemizde yapılması planlanan ve canlı yaşamı tehdit eden tüm sorunlara karşı kampanyalar düzenleyerek engelleyeceğiz.

Kurulduktan sonraki süreçte başardığınız şeyler var mı?

Kurulduğumuz günden bugüne geçen sürede kendi adımıza önemli işler yaptık. Ancak bizim için başarı sayılabilecek bir nihayet gerçekleşti demek mübalağa olur. Bunun ötesinde daha çok ne yapmamız ve nasıl yapmamız gerektiğine dair ne kadar doğru bir çizgi izlediğimizi bu süreçteki iç tartışmalarımızda ve NKP meclisleri dahil yaptıkları işlerin sonuçsuzluğu ile tekrar tekrar teyit etme fırsatı bulduk. Tavrımızı ve kuruluşumuzu bölgemiz içerisindeki ekolojik mücadele açısından önemli bir başarı olarak nitelemeyi de yanlış görmüyoruz.

Birlikte yaşama saygı

İnsanlar bu platforma nasıl katkıda bulunabilirler?

İnsanlar platformumuza birçok anlamda katkı sağlayabilirler. Facebook’ta açtığımız “Akdeniz İsyandadır Platformu” sayfamızda dönem kampanyalarımızı ve faaliyetlerimizi duyuruyoruz. Gönüllümüz olmak için bizlere oradan ulaşabilirler. Bunun yanında bizlere katkıda bulunmak isteyen insanlara, yarının doğasının bugünden kurulacağını hatırlatarak düşlediğimiz yaşamı kazanabilmek için bugün az çok elimizden geleni yapmamız gerektiğini belirtmek isteriz. Bu ne mi? Kapı önlerine direk diplerine birer kap su, yemek artıklarını atmak yerine bir parça yemek kuşlar için balkon kenarlarına bir ekmek kırıntıları, fırsat ve imkânlar dâhilinde bir fidan dikmek gibi küçük isteklerimiz var. Yarın için bugünden, birlikte yaşam için saygı diyoruz. Çünkü biz evrenin bütünsel ve kopmaz bağı ve işleyişine inanıyoruz.

Ekolojik mücadelenizi ortaklaştırmayı düşünüyor musunuz?

Bizim bu soruya cevabımız net olarak hayır olacaktır. Bunun sebebi ise ekolojik mücadelenin seni beni olduğunu düşünmüyoruz. Bizler için bu sorun tüm canlı yaşamın sorunudur. “Acı diyorum efendim. O da evrensel olmalı” düşünü tüm canlı yaşam için büyütüyoruz. Yani bizim mücadelemiz zaten ortak. Ekolojik soruna karşı “cinsiyetçi, ırkçı, türcü” ve “temiz kapitalizmci” çizgiler dışında yan yana gelemememiz için hiçbir sebep görmüyoruz.

İlaveten Gaia Dergi’nin çabasını takdir ediyor ve teşekkür ediyoruz. Ekoloji mücadelesinde doğayı özgürleştirene dek umudun düşünü beraber büyütmek üzere selamlıyoruz.

Anarşist ütopya: Mülksüzler

Ursula K. Le Guin’in başyapıtı Mülksüzler 1974 yılında yazılmış olan bilim kurgu temelli anarşist bir ütopyadır denilebilir. Bu eser ütopya olarak nitelense de okuyanlarınız hak verecektir ki öyle hayallerimizdeki anarşizmi anlattığı falan yoktur. Ve hatta Urras’ın kokuşmuş gerçekliği –kapitalizmin karanlık yüzü- Anarres’in çelişkileri kadar bile işlenememiştir. Belki de Ursula bizlere anarşizmin kat etmesi gereken yolları gösterirken bir ütopyanın yolunu açmıştır, kim bilir.

Ursula’nın ütopya içindeki distopyası Urras gezegenidir. Bu gezegen kapitalizmin hüküm sürdüğü, kokuşmuş efendilerin fakir halkın sırtından geçindiği, her şeyin kâr marjlı düşünüldüğü bildiğiniz günümüz dünyasıdır aslında. Bu çarpık düzene Odo önderliğinde başkaldıran anarşistler olmuşsa da düzeni yıkamamışlar ve Anarres isimli yüzde 99’u çöl olan bir gezegene sürülmüşlerdir. İşte bizim hikâyemiz de buraya sürülen bir avuç Odocu’nun kurduğu anarşist ütopyada başlar.

Kitaba adını veren mülksüzler, Anarreslilerdir. Çünkü hiçbir şeye sahip değillerdir. Ne bir mülk, ne bir toprak. Çocukları dahi kendilerinin değildir. Herkesin her şeyi paylaştığı, çalışmanın zorunsuz olduğu ve fakat çalışmamanın da ayıplandığı bir yerdir burası.

Odo’dan kuşaklar sonra Shevek isimli bir bilim insanının hikâyesi üzerinden bu ütopyanın işleyişini çözeriz. İnsan ilişkilerinden sendikal faaliyetlere, yaşam düzenlerinden düzensizlikteki düzene kadar bir bir işlenir ütopya.

Kurak, sıcak, tatsız ama gerçekliği içinde ve özgürlük üzerinden anlatılır Odocu anarşizm. Ursula Odoculuk için Tao’cu biçimiyle Shelley ve Kropotkin’in, Goldman ve Goodman’in geliştirdiği anarşizm olarak tanımlar.

Shevek ve Urras eksenin de bu sefer ana gezegenleri olan Urras’ı anlatır Ursula bizlere. Anlattığı Shevek’in görebildiği kadarsa da zamanla arka yüzü de görünür kapitalizmin. Ve umutsuz insanların dünyasına aralanır kapımız. Ölünce Anarres’te uyanmayı dilediğini öğreniriz Urras’ın ezilen halkının. Anarres bir rüyadır onlar için. Ve hikâye iki dünya arasında akıp gitmeye devam eder. Daha fazla detay vermeden sizlere Mülksüzler’den iki alıntı ile veda edeyim:

Bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız yasalar koyun.”

Oiie: İnsanları düzen için de tutan ne? Neden birbirlerini soyup öldürmüyorlar? 

Shevek: Hiç kimse çalınacak bir şeye sahip değil. Eğer bir şeyi istersen gidip depodan alabilirsin. Şiddete gelince, bilemiyorum. Oiie, durup dururken beni öldürür müydün? Eğer öldürmek isteseydin, buna karşı çıkarılan bir yasa seni engeller miydi? 
Zorlama, düzeni sağlamanın en etkisiz yoludur.”

İyi okumalar…

Seksin toplumsal politikası 2: Penisin iktidarı

Seksin toplumsal yansımalarının anlatıldığı ilk yazıda, daha çok şiddet ve tecavüz kültürünün, eğlence ve toplumsal yaşama içkin kaynakları anlatılmıştı. Bu yazıda, penisin iktidarının, savaşlar ve araçları üzerinden nasıl üretildiği ve bilinçlere işlendiği üzerinde durulacak.

Kadınların sokakta ve internette, her gün maruz kaldıkları yüzlerce taciz girişimi, onlarca taciz şekli ve yöntemi var. Ancak bunların en rahatsız edici, en saçma ve anlamsız görünen biçimi, daha ilk mesajda gelen penis fotoğrafları ve mastürbasyon videoları. Bu mesajlara maruz kalan kadınların kafasında çoğunlukla, “Neden yapıyor ki bunu?” sorusu kalıyor. Eril kültürün egemenliğinden kurtulamayan erkeklerin, penisleriyle övünmeleri alışılmış bir durum, ama bununla karşı tarafı etkilemeyi nasıl bekliyorlar?

Ortadoğu ve özellikle Türkiye hakkında konuşacağım, çünkü yaşadığım ülke burası. İmkânı olanlar lise tarih kitaplarına baksınlar, çevresinde kitap olmayanlar da, hatırlamaya çalışsınlar; “Türkler” kelimesinin geçtiği her paragrafa egemen olan mefhum nedir? Tabii ki, “güç” kelimesi, sürekli duyduğumuz, gördüğümüz karşılığı. Hatta kelime kökeninin de bu olduğu söylenir. Osmanlı’nın Avrupa’daki algısının işlendiği bir konu başlığında, “Uygar Kalesi önünde bir Türk gibi güçlü” deyişinin alıntılandığını ben hâlâ hatırlıyorum. Etnik kökenin adı olan kelime, sürekli olarak güç ve şiddet çağrışımıyla beraber düşünülüyor.

Eskiden beri erkeklerin kullandığı veya maruz kaldığı bir cümle, “Madem Türksün, göster ürksün” sloganıyla kültürün ve övünç kaynağının özünü, pek güzel özetliyor. Penisin güçle ilgisi ve boyutunun gücü artırması, erkeği daha “seksi” kılması, o penisi gören her kadının hayran kalacağı hayalinin oluşması, küçüklükten beri öğretilen bu algının ürünü. Seksle alakalı her tasvirde, kadın mutlaka “acı içinde inler“, “çığlık atar” ve “ağlar” ama bütün bunlara, erkek sebep olur. Ataerkil kültürde erkek, seks üzerinden, asla kadına zevk vermekle övünmez. Onun övünç kaynağı, her zaman acı çektirmek, “sert vurmak” ile ilgilidir. Erkek hep “serttir” çünkü o “sertlik” erkeğe daima güç verir ve bu güç onu “iktidar sahibi” yapar.

Madem “erkeklik”, sekste güçlü olmanın sembolü, o halde penis neyin sembolü?

Bunu görmek için, öncelikle fiziksel görünüm-şiddet yansıması perspektifinden bakmak gerekiyor. Yani, herhangi bir cismin, şiddet kültüründe nereye oturduğunu anlamak için öncelikle şeklini hesaba katmak, ardından savaşlardaki nesnelerle eşleştirmek gerekiyor bunları. Penisin şekli ise, eskiden savaşlarda kullanılan, dik ve uzun, ucuna doğru sivrilen bir silah olan, mızrak ile benzer bir görünüme sahip. Aynı şekilde, mızrak da atıldığında yalnızca bir bölgeye zarar verir, ancak çok “sert” ve “yaralayıcı” bir darbe vurduğu için “düşmanı” hemen “öldürür”. Eğer “düşman” gördüğünüz yere “kadın”, “öldürme” ifadesini gördüğünüz yere “inletmek” yazarsanız, ataerkil kültürde seksin ne anlama geldiğini ve penis ile ona sahip olan erkeğin, vajina ile ona sahip olan kadınla kurduğu ilişkiyi kavrarsınız.

penisin iktidari
Resim: Andre Masson

Bir önceki yazıda, kadının toplumsal yaşamda “av” olarak görüldüğünü, bu rolün kadınlara biçildiğini anlatmıştım. Bir de bu bakış açısı katıldığında, “kaçak et kesmek” gibi deyişlerin, nereden kaynaklandığı ve nasıl etki ettiği çok net bir biçimde ortaya çıkacaktır. Kadın “et”, erkek ise “bıçak”tır. Kadın “düşman”, erkek ise “mızrak”. İşte bu dizgi, kadının maruz kaldığı toplumsal baskı, cinsellikle içkin hale gelen ahlakçılık, taciz ve tecavüzlerin temel dayanak noktasıdır.

Penisle alakalı, onlarca benzetme sayılabilir. Bunların neredeyse tamamı, savaş ve şiddet kökenlidir. Vajina ile alakalı hangi benzetmeleri sayabiliriz? Neredeyse hiç yoktur, var olan benzetmelerde de, penis bir silaha benzediği için, vajina o silahla yaralanan “şey” olarak anlatılır. Bunun nedeni ile bir erkek prezervatif almaya gittiğinde kadın eczacının kaçmasının, bir kadının ped gibi rutin bir ihtiyacını karşılamak için kullandığı bir ürünü alırken içine düştüğü durumun cereyan etmesinin sebebi aynıdır. Çünkü genital bölge, seksle özdeşleşmiştir ve kasıklarında güç taşıyan cinsiyet erkektir.

Garip olan yaşananlar değil, yaşananlara şaşkınlığımız

Bu “güç” öyle lanetli bir silahtır ki, sekse aşırı düşkün bir erkeğe yakıştırılan sıfat sadece Türkçede olmasına karşın, aynı durumdaki bir kadına direkt olarak “nemfomanyak” denebilir ve bu kadın garipsenebilir. Aynı şekilde, din kaynaklı bazı inanışlarda, kadın kocasının seks teklifini reddedemez, bu, ona karşı görevidir. Kadın seks hakkında düşünmez, konuşmaz, eğer konuşursa ya “or.spu”, yani seks manyağıdır ya da “ahlaksız”.

Asıl garipsenecek olan, bu toplumda nasıl her gün bu kadar taciz ve tecavüz olduğu değil, çocuklarını bu kültürle yetiştiren bir toplumun, nasıl taciz ve tecavüz gerçekleştiğinde şaşırdığıdır. Şiddet, penis, futbol, silah kavramlarıyla bezenmiş bir ortamda yetişen, hatta “erkekliğe ilk adımı” dahi penis üzerinden tasvir edilen bir erkeğin, bu kültürden kurtulabilmesidir asıl mesele. Tecavüzcüye tepkisi bile, aynı kültürden etkilenen cümlelerle olan bir yığın, hâlâ bu olayların zuhur etmesine şaşırıyor, hâlâ önünü kesmek için kendini değiştirmeye gerek görmüyor.

Başlık Görseli: Vivienne Binns

Spreyleri unutun; sivrisinekleri uzaklaştıran 9 bitki

Doğanın harikalarından faydalanmak için dış mekânlarda vakit geçirirken sivrisinek ısırıklarına maruz kalmak kadar sinir bozucu bir şey yok. Elbette onlar da doğanın saygı duyulası bir parçası, fakat sırf bu yüzden her fırsatta ısırılmamız pek hoş değil.

Ne yazık ki, sivrisineklerden korunmak için var olan çarelerin çoğu bizi hem vücudumuza hem doğaya zararlı kimyasalları içeren spreyleri kullanmaya itiyor.

İşte bu yüzden balkonunuzda, bahçenizde harcadığınız zamanı daha güzel geçirmeniz için doğanın kendi savunma yöntemlerini kullanmanızı tavsiye ediyoruz. O halde spreyleri unutun! Sivrisinekleri uzaklaştıran 9 bitki sizin çözüm olabilir.

Kedi Nanesi

Bu küçük bitkinin sadece kedilere özel olduğunu sanabilirsiniz, ama sivrisinek kovucu olarak da epey başarılı! Bitkiler dış etkenlere karşı kendini korumak için milyonlarca yıl boyunca evrimleşmiş kompleks organizmalardır. Bu bitki sayesinde sinekleri bahçenizden ve ailenizden uzak tutabilirsiniz. Bir araştırma kedi nanesinin sinek ilaçlarından on kat daha etkili olduğunu bulmuş.

Limon Kekiği

Ontario Guelph Üniversitesi’nin araştırmasına göre ezilmiş limon kekiği yaprakları sivrisinek ısırmalarını %62 oranında azaltabiliyor. Eğer arkadaşlarınızla pikniğe gitmeyi düşünüyorsanız, bunu deneyebilirsiniz.

Lavanta

Lavanta bahçenizde bulundurmanız gereken çok rahatlatıcı bir bitkidir. Anksiyeteyi hafifletmeye, gerginliğe, mide bulantısına, kusmaya, küçük yanıklara, solunum rahatsızlıklarına iyi geldiği bilinir. Ayrıca etrafındaki bitkileri de istenmeyen böceklerden koruyabilir. Sivrisineklerden korunmak için ve yapraklarından çay yapmak için rahatlıkla kullanabilirsiniz.

Fesleğen

Fesleğen hem mutfakta hem bahçede işe yarayan harika bir bitki. Sivrisinekleri kovmada en etkili bitkilerden biridir. Harika kokusu da cabası!

Melisa

Nane ailesinden olan melisa şifalı bir bitki olmakla birlikte sivrisinekleri kovmakta etkilidir. Aynı zamanda regl sancılarına, kramplara, sindirim rahatsızlıklarına ve uyku bozukluklarına da iyi gelmektedir.

sinekleri-uzaklastiran-bitkiler2
Kedi nanesi, Melisa, Limon otu

Limon otu

Limon otu, citronella adıyla bilinen doğal yağın elde edildiği bitkidir. Sivrisinek kovucu mumlarda kullanılan ana maddelerden biri bu yağdır. Limon otu insanların kokusunu bastırarak sivrisineklerin hedef şaşırmasına sebep olur.

Kadife Çiçeği

Kadife çiçeği balkonunuzu ve bahçenizi renklendirmekle kalmaz, istenmeyen böcekleri de uzak tutar. Pyrethrum adı verilen eşsiz bir aroma salarak böceklerin uzaklaşmasını sağlar.

Biberiye

Biberiye mutfakta ve doğal temizlik ürünlerinde kullanılabilen, aynı zamanda istenmeyen böcekleri uzaklaştıran inanılmaz bir bitkidir. Araştırmalar biberiye kokusunun konsantrasyonu artığını ve hafızayı güçlendirdiğini göstermiştir.

Sarımsak

Sarımsak mucizevi bir bitki. Enfeksiyonla savaşmaktan tutun, bağışıklığı kuvvetlendirmeye kadar bir sürü faydası var. Bunun yanında kokusuyla doğal bir sivrisinek kovar işlevi de görmektedir. Her derde deva bu bitkiyi bahçenizde, saksınızda mutlaka bulundurun.

Kaynak: The Spirit Science

Ruhun renkli yürüyüşü: Butoh ve hareketli boyama

Yeşilin ortasında çökmüş hareketsiz bir ruh, bembeyaz oturuyor. Görüntü bir tablo gibi, sadece yağmur çiseliyor. 

Renk giriyor çerçeveye ve can veriyor ruha. Kan akışı başlıyor ruhun solgun ve çıplak bedeninde; tertemiz, saf insan ruhu renklerle hem kirleniyor hem de yaşamaya başlıyor. Adem’in cansız saflığına Havva’nın hayat vermesi gibi başlıyor o akış. İkisinin de kendilerini bırakacakları akış ve doğal bir birleşme. 

Kimse hükmetmiyor akışa, sanki renkler karar veriyor nereye dokunacağına ve tuvalin üstünde nereye akacağına. 

Bilinçaltının sınırlarında dolaşan bir gezgin, elleri, erikler ve dallar fırçası olmuş bir ressam; sadece ikisi, sabit bir kare ve doğaçlama. Daha önce bir kere görmüşler birbirlerini. İkinci buluşmada birinin ellerinde bin türlü renk, diğeri tuval gibi bembeyaz ve çırılçıplak. Resmin uzattığı elmayı yiyen butohun güçlü etkileşiminin çarpıcı hikâyesi.

Hüma Birgül
, fırça veya el teması olmadan akıtma yoluyla soyut resimler yapan bir ressam ve performans sanatçısı. Honza Svasek, grafik tasarımın, bilişimin, görsel sanatların ve performans sanatlarının kesiştiği dört yol ağzında yaşayan çok yönlü bir sanatçı. Eğitimine Türkiye’de başlayıp yurtdışında devam eden Hüma ile Çek asıllı Hollandalı Honza’nın yolları Rotterdam’da kesişmiş. Honza, kızıyla gerçekleştirdiği butoh performansını izleyen Hüma’ya ortak bir çalışma yapmayı teklif etmiş. Kalıpları kıran ve sınır tanımayan iki sanat dalını, butohu ve soyut resmi, hareketli boyama tekniğiyle bir araya getirmişler.

ButohveRenkliBoyama1

Butoh, İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya’da avantgarde akımın etkisiyle ortaya çıkan tanımlaması zor bir tür bilinçaltı gezisi. “Bu” Japonca’da dans, “toh” ise adıma karşılık gelen karakterler ve “Karanlığın Dansı” olarak da anılıyor. Trans haline benzer bir duruma gelmiş sanatçı, adım adım bilinçaltının karanlıklarını aydınlatıyor. Ruh, bedenin gölgesinden çıkıp kendisine öğretilmiş sınırların dışına akıyor ve beden tüm çıplaklığıyla o ana özgü bir koreografide ruha eşlik ediyor. Butoh performansları, katılımcıları da bu tanımlanamaz alana davet edip güzellik, ahlak, tabular gibi çizilmiş tüm sınırları aşmaya ve hakikatle temas etmeye kışkırtıyor. 

ButohveRenkliBoyama2Benzer şekilde, hareketli boyama tekniği de resmi tuvalin sınırlarının dışına çıkarıyor. Resmin kendisi kadar resim yapma sürecine de vurgu yaparak bizi çerçevelerimizi ve tanımlarımızı sorgulamaya, sonucunda ortaya çıkan soyut resimle de kişisel bir ilişki kurmaya davet ediyor. Rastlantısal gibi gözükse de, usta bir ressamın ellerinden disiplinli bir nedensellik akışını takip ettiği anlaşılabilecek eserler çıkıyor. Aynı hayat gibi kaderci bir tarafı da, çok güçlü bir nedenselliği de var; hangi tarafından algılanacağı tamamen kişisel.

Hüma, performans öncesi herhangi bir hazırlık yapmadıklarını söylüyor; her şey tamamen doğaçlama olmuş. Öncesinde ne bir koreografi çalışması, ne de bir kompozisyon hazırlığı yapılmış. Tamamen içgüdüsel olarak gerçekleştirilen bir çalışma, Hüma Birgül’ün resim tekniğiyle oldukça paralel. Kendini renklerin akışına bırakan ressam, bu kez canlı tuvaline de yeterli hareket alanı bırakarak renklerin akışına bir boyut daha katıyor. 

İnsanın ve resim sanatının doğal halleri gerçeküstünde bir araya geliyor; ortaya yaklaşık 20 dakikalık etkileyici bir görsel deneyim çıkıyor.

Kaynak: Hüma Birgül, Honzas Vasek

Seyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de Santiago

Söze dökmediğim ama kısa bir süredir yoğun olarak enerjisini hissettiğim saatlerce yürüsem duygusu. Bir hafta sonrasında gelen bir telefon! Dilara bir yol var. Camino de Santiago, Fransa’dan başlıyor. 800 kilometre. Yürüyelim mi? Tabii ki evet.

Marmaris’ten İstanbul, İstanbul’dan Dijon. İki gün hazırlık ve trenle on saat süren bir yolculuk, Saint Jean Pied de Port. Burası başlangıç rotalarından bir diğeri olan “The France Way“. Pireneler’den başlayarak İspanya’nın kuzeybatısında Galiçya Özerk Bölgesi’nde bulunan Santiago de Compestela’da bitireceğimiz 800 kilometrelik Ortaçağ Hac Yolu. Tek kelimeyle masal gibi!

Rivayet olur ki, İsa’nın havarilerinden biri olan Aziz James (Zebedi oğlu Yakup), İspanya’da Hristiyanlığı tanıttıktan sonra Filistin’e döner ve bir süre sonra orada idam edilir. Ortadan kaybolan bedeni tayfası olmayan bir gemi ile İspanya’ya ulaşır. Gemiden alınan bedeni sessizce toprağa verilir. 9’uncu yüzyılda bir çobana görülen parlak bir yıldız mezarının yerini işaret eder ve buraya bir kilise inşa edilir. Sonrasında bu kilise büyük bir katedrale dönüşür. Mezarın bulunması haberi hızla yayılır ve Avrupa’dan binlerce hacı Aziz James’in mezarını ziyaret etmek için yollara düşer. Bin yıldır yürünen yol, şimdilerde sadece Hristiyanlar tarafından değil, dünyanın her yanından her yaştan ve her ulustan insanın yürüdüğü bir kültür rotası. Cidden heyecan verici!

Günde ortalama 27- 30 km arası yürüyeceğimiz yol, oldukça iyi organize edilmiş. Yürüyüşe başlamadan hemen önce Saint Jean Pied de Port’un daracık, arnavut kaldırımlı sokaklarına dalıyoruz. Pencereleri çiçeklerle bezenmiş belli ki birkaç yüz yıllık olan taş evleri izleyerek yürüyüşçüler için hizmet veren iletişim bürosunu buluyoruz. 

Sembolik olarak hazırlanmış pasaportlarımızı ve gerekli tüm bilgiyi aldıktan sonra yola düşüyoruz. Bu pasaport kalacağımız hostellerde, hostellerin kendine özel mühürleri ile damgalanacak ve bizim için bir “oradaydım” kanıtı olacak. Oldukca keyifli.

Bazen tek, bazen birlikte yürüdüğümüz yol, gerçekten de dünyanın her yanından gelen insanları birleştiriyor. Hollanda, Avusturya, Almanya, İngiltere, İspanya, İtalya, İsvicre, Fransa, Amerika, Kanada, Çin, Kore, Arjantin, Portekiz, Bulgaristan, Yunanistan, Japonya, Avustralya ve toprakta birbirine karışan ayak izleri… Yüzler gülümsüyor. Genelde ilk soru, “Nerelisin?” ve muhabbet uzuyor. Hikâyeler birbirine karışıyor. Son sözcük “Bueno Camino” oluyor ve yollarımıza gidiyoruz. Belki bir gün belki iki gün sonra tekrar karşılaşiyoruz. Sevinç nidaları ile muhabbet kaldığı yerden devam ediyor.

Seyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de Santiago

Seyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de Santiago

camino7 camino8

Sırayla şehirler, köyler geçiyoruz. Her birinin kendine has yapısı, kokusu, rengi var. Bir ağaç altında veya bir nehir kenarında mola veriyor, bazen şirin bir kafede kahve yudumluyoruz. Sırt çantalarımız her adımda biraz daha ağırlaştığından fazla olan eşyalarımızdan kurtuluyoruz. İnanın, 10 kilo olan çantalarımızı altı kiloya düşürmek büyük konfor.

Seyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de SantiagoSeyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de SantiagoSeyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de SantiagoSeyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de Santiago

Hosteller oluyor sızısını dindiren ayaklarımızın. Yarının rotasını inceleyip, notlar alıyor, aynı masada yemek yiyoruz. Alexander, Sofia, John, Pascal, Emilia ve birçoğu… Sabah 6’da sessiz bir hareketlilik başlıyor odada. Usulca kalkıyor, eşyalarımızı topluyor ve yola devam diyoruz. Gelsin 30 km!

Seyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de SantiagoSeyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de Santiagocamino16Tatlı serin bir sessizlik oluyor, düşünceleri sakinleştiren ve yavaşlatan. Bırakıyoruz kendimizi bu duygunun kollarına…

Seyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de Santiagocamino18Seyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de SantiagoYol kenarında karşılaşıyoruz onunla. Yürüyüşçülerden. Bir süre onunla beraber sessiz kalmayı deneyimliyoruz. Bisikletliler geçiyor sonra yanımızdan, gülerek selamlaşıyoruz. Bueno Camino, Tomas Kelly.

Seyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de SantiagoSeyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de SantiagoSeyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de SantiagoSeyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de SantiagoBırakılan taşlar, kolyeler, bileklikler, simgeler. Biliyoruz ki çok değerli duygular barındırıyor her bırakılan. Bizde kendi duygumuzu ekleyip devam ediyoruz.

Seyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de SantiagoSeyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de SantiagoSeyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de SantiagoHer adım ayaklarımızı biraz daha acıtıp, sırt çantamız tonlarca ağırlıkta gibi hissedilse de, kendi bedeninin sınırlarında gezmek ilginç bir şekilde taze, capcanlı hissettiriyor. Günün rotası biterken masajla ödüllendiriyoruz sevgili ayaklarımızı, esnemeyle rahatlatıyoruz bedenlerimizi. Her sabah ve her akşam.

Seyyahların, maceraperestlerin, mistiklerin ve daha çoklarının yolu Camino de SantiagoVe sona, Santiago de Compestela’ya doğru yaklaşırken aslında biliyoruz ki nereye gidersen git varacağın yer yine kendindir. Baktığın her dağ, her taş, her nehir, her kuş, her böcek, her ağaç, her insan dingince yerini alır yüreğimizde. Belki biraz daha sakinizdir. Daha berraktır düşüncelerimiz, yaşama algılayışımız.. Hem hem hafiflemişizdir belki! Az mı? 800 kilometre!

O vakit yola devam ve kocaman bir gülümseme, Bueno Camino.

Fotoğraflar: Dilara Hançer

Arjantin, Buenos Aires’teki 140 yıllık hayvanat bahçesi kapatılıyor

Buenos Aires’teki 140 yıllık hayvanat bahçesi, hayvanların esaret altında tutulduğunun ve bu şekilde sergilenmelerinin aşağılayıcı bir durum olduğunun düşünülmesi üzerine kapatılıyor. Kapatılan hayvanat bahçesinin ekoparka dönüştürüleceği ve amacının hayvanat bahçesinden farklı olacağı belirtildi. Belediye Başkanı Horacio Rodríguez Larreta ekoparkla ilgili şunları söyledi:

“Yeni ekopark çocukların farklı tür hayvanlara nasıl sahip çıkılacağının aşılanacağı ve onlarla aralarında ilişki kurabileceklerinin anlatıldığı bir yer olacak.”

Ayrıca Belediye Başkanı hayvanat bahçesinde yaşayan 2 bin 500 hayvanın Arjantin’deki doğal yaşam alanlarına götürüleceğini çünkü hayvanat bahçesinde bu şekilde yaşamalarının, onlara sahip çıkıldığının ve iyi bakıldığının göstergesi olmadığını söyledi.

Hayvanat bahçesinde yaşayan farklı tür kuşların Buenos Aires’teki yaklaşık 3 bin 496 dönümlük alanı kaplayan ve nehir kenarında bulunan koruma alanına bırakılacağı da belirtildi.

Winner sıcağa dayanamadı

Son zamanlarda, Buenos Aires’in sıcağında yaşamaya mecbur bırakılan kutup ayıları hakkında haberler de bulunmaktadır. Hayvanat bahçesinin son kutup ayısı Winner, üç buçuk yıl önce öldü çünkü hayvanat bahçesindeki uygun olmayan koşullara, özellikle de sıcağa dayanamadı. Bu yüzden hayvanat bahçesinin kapanması bu gibi şartlarda yaşamak zorunda kalan hayvanlar için özgürlüklerine tekrar kavuşmaları anlamına gelmektedir.

Hayvan haklarıyla ilgilenen hukukçu ve şehirdeki hayvanat bahçesinin kapatılmasıyla ilgili uzun zamandır kampanyalara katılan Gerardo Biglia, basına yaptığı açıklamada şunları belirtti:

Argentina Polar Bear Winner

“Hayvanat bahçesinin kapatılmasındaki en önemli şey esaretin ve hayvanların sergilenmesine karşı şeytanın bacağının kırılmış olmasıdır. Bence bu çocuklar için de hazırladığımız değişimin başlangıcı çünkü çocuklar artık hayvanların kafese kapatılmasının yanlış olduğunu düşünüyorlar.”

Buenos Aires’teki hayvanat bahçesinin kapatılması hayvan haklarının gözden geçirilmesi ve üzerinde düşünülmesi için önemli bir adım. Hayvanat bahçelerinin hayvanlara verdiği zarar ve tutsaklık da düşünüldüğünde bu gibi yerlerin hayvanların hayatını tehdit eden yerler de olabileceği unutulmamalıdır. Bu nedenle, Arjantin‘deki hayvanat bahçesinin kapatılması bizi bir kez daha hayvan haklarını düşünmeye sevk etmelidir.

Kaynak: The Guardian, Hayvan Özgürlüğü

Müzik Köyü, Güneş’in doğuşunu müzik ile karşılamaya davet ediyor

0

Türkiye’nin ilk müzik köyü dünyanın her yerinden müzikseverlerin katılımıyla Fethiye’de gerçekleştirilecek.

Anadolu Müzik Kültürleri Araştırma ve Yaşatma Derneği tarafından düzenlenen Müzik Köyü projesinde atölye çalışmaları, sunumlar, seminerler, dinletiler, konserler, geziler de olacak. 20 Temmuz-7 Ağustos tarihleri arasında Anadolu Geleneksel Müziği’nden Hayri Dev, Ali Ulutaş, Osman Kırca, Hasan Bülbül, Aşık Esrari, Birsen Şahan, Yusuf İhsan Bodur’un yanısıra Erkan Oğur, Ahmet Arslan, İsmail Hakkı Demircioğlu, Kemal Dinç, Erol Parlak, Okan Murat Öztürk, Efren Lopez Sanz, Sinan Ayyıldız, Uğur Ömür gibi birçok sanatçı ve akademisyen de Müzik Köyü’nde bulunacak.

Müzik Köyü’nü düzenleyenler ise alanın profesyonel isimlerinden… Proje Koordinatörlüğü’nü Aytaç Gökdağ, Sanat Danışmanlığı’nı Doç. Dr. Cenk Güray, Etkinlik Koordinatörlüğü’nü Eren Şahin, Genel Sanat Yönetmenliği’ni Mehmet Günay Eser üstleniyor.

Müzik ile dolu bir program

Tüm müzikseverler ve köy çocuklarına yönelik beşer günden oluşan üç periyot boyunca Anadolu Müziği’nin yanısıra İran Müziği, Balkan Müziği, Yunanistan Müziği başlıklarında seminerler, dinletiler de müzikle dolu programın bir parçası.

Ayrıca köy çocuklarıyla, geri dönüşüm malzemeleri ve doğada bulunan malzemeler kullanılarak müzik aleti yapımı, koro atölyeleri, beden perküsyonu, soundpainting, müzik salatası gibi birçok etkinlik de gerçekleştirilecek.

muzik-koyuİlhamını doğadan alan, kolektif yaşamla Anadolu’nun asırlık notalarını hissettiren Müzik Köyü’ne başvurularınızı internet üzerinden yapabilirsiniz!

Ayrıntılı bilgi ve başvuru için:

www.muzikkoyu.net
www.anadolukulturleri.com