Ana Sayfa Blog Sayfa 431

Pencerenizde elektrik üretin sonra istediğiniz gibi tüketin

0

Bir teknoloji düşünün ki kendi prizinizi cebinizde taşıyorsunuz. Üstelik güneş enerjisi ile elektrik üretiyorsunuz. Henüz tasarım aşamasında olsa da gelecekte böyle bir dünya hayal değil.

Kyuho Song ve Boa Oh pencereye kolayca sabitlenen ve güneş enerjisiyle elektrik üreten bir priz tasarımı geliştirdi. Muhtemelen en çok seveceğiniz kısım ise ürünü kullanmak için illa ki güneş alan bir odanın penceresine muhtaç olmamanız. Portatif prizinizi şarj olduktan sonra aklınıza gelebilecek her yerde dilediğinizce kullanabilirsiniz. İster uçakta seyahat sırasında, ister ormanın ortasında bir kampta, isterseniz ıssız bir adada. Nerede ihtiyacınız olursa. Bolca güneş alan bir pencerede şarj ettiğinize emin olun yeter.

Prizin yapısı basit ve kullanmak için de hiçbir profesyonellik gerektirmiyor. Plastik materyallerden ve küçük güneş panellerinden bir araya geliyor. Şarj etme kapasitesi yaklaşık 1000mAh. Tamamen şarj olması yaklaşık beş ila sekiz saati buluyor. Ürün tamamen şarj olduktan sonra size on saat boyunca kesintisiz elektrik hizmeti sunuyor. İhtiyaç duyduğunuz kadar kullandınız ve kapatmak mı istiyorsunuz? Yapmanız gereken şey çok basit; ya fişi çekin ya da mekanizmayı çevirin.

Henüz geliştirilme aşamasında

Tasarımcıları Song ve Oh doğa dostu priz tasarımlarını geliştirmeyi ve kapasitesini arttırabilmeyi umuyor. Ne yazık ki 1000mAh gibi düşük bir kapasiteyle hedeflenen hizmeti sunmak mümkün değil. Ev aletleri, bilgisayarlar ve daha başka bir çok elektrikli alet için prizin mevcut tasarımı yetersiz kalıyor.

Henüz geliştirilme aşamasında olan bu tasarım hayata geçtiği taktirde basit yapısı ve işlevselliğiyle herkesin sevgilisi olmaya aday. Umarız bu portatif priz en yakın gelecekte raflarda yerini alır.

gunes-enerjili-priz-4 gunes-enerjili-priz-2 gunes-enerjili-priz-3

Şimdi o hassasiyetini yere bırak ve sakin ol

Kötülüğün sıradanlaştığı bir faşizme giden yolu Türkiye’de hassasiyetler döşüyor. Devletin en üst kademelerinden alınan cesaretle gerçekleşen şiddet, saldırılar ve linç girişimleri çeşitli kutsallara yönelik hassasiyetler üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Bazı kesimler ise kendi hassasiyetini başkalarına dayatıyor ve bu hassasiyet dışındakilere yaşam alanı tanımak istemiyor.  

Türkiye’yi şu dönemde en iyi anlatan kelime “hassasiyet” kelimesi olabilir. Her şeyin başı hassasiyet, her tartışma neredeyse bu kelime üzerinden yürütülüyor artık. Hassasiyetler üzerinden kurulan söylem ve politikalar gündelik yaşamları, toplumsal normları belirler hale gelirken faşizme giden yola her gün yeni taşlar ekliyor.

hassasiyetini yere birak ve sakin ol

Türkiye’de artık herkesin, belki de istisnasız her kesimin kendi kutsalları diyebileceğimiz hassasiyetleri var. Herkes kendi hassasiyetini piramidin en üstüne yerleştiriyor ve alttaki tüm olası hassasiyetleri en baştan eziyor. Toplumun farklı kesimlerinde hassasiyet savaşları yaşanıyor. Hassasiyetler siyasal alanın sınırlarını daralttıkça daraltırken, manevra kabiliyetlerini de zorlaştırıyor. Faşizmin en tehlikeli şekli gündelik faşizmin en önemli yeniden üretim aracı oluyor. Tüm toplum mühendisliği çabaları bu sihirli kelimenin, hassasiyetin arkasına saklanıyor. Türkiye’de artık en büyük tahakküm ve baskı kurma aracı hassasiyetler. Diğer yandan herkes bir diğerinin hassasiyetini kendi varlığına tehdit olarak sayıyor.

Sünni-Türk-erkek hassaslığı

Herkes hassas, hepimiz hassasız. Muhtarlar hassas. Milli takımın futbolcusu hassas, zaten genelde sinirli olan teknik direktörü ayrı hassas. Oruç tutan hassas, dindar hassas, milliyetçisi hassas. Esnaf hassas, asker hassas, polis hassas. Türkler hassas. Türkiye hassas. Erkekler hassas.

Hassas olmayan bir kesim yok gibi, aynı hassasiyet söylemlerini egemen ideolojilere, tahakkümcü ve sömürüye dayalı yaşam biçimlerine muhalif vegan, vejetaryen, solcu, anarşist kesimlerde bile görmek ne yazık ki mümkün. Fakat bu noktada ikinci grupta saydığım kesimlerin hassasiyetleri daha çok kendine yakın görüşteki insanları etkilerken, ilk gruptaki Sünni-Türk-erkek kesimin hassasiyetleri tüm bir ülkenin yaşam biçimini, sekülerliğini, hayat hakkını tehdit ediyor, şiddete, katliamlara, linçlere neden oluyor veya bunların zeminini yaratıyor.

Radiohead dinleyen insanlardan tahrik olabilme  

Bir kesim sürekli kendi hassasiyetlerine saygı gösterilmesini isterken hatta bunu emir düzeyinde; inanç, bayrak, vatan gibi kavramların üzerinden bir zorunluluk olarak talep ederken, diğer kesimlerin hassasiyetlerinin payına ise linç saldırıları, polis ve devlet destekli şiddet, gaz, TOMA, tazyikli su, hakaretler, küfürler, baskınlar  düşüyor. Ramazan’da bir dindarın hassasiyeti bir LGBTİ bireyin özgürlüğünün, hassasiyetlerinin önüne geçebiliyor, hatta bunu yok sayıyor. Hatta bunu kendine dair bir mağduriyete bile çevirebiliyor. Toplanıp bir mekanda Radiohead dinleyen genç insanlar bile birilerinin hassasiyetini kaşıyor diye algılanabiliyor, tahrik unsuru bile olabiliyor. Bir oruçluya saygı duyulurken, en basitinden bir otobüste onun yanındayken yemek yememeye dikkat etmek gibi ince şeyler söz konusu iken, o saygının karşılığı ise fiziki, sözel ve beden diliyle şiddet olabiliyor.

Hassasiyet üzerinden özgürlüğün alanı sürekli daraltıyor. Bu yüzden İstanbul’da Firuzağa’da yaşanan saldırı ve olası linç girişimini birkaç lümpenin işi diye geçiştiremeyiz. Bu eylem organize bir eylemdir. Bizzat devletin en yüksek kademelerinden alınan cesaretle girişilen bir saldırıdır. Planlıdır, tehlikelidir. Sadece bugüne değil geleceğe dair de bir saldırıdır.

Faşizmin hegemonyası “inanç, vatan, bayrak” hassasiyetleri üstünden ustalıkla kuruluyor. Kuruldukça güçleniyor, gücü pekiştiriliyor. Bu hassasiyetlere uymayanlar yavaş yavaş “bu ülkenin vatandaşlığından çıkarılmalılar” söyleminin kurbanlarının arasına giriyorlar, şimdilerde halen kendilerini bu çemberden uzak görüyor bile olsalar.

 

Kötücül cesarete karşı toplumsal dayanışma

Bir hassasiyete saygı ancak o saygı gösteren tarafından diğer hassasiyetlere de saygı duyulduğunda anlamlı olur, belki masum değil ama en azından kötü niyetli olmaz. Ramazan’da da diğer aylarda da  insanlar yaşamlarını istediği biçimde sürdürebilir, eylemini yapabilir, yemeğini yiyebilir. Sevgilisine sarılıp öpüşebilir. İktidardan alınan cesarete karşı şiddetin kaynağı insan, grup ve söylemlerine karşı ise ortak cevaplar vermek gerekiyor. Bu gericilik, bu gündelik faşizm ancak demokratik bir toplumsal dayanışma ile, baskı görenin, şiddete uğrayanın, evi masası yıkılanın yanında olmakla karşılanabilir.

Fotoğraflar, DHA, Zete sitesinden alınmıştır.

Gelenek denilerek meşrulaştırılan bir işkence: Meme Ütülüme

0

Bir kadın olarak, ülkem yok. Bir kadın olarak, bir ülkem olsun istemiyorum. Bir kadın olarak, bütün dünya benim ülkem
Virginia Woolf

Canım acıyarak yazdım bu yazıyı. Meme ütülemeyi öğrendiğim andan itibaren vücudumun her yanı sızlamaya başladı. Bir kez daha anladım kadınların coğrafyasızlığını ya da tüm dünyanın bizim ülkemiz olduğunu. Acılar o kadar benziyor ki birbirine, heyhat her yerde mi zor kadın olmak? Ya da ne zaman bu erkek dünya bedenimizden elini çekecek?

meme utuleme

Kadına yönelik şiddet dünyanın her yerinde mevcut. Şiddetin biçimi isim değiştirse de maruz kalanı hep kadınlar oluyor. Dahası kadınların maruz kaldığı şiddete, yine kadını baskılayıp ona şiddet uygulayarak engel olunmaya çalışılıyor. Kadınları kıskaç altına alan bu şiddet sarmalı, asırlık geçmişiyle varlığını sürdürürken kadınların maruz bırakıldıklarına eril tahakküm, gelenek ismi vererek bazı uygulamaları meşrulaştırıyor. Bunun yanı sıra kadın suçluymuşçasına bedeninin erkeğin şiddetine maruz kalmaması bahanesiyle yine kadın cezalandırılıyor. Bu tarz yaklaşımlara da gelenek adı verilirken şiddetin cezası kadına kesiliyor, kadın olmanın kendisi bir suç olarak görülüyor.

Koruma adı altında normalleştirilen uygulamalardan biri olan meme ütüleme, genç kadınların memelerinin gelişmeye başlamasıyla yapılıyor. Sıcak bir cisimle yapılıp memenin düzleşmesi ya da iyice yok olması sağlanıyor. Başta annelerin sütünü arttırmak amacıyla uygulanmaya başlayan meme ütüleme daha sonra tüm kadınlara çektirilen bir acı oldu. Buna göre cinsel tacizi, evlenmeden hamile kalmayı, tecavüzü, erken yaşta evliliği engellemeyi, erkekler tarafından çekici bulunmanın önlenmesi gerekçe gösterilerek genç kadınlar büyüme çağına girdiklerinde memeleri, sıcak bir cisimle düzleştiriliyor. Kamerun’da uzun yıllardır yapılması ise hem genç kadınlar hem de bunu yapanlar tarafından normal ve gerekli bulunmasına sebep oluyor.

2014 yılın yapılan bir araştırma kapsamında yapılan ankete göre meme ütülemenin, yüzde 58’i anne, yüzde 10’u dadı, yüzde 9’u abla, yüzde 7’si büyükanne tarafından yapıldı. Ayrıca anket, meme ütüleme sonrası genç kadınların yüzde 70’inin göğüslerinin sargılı ya da meme bantlarıyla bağlı olduğunu ortaya çıkardı. Bir başka meme utuleme 2ortaya çıkan sonuç ise meme ütüleme sonrası pek çok sağlık problemi olduğu. Şiddetli ağrılar, yüksek ateş, kistlerin oluşması, göğüs etrafında sivilceler, enfeksiyon gibi sorunlarla birlikte meme kanserine de sebep olabildiği görüldü. Ayrıca psikolojik travmalar da yaşandı.

Gelenek denilerek meşrulaştırılan bir işkence

Meme ütüleme, ağır bir insan hakları ihlalidir. O yüzden gerek Kamerun’daki gerek dünyanın farklı bölgelerindeki insan hakları aktivistleri, kuruluşlar önlenmesi için çaba harcadı, harcamaya devam ediyor. Ayrıca bazı politikaların üretilmesi de söz konusu. Buna göre 1986’da Kamerun, işkenceyi ve diğer zalimane davranışları önleyici bir sözleşmeye dâhil oldu, 1994 yılında ülke Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesini onayladı. 2003 yılında Afrika insan hakları ve kadın hakları ile ilgili bir protokolü imzaladı. Yaşam ve fiziksel haklarla ilgili olan bu protokole göre zararlı geleneksel uygulamalara karşı dürüst ve ceza içerikli bir önlem alma kararı aldı.

Tüm bu politikalara rağmen meme ütüleme hâlâ devam ediyor. Genç kadınların bu şekilde korunacağına inanılıyor. Erkek şiddetinin faturası kadınlara kesilirken pek çok sağlık sorunu da varlığını koruyor. Gelenek adı verilerek meşrulaştırılan bu işkence, uzaktan uzağa, pek gerçekçi olmayan ve sadece sözleşmelerle, raporlarla sınırlı kalan adımlarla önlenmeye çalışıyor.

Kaynak:
* Julia Ada Tchoukou, Introducing the Practice of Breast Ironing as a Human Rights Issue in Cameroon, 2014.
* G. Lisa Eriksson, Breast Ironing in Cameroon A harmful practice restricting sexuality or a means to protect the girl child from harm, 2014.

Şiddetsiz ve özgür bir hayata ilk adım: Çilem Doğan serbest

1

Çilem Doğan avukatları Cemre Topal ve Fatoş Hacıvelioğlu’nun yaptığı başvuru sonucunda 50 bin TL kefaletle serbest bırakıldı. Çilem, kendisine sistematik şiddet uygulayan Hasan Karabulut’u öldürdüğü gerekçesiye yaklaşık bir yıldır cezaevindeydi.

Geçtiğimiz günlerde Evrensel gazetesinin sorularını yanıtlayan Çilem, “Elbet çıkacağım buradan ve hayatıma devam edeceğim, bu sefer dayaksız, şiddetsiz, özgür olarak” demişti. Çilem şimdi serbest ve şiddet görmeyeceği hayatına ilk adımını atmak üzere.

Cilem Dogan

Öz savunma konusunda biz kadınları cesaretlendiren Çilem; fuhuşa karşı durmuş, yaşadığı şiddete son vermek için, yaşamak için öldürmek zorunda kalmış bir kadın. 

Öz savunma haktır, yargılanamaz

Çilem’in içimize işleyen ifadesinden mahkeme pek etkilenmemiş, Çilem’e 18 yıl hapis cezası vermiş, iyi halden de 15 yıla düşürmüştü cezasını. Avukatlarının başvurusu karşılık buldu ve Çilem şimdi özgürlüğe ilk adımını attı. Ancak bu nihai bir özgürlük olmayabilir. Ne zaman sevinsek kursağımızda kalan hevesimiz bu kez Yargıtay’ın kararına bağlı. Eğer Yargıtay Çilem Doğan hakkındaki mahkumiyet kararını onarsa Çilem yeniden cezaevine girecek ancak Yargıtay kararı bozarsa Çilem bu kez tutuksuz olarak yargılanacak.

Bu noktada yargının iyice içine sindirmesi gereken çok önemli bir durum var. Öz savunma sebebiyle öldürmek ile tecavüze direneni öldürmek arasında fark vardır. Tecavüz edip öldüreni tahrik oldu diye affedip, tecavüze direnen yaşamak için öldüreni “katil” diyerek yargılamak ne adildir, ne ahlaklıdır, ne de masumdur. Suçun öznesinin erkek olduğu öz savunma davalarında özne yalnız kalmayıp büyük çoğunlukta yanına yargıyı, erkek hakimi, erkek savcıyı ve erkek iktidarı almaktadır. Buna hepimiz sağır sultan da dâhil hepimiz şahidiz. 

oz savunma haktir

Öz savunmanın bir hak olarak yargıca sindirilmesi, erkeklerce idrak edilmesi gerekiyor. Zaten kadınların erkeklerin şiddeti ile de yargının erkekliği ile de mücadelesi sürecek. 

Eğer Çilem özgürlüğüne kavuşursa bu durum tüm kadınlar için çok büyük bir kazanım olacak. Erkekler içinse gerçek bir caydırıcı hamle. Omuz omuza mücadele etmek zorundayız, yaşamak için, kız kardeşlerimiz ölmesin ve geleceğimiz sönmesin diye ama en çok da kirpiğimiz yere düşmesin diye!

Sevan Nişanyan’dan dil meraklılarına 100 güzel kelime

1

Ali Nesin önsözü ve Sevan Nişanyan anlatımıyla hiç zorlanmadan okuyacağınız bu kitap bazı kelimeleri aslında hiç tanımadığımızı fark ettiriyor. 100 güzel kelime, Hazır Bilgi Serisi’nin beşinci kitabı. 

Güzel ile başlıyor bu güzel kitap ve Sevan ile bitiyor. Şu an tutuklu bulunan Sevan Nişanyan 100 kelimeyi yazdığı bu kitapta kelimelerin kökenlerinden bahsederken bizi anılarına da şahit ediyor. 

Kolay okunabilen bu kitap çok çeşitli bilgiler içerirken, Nişanyan’ın Türkçeyi bu denli iyi biliyor olması bir de mütevazı yaklaşımıyla bizi kendine tekrar tekrar hayran bırakıyor. Ali Nesin’in bir sohbetlerinden aktardığı şu sözler hayranlığımızın sebebini de açıklıyor:

“-Bu kadar çok kelimeyi nereden öğrendin, nasıl biliyorsun? diye sordum.
-E biraz Türkçe biliyoruz herhalde! diye cevap verdi. Gerçekten de biliyordu. Bilmediği konu yoktu ki…”

Kitabın hem bilgi vermesi hem eğlendirmesi onu çekici kılan. Nişanyan’ın seçtiği 100 güzel kelime gerçekten çok güzel, ama daha güzeli Türkçeyi bu kadar iyi bilen birinden güzel anılarla “dinlemek” sanki. Bir de yaşadığımız çağda kimin nece konuştuğunun belli olmadığını, ana dilinde eğitim almak isteyen insanlara dayattığımız dilin kullanımının bile yanlışlarla dolu olduğunu, üstüne de 140 karaktere sığan felsefeleri, aşkları, paylaşımları düşününce bu kitabın değeri daha da artıyor.

Seçtiği kelimeleri anlatırken yaptığı göndermelerden tutun da hangi dilden Türkçeye geldiğine, eskiden ne manada kullanıldığından şimdi nasıl konuşulduğuna örneklerle açıklıyor. 

nisanyandan 100 guzel kelime

Sevan Nişanyan çok güzel işler yapan farklı bir insan. Kitabın önsözünde Ali Nesin cezaevi anılarından bahsetmiş. Cezaevinde bile okuyor, gelişiyor, paylaşıyormuş bildiklerini. Sonra çıkmışlar cezaevinden araya 10 yıl girmiş, Ali Nesin dönmüş bakmış ki Nişanyan ev yapıyor. Her şeyi bilir biliyorum ama ev yapmayı da bileceğini düşünmemiştim diyor. Nişanyan şimdi yine cezaevinde. Üstelik tarihe ve doğaya zarar vermekten. Tarihe saçma sapan restorasyonlarıyla, doğaya da rant odaklı inşalarıyla belki de tarihin en büyük zararını veren hükûmet Nişanyan’ı sevmiyor. Ama biz çok seviyoruz ve Nişanyan için izan talep ediyoruz!

Ali Nesin sözü Nişanyan’a bırakmadan önce, kaleme aldığı başlangıç yazısını şu sözlerle bitiriyor:

Madalya, teşekkür filan beklemiyorduk ama bu kadarını da hiç beklemiyorduk. İmar suçundan cezaevinde olan var mı bu ülkede? Cumhurbaşkanlığı sarayının bile kaçak olduğu bir ülkede yaşıyoruz gerisini siz düşünün! Sorunun kaçak inşaat olmadığı çok belli. Utanç içinde hep beraber yerin dibine girelim.! Bize müstahaktır. Ağır mı konuştum?

Vajinit yani vajina akıntısı nedir, nasıl önlenir?

1

Dölyolu yüzeyindeki hücrelerden normal şartlarda sıvı salgısı gelebilir. Fakat bu fizyolojik sıvı kokusuz, renksiz ve akışkan olduğu gibi hiçbir kaşıntıya ve ağrıya neden olmamaktadır. Yumurtlama evresinde de yumurta akı kıvamında olup çekince uzayan, kokusuz, şeffaf ve renksiz bir salgı olur. Bu salgı da tamamen normal ve fizyolojiktir.

Vajina içersinde laktobasil denilen yararlı bakteri bulunur ve bu bakteri zararlı mikroplara karşı koruyucu görevdedir. Yararlı bakteri olan laktobasilin azalması sonucu zararlı mikro organizmaların artması ile mantar ve iltihaplı durumlarla karşılaşılır. Genellikle laktobasilin azalmasına sebep olan uzun süreli antibiyotik kullanımı ve kabızlıktır.

Vajina akıntıları, yeterli genital bölge temizliği yapılmaması ve cinsel ilişki sırasında partnerin hijyenine önem göstermemesi sonucu kaynaklanabilir.

Vajinit mantarlar, virüsler, bakteriler ve parazitlerden kaynaklı olabilir. Genellikle rastlanan, bakteriyel döl yolu iltihaplarıdır. Partnerin değişmesi veya çok sayıda partnerin olması, sigara tüketilmesi ve vajinanım yıkanıp florasının değişmesi gibi etmenler bakteriyel infeksiyonlara zemin hazırlar. Vajinadaki bakteriyel enfeksiyonlar hiçbir cinsel aktivesi olmayan kadınlarda da görülebilir.

Mantara bağlı olan vajina iltihabının adı kandida vajinitidir. Bu vajinit genel olarak akıntı kaşıntı yapıcı, beyaz ve peynirimsidir. Genital bölge kandida vajinitin de şişer ve kızarır. Trikomonas isimli parazit vajina iltihabına neden olur. Cinsel yolla bulaşır. Krem renginde, köpürgen ve oldukça kötü kokuludur. Yakınmalarına idrar yaparken yanma eşlik ederken cinsel ilişki de ağrılı geçer.

Bakteriyel vajinit ise çoğunlukla gardnerella isimli bakteri sonucu oluşan vajinal enfeksiyondur. Tıpkı çürümüş balık gibi kokar. Köpüklü ve koyu gri renktedir. Cinsel yolla bulaşan bu bakteri fazla yanma ve kaşıntı yapmaz.

Hepes virüsüne bağlı olan vajina enfeksiyonu cinsel yolla bulaşır. Yakınmalar akıntıyla birlikte gelen normal olmayan kanamalar, kasıktaki bezlerde büyümeler ve idrar yanma olarak karşımıza çıkar. Genital bölgede etrafında içi su dolu ağrı yapıcı kabarcıklar oluşur.

vagina-anatomy-hero kopyala

Koruyucu önlemler

  • Sıkı, dar ve sentetik pantolonlar giyinmemeli. İç çamaşırları pamuklu olmalı ve sık sık değişmeli.
  • Probiyotik tüketimi çok önemlidir. Günlük probiyotik alınmalıdır.
  • Soğan, sarımsak tüketimi vajinal enfeksiyonlara karşı koruyucudur.
  • İşlenmiş gıdalardan, şekerden, karbonhidrattan zengin gıdalardan, alkol ve kafeinli içecekler olabildiğince kontrollü ve az alınmalıdır.
  • Masturbasyona başlanmadan önce eller sabunlu suyla yıkandıktan sonra iyice durulanmalı ve kurutulmalıdır.
  • Vajinayı tahriş edecek parfüm, şampuan veya sabun o bölgeyle temas ettirilmemelidir, banyo sırasında çevresi temiz su ile silinmelidir.
  • Vajina içinin pH düzeyi oldukça önemlidir ve bu nedenle vajina içi yıkanmamalıdır.
  • Gaita yapıldıktan sonra tuvalet kağıdı ile önden arkaya doğru silinmeli arkadan önde doğru silindiği vakit enfeksiyon kapılabilinir.
  • Östrojen içeren doğum kontrol ilaçları veya vajina içine yerleştirilen bariyer tamponlar, vajina kondomları mantar enfeksiyon riskini arttırabilir. Hekiminizle görüşerek farklı bir yöntem tercih edilebilinir.
  • Mutlaka sigaradan uzak durulmalıdır.
  • Günlük yeterli miktarda su tüketilmelidir.
  • Kabızlık sorunu varsa sorunu öğrenip çözümleyici tedaviler uygulanmalıdır.
  • Hayvansal gıda tüketimi azaltılıp A, B1, C, E ve D vitaminleri ile çinkodan (günlük 10 mg) zengin bitkisel besinler tüketilip güneşle temas edilmelidir.

Doğal tıptaki tedavi uygulamaları da internetten ısmarlama bir biçimde yapılmamaktadır. Enfeksiyon şikâyetiniz bulunduğunda lütfen jinekologa başvurun ve yapılacak kültür ve gerekli tetkikler sonucu özellikle mantar tedavilerinde oral alınan ilaçları kullanırken hekiminizden karaciğer testlerinizi yapmasını isteyebilir veya harici ilaçlar vermesi konusunda ricada bulunabilirsiniz.

Gökçer Korkmaz: Ömrünü hayvanlara adayan iyi kalpli bir insan

1

Kırklareli’nin Babaeski ilçesinde yaşayan,1982 doğumlu Gökçer Korkmaz, kelimenin tam anlamı ile gerçek bir hayvansever. Yürüdüğü, gördüğü her yerde kedileri, köpekleri, kuşları, tüm hayvanları elinden geldiğince besleyen, seven bir çocukken şimdi de ömrünü insan-dışı hayvanların hayatını iyileştirmeye, kurtarmaya adamış bir birey. Kendi imkânları ve gönüllülerin desteği ile her gün yeni bir hayvanın tedavisi ve bakımı ile ilgileniyor.

Akdeniz Üniversitesi Turizm bölümünü yarıda bırakan Gökçer, o dönemler için şöyle diyor: “Mutlu değildim. Hayattaki amacım, hayallerim ile ilgili bir şey değildi.”

Hayalin neydi diye sorduğumuzda ise “İlkokulda, öğretmenler herkese ‘Büyüyünce ne olacaksınız? Ne olmak istiyorsunuz?’ sorusunu sorardı. Kimisi öğretmen, polis, mimar, doktor, astronot vesaire olmak isterdi. Tüm kalbimle benim bu soruya verdiğim yanıt, her seferinde, dilim döndüğünce şuydu: ‘Ben kimsesiz çocuklara yardım eden bir işte çalışacağım. Ben evsizlere yardım edeceğim bir işte çalışacağım. Ben sakat insanlara yardım edeceğim bir yerde çalışacağım. Ben yaşlılar evinde –çocukça biri ifade ile huzurevini ifade ediyorum- dedeleri, nineleri terk edenler gibi değil, onlara bakan bir yerde çalışacağım. Ben ağaç diken bir yerde çalışacağım. Ve ben en çok da kimsesi olmayan tüm hayvanlara yardım edeceğim, onları mutlu etmek için bir yerde çalışacağım’ ” diye cevapladı.

“Halen o günlerde söylediklerinin, hissettiklerimin izindeyim. Daha ilkokuldan fark ettim ki okul hayal ettiğim gibi bir yer değildi. Okul, her şeyden önce bir çocuğun iyi kalpli bir insan olarak yetişmesini hedeflemeliydi. Oysa okullar savaşları öğretiyor ama savaşın neden kötü bir şey olduğu hakkında herhangi bir şey öğretmiyor. Doğa hakkında tüm şeyler öğretiyor ama gerçekten doğayı neden sevmemiz gerektiğini, onu neden korumamız gerektiği anlatmıyor. Bütün hayvanlar öğretiliyor ama hayvanları sevmemiz gerektiği, onlara yardım etmemiz gerektiği anlatılmıyor, öğretilmiyor.

“İyi kalpli çocuklar olmamızı o kadar da umursamıyorlar”

İyi insan olmak, merhametli olmak, paylaşmak, muhtaç her canlıya yardım etmek, yaşamlara saygı göstermek gibi bizi iyi kalpli bir insan yapacak ilgili konular derslerde işlenmiyor. Okullar ezber bilgilerle ile doldurulmuş, bir nevi meslek sahibi robotlar olmamızı istiyor sanki. İyi kalpli insanlar, iyi kalpli çocuklar olmamızı o kadar da umursamıyorlardı. Bu işte yanlış vardı ve halen de çok temel, çok önemli, en önemli bir yanlış var” diye de eğitim sistemi ile ilgili düşüncelerini ekliyor Gökçer.gokcer-korkmaz-1

2008’de vejetaryen, 2012’de de vegan olmaya karar veren Gökçer, Yaşam hakkı, evrende var olan her canlı için kutsaldır. Bizden güçsüz hiçbir canlının yaşamı tarifsiz acılar ile ıstırap, kölelik ve zulüm ile çalmaya hakkımız yok, olamaz, olmamalı. Hayvanları seviyorsan, bu yaşayan, yaşamak isteyen her hayvanı içine alacak evrensel, tür ayrımı yapmadan bir sevgi hissi olmalı. İnsan olmanın temel gerekliliği sevgi, merhamet, empati, yaşamanın kutsallığı bunu gerektiriyor. Ben, kendimi, başka bir canlının çektiği acı, ıstırap ve ölümüyle besleyemem” diye sömürüsüz bir hayata geçişinin nedenlerini açıklıyor.

Gökçer kişisel Facebook hesabı üzerinden her gün paylaştığı iletilerle insanlara, özellikle de çocuklara ulaşmaya çalışıyor. Özellikle hayvan sevgisi ile ilgili iletiler paylaşıyor çünkü hayvan sevgisinin, dünyadaki diğer tüm sevgilerin üstüne inşa edeceğiniz en temel, en doğru başlangıç olduğunu düşünüyor. “Sevginin, sevgi kavramının kategorize edilmeden insan, doğa ve hayvan, topyekun olarak, muhtaç ve masum çaresiz her canlıya karşı aynı hassasiyet ile gösterilmesi gereken bir his olması gerektiğini düşünüyorum.“

gokcer-korkmaz-3

Daha çok insana ulaşabilmeliyiz

Gökçer hayvan sevgisi ile ilgili daha fazla haberin, reklamın, köşe yazısının, kamu spotunun vesaire olması gerektiğinin altını çiziyor: “Daha çok insanın haberdar olması için, her canlı için, sevgi hayali kuran ve içindeki hissi harekete geçirmeyi bekleyen insanlara ulaşabilmek için diğer duyarlı, emek sarf eden insanlarla ilgili daha çok haberler yapılmalı. Dergi, TV, gazete gibi iletişim araçlarının da duyarlılık göstermesi gerektiğini düşünüyorum.”

Yaşadığı Babaeski ilçesinde, son bir senedir inanılmaz fiziki ve ruhsal direnç ile verdiği mücadelenin başlangıcını, nedenlerini de şu şekilde açıklıyor: “Babaeski Belediyesi’nde 5199 sayılı Kanuna göre, her belediyede kanunen olması gerekmesine rağmen, uzun gokcer-korkmaz-6yıllardır bir belediye veterineri yok. Dolaysıyla kısırlaştırmalarının ve aşılarının, kaza geçirdiklerinde tedavilerinin yapılacağı bir bakımevi yok. Şehirde bile tedavi edilebilecekleri özel bir veteriner yok –bir tane hariç, o da genellikle büyükbaş tedavisi ile ilgileniyor, vakit olursa ameliyat hariç tedavi etmeye çalışıyor-. Su ve mama odaları yok. Halkın ve çocukların hayvan sevgisi ile ilgili bilinçleneceği hiçbir afiş, pano, reklam vesaire yok. 5199 sayılı kanuna göre bunlar, her belediyenin kanunu yükümlüğü.”

Gökçer’i Facebook hesabı üzerinden takip edebilirsiniz. Onun kadar mücadele edecek gücünüz yoksa da ufak yardımlarla (yardım çağrılarını paylaşmak bile) destekleyerek bir canlının daha iyileşmesinin parçası olabilirsiniz.

Başlık fotoğrafındaki çizim: Emir Yusuf Çimen

Annenin bebeğini toplum içinde emzirmesi ayıp değildir

1

Geçtiğimiz haftalarda New Jersey’de bulunan Hoboken Üniversitesi’nin hazırladığı çocuk gelişimi ve aile bilinci seminerine katılma fırsatım oldu. Söz anne sütünün bebek, özellikle de beyin gelişimi için ne kadar önemli olduğuna geldi. Amerika’da anne adayı olarak doktora gittiğinizde ya da çevrenizde birileri ile konuştuğunuzda size ilk sordukları şey doğumdan sonra bebeğinizi emzirip emzirmeyeceğiniz oluyor. Bunu ilk duyduğumda çok şaşırmıştım. Gün geçtikçe okuduğum makalelerden, şahit olduğum olaylardan anladığım kadarı ile Amerika‘da bir annenin toplum içinde bebeğini emzirmesi tamamen tabu olarak kabul ediliyor.

Dünyanın en özgür şehri olarak görülen New York‘ta bile bir annenin bebeğini emzirme ihtiyacı rahatsız edici ve garip bulunuyor! Öyle ki, annenin bebeğini emzirmesini destekleyen ve bunun ayıp olmadığını insanlara anlatmaya çalışan kadın dayanışma örgütleri bile var (La Leche League).

Doktorlar toplum baskısından bebeklerini emzirmek yerine formül mamaları kullanmayı tercih eden anneleri (çalışan, sütü kesilen ya da herhangi bir sebepten dolayı emziremeyen anneler dışında) anne sütünün önemini belirterek emzirmeye teşvik ederken baskıcı görünmemeye özen gösteriyorlar çünkü anne sütü karşıtı ve emzirmeye teşvik etme olayını baskı ya da taciz olarak algılayan insanlar da oldukça çoğunlukta.

Artık hemen hemen her alışveriş merkezinde tuvaletlerin yanında emzirme odaları var. Burada gittiğim bir alışveriş merkezinde tuvaletin girişine insanlar beklerken otursunlar diye çok şık koltuklar koymuşlardı.

Ellerimi yıkarken koltuklara oturmuş bebeğini emziren genç bir anne gördüm. Kadının yanından geçenler mutlaka kadına ters ters bakıp belli belirsiz söyleniyorlardı. Üstelik kadınlar tuvaletindeyiz!

Siz olsanız tuvalette yemek yer miydiniz?

Kadın, emzirmesi bitene kadar çevresindeki kadınlar tarafından hem bakışlarla hem de fısıldaşmalarla rahatsız edildi. Sanırım tuvalet kabininin içine girip öyle emzirmesi bekleniyordu. Aslında sadece bebeğin beslenmesinden ibaret olan bu olayın bu kadar tabu haline getirilmesi insanı gerçekten de şaşırtıyor. Siz olsanız tuvalette yemek yer miydiniz? Ya da kapalı, küçük bir odada yemek yemeyi tercih eder miydiniz? Bir annenin de bebeğini beslemek için uygun gördüğü mekân ve zaman sadece kendisini ilgilendirir.

emzirme amerika 4

Neden göğüs dekoltesi giyen bir kadın gördüğümüzde (ki istediği gibi giyinmek kadının en doğal haklarından biridir) bunun estetik göründüğünü, göze hoş geldiğini düşünüp dile getirirken emziren bir anne gördüğümüzde bundan rahatsız oluyoruz, hatta teşhircilik olarak nitelendiriyoruz? Güzel bir dekolte ardından görünen göğüsler bu kadar destek görürken bir annenin emzirmeye yarayan göğsü neden bu denli korkutuyor? Öte yandan erkekler kendileri için flört unsuru oluşturmayan bir annenin göğsüne tahammül edemiyorlar.

Dünyanın en çok okunan dergilerinden biri olan Cosmopolitan‘ın “Bebeğimi emzirmek göğüslerimi mahvetti” başlıklı makalesinden tutun Uludağ Sözlük’te “Toplum içinde çocuğunu emziren teşhirci kadınlar” diye bir başlık oluşturularak sosyal medyanın da yardımıyla kadının özgürlüğü ve en doğal hakları elinden alınarak neredeyse garip bir şey yaptığına inandırılmaya çalışmaya devam ediliyor.

İnsanlar bebeklerini emziren anneleri garipserken, hiç ihtiyaçlarının olmadığı defalarca kanıtlanmasına rağmen ineğin kendi bebeği için ürettiği anne sütünü içmeye devam ediyorlar!

emzirme amerika 3

Her anne sütünü kendi bebeği için üretir. Çok değil birkaç hafta sonra beni ve oğlumu her yerde görebilirsiniz. New York‘ta ya da İstanbul‘da… Alışveriş merkezinde, parkta, uçakta ya da restoranda… Kimseye aldırmadan bebeğimi emziriyor olacağım. Çünkü her anne, anne sütünü kendi bebeğini beslemek için üretir ve bir bebeğin istediği anda beslenmesi önyargılarınızdan daha önemlidir.

Bir dahaki sefere emziren bir anne ile karşılaştığınızda onu görmezden gelin. Tıpkı evsizlere, yardıma muhtaç çocuklara ve sokak hayvanlarına yaptığınız gibi…

Bal mı, pekmez mi? Hangisi daha sağlıklı?

“Bal mı, pekmez mi? Hangisi daha sağlıklı, hangisinden ne kadar tüketelim?” soruları ile sık sık karşılaşıyoruz. Hiçbir gıdanın tek başına mucizevi olmadığını söyleyebiliriz.* Tüketilen miktar, tüketilen zaman, kişinin içinde bulunduğu birçok durum bir gıdadan faydalanımını etkiler.

Pekmez, başlıca üzüm olmak üzere armut, dut, elma, kayısı, keçiboynuzu, pancar, karpuz gibi meyvelerin suyunun ateşte veya gün ışığında konsantresiyle elde edilir. Pekmez elde edilmesine kadar üzüm birçok işlemden geçer. Bu işlemler sırasında çekirdeği de ezilir ve üzüm çekirdekleri de ezildiğinden çekirdeklerde bulunan fitoöstrojen de pekmez tüketimiyle vücuda alınmış olur. Fitoöserojenlerin, menopozda görülen uykusuzluk, ateş basması, sinirlilik gibi durumlara, meme, bağırsak, prostat gibi kanserlere, kardiyovasküler hastalıkların iyileştirilmesine olumlu etkisi olduğu belirtilmişir. (1)

Bala gelince, bal, arılar tarafından bitkilerin nektarından toplanan maddelerle yapılan, yapışkan, koyu renkte sıvı bir maddedir. Toplanan nektar arıların farenkslerinde değişikliğe uğrar ve bal oluşur.

Bir besinden söz ederken gıda alerjilerinden de bahsedilmesi gerekiyor. Çocukluk çağı besin alerjilerinin nedenlerinden biri de baldır. Balın alerji ve astıma iyi geleceği düşünülerek çocuklara bal verilmektedir. Balın içinde şifalı birçok madde var, ancak aynı zamanda mide için oldukça ağır, sindirimi zor bir gıdadır. Alerjik astımlı çocuklara kaşık kaşık bal verilmesi doğru bir yaklaşım değildir. Bu şekilde aşırı tüketim ülseri tetiklemektedir. 

Ülkemizden yapılan bir çalışmada, yumurta (%57,8), inek sütü (%55,9), fındık (%21,9), fıstık (%11,7), ceviz (%7,6), mercimek (%7,0), buğday (%5,7) ve et (%5,7) çocukluk çağında en sık rastlanan gıda alerjenleri olarak bildirilmiştir (2). Bu araştırmada bal alerjisi ile ilgili bir veri bulunmamaktadır, ancak bal alerjisi besin alerjileri arasında en ciddi alerjilerdendir. Ayrıca, çocuklarda çoklu gıda alerjileri de yaygın bir şekilde görülmektedir. Ancak, pekmezin neden olduğu bir alerji tespit edilmemiştir.

Peki, tüm bunların dışındaki alternatifler nelerdir?

Cevizli sucuğu yanınızda taşıyıp kan şekerinizi dengelemek için kullanabilirsiniz. Sporcu veganlar da bu şekilde tüketebilir, besleyicilik arttırılabilir. Bazı yörelerde bulgurla beraber yöresel tarhana yapılıyor. Özellikle büyüme çağındaki çocuklar, işçiler, sporcular, gebe ve emzirn anneler için eşsiz bir gıda maddesidir.

Gelin 100 gr pekmez ile 100 gram balı karşılaştıralım:

Üzüm çeşidi farklılığıyla beraber pekmezde mineral miktarları da değişkenlik gösterir.  Pekmez, kaynatılırken vitaminlerde önemli kayıplar oluşur. Bu nedenle vitamin değerleri konusunda zengindir denilemez. Ancak mineraller açısından beslenmede önemli bir yer tutar. 100 gr pekmezde 205 mg kalsiyum bulunur, bu oran 100 gram balda 6 mg’dır. Kalsiyum vücutta en fazla bulunan mineraldir. Yüzde 99’u kemiklerde ve dişlerde bulunur. Kalsiyum sinir iletiminde, kasların işlerliğinde, enzim aktivitelerinde, kan pıhtılaşmasında etkili önemli bir mineraldir. Eksikliğinde çocukların kemik gelişimde gerilikler, erken kemik erimesi, hipertansiyon riskinin artışı görülebilir. Kalsiyumun yüzde 10-30’u vücuttan geri emilir. Geri kalanı dışkıyla atılır. Aşırı yüksek miktarlarda protein alımı, idrarla kalsiyum atımını arttırır. Diyetin fosfor oranı yüksekse kalsiyumla beraber çözünmez bileşik yapar.

Demir, dokulara oksijen taşınmasında yani solunumda çok önemlidir. Aşırı derecede alınan posa ile demir emilimi azalır. Ortalama bir yetişkin bireyin günlük kalsiyum ihtiyacının 1000 mg olduğunu düşünürsek 100 gr pekmez ile günlük gereksinimin  yüzde 20’si karşılanabilir. +2 değerlikli demir de 100 gram pekmezde 4.72 mg bulunur. Günlük ortalama demir ihtiyacının 10 mg olduğu kabul edildiğinde 100 gr pekmez ile bu ihtiyacın yaklaşık yarısı karşılanabilir. Bu miktar 100 gram balda 0.42 mg’dır. (3)

Magnezyumun önemi

Magnezyum, kemiklerde, yüzde 40 oranında kan ve kas sistemlerinde kullanılır. Kasların güçlenmesi, protein sentezi ve enzim sistemi aktivitesinde, hücrelerin büyümesinde ve yenilenmesinde önemli rol oynar. Magnezyum vücut tarafından kolaylıkla emilen bir madde olup, normal bir beslenme ile günlük magnezyum ihtiyacı rahatlıkla karşılanabilir. Besinlerdeki magnezyum miktarının yaklaşık yüzde 40- 60’ı vücut tarafından kolay emilir. Dünya Sağlık Teşkilatının (WHO) ve Almanya Beslenme Enstitüsünün (DGE) belirlediğine göre, insan vücudunun günde ortalama 280-350 mg magnezyuma ihtiyacı vardır. (4) Ayrıca, magnezyum içeriği yönünden de zengin bir içeriği olan pekmezin 100 gramı günlük magnezyum ihtiyacının (350 mg) yaklaşık dörtte birini karşılar.

100 gram balda 82 gram karbonhidrat varken pekmezde bu miktar 74 gramdır. Bir yemek kaşığı pekmezde (20 gr) 15 gram karbonhidrat bulunur. Günde iki yemek kaşığı kadar pekmez tüketilebilir. Ancak şeker oranının yüksekliği göz önünde bulundurulmalıdır.

Tüm bunların yanında görüldüğü üzere bilimsel bilgiler doğrultusunda pekmez besleyicilik bakımından baldan daha üstündür, diyebiliriz. Bu nedenle arıların sömürülmesine gerek kalmıyor. Fiyat karşılaştırması yaptığımızda da bal pekmeze göre daha pahalıdır. Bizler, keyfiyetleri bırakıp daha az kaynak harcayarak ve sömürmeden beslenme gereksinimlerimizi karşılayabiliriz.

(1) Uçar A, Geleneksel Türk Tadı Pekmez
(2) Yavuz ST, Sahiner UM, Büyüktiryaki B, Soyer OU, Tuncer A, Sekerel BE, et al. Phenotypes of IgE-mediated food allergy in Turkish children. Allergy Asthma Proc 2011;32:47-55.
(3) United States Department of Agriculture, National Nutrient Database for Standard Reference
(4) IZ Görmüş, Ergene N, Genel, Magnezyumun klinik önemi, Tıp Dergisi, 2003;12(2):69-75
(5) Türkiye’ye Özgü Beslenme Rehberi

Meyveli vegan dondurma

1

Yaz geldi. Sıcak havalarda bize en iyi gelecek, içimizi ferahlatacak tatlı atıştırmalıkların başında şüphesiz ki dondurma var. Hele besin değeri yüksek, kalori oranı düşük, vegan bir dondurmaysa buzluktan eksik edilmeyecekler listenizin başında gelecek, eminim.

İşte reçete:

Malzemelervegan dondurma 1

  • 3 olgun donmuş muz
  • 7 donmuş çilek
  • 5 yemek kaşığı badem sütü (yoksa su)
  • 2 kaşık su
  • 3 dilim konserve ananas (yerine evinizde olan başka bir meyveyi kullanabilirsiniz)
  • Tatlandırmak için agave şurubu

Tüm malzemeleri blendıra atıp, tüm meyveler püre haline gelene kadar bekliyoruz. Püre haline gelmiş meyveleri bir kaba alıp buzlukta 1 saat bekletip servis ediyoruz.

Ben bazen bu karışıma buğday çimi de ekliyorum, aklınızda olsun.

Keyifli yaz akşamlarında, sevdiklerinizle paylaşmanız dileklerimle.

Afiyet olsun…

Püf nokta: Kararmaya yüz tutmuş, çok olgun muzlar bu tarif için şahane.

Not: Tatlandırmak için çoğu zaman agave şurubuna gerek kalmıyor. Meyvelerin şekeri yetiyor.