Ana Sayfa Blog Sayfa 432

Beyazperdede ruhumuzun derinliklerine işleyen 10 “Baba” figürü

1

Malumunuz Babalar Günü geldi. Aile kavramının, baba sevgisinin, kapitalizmin oyuncağı haline getirildiği reklamlara televizyonda, internette, bilboardlarda bol bol maruz kalıyoruz. Lütfen artık hediye saçmalıklarını bir kenara bırakın ve gidip sadece babanıza sarılın. Babası olmayan çocuklar için de sarılın…

I am Sam / Benim Adım Sam (ABD 2001)

Babalar_i_am_sam

Baba-çocuk ilişkisinin en saf halini gördüğümüz I am Sam filminde, baba Sam Dawson (Sean Penn), beyninde gelişme problemi olan bu nedenle de 7 yaşındaki bir çocuğunkine eş bir zekaya sahip bir adamı canlandırıyor. Karısı tarafından terk edilince küçük kızıyla kalan Sam, bir kafede garson olarak çalışmaktadır. Kızı Lucy (Dakota Fanning), babasına oranla oldukça zekidir, giderek babasının zeka yaşını geçmektedir ve Lucy ne yazık ki bu durumun farkındadır ancak ileride kendisini nelerin beklediğini bilememektedir.

Bir gün Sam, tam da kızının 7. yaş doğum gününü kutlamak isterken bir kamu görevlisi tarafından kızı elinden alınır. Sam’in dünyası başına yıkılmıştır çünkü kızına oldukça bağlıdır, kızı olmadan yaşayamayacağını bilir ancak bu durum karşısında tam olarak ne yapacağını o da bilemez. Hayatının tek gerçeği olan kızına duyduğu sonsuz sevgi uğruna kızına kavuşmanın savaşını verir. Bu savaşı sevginin tam olarak ne anlama geldiğini daha sonra idrak edecek olan ünlü Avukat Rita (Michelle Pfeiffer) ile verir.

Filmin sade ve samimi anlatımı, gerçekliğin tam içinde barındırdığı dramatik yapısı ve oyuncularının muhteşem performansı, seyirciyi adeta mest ediyor. Sean Penn’in başarılı otistik rolüyle, bir engellinin hayatını ve yaşadığı zorlukları, şeffaf bir şekilde anlatıyor. Hem Sam ve Sam gibi olanları hayata dahil eden, yadırgamayan ve hem de Sam’in kızını elinden almak isteyenlere karşı gösterdiği olağanüstü çaba ve çevresinden gördüğü destek filmi izlenilmeye değer kılıyor.

Babam ve Oğlum (Türkiye 2005)

Babalar_babam_ve_oglum

Çağan Irmak’ın başyapıtı sayılabilecek filmi olan Babam ve Oğlum, ölümcül hastalığını öğrenen Sadık (Fikret Kuşkan), annesiz büyüttüğü oğlu Deniz’i, öğrencilik yıllarından beri kavgalı olduğu babasının (Çetin Tekindor) çiftliğine götürür. Sadık, babasıyla kuramadığı sevgi ilişkisini, oğluyla kurmuştur. Ama ölmeden önce tek isteği, oğlunu emanet edebileceği bir aile, bir yuva sağlamaktadır.

Ege kasabasının samimi ve nevi şahsına münhasır kişiliklerinin başarılı bir şekilde yansıtıldığı filmde, babayla oğlun yüzleşmesi ve aile içi sorunlarının kökten çözümü küçük Deniz’in gözünden anlatılır. Bol gözyaşı garantili filmin başarısında, yönetmenin hikayeyi çok yönlü olarak ele alması ve oyuncuların muhteşem performanslarının da payı büyük.

Bicycle Thieves / Bisiklet Hırsızları (İtalya 1948)

Babalar_Bicycle_Thieves

2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da yaşanan ekonomik buhran dönemini içinde anlatan film, İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının temsilcilerinden kabul edilmektedir. Vittorio De Sica imzası taşıyan Bisiklet Hırsızları, işçi sınıfı ve ezilenlerin resmini çizer. Propaganda ve “Beyaz Telefon” olarak tabir edilen toz pembe, eğlencelik filmlerin ardından yeni bir anlatım tarzıyla İtalyan sinemada çığır açılmıştır.

Uzun süreden beri işsiz olan Antonio’nun, iş bulma kurumu aracılığı ile afiş asma işi bulur. Tek şart Antonio’nun bir bisiklet sahibi olmasıdır. Karısının da desteğiyle, zor şekilde bir bisiklet alan Antonio, ilk iş gününde bisikletini çaldırır. Bu noktadan sonra film para kazanmak için tek şansı olan adamın acizliğinin gösteren, yürek burkan bir hikayeye dönüşür. Oğluyla birlikte sıcak bir İtalya gününde bisikletini aramaya çıkan Antonio’yu çileli bir gün beklemektedir.

Filmde bisikleti bir statü atlama sembolü olarak gören Antonio ile bisikleti çalmak zorunda kalan adam psikolojisi temelde aynıdır. Toplumsal bir sorunun birey üzerinden anlatıldığı şahane filmlerden biridir Bisiklet Hırsızları

Müthiş Dadı / Mrs. Doubtfire (ABD 1993)

Babalar_Mrs_doubtfire

Listemizin kara mizah türündeki örneklerinden Mrs. Doubtfire, Türkçe çevirisinde olduğu gibi müthiş bir dadının macerasını değil boşandığı eşinde kalan çocuklarıyla daha fazla zaman geçirmek isteyen fedakâr bir babanın hikâyesini anlatmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda trajik bir intiharla aramızdan ayrılan başarılı oyuncu Robin Williams’ın canlandırdığı baba karakteri, kat kat kıyafetler giyip ağır makyajlar yaparak büyük bir değişim geçiriyor. Ses ve mimik kullanma ustalığıyla bilinen Williams, vasat bir aile filmini, iyi bir komediye eviriyor.

The Kid / Yumurcak (ABD 1921)

Babalar_The_Kid

Sessiz sinema döneminin durum komedisi ustası Charlie Chaplin’in hem yönetmenliğini hem yapımcığını hem de oyunculuğunu üstlendiği film, senaryosu gereği aslında oldukça hüzünlü bir hikâyedir. Türk sinema seyircisinin oldukça aşina olduğu benzer konu, Kemal Sunal’ın oynadığı Garip filminde de işlenmiştir.

Edna, çocuğunun babası tarafından yüzüstü bırakılmış yalnız bir kadındır. Çocuğuna bakamayacağına karar verince iyi bakılması umuduyla onu zengin bir evin önündeki lüks arabaya bırakır. Araba o sırada çalınır. Arabayı çalan iki adam çocuğu fark ettiklerinde onu fakir mahallelerin birinde sokağa bırakırlar. Oradan geçen Charlie, çocuğu sahiplenmek zorunda kalır. Aradan geçen beş yıl içinde Charlie, bu çocuğu büyütür. Birlikte fakir bir mahallede yıkık dökük bir evde yaşarlar, fakat bir arada oldukları için mutludurlar. Charlie ve çocuk camcılık yaparak karınlarını doyurur. Çocuk gizlice taş atıp evlerin camını kırar; oradan geçmekte olan Charlie de bu evlerin camlarını yeniler. Bu oldukça güç bir iştir; çünkü sık sık polis tarafından kovalanırlar. Çocuğun hastalığında Charlie’yle kan bağı olmayışının ortaya çıkmasıyla olaylar farklı bir yöne sürüklenir.

Film, aradaki kan bağından öte, emek verilen bir sevgiyi, mizah ile harmanlanmış bir dram olarak izleyiciye sunar.

The Road / Yol (ABD 2009)

Babalar_the_road

Kıyamet senaryoları Hollywood’da yaygın olarak kullanılır. The Road filminde de disütopik bir dünya içerinde bir baba-oğulun yol hikâyesine tanık oluruz. Paranın, inanç yargılarının, statülerin alt üst oldu dünyada hiçbir değer yargısı kalmamıştır. Baba ve oğul film boyunca güvenli bir yere ulaşmaya ve yiyecek bulmaya çalışır. Yamyamlar, hırsızlar, avcılar her yerde kol geziyordur, böyle bir dünyada baba ve oğul büyük bir hayatta kalma mücadelesi verir.Türlerin içiçe geçmesini bu filmde görebiliriz. Bilim kurgu yapısındaki film yer yer karşılarına çıkan kişi ve zorluklarla verdikleri mücadeleler açısından, western öğelerini de içinde barındırmaktadır. Baba ve oğlunun her şeye rağmen hayatta kalmak için mücadele verişleri ve bunu yaparken insanlık vasıflarını kaybetmemeye gayret edişleri de filmin önemli mesajları arasında yer alıyor.

Taken / 96 Saat (ABD 2008)

Bryan (Liam Neeson) prepares to take extreme measures during his interrogation of a man he suspects of being a key player in the kidnapping of Bryan°Øs daughter.

Başrolünde Liam Neeson’ın oynadığı, bir çırpıda, dikkatiniz dağılmadan izleyebileceğiniz bir aksiyon filmi Taken. Senaryosunu Luc Besson’un yazdığı film, kızı tatildeyken kadın satıcıları tarafından kaçırılan bir babanın 96 saat içerisinde kızını bulma çabasını anlatıyor. Geçmişinde gizli ajanlık yapmış bir adamın kızını kaçıranlara duyduğu öfke ve kızının kötü ellerde oluşunun korkusu filmde o kadar net hissediliyor ki filmi izlerken kendinizi babanın yerinde hissediyorsunuz.

Çok tutulan filmin devamı niteliğinde 2 serisi daha bulunuyor.

Kramer vs Kramer / Kramer Kramer’a Karşı (ABD 1979)

Babalar_kramer-kramer

1980 yılında en iyi film dalında Akademi ödülüne layık görülen Kramer vs Karamer, boşanma ve velayet sorunu üzerine eğilen başarılı bir film. Joanna Kramer, kendini bulma arayışını sebep göstererek çocukları Bill’i evde bırakarak Ted’den ayrılır. Ted büyük bir reklam ajansında ve büyük bir projenin üstünde çalışmakta iken Joanna’nın ayrılığı ile sarsılmıştır. Ayrıca oğulları Bill’in sorumluluğu da onun üstüne kalmıştır. Ted Bill’in gelişimi nedeni ile iş kariyerini de ikinci plana itmiştir. Bir süre sonra Joanna mahkemeye başvurur ve Bill’in vesayetini üzerine almaya çalışır.

Film 70’lere egemen olan feminizm dalgası, babalık – annelik, bunların ailedeki sorumluluğu ve bunun gibi kavramların üzerine kurgulanmış, güçlü senaryosu ile de bu konuları oldukça çarpıcı bir dille masaya yatırmıştır. Çocuğuyla o güne kadar hiç yalnız kalmamış olan Ted, ona sabah kahvaltısında ne yedirmesi gerektiğini bile bilmemektedir. Günlük hayatın en basit alışkanlıklarının nasıl bir drama dönüşebileceğini izleyeceğiniz Kramer Kramer’e Karşı’da bu ilk kahvaltı sahnesi ve Dustin Hoffman’ın sadece bir tost yapabilmek için verdiği uğraş filmin en vurucu sahnelerinden biridir. Zamanla baba ve oğulun arasında gelişen ilişki sayesinde Ted baba olmayı (ya da özverili bir baba olmayı) öğrenmeye başlar ve hiç beklemediği halde bundan keyif alır.

La vita è bella / Hayat Güzeldir (İtalya 1997)

Babalar_La_vite_bella

Roberto Benigni imzalı İtalyan film, savaşın kurbanları üstündeki etkisini ve çocuk aklındaki yansımasını güzel bir üslupla anlatır. Üç Oscar ödülü bulunan Hayat Güzeldir, 2. dünya savaşı yıllarında mutlu bir çiftin yollarının ayrılmasını ve baba Guido’nun küçük oğluna yaşananları bir oyun gibi yansıtmasını anlatır. Esir kampına gönderilen Guido için zor koşullara katlanmak ikincil amaçtır. Önemli olan bir oyun gibi anlattığı savaşın dehşetini, oğlunun hissetmemesidir.

Bizim Aile (Türkiye 1975)

Babalar_bizim_aile

Bizim Aile, Türk Sinemasının Arzu film ekolünden olan yıldız kadrolu oyuncularından oluşan “aile” temalı filmlerindendir. Başarısının samimiyeti ve bizden biri gibi olan müthiş oyunculuklarından alan film, dul ve çok çocuklu Melek Hanım ve Yaşar Usta’nın evlenmelerini ve yetişkin çocukları arasında olan uyuşmazlığı resmeder. Birbirleriyle geçinemeyen ve sürekli tatsızlık çıkaran çocuklar, daha sonra karşılaştıkları zor şartlar ve düştükleri durum karşısında kenetlenirler ve aile olmanın önemini anlarlar.

Münir Özkul’dan Adile Naşit’e, Şener Şen’den Tarık Akan’a, Ayşen Gruda’ya kadar birçok önemli oyuncuların yer aldığı film, komedi öğeleri barındırsa da dram yönü de çok güçlüdür. İşini ve evini kaybeden Yaşar Usta’nın, zengin fabrikatör karşısındaki tiradı, günümüzde bile herkesçe bilinen efsane bir repliktir:

Bak beyim, sana iki çift lafım var. Koskoca adamsın. Paran var, pulun var, her şeyin var. Binlerce kişi çalışıyor emrinde. Yakışır mı sana ekmekle oynamak? Yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu çocuğu, karda kışta sokağa atmak, aç bırakmak? Ama nasıl yakışmasın! Sen değil misin öz kızına bile acımayan, bir damlacık saadeti çok gören. Anlamıyor musun beyim, bu çocuklar birbirini seviyor. Ama ben boşuna konuşuyorum. Sevgiyi tanımayan adama, sevgiyi öğretmeye çalışıyorum. Sen, büyük patron, milyarder, fabrikalar sahibi Saim Bey! Sen mi büyüksün? Hayır, ben büyüğüm! Ben, Yaşar Usta! Sen benim yanımda bir hiçsin, anlıyor musun, bir hiç! Gözümde pul kadar bile değerin yok. Ama şunu iyi bil, ne oğluma ne de gelinime hiçbir şey yapamayacaksın. Yıkamayacaksın, dağıtamayacaksın, mağlup edemeyeceksin bizi. Çünkü biz birbirimize parayla pulla değil, sevgiyle bağlıyız. Bizler birbirimizi seviyoruz. Biz bir aileyiz. Biz güzel bir aileyiz. Bunu yıkmaya senin gücün yeter mi sanıyorsun? Dokunma artık aileme! Dokunma çocuklarıma! Dokunma oğluma! Dokunma gelinime! Eğer onların kılına zarar gelirse, ben, ömründe bir karıncayı bile incitmemiş olan ben, Yaşar Usta, hiç düşünmeden çeker vururum seni! Anlıyor musun, vururum ve dönüp arkama bakmam bile!

Teknoloji dünyasından yepyeni gelişmeler

1

Doğa dostu güneş ve rüzgar enerjilerinin depolanma sorunlarını ortadan kaldıran teknolojiler ve ağırlığının 40 bin katını taşıyabilen süper madde. Teknoloji hiçbir konuda sınır tanımıyor.

Güneş ve rüzgâr enerjileri, dev projelerle depolanacak

Dünyanın önemli sorunlarından biri olan küresel ısınmanın önüne set çekilebilmesi için 21’inci yüzyılın ortalarına kadar fosil enerji kullanımından vazgeçilmesi lazım. Bu gerçek, hem çevre dostu hem ekonomik olan güneş ve rüzgâr enerjilerinin önemini bir kez daha gözler önüne seriyor. Bilim insanları ise bu enerjilerin en önemli handikabı olan depolanma problemlerini çözmek için teknolojiler geliştiriyorlar. Bu konuda lityum pil teknolojilerinin ağırlığı olduğunu belirtmeliyiz.

Teknoloji dunyasindan yepyeni gelismeler

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden bilim insanları, lityum ve antimon kurşun karıştırılmış bir pil prototipi geliştirdiler bile. Bu pil, daha önceden geliştirilmiş pillerden çok daha uzun ömürlü ve ekonomik. Ayrıca bin 800 saatlik bir şarj kapasitesine sahip ve daha düşük sıcaklıkta çalışabiliyor. Amerika’nın ünlü Tesla firması ise Panasonic ile birlikte Nevada’da dev bir pil fabrikası kurarak lityum iyon pillerin seri üretimini hızlandırıyor. Bu fabrikanın 2020 yılında tüm dünyada üretilen lityum iyon pili bir yılda üretebileceği öngörülüyor; daha da önemlisi bu teknoloji elektriği kendi kendine depolayabilecek. “Power-to-gas” isimli bir başka depolama teknolojisi ise rüzgar ve güneşten elde edilen elektriğin gaza dönüştürülüp depolanmasını sağlıyor; bu teknolojiyle ilgili olarak Almanya’da 20 pilot tesis çalışmalarını sürdürüyor. 

İşin ekonomik boyutuyla ilgili öngörüler ise şunları söylüyor: Pil depoloma hacmi giderek büyüyecek; önümüzdeki 7 yıl içinde 360 MW’tan 14 GW’a çıkacak, pil pazarı ise 220 milyon dolardan 18 milyar dolara yükselecek.

Tüyden hafif ama süper güçlü bir madde geliştirildi

Çin Bilimler Akademisi Şanghay Seramik Enstitüsü’nde tüyden hafif ama kendi ağırlığının 40 bin katını taşıyabilen köpüksü bir süper madde geliştirildi. Süper madde, “mucize yapıtaşı” olarak isimlendirilen ve 2004 yılında keşfedilen grafenden elde edildi. Ancak dış darbelere karşı grafenden çok daha dayanıklı, 1 santimetrekareye 1 tondan fazla darbeyi karşılayabiliyor. Süper madde ağırlıklı olarak savunma sektöründe kullanılabilecek, örneğin askerlerin giydikleri zırhların ve tankların yüzeylerinin üretilmesinde süper maddeden yararlanılabilecek.

Kaynak: Gerçek Bilim, Yeni Enerji, Webtekno, Radikal, TimeTurk

Norveç benzinli araç satışlarını yasaklıyor

1

Norveç, 2025 yılından itibaren benzinli araç satışlarını yasaklıyor. 

Norveç siyasi partileri, doğa dostu çözümü ile 2025 yılından itibaren benzinli araçları yürürlükten kaldırmaya yönelik yasa tasarısında büyük ölçüde anlaştılar.

Tech Radar’ın haberine göre Norveç’te benzinli araçların yürürlükten kalkması için iktidar partilerinden İlerleme Partisi’de dahil olmak üzere tüm siyasi partilerin ortak fikirde olduğu olduğunu yazdı.

Kanun tasarısı yürürlüğe girerse eğer 2025 yılından itibaren Norveç genelinde benzinle çalışan araç kullanılmayacak ve üretimi yapılmayacak.

Elektrikli otomobil üretiminde dünyanın ilk sıralarında yer alan Tesla Motors’un CEO’su Elon Musk, Norveç’in bu tutumuna karşılık “Ne harika bir ülke. Mükemmelsiniz” tweeti’ni attı.

Almanya duyurdu

Norveç’in benzinle çalışan araçlara üretim ve kullanım yasağı getireceğini duyurmasının hemen sonrasında bir açıklama da Almanya’dan geldi. Almanya hükûmeti 2030 yılından sonra benzinle çalışan araç üretimine izin verilmeyeceğini açıkladı. 

Renklerin ahenkle dayanışması: Pride!

1


“Bu akşam sizlere asıl söylemek istediğim şey minnettarlıktır. Eğer kendinden çok daha güçlü bir düşmana karşı savaş veriyorsan ve varlığından bir haber olduğun bir arkadaşın sana el uzatıyorsa işte bu dünyadaki en güzel duygudur.”

Tam da şu an içinde bulunduğumuz durumları ele alan, gerçek bir dayanışmayı ve birlikte direnişi son derece naif işleyen Pride, eşcinsellerin, devlet politikaları altında ezilen madenci işçilere desteklerini konu edinmektedir. İzlerken bir hayli tanıdık duyguyla rastlaşabilirsiniz. Çevrenizde karşılaştığınız birçok insanı bu filmde bulabilirsiniz.

renlerin ahenkle dayanismasi pride 3

Renklerin ahenkle dayanışması

Yaşamsal farklılıklarına rağmen, aynı amaç uğruna omuz omuza gelen insanların birbirlerinden aslında hiç de farklı olmadıklarını fark etmelerini ve “Birlikte bir direniş nasıl örülür?ü görüyoruz filmde.

Şahsen tanıdığım, tanımadığım, kendini kalıplara sokmuş tüm insanları toplayıp izlettirmek istiyorum. Renklerin ahenkle dayanışmasını herkes görsün istiyorum.

O kadar gerçek, samimi, umut dolu ve bir o kadar direngen. “Dünyanın tüm ezilenleri birleşin” in vücut bulmuş hali.

Baştan aşağı etkileyici sahneleri. Hangisini şuraya kelimelendirsem spoiler olacakmış gibi. Ama şunu söyleyebilirim sanırım.

İzledikten sonra muhtemelen siz deLesbians and gays support the miners (LGSM) sempatizanı haline geleceksiniz.

Şu sahneyi de şuraya bırakayım.

Gökkuşağı ve dayanışmayla…

Alakır Vadisi’nin açgözlü zenginler ile savaşı sürüyor

0

Zenginler; umutsuz, çaresiz ruh hastalarıdır. Daha çok güç ve para kazanarak ezik ruhlarının tatmin olacağını sanırlar. Çünkü gelenekler, toplum, öğrenilmiş çaresizlik onlara ve tüm insanlara para = güç = mutluluk denklemini vermiş durumda.

Para kazandıkça, güçleri arttıkça daha mutlu olacaklarına öyle inanmışlar ki durup kendi hallerine baktıklarında ellerinde mutluluk değil sadece lüks olduğunu fark etmeyecek kadar şartlandırmışlar kendilerini kazanmaya. Gözleri öyle dönmüş ki kendi “mutluluk”larına giden yolda başkalarının içinde bulunduğu “mutluluk” ya da “huzur” durumunu yok ederken “yok olan” hayatlar umurlarında bile olmuyor. Örneğin; bir ormana kendi şirketleri para kazansın diye hiç utanmadan, düşünmeden iş makineleri ile dalıp oradaki hayvanların hayatlarını yok ediyorlar. Var olan ve medeniyetten uzak oldukları için kendi halinde ve huzurlu olan hayatlar huzursuz zenginler tarafından yok ediliyor. Başkalarının yaşadığı hayat ve ortamı yok ederek mutlu olacaklarını sanan zenginler ise yine mutsuz gene huzursuz gene para ve güç peşinde kendi yaşadıkları hayatı da dünyayı da katlediyorlar.

Birhan ve Tuğba’yı bilirsiniz. Onlar medeniyet denen canavardan kaçıp kırsala yerleştiler. Sevgileri onlara her şeyle mücadele etme gücü verdi. Sevdikleri sadece kendileri değil aynı zamanda yerleştikleri ve bir oldukları ortamdı. Ağaçlardan çimenlere kadar keçilerden kuşlara kadar arkadaş oldular orada. Şimdi onların komşuları da var; tıpkı onlar gibi medeniyet denen sonsuz stres ve depresyon üreticisi aygıttan kaçmış olan Elif ve güzel kızı.

Fakat Alakırın şöyle bir sorunu var. Açgözlü zenginler ve açgözlü zenginlerin oluşturmuş olduğu devlet (özellikle iktidar partisinin tüm milletvekilleri aşırı zengindir) daha çok para ve güç kazanarak kendi zevkini tatmin etmek istiyor. Devlet zenginlerden oluşunca, zenginler için çıkar yasalar. Akla ters bile olsa o yasalar çıkar ve devlet ve zenginler, zengin olmayanların (kırsalda yaşayan insanlar, hayvanlar ve bitkiler) hayatlarını yıkarak kendilerini umutsuzca tatmin etmeye çalışırlar. İşte bu umutsuz ve çaresiz, ezik ruhlar şimdi Alakır Vadisi’ne saldırıyor. Alakır yıllardır direniyor, Alakır sadece bir mevkinin adı değil aynı zamanda orada yaşayan tüm canlıların zenginlere ve yardakçılarına karşı ortak direnişinin ismi olagelmiş.

Doğanın katliamındaki payınızı geri çekin

Devlet ve zenginler ve yardakçıları yeni saldırılar yapıyor doğaya ve doğadaki hayatlara. Bu saldırganlardan bazıları ADO Holding, Reis Enerji gibi şirketler. Bu şirketlerin internet sitelerini ziyaret ederek onların size ne sattıklarını görebilir ve o markaları boykot ederek alım gücünüzü onlara karşı kullanabilir veya en azından doğanın katillerine para kaptırmamayı dolayısı ile doğanın katliamındaki payınızı geri çekmeyi düşünmek gibi bir seçeneğe yönelebilirsiniz.

Geçtiğimiz günlerde Antalya’da yaşayan ve mutlu olmanın sırrının parada ya da güçte olmadığını hisseden kişiler bir eylem yaparak umutsuz zenginlere umutsuz yıkımlarını durdurma çağrısında bulundular. Buna dair haber ve basın açıklaması aşağıda bulunmakta, okuyabilir ve daha fazla şey öğrenebilirsiniz:

Birhan ve Tuğba

“Sevgili can dostları ve değerli basın mensupları,

Alakır Vadisi kaynağından sahile kadar bir merdiven gibi birbiri ardına planlanmış 8 adet HES’ten dördünün tamamlanarak faaliyete geçmesiyle adeta can çekişmekte.

Diğer HESlerin yapılması durumunda ise vadideki tüm canlıların yaşam kaynağı olan Alakır nehri tamamen borulara hapsedilerek vadinin içindeki bütün canlılarla birlikte yok olmasına neden olunacak.

Bu canlıların arasında dünyada sadece Alakır Nehri’nde yaşayan bir balık türü olan Alakır Alası’da bulunmakta.

Vadiye hançer bitmiyor

Vadide işletme halindeki HES’lerin yıkımı gözler önünde iken şimdi de REİS şirketi Dereköy HES projesi ile vadiye beşinci hançeri saplamak istemekte.

2010 yılında şirkete verilen ÇED gerekli değildir kararına karşı açtığımız davamızı kazandık. Bunun ardından şirketin aldığı ÇED raporuna karşı açtığımız davada danıştay aldığı 2016/1078 nolu karar ile “Alakır Vadisi’nin 1. Dereceden Doğal SİT Alanı olarak koruma altına alınması” kararına atıfta bulunarak “Koruma alanı olan Alakır Vadisi’nde HES yapılamayacağı”na hükmetti.

Alakır Nehri Elif ArığREİS şirketine ait bu Dereköy HES projesinin yapılamayacağı ile ilgili elimizde danıştay tarafından onanarak kesinleşmiş bunca yargı kararı var iken şirket 2014 yılında bakanlıktan ‘1 megavatlık kapasite arttırımı’na aldığı “ÇED gerekli değildir” kararına istinaden inşaata başladı.

Yani ÇED bile almış olsa 1. Dereceden Doğal Koruma altındaki vadiye HES yapamacağı yargı tarafından karara bağlanmış proje, ‘kapasite arttırımı’ oyunu ile, adalet ile adeta dalga geçercesine, ÇED dahi almadan doğa katliamına başladı.

Kazanılmış hukuki haklarının peşinde koşan yöre halkı ise şantiye alanına gittiğinde şirket çalışanlarının saldırısına uğradı.

Sorumlu olduğu sınırlar içerisinde gerçekleşen bu süreç dahilinde Antalya Valisine çok açık bir soru soruyoruz;

“Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir hukuk devleti midir?”

Çünkü eğer öyleyse, sadece demokratik hakları doğrultusunda hukuka güvenerek yaşam alanlarını korumak için dava açan, emek ve para harcayan bunca vatandaşın kazanımları devlet tarafından güvence altına alınarak savunulacak mı yoksa yargı kararlarının arkasından dolanan bu çirkin ayak oyunlarının yanında mı yer alınacak?
Bu soruya cevap verilmelidir.

Artık ne Alakır Vadisi’nin bir HES’i daha kaldıracak gücü ne de halkın bir hukuksuzluğa daha göz yumacak sabrı kalmamıştır.

Artık yeter diyoruz.

Alakır Nehri hidroelektrik santrali inşaati öncesi-sonrası.
Alakır Nehri hidroelektrik santrali inşaati öncesi-sonrası.

Toplamda üretimleri bir AVM’nin tüketimini bile karşılamayan bu HES’lerin yarattığı yıkımların biran evvel durdurulması ve yargının aldığı kararlara acilen uyulmasını talep ediyoruz.

Yargı kararlarına uymayarak, doğal zenginliklerimizin göz göre göre yok edilmesinin mesuliyeti bu idarecilerin sırtlarında hayatları boyunca taşıyacakları bir yük olacak.
Bugün bu hukuksuzluğa göz yumanlar elbet bir gün sebep oldukları tüm bu yıkımların sorumluluğu ile yüzleşmek zorunda kalacaklar.

Daha fazla yıkım olmadan, daha fazla can yanmadan bir an evvel bu hukuksuzluktan dönülmesi konusunda son bir çağrı yapıyoruz.

Kazanılmış haklarının uygulamaya geçirilmemesi halinde halk kendi hakkını mutlaka kendi elleriyle alacaktır.

O gün geldiğinde ise bu halkın ve adaletinin önünde hiçbir şirket ya da hiçbir makam duramayacaktır.

Gözünü üç kuruşluk rant hırsı bürümüş, adaleti hiçe sayan doğa ve hukuk katillerine bir kez daha söylüyoruz;

Alakır rant değil koruma alanıdır.

Ve bizler onu korumak adına kararlı mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz.
Alakır Nehri Kardeşliği

Seksin toplumsal politikası 1: Tecavüz kültürü ve şiddet üzerine

Tecavüz kültürünün toplumsal yapı taşları, hayatın her alanında şiddetin, erkekliğin ve penisin kutsanmasıyla döşeniyor. Doğar doğmaz kadın ve erkeğe uyarlanan görev dağılımı, kadını pasif, edilgen, “av” pozisyonunda, erkeği ise aktif ve yırtıcı bir “avcı” konumunda tahayyül ediyor. İşte bu, penisin iktidarının ve çük cumhuriyetinin üretimine giden ve kadınların ve farklı cinsel yönelimlerin çektiği sorunların temel kaynağı.

Günümüz hukuk sistemi, suçluyu cezalandırma üzerine kuruludur. Yani, suç meydana gelir, kolluk gücü faili yakalar, yargı cezasını verir… Tabii suç kadına karşı işleniyorsa, çoğunlukla bahane bulunur ama demokratik bir ülkede yaşadığımızı farz ederek devam edelim.

Bu sistemin temeli, toplumun temelde iyi olduğuna, aradan bozukluklar çıktığına hükmeden mantığa dayalıdır. Bize de hep bunu öğrettiler; hep iyi insanlarla dolu bir toplumda yaşadığımızı, arada bazı manyakların ortaya çıkıp düzeni bozduğunu söylediler. Ama gerçekten öyle mi? “Toplumun düzenini bozan manyaklar” gökten mi düşüyorlar? Ülkemizin gelişmesini istemeyen dış mihraklar mı gönderiyor? Nereden geliyorlar bunlar ya hu?

George Carlin bu soruya şu şekilde cevap verir:

Herkes politikacıların berbat olduğunu söyler. Bu insanlar, politikacıların nereden geldiğini sanıyorlar? Uzaydan düşmüyorlar, başka bir gerçeklik boyutundan gelmiyorlar. Hepsi bizim ailelerimizden, bizim evlerimizden, bizim okullarımızdan çıkıyorlar ve bizim yurttaşlarımız tarafından seçiliyorlar. Kabul edelim, bu elimizden gelenin en iyisi. Önerebileceğimiz tek şey bu. Sistemimiz bunu üretiyor; bir çöp içeri, bir çöp dışarı. Eğer bencil ve cahil vatandaşların varsa, bencil ve cahil politikacılar tarafından yönetilirsin.

Doyurucu bir cevaptır bu aslında, işin saf politik tarafını güzelce özetler. Politikacılara dair kurulan cümleleri, toplumun “hatalı ürünleri” için kurarsak, pek bir şey değişmez. Orlando‘daki saldırgan da, Türkiye’de kadınlara tecavüz edenler de, bizim okullarımızdan mezun oldular, aynı marketlerden alış veriş yaptık, aynı marka sigaraları kullandık belki de. Sorun bireylerde değil, onları yetiştiren sistemde.

Seks üzerinden yapılan erkek muhabbeti

Söz gelimi, çocukluk arkadaşlarınız arasından, bir defans futbolcusunun formasını almak için para biriktiren, onu model alan kaç kişi sayabilirsiniz? Türkiye’de oynayan efsane futbolcuları saymaya başlasanız, Hagi, Alex, Pancu diye devam eder liste. Bu liste içine girebilecek bir tek defans oyuncusu olabilir, Popescu. Ama onun bu kadar akılda kalmasının temel sebebi de, UEFA kupası finalinde, Arsenal’a karşı kupayı kazandıran penaltıyı atmasıdır.

İşte, kilit nokta bu! Futbol gibi bir “erkek sporu” ile uğraşıyorsa birisi, illa ki gol atmalı akılda kalmak için. Çünkü, futbolcunun topla ve kaleyle ilişkisi, seks üzerinden yapılan ”erkek muhabbeti” içinde de yer bulur kendisine, “gol atmak” mesela, penetrasyon (giriş, seksüel temas) için kullanılır sürekli. Bu yüzden, küçükken oynadığımız maçlarda, ancak oyundan çıkarılmak istenen çocuk kaleye geçerdi, kimse kaleci olmak istemezdi.

Seksin toplumsal politikasi

Çünkü, futbolda kaleci olmanın hayattaki karşılığı kadın olmaktı ve kadın olmak demek, “gol yemek”, sekste pasif olan tarafı temsil etmek, bu yüzden zayıf düşmek anlamına gelirdi. İşte, tecavüz kültürünün çocukluktan beri aklımıza kazınmasının bariz bir gösterisi; gol atan taraf, “sert” oynadığı, gol atmayı hak ettiği için üstündür ve “sahip olmak” istediği kadının rızası yoksa, ona zorla “sahip olma” hakkını elinde bulundurur. Çünkü “erkektir” o, güçlü olan taraftır. Fenerbahçe taraftarının “bekaret kanı” temelli hakaret girişiminin de, Beşiktaş taraftarının sürekli “erkek adam renkli takım tutmaz” sloganının da, Galatasaray taraftarının “parçala aslan!” tezahüratının temelini de bu kültür oluşturur. Çoğunlukla farkında olmadığımız ama küçüklükten itibaren kafamıza kazınan kültürdür bu.

Homofobik ve transfobik saldırıların temeli

Eşcinsel erkeklere karşı saldırının temelini de bu oluşturur. Çünkü söz gelimi lezbiyen kadınlar, çoğunlukla sadece fantezi konusu olurlar. Tabii ki bu da iğrenç ve kabul edilemezdir, bunun üzerinden de cinsiyetçi şakalar yapılır, ancak eşcinsel erkeklerin durumu, İslam’daki kafir-mürtet ayrımına benzer. Kafir doğuştan başka dine mensup olduğu için, vergi ödemesi ve “uslu durması” koşuluyla “hoş görülür” ama mürtet, “İslam ile şereflendiği” halde, dinden çıkmış ve “ihanet etmiş” durumdadır, katli vaciptir. İşte eşcinsel erkeğin de toplumda algılanış biçimi, tam olarak budur. Trans kadınlar için de kullanabileceğimiz bu örnek, homofobik ve transfobik saldırıların temelini oluşturur.

Seksin toplumsal politikasi-3

“Erkekliğin gururu ile şereflenmiş” birisi, penisinin verdiği “gücü” yok sayar ve “karşı tarafa” geçer. Televizyonlarda ve sinemada sıkça gördüğümüz, eşcinsel erkeğin illa kadınsı özellikler göstermesi kalıbı, bu fikirden temellenir. Gariptir ki, burada aktif-pasif ayrımı gözetilmez, “kadına vurmayı” tercih etmeyen erkek, direkt olarak enayi gibi görülür. Ve bu ihanet, onlar için iğrençtir, kendisine yapılacak her şeyi hak eder.

Kısacası, ataerkil seks kültürünün etkilendiği en büyük kaynak, şiddettir. Seks hayatları da şiddet üzerinedir, günlük yaşantıları da. Böyle bir durumda, yatak bir mabet değil, bir ring, savaş meydanı halini alır. Kadınla girişilen her seksüel yakınlık, ona karşı kazanılmış bir avantaj, bir zafer olarak görülür. Kitlesel pornografinin bir parçası olmak istemeyen yahut cinsel yönelimi farklı olan erkekler de, “savaş meydanından kaçmış korkaklar” halini alır, tabiyetle. İşte bu yüzden, seksin ne olduğunu bilmeyen bir nesil, kadınları taciz etmeyi, bir üstünlük vasıtası ve kazanç olarak görür. Tecavüzlerin de temel sebebi, bu “çük cumhuriyeti” sınırları içinden doğar.

Bir Salvador Dali okuması: Cannibalism in Autumn

1

Eriyen saatleri, uzayan kol ve bacakları, evrim geçirmiş hayvanları, sonsuz derinlikleri saklayan çekmeceleri ile Salvador Dali resimleri alt metin okumalarına elverişli birer eserdir. Gerçeküstücülükte isim yapan Dali, kendinden önce gelen, sürrealizmin de babası olarak bilinen Fransız yazar, şair, kuramcı Andre Breton‘dan etkilenmiştir.

Tüm eserleriyle, bilinçaltı kapılarını zorlayarak açan Dali’nin Cannibalism in Autumn resmini gelin birlikte yakından inceleyelim.

Salvador Dali, Cannibalism in Autumn (Sonbaharda Yamyamlık) resmini 1936-37 yılları arasında yapmış. Dali, diğer çalışmalarında olduğu gibi bu resminde de dışavurumculuk tekniğini kullanmış.

Barthes’ın göstergebilimsel çalışmalarını baz alarak metinimizi incelemeye başlarsak, resimde gösterenler şunlardır; sarı rengin hâkim olduğu bir ortamda, çekmeceli bir masanın üzerinde siyahi bir erkekle beyaz bir kadın bulunmaktadır. İnsanların belden üst kısımdaki bölümleri görülmektedir. Çekmeceler açık konumdadır ve içlerinde çatal, bıçak gibi sofra gereçleri çıkmıştır. Kadın ve erkeğin vücut şekilleri normal olmayan şekilde yamuktur. Kadının kafası adamın sanki ağzının içine giriyormuş gibi bir izlenim uyandırmaktadır. Adam bir eliyle kadının göğsünü sıkmakta, diğer eliyle kadının göğsünden kaşıkla bir parça almaktadır. Kadın ise bir yandan elindeki çatalı kendi kafasına batırmakta, bir taraftan da adamın boynundan doladığı eliyle, göğsünü bıçakla kesmektedir. Masanın üstünde ve adamın kafasında soyulmuş elmalar vardır. Adamla kadının kafalarının birleştiği yerde, sabit kalmalarını sağlayan bir destek bulunmaktadır.

Resimde gösterilen; ilişkilerinde dış dünyaya kapalı olup sürekli birbirleriyle ilgilenen sevgililer, bir süre sonra birbirlerini ve ilişkilerini tüketmeye başlarlar. Fazla bağımlılıktan ve kuvvetli duygu yoğunluğundan ilişki kısır bir döngü içine girer. Sevgililerin ne birbirleriyle, ne de ayrı olarak yaşamaları mümkündür. Aşk, insan hayatının baharı olarak bilinir, fakat burada zaman sonbahardır, yani ilişkinin son evresine gelinmiştir ve hastalıklı bir durum ortaya çıkmıştır. Bu yüzden ressam, sarı renge ağırlık vermiştir. Ayrıca mitolojide elma, günaha girmeyi, yasak bir eylemi temsil etmektedir (çünkü Havva, Adem’e ağaçtaki elmayı yemek için baskı yapmış, bunun sonucunda Tanrı tarafından cezalandırılarak cennetten kovulmuşlardır). Resimdeki elmalar soyulmuş vaziyettedir ki sevgililer günah işleme durumunu çoktan geçmişlerdir.

Autumnal Cannibalism Salvador Dalí

Resimdeki çiftin duruşundaki karmaşıklığa rağmen, zarar gören taraf yalnızca kadındır. Ataerkil bir açıdan bakarsak, elma metaforunda olduğu gibi, onları bu kötü duruma sürükleyen bir kadın aklıdır. Bu yüzden çatal kadının beynine saplanmıştır. Ayrıca cinsellik bir suç olduğundan kadının erotik bir bölgesi olan göğüsleri gerçek dışı bir şekilde uzamıştır. Adam, nazik bir hareketle bir yandan göğsü tutup diğer yandan aynı naziklikte göğüsten bir kaşık almakta, kadın ise kendi göğsünü kaba bir el hareketi ile kesmektedir. Burada yine kadın cinselliği ön planda tutulmuştur. Erkeğin siyah, kadının beyaz olması, ilişkilerde her zaman kişilerin “siyah ve beyaz” gibi birbirlerinin tam zıttı karakterlerde olmalarını ifade etmektedir. Ayrıca zarar gören tarafın beyaz olması, günümüze kadar siyahilere hep ikinci sınıf insan muamelesi yapılmasının ve bugün onların bu durumu tersine çevirdiğinin bir göstergesidir. Ve cezalandırmanın sembolik bir anlatımıdır.

Ev, toplum yapısının korunmasını sağlayan en küçük unsurlardan biridir. Resimde çok uzaklarda beyaz bir ev görülmektedir. Bu durum, artık aile ve toplum kavramından çok uzaklaşıldığını, sorunun çok ciddi bir boyutta olduğunu belirtir. Salvador Dali resimlerinde sürekli olarak çekmeceleri ve destek çubuklarını kullanır. Sigmund Freud’dan etkilenen ressam, düşleri ve rüyaları genellikle konu eder. Resmin bir rüya ortamı olduğunu düşünürsek, birbiri içine geçmiş, uzamış görüntüler çok olasıdır. Dali, bu imgeleri bir destekle tutturmaktadır. Ayrıca bilinç altına itilen şeyler, rüyalarda tekrar karşımıza çıkabilmektedir. Bu tıpkı kimsenin görmesini istemediğimiz şeyleri evimizde bulunan çekmecelerin en alt tarafına saklamamız gibidir. Bu çekmeceler hayatımızın bir bölümünde, biz istemesek bile açılırlar ve gizlediğimiz şeyleri (zayıf noktalarımız gibi) ortaya çıkarırlar.

Eseri yapıldığı dönem içinde incelersek farklı bir bakış açısı elde ederiz. Salvador Dali, sürrealizmi kullandığı bu resminde aynı zamanda tarihi bir dışavurum da sağlamıştır, çünkü Dali’nin bu resmi yaptığı yıllarda İspanya, büyük bir iç savaşın içindeydi. Dali, dışavurumu yine sürrealist öğelerle gerçekleştirmiştir. Almanya’da doğan Dışavurumculuk akımının özellikleri şunlardı;

  • Radikal bir yaklaşımla, taraf tutan, itham eden, söylemek istediklerini haykıran bir anlatımı vardı. 
  • Desenler, kendiliğinden ortaya çıkan tepkilerden oluşuyordu.
  • Düşünceler ve mesaj öne çıkmıştı. 
  • Sanayi çağının yarattığı sefalet, savaşlar konulara yansıtıldı.
  • Resimlerinde ortak düşünceye dayanan bireysellik vardı.

İspanya İç Savaşı, milliyetçiler ile cumhuriyetçiler arasıda gerçekleşmiş bir iç savaştır. Üç yıl süren ve İspanya’da çok fazla yıkıma yol açan savaş, 1 Nisan 1939’da milliyetçilerin zaferi ile sonlanmıştır. Milliyetçiler, yarım milyon ölü-yaralı, bir milyondan fazla sürgün ve sınırsız tahribata sebep olarak ülkeye hakim olmuşlardır. Almanlar deneyim açısından en kazançlı çıkan ülke olmuştur. İspanya İç Savaşı, Hitler’in durumunu güçlendirmiş, Fransa üçüncü bir Faşist komşuya sahip olmuştur.

Herkes kadar savaştan Salvador Dali de etkilenmiştir.

Bu resimde savaşın da etkileri hissedilmektedir. Sürrealizmde önemli olan aklın denetiminden kurtulmak, bilinç altını yansıtmak ve alışılmışa karşı ayaklanma anlayışını sürdürmekti. Savaş zamanında ortaya çıkmış bu eseri, bulunduğu durum içerisinde değerlendirecek olursak; savaşın barut kokan atmosferinin ve boğuculuğunun resme yansıdığını ve ona uygun kahve rengi tonlarının kullanıldığını görüyoruz. Aynı zamanda resmin isminde de belirtildiği gibi (Sonbaharda Yamyamlık), renkler sonbahar havasını vermektedir. Savaşta tarafların adeta birbirlerini yemesi, resimde metafor olarak anlatımdan çıkmış, gerçeğe dönüşmüştür ve ayrıca birbirlerini yerlerken çatal bıçak da kullanmaları da çok ironiktir.

Türkiye’de bir ilk: 96Human

1

2016 Mayıs’ında bir sosyal sorumluluk projesi ile yola çıkan bir forum sitesi yani http://www.96human.com kuruldu. Adını, kurulduğu tarihlerde, 2016 yılı itibarıyla 96 kadının öldürülmesinden alan 96Human, 9 kişilik bir ekipten oluşmaktadır.

Kadın, çocuk, hayvan hakları konusunda avukat, psikolog ve psikiyatr ile ortak çalışmalar yürütecek olan forumda şimdilerde Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, Nar Kadın Dayanışması ve Çocuğa Şiddete Dur De Projesi aktif olarak yer almakta.

Çocukların ve kadınların yaşadıkları istismar ve tecavüz gibi durumları yakın çevrelerine korku, iftira ve anlaşılmama endişesi ile anlatamayıp intihara sürüklendiği bu ataerkil toplumda amaçları, yaşananların bir takma isim ile paylaşılması ve daha da önemlisi yardım oluşturulmasını sağlamak. 96Human bu bağlamda Türkiye’de bir ilk.

96Human aynı zamanda, Onur Haftası’nda İstanbul’da yürüyüşün olacağı gün LGBTİ dostaları için de bir kategori kuracağını belirtmekte ve açacakları kategoriler içinde LGBTİ nedir, LGBTİ haberleri, LGBTİ sözlüğü, LGBTİ hakları, LGBTİ dernek ve platformları ve LGBTİ eylem ve açıklamaları olacağını belirten 96Human anlaşılan o ki Türkiye’de yapacağı çalışmalarla adından söz ettirecek.

96Human’ı kendi forum siteleri üzerinden takip edebileceğiniz gibi Twitter’dan @96HumanCom kullanıcı adı ile takip edebilirsiniz.

Çocuklara plastik kullanımını azalttıracak oyunlar

1

Evet, kabul edelim. Plastikle aramızda küçük bir problemden fazlası var. Küresel olarak baktığımızda, her yeni gün 300 milyon ton civarında plastik üretiliyor ve çoğu plastiğin tek kullanımlık – kullan at ürünler olduğunu da göz önüne alırsak oldukça fazla atıkla karşı karşıya kalıyoruz.

Yarattığımız yüksek hacimli plastik çöplerin doğada ayrışamamasının yanı sıra ömrü boyunca daha küçük ve daha da küçük parçalara bölünmeye devam ediyor. Okyanuslar üzerinde yüzen 270 bin ton plastik, 700 çeşit deniz canlısını tehlike altında bırakıyor. Bu durum oldukça net bir şekilde gösteriyor ki, bir değişiklik yapmanın zamanı geldi de geçiyor…

Yeşil canavarlar olarak, gezegen üzerindeki etkimizi azaltmak için elimizden geleni yapmayı alışkanlık hâline getirmemiz gerekiyor. Organik olanı tercih etmeli, gezegeni düşünerek tüketmeli, beslenmeliyiz. Şunun şurasında kullanabileceğimiz kaç tane dünya var ki? Yeniden kullanmalı, azaltmalı, direnmeli ve geri dönüştürmeli. Biz mükemmel değiliz, insanız biz, kimimiz aileyiz, o hâlde doğa bilincini tüm sülaleye geçirmeliyiz.

Eğer evde çocuk varsa, meyve suyu kutuları, bisküvi ambalajları, su pet şişeleri, plastik oyuncaklar ve dahası kaçınılmazdır. Bu tür plastikler olmadan yaşayabildiğimiz hâlde, onlara gereksinim duymaya başlarız. Bu bazen çok sinir bozucu olsa da, aslında yaratıcılığı arttırmak için de bir fırsattır.

Çocuklar ailenin aynasıdır ve ebeveynlerine benzemek onlara kendilerini iyi hissettirir (en azından yaşları küçükken böyledir). Plastik kullanımını azaltmak ve onlara plastiğin doğa dostu olmadığını öğretmek için önce plastiği siz azaltmalı ve örnek olmalısınız. Çocuk sizden gördüğünü yapmayı deneyecektir; ancak en iyi yol elbette eğlenerek öğrenmektir.

Çocuğunuza doğa dostu olmayı eğlenceli oyunlarla öğretebilirsiniz. Eğlenerek öğrenme metodu sayesinde bir yandan plastikleri oyunlar içinde kullanıp onlardan kurtulurken, çocuğunuzla da değerli bir anı paylaşmış olacaksınız.

1. Plastikten kutulardan cam kavanozlara aktarma oyunu

Kaynak: galarus.wix.com
Kaynak: galarus.wix.com

Daha önceden alınmış, hâli hazırda evde bulunan meyve suları olabilir. Çocuğunuzun içecekleri plastik kaplardan içmesini istemiyorsanız, evet bunu siz de düşünmüştünüz; içeceği başka bir kaba aktarabilirsiniz. Ancak tek başınıza değil. Bu işlemi bir oyun hâline getirirseniz, örneğin çocuğunuza, plastik kaplardaki içecekleri cam kavanozlara birlikte dökmeyi teklif ederseniz, içecekleri bir yerlere dökme fikri muhtemelen çok hoşuna gidecek ve en çok o dökmek isteyecektir. Bu şekilde her alışveriş sonrası alınan yiyecek/içecekleri plastik kaplardan, şişelerden evdeki cam kavanozlara aktarma işlemi ile boşaltılan kaplardan arda ne kadar çok çöp çıktığını ona gösterirseniz, eve giren içi dolu paketlerin anında çöpe dönüştüğünü görmek onda bir süre sonra farkındalık yaratmaya başlayacaktır.

2. Çöpleri doğru kutulara atma oyunu

Oyunun amacı, çöpleri doğru kutularına atarak geri dönüşüme kazandırmak. Bu oyun çocuğunuzun nesneleri tutup kutunun içine atmasını, hangi nesneyi hangi kutuya atması gerektiğini düşünmesini ve bu sayede ince motor becerileri* kazanmasını sağlayacaktır. Ayrıca, oyun vesilesiyle çocuğunuzla geri dönüşüm ile ilgili sohbet etme fırsatınız olacak. Önemli olan, çocuğun bu etkinliğe ne ölçüde katkı sağladığını görebilmektir. Belki öğretmesi uzun zaman alacak ancak bunların değerli zamanlar olduğunu ve çocuğun bu beceriyi kazanması için biraz sabır gerektiğini unutmayın.

plastik-2

Plastik kullanımını azaltmanın en etkili yolu, işlenmiş ve paketli ürün satın almamaktır. Hazır kek almaktansa, keki çocuğunuzla birlikte yapın. Emin olun ki mutfak, birlikte geçirdiğiniz zamanın değerinden fazla dağılmayacaktır. Hem bu esnada çocuğunuz da yemek yaparken ortaya çıkan atıkları ayırdığınız çöp kutularına atarak ortamın dağılmasını anında engelleyebilirsiniz.

3. Market çantası oyunu

Kaynak: www.participaction.com
Kaynak: participaction.com

Plastik poşetlerden kurtulmanın en iyi yolu eve plastik poşet sokmamaktır. Markete eliniz boş gitmeyin. Çocuğunuzla beraber kendinize bir market çantası edinin. Bu tamamen size ait ve markete giderken yanınızda her zaman arkadaş olacak bir çanta olsun. Satın aldığınız şeyleri onun içine koyarken, çocuğunuz için aldıklarınızı da onun çantasına koyun. Kendi çantasında kendisine ait şeylerin olduğunu görmek onu mutlu edecek, özgüvenini artıracaktır. Eve geldiğinizde çantasını boşalttıktan sonra onu kendi özel dolabına koymasını sağlayın. Bu şekilde birkaç sefer devam ettiğinizde, çocuğunuz bunu alışkanlık kazanacak ve alışveriş öncesi kapıda sizi kendi market çantasıyla bekliyor olacaktır.

4. Benim bahçem, benim sebzelerim oyunu

Kaynak: huffingtonpost.com
Kaynak: huffingtonpost.com

Market alışverişini ve plastik kullanımını azaltmanın en doğal yolu da elbette kendi bahçenizi yaratmaktır. Kumda oynar gibi çocuğunuzun toprakla haşır neşir olmasını sağlayabilirsiniz. Birlikte tohum ekmek, toprakla uğraşmak, bitkileri sulamak hem zevkli bir etkinlik olacak hem de yapılanın karşılığını alarak toprağın canlılığını görecek, kendi yarattığı mahsulleri yemenin keyfini alacaktır. Sebze sevdirme garantisi de cabası.

Çocuğunuzla yapacağınız her yeşil aktivite, az ya da çok mutlaka doğa bilinci kazanmasını sağlayacaktır. Erken yaşta tam oturmayan ve daha sonra araya girecek ergenlik çağıyla birlikte rötara uğrayabilecek bu bilinç, ileride mutlaka gün yüzüne çıkacaktır. Çocuk yaşta edinilen alışkanlıkların bireyi yaşam boyu etkilediği unutulmamalıdır.

*İnce motor becerileri, elde ve parmakta bulunan küçük kasların çalışması, güç ve kontrol becerisidir.

Kaynak: One Green Planet

Doğa dostluğunu anlatan bir çocuk kitabı: Muti’nin Maceraları

1

Size; heyecanla ve umutla, toprak ananın küçük koruyucularını peşinden sürükleyecek bir çocuk kitabını anlatmak istiyorum: Muti’nin Maceraları.

Neil deGrasse Tyson “Hepimiz bağlantılıyız. Birbirimize biyolojik olarak, dünyaya kimyasal olarak, evrenin geri kalanına atomik olarak…” demişti. İşte, Muti’nin Maceraları’nı okuduğumda aklıma ilk bu sözler geldi.

Kitabın ana karakteri Muti, sihirli güçleri ile zehirli atık sularla kirlenen nehirlerin temizlenmesi için savaşıyor, hava kirliliği ile mücadele ediyor, ahengi bozulan dünyada canlıların hayatta kalması için uğraşıyordu. Kısacası Muti, bir doğa savaşçısıydı. Doğanın kendisiydi, parçasıydı. Belki, gerçek hayatta doğa savaşçılarının Muti gibi sihirli güçleri yok ama onlar da gerçek hayatta bir hikâyenin kahramanı…

Japonya’nın, Minamata Körfezinde kurulu bulunan bir fabrikanın, 1932 yılında, asetaldehit üretmeye başlaması ve atıklarını Minamata Körfezine akıtması sonucu, nehir ağzında yaşayan balıkların, çevredeki kuşların, birçok canlının ölmeye başlaması ve son olarak da insanların hastalanmalarına sebep olması nedeniyle tarihe Minamata Felaketi olarak geçen bir felaket yaşanmıştı. Zamanla gökten kargaların düşmeye başladığı söylendi. Gökyüzünde uçan kuşlar dahi bu felaketten nasibini almıştı.

İlk bakışta, gökten kuşların düşmesi gibi vahim bir olayın sadece hikâyelerde olabileceği akla gelse bile acı gerçek tam da böyleydi. Muti’nin hikâyesindeyse, nehir kıyısında kurulu olan bir fabrikanın atıkları nedeniyle önce kediler hastalanıyor ve dans eden kedi hastalığına yakalanıyordu. Bu hastalık, hikâyelerde geçen masalsı bir hastalıkmış gibi görünse de karşılığını gerçek hayatta buluyordu. Dans eden kedi hastalığı, Minamata Felaketinden sonra ortaya çıkmış ve çevre kirliliğine, tüm canlıların yaşam haklarına dikkat çekmek isteyen Muti’nin Maceraları kitabında yerini bulmuştu. Dans eden kedi hastalığı diye bir hastalığın var olabileceği kimin aklına gelirdi öyle değil mi?

mutinin maceralari doga dostu

Muti’nin Maceraları’nda, zehirli atıklarla kirlenen nehirde, balıklar, zorlu bir uğraştan sonra ama sihirli bir dokunuşla mizu balığı ile birlikte denize dönüyor, nehir temizleniyor, nehrin yakınında bulunan fabrika kapısına kilit vurmak zorunda kalıyordu. Gerçek hayatta, doğa savaşçılarının verdikleri mücadele daha zor olsa da, bu kitap yaşanmış çok sayıda doğa felaketine ışık tutuyor, okuyucuda da gerçekte ne olduğu konusunda merak uyandırıyordu. Kitabı okuyuncaya kadar, Minamata Felaketini ve dans eden kedi hastalığını duymamış biri olarak çocuklarda merak ve araştırma isteği uyandıracağı konusunda emin olduğumu söyleyebilirim.

Yukarıda da söylediğim gibi, Muti’nin Maceraları’nda, bir doğa felaketine daha ışık tutuluyordu, bu felaket hatırlatılıyordu. Aslında, doğa felaketi demenin çok da doğru olmadığını düşünüyorum. Bu düşünceme az sonra yazacaklarımla hak vereceğinize eminim. İnsan eliyle yaratılmış bir durum nasıl doğa felaketi olabilir, öyle değil mi? İçine, küçük ip uçları, küçük sırlar yerleştirilmiş bu doğa dostu kitapta, Aral Gölü’nün adı Ral Gölü olarak geçiyordu. Tek başına yok olmaya bırakılmış ve sonunda kuruyan Aral Gölü’nü duydunuz mu? Bir göl nasıl kuruyabilir? Uçsuz bucaksız bir çöle nasıl dönüşebilir? Aral Gölü’nün, kuruyup çöle dönmesi sadece kırk yılı aldı. Bir zamanlar teknelerin yüzdüğü, çeşit çeşit balığın yaşadığı o cömert göl şimdi kum yığınından başka bir şey değil. Gölün sularında yüzenler yok artık. Bütün bunlar geçmişin hazin anıları olarak kaldı.

aral golu

Orta Asya’nın iki büyük nehri Amu Derya ve Siri Derya, Aral Gölü’nü besleyen iki büyük koldu. Ancak, Sovyetler Birliği döneminde bu iki nehrin yönü pamuk tarlalarının sulanması amacıyla değiştirildi. Nehirlerin yönü değiştirildiği için Aral Gölü’ne bir damla su bile ulaşmıyordu. Tek bir damla bile! Pamuk üretimi artmış olmasına artmıştı ancak bunun için Aral Gölü feda edilmişti. Gölün kurumasıyla iklim değişti, yağmurlar azaldı, kuraklık başladı ve birçok canlı türü yok oldu. Aral’ın çevresindeki bitki örtüsünde yaşayan antilop sürüleri de yeryüzünden silindi. Tarım arazilerinin yoğun olarak ilaçlanması nedeniyle zaten iklim yapısı ve yaşam koşulları kötüye giden Aral’da, insanlar da hastalanmaya, o güne kadar tıp literatüründe karşılaşılmamış cilt hastalıklarına ve kan hastalıklarına yakalanmaya başladılar. İşte, Muti’nin yaşadığı Ripyat Kasabası’nda ansızın bitiveren pamuk tüccarı Taci Zade, daha çok kazanç sağlama vaadiyle kasabada pamuk üretimine başlıyor, pamuk üretimi için gereken su ihtiyacı Ral Gölü’nden sağlanıyordu. Tıpkı Aral Gölü’nde olduğu gibi.

Çocukların kalbine dokunacak bir kitap, Muti’nin Maceraları

Muti’nin Maceraları, tam da bu sebeple gerçek hayatın bir yansıması değil mi? Gerçek hayatta da birçok Taci Zade, pamuk ya da başka başka şeylerin ticareti, üretimi için doğayı yok etmiyor mu? Tabiatla bağları henüz kopmamış çocuklar için, insanların doğaya nasıl zarar verdiği daha güzel nasıl anlatılabilir? Çocuklar, doğayla bütünleşmeye nasıl davet edilebilir? Muti’nin sihirli güçleri olmasaydı Ral Gölü’nü kurtarması mümkün olmayacaktı. Gerçek hayatta da, dengesi bozulan doğa için sihirli güçlere sahip olmak istesek de bunu yapabilmemiz mümkün değil. O halde sihirli güçlere sahip olmayı istemekten vazgeçip gözlerimizin önünde bizlerden yardım dileyen toprak anaya kulak vermemiz mümkün değil mi?

mother earth

Küçüklüğümden beri insanların nasıl ruhu varsa toprağın, havanın, suyun, ağaçların da ruhu olduğuna inanırım. Bir çiçeği dalından koparırsam canını yakmış olabileceğimi düşünürüm. Fırsat bulup da kendimi doğanın kucağına bıraktığım zamanlarda heybetli bir ağacın gövdesine sarılır, bir ağaç olduğumu hayal ederim. Yaşadığımız dünya sadece bize ait değil. Hiçbir zaman olmadı. Böylesine güzel bir gökyüzünün altında başka canlılarla birlikte ortak bir yaşam sürdürüyoruz. Hepimiz, tüm canlılar birbirimize bağlıyız. Giderek ahengi bozulan doğanın yok olması konusunda endişe duymak yeterli değil. İşte bu anlamda, çocukların kalbine küçük küçük dokunacak olan doğa dostu bu kitap, onlara birer Muti olduklarını hatırlatıyor! Onlara, zaten doğanın bir parçası olduğunu hatırlatıyor! Onlara yaşamlarımızın birbirine ne denli bağlı olduğunu hatırlatıyor…

Kitapla ilgili olarak çok şey yazmak istesem de birazının da okunarak keşfedilmesi gerektiğini düşünüyorum. Son olarak kitapta beni çok etkileyen bir cümleyi sizlerle paylaşmak istiyorum: “Vicdan, en karanlık kalpte bile içinde iyilik saklayan bir oda gibidir.”

Kalplerimizin toprak anayla bağının kopmaması, kararmaması ve o odanın kapısının doğa sevgisiyle dolup taşarak açılması dileğiyle…

Hazırlayan: Güzin Öztürk