Ana Sayfa Blog Sayfa 432

Renklerin ahenkle dayanışması: Pride!

1


“Bu akşam sizlere asıl söylemek istediğim şey minnettarlıktır. Eğer kendinden çok daha güçlü bir düşmana karşı savaş veriyorsan ve varlığından bir haber olduğun bir arkadaşın sana el uzatıyorsa işte bu dünyadaki en güzel duygudur.”

Tam da şu an içinde bulunduğumuz durumları ele alan, gerçek bir dayanışmayı ve birlikte direnişi son derece naif işleyen Pride, eşcinsellerin, devlet politikaları altında ezilen madenci işçilere desteklerini konu edinmektedir. İzlerken bir hayli tanıdık duyguyla rastlaşabilirsiniz. Çevrenizde karşılaştığınız birçok insanı bu filmde bulabilirsiniz.

renlerin ahenkle dayanismasi pride 3

Renklerin ahenkle dayanışması

Yaşamsal farklılıklarına rağmen, aynı amaç uğruna omuz omuza gelen insanların birbirlerinden aslında hiç de farklı olmadıklarını fark etmelerini ve “Birlikte bir direniş nasıl örülür?ü görüyoruz filmde.

Şahsen tanıdığım, tanımadığım, kendini kalıplara sokmuş tüm insanları toplayıp izlettirmek istiyorum. Renklerin ahenkle dayanışmasını herkes görsün istiyorum.

O kadar gerçek, samimi, umut dolu ve bir o kadar direngen. “Dünyanın tüm ezilenleri birleşin” in vücut bulmuş hali.

Baştan aşağı etkileyici sahneleri. Hangisini şuraya kelimelendirsem spoiler olacakmış gibi. Ama şunu söyleyebilirim sanırım.

İzledikten sonra muhtemelen siz deLesbians and gays support the miners (LGSM) sempatizanı haline geleceksiniz.

Şu sahneyi de şuraya bırakayım.

Gökkuşağı ve dayanışmayla…

Alakır Vadisi’nin açgözlü zenginler ile savaşı sürüyor

0

Zenginler; umutsuz, çaresiz ruh hastalarıdır. Daha çok güç ve para kazanarak ezik ruhlarının tatmin olacağını sanırlar. Çünkü gelenekler, toplum, öğrenilmiş çaresizlik onlara ve tüm insanlara para = güç = mutluluk denklemini vermiş durumda.

Para kazandıkça, güçleri arttıkça daha mutlu olacaklarına öyle inanmışlar ki durup kendi hallerine baktıklarında ellerinde mutluluk değil sadece lüks olduğunu fark etmeyecek kadar şartlandırmışlar kendilerini kazanmaya. Gözleri öyle dönmüş ki kendi “mutluluk”larına giden yolda başkalarının içinde bulunduğu “mutluluk” ya da “huzur” durumunu yok ederken “yok olan” hayatlar umurlarında bile olmuyor. Örneğin; bir ormana kendi şirketleri para kazansın diye hiç utanmadan, düşünmeden iş makineleri ile dalıp oradaki hayvanların hayatlarını yok ediyorlar. Var olan ve medeniyetten uzak oldukları için kendi halinde ve huzurlu olan hayatlar huzursuz zenginler tarafından yok ediliyor. Başkalarının yaşadığı hayat ve ortamı yok ederek mutlu olacaklarını sanan zenginler ise yine mutsuz gene huzursuz gene para ve güç peşinde kendi yaşadıkları hayatı da dünyayı da katlediyorlar.

Birhan ve Tuğba’yı bilirsiniz. Onlar medeniyet denen canavardan kaçıp kırsala yerleştiler. Sevgileri onlara her şeyle mücadele etme gücü verdi. Sevdikleri sadece kendileri değil aynı zamanda yerleştikleri ve bir oldukları ortamdı. Ağaçlardan çimenlere kadar keçilerden kuşlara kadar arkadaş oldular orada. Şimdi onların komşuları da var; tıpkı onlar gibi medeniyet denen sonsuz stres ve depresyon üreticisi aygıttan kaçmış olan Elif ve güzel kızı.

Fakat Alakırın şöyle bir sorunu var. Açgözlü zenginler ve açgözlü zenginlerin oluşturmuş olduğu devlet (özellikle iktidar partisinin tüm milletvekilleri aşırı zengindir) daha çok para ve güç kazanarak kendi zevkini tatmin etmek istiyor. Devlet zenginlerden oluşunca, zenginler için çıkar yasalar. Akla ters bile olsa o yasalar çıkar ve devlet ve zenginler, zengin olmayanların (kırsalda yaşayan insanlar, hayvanlar ve bitkiler) hayatlarını yıkarak kendilerini umutsuzca tatmin etmeye çalışırlar. İşte bu umutsuz ve çaresiz, ezik ruhlar şimdi Alakır Vadisi’ne saldırıyor. Alakır yıllardır direniyor, Alakır sadece bir mevkinin adı değil aynı zamanda orada yaşayan tüm canlıların zenginlere ve yardakçılarına karşı ortak direnişinin ismi olagelmiş.

Doğanın katliamındaki payınızı geri çekin

Devlet ve zenginler ve yardakçıları yeni saldırılar yapıyor doğaya ve doğadaki hayatlara. Bu saldırganlardan bazıları ADO Holding, Reis Enerji gibi şirketler. Bu şirketlerin internet sitelerini ziyaret ederek onların size ne sattıklarını görebilir ve o markaları boykot ederek alım gücünüzü onlara karşı kullanabilir veya en azından doğanın katillerine para kaptırmamayı dolayısı ile doğanın katliamındaki payınızı geri çekmeyi düşünmek gibi bir seçeneğe yönelebilirsiniz.

Geçtiğimiz günlerde Antalya’da yaşayan ve mutlu olmanın sırrının parada ya da güçte olmadığını hisseden kişiler bir eylem yaparak umutsuz zenginlere umutsuz yıkımlarını durdurma çağrısında bulundular. Buna dair haber ve basın açıklaması aşağıda bulunmakta, okuyabilir ve daha fazla şey öğrenebilirsiniz:

Birhan ve Tuğba

“Sevgili can dostları ve değerli basın mensupları,

Alakır Vadisi kaynağından sahile kadar bir merdiven gibi birbiri ardına planlanmış 8 adet HES’ten dördünün tamamlanarak faaliyete geçmesiyle adeta can çekişmekte.

Diğer HESlerin yapılması durumunda ise vadideki tüm canlıların yaşam kaynağı olan Alakır nehri tamamen borulara hapsedilerek vadinin içindeki bütün canlılarla birlikte yok olmasına neden olunacak.

Bu canlıların arasında dünyada sadece Alakır Nehri’nde yaşayan bir balık türü olan Alakır Alası’da bulunmakta.

Vadiye hançer bitmiyor

Vadide işletme halindeki HES’lerin yıkımı gözler önünde iken şimdi de REİS şirketi Dereköy HES projesi ile vadiye beşinci hançeri saplamak istemekte.

2010 yılında şirkete verilen ÇED gerekli değildir kararına karşı açtığımız davamızı kazandık. Bunun ardından şirketin aldığı ÇED raporuna karşı açtığımız davada danıştay aldığı 2016/1078 nolu karar ile “Alakır Vadisi’nin 1. Dereceden Doğal SİT Alanı olarak koruma altına alınması” kararına atıfta bulunarak “Koruma alanı olan Alakır Vadisi’nde HES yapılamayacağı”na hükmetti.

Alakır Nehri Elif ArığREİS şirketine ait bu Dereköy HES projesinin yapılamayacağı ile ilgili elimizde danıştay tarafından onanarak kesinleşmiş bunca yargı kararı var iken şirket 2014 yılında bakanlıktan ‘1 megavatlık kapasite arttırımı’na aldığı “ÇED gerekli değildir” kararına istinaden inşaata başladı.

Yani ÇED bile almış olsa 1. Dereceden Doğal Koruma altındaki vadiye HES yapamacağı yargı tarafından karara bağlanmış proje, ‘kapasite arttırımı’ oyunu ile, adalet ile adeta dalga geçercesine, ÇED dahi almadan doğa katliamına başladı.

Kazanılmış hukuki haklarının peşinde koşan yöre halkı ise şantiye alanına gittiğinde şirket çalışanlarının saldırısına uğradı.

Sorumlu olduğu sınırlar içerisinde gerçekleşen bu süreç dahilinde Antalya Valisine çok açık bir soru soruyoruz;

“Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir hukuk devleti midir?”

Çünkü eğer öyleyse, sadece demokratik hakları doğrultusunda hukuka güvenerek yaşam alanlarını korumak için dava açan, emek ve para harcayan bunca vatandaşın kazanımları devlet tarafından güvence altına alınarak savunulacak mı yoksa yargı kararlarının arkasından dolanan bu çirkin ayak oyunlarının yanında mı yer alınacak?
Bu soruya cevap verilmelidir.

Artık ne Alakır Vadisi’nin bir HES’i daha kaldıracak gücü ne de halkın bir hukuksuzluğa daha göz yumacak sabrı kalmamıştır.

Artık yeter diyoruz.

Alakır Nehri hidroelektrik santrali inşaati öncesi-sonrası.
Alakır Nehri hidroelektrik santrali inşaati öncesi-sonrası.

Toplamda üretimleri bir AVM’nin tüketimini bile karşılamayan bu HES’lerin yarattığı yıkımların biran evvel durdurulması ve yargının aldığı kararlara acilen uyulmasını talep ediyoruz.

Yargı kararlarına uymayarak, doğal zenginliklerimizin göz göre göre yok edilmesinin mesuliyeti bu idarecilerin sırtlarında hayatları boyunca taşıyacakları bir yük olacak.
Bugün bu hukuksuzluğa göz yumanlar elbet bir gün sebep oldukları tüm bu yıkımların sorumluluğu ile yüzleşmek zorunda kalacaklar.

Daha fazla yıkım olmadan, daha fazla can yanmadan bir an evvel bu hukuksuzluktan dönülmesi konusunda son bir çağrı yapıyoruz.

Kazanılmış haklarının uygulamaya geçirilmemesi halinde halk kendi hakkını mutlaka kendi elleriyle alacaktır.

O gün geldiğinde ise bu halkın ve adaletinin önünde hiçbir şirket ya da hiçbir makam duramayacaktır.

Gözünü üç kuruşluk rant hırsı bürümüş, adaleti hiçe sayan doğa ve hukuk katillerine bir kez daha söylüyoruz;

Alakır rant değil koruma alanıdır.

Ve bizler onu korumak adına kararlı mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz.
Alakır Nehri Kardeşliği

Seksin toplumsal politikası 1: Tecavüz kültürü ve şiddet üzerine

Tecavüz kültürünün toplumsal yapı taşları, hayatın her alanında şiddetin, erkekliğin ve penisin kutsanmasıyla döşeniyor. Doğar doğmaz kadın ve erkeğe uyarlanan görev dağılımı, kadını pasif, edilgen, “av” pozisyonunda, erkeği ise aktif ve yırtıcı bir “avcı” konumunda tahayyül ediyor. İşte bu, penisin iktidarının ve çük cumhuriyetinin üretimine giden ve kadınların ve farklı cinsel yönelimlerin çektiği sorunların temel kaynağı.

Günümüz hukuk sistemi, suçluyu cezalandırma üzerine kuruludur. Yani, suç meydana gelir, kolluk gücü faili yakalar, yargı cezasını verir… Tabii suç kadına karşı işleniyorsa, çoğunlukla bahane bulunur ama demokratik bir ülkede yaşadığımızı farz ederek devam edelim.

Bu sistemin temeli, toplumun temelde iyi olduğuna, aradan bozukluklar çıktığına hükmeden mantığa dayalıdır. Bize de hep bunu öğrettiler; hep iyi insanlarla dolu bir toplumda yaşadığımızı, arada bazı manyakların ortaya çıkıp düzeni bozduğunu söylediler. Ama gerçekten öyle mi? “Toplumun düzenini bozan manyaklar” gökten mi düşüyorlar? Ülkemizin gelişmesini istemeyen dış mihraklar mı gönderiyor? Nereden geliyorlar bunlar ya hu?

George Carlin bu soruya şu şekilde cevap verir:

Herkes politikacıların berbat olduğunu söyler. Bu insanlar, politikacıların nereden geldiğini sanıyorlar? Uzaydan düşmüyorlar, başka bir gerçeklik boyutundan gelmiyorlar. Hepsi bizim ailelerimizden, bizim evlerimizden, bizim okullarımızdan çıkıyorlar ve bizim yurttaşlarımız tarafından seçiliyorlar. Kabul edelim, bu elimizden gelenin en iyisi. Önerebileceğimiz tek şey bu. Sistemimiz bunu üretiyor; bir çöp içeri, bir çöp dışarı. Eğer bencil ve cahil vatandaşların varsa, bencil ve cahil politikacılar tarafından yönetilirsin.

Doyurucu bir cevaptır bu aslında, işin saf politik tarafını güzelce özetler. Politikacılara dair kurulan cümleleri, toplumun “hatalı ürünleri” için kurarsak, pek bir şey değişmez. Orlando‘daki saldırgan da, Türkiye’de kadınlara tecavüz edenler de, bizim okullarımızdan mezun oldular, aynı marketlerden alış veriş yaptık, aynı marka sigaraları kullandık belki de. Sorun bireylerde değil, onları yetiştiren sistemde.

Seks üzerinden yapılan erkek muhabbeti

Söz gelimi, çocukluk arkadaşlarınız arasından, bir defans futbolcusunun formasını almak için para biriktiren, onu model alan kaç kişi sayabilirsiniz? Türkiye’de oynayan efsane futbolcuları saymaya başlasanız, Hagi, Alex, Pancu diye devam eder liste. Bu liste içine girebilecek bir tek defans oyuncusu olabilir, Popescu. Ama onun bu kadar akılda kalmasının temel sebebi de, UEFA kupası finalinde, Arsenal’a karşı kupayı kazandıran penaltıyı atmasıdır.

İşte, kilit nokta bu! Futbol gibi bir “erkek sporu” ile uğraşıyorsa birisi, illa ki gol atmalı akılda kalmak için. Çünkü, futbolcunun topla ve kaleyle ilişkisi, seks üzerinden yapılan ”erkek muhabbeti” içinde de yer bulur kendisine, “gol atmak” mesela, penetrasyon (giriş, seksüel temas) için kullanılır sürekli. Bu yüzden, küçükken oynadığımız maçlarda, ancak oyundan çıkarılmak istenen çocuk kaleye geçerdi, kimse kaleci olmak istemezdi.

Seksin toplumsal politikasi

Çünkü, futbolda kaleci olmanın hayattaki karşılığı kadın olmaktı ve kadın olmak demek, “gol yemek”, sekste pasif olan tarafı temsil etmek, bu yüzden zayıf düşmek anlamına gelirdi. İşte, tecavüz kültürünün çocukluktan beri aklımıza kazınmasının bariz bir gösterisi; gol atan taraf, “sert” oynadığı, gol atmayı hak ettiği için üstündür ve “sahip olmak” istediği kadının rızası yoksa, ona zorla “sahip olma” hakkını elinde bulundurur. Çünkü “erkektir” o, güçlü olan taraftır. Fenerbahçe taraftarının “bekaret kanı” temelli hakaret girişiminin de, Beşiktaş taraftarının sürekli “erkek adam renkli takım tutmaz” sloganının da, Galatasaray taraftarının “parçala aslan!” tezahüratının temelini de bu kültür oluşturur. Çoğunlukla farkında olmadığımız ama küçüklükten itibaren kafamıza kazınan kültürdür bu.

Homofobik ve transfobik saldırıların temeli

Eşcinsel erkeklere karşı saldırının temelini de bu oluşturur. Çünkü söz gelimi lezbiyen kadınlar, çoğunlukla sadece fantezi konusu olurlar. Tabii ki bu da iğrenç ve kabul edilemezdir, bunun üzerinden de cinsiyetçi şakalar yapılır, ancak eşcinsel erkeklerin durumu, İslam’daki kafir-mürtet ayrımına benzer. Kafir doğuştan başka dine mensup olduğu için, vergi ödemesi ve “uslu durması” koşuluyla “hoş görülür” ama mürtet, “İslam ile şereflendiği” halde, dinden çıkmış ve “ihanet etmiş” durumdadır, katli vaciptir. İşte eşcinsel erkeğin de toplumda algılanış biçimi, tam olarak budur. Trans kadınlar için de kullanabileceğimiz bu örnek, homofobik ve transfobik saldırıların temelini oluşturur.

Seksin toplumsal politikasi-3

“Erkekliğin gururu ile şereflenmiş” birisi, penisinin verdiği “gücü” yok sayar ve “karşı tarafa” geçer. Televizyonlarda ve sinemada sıkça gördüğümüz, eşcinsel erkeğin illa kadınsı özellikler göstermesi kalıbı, bu fikirden temellenir. Gariptir ki, burada aktif-pasif ayrımı gözetilmez, “kadına vurmayı” tercih etmeyen erkek, direkt olarak enayi gibi görülür. Ve bu ihanet, onlar için iğrençtir, kendisine yapılacak her şeyi hak eder.

Kısacası, ataerkil seks kültürünün etkilendiği en büyük kaynak, şiddettir. Seks hayatları da şiddet üzerinedir, günlük yaşantıları da. Böyle bir durumda, yatak bir mabet değil, bir ring, savaş meydanı halini alır. Kadınla girişilen her seksüel yakınlık, ona karşı kazanılmış bir avantaj, bir zafer olarak görülür. Kitlesel pornografinin bir parçası olmak istemeyen yahut cinsel yönelimi farklı olan erkekler de, “savaş meydanından kaçmış korkaklar” halini alır, tabiyetle. İşte bu yüzden, seksin ne olduğunu bilmeyen bir nesil, kadınları taciz etmeyi, bir üstünlük vasıtası ve kazanç olarak görür. Tecavüzlerin de temel sebebi, bu “çük cumhuriyeti” sınırları içinden doğar.

Bir Salvador Dali okuması: Cannibalism in Autumn

1

Eriyen saatleri, uzayan kol ve bacakları, evrim geçirmiş hayvanları, sonsuz derinlikleri saklayan çekmeceleri ile Salvador Dali resimleri alt metin okumalarına elverişli birer eserdir. Gerçeküstücülükte isim yapan Dali, kendinden önce gelen, sürrealizmin de babası olarak bilinen Fransız yazar, şair, kuramcı Andre Breton‘dan etkilenmiştir.

Tüm eserleriyle, bilinçaltı kapılarını zorlayarak açan Dali’nin Cannibalism in Autumn resmini gelin birlikte yakından inceleyelim.

Salvador Dali, Cannibalism in Autumn (Sonbaharda Yamyamlık) resmini 1936-37 yılları arasında yapmış. Dali, diğer çalışmalarında olduğu gibi bu resminde de dışavurumculuk tekniğini kullanmış.

Barthes’ın göstergebilimsel çalışmalarını baz alarak metinimizi incelemeye başlarsak, resimde gösterenler şunlardır; sarı rengin hâkim olduğu bir ortamda, çekmeceli bir masanın üzerinde siyahi bir erkekle beyaz bir kadın bulunmaktadır. İnsanların belden üst kısımdaki bölümleri görülmektedir. Çekmeceler açık konumdadır ve içlerinde çatal, bıçak gibi sofra gereçleri çıkmıştır. Kadın ve erkeğin vücut şekilleri normal olmayan şekilde yamuktur. Kadının kafası adamın sanki ağzının içine giriyormuş gibi bir izlenim uyandırmaktadır. Adam bir eliyle kadının göğsünü sıkmakta, diğer eliyle kadının göğsünden kaşıkla bir parça almaktadır. Kadın ise bir yandan elindeki çatalı kendi kafasına batırmakta, bir taraftan da adamın boynundan doladığı eliyle, göğsünü bıçakla kesmektedir. Masanın üstünde ve adamın kafasında soyulmuş elmalar vardır. Adamla kadının kafalarının birleştiği yerde, sabit kalmalarını sağlayan bir destek bulunmaktadır.

Resimde gösterilen; ilişkilerinde dış dünyaya kapalı olup sürekli birbirleriyle ilgilenen sevgililer, bir süre sonra birbirlerini ve ilişkilerini tüketmeye başlarlar. Fazla bağımlılıktan ve kuvvetli duygu yoğunluğundan ilişki kısır bir döngü içine girer. Sevgililerin ne birbirleriyle, ne de ayrı olarak yaşamaları mümkündür. Aşk, insan hayatının baharı olarak bilinir, fakat burada zaman sonbahardır, yani ilişkinin son evresine gelinmiştir ve hastalıklı bir durum ortaya çıkmıştır. Bu yüzden ressam, sarı renge ağırlık vermiştir. Ayrıca mitolojide elma, günaha girmeyi, yasak bir eylemi temsil etmektedir (çünkü Havva, Adem’e ağaçtaki elmayı yemek için baskı yapmış, bunun sonucunda Tanrı tarafından cezalandırılarak cennetten kovulmuşlardır). Resimdeki elmalar soyulmuş vaziyettedir ki sevgililer günah işleme durumunu çoktan geçmişlerdir.

Autumnal Cannibalism Salvador Dalí

Resimdeki çiftin duruşundaki karmaşıklığa rağmen, zarar gören taraf yalnızca kadındır. Ataerkil bir açıdan bakarsak, elma metaforunda olduğu gibi, onları bu kötü duruma sürükleyen bir kadın aklıdır. Bu yüzden çatal kadının beynine saplanmıştır. Ayrıca cinsellik bir suç olduğundan kadının erotik bir bölgesi olan göğüsleri gerçek dışı bir şekilde uzamıştır. Adam, nazik bir hareketle bir yandan göğsü tutup diğer yandan aynı naziklikte göğüsten bir kaşık almakta, kadın ise kendi göğsünü kaba bir el hareketi ile kesmektedir. Burada yine kadın cinselliği ön planda tutulmuştur. Erkeğin siyah, kadının beyaz olması, ilişkilerde her zaman kişilerin “siyah ve beyaz” gibi birbirlerinin tam zıttı karakterlerde olmalarını ifade etmektedir. Ayrıca zarar gören tarafın beyaz olması, günümüze kadar siyahilere hep ikinci sınıf insan muamelesi yapılmasının ve bugün onların bu durumu tersine çevirdiğinin bir göstergesidir. Ve cezalandırmanın sembolik bir anlatımıdır.

Ev, toplum yapısının korunmasını sağlayan en küçük unsurlardan biridir. Resimde çok uzaklarda beyaz bir ev görülmektedir. Bu durum, artık aile ve toplum kavramından çok uzaklaşıldığını, sorunun çok ciddi bir boyutta olduğunu belirtir. Salvador Dali resimlerinde sürekli olarak çekmeceleri ve destek çubuklarını kullanır. Sigmund Freud’dan etkilenen ressam, düşleri ve rüyaları genellikle konu eder. Resmin bir rüya ortamı olduğunu düşünürsek, birbiri içine geçmiş, uzamış görüntüler çok olasıdır. Dali, bu imgeleri bir destekle tutturmaktadır. Ayrıca bilinç altına itilen şeyler, rüyalarda tekrar karşımıza çıkabilmektedir. Bu tıpkı kimsenin görmesini istemediğimiz şeyleri evimizde bulunan çekmecelerin en alt tarafına saklamamız gibidir. Bu çekmeceler hayatımızın bir bölümünde, biz istemesek bile açılırlar ve gizlediğimiz şeyleri (zayıf noktalarımız gibi) ortaya çıkarırlar.

Eseri yapıldığı dönem içinde incelersek farklı bir bakış açısı elde ederiz. Salvador Dali, sürrealizmi kullandığı bu resminde aynı zamanda tarihi bir dışavurum da sağlamıştır, çünkü Dali’nin bu resmi yaptığı yıllarda İspanya, büyük bir iç savaşın içindeydi. Dali, dışavurumu yine sürrealist öğelerle gerçekleştirmiştir. Almanya’da doğan Dışavurumculuk akımının özellikleri şunlardı;

  • Radikal bir yaklaşımla, taraf tutan, itham eden, söylemek istediklerini haykıran bir anlatımı vardı. 
  • Desenler, kendiliğinden ortaya çıkan tepkilerden oluşuyordu.
  • Düşünceler ve mesaj öne çıkmıştı. 
  • Sanayi çağının yarattığı sefalet, savaşlar konulara yansıtıldı.
  • Resimlerinde ortak düşünceye dayanan bireysellik vardı.

İspanya İç Savaşı, milliyetçiler ile cumhuriyetçiler arasıda gerçekleşmiş bir iç savaştır. Üç yıl süren ve İspanya’da çok fazla yıkıma yol açan savaş, 1 Nisan 1939’da milliyetçilerin zaferi ile sonlanmıştır. Milliyetçiler, yarım milyon ölü-yaralı, bir milyondan fazla sürgün ve sınırsız tahribata sebep olarak ülkeye hakim olmuşlardır. Almanlar deneyim açısından en kazançlı çıkan ülke olmuştur. İspanya İç Savaşı, Hitler’in durumunu güçlendirmiş, Fransa üçüncü bir Faşist komşuya sahip olmuştur.

Herkes kadar savaştan Salvador Dali de etkilenmiştir.

Bu resimde savaşın da etkileri hissedilmektedir. Sürrealizmde önemli olan aklın denetiminden kurtulmak, bilinç altını yansıtmak ve alışılmışa karşı ayaklanma anlayışını sürdürmekti. Savaş zamanında ortaya çıkmış bu eseri, bulunduğu durum içerisinde değerlendirecek olursak; savaşın barut kokan atmosferinin ve boğuculuğunun resme yansıdığını ve ona uygun kahve rengi tonlarının kullanıldığını görüyoruz. Aynı zamanda resmin isminde de belirtildiği gibi (Sonbaharda Yamyamlık), renkler sonbahar havasını vermektedir. Savaşta tarafların adeta birbirlerini yemesi, resimde metafor olarak anlatımdan çıkmış, gerçeğe dönüşmüştür ve ayrıca birbirlerini yerlerken çatal bıçak da kullanmaları da çok ironiktir.

Türkiye’de bir ilk: 96Human

1

2016 Mayıs’ında bir sosyal sorumluluk projesi ile yola çıkan bir forum sitesi yani http://www.96human.com kuruldu. Adını, kurulduğu tarihlerde, 2016 yılı itibarıyla 96 kadının öldürülmesinden alan 96Human, 9 kişilik bir ekipten oluşmaktadır.

Kadın, çocuk, hayvan hakları konusunda avukat, psikolog ve psikiyatr ile ortak çalışmalar yürütecek olan forumda şimdilerde Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, Nar Kadın Dayanışması ve Çocuğa Şiddete Dur De Projesi aktif olarak yer almakta.

Çocukların ve kadınların yaşadıkları istismar ve tecavüz gibi durumları yakın çevrelerine korku, iftira ve anlaşılmama endişesi ile anlatamayıp intihara sürüklendiği bu ataerkil toplumda amaçları, yaşananların bir takma isim ile paylaşılması ve daha da önemlisi yardım oluşturulmasını sağlamak. 96Human bu bağlamda Türkiye’de bir ilk.

96Human aynı zamanda, Onur Haftası’nda İstanbul’da yürüyüşün olacağı gün LGBTİ dostaları için de bir kategori kuracağını belirtmekte ve açacakları kategoriler içinde LGBTİ nedir, LGBTİ haberleri, LGBTİ sözlüğü, LGBTİ hakları, LGBTİ dernek ve platformları ve LGBTİ eylem ve açıklamaları olacağını belirten 96Human anlaşılan o ki Türkiye’de yapacağı çalışmalarla adından söz ettirecek.

96Human’ı kendi forum siteleri üzerinden takip edebileceğiniz gibi Twitter’dan @96HumanCom kullanıcı adı ile takip edebilirsiniz.

Çocuklara plastik kullanımını azalttıracak oyunlar

1

Evet, kabul edelim. Plastikle aramızda küçük bir problemden fazlası var. Küresel olarak baktığımızda, her yeni gün 300 milyon ton civarında plastik üretiliyor ve çoğu plastiğin tek kullanımlık – kullan at ürünler olduğunu da göz önüne alırsak oldukça fazla atıkla karşı karşıya kalıyoruz.

Yarattığımız yüksek hacimli plastik çöplerin doğada ayrışamamasının yanı sıra ömrü boyunca daha küçük ve daha da küçük parçalara bölünmeye devam ediyor. Okyanuslar üzerinde yüzen 270 bin ton plastik, 700 çeşit deniz canlısını tehlike altında bırakıyor. Bu durum oldukça net bir şekilde gösteriyor ki, bir değişiklik yapmanın zamanı geldi de geçiyor…

Yeşil canavarlar olarak, gezegen üzerindeki etkimizi azaltmak için elimizden geleni yapmayı alışkanlık hâline getirmemiz gerekiyor. Organik olanı tercih etmeli, gezegeni düşünerek tüketmeli, beslenmeliyiz. Şunun şurasında kullanabileceğimiz kaç tane dünya var ki? Yeniden kullanmalı, azaltmalı, direnmeli ve geri dönüştürmeli. Biz mükemmel değiliz, insanız biz, kimimiz aileyiz, o hâlde doğa bilincini tüm sülaleye geçirmeliyiz.

Eğer evde çocuk varsa, meyve suyu kutuları, bisküvi ambalajları, su pet şişeleri, plastik oyuncaklar ve dahası kaçınılmazdır. Bu tür plastikler olmadan yaşayabildiğimiz hâlde, onlara gereksinim duymaya başlarız. Bu bazen çok sinir bozucu olsa da, aslında yaratıcılığı arttırmak için de bir fırsattır.

Çocuklar ailenin aynasıdır ve ebeveynlerine benzemek onlara kendilerini iyi hissettirir (en azından yaşları küçükken böyledir). Plastik kullanımını azaltmak ve onlara plastiğin doğa dostu olmadığını öğretmek için önce plastiği siz azaltmalı ve örnek olmalısınız. Çocuk sizden gördüğünü yapmayı deneyecektir; ancak en iyi yol elbette eğlenerek öğrenmektir.

Çocuğunuza doğa dostu olmayı eğlenceli oyunlarla öğretebilirsiniz. Eğlenerek öğrenme metodu sayesinde bir yandan plastikleri oyunlar içinde kullanıp onlardan kurtulurken, çocuğunuzla da değerli bir anı paylaşmış olacaksınız.

1. Plastikten kutulardan cam kavanozlara aktarma oyunu

Kaynak: galarus.wix.com
Kaynak: galarus.wix.com

Daha önceden alınmış, hâli hazırda evde bulunan meyve suları olabilir. Çocuğunuzun içecekleri plastik kaplardan içmesini istemiyorsanız, evet bunu siz de düşünmüştünüz; içeceği başka bir kaba aktarabilirsiniz. Ancak tek başınıza değil. Bu işlemi bir oyun hâline getirirseniz, örneğin çocuğunuza, plastik kaplardaki içecekleri cam kavanozlara birlikte dökmeyi teklif ederseniz, içecekleri bir yerlere dökme fikri muhtemelen çok hoşuna gidecek ve en çok o dökmek isteyecektir. Bu şekilde her alışveriş sonrası alınan yiyecek/içecekleri plastik kaplardan, şişelerden evdeki cam kavanozlara aktarma işlemi ile boşaltılan kaplardan arda ne kadar çok çöp çıktığını ona gösterirseniz, eve giren içi dolu paketlerin anında çöpe dönüştüğünü görmek onda bir süre sonra farkındalık yaratmaya başlayacaktır.

2. Çöpleri doğru kutulara atma oyunu

Oyunun amacı, çöpleri doğru kutularına atarak geri dönüşüme kazandırmak. Bu oyun çocuğunuzun nesneleri tutup kutunun içine atmasını, hangi nesneyi hangi kutuya atması gerektiğini düşünmesini ve bu sayede ince motor becerileri* kazanmasını sağlayacaktır. Ayrıca, oyun vesilesiyle çocuğunuzla geri dönüşüm ile ilgili sohbet etme fırsatınız olacak. Önemli olan, çocuğun bu etkinliğe ne ölçüde katkı sağladığını görebilmektir. Belki öğretmesi uzun zaman alacak ancak bunların değerli zamanlar olduğunu ve çocuğun bu beceriyi kazanması için biraz sabır gerektiğini unutmayın.

plastik-2

Plastik kullanımını azaltmanın en etkili yolu, işlenmiş ve paketli ürün satın almamaktır. Hazır kek almaktansa, keki çocuğunuzla birlikte yapın. Emin olun ki mutfak, birlikte geçirdiğiniz zamanın değerinden fazla dağılmayacaktır. Hem bu esnada çocuğunuz da yemek yaparken ortaya çıkan atıkları ayırdığınız çöp kutularına atarak ortamın dağılmasını anında engelleyebilirsiniz.

3. Market çantası oyunu

Kaynak: www.participaction.com
Kaynak: participaction.com

Plastik poşetlerden kurtulmanın en iyi yolu eve plastik poşet sokmamaktır. Markete eliniz boş gitmeyin. Çocuğunuzla beraber kendinize bir market çantası edinin. Bu tamamen size ait ve markete giderken yanınızda her zaman arkadaş olacak bir çanta olsun. Satın aldığınız şeyleri onun içine koyarken, çocuğunuz için aldıklarınızı da onun çantasına koyun. Kendi çantasında kendisine ait şeylerin olduğunu görmek onu mutlu edecek, özgüvenini artıracaktır. Eve geldiğinizde çantasını boşalttıktan sonra onu kendi özel dolabına koymasını sağlayın. Bu şekilde birkaç sefer devam ettiğinizde, çocuğunuz bunu alışkanlık kazanacak ve alışveriş öncesi kapıda sizi kendi market çantasıyla bekliyor olacaktır.

4. Benim bahçem, benim sebzelerim oyunu

Kaynak: huffingtonpost.com
Kaynak: huffingtonpost.com

Market alışverişini ve plastik kullanımını azaltmanın en doğal yolu da elbette kendi bahçenizi yaratmaktır. Kumda oynar gibi çocuğunuzun toprakla haşır neşir olmasını sağlayabilirsiniz. Birlikte tohum ekmek, toprakla uğraşmak, bitkileri sulamak hem zevkli bir etkinlik olacak hem de yapılanın karşılığını alarak toprağın canlılığını görecek, kendi yarattığı mahsulleri yemenin keyfini alacaktır. Sebze sevdirme garantisi de cabası.

Çocuğunuzla yapacağınız her yeşil aktivite, az ya da çok mutlaka doğa bilinci kazanmasını sağlayacaktır. Erken yaşta tam oturmayan ve daha sonra araya girecek ergenlik çağıyla birlikte rötara uğrayabilecek bu bilinç, ileride mutlaka gün yüzüne çıkacaktır. Çocuk yaşta edinilen alışkanlıkların bireyi yaşam boyu etkilediği unutulmamalıdır.

*İnce motor becerileri, elde ve parmakta bulunan küçük kasların çalışması, güç ve kontrol becerisidir.

Kaynak: One Green Planet

Doğa dostluğunu anlatan bir çocuk kitabı: Muti’nin Maceraları

1

Size; heyecanla ve umutla, toprak ananın küçük koruyucularını peşinden sürükleyecek bir çocuk kitabını anlatmak istiyorum: Muti’nin Maceraları.

Neil deGrasse Tyson “Hepimiz bağlantılıyız. Birbirimize biyolojik olarak, dünyaya kimyasal olarak, evrenin geri kalanına atomik olarak…” demişti. İşte, Muti’nin Maceraları’nı okuduğumda aklıma ilk bu sözler geldi.

Kitabın ana karakteri Muti, sihirli güçleri ile zehirli atık sularla kirlenen nehirlerin temizlenmesi için savaşıyor, hava kirliliği ile mücadele ediyor, ahengi bozulan dünyada canlıların hayatta kalması için uğraşıyordu. Kısacası Muti, bir doğa savaşçısıydı. Doğanın kendisiydi, parçasıydı. Belki, gerçek hayatta doğa savaşçılarının Muti gibi sihirli güçleri yok ama onlar da gerçek hayatta bir hikâyenin kahramanı…

Japonya’nın, Minamata Körfezinde kurulu bulunan bir fabrikanın, 1932 yılında, asetaldehit üretmeye başlaması ve atıklarını Minamata Körfezine akıtması sonucu, nehir ağzında yaşayan balıkların, çevredeki kuşların, birçok canlının ölmeye başlaması ve son olarak da insanların hastalanmalarına sebep olması nedeniyle tarihe Minamata Felaketi olarak geçen bir felaket yaşanmıştı. Zamanla gökten kargaların düşmeye başladığı söylendi. Gökyüzünde uçan kuşlar dahi bu felaketten nasibini almıştı.

İlk bakışta, gökten kuşların düşmesi gibi vahim bir olayın sadece hikâyelerde olabileceği akla gelse bile acı gerçek tam da böyleydi. Muti’nin hikâyesindeyse, nehir kıyısında kurulu olan bir fabrikanın atıkları nedeniyle önce kediler hastalanıyor ve dans eden kedi hastalığına yakalanıyordu. Bu hastalık, hikâyelerde geçen masalsı bir hastalıkmış gibi görünse de karşılığını gerçek hayatta buluyordu. Dans eden kedi hastalığı, Minamata Felaketinden sonra ortaya çıkmış ve çevre kirliliğine, tüm canlıların yaşam haklarına dikkat çekmek isteyen Muti’nin Maceraları kitabında yerini bulmuştu. Dans eden kedi hastalığı diye bir hastalığın var olabileceği kimin aklına gelirdi öyle değil mi?

mutinin maceralari doga dostu

Muti’nin Maceraları’nda, zehirli atıklarla kirlenen nehirde, balıklar, zorlu bir uğraştan sonra ama sihirli bir dokunuşla mizu balığı ile birlikte denize dönüyor, nehir temizleniyor, nehrin yakınında bulunan fabrika kapısına kilit vurmak zorunda kalıyordu. Gerçek hayatta, doğa savaşçılarının verdikleri mücadele daha zor olsa da, bu kitap yaşanmış çok sayıda doğa felaketine ışık tutuyor, okuyucuda da gerçekte ne olduğu konusunda merak uyandırıyordu. Kitabı okuyuncaya kadar, Minamata Felaketini ve dans eden kedi hastalığını duymamış biri olarak çocuklarda merak ve araştırma isteği uyandıracağı konusunda emin olduğumu söyleyebilirim.

Yukarıda da söylediğim gibi, Muti’nin Maceraları’nda, bir doğa felaketine daha ışık tutuluyordu, bu felaket hatırlatılıyordu. Aslında, doğa felaketi demenin çok da doğru olmadığını düşünüyorum. Bu düşünceme az sonra yazacaklarımla hak vereceğinize eminim. İnsan eliyle yaratılmış bir durum nasıl doğa felaketi olabilir, öyle değil mi? İçine, küçük ip uçları, küçük sırlar yerleştirilmiş bu doğa dostu kitapta, Aral Gölü’nün adı Ral Gölü olarak geçiyordu. Tek başına yok olmaya bırakılmış ve sonunda kuruyan Aral Gölü’nü duydunuz mu? Bir göl nasıl kuruyabilir? Uçsuz bucaksız bir çöle nasıl dönüşebilir? Aral Gölü’nün, kuruyup çöle dönmesi sadece kırk yılı aldı. Bir zamanlar teknelerin yüzdüğü, çeşit çeşit balığın yaşadığı o cömert göl şimdi kum yığınından başka bir şey değil. Gölün sularında yüzenler yok artık. Bütün bunlar geçmişin hazin anıları olarak kaldı.

aral golu

Orta Asya’nın iki büyük nehri Amu Derya ve Siri Derya, Aral Gölü’nü besleyen iki büyük koldu. Ancak, Sovyetler Birliği döneminde bu iki nehrin yönü pamuk tarlalarının sulanması amacıyla değiştirildi. Nehirlerin yönü değiştirildiği için Aral Gölü’ne bir damla su bile ulaşmıyordu. Tek bir damla bile! Pamuk üretimi artmış olmasına artmıştı ancak bunun için Aral Gölü feda edilmişti. Gölün kurumasıyla iklim değişti, yağmurlar azaldı, kuraklık başladı ve birçok canlı türü yok oldu. Aral’ın çevresindeki bitki örtüsünde yaşayan antilop sürüleri de yeryüzünden silindi. Tarım arazilerinin yoğun olarak ilaçlanması nedeniyle zaten iklim yapısı ve yaşam koşulları kötüye giden Aral’da, insanlar da hastalanmaya, o güne kadar tıp literatüründe karşılaşılmamış cilt hastalıklarına ve kan hastalıklarına yakalanmaya başladılar. İşte, Muti’nin yaşadığı Ripyat Kasabası’nda ansızın bitiveren pamuk tüccarı Taci Zade, daha çok kazanç sağlama vaadiyle kasabada pamuk üretimine başlıyor, pamuk üretimi için gereken su ihtiyacı Ral Gölü’nden sağlanıyordu. Tıpkı Aral Gölü’nde olduğu gibi.

Çocukların kalbine dokunacak bir kitap, Muti’nin Maceraları

Muti’nin Maceraları, tam da bu sebeple gerçek hayatın bir yansıması değil mi? Gerçek hayatta da birçok Taci Zade, pamuk ya da başka başka şeylerin ticareti, üretimi için doğayı yok etmiyor mu? Tabiatla bağları henüz kopmamış çocuklar için, insanların doğaya nasıl zarar verdiği daha güzel nasıl anlatılabilir? Çocuklar, doğayla bütünleşmeye nasıl davet edilebilir? Muti’nin sihirli güçleri olmasaydı Ral Gölü’nü kurtarması mümkün olmayacaktı. Gerçek hayatta da, dengesi bozulan doğa için sihirli güçlere sahip olmak istesek de bunu yapabilmemiz mümkün değil. O halde sihirli güçlere sahip olmayı istemekten vazgeçip gözlerimizin önünde bizlerden yardım dileyen toprak anaya kulak vermemiz mümkün değil mi?

mother earth

Küçüklüğümden beri insanların nasıl ruhu varsa toprağın, havanın, suyun, ağaçların da ruhu olduğuna inanırım. Bir çiçeği dalından koparırsam canını yakmış olabileceğimi düşünürüm. Fırsat bulup da kendimi doğanın kucağına bıraktığım zamanlarda heybetli bir ağacın gövdesine sarılır, bir ağaç olduğumu hayal ederim. Yaşadığımız dünya sadece bize ait değil. Hiçbir zaman olmadı. Böylesine güzel bir gökyüzünün altında başka canlılarla birlikte ortak bir yaşam sürdürüyoruz. Hepimiz, tüm canlılar birbirimize bağlıyız. Giderek ahengi bozulan doğanın yok olması konusunda endişe duymak yeterli değil. İşte bu anlamda, çocukların kalbine küçük küçük dokunacak olan doğa dostu bu kitap, onlara birer Muti olduklarını hatırlatıyor! Onlara, zaten doğanın bir parçası olduğunu hatırlatıyor! Onlara yaşamlarımızın birbirine ne denli bağlı olduğunu hatırlatıyor…

Kitapla ilgili olarak çok şey yazmak istesem de birazının da okunarak keşfedilmesi gerektiğini düşünüyorum. Son olarak kitapta beni çok etkileyen bir cümleyi sizlerle paylaşmak istiyorum: “Vicdan, en karanlık kalpte bile içinde iyilik saklayan bir oda gibidir.”

Kalplerimizin toprak anayla bağının kopmaması, kararmaması ve o odanın kapısının doğa sevgisiyle dolup taşarak açılması dileğiyle…

Hazırlayan: Güzin Öztürk

Bir şiddet unsuru olarak penis

1

Hâlâ tecavüzü, bir kadın sorunu olarak görüyorsanız bu yazıyı okumayın, sadece şiddet ya da cinsel bir suç olarak görüyorsanız ise eril sistem sizi eline geçirmiş demektir.

Siz tecavüz etmenin ön provası olan havaya küfürler savurmayı; sevincinizde de, üzüntünüzde de gösteriyorsunuz. Dilinize doladığınız cinsel organımızla tehdit etmeyi şaka mı sanıyorsunuz? Her gün bu tehditle yaşayan kadınların her an bunun gerçekleşeceği ortamlarda bulunmalarını; sokakta, evde, okulda sadece kadın
olmasından dolayı korku yaşamasını ne kadar anlayabiliyorsunuz? Hiçbir tecavüzcü tek başına suçlu değil, küfürlerinizle büyüttüğünüz, erk düşüncelerinizle beslediğiniz erkeklere dönüp bir bakın şimdi! Aa göremiyorsunuz… O zaman toplumdaki kadınların kız çocukların durumlarına gözünüzü iyice açarak tekrar bakın, derim.

Toplumda penisin bir güç imgesi olarak algılanması, ataerkilleşmenin başlangıcına kadar götürülebilir. Kadının cezalandırılabilme yöntemlerinden biri olarak (tecavüz) erkeğin penisini devreye sokması, yeni toplumsal örüntülerle çağlar boyu sarmal halinde, biz kadınları, kendi kıskacına alarak tecavüz kültürüne kadar getirmiştir. Bir tehdit olarak algılanan penis, pek çok kötülüğün de faili haline gelmiştir.

Bir insan bir canlıya neden tecavüz eder?

Monique Plaza’ya göre tecavüz (sosyal), bir erkeğin (sosyal) bir kadın üzerinde tahakküm kuran bir davranışıdır. Tecavüz, sosyal cinsiyetlendirme eylemi olarak gerçekleşmek için salt bir penis ve bir vajinaya ihtiyaç göstermez. Bir şişenin anüse sokulması durumunda tecavüz genital içerikli olmamasına rağmen, sosyal olarak cinsiyetlendirilmiş biçimde kadın ve erkeği simgesel olarak içermekle cinseldir. Bu durumda erkek tarafından tecavüze uğrayan mağdur erkek, o anda bir “sosyal kadın”dır. Tecavüz, eril ve dişil cinselliklerin normal olarak saldırgan ve girişken, kırılgan ve kendini koruması gereken şeklinde kurulduğu bir içerikle cinsiyetlendirme, tecavüzün toplumsal bağlamını oluşturmaktadır.

Tecavüzün toplumsal bağlamı oluşturulduğunda tecavüz hiçbir kadının deneyimlerine yabancı değildir. Bu nedenle tecavüzü yaşamamış kadınlar dahi kendilerini bu konum altında görmekte, kendi bedenleriyle bu cinsellik algısı üzerinden ilişkilenebilmektedirler. Örneğin; 1985 ve 1986 yılları arasında Endonezya Borneo’nun Gerai bölgesinde yaşayan Dayak Topluluğu hakkında antropolojik bir araştırma yürüten Helliwell, yerli bir kadının evine giren erkeğin ona cinsel olarak zarar verebileceğini söylediğinde, kadın onun sadece bir penis olduğunu ve bir penisin bir insana nasıl zarar verebileceğini sormuştur. Dayak Toplumu, penisin zarar verebilecek iktidarlı bir uzuv olarak algılanmadığı bir toplumsallık örneğidir. Bu toplumda toplumsal cinsiyet, genital organlara bağlı olarak değil, belli işleri yapabilme kapasitelerine bağlı olarak inşa edilmiştir.

Hepimizin bildiği erk düşüncenin kendini haklı çıkarma yollarını; Alberto Godenzi cinsel şiddet üzerine yaptığı araştırmada tecavüz mitlerini beş kategoriye ayırmaktadır. Bu mitlerden birincisi, cinsel şiddeti tahrik eden kadınlardır. Bu önyargıya göre, kadınlar belirli saatten sonra dışarı çıkamaz, o saatte çıktıysa dahi tek başına herhangi bir La Viol , Tecavüz , 1934 Ressam Rene Magrittekamusal alanda bulunamaz. Hele ki, bir erkeğin içki – kahve davetini kabul edip tecavüze uğradıysa bu sonucu zaten tahmin etmesi gerekiyordu, algısıdır.

İkincisi, hiçbir kadına rızası dışında tecavüz edilemez. Tam olarak kadın direnseydi, bağırsaydı, tecavüze uğramazdı, mantığının karşılığıdır.

“Mazoşistçe bir düşüncedir”

Üçüncüsü, kadınlar gizli gizli tecavüze uğramak istiyor. Cinsel şiddete maruz kalmış kadının bundan hoşlanacağını düşünmek mazoşistçe bir düşüncedir.

Dördüncüsü, tecavüz, iç güdümsel bir cürümdür. Adam kadının “davetkâr” davranışlarıyla o denli tahrik olmuştur ki artık elinden başka bir şey gelmez. Cinsel içgüdü karşı konulamaz bir şeydir. Biyolojik bir zorunluluk olarak erkeklerin seks ihtiyaçlarını herhangi bir canlıya isteğine bağlı olmaksızın saldırması siz ikiyüzlü erklerin kendinizi savunma yöntemlerin başka bir şey değildir.

Beşincisi, saldırgan bir yabancıdır algısıdır. Saldırganlar sadece yabancı kişiler olsaydı, aile içi tecavüz olgusundan bahsedemezdik.

Bu mitler erkek egemen sistemin erkleri koruyan hukukta ve toplumsal düzlemde tecavüzcüyü haklı çıkarmak için kullanılan yargılardır. Cinsel saldırıyı meşrulaştırma yöntemiyle kadını tecavüz ederek mağdur eden sistem, ikinci kez suç ortağı hatta suçlu olarak göstererek cezalandırmaktadır.

feminizm

“Korku, kurdu olduğundan büyük gösterir”

Korku, ad koyma ve koyulan adları sorgulama hakkınızı elinizden alır. Ben ve başkası arasındaki mesafeleri ortadan kaldırır ve şiddetin ahmakça bir inkârı olan katılımı meydana getirir. Biz kadınlar evet korkuyoruz, her an taciz edilmekten her an tecavüze uğramaktan, toplumsal normlarınıza uymadığımız için “eril cezalandırma” şekillerinizden korkuyoruz. Aynı toplumsal düzlemde mağdurluğumuza bir de sizin kurallarınız ekleneceği için korkuyoruz; devlet, hukuk, aile hepsinde var olduğunuz ve düzeni sürdürdüğünüz için korkuyoruz. Bu sistemin kişiyi toplumsallaştırması öylesine kusursuz ki, değer yargıları öylesine dört başı mamurdur ve bu sistem insan toplumları içinde öylesine uzun ve evrensel biçimde süregelmiş ki, kaba kuvvete dayanmıyormuş gibi görünen şiddet şeklinizden korkuyoruz. Kullandığınız dilin, baskıcı ahlak anlayışının, korkutup sindirmelerin sessiz ve derinden işleyen, ağır ama etkili çalışan bir parçası olarak nasıl kullandığınızı bildiğimiz için korkuyoruz. Ama günümüzü ters-düz etmeye ne kadar yakın bir çağ, biz bu korkuları yıllarca içimizde taşıdık artık neden korkmayacağımızı çok iyi biliyoruz.

Son olarak, tecavüz, şiddete dayalı cinsellik değil, cinsellik görünümlü şiddettir. Biz kadınlar için bedensel kadın duruşunun penisin tehlike olarak kodlanması temelinde tecavüz, yüze atılan yumruktan çok farklıdır. Tecavüz, erkeklerin kadınların bedenleri üzerinde kurdukları kontrol mekanizmasının cezalandırma yöntemlerinin önemli bir parçasıdır. Bu şiddet biçimini kullananların kendi bencil amaçları için kadın bedenine, aklına, ruhuna el koyma tahakküm alma istekleridir.

“Tecavüzcüler korunuyor”

ARTEMISIA GENTILESCHITecavüze uğrayan kişinin bunu dile getirme süreci toplumsal olarak dört tarafı kuşatılmış mağduriyet ve suçlanmayı içerirken, tecavüz bir dava konusu haline gelebildiğinde ise; bir yanımızda “Neden bağırmadın?”, “Üzerinde ne vardı?” ,“Hayır dedin mi peki?” diye soran savcılar, bir taraftan tecavüzcü erkeği savunan avukatlar, kadını yaralayan, sorgulayan, yaşadığı saldırı ve travmayı yeniden üreten bir arenaya dönüştürüldüğü üstelik bu durumu yeniden üreterek aynı olayı defalarca kadına yaşatıldığı bir ortam haline gelmiştir.

Bu zorluklara bir de kadına “ispat”, “rızasının olup olmadığı” yükü eklenirken “suçlunun savunulma hakkı” adı altında tecavüzcüler korunuyor ve kadınlar hukuk sistemi tarafından bir kez daha cinsiyetçiliğe maruz bırakılıyor. Çözüm, hiçbir zaman tek celsede açıklığa kavuşmayan, her zaman yeniden görülmesi gereken bir dava şekline dönüşmüştür.

Diğer taraftan patriyarkal, heteroseksist, erkek egemen sistemin, kadını bu suçun öznesi haline getirdiğini ve tecavüz suçuna ortak olduğunu görüyoruz. Kadının oturuşu, kalkışı, kıyafeti, duruşu, susuşu bu suça neden olarak görülüyor. Oysa biliyoruz ki tecavüz bir erkeklik suçu ve eylemidir. Bu kültür “erkekliğinizi” beslemeye devam ettikçe, ister tüm tecavüzcüleri ortak idam edin, ister hepsini hadım edin, ister hepsini müebbet hapse atın, ister suçluyu suçlaya kırdırarak “vicdanınızı” rahatlatın, yeni tecavüzcüler doğurmaya, bizlere tecavüz etmeye ve katletmeye devam edecektir. Ağzındaki küfrü bırakmadan, tecavüz kültürüyle yüzleşmeden, kendinize ayna tutmadan, tecavüzü ortadan kaldıramazsınız. Bu suç bizim değil, biliyoruz. Utancı ise, hiçbir zaman bize ait olmamalı.

Kaynak:
Feminist Politika, http://www.sosyalistfeministkolektif.org/images/stories/fp/fp_sayi14.pdf s.14 Erişim Tarihi: 25.11.2016

Özdemir, O. “ Bir Cinsiyetlendirme Pratiği Olarak Tecavüz”,  Kasım 2014, Cins Arı, Ankara.
Direk, Z. “https://zeynepdirek.wordpress.com/2012/12/15/korku-ve-politika/,  Erişim Tarihi: 13.5.2016
Godenzi, A. “Cinsel Şiddet”, Haziran 1992, s. 19-29 Ayrıntı Yay. İstanbul.

Başlık görseli: Panmela Castro, Wide Walls

Hayvan istismarına vurgu yapan 15 çizim

Hayvan istismarına vurgu yapan bu 15 çizim, insanların hayvanlar üzerindeki uygulamaları hakkında hepimizi bir kez daha düşündürüyor.

Roller değişiyor: Hayvanlar işkenceciye dönüşüyor ve normal şartlarda maruz kaldıkları durumları insanlara uyguluyor. Şiddet içerikli bu çizimler hayvanlara uygulanan her türlü istismara dikkat çekiyor.

Konuya gönül veren sanatçılar, olayın “empati yaparak” anlaşılacağı konusunda hemfikirler. İnsanlar tarafından hayvanlara uygulanan şiddet, bu çizimler vasıtasıyla ortaya dökülerek çarpıcı bir etki yaratıyor. İşte, bizi bir kez daha düşünmeye sevk eden 15 eleştirel çizim:

 

Bilimin ilerlemesi için doğru yoldayız değil mi?
Bilimin ilerlemesi için doğru yoldayız değil mi?
Mezbahane koşulları
Mezbahane koşulları…
Vee… En iyi eğitilmiş insan ödülleri sahiplerini buldu.
Vee… En iyi eğitilmiş insan ödülleri sahiplerini buldu.
Yasadışı bahis partisi
Yasadışı bahis partisi.
Kasaptayız
Kasaptayız.
Lezzetli bir yemek mi hazırlamak istiyorsun?
Lezzetli bir yemek mi hazırlamak istiyorsun? Sol taraftaki ıstakoz: Kaynar suya attığımız zaman çığlık atmasından nefret ediyorum! Sağ taraftaki ıstakoz: Bu çığlık değil, sadece çıkan havanın sesi!

 

Bu yem hâlâ iş görüyor.
Bu yem hâlâ iş görüyor.
Hayvan istismarina vurgu yapan 15 cizim Hayvanlarin intikamı da gercekler kadar korkunc! -8
Biraz daha hindi alır mısınız? Ve şimdi… Bu bölgeden dolduruyoruz.
Hayvan istismarina vurgu yapan 15 cizim Hayvanlarin intikamı da gercekler kadar korkunc! -9
Suşiye bayılıyorum.
Bu sene bunlar moda
Bu sene bunlar moda.
Yoruma gerek yok.
Yoruma gerek yok.
Kuşların intikâmı.
Kuşların intikâmı.
Oldukça özel bir koleksiyon.
Oldukça özel bir koleksiyon.
Bütün domuzların eti yenir.
Bütün domuzların eti yenir.
Hadi, en güzel selfimiz için bir kez daha!
Hadi, en güzel selfimiz için bir kez daha!

Kaynak: Demotivateur
Hazırlayan: Melike Ekici

Eşcinsellerden nefret etmenizin nedeni sizin de eşcinsel olmanız olabilir

1
Eşcinsellerden nefret ediyorsanız sıkı durun: Nefretinizin sebebi, muhtemelen sizin de eşcinsel olmanız.

Eşcinsellik, biseksüellik, trans, interseks gibi cinsel yönelim davranışları mevcut. Toplumumuz kısaca bunlara ibne demeyi tercih ediyor. Toplumumuz aynı şekilde ibnelerden nefret ediyor. Peki nefretin sebebi ne? Nefretinizin sebebini bilmediğiniz sürece bu nefret akılsız bir nefrettir ve size de zarar verir. O halde birlikte bazı sorular sorarak bu akılsız nefretin kökenine inelim.

alperen ocaklarindan onur yuruyusune tehdit

Alperen ocakları, dinciler, ülkücüler özellikle bu topraklarda her yıl düzenlenen eşcinsel onur haftasına saldıracaklarını açıkladılar. Bu nefretin altında ne yattığını kendilerine sorduğumuzda cevap vermeyecekler, öncelikle dini sebepler ortaya atacaklardır, dini sebeplerin de aslında bir gerekçe olmadığını gördüklerinde ise sosyal ya da kültürel sebepleri ortaya koyacaklardır, fakat bunların da gerekçe olmadığını ortaya koyduğumuzda geriye hiç duymak istemedikleri bir gerçeklik kalacak: Gizli eşcinsellik.

Gizli eşcinsellik; eşcinsel ya da biseksüel olduğunun farkında olmama durumuna verilen addır. Muhtemelen bunu ilk başta “nası farkında olmayacaz la” diye karşılayacaklardır, açıklayayım; toplumsal cinsiyet denen bir şey var bu, toplumun sizden biyolojik (bedensel) cinsiyetinize göre davranmanızı beklemesi sonucu ortaya çıkıyor. Penisi olan erkek, vajinası olan ise kadın. Bu tamamen fiziksel bir özellik olmakla birlikte sizin aslında ruhen ne olduğunuzu kesinlikle belirlemez. İnsan kendini ne hissediyorsa odur. Zaten toplumun bizden beklediklerini başarmak ya da başaramamak durumları değil mi bizi strese, gelecek kaygısı ve depresyona sürükleyen?

Toplum ezbercidir, şekilcidir. Eğer güzel bir etiketin ve imajın var ise senin ruhen ne olduğunu umursamazlar. Kişiler eşcinsel olup olmadıklarını çoğu zaman sorgulamazlar çünkü topluma göre bu büyük bir hatadır, ayıptır. Kişi kendini sorgulamaz ya da deneyimlemez ise ne olduğunun farkına varmadan biyolojik cinsiyetini ve toplumsal cinsiyetini oynar. Bu oynama durumu çeşitli ruh hastalıklarına ya da bozukluklara neden olabilir. Kişi önce eşcinsel olma durumunun doğal ve utanılmayacak bir şey olduğunu kavrar ve bir şekilde kendini sorgular, deneyimler ise kendinin ne olduğunun farkına varabilir. Kendisi olan insan daha gerçektir, olmayan ise robot. Daha gerçek olmak mutlu eder mi bunu bilmiyoruz ama sahte olmak kesinlikle mutsuz ve huzursuz eder. Bu açıdan kişilerin kendilerini toplumsal cinsiyete bu kadar adamaları aslında kendi varlıklarını, benliklerini ve yaşamlarını toplumsal cinsiyet denen canavara feda etmeleri anlamına gelir.

escinsellerden nefret ediyorsanizKişinin Türk ya da Müslüman oluşunu sorgulamaması ile erkek ya da kadın olmasını sorgulamaması aynı şeydir bence. Bu sorgulamama durumu ise başka var olma durumlarını anlayamamak, dolayısı ile onların varlığına karşı da saygısız olmayı doğuruyor. Kişinin kendini sorgulamamasının en büyük nedenlerinden biri din, toplum gibi kısıtlayıcı mekanizmalardır. Çocuk eşcinsel olduğunu fark etse bile açıklayamaz çünkü bunun bir cezası vardır. Toplum aile üzerinden var olduğu için çoğalmaya eğilimli bireylerin var olmasını isterler. Bunun örneklerini on binlerce evli-çocuklu eşcinsel erkek ya da kadından biliyoruz. Biyolojik olarak kadın ya da erkek olan kişi biyolojik ve toplumsal görevlerini yerine getirmekte zorlanmayacaktır fakat bu kişilerin sevişmeleri de asla ruhunun katıldığı bir sevişme değil bir angarya olabilir. Polislerin, imamların, bakanların, işçilerin, müslümanların kısacası her zümrenin içinden eşcinseller vardır. Bunların çoğu toplum/mahalle baskısından dolayı farkında olsalar bile bunu gizlerler.

Homofobinin (eşcinsellerden nefret etmek) gizli eşcinselliğin sinyali olduğuna dair elimizde güçlü kanıtlar var. Mesela ABD eşcinsellikle savaş derneği başkanı yıllarca buna karşı mücadele ettikten sonra eşcinsel olduğunu fark etmiş ve derneği kapatmıştı. Gene geçtiğimiz yıllarda bir faşist, LGBTİ yürüyüşünden önce linç çağrısında bulunmuş, bu kişinin daha sonradan özellikle erkek çocuklara karşı cinsel manada ilgisi olduğu ortaya çıkmıştı. Ayrıca Orlando’da eşcinsel kulübünü basarak insanları öldüren IŞİD üyesinin de aslında eşcinsel olduğu ortaya çıktı. Örnekler çoğaltılabilir. Ben torunları olduktan sonra eşcinsel olduğunu fark eden kişiler de gördüm. Çocukları olduğu halde başka bir kadına aşık olan ve ona yalvar yakar ağlayan kadın da gördüm. Kendini tanımak işte bu yüzden önemlidir. Kendini tanımazsan çoluk çocuğa hatta torun torbaya karışırsın, geriye dönüp bir bakarsın ki bu kişi sen değilmişsin. Yazıktır.

escinsel

Saldırdığın aslında kendindir.

Meinnhof tanrıçam der ki köleler özgür olmak isteyenlerden nefret eder. Evet bir insan bir insana kendisine tecavüz etmediği ya da istemediği bir şey yapmadığı halde neden saldırır? Bu şundan da olabilir, o insanın saldıran insana bir şeyler hatırlatma durumu. Gizli eşcinsel olan kişi bu durumu sürekli bilinçaltına ittiği ya da yok saydığı için etrafında ona bunu hatırlatacak kişilerin dolaşması ona acı verebilir bu durumda onlara saldırarak kendini rahatlatmak isteyecektir. Tabii ki bu durum hem gereksiz, akılsız bir nefret doğması ve gereksiz bir enerji kaybından başka bir şey olmayacağı gibi gizli eşcinsel olan kişinin kendine saldırması anlamına da gelir. Kişi gizli eşcinselin varlığını kendi sosyal görevine ya da kendi varlığına tehdit olarak görüyor olabilir. Yani: Yarası olan gocunuyor.

Dinler

Hepimizin de kabul etmesi gerektiği gibi tüm ilahi dinler homofobiktir. Bunun en önemli nedenlerinden biri dinin kendisi olmakla birlikte din üzerindeki hükümdarlık durumunun heteroseksüel erkeklerde olmasıdır. Ama şöyle bir şey sormak lazım, madem tanrı eşcinselleri sevmiyor onları neden “yaratıyor”? Peki madem öyle, neden tüm hayvan türlerinde eşcinsellik var? Homofobi ise yalnızca insan denen türde var. Eşcinsellik, LGBTİQ durumu doğaldır. Normal olmayan doğaldır ya da doğal olan normaldir diye bir şey yok. Normal kelime anlamından da anlaşılacağı gibi “çoğunluğun normu” anlamına gelir. Örneğin kabilelerde çıplak gezmek normaldir dolayısı ile kimse kimseyi memesi göründü diye öldürmez. Ama burada saçı göründü diye öldürenler var.

Devlet

Devlet her zaman tek eşli ve heteroseksüel evliliği teşvik eder. Çünkü devletin var olabilmek için öldürecek askerlere, fabrikalarda ve tarlalarda, bilişim ya da hizmet sektöründe çalışacak işçilere ihtiyacı vardır. Devletin damarında kan gibi önemlidir, insan denen birim. Eşcinsel evlilik veya birliktelik devlete yarar sağlamayacağı gibi bireylerin özgürleşmesini de sağlayacaktır. Özgür birey kendisi olmayı başardığı için akılsız nefretin bir parçası olmayacak, durup dururken eşcinsellerden, Kürtlerden veya devletin düşman olmasını istediği gruplardan nefret etmeme eğilimine girecek kısacası devletin ayakta kalmak için oynadığı tüm nefret ve düşmanlık oyunlarına karşı daha dikkatli olacaktır. Kendini savaşlar ve ayrımcılık üzerinden var eden devletler için ise bu yıkım demektir.

İllüstrasyon: Luis Quiles
İllüstrasyon: Luis Quiles

Aile   

Aile genel anlamda toplumun tüm genel özelliklerini içinde barındıran bir aktarıcıdır. Devletin varlığının devam etmesinde en önemli görevi üstlenir. Çocuğu doğar doğmaz aile tanımlar: Cinsiyet, meslek, din, ırk, tuttuğu takım… Hepsi aile tarafından belirlenir. Bu noktada aile köleleştirici ve robotlaştırıcı bir rol oynamaktadır ve aile de bunun farklında değildir. Evrimsel açıdan bakacak olursak evrimin en önemli ikinci kuralı olan çoğalmak’ı da buna eklersek aile tabii ki soyunu sürdürmek için heteroseksüel bir robot yetiştirmek isteyecektir.

Heteroseksüellik mümkün mü?

Şöyle biraz mantık yürütmek gerekir, bizler kimden geliyoruz? Anne ve babamız. Anne ve babamızın özelliklerini kendimizde taşıyoruz. Yani içimizde kadın da var ve bu kadın annemiz! Annemizin bize geçmiş özelliklerini düşünün. Bazı olaylara annemiz gibi tepki verdiğimizi hatırlayın bazı olaylara ise babamız gibi bazı olaylara ise başka biri gibi. Yani zaten kültürel manada yüzde 100 heteroseksüel olmamız imkânsız. İşte DNA’larımızda bulunan bilgiler bizim aynı zamanda cinsel açıdan ne kadar erkek ne kadar kadın olduğumuzu da belirler. Herkesin içinde bir noktaya kadar kadın ve erkek vardır. Yani yüzde 100 heteroseksüel olmak zaten mümkün değil. Tıpkı yüzde 100 Türk olmanın mümkün olmadığı gibi.

Dolayısı ile sormak isterim: Neyin kavgasını veriyorsunuz? Nefretinizin nedeni ne? Eğer birinden ya da bir şeyden neden nefret ettiğinizi bilmiyorsanız nefret eden siz değilsinizdir, siz de kendiniz değilsinizdir. Kendinizi keşfe çıkın. Eğer eşcinsellikten bu kadar utanıyor ve nefret ediyorsanız bilin ki sizde de bir şeyler var. İçinizdeki “şeye” bu kadar düşman olmayın çünkü onla barışmadığınız sürece bu tatminsizlik ve umutsuzluk durumu sürecektir.

Bu arada, kusura bakmayın da hayatları boyunca mahalle baskısı, aile baskısı ile mücadele etmiş ve var olma savaşı vermiş olan 60-70 bin eşcinseli hiçbir güç durduramaz. Bizler, “ötekiler” zaten kavga ile büyüdük. Gezi’de gördünüz, tüm barikatların en önünde LGBTİ bayrakları dalgalanıyor, polis dahi baş edemiyordu. Kurşun sıkarsınız ama o kurşunlarınız hepimize yetmez. Evinize dönün çocuklar ya da kendinize.