Ana Sayfa Blog Sayfa 430

Afrika’nın yerli ağacı, süper gıda moringa

Batı Afrika Barış Gücü gönüllüsü Lisa Curtis, göreve başladıktan bir süre sonra yetersiz beslenmenin etkilerini görmeye başlamış ve yetersiz beslenmenin olumsuz etkilerinden kurtulmak için daha fazla vitamin almak yerine Arfika’nın yerli ağacı “moringa“dan yemeye başlamış.

Çok fazla protein ve kalsiyum içeren moringa, hemen hemen her parçasının ayrı bir değeri olması nedeniyle mucize ağaç olarak da adlandırılıyor. Zira bu bitkinin tohumundan sapına hatta köküne kadar her parçasından yararlanılıyor. Lisa, Afrika’da görevli olduğu dönemde yetersiz beslenmenin önüne bu bitkiyi tüketerek geçmiş. 27 yaşında evine döndüğünde bir şirket kurarak moringadan besin barları, çay ve smothie’lerde kullanmak üzere un yapmış.

Moringa1

Diğer süper besin lahana ile karşılaştırıldığında ise moringa yaprakları, iki kat daha fazla protein, altı kat daha fazla demir ve 97 kat daha fazla B2 vitamini içeriyor. Dolayısıyla Lisa, girişimi ile bu az bilinen Afrika bitkisi için yeni bir pazar yaratabileceğini düşünüyor.

Güney Kalifornia ve Arizona’da moringa yetiştirme çalışmaları yapılsa bile bu bitki tropikal iklimlerde en iyi koşulda yetişiyor. Gana’da, moringa çok az su ve ilgi ile rahatlıkla yetiştirilebiliyor. Dolayısıyla ihraç edilebilecek pazarlar arttıkça, Afrika halkı için yeni bir gelir kapısı olacaktır.

Aynı zamanda antibakteriyel

Moringa, kuraklıkla mücadelede de kullanılıyor. Ayrıca antibakteriyel özelliği sayesinde su dezenfektasyonu için belli miktarları aşmamak kaydıyla moringanın tohumları kullanılabiliyor.

Lahana statüsüne henüz yetişemese de çok hızlı büyüyor. Lisa dağıtımlarının, son bir yılda yüzde 1000’den daha fazla büyüdüğünü söylüyor.

Moringa6 Moringa2 Moringa9

Kaynak: Fast Company

İnsanlar okumak değil paylaşmak istiyor

Columbia Üniversitesi ile Fransız Ulusal Enstitüsü’nde bilgisayar bilimleri üzerine çalışan araştırmacılar, kullanıcıların sosyal medya platformlarındaki paylaşım alışkanlarını irdeledi. Sonuç, binlerce kez paylaşılan linklerin yüzde 59’nun kullanıcılar tarafından hiç okunmadan tıklanıyor olması. Yani insanlar okumak değil paylaşmak istiyor.

Araştırmacılar bir ay boyunca BBC, The Huffington Post, The New York Times, Fox News gibi önde gelen yayın kuruluşlarının sosyal medya platformlarını takip etti. Haberlerinin okunmadan paylaşılmasının ve tartışmaların bunun etrafında gerçekleştirilmesinin tipik bir modern bilgi tüketimi alışkanlığı olduğunu belirtildi.

“Haberler okunmadığı için yanlış bilgi hızlı yayılıyor”

Araştırmacılardan Arnaud Legout’nun çalışma ile ilgili yaptığı yazılı açıklamaya göre sosyal medya kullanıcıları, bir haber makalesini okumaktansa onu paylaşmayı tercih ediyor: “İnsanların bir haberi okumak yerine paylaşmayı tercih etmeleri tipik bir modern bilgi tüketimi davranışı. İnsanlar; bir fikri o fikrin özetine, hatta özetinin özetine bakarak, daha derinlere inmek için herhangi bir efor sarf etmeden oluşturuyor.”

Araştırmacıların ulaştıkları sonuçlara göre sosyal medyada haberlerin sunuluş tarzı, kullanıcıların o habere tıklayıp tıklamamasını belirleyen en önemli etken. Araştırmacılar, sosyal medyadaki paylaşım alışkanlıklarının internetteki trendleri anlamlandırmada yardımcı olabileceğini düşünüyor.

Araştırmacılar, sosyal medyadaki paylaşım alışkanlıklarının internetteki trendleri anlamlandırmada yardımcı olabileceğini düşünüyor. Sosyal medyadaki “tık tuzaklarına” dikkat çeken araştırmacılar, bilginin sadece yüzeysel olarak tüketiliyor olmasının yanlış haberlerin daha fazla yayılmasına yol açtığı görüşünde.

Steve Cutts illüstrasyonlarıyla günümüz dünyasının acı gerçekleri
Görsel: Steve Cutts

Okumadan paylaşmak spekülasyonu tetikliyor

Aslında biraz dikkat edersek araştırmacılara ihtiyaç duymadan çoğu haber veya makalenin okunmadan paylaşıldığını, yorumlandığını görebiliriz. Yayıncılar ve sosyal medya uzmanları da bu durumdan şikâyetçi. Emek verilerek hazırlanan yazıların içindeki bilgiler hiçe sayılarak, yazı yalnız dış görünüşüyle değerlendirildiği zaman bir zincirleme etkisi oluşuyor. Başlığa bakıp yapılan bir yorum, bir başka kullanıcının da yanlış bilgilenmesine neden oluyor.

Okunmadan paylaşılan gönderiler spekülatif paylaşımları da tetikliyor. Yazının içinde hiç olmayan, problemli ve kışkırtıcı bilgiler başlık ve spotta yer aldığında dikkatsiz ve okuma alışkanlığı olmayan kullanıcılar nedeniyle yanlış bilgi hızla yayılıyor. Bu da amacı spekülasyon olan yayınların ekmeğine yağ sürüyor.

Okuma alışkanlığını eski günlerdeki gibi yeniden kazanmalıyız. Yoksa temiz bilginin hızla yok olmasının, hızlı bilgininse dakikalar içinde binlerce kişiye ulaşmasının dolaylı yollardan da toplumsal düzeyde sorunların sebebi haline geleceğiz. Teknolojiyi bizi geri götürmesi için değil ilerletmesi için kullanmamızın zamanı geldi, geçiyor.

Kaynak: Al Jazeera

LGBT Onur Yürüyüşü: Var olanın var olma mücadelesi

1

Geçtiğimiz hafta sonu Türkiye’nin gündemini meşgul eden bir konu vardı. Yapılmak istenen LGBT onur yürüyüşü. Onur yürüyüşü “biz varız” diyebilmek açısından önemlidir. Her şeye, her türlü yok saymanıza rağmen biz varız demek açısından önemlidir. Bu açıdan ne olursa olsun yapılması gereken yürüyüşlerden biridir. Toplum ve devlet (ki bana göre devlet toplumun aygıtıdır, toplum devletten daha büyük ama daha az görünür bir düşmandır) LGBT’leri yok sayıyor çünkü onlardan nefret ediyorlar ve yok olmalarını istiyorlar. Ama gerçekten olay bu mu?

Fotoğraf: Şener Yılmaz Aslan
Fotoğraf: Şener Yılmaz Aslan

Toplum ya da devlet görevlileri fark etmeksizin her sınıf ve kısımdan LGBT bireylerin var olduğu bilinen bir gerçek. Bu kimselerin çoğu kendini gizliyor. Çünkü toplum bunun büyük bir günah ve ahlaksızlık olduğu konusunda hemfikir. İşte bu yüzden gey polisler, biseksüel milletvekilleri, lezbiyen memurlar veya işçiler toplumdan kendilerini gizliyorlar. En büyük korkularından biri de aslında ne olduklarının ortaya çıkması. Bu yüzden toplumsal cinsiyet rollerini çok iyi oynamak zorundalar yoksa toplum onları dışlar, onlarla konuşmaz, işlerinden atılır, sokakta ayıplanırlar. İşte toplum bu konuya bu kadar iğrenç bir bakış açısına sahip. Toplum yüzünden kimse gerçekte ne olduğunu ya fark edemiyor ya da fark etse bile gizlemek zorunda kalıyor.

Onurlu bir insan her şeye rağmen kim olduğunu bilmeli, kendini tanımalı ve o doğrultuda kendine uygun şekilde yaşamalı, maske takmamalı ve robot olmamalıdır. Fakat toplum bize sürekli olarak maske taktırmaya çalışıyor. Hem kendileri takıyorlar maskeyi hem de bizden takmamızı bekliyorlar. Erkek maskesi tak, kadın maskesi tak, tek eşli maskesi tak, hiç seks yapmıyormuş gibi maske tak. Bunlar cinsel kimliklerle ilgili olan maskelerin sadece bir kısmı. Bugün size biri gelip, sen heteroseksüel değilsin o yüzden artık trans gibi var olmanı (yaşamanı) istiyorum dese ne yapardınız? İşte toplumun LGBT bireylere yaptığı şey tam olarak bu. Toplum tam olarak onlar gibi görünmemizi, onlardan değilsek onlardan olmayışımızı kapalı kapılar ardından yaşamamızı normalde ise maskelerle, kendimiz olmadan sosyalleşmemizi istiyorlar. Yani toplum bize biz olma hakkı tanımıyor.

Devlet toplumun aygıtıdır dedik, yaşadığımız sistem ise demokrasi. Demokrasinin iyi bir şey olduğu söylendi hep. Oysa yaşadığımız yere ya da demokrasinin var olduğu herhangi bir yere bakarsanız demokrasinin aslında çok olan kısmın (topluluğun) az olan kısmı (mesela azınlıklar) ezmesi ve onlara tahakküm uygulamasından başka bir şey değildir. Toplum nasıl bir geyi “erkek” gibi davranmaya zorluyorsa Kürtleri de Türkçe konuşmaya zorluyor. Bunu da devlet ile yapıyor. Yani anlayacağınız toplum her şeyi kısıtlıyor. LGBT sorunu sadece devlet kaynaklı değil, aslında toplum kaynaklıdır. Bunu da LGBT cinayetlerinin yalnızca devlet tarafından değil toplum tarafından işlenmesi ile de açıklayabiliriz bence.

Son yapılan yürüyüşe ne olursa olsun katılmak istedim çünkü LGBT’nin görünür olması açısından önemli idi. Topluma ne olursa olsun biz de varız mesajı vermek isteniyordu. Bu mesaj yayıldıkça önyargılar kırılabilir ve özgürlükler artabilirdi. Ama toplum bunu istemiyordu ve devletten bir beklentisi vardı: Bu yürüyüşü yaptırmamak. Devlet de kendini var eden topluma gerekli cevabı verecek ve onların bu ayrımcılık ve şiddet ihtiyacını giderecekti.

Fotoğraf:
Fotoğraf: Şener Yılmaz Aslan

Katılım çok azdı. Tüm sokaklar iki yandan çevik kuvvet denen aygıtlarla dolu idi. 20 kişi toplansa direkt olarak saldırıyorlardı. Fakat şöyle bir durum söz konusu idi. Taksimde içeri fakirlerin alınmadığı iftar sofrası kurulmuştu, bu sofradakiler açların halinden anlamadıkları gibi tabii ki LGBT bireylerin var olmasına da karşılardı. Bundan dolayı fakirlerin alınmadığı iftar çadırı ile taksim arasına kocaman bir sınır çizilmiş, LGBT bireylerin iftar yapan kimselerle hiçbir şekilde karşılaşmamasını sağlamak amaçlanmıştı. Polis tüm sokak başlarında gövde gösterisi yaparak etraftaki herkese psikolojik şiddet uyguluyor bir kısmını dövüyor bir kısmını gözaltına alıyordu. Atış serbestti çünkü toplum polise o yetkiyi çoktan vermişti. Polis teşkilatı LGBT’ler tarafından değil de toplum tarafından var edildiği için toplumun silahı olan polis, toplumun istediğini yerine getirmek ile mükellef idi.

Gözlemlediğim kadarı ile şöyle olaylar oldu. Polislerin neredeyse tamamı oruçlu idi bu yüzden pek hareket etmiyorlardı, çok hantal ve sinirli idiler. Gaz bombası atmıyorlardı çünkü gazı soluyarak oruçlarının bozulmasından ve bu gazların fakirlerin alınmadığı iftar sofrasındakileri rahatsız etmesinden çekiniyorlardı. Gaz bombası atmak yerine teknoloji harikası, içinde demir bilyeler, boya ve sağlığa zararlı gaz bulunan plastik mermiler kullanıyorlardı.

Fotoğraf: BBC Türkçe
Fotoğraf: BBC Türkçe

Polislerle yaşanan bazı ilginç diyalogları aktarmak istiyorum.

Gözaltına alınan bir şahıs karakolda dövüldükten sonra bir polis ona gelip şöyle sordu:

  • Ha ne oldu şimdi güzel oldu mu bak niye ısrar ettin oradan geçmekte derdin neydi?
  • Ciddi cevap almak istiyor musun sorunun kökenine dair?
  • Evet
  • Sorunun kökeni şu: Ben varım diyorum siz ise bana hayır yoksun diyorsunuz. Beni yok saymaya çalışıyorsunuz. Oysa ben varım. Dövseniz de sövseniz de ben varım ve buradayım.

Başka bir polis gözaltındaki kişiye : Argadaşım polemiğe girme biznen, dedi.

Ters kelepçelenmiş ve 3 polisin tuttuğu bir kişi ile başka bir polis arasında geçen diyalog :

  • Olum zaten siz ne işe yararsız sizi kim ciddiye alır
  • Ne iş yaptığımı bilsen çok şaşırırsın
  • Sorsana ne iş yaptığımı?

Polisin yüzü düştü, sormadan gitti. Muhtemelen kendisinin dövdüğü eylemciden daha az tahsilli olmasından korkmuştu. Nasıl olur da bir LGBT aktivisti ondan daha “saygın” bir iş yapabilirdi?

LGBT sizden biri

Öyle ki LGBT her yerde. Üstelik toplumun bir kısmı da onların popolarından, kukularından ayrılmıyor. Sürekli olarak onlarla beraber olmak için fırsat kolluyorlar. İşin garip yanı da bunların çoğu LGBT’lerin yok olmasını isteyenler. Ama iş LGBT’nin sosyal hayatta var olmasına gelince, her türlü fantezisini LGBT’ler üzerinden tatmin eden evli barklı, çoluklu çocuklu, torunlu torbalı insanlar LGBT düşmanı kesiliyor. Bu ikiyüzlülük daha ne kadar sürer bilmiyoruz. Ama seviştiğiniz insana saygınız yok ise kendinize de yoktur. Eğer bir eşcinselle seviştikten sonra bundan iğreniyorsanız aslında iğrendiğiniz kendinizsinizdir. Toplum LGBT’lere yalnızca “iğrenç” fantezilerini tatmin etmek üzere karanlık odalarda yaşama zorunluluğu sunuyor. Oysa LGBT sizden biri! Çocuklarınız, eşiniz, anneniz, amcanız, iş arkadaşınız. Sizin korkunuzdan, kendini gizlemek zorunda kalan yakınlarınız onlar.

Bu bir vegan övgü yazısı değildir

Duydum ki X market vegan stant kurmuş. Y firmasının ürünlerinin hepsi yüzde 100 vegan etiketine sahip. Z ürünü vegan mı? Vegan kek tarifini öğrenebilir miyim? Daha yeni vegan oldum, neler yemeliyim? Vegan, vegan, vegan

Son günlerde ne kadar çok duyuyoruz bu ifadeyi öyle değil mi? Ne olduğuna dair birçoğumuzun artık fikri var. Peki, nedir ki bu vegan? Birçok kişinin aklından hayvansal ürün tüketmeyen kişi diye geçiyordur. Evet, bu doğru! Vegan, hayvansal ürün tüketmeyen kişiler için kullanılan yabancı kökenli bir terim. Peki, bu veganlar neden hayvansal ürün tüketmiyor? Bu kısımla artık veganların dahi birçoğu ilgilenmiyor. Bu bir öğreti, bir yaşam tarzı, bir duruş. Toplumda tercih edilen bir karakter. İnsan canlısının kendi için biçtiği kişilik tanımlamalarından yalnızca biri.

vegan tag

Hayvan özgürlüğü hareketi kendi şiarıyla dünyanın farklı birçok bölgesinde var olan, hayvanların hapsedilmesini ve işkencelere maruz bırakılmasını görmezden gelemeyen birey ve/veya toplulukların ortaya çıkardığı, son yüzyılda kendisini daha fazla göstermeye başlamış bir harekettir. Günümüzde de her geçen gün daha çok güçlenerek ilerlemeye devam etmektedir. Bilimsel kanıtların varlığı ve araştırmalar ile birlikte hayvanların psikolojik yönden bizlerden çok da uzak olmayan duygu ve hislerine değinir. Mevcut yaşantımızda evlerimize giren besin ve/veya farklı alanlara ait ürünlerin arka planındaki kirli süreci önümüze serer. Peki, problem evlerimize giren ürünlerden mi ibarettir? Konunun bu kısmında veganların da çoğu yanılgıya düşmekteler. Görmezden geldikleri çok fazla konu mevcut.

Hayvan özgürlüğü hareketininde veganlık, yalnızca bir grev biçimidir. Başta gıda alanında öldürülen hayvanlar ile empati yaparak kullanımlarını bir nevi protesto etmektir. Bunun yanı sıra kozmetik, ilaç, tekstil ve daha uzayıp gidecek birçok sektörel alanın, hayvanların bedensel bütünlüğünü ve yaşam haklarını ihlal etmesinin ve insan faydasına kullanımlarının karşısında durur. Bu grev biçiminin tercih edilmesindeki ana sebep vicdanen hayvanların çektiği acıyı kabullenememek olarak görülse de işin püf noktası adaletin tanımını ne kadar geniş açıdan yapılabildiğimizdir.

go vegan
Çizim: Pascale Salmon

Veganlığı; vicdanen gelişmişliğin ve erdemliliğin bir adımı olarak zorunlu kılmak bazı sorunlara yol açmaktadır. Bu sorunların en büyüğü; şehirlerde yaşayan bizlerin, dünyaya verdiği zararı neredeyse bir hayvanınkiyle eşit seviyeye indirmiş bireylerin, toplumların veya hiçbir satın alma döngüsüne dahil olmayarak sokaklarda yaşamını sürdüren, çöplerden yiyecek bulan insanların dahi yanlış yolda olduğu gibi gerçeklikten uzak saptamalarda bulunmamızdır.

İnsan uygarlığının ilk gününden bu yana devam eden hayvan sömürüsü; kapitalizmin doğuşuyla endüstriyelleşerek, hayvanların tıpkı bir otomobil üretimindeki gibi kademelerden geçirildiği ve yaşamlarını sona erdiren sistematik bir yapı halini almıştır. Hayvanlar; vahşi ise doğalarından koparılarak, evçilleştirilmiş (köleleştirilmiş) ise sürekli çiftleşmeye maruz bırakılarak doğan talebi karşılamak adına hapsedilmektedir. Hapsedilen bu hayvanlar kullanılacakları alanlara gidene kadar yeri geldiğinde hiç toprağa ayak basmadan yaşama gözlerini yummaktadırlar. İşte günümüzdeki mücadeleninin odak noktasındaki durum da budur.

Yalnızca vegan olmak yeterli değil

Bir insanı kendi emelleriniz uğruna sürekli doğuma maruz bıraksanız, ölmeden derisini yüzseniz, bebeklerini kucağına alamadan ölüme gönderseniz bu durumun devam etmesine göz yumabilir misiniz? Öncelikle kendinize sormanız gereken soru budur. Vegan beslenme de bu soruya cevap olarak hayır yanıtını veren bireylerin tepki amacıyla kullandıkları grevlerden yalnızca birisidir. Peki, veganlık hayvan sömürüsü için tek başına yeterli bir grev biçimi midir? Buna evet yanıtını verecek birçok vegan olduğuna eminim ama hayır, maalesef tek başına bu grev hayvanları ve biz insanları özgürleştirmek için yeterli değildir.

Günümüzde hayvan kullanımının yanı sıra doğa tahribi ve ekolojik yok oluş hayvanların doğal alanlarında da özgür olmalarının önündeki en büyük engellerden birisidir. Tarım için yok edilen ormanlar, petrol arayışları için yok edilen buzullar, atıklarımızı saçtığımız denizler, kentleşme için delik deşik ettiğimiz arazilerin tamamından en çok zararı gören bölge habitatları ve bu habitatta yaşayan canlılardır.

istanbul denizde atiklarimiz

Veganlık buzulların erimesini engelleyebilecek bir grev midir? Peki denizlerin kirlenmesini? Her gün binlerce metrekarelik alanlar tarım amacıyla düzleştirilmektedir. Paketli yiyecekler ile oluşturduğumuz atıkların çok azı geri dönüştürülürken, çok fazla atık da doğaya bırakılmaktadır. Sürekli elektronik eşya talebimizle doğan ve yenisine sahip olabilmek için eskilerini çöpe attığımız anlayışımız dünyayı büyük bir çöp bidonu haline getirmektedir.

Devletlerin toprak bütünlüğünü korumak adına oluşturduğu sınırlar ve bu sınırlara çektiği tel örgüler hayvanların göç yollarını tıkamaktadır. Avcılık faaliyetleri, yasadışı ticaret ağları, petrol ürünlerine olan bağımlılık ve nüfus artışıyla beraber ortaya çıkan hammadde talebi dünyaya zararımızı daha büyük boyutlara taşımaktadır. Küresel ısınma adını verdiğimiz sera gazı düzeyi de yok oluşumuzun kanıtı niteliğinde. Peki, bu durumdan hayvanların aldığı pay ne? Tek bir pay var, o da yok olmak. Avustralya’da bir kemirgen memeli türü de küresel ısınma nedeniyle ilk yok olan tür olarak kayıtlara geçmiş bulunuyor.

Veganlık sektörleşiyor…

Bunun dışında küresel sermaye odakları tarafından, veganlığın büyüyen bir hareket olduğu gözlemlenmiş ve bunun için yeni çözümler de üretilmiştir. Marketlerde gördüğümüz vegan stantlar bunun en güzel örneğidir. Ürünlerin üzerindeki vegan/vejetaryen etiketler de… Örneğin bir şampuan veya duş jeli aldığınızda üzerinde vegan etiket görebilirsiniz. Bu etiket “hiçbir hayvan üzerinde denenmemiştir”in kanıtı niteliğinde ürünün üzerine konulmaktadır. Peki, aynı duş jelinin denize karışmasıyla yaratabileceği tahribata değinilmiş midir? Hayır! Bununla ilgilenen vegan insan sayısının çok fazla olduğunu da düşünmüyorum.

Peki, veganlık mevcut sisteme de zarar vermeyi hedefleyen bir anlayış ise marketler ve kuruluşlar neden vegan etiket çıkarma ihtiyacı duymuştur? Tabii ki veganları da mevcut tüketim anlayışına entegre etmek için. Çünkü insan, damak tadı ve konforcu anlayışından ödün vermek istememektedir. Bu anlayış sonunda, veganları ürün tüketimine ve hayvan özgürlüğü kavramını pasif bir hâl almaya itmiştir. Son günlerde hayvan kelimesinden çok vegan kelimesini duymamızın nedeni de kapitalizmin bu alandaki başarısını bizlere gösteriyor. Son dönemlerde İsrail devleti, orduya katılımı artırmak adına veganlara uygun bir yapı oluşturduklarını açıkladı. Gerçek deriden yapılmayan botlar, askeriyede çıkarılan vegan besinler ve bunun gibi birçok olanağı vegan askerlerine tanıyacağını bildirdi. Vegan ve asker olmak ne kadar çelişkili öyle değil mi? Ama bu durum gerçek ve katılımın olduğu da düşünülüyor. İşte bu da kapitalizmin başarılarından biri.

an animal is more than this

Bu politikalar veganlığın dayandığı hangi değer üzerinden gerçekleştiriliyor? Bunun yanıtı sanırım etik olacaktır. İnsan etik değerler üzerine kurguladığı bir yaşam ile daha yaşanılabilir bir dünya kurmayı hedeflemektedir. Fakat etiği algılama biçiminde de hastalıklı durumlar mevcut olabiliyor. Bu yüzdendir ki örneğin kedi için vegan mama talebinde bulunmayı dahi kendisine hak görebiliyor.

Etik dışı olan, düzenin ta kendisidir

Evlerimizde ve sokakta beslediğimiz hayvan dostlarımız için farklı bir hayvanın öldürülmesine göz yumulmasını beklemiyoruz. Fakat hayvanların sürekli öldürüldüğü ve insanlar için besin amacıyla satıldığı bir dünyada yaşıyoruz ve bu dünyada bu besinlerin çok ciddi bir kısmı çöplerde yerini alıyor. Frigan yöntemler kendi besinlerimizi bulmamız için iyi bir yöntem olmakla beraber, etçil sokak hayvanlarını beslemek için de fazlasıyla yeterli ve en etkili yöntem diyebiliriz.

Etik olarak bir cesete asla dokunmam anlayışımız, o ceset parçasının da doğal döngüye ait olduğunu görmezden gelmemize neden olabiliyor. Doğada canlıların birbirlerini yiyerek -ki bizler de bitkileri yiyerek yaşamlarımıza devam ediyoruz- var olduğunu hepimiz biliyoruz ve bu döngüde mevcut düzenin bize dayattığı tüketim anlayışının dışına çıkarak tüm besin talebini hem kendimiz hem bizimle yaşayan hayvanlar için frigan yöntemlerle karşılamamız mevcut yapıya vegan beslenmemizden daha ciddi etki yaratıyor. Etik değerlerimiz şiddetle olan mücadelede etkili olsa da mevcut yapıyı ortadan kaldırmak ve/veya o yapıya zarar vermek adına çok fazla yol katedebilmemize tek başına yarar sağlayamıyor. Bu durumu şöyle örneklendirebiliriz: Birisinin sahip olduğu bir şeyi çalmak etik dışıdır. Peki sistemin senin zamanından, sağlığından ve yaşamından çalarak sana sunduğu ürünü çalmak etik dışı mıdır? Etik dışı olan zaten mevcut düzenin ta kendisidir ve bu düzenin dışında bir yaşam sürmeye çalışmak etik dışı olarak nitelendirilemez.

Hayvan kurtarma eylemleri şiddet olarak nitelendirilemez

Vegan beslenme ve tüketim anlayışı, esaret altındaki canlılara yararı dokunan bir durum mudur? Bunu önemseyen insanın da çok az olduğunu düşünüyorum. Son 10 yılın hayvansal gıda üretimi ve hayvan kullanımındaki yüzdelere baktığımızda ciddi değişikliklerin olmadığını da görebiliyoruz. Veganlık yalnızca hayvan sömürüsüne karşı olan tutumdaki tutarlılığın bir göstergesidir. Bunun dışında mevcut yapıya ciddi zarar veren bir etkisi henüz mevcut değildir. Hayvan kurtarma ve özgürleştirme eylemlerinin şiddet olarak nitelendirilmesi, olması gerekenin daha pasif bir tutum gibi algılanmasına neden oluyor. Kafes arkasında yaşamak zorunda bırakılan milyonlarca canlı hâlâ kafes arkasında ve ölecekleri günü bekliyorlar.

esaret altinda bir domuz

Biz gerçek adaleti arayan bireyler bu hayvanlara yaptığımız vegan keklerle destek olabiliyor muyuz gerçekten? Hiç sanmıyorum. Onlar ölecekleri güne koşar adımlarla bizim zorumuzla ilerliyorlar. İşte bu esarete son verecek şey, hepimizin ihtiyacı olan cesaret. Kilitleri kırmak ve özgürlüğe koşmak. Ben şu an geldiğimiz durumu şuna benzetiyorum; suç işlemeyerek hiçbirimiz hapse girmeyelim bu sayede hapishanelerdekiler kurtulacaktır. Öyle mi dersiniz? Peki, hapishanedeki bir birey neden bulunduğu alandan kaçmaya çalışıyor? Hayvanların ihtiyacı da tam olarak bu. Bulundukları hapishanelerden kaçmak. Bilinç farkı sebebiyle de bunu yapabilmek için yardıma ihtiyaçları var. Bu yardım ise mutfaktaki devrimimizle maalesef hayata geçemiyor.

Kafeslere dokunmadan oraların soğukluğunu hissedemeyiz. Hayvanların yardımımıza ihtiyacı var. Hayvanlara yardım etmek için vegan olmaktan fazlası gerekli ve artık şu ölü toprağını üzerimizden atmanın zamanı geldi. Tüm kafesler kırılana dek mücadele devam etmeli. Unutmayalım; hayvan özgür olmadan, insan özgür olamaz. Bunun için hayvanlardan öğreneceğimiz çok fazla şey var. Çünkü özgürlüğü hâlâ hayvanlar biliyorken bizler çoktan unutmuş durumdayız.

Bizler bilinçlerimizin esiri varlıklar. Kökten bozulmaya uğramış insanlar.

hayvan ozgur olmadan insan ozgur olamaz

Endonezya’nın sülfür maden işçileri

Endonezya, aktif yanardağı en fazla olan ülkelerden. Java Adası’nda yüzlerce insan her gün ağır şartlarda çalışıp sülfür çıkarıyorlar. Bu proje de adadaki Kawah Ijen madencilerinin öyküsünü konu alıyor.

Bölgedeki işçileri fotoğraflayan İtalyan multimedya sanatçısı, fotoğrafçı David De Fiorenzo Conti, turkuaz renkteki krater göllü aktif yanardağında çektiği fotoğraflarla buradaki işçilerin zor çalışma koşullarına dikkat çekiyor. Ijen’de yoğun bir şekilde sülfür madenciliği yapılıyor. Conti The Quest for Poor’s Gold adlı projesinde zehirli dumanlar içinde asitli krater göllerinden sarı sülfürleri çıkaran maden işçilerini konu alıyor.

DavideDeConti4

Sadece şanslı olanların gaz maskesi var

Madencilerin mesaisi gün doğumuyla başlıyor. Gece volkanın püskürttüğü mavi gazlar turistlerin ilgi odağı. Onlar çekildikten sonra gün batımına kadar iş başındalar. Yüzlerce emekçi her gün dağı tırmanıp kraterin içine iniyor. Kazma kürekleriyle kayaları parçalıyor ve taşınabilecek hale getiriyorlar. Katıksız sülfür topaklarını toplarken çoğu kendini sadece eşarplarla gazlardan koruyor. İçlerinden sadece şanslı birkaçının gaz maskesi var. Bu zehirli gazları birkaç kez solumak bile haftalarca öksürüğe neden olabilirken onlar tüm günlerini bu dumanların içinde geçiriyor. Aralarında bayılanlar çıkabiliyor.

Topladıkları parçaları omuzlarında taşıdıkları bambu sepetlere dolduruyorlar. 75 ile 100 kg arasında değişen ağırlıkları kraterlerden yukarıya çıkarıyor, sonra dağın aşağısına toplama alanına bırakıyorlar. Bu iniş yaklaşık iki saat sürüyor. Oradan el arabalarıyla ana alana götürülüyor ve kamyonlarla alınıp son durak rafinelere bırakılıyor.

Kawah Ijen’den çıkarılan sülfürün yüzde 80’i şeker ağartmakta kullanılıyor. Geriye kalanı ise kozmetik alanında, barut ve suni gübre gibi malların üretiminde kullanılıyor.

Conti sülfür madencilerinin ortalama yaşının 50 olduğunu söylüyor. “Sırtlarında çok ağrıları var. Yine de bu işi yapmaya devam ediyorlar. Günlük kazançları sadece 12 dolar. Çocuklarına iyi bir eğitim sunabilmek için. Sarı tozlar ve ağır kokular tenlerinden hiç çıkmıyor.”

Çalışmanın devamını görmek için lütfen tıklayın.

Kaynak: My Modern Metthe Atlantic 

Teatral ressam ya da resimden iyi anlayan rejisör: Torsten Jurell

0

Bu yazıya tam olarak böyle başlamak isterdim: “İşte karşımızda İsveçli bir ‘tiyatro ressamı’ var; Torsten Jurell.” Sizlere onu takdim etme arzumun altında çeşitli nedenler var elbette; ama en önemlisi, bundan bir ay kadar önce Stockholm Dansmueset’te “…ve işte geceydi” (…and so it was night) isimli sergi/performansıyla karşılaştığımda, kendisini daha önce tanımamış olduğum için hayıflanmamdır.

1951 İsveç doğumlu ressam, 30 yılı aşkın süredir resim yapmakta ve dünyanın çeşitli yerlerinde sergi/performanslarıyla alımlayıcılarla buluşmakta. Fakat onu sıradışı yapan, sadece edebiyatla beslediği resimlerinin, porselen heykellerinin ve incelikli rölyeflerinin, ustalıkla yapılmış, dikkat çekici sanat eserleri olması değil. Torsten Jurell, eşine az rastlanır türden bir disiplinlerarası sanat ustası.

teatral-ressam-Torsten-Jurell-6

Hayatının son sekiz senesinin azımsanmayacak bir kısmını Çin’de kiraladığı atölyelerde geçiren ve hiç durmadan üreten bir rejisör/ressam kendisi. Fakat yönettiği bir tiyatro oyunu değil, tüm ürettikleri ve sanatsal dünyası aslında bir tiyatro alanı. Nasıl mı? Çin’in geleneksel porselenini yapıbozumuna uğratarak yaptığı her boydan heykelciklerini aktörler/performansçılar diye adlandırıyor mesela. Bu aktörler birbirinden farklı sergi salonlarında biricik performanslar sergileyen birer oyuncudan farklı değiller onun için de, seyirciler için de.

Torsten Jurell, hayatın teatralliğinin farkına varmış ve hep havada asılı duran bu karşı konulması zor teatralliğe kendisini ve sanatsal üretimlerini bırakmış bir sanatçı olarak, sergi kataloglarında bile aktörlerinin (heykeller) diyaloglar halinde konuşmalarına izin veriyor. Sergi/performansında, seyirci/ziyaretçiyi, neyin beklediğini en iyi, performansçıların kendisi anlatabilir diye düşünüyor olmalı. “Pekçok insan benim tiyatromdaki dokuz oyuncuyu ‘taş bebek’ olarak tarif eder büyük ihtimalle; ama ben kendim onlara performansçılar demeyi tercih ediyorum; eğer böyle olmasaydı muhtemelen ‘marionette’ler derdim onlara” diye anlatıyor heykelciklerinin oyunculuğa soyunma halini Jurell.

5 Şubat 1 Mayıs 2016 tarihleri arasında Stockholm Dansmusset’de ağırlanan “ …Ve İşte Geceydi” isimli sergisinde teatral bir dünyanın iç içe geçmiş kapılarını açıyor bize sanatçı ve Shakespeare’in deyimiyle zaten bir sahne olan dünyada, sahneye dönüşen kocaman bir sergi salonu ve bu sergi salonunun içindeki minimal bir sahneyle karşılıyor bizi.

Çin gölge tiyatrosu oyuncularından esinlenerek yaptığı, dijital olarak kontrol edilebilen teatral-ressam-Torsten-Jurell-2mekanik, marionette tiyatrosu, küçük aktör heykelciklere dört başı mamur bir mekanik sahne olarak karşımıza çıkıyor. Bu sahnede performansçı heykelciklerin gerçekleştirdiği beş dakikalık bir de performansı izliyor sergiyi gezen ziyaretçiler. Öylesine tüm detayları düşünülerek yapılmış bir minimal sahne ki bu, oyuncular da ışıklar da müzik de, büyük bir sahnede olabileceğin tamamen küçük bir kopyası ve bu mekanik düzen bir düğme yardımıyla başlayıp tüm performansı sergiledikten sonra perdesini kapatıyor. (Bkz. fotoğraflar)

Uzun süre sahne amirliği yapmış olan Jurell’in sahne kurmaktaki yeteneği, kendi sergilerinin küratörü olarak da oldukça işine yaramış kesinlikle. Bu yüzden sergilerinin pek çoğunda, ışıktan sese, dekordan oyuncuya tiyatronun tüm araçlarını sergi salonuna itinayla transfer ediyor. Sergilerinden birisi “Tek Perdelik Dram” başlığını taşıyor ve insan boyutunda kurgulanmış iki oyuncu heykel tarafından sahneleniyor ve bir de “Konuşan Kule.” (Ölüler Diyarından İyi Haberler/ Good News From the Lower World…)

Sahne direktifleri şeklinde yazılan sergi kitapçıkları… Yetmezmiş gibi, çamurdan heykellerin diyaloglarına karşılık veren konuşan kuleler inşa eden bir yönetmen-ressam Torsten. “…Ve İşte Geceydi”, kurmaca gezici bir mationette tiyatrosunun eşlik ettiği bir sergi söylediğimiz gibi. Gölge oyunu, heykeller, ışık ve sesin sürüsüne bereket bir teatral-ressam-Torsten-Jurell-1sunumu. Geçtiğimiz birkaç yılda, Çin’de ve İsveç Kraliyet Sanat Enstitüsü’nde “sahnelemiş” olduğu “Ayışığında Eşek Şakaları” (Pranks in the Moonligt) isimli sergisinin “ikinci perde”si olarak tanımlıyor ressam bu sergiyi. “Birbirinden farklı birçok artistik formu kapsayan bir araç olarak tiyatro, oyun yazmaktan beste yapmaya, sahne tasarımından resim yapmaya kadar pekçok alana kucak açıyor. Ama hatırlatmakta fayda var; benim yaptığım tiyatro değil, tiyatronun bir resmi, benim yaptığım, sizin o resme bakarken yaşadığınız bir hayatın resmi” diyerek, özetle tiyatronun resimleri olarak tanımlıyor sanatını.

Jurell’in, aktör heykelciklerinin, küçük tiyatrosunun ve mükemmel tablolarının bir sonraki adresi Almanya, Remogen. Eylül ayında Dada’nın kuruluşunun 100. yıl dönümü dolayımında Arp Museum’da gerçekleştirilecek olan karma sergide Jurell de işleriyle yer alacak. Serginin adı: “Sahnelenmeye Hazır/ 1. Perde”. İsminden de anlaşılabileceği gibi yine teatral bir deneyim bekliyor izleyicileri ve görünen o ki, 23 Eylül 2016 ve 23 Nisan 2017 tarihleri arasında Arp Museum’u dönemsel bir sahne/galeriye çevirecek olan ve büyük çaplı bir performansı andıracak bu sergi. “Olur da ziyaretçilerden birisi bu ‘saha çalışması’nın bir parçası olarak hissederse, onun kendisini bir tiyatro oyununun içindeki aktörlerden birisi olarak bulması mümkündür” diyerek akla, izleyicinin bakışında ve farkındalığında teatralleşen bir sanat fikrini getiriyor Jurell. Yani baktığını, bir çerçeve içersine alıp, taşıdığı sergileme potansiyelini algılayan bir seyirci burada hayal edilen.

teatral-ressam-Torsten-Jurell-4

Sahnelenmeye Hazır/ 1. Perde isimli sergide, Jurell’in yanı sıra, Piet Mondrian, Vladimir Tatlin, Daniel Spoerri, Andor Weininger, Nadja Schöllhammer, Markus Lüpertz, Alexandra Hopf, Leiko Ikemura, Bill Viola, Arnulf Rainer, Claus Richter, Irmel Droese, Marcel Dzama and Marvin Gaye Chetwyn gibi pekçok önemli çağdaş sanatçının performatif işleri de yer alacak. (Sergi için bakınız)

Türkiye’de henüz bir sergiye katılmamış olan sanatçının işlerinin bir kısmına www.jurell.com’dan ulaşabilirsiniz.

Hazırlayan: Didem Yıldırım

Kaos GL’den nefret suçlarının kovuşturulması için pratik kılavuz

Kaos GL, nefret suçlarının kovuşturulması pratik kılavuzu hazırladı. Kılavuz AGİT Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Ofisi (DKİHB) ve Uluslararası Savcılar Birliği (IAP) ile ortaklaşa yayınlandı.

Nefret suçlarının kovuşturulması pratik kılavuzu esasen savcılar için hazırlandı ancak hepimizin okuması, bilmesi hatta hâkim olması gereken konulardan oluşuyor. Savcıların nefret suçlarını tanımalarına, anlamalarına ve bu suçları daha etkin biçimde kovuşturmalarına yardımcı olmak amacıyla geliştirilen kılavuz 4 bölüm ve 82 sayfa.

Giriş, Nefret Suçlarını Anlamak, Kanıtların Toplanması ile Politikalar ve Yöntemler olarak isimlendirilen bölümlerde savcıların neden bu konuya eğilmeleri gerektiği, nefret suçlarının tanımı ve kapsamı ile uygulanması gereken yöntemler etraflıca anlatılıyor.

Savcılar neden nefret suçlarıyla ilgilenmelidir?

Nefret suçları temel haklara saldırır. Eşit haklar ilkesi her demokratik devlet için temel bir ilkedir ve genellikle anayasada tanımlanmıştır. Nefret suçları önyargının en aşırı tezahürüdür zira mağdur, bir gruba mensup olduğu için saldırıya uğramaktadır. Saldırgana göre söz konusu grubun bir üyesi herhangi diğer bir üyenin yerine geçebilir. Böylelikle nefret suçları insanlık onurunu ve mağdurun bireyselliğini reddeder ve herkesin kanun önünde eşit olarak korunduğu ilkesine saldırıda bulunur. Hukuk egemenliğinin koruyucuları ve anayasal hakların savunucuları olarak savcılar, temel haklara anlam kazandırmada önemli bir rol üstlenirler. Nefret suçlarının etkin bir şekilde kovuşturulması demokratik değerleri destekler ve korur.

Nefret suçları, mesaj içerikli suçlarıdır. Diğer cezai suçlardaki mağdurların aksine nefret suçu mağdurları kim olduklarından ziyade neyi temsil ettiklerine bağlı olarak seçilirler. Mağdur, bir gruba olan üyeliğinden dolayı seçilir. Böylece nefret suçları hem mağdura hem de mağdurun mensubu olduğu gruba hoş karşılanmadıkları ve güvende olmadıkları mesajını verir. Yaratacağı etkinin genişliği nefret suçlarını, önyargı saikiyle işlenmemiş benzer suçtan daha ağır bir suç haline getirir. Nefret suçları toplulukları bölme amacındadır. Her zaman bu şekilde olmasa da nefret suçları, bazı toplumsal ayrımcılık biçimlerini hâlihazırda deneyimlemiş olan gruplara karşı işlenir. Hükümetlerin nefret suçlarını kabul etmemesi ve bu suçlara değinmemesi durumunda en son noktada nefret suçları sivil itaatsizlik döngüsü yaratabilir. Tek tek savcılar için bu, uzakta bir mesele gibi görünebilir.

Nefret suçlarının her bir savcının ilgilendiği davaların çok küçük bir bölümünü oluşturması olasıdır ve pek çok savcı bu tür bir davaya hiçbir zaman bakmayacaktır. Ancak savcıların nefret suçlarını tanıyacak ve bunlara uygun müdahalede bulunacak şekilde donatılmamaları, bu tür vakalar aracılığıyla ortaya çıkan önyargı saikinin fark edilmemesi tehlikesini doğurur. Eğer nefret suçları ceza adalet sistemince tanınmaz ya da uygun bir şekilde irdelenmezse hem mağdur hem de topluluk geneli adalete olan güvenlerini kaybedebilir.

Kılavuzun dijital haline ulaşmak için lütfen tıklayın.

Kaynak: Kaos GL

Uluslararası Dünya Yoga Günümüz kutlu olsun

21 Haziran Uluslararası Dünya Yoga Günü. Peki, ama neden yogaya ait bir gün var? Bu gün nasıl belirlendi ve neden kutlanıyor? Toplu şekilde parklarda yoga gününü kutlamak bize ne fayda sağlayacak?



2015’te Birleşmiş Milletler tarafından 21 Haziran, Uluslararası Dünya Yoga Günü olarak belirlendi ve bu yıl ikincisini kutluyoruz. Hindistan Başbakanı Narenda Modi’nin yaptığı lobicilik faaliyetleri sonucu böyle bir günün belirlenmesine karar verildi. 21 Haziran’da başta Hindistan’da olmak üzere binlerce insan meydanlarda, parklarda ve stüdyolarda etkinlikler düzenleyerek yoga öğretisinin yaygınlaşması için emek veriyor.

Modi’nin Birleşmiş Milletlerde yaptığı konuşma şu şekilde: “Yoga Hindistan’ın değer biçilemez kadim bir geleneğidir. Zihnin ve bedenin birliğinin; düşünce ve hareket birliğinin; insanlık ve doğa uyumunun vücut bulduğu sağlık ve iyilik halini getiren kutsal bir yaklaşımdır. Yoga sadece egzersiz yapmakla alakalı değildir; doğayla, dünyayla ve kendinizle bir olmayı keşfetmenizi sağlayan bir öğretidir. Yaşam tarzınızı değiştirip farkındalık yaratarak iyiliğe ulaşabiliriz.

21 Haziran için önerisini yaparken bu tarihin önemini şu şekilde vurgulamıştır: “Kuzey kutbunda en uzun gündüzün yaşandığı bu tarih dünyanın pek çok yerinde büyük öneme sahiptir. Yoga açısından ise bu tarih Dakshinayana’ya yani yaz gün dönümüne geçiştir ve yaz gündönümünden sonraki ilk dolunayda Shiva’nın (ilk yogi) dünyaya yoga öğretisini yaymaya başladığı söylenir ve bu tarihte ilk Guru (öğretmen, usta) olmuştur. Ayrıca yaz zamanında doğanın ruhani pratikler için bizi desteklediği de söylenmektedir.”

Geçtiğimiz sene 35 bin kişinin katılımıyla dünya tarihinin en kalabalık yoga dersi yapıldı

2015’te New Delhi’de Başbakan Modi, kabine üyeleri ve yabancı diplomatların da dâhil olduğu binlerce kişilik bir grup toplanmış ve tüm dünyaya birlik mesajları vermişlerdi.
Biz sadece bir günü kutlamıyoruz, insan zihnini, barış ve uyum içerisinde olduğu bir çağ için terbiye ediyoruz” diyen Modi sözlerine şöyle devam etti: “Bu program gerilimsiz insanlık tarihi yararına ve uyum mesajını tüm dünyaya yaymak için bir programdır.”

dunya yoga gunu hindistan

Hindistanlı yetkililer geçen sene yaklaşık 35 bin kişinin katıldığı bu etkinliğin dünya tarihindeki en kalabalık yoga dersi olduğunu ve Guinness Rekorlar Kitabına girdiğini belirtmişlerdir.

Etkinliğe katılan pilot Fazel Shah duygularını şu kelimelerle dile getiriyor: “Muhteşem değil mi? Şu kalabalığa, ne kadar çok insanın bunu sahiplendiğine bir bakın! Yoga muhtemelen Hindistan’da doğmuş fakat tüm insanlığa ait. Eğer gökyüzünden aşağı bakarsanız sınırları, dinleri ve milletleri değil sadece insanları görürsünüz.

Students practice yoga during a training session ahead of World Yoga Day in Ahmedabad, India, June 16, 2016. REUTERS/Amit Dave TPX IMAGES OF THE DAY

Fiziksel, meditatif ve ruhani bir pratik olan kadim yoga öğretisinin zihni sakinleştiren ve beden için en uygun egzersiz olduğu düşünülmektedir.

Yoga hakkında merak ettikleriniz için, Yoga hakkında merak ettiklerimiz başlıklı yazımıza da göz atmanızı tavsiye ederiz. 

Kimyasal kirleticilere karşı ekolojik bulaşık temizleyicileri

Doğrudan temas kurduğumuz tabak, çanak, çatal, kaşıklarımızı neden bizi zehirleyecek ağır kimyasallarla yıkayalım ki? Kimyasal kirleticilere karşı ekolojik bulaşık temizleyicileri ile başka bir temizlik mümkün!

Bulaşıklarımızı yıkadığımız da yağı kiri pası temizlediği söylenilen bulaşık deterjanın eldesinde kullanılan kimyasallar: LABSA (Lineer Alkil Benzen Sülfonik Asit), Coustik soda (Kostik), Magnezyum tuzu (MgSO4) (katı halde, kristal seklinde), SLES (Sodium laurly eter sulphat (TEXAFON)), Koruyucu madde, Esans (limon, kır çiçeği vb.), Boya (aside dayanıklı toz boyalar, yeşil, sarı, mavi vb). Bu kimyasalları içeren bulaşık deterjanları yağı kiri pası sökerken bizi de kanser edip dolaşım sistemi ve bağışıklık sistemi hastalıklarıyla deri döküntüsüne, egzamaya da yer hazırlar. Ne kadar durulamış olursanız olun içeriğindeki kimyasalları arındırmanız mümkün değildir. İçlerinde az da olsa size zarar verecek partiküller bulunacaktır.

ekolojik

Bu kimyasal maddeler yalnızca size değil doğaya da çok büyük zarar verir. Sonuçta kimyasallar evlerimizdeki giderlerden suya toprağa havaya karışıyor. Bir doğal tıp uzmanı olarak benim de temel görevim öncelikle sağlıklı bir doğayla birlikte sağlıklı bir insan için mücadele edip bu yönde katkılar sunmak. Doğayı ve insanı sağlıklı tutmak aynı zamanda insanı, hayvanı ve doğayı sömürüden yani sermayeden uzak tutmakla mümkündür.

Avm raflarında fahiş fiyatlara satılan kimyasal kirleticilere hiç ihtiyacınız yok. Kimyasallara ihtiyaç duymadan limon tuzu, çamaşır sodası, boraks, karbonat, tuz, limon, portakal, greyfurt, sirke, esansiyel yağ gibi malzemeleri kullanarak evde kendiniz de temizlik malzemesi yapabilirsiniz. Hem hiç yorulup zaman harcamanıza da gerek kalmadan…

Şimdi ekolojik bulaşık deterjanı için kolları sıvayalım 

1) Elde yıkama için:

Elde yıkama amaçlı bulaşık deterjanınızı değişik yollarla hazırlayabilirsiniz:

1. Tarif: 2 bardak kaynar suyun içerisine 100 gr rendelenmiş defne sabunu veya zeytin yağlı sabunu atıp 10 damla kadar da limon, nane, ıhlamur vs esansiyel yağı ekleyip tahta kaşık ile karıştırın. Homojen bir karışım elde ettikten sonra bulaşık lifi ile birlikte bulaşıklarınızı yıkayabilirsiniz.

2. Tarif: 3-4 bardak sıcak suyun içerisine 1 yemek kaşığı karbonat, 1 yemek kaşığı sirke ve hazır almış olduğunuz bulaşık deterjanınızdan 1 yemek kaşığı kadar katıp tüm bileşenleri iyice çalkalayarak yeni bir bulaşık deterjanı elde edebilirsiniz. Ayrıca bu karışıma arzunuza göre koku vermesi için 15 damla kadar menekşe, yasemin, lavanta, gibi esansiyel yağ da katabilirsiniz.

3. Tarif: 2 bardak sıcak suya birer tatlı kaşığı boraks, tuz ve limon tuzu ekleyip 2 kaşık toz doğal zeytin yağlı sabun tozu 15 damla kadar esansiyel yağ ekleyerek tahta kaşıkla karıştırıp bulaşıklarınızı gönül rahatlığı ile yıkayabilirsiniz. Her kullanımdan önce iyice çalkalayın.

ekolojik bulasik deterjani
Karbonat, sirke, limon ve tuz hayatınızın pek çok alanında işinize yarar.

2) Bulaşık makinası için

Bulaşık makinanız için toz bir ürün yapmak isterseniz 3 yemek kaşığı boraks, 3 yemek kaşığı karbonat, 3 yemek kaşığı çamaşır sodası, 1 yemek kaşığı limon tuzunu karıştırın. 15 damla kadar istediğiniz bir veya birkaç esansiyel yağı toz doğal bulaşık makinası toz deterjanınıza ekleyerek hoş bir kokuda elde etmiş olurken esansiyel yağların anti bakteriyel özelliği sayesinde ciddi bir temizlik sağlamış olursunuz.

Tablet bulaşık deterjanı hazırlamak için; yukarıda anlattığım toz karışıma, karışımı ıslatacak kadar sirke, limon suyu (marketlerden alınan değil) veya çok az çeşme suyu ekleyin ve karıştırın. Buz kalıplarına doldurup oda sıcaklığında 24 saat kurumasını beklediğinizde tablet haline gelmiş bulaşık makinası deterjanınızı kullanabilirsiniz.

Jel bulaşık makinası deterjanı hazırlamak için, kullanacağınız temel madde sudur. 3 su bardağı sıcak suya 3 su bardağı boraks, 2 su bardağı çamaşır sodası, 2 su bardağı kaya tuzu, 10-15 damla esansiyel yağ ekleyin. İyice karıştırıp oda sıcaklığında 24 saat beklettiğinizde jel kıvamında bir deterjan elde etmiş olursunuz.

Bu bilgiler de işinize yarayacak

Bulaşıklarınızı makinada yıkıyorsanız, bulaşıklarınızın daha parlak olması için makinanızın parlatıcı kısmına sirke veya bir iki limonun suyunu sıkarak koyun. Sirkeniz yoksa veya sirke kullanmak istemezseniz 1-2 adet limonun veya başka bir turunçgilin suyunu sıkarak da kullanabilirsiniz. Bu karışıma az miktarda E vitamini ile zeytin ve susam yağı gibi cildi yumuşatıcı ve bakımını sağlayıcı maddeler katarak ellerinizin de bakımını yapabilirsiniz.

turuncgil rendesi
http://yemekdunyas-nergis.blogspot.com.tr/2014_06_18_archive.html

Diğer turunçgil kabuklarınızı ve turunçgil çekirdeklerinizi de israf etmeyin. Rendenizin büyük kısmı ile turunçgil kabuklarınızı rendeleyin, çekirdeklerini havanda dövün veya bir mikser yardımı ile parçalayarak küçük parçalar haline getirin. Rendelenmiş kabukları ve küçük parçalar haline gelmiş çekirdekleri, limon tuzu veya kaya tuzu ile karıştırarak inatçı yağları tel ya da sünger yardımıyla ovalayarak çıkartma işlemi için kullanabilirsiniz.

Kimyasal kullanmadığınız bulaşık makinanızı temizlerken de doğal ürünler kullanmalısınız. Bunun için yapmanız gereken;

Bulaşık makinalarının pervaneleri, su boruları ve yağ haznesi gibi önemli bölgelerinde zamanla içinde biriken yağ ve kireç artıklarını temizlemek için üretilmiş genellikle bir kullanımlık olan sıvı bulaşık makinası temizleyicileri vardır. Kimyasal madde içeren bu ürünler yerine son derece etkili, ekonomik ve doğal ürünler kullanarak bulaşık makinanızı kolayca temizleyebilirsiniz.

Makinanın iç temizliği

Makinayı temizlemeden önce fişini çekin ve musluğu kapayın. Alt ve üst raflarını kullanma kılavuzunda anlatıldığı gibi çıkartın. Pas olup olmadığını kontrol edin, arap sabunuyla veya bulaşık deterjanıyla iyice yıkayın. Üst rafın altında ve en altta bulunan pervaneleri (su püskürtme kollarını) kontrol edin. Pervaneler yıkama sırasında suyun tazyikiyle döndürülen ve gözlerinden su püskürtülen parçalardır. Pervane deliklerinin tıkanıp tıkanmadığını kontrol edin. Pervanedeki gözlerde tıkanıklık varsa pervaneyi üst raftan ayırın. Bir iğneyle bu tıkanıklıkları açın. Üst rafı temizledikten sonra pervaneyi yerine takın. Alttaki pervaneyi de aynı şekilde kontrol edin.

Makinanın içinde ağır kirler varsa kâğıt havlu ile temizleyin. Makinanın tabanında bulunan filtreleri kontrol edin. Üst filtreyi ve iç süzgeci çıkartın. Süzgecin içinde yemek artığı, cam kırığı gibi yabancı maddeler varsa çıkartın, fırça ve sabunlu su kullanarak kirleri temizleyin.
Temizlediğiniz süzgeci ve filtreyi yerine takın ve filtrenin yerine iyice oturduğundan emin olun. Alt ve üst rafları yerleştirin. Deterjan gözünü karbonat ile doldurun.

Makina boş iken üst rafına cam ya da devrilmeyecek ağır bir kap içinde bir bardak beyaz sirke veya elma sirkesi koyun. Ağır kirli bulaşıkları yıkadığınız su sıcaklığı yüksek uzun programda makinayı çalıştırın.

Makinanın dış temizliği

Makinanızın dış yüzeyini ve kapı contalarını yumuşak bir deterjanla nemli bir bez yardımıyla hafifçe silin. Kontrol panelini hafif nemli bir bezle silin. Daha sonra kurulayın.

Bu işlemi düzenli olarak 3-4 ayda bir defa tekrarlayın. Her birkaç yıkama sonrası ise filtreleri kontrol edip gerekirse temizleyin. Böylece bulaşık makinanızı uzun süre sorunsuz olarak kullanırsınız.

Temizlik arınmak demektir. Arınmak için de kimyasallara ihtiyacınız yoktur. Su, doğal mineraller ve doğal yağlarla sirkeleşmiş ürünler temizlenmek için yeterlidir.

Not: Temizlik malzemelerini yaptığınız kalıpları ve malzemeleri sadece bu malzemeleri yapmak için kullanınız.

“Gezgin Dayanışması”nın “Yolculuk Bursu” başvurusunu kaçırmayın

A Tea With 10.000 People projesinden ilham alarak ortaya çıkan Gezgin Dayanışması Facebook grubu freecycle felsefesi ile oluşturuldu. Gezginler bu grup üzerinden ekipman, kalacak yer, tavsiyeler, yol arkadaşları edinebiliyorlar. Grup içinde para kesinlikle geçmiyor. 

Bu Gezgin Dayanışması şimdi de, maddi problemler nedeni ile yola çıkmayan veya yolculuğunu devam ettiremeyen bir gezgin için yardım projesi oluşturdu. Grubun üyeleri istedikleri miktarda para göndererek kolektif şekilde birYolculuk Bursuoluşturdular.

“Yolculuk Bursu”na nasıl başvururum?

500 lira burs miktarına başvurmak için son tarih 25 Haziran 2016 (Saat: 23.59). Rotanızı ve gezi planınızı anlatan bir yazı hazırlıyorsunuz. Ardından gruba katılma daveti yolluyorsunuz. Davetiniz kabul edildikten sonra açıklamada yer alan mail adresine hazırladığınız yazıyı gönderiyorsunuz. Yazılı başvurular oluşturulan kuruldan sonra muhtemel bir mülakat süreci gerçekleşecektir.

Kendi imkânları çerçevesinde bir meblağ oluşturan grup “500 lirayla Antarktika’ya kadar gidebileceğini düşünüyorsan sen de yaz. Bütün çılgınlıklar da açığız” diyor. 

Eğer gezmek değil de burs miktarına katkı sağlamak istiyorsanız ikinci burs fonunda yardımcı olabilirsiniz. Bu duyurulardan haberdar olmak için de gruba üye olmanız yeterli.