Ana Sayfa Blog Sayfa 439

Sesi Batı Şeria’dan tüm dünyaya yayılan bir çocuk: Janna Jihad

Janna Jihad, gazeteci kimliğiyle Batı Şeria’da olanları sosyal medya üzerinden tüm dünyaya ulaştırıyor. Gelin, bu kendisi küçük etkisi büyük gazeteciyi yakından tanıyalım!

Al Jazeera’nın özel haberi olarak yayınlanan Janna Jihad, henüz 4. sınıf öğrencisi, 10 yaşında bir çocuk ancak 2-3 senedir Batı Şeria’da yaşananları küçük kamerasıyla anlatıyor. Haberlerini ise hep aynı anonsla bitiriyor: “Janna Jihad, işgal altındaki Filistin…

Bu işi yapmaya başlamış çünkü orada o kadar çok şey olurken hiç gazeteci yokmuş. Pek tabii büyüyünce de gazeteci olmak istiyor. Hayali gerçek olursa yani Filistin özgür olursa, ancak o zaman belki futbolcu olabilirmiş.

Haberlerine genelde destek içerikli yorumlar gelse de bazen onun taraflı yayın yaptığını söyleyenler de oluyormuş. Buna karşılık, “Burada gerçekten neler olduğunu, neyin doğru, gerçek olduğunu kendi gözlerinizle görmek için Filistin’e gelin” diyor.

Ve ekliyor, “Amacım ileride gazeteci olmaktı. Arkadaşım Mustafa öldürüldü, amcam Rüştü öldürüldü, diğer arkadaşlarım yaralandı. Bütün bunlar olurken burada hiç gazeteci yoktu. Olan onca şey haberleştirilmiyordu. Ben de kendi kendime neden şimdi gazeteci olup bütün dünyaya Filistinli bir çocuk olarak mesajımı göndermiyorum ki diye düşündüm.”


Bir çocuk dünyayı değiştirebilir, hepimize ilham verebilir. Belki de onca acıya rağmen motorları ışıklı maviliklere sürmemiz için umut olabilir. Bu umudu unutmayalım, asla. Hatırlayalım, Janna bize hatırlatsın…

Son olarak belirtelim ki, Janna Jihad’ı aktif bir şekilde kullandığı Facebook, Twitter, Youtube ve Snapchat hesaplarından takip edebilirsiniz.

Kaynak: Al Jazeera, İnadına Haber 

Hasretlerin şairi, nam-ı diğer “vatan haini” Nâzım Hikmet

1

Nâzım Hikmet’i ilk defa Kız Çocuğu‘yla tanıdım. Babam gazete kuponlarından Nâzım Hikmet seti almıştı. İlkokuldaydım daha. Şimdi isimlerini anımsayamadığım birkaç şiirini okumuş ama anlamamıştım. O güne ilişkin aklımda tek kalan Kız Çocuğu‘nu okuyuşum ve babama giderek “Hiroşima ne?” diye soruşumdu. Dünyaya hâlâ pembe gözlüklerinden bakan bir kız çocuğuyken Kız Çocuğu şiiriyle tanıdım Nâzım’ı. Dünyanın gerçek yüzünü Nâzım’la gördüm ben. Şiiri Nâzım’la öğrendim, şiiri Nâzım’la sevdim. Düşünmeyi, sorgulamayı, sormayı, araştırmayı Nâzım’da öğrendim.

Nâzım Hikmet 17 Ocak 1902’de doğdu. Nâzım’ı vücuden Ayşe Celile doğurdu ama bugün bildiğimiz, bugün okuduğumuz, aradan yıllar geçmesine rağmen mücadelemizde umut ışığı bulduğumuz Nâzım’ı Ekim Devrimi doğurdu.

Evet o zamana kadar dünyanın sorunlarını gören, daha küçücük yaşında annesine Fransız İhtilali’ni anlattıran bir adamdı o ama, Ekim Devrimi’yle ayakları yere daha sağlam bastı. Her daim ezilen, sömürülen, haksızlığa uğrayan ve bu uğurda dövüşen halkın sesi oldu.

Kalemini her zaman emperyalist düzene karşı halkı aydınlatma amacıyla kullandı ve egemen sınıfın yalakalığını yapan edebiyata her daim karşı çıktı. Kendini adadığı işçi sınıfı savaşı uğruna mahpusa düşmeyi göze aldı.

İlhamını Ekim Devrimi’nden, dayanağını Marx’tan aldığı mücadelesini yalnız kâğıt üzerinde bırakmadı, işgâl karşıtı mücadeleye karşı savaşmak için Anadolu’ya koştu.

Nâzım; hayatının her döneminde halkla yürüdü, halkla ağladı, halkla güldü. Hiçbir zaman dünyanın haline üç maymunu oynayan sanatçılardan olmadı.

Ve dövüşebilirim.
Doğru bulduğum, haklı bulduğum
Güzel bulduğum her şey ve herkes için
Yaşım başım buna engel değil…

1938-1942 yılları arasında kaldığı Bursa cezaevinde Nâzım geçen süreyi şöyle anlatıyor: “Zeytinlikler beş defa yeşerdi, kestaneler beş defa çiçek açtı, beş defa Yeşil Bursa yapraklarla kuşandı.”

nazim-hikmet-1-Cezaevlerinde geçirdiği 12 yılı aşkın sürede 24 kere yapraklarını döktü ağaçlar, 144 tane dolunay görüldü dünyadan. Bu zaman diliminde dünyayı mahpushane duvarlarına sığdırdı, dökülen yaprakları şiirlerine, kaçan dolunayları resimlerine sakladı. Elbet kırgınlığı vardı ama asla pes etmedi. “Güzel günler göreceğiz” dedi, güneşli günler. İlk şiiri on dördünde yayınlanmış, ilk mahpusluğunu on beşinde yaşamıştı Deniz Harp öğrencisi olduğu zaman. On beşinde de yılmamıştı mahpusluktan, kırkında da.

Dünyadan memleketinden insandan
umudun kesik değil diye
ipe çekilmeyip de
atılırsan içeriye
yatarsan on yıl on beş yıl
daha da yatacağından başka
“Sallansaydım ipin ucunda
bir bayrak gibi keşke”
demeyeceksin
Yaşamakta ayak direyeceksin.
Belki bahtiyarlık değildir artık,
boynunun borcudur fakat,
düşmana inat
bir gün fazla yaşamak.

Bursa cezaevinde “Baba” derlerdi ona. Kendisinden on beş yaş büyük Selim Ağa bile “Baba” derdi ona. Saygıyla karışık bir sevgi duyarlardı Nâzım’a. Tam anlamıyla bir baba sevgisi. Çünkü baba edasıyla kucaklardı insanları. Yargılamadan, küçümsemeden. Cezaevinde adam öldürme suçundan hüküm giyen bir mahkumla yaptığı konuşma Nâzım’ın babacanlığını anlamamız için yeterli olsa gerek: “Otuz sene, eyvah! Hangi suçtan Remzi? İnsan öldürmüşsün ha? Nasıl olur? Kışkırttılar mı diyorsun? Nasıl olur ama? On lira için insana el kaldırmak olur mu, evlat? Elbet, elbet, cahillik, fakat otuz sene yatmak da ne demek! Elbette, sen de insansın. Fakat kendine ne diye kıyıyorsun?

Bir başka örneği ise, 4 Eylül 1946’da yazdığı “Bir Maymunun Başına Gelenler” isimli eserden sonra Sovyet Yazarlar Birliği’nden çıkarılan Zoşçenko’yu Leningrat’ta sergilenen bir oyununa çağırmasıdır. 

Kendisine yapılan bütün haksızlıklara rağmen “İnsanların içindeyim, seviyorum insanları” diyebilecek kadar babacandır işte.

nazim-hikmet-2-Çocuk yaşında bir elinde futbol topu öbür elinde kalem yazdığı şiirlerinde bile büyük bir ciddiyetle yapmıştır bu işi. “Şiir büyük bir sergüzeşte atılmak demektir. Bir büyük ve mesuliyetli sergüzeşt… Böyle bir işi ancak geniş soluklu yüzde yüz inanmış, hudutsuz seven, dövüşen, aklı başında, karınca gibi çalışkan ve görüş sahası kartalınki kadar geniş insanlar başarı ile sona erdirebilir. 19. asırda Fransa’da şair olmak kolaymış. Ama Rönesans devrinde İtalya’da şair olmak çok zor şeymiş. Bugün de bir Rönesans devrini yaşıyor hem dünya hem memleketimiz. Bundan kolayı şairlik şimdi kolay iş değil” diye anlatır şiir yazmanın ciddiyetini. Bütün hayatını büyük bir coşku ve ciddiyetle yaşamış birinin sanatını ciddiyetsiz yapması zaten beklenemez. Şiirleri hayatı anlatma biçimi olan Nâzım elbette ki ciddiyetle yaşadığı hayatını ciddiyetle yazdığı şiirleriyle aktaracaktı dünyaya. Yaşamaya Dair’de de dediği gibi:

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

Yarım asırlık ömrünü tamamlamasına bir yıl kala er olarak askere çağırıldı. 23 yaşındaki genç arkadaşı Bulgaristan’a oradan da Moskova’ya kaçmasına yardım etti. En ihtiyacı olduğu anda Nâzım’a yardım eli uzatan bu adam Refik Erdurandı. Geride bir eş, 2,5 aylık bir çocuk ve bir daha göremeyeceği bir memleket bırakmıştı.

Kimi insan otların, kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların.
Kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin.

Türkiye’de önce cezaevlerinde sonra zorla çağırıldığı askerlikle yıldırılmaya çalışılan Nâzım, Rusya’da gittiği her yerde alkışlarla karşılanıyordu. Ve 15 ağustos 1951 günü Menderes hükûmetinin kararıyla Türkiye vatandaşlığından çıkarıldı gerekçe ise “Vatan Hainliği” idi.  Bu karara yıllar sonra öfkeyle cevap verecekti:

Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson’un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

nazim-hikmet-3-Hapishane duvarlarında, memleket özleminde kaybetmediği yaşama sevincini 3 Haziran 1963 günü elinde gazetelerle, yüzünde huzurlu bir ifadeyle başka diyarlara götürdü. Türkiye gazetelerinde yalnız şu dört kelime yazdı: “Nâzım Hikmet Moskova’da öldü.” Rusya’da Yazarlar Birliği salonunda büyük bir törenle yüzlerce insan veda etti Baba’ya. 

Ölümünden sonra Konstantin Simonov sayesinde bir şilebe adı verildi. Nâzım Hikmet adı açık denizlerde, büyük limanlarda dolandı. Evinin dışına konulan Nâzım Hikmet plaketi ve Moskova-Novodeviçi Mezarlığındaki mezarına yapılan anıt sayesinde ölümünden on yıllar sonra bile bir parçası burada bizimle kaldı.

Nâzım Hikmet’in edebiyat dünyasına daha da önemlisi insanlık dünyasına yaptığı katkı anlatılamayacak kadar derindir. Ama o yalnız kendi eserleriyle değil, yetiştirdiği, elinden tuttuğu sanatçılarla da hayatlarımıza girmiştir. Mehmet Raşit’i (Orhan Kemal takma adını kullanır) yazın dünyasına kazandıran Nâzım’dır. Aynı hücrede geçirdikleri mahpus dönemlerinde ona yol göstermiş, bakış açısını genişletmiştir. Orhan Kemal, Nâzım Hikmet için “En fevkaladeliği her durumda özünü korumasıdır. O her haliyle insan kalıyordu” der.

Vera’ya yazdığı şiirle, yüzlercesinin arasına sonuncuyu ekleyerek gitti.

Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm

Hazırlayan: Deniz Akdeniz  

“Yarın bu şehirde gerçek ve korkusuz bir ibne olarak yürüyeceksin”: Parada

1

Parada, 2011 Sırbistan yapımı bir komedi-dram filmi. Parada kelimesi “pride” yani terim olarak “onur yürüyüşü” anlamına geliyor. Onur yürüyüşü bu topraklarda da her yıl yapılmaktadır.

Filmi özellikle homofobik (eşcinsellerden nefret eden yada onlara ayrımcılık uygulayan kimse) olanlarınıza tavsiye ediyorum, ayrıca ülkücü, sağcı veya vatansever kimseler de izleyebilir. Öncelikle belirtmeliyim ki eşcinsellerden nefret etmek ya da onlara karşı ayrımcı olmak gizli eşcinselliğin (bilinçaltına itilmiş ve farkında olunmayan eşcinsellik durumu) sinyalidir. Yani eşcinsellerden nefret ediyorsanız aslında sizin de içten içe eşcinsel olma ihtimaliniz yüksek.

Filmin konusu şöyle; Sırbistan’ın ilk onur yürüyüşü düzenlenecektir fakat bu yürüyüşe karşı faşistlerden sürekli tehdit vardır. Dernek polise gider fakat polis onlarla dalga geçip kovar. Bunun üzerine dernektekilerden birinin aklına özel koruma tutmak gelir. Bunun için eski paralı asker olan birine başvururlar.

Filmde eski bir paralı asker ve gizli servislere çalışan homofobik bir mafya bozuntusunun eşcinsellerle doğacak olan ilişkisi ve bunun sonuçları anlatılıyor.

Öncelikle Sırbistan ya da Balkanlar’daki insanların gericilik konusunda Türkiye’den aşağı olmadığını ve devletlerin insanları ve hayvanları köleleştirmek konusunda aynı yöntemleri kullandığını görmek mümkün. Burada nasıl eşcinsellere karşı dışlama, saldırı, ayrımcılık var ise tamamı orada da var. Özellikle faşist skinhead (oi, punk kültürü içinde var olan faşistler, bu durum punk’a ne kadar ters olsa da Avrupa’da yaygın bir durumdur ve devletler tarafından desteklenmektedir) gruplar LGBTİ derneklerine saldırmaktalar.

Filmde Limun, tıpkı Türkiye’deki ülkücüler ya da benzer para-militer (yarı devlet destekli, yarı-militarist yapı) güçler gibi devletin emri ile para karşılığında öğrenci eylemlerini bastırıyor. Tıpkı Türkiye’deki faşistler gibi onlar da vatan-millet-sakarya gibi arkası boş sloganlarla konuyu saptırıp devletin ölmesini istediği güruhlara saldırarak eylemleri bastırıyor, sürekli onları baskı altında tutarak var olmalarını engelliyorlar. Yani devletlerin her zaman için maşa olarak ırkçıları kullandığını görmüş oluyoruz. Ayrıca gene filmde polis müdürlerinin bu faşist grupların arkasında olduğunu, faşist grupların eşcinsel derneklere saldırmasını, dernekleri yakmasının önünü açtığını, faşist gruplara silah sağladığını görüyoruz. Daha da önemlisi faşist gruplar tıpkı Türkiye’de olduğu gibi polislerin gözetimi altında muhalif ya da hakkını arayan, soran gruplara saldırıp onları dövüyorlar ama saldırdıkları grup Türkiye’de bazı olaylarda gördüğümüz üzere faşist grubu döverse polis hemen saldırarak faşistleri koruyor. Bir de polis müdürlerinin köpek dövüştürüp bu bahisten para kazanma ve uyuşturucu satışı gibi işlerden para kazanması da söz konusu. Türkiye’de özellikle köpek dövüşlerinin önlenmemesinin sebepleri arasında bazı polis ve yetkililerin dövüşçülerden rüşvet alması da var.


Gelelim filmimize, mafyavari tip olan Limun oldukça korkulan bir tip olmasına rağmen yaşlandığı için devlet onu artık pek kullanmamaktadır. Limun ise oldukça çirkef ama yüreği sevgi dolu biri olan Biserka ile evlenmek üzeredir. Biserka düğün organizasyonu için LGBTİ aktivisti olan bir dernek üyesi ile anlaşmak isteyecektir. Daha sonra ise curcuna başlar. Filmde yer yer kahkahalara boğulurken yer yer iki erkeğin arasındaki sevgiye hayran kalıp gözyaşlarınıza engel olamayabilirsiniz. Film gerçek bir hikâyeden alıntıdır.

Trans kadınlar da var: 2016 Türkiye Trans Güzellik Yarışması

1

Bu sene İstanbul’da üçüncüsü düzenlenen Angels of Turkey 2016 (Türkiye Trans Güzellik Yarışması) Taksim’de bulunan bir gece kulübünde gerçekleşti.

Komisyon Başkanlığını Asya Dilovan’ın üstlendiği yarışmada Tayland’da Türkiye’yi temsil edebilme şansına sahip olacak Rosalinda Peres, Angels of Turkey 2016 Türkiye Güzellik Yarışması birincisi olurken ikinci Kumsal Atasoy, üçüncü de Narin Esmersoy oldu. İlk üç derecenin dışında Duru Çölgülü seçilirken Yeliz Şahin de kıyafet güzeli seçildi.

Yarışmanın ve yarışmacıların gayesi Türkiye’de ve dünyada trans kadınların da var olduğunu, birlik ve beraberlik içinde olurlarsa güçlü olduklarını kanıtlamaktı. Bu yarışma her gün transfobik cinayetlere ve şiddete maruz kalan, bedenleriyle ve kimlikleriyle gurur duyan trans kadınların gür bir sesle “Trans kadınlar vardır ve var olacaktır” diye haykırmasına, bir nebze de olsa trans kadınların zor olan hayatlarını duyurmasına, iyileştirmesine, farkındalık yaratmasına ve kendilerini daha çok önemsemesine olanak sağlamıştır. Fotoğrafçı Cansu Alkaya’ın objektifinden 2016 Türkiye Güzellik Yarışması fotoğrafları:

Kutsal Kâse’nin arkasındaki uzun süredir kayıp, gerçek hikâye

1

Beat Kuşağı figürlerinden Gern Stern, Jack Kerouac’ın kutlu romanı Yolda’nın devrimci tarzından ilham alıp, açık arttırmaya gittiğinden ve 16 bin kelimeden oluşan yazını, Kutsal Kâse’yi kaybettiğinden dolayı 60 yıldır suçlanıyor. 

1950’de uyuşturucu dolu, Beat efsanesi Neal Cassady tarafından yazılmış ve 500 bin dolardan fazla değere sahip mektup, Stern’in, Kaliforniya’daki evinden denize atıldı. Ya da en azından Kerouac’ın bu hikâyesi basına böyle yansıdı.

Stern’in 87 yılında konuya ilişkin olarak şu sözleri dile getirdi: “Çeşitli edebiyat dergilerinde yer aldı ve yeterince sinir bozucu oldu. Bunu yıkmış olduğumu hiç düşünmemiştim.”

Beat Kuşağı jenerasyonu yazarları ile bağlantılı olan şair ve sanatçı Stern, uzun zamandır kayıp olan mektubun 2012 yılında, kendisi ya da Kerouac ile alakası olmayan bir adamın evinde bulunduğunda kendini böylece kanıtlamış oldu. Bu mektupla bu kadar ilgilenmelerinin sebebi, o zamanlardan geriye kalan birkaç sanat eserinden biri olmasıydı” diyor Stern.

Christie, bu mektubun 16 Haziran’da New York’ta açık arttırmaya açılacağını ve tahmini değerinin 523 bin 500 dolar ile 785 bin 250 dolar arasında olacağını duyurdu. Cassady’nin, Kerouac’a yazdığı 18 sayfalık mektupta sarhoş ve cinsellik dolu Denver-Colorado ziyaretlerini anlatıyor.

Dürüst ve doğal akan, tek aralıklı, çift taraflı kâğıt… Tüm bu kullanımları ile doğrudan Kerouac’ın düz yazısından etkilenmiştir. 

1968’de Paris’te yaptığı bir röportajda Kerouac “Yolda’nın kendiliğinden olan ani yazım tarzını; Neal Cassady’nin bana yazdığı mektuplarda, ne kadar iyi yazdığını gördüğümde oluşturmuştum. Kendi halinde, hızlı, deli, itirafçı, tamamen ciddi, ayrıntılı, kişileri gerçek isimleri ile yazması….’’ diyor. “Ben onun tarzından etkilendim.”

Aynı zamanda Joan Anderson Mektup’u diye de bilinen, romanvari mektup, karşılaştığı kadını romantik bir şekilde anlatır. Görünüşe göre, üç günlük alem sırasında, amfetamin ile yükselmiş durumdayken yazıp tamamlamıştır. 

Kutsal Kase’nin arkasındaki gercek 2
Stern, 1963.

Stern, “O süratlı bir ucubeydi” der Cassady için. 

Kerouac, Paris röportajında, Beat şairi olan arkadaşı Allen Ginsberg’e mektup gönderdiğini sonrasında aynı mektubun Stern’e ödünç verildiğini söyler. Kerouac, Stern’in mektubu teknede kaybettiğine inanıyordu, her neyse sonsuza dek denizdeydi artık…

“Allen ya da teknedeki herhangi bir kimse bu kadar umursamaz olmamalıydı” diyor Kerouac yine Paris’te yaptığı röportajda. 

Ama Stern, bu hikâyeyi yalana bulayanın Ginsberg olduğunu söylüyor, “Bu Allen’in sonu oldu. Allen, haylazdı.”

Ginsberg, mektubu yayınlanacak umutlarıyla San Francisco’daki, Golden Goose Press’e gönderdi. Yayınevi kapanana kadar, açılmamış bir şekilde orada durdu. Atılmak üzereydi ki yayıncı ile ofisini paylaşan bir müzik operatörü tarafından fark edildi. O da tüm arşivi evine götürdü.

Kızı, Jean Spinosa, 2012 yılında ölen babasının evini temizlerken mektubu ortaya çıkardı.

Kutsal Kase’nin arkasındaki gercek 3
Cassady’den Kerouac’a 16 bin kelimelik yazın

Los Angeles performans sanatçısı olan Spinosa, mektubu doğrulamak için tarihi müzayede evi Profiles’in sahibi olan Joe Maddalena’ya götürdü.

Bu, Kerouac’ın Yolda’sının, en az orijinal versiyonu kadar önemli.

Stern mektup için “Okuduğumda çok etkilenmiş değildim, sadece Neal’in bildiği ve hiç kimsenin kadının kim olduğunu tespit etmesi mümkün değildi” dedi.

“Biraz işleri vardı”

San Fransisco’daki Beat Müzesi’nin sahibi ve direktörü olan Jerry Cimino, mektup için Beat Jenerasyonunun edebi kutsal kasesi” diyor. 

Neal Cassady
Neal Cassady

“Tüm bu şeyleri, hikâyeleri neredeyse 60 yıldır hepimiz duyuyoruz. Kaybolduğu, yok edildiği sanılıyor ve hiçbir zaman hiç kimse gerçek anlamda tamamını okuyamadı. Bu, Kerouac’ın Yolda’sının, en az orijinal versiyonu kadar önemli” diyor. 

Mektup, ilk olarak 2014’te açık arttırmaya konulmuştur. Ancak Cassady ve Kerouac’ın mülklerinin, bir sahibi olduğu iddia edilince açık arttırmadan geri çekildi. Sonrasında, vaziyet dostane bir çözüme ulaşmış, mektubun yine piyasa dolaşmasına izin verilmiş.

Winnipeg Üniversitesi’nde edebiyat uzmanı ve profesör olan Gord Beveridge, “Cassdy’nin, Beat hareketine en büyük katkısı belki de Kerouac ve Ginseberg üzerindeki etkisidir” diyor.

Neal Cassady, Jack Keoruac
Neal Cassady, Jack Keoruac

“Dalgındı. Allen Ginsberg, Cassady’i ‘Yolda’nın kahramanı’ olarak referans gösteriyordu” diyordu.

Yolda karakteri olan Dean Moriarty, 1968’de ölen Cassady idi. Ginsberg ve William S. Burroughs da dahil olmak üzere, Cassady’nin seyahatleri 1957’deki Kerouac’ın romanının temeli oldu.

“Beat yazarları ile olan yakın ilişkisinden dolayı kesinlikle çok önemli bir adamdı, fakat sonunda o ve Kerouac tamamıyla ilerleyemedi” dedi Beveridge.

“Kerouac ölmeden hemen önce tekrar bir araya geldiklerinde birbirlerine söyleyecekleri pek bir şeyleri yoktu”

Cimino, Beat alimlerinden ve edebiyatseverlerden böyle kritik dokümanların ve mektubun kamu alanlarında olmasını umduğunu söyledi. 

Cimino, yeteri kadar para toplayıp müze için mektubu satın almak üzere potansiyel birkaç bağışçı ile görüştü.

Kutsal Kase’nin arkasındaki gercek 5

Biz ona burada sahip olmayı isterdik… Bu tür bir şey insanların ziyaret etmesi gereken türden şeyler” diyor Cimino.

Fakat mektup hikâyesine karşın, Stern Beat sahnesinin bir parçası olmayı sürdürdü ve Allen’i hayatının geri kalanı için tutuyordu.

“Jack ve Neal’e düşkün değildim. Ben biraz daha Allen düşkünüydüm.”

Stern, haziran ayında yapılacak olan müzayedeye de katılacağını bildirdi.

National Post internet sitesindeki The Realt Storu Behind the Long Lost Drug Fuelled Holy Grail Letter That Inspired On the Road başlıklı yazıyı Su Gökarca Gaia Dergi için çevirmiştir.

Gaia Dergi arşivlerini edinmek şimdi daha kolay

Gaia Dergi arşivlerini edinmek isteyenlerin çok sevineceği bir “kampanya” yaptı. Dergi sizden, kargo bizden dedik çıktık bir indirim yoluna.

Gaia’ya abone olmak artık 127,50 yerine 109 TL. Şimdiye kadar yayınladığımız 10 sayımızı edinmek ise 89 TL olarak yeniden fiyatlandırıldı.

Bugüne kadar “Param yok okuyamayacak mıyım?” diye arayan da oldu, “Bu ne paha siz bizi zengin mi sandınız” ve hatta “Çok ucuz; bu kaliteye 8 TL, yazık değil mi sizlere” diyen de. Parası olmayana biz yolladık, pahalı diyene indirim yaptık, ucuz diyene teşekkür ettik.

Çünkü biliyoruz ki kelimelerimiz satılamayacak kadar değerli ancak yerli olmayan kâğıtlar, baskıda kullanılan mürekkep ve ulaşımı sağlayan kargocular bizim gibi düşünmüyor.

Biz emeğimizi bir kenara bıraktık, okuyun yeter ki dedik. Dergi bizden kargo sizden, buyrunuz Gaia Dergi arşivlerine…

Mağazamıza buraya tıklayarak ulaşıp aboneliğinizi gerçekleştirebilirsiniz veya içeriklere dair fikir sahibi olabilirsiniz. 

Gaia Dergi sosyal medyada resmen koşuyor. Kısa zamanda bu denli büyümemizi sağladığınız, bizi desteklediğiniz, takip ettiğiniz ve her daim yapıcı eleştirilerinizle yanımında olduğunuz için çok teşekkür ederiz.

Gaia Dergi’yi Facebook‘tan takip edebileceğiniz gibi, Twitter, Google Plus, Pinterest, Instagram, Linkedin ile de okuyabilirsiniz.

“Anadolu Kent Arşivi”ne dijital olarak erişebilirsiniz

Türkiye’nin doğal, tarihsel ve kültürel varlıklarının korunması amacıyla 1990 yılında kurulan ÇEKÜL Vakfı‘nın dijital ortama aktardığı 25 yıllık “Kent Arşivi”ne artık internet üzerinden erişebilirsiniz.

Bilgiye erişim haktır lakin genellikle çok ucuz değildir. Kitaplar, okullar, çeşitli eğitimler, öğretmeler vesaire kişilere genellikle pahalıya patlar. Bir şeyin, “hak” konumunda yer alırken cebimizden bu denli paraları da yanında götürmesi beni her zaman çok rahatsız etmiştir.

Ne iyi ki bunun farkında olup bilgiyi paylaşan güzel insanlar ve oluşumlar da yok değil. ÇEKÜL Vakfı da uzun senelerdir derlediği arşivi Tarihi Kentler Birliği’nin desteği ile herkesin kolay erişimine açıldı.

Önceden sadece öğrencilerin ve araştırmacıların yararlanabildiği, Beyoğlu’nda bulunan ÇEKÜL’ün Bilgi-Belge Merkezi’ne artık herkes internet üzerinden erişim sağlayabilecek. Tamamlanan dijitalleşme sonucu toplam 24 bin 100 belge tarandı.

Anadolu’nun kentlerinden kitap, broşür, fotoğraf, dia, kartpostal, video, mektup, dergi, küpür gibi birçok kaynağa “MİDAS Dijital Arşiv Sistemi” üzerinden kolaylıkla ulaşıp, inceleyebilirsiniz. ÇEKÜL Bilgi Belge Merkezi katalog tarama sistemine gitmek için tıklayınız.

Kartpostal arşivine ulaşmak için tıklayınız.
Afiş arşivine ulaşmak için tıklayınız.
Kitap arşivine ulaşmak için tıklayınız.

Kaynak: ÇEKÜL Vakfı

Yoga tekrar yürümeme yardım etmeyecek ama…

Yoga tekrar yürümeme yardım etmeyecek fakat yıllardır ilk defa bacaklarımı hissetmeme yardımcı oldu.

Bu kadim egzersiz sistemi size tütsülerle dolu bir oda imgesi yaratıyor olabilir fakat öğretileri ve prensipleri engelli bireyler için pratik yararlar sunabilir.

Daha önce hiç yogayı deneyimlememiştim ve ilk yoga dersine gittiğim zaman oldukça gözüm korkuyordu. İçimdeki alaycı tarafım tütsü dumanları arasında elleri üzerinde duran insanlar hayal etmişti; fakat onun yerine geniş beyaz bir odada matlar, bloklar, battaniyeler ve diğer insanlarla karşılaştım. Kendime bir yer seçtim ve yere oturdum.

Eğitmenimiz Matthew Sanford geldiğinde omzumda rahatlatıcı elini koymuştu. Ben yanımda tekerlekli sandalyemi park etmiş şekilde yerde oturuyordum ve ikimizin de belden aşağısı felçliydi.”

Sanford ailesiyle birlikte geçirdiği kazada daha 13 yaşındaydı. Annesi ve bir kardeşi hayatta kalmayı başarmış fakat babası ve diğer kardeşi yaşamını yitirmişti. O ise kırık bir boyun, sırt ve diğer sakatlanmalarla birlikte hayatta kalmayı başarmıştı. Hatta üç gün komadaydı.

Sanford’un anlattıklarına göre çocukken çok atletik ve tüm vücudunu hissetmeyi seven birisiymiş. Kazadan sonra doktorlar belaltı hissiyatını kaybettiğini söylemişler ve onlara inanmış. Bacaklarında hissedeceğin karıncalanma ve yanma hislerinin hayali hisler olduğunu ve bunları hissetmesi durumunda boş yere yürümeyi hayal etmemesi gerektiğini de eklemişler. Fakat o bacaklarında hissettiği acı ya da mutluluk veren karıncalanmaların işlevsel olmasa da gerçek hisler olduğundan eminmiş.

Sanfrod geleneksel rehabilitasyon yöntemlerini takip ederek tüm bedeniyle başa çıkabilmesi için üst bedenini güçlendirmeyi öğrenmiş.

yoga tekrar yurumemi saglamayacak amaKazadan 12 yıl sonra üniversitede felsefe öğrenimine devam ederken yoga eğitmeniyle tanışmış. “Zihin ve beden ilişkisi kurma üzerine kurulu yoga prensiplerini keşfediyorduk, tıpkı benim bedenimdeki gibi. O (hayali) hisleri yeniden hissetmeye başladım ve buraya ait olduğumu düşündüm. Duruşları herkes gibi yapamasam da bu duruşların özü olan duruşun bütünlüğünü hissedebiliyordum. Zaten bu da yoganın kalbiydi” diyor.

Şimdi öğrendiklerini diğer insanlarla paylaşma konusunda oldukça tutkulu ve İngiltere’yi dolaşarak yoganın engelli bireyler için muhteşem olabileceği fikrini yaymak için atölyeler ve etkinlikler düzenliyor. “Şanslıydım, çünkü muhteşem bir hocayla çalıştım ve başkalarının da kendine uygun yoga hocaları bulmalarını istiyorum. Yoganın prensipleri ayrım gözetmiyor fakat yoga duruşlarında bu büyük ayrımla karşılaşıyoruz. Her bir yoga pozundaki hizalanma ve duyarlılık prensiplerini fark ettiğim zaman bu öğretiyi herkesle paylaşabileceğimi fark ettim.”

yoga engelli

Fakat oldukça da korkuyordum. Şimdi bile insanlar derslere kayıt yaptırıp eğitmenlerinin bir tekerlekli sandalyede olduğunu fark edince ilk tepkileri ‘Nasıl olur?’ oluyor fakat çalışmaya başladıktan beş dakika sonra unutuyorlar.”

Sanford, sağlık çalışanlarına da eğitimler veriyor. “Sağlık alanında da insanların daha çok beden farkındalığına ihtiyaç duyduğu oldukça fazla alan var. İnsanlar yaşlandıkça fiziksel güç ve beden bağlantısını kaybediyorlar ve bu durum çökmelerine neden oluyor. Onlara farklı tür bir hissiyat olduğunu öğretmeli ve bunun fiziksel başarılarla ilgili olmadığından bahsetmeliyiz çünkü artık koşu bandında koşmalarının lüzumu yok. Ben de şu an tekerlekli sandalyemi ellerimle hareket ettiremiyorum, benim için o zaman eskilerde kaldı.

Kaynak: The Guardian 

21. Türkiye Korolar Şenliği başladı

0

21. Türkiye Korolar Şenliği, her yıl olduğu gibi yine 1-5 Haziran tarihleri arasında Ankara’da MEB Şura Salonu’nda gerçekleştiriliyor. Sevda-Cenap And Vakfı’nın da destekçisi olduğu bu şenliğe vakıf bünyesinden üç koro katılacak.

Sevda-Cenap And Vakfı, Ankaralı sanatseverlerin ilgisini çekecek Haziran ayı programıyla bizimle.

Bu şenlikte vakfı temsilen, 17. yılını Mayıs ayında görkemli bir konserle kutlayan şef Cihan Can’ın yönetimindeki SCA Müzik Vakfı Kadınlar Korosu, son olarak Mayıs ayında 4. Sansev Uluslararası İstanbul Çoksesli Müzik Festivali’ne katılan şef, Fatma Bildiren ve JM Ankara Çocuk Korosu ile Türkiye Korolar Şenliği’ne 20 yıl aralıksız katılımı nedeniyle ödüllendirilmiş olan şef Pınar Alpay Yüksel yönetimindeki Akyurt Çocuk Korosu sahne alacak.

Çankara Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi Yaşar Kemal Konferans Salonu’nda ise 6 ve 10 Haziran tarihlerinde iki resital gerçekleştirilecek.

11 Haziran’da ise Özel SCA Müzik Kursu öğrencilerinin, öğretmen ve korolarının her yıl hazırladığı “Yılsonu Konseri” MEB Şura Salonu’da yapılacak.

Ayrıca Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü töreni, 22 Haziran 2016 Çarşamba günü, saat 18.30’da Çankaya Belediyesi, Çağdaş Sanatlar Merkezi Yaşar Kemal Konferans Salonu’nda gerçekleştirilecek.

Her yıl 300 bebek PKU’lu doğuyor: Fenilketonürinin farkında mısınız?

Fenilketonüri, fenilalaninden kısıtlı özel diyet ile tedavi edilebilen bir hastalık. Tedaviye uymayan hastalarda zihinsel ve gelişimsel bozukluklar olabileceği için hasta sahibi olan ailelerin diyeti çok iyi öğrenmesi gerekmektedir. Fenilketonüri tedavisi bu konu ile ilgili merkezlerde sürdürülmelidir. Tedavi edilmeyen PKU hastası çocuklarda kalıcı zihinsel problemler görülür. Hastalık genelde akraba evliliğinden doğan çocuklarda görülür. Hem annede hem babada olan bu hastalık çocuğa geçer, ebeveynlerden yalnızca biri bu geni taşıyorsa çocuk hasta olmayabilir fakat taşıyıcıdır.

Dünya’da bu hastalığın görülme sıklığı 10 bin 30 bin çocukta 1 iken Türkiye’de 3 bin – 4 bin 500 çocukta 1’dir. Türkiye’de daha çok görülme sebebi ise Türkiye’de yapılan 4 evlilikten birinin akraba evliliği olması, anlayacağınız üzere. Yani Türkiye’deki her 400 kişiden 4’ü fenilketonüri taşıyıcısı. Pek bu hastalıkla ilgi ne biliyoruz? Hastalığın farkında mıyız?

İşte bu farkındalığı yaratmak ve artırmak için 1-7 Haziran arası çeşitli etkinliklerle kutlanıyor, aileleler ve çocuklarla biraraya geliniyor. Siz bu hastalığın farkında mısınız?

Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi öğrencileri ise bizlerin bu hastalıktan haberdar olmasına başlangıç sebebi yarattılar ve bize ulaştılar: “Biz Ege Üniversitesi Hemşirelik Bölümü öğrencileri olaral fenilketonüri farkındalık çalısması yürütüyoruz, bunun için de 1 Haziran Ulusal Fenilketonüri Günü’nde sosyal medyada hastagler açıp paylaşım yapmaya başladık. Amatörce hazırladığımız bir kısa film çalışmamız da var. Ciddi bir hastalık olan fenilketonüri ne yazık ki ülkemizde bilinmiyor, 1995-96 yılından itibaren yenidoğan tarama programlarına dahil edilse de düzenli tarama 2000’li yılların başında başlamış. Teşhisi konulan birçok hasta olduğu halde henüz teşhis konulmayan birçok hasta da bulunmaktadır. Örf ve adet bahane edilerek yenidoğan tarama programını reddeden aileler bulunmaktadır. Ülkemizde akraba evliliklerinin sık yapılması hastalığın dünyada görülme sıklığında ülkemizi ilk 3’te bulunmasının en büyük sebeplerinden” şeklinde durumun vahametini anlatan öğrenci arkadaşlarımıza teşekkür ederiz.

pku cocuk

Fenilketonüri hastalığı ile doğan bebeğin beyni etkilenmeden erken tanılanması çok önemli. Doğumdan sonraki ilk 72 saat içerisinde yenidoğanların topuklarından alınan iki damla kan ile hasta olup olmadıkları anlaşılabiliyor. Fenilketonuri yenidoğan taraması ile saptandığında ilk 3 ay içerisinde tedaviye başlanmazsa bebekte zihinsel gerilik kaçınılmaz olduğundan, buna önem vermek çocuğunuzun hayatıyla ilgili vereceğiniz ilk ve en önemli kararlardan biri.

pku cocuk 2

PKU Derneği’nin internet sitesi için buraya, facebookta bulunan topluluk sayfası için buraya tıklayınız.

*Yazı içinde yer alan fotoğraflardaki çocuklar İzmir’deki PKU derneğinin küçük üyelerinden. Onlar da fenilketonüri hastası ve farkındalık yaratıp hastalıklarının tanınmasını istiyorlar.